21.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 819

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan

Hocaların hocası Orhan türkdoğan soyadı gibi Türk doğdu, Türk olarak yaşıyor. Yüce Allah kendisine sağlıklı uzun ömürler nasip etsin. Değerli hocamız 1926 yılında Malatya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini bu ilde tamamladı. 1955 yılında Ankara üniversitesi dil-tarik-coğrafya fakültesi, felsefe ve sosyoloji bölümünden mezun oldu. 1955-59 yılları arasında Malatya Lisesi felsefe Öğretmenliği’nde bulundu. 1959 yılında Atatürk üniversitesi fen-edebiyat fakültesi sosyoloji asistanlığına atandı. 1962 yılında doktor, 1967 yılında doçent  ve 1971 yılında da profesör oldu.

türkdoğan 1962 -64 yıllarında Nebraska ve missouri  Üniversiteleri’nde ‘yenliğin yayılması’, ‘sağlık-hastalık sistemi’ ve ‘etnik gruplar’ üzerindeki araştırmalarını sürdürdü.

1971 yılında alman Devleti’nin davetlisi olarak hohenheim Üniversitesi’nde birinci kuşak türk işçileri üzerinde araştırmalarını yürüttü. yine 1980 yılında alman Devleti’nin isteği üzerine aynı üniversitede ikinci kuşak Türk işçilerinin toplumsal uyumsuzluk ve kültürel entegrasyon gibi temel sorunlarını inceledi.

1980 yılında terör ve şiddet olayları ile ilgili olarak kaynak araştırmaları için st. andrews/iskoçya Üniversitesi’nde görev almış ve yerel terör örgütlerinin stratejilerini inceleyerek ülkemiz terör ve şiddet olaylarının sosyal ve antropolojik yönleriyle bağlantılı bir araştırma yürütmüştür.

1985-1995 yıllarında bolu-abant izzet baysal Üniversitesi’nin kuruluşu ve oluşumunda 10 yıl süreyle görevini yapmış ve 1995-2004 döneminde Gebze yükse teknoloji enstitüsü işletme Fakültesi’nde görevini yürütmüş ve bu ensitü’den emekli olmuştur.

türkdoğan 1959 yılından itibaren ülkemizde yaşayan rus kökenli molakanlar

estonlari kozaklar,polenezler, süryaniler gibi dış etnik gruplar yanında yerel Kürt ve zaza halkları üzerinde saha çalışmalarını yapmıştır ve ilk kez ülkemizde yaşayan tüm yerli yabancı etnik grupların sosyal varlık alanlarını 1995 yılında etnik sosyoloji adı altında yayınlamıştır. yarıca 17 il ve 45 ilçede yaşayan alevi-Bektaşi grupları ile doğu-güneydoğu yörelerinde egemen olan 21 kadar kabile ve aşiret kuruluşlarını da yine aralrnda yaşayarak 1995-97 yıllarında yayınlamıştır.

prof. dr. türkdoğan 2008 yılında da Türkiye büyük millet meclisi onur ödülüne layık görülmüştür. 1996-2010 yılları arasında ise timaş yayınevi 11, ıq yayınevi 10, milli eğitim bakanlığı da 2 adet kitabını yayınlamıştır.

Değerli hocamız orhan türk doğan ile önemli bir anımız var.

Hocam Türk milliyetçisi ve Türkiye’ni yetiştirdiği mümtaz bir ilim adamıdır.

12 Eylül’den önce MHP ile çok yakından ilgilenir, partinin başarılı olması için fikirler üretirdi.

türkdoğan hocamız bir gün merhum Alparslan Türkeş’e ‘parti çalışmaları nasıl olmalıdır?’diye bir mektup yazmıştır. 12 Eylül darbesi olunca MHP genel merkezinde yapılan aramada Türkeş’e gönderdiği mektup bulunmuş ve delil olarak soruşturma dosyasına konuşmuştur. bu sebeple MHP davasında sanık olarak yargılanmıştır. türkdoğan hocamız tutuksuz yargılanmıştır. dava karar aşamasına gelince hocayı son savunmalarını yapması için tebligatla duruşmaya çağırmışlar ve hocamız da Ankara’ya gidip avukat arkadaşlarla görüşmüş, kendisi ile ilgilenilmemidir. Hocamız yazıhaneme gelerek üzgün bir vaziyette Ankara’daki avukatların kendisi ile ilgilenmediğini söylemiştir ve ‘ben şimdi ne yapacağım?’ diye bana sormuştu.

ben de ‘hocam hiç merak etmeyin, ben sizin savunmanızı yapacağım, duruşmaya dahi gelmenize gerek yoktur’ dedim ve noterden hocanın vekaletini aldım. Kendisini uğurladım.  Yazılı savunmasını hazırlayarak MHP davası dosyasına koydum. Karar açıklandıktan sonra hocamız beraat etmişti. bu kararı duyunca yazıhaneme geldi, boynuma sarıldı ve bana teşekkür etti.

Değerli hocamız, bir milli mücadeleye gönül vermiş bir fikir ve düşünce insanıdır.

 

Eski Türkiye-Yeni Türkiye

13 Yıllık AKP iktidarı dönemini geriye doğru bakıp incelediğimizde, bundan önceki hükümetlerle kıyaslama yapacak olursak şayet; eski Türkiye’mi, yeni Türkiye’mi ekonomik, sosyal ve siyasal yönden daha tercih edilir durumda, demokrasi açısından eski ile yeni arasında ne gibi farklar var bunları bütün çıplaklığı ile gözler önüne serip, aradaki farklılıkları görebiliriz.

Ekonomist olmadığımızdan rakamların detayına inmeğeceyim, zaten yazıyı rakamlara boğmanın da bir manası yok sanırım. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, AKP hükümeti devraldığında Türkiye’nin toplam dış borcu, 103 milyar dolardı. Şu an 600 milyar doların hayli üzerinde.

Eski Türkiye diye sürekli hor görülüp eleştirilen 80 yıllık dönemde kazanılan kamu iktisadi teşekküllerine ait mal varlıkları, Karadeniz’in şırıl şırıl akan derelerinin suyu (HES ler) dâhil, birer birer özelleştirilirken, 100 milyar dolarlık borcun 600 milyar dolara yükselmesi manidar değimli?

Denilebilir ki duble yollar, köprüler yapıldı. Eski Türkiye de de yapılıyordu yollar ve köprüler! Devlet hizmetinde süreklilik esastır bu hükümetten sonra gelecek hükümetler de bunların bıraktıkları yerden devam edecekler. Burada esas ölçü, hangi dönemde daha verimli bir çalışmanın ortaya konulmuş olasıdır.

Fert başına düşen milli gelirin yeni Türkiye de onbin doların üzerinde olduğu ile övünüyorlar da, bu paranın ne kadarının halka yansıdığını bir türlü açıklamıyorlar. İhracat fazlası veren Almanya da dolar milyarderi sayısı otuz iki iken Türkiye de kırk altı kişi. Bu rakamlar bile fert başına düşen on bin dolar’ın kimlerin elinde toplandığını bizlere aşikâr’a ne göstermiyor mu?

(17-24 ARALIK) Yolsuzluk operasyonlarıyla suçlular işledikleri suçun cezasını ödemedikleri gibi, Polis ve adalet mekanizması Hallaç pamuğu gibi silkinip atılmıştır. Herhalde fert başına düşen on bin dolarlık milli hâsılanın içerisine banka müdürünün evinde ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarlar, yatak odalarında bulunan para kasalarının içindeki paralar, bakanlarının kollarına taktıkları yedi yüz bin liralık saatler de dâhildir.

Eski Türkiye, Ortadoğu’nun demokrasi ile idare edilen, etrafımızdaki ülkeler tarafından gıpta ile izlenen uluslar arasında saygınlığı olan tek ülkesi idi, yeni Türkiye hızla Ortadoğu bataklığına çekilip bütün komşuları ile kavgalı, onların deyimiyle (şerefli yalnızlığa!) itilmiş, yeni Türkiye. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Birleşmiş milletlerin dahi sahip çıkmadığı iki milyondan fazla Suriyeli mülteciler de caba sı.

En son Başbakan Davutoğlu ve Ali Babacan’ın ABD ziyaretinde ABD dış işleri sözcüsü “onların ülkemize geldiklerinde haberimiz yok” diyor bakarmısınız şu işe! Neredeyse ülkeye kaçak girdiler diyecek, devletlerarasında bundan daha aşağılayıcı bir söz olabilir mi?

AKP iktidarı işbaşına geldiğinde PKK terör örgütünü çökertilmiş vaziyette teslim almasına rağmen, bu gün Dolmabahçe sarayında, bebek katilinin talimatları doğrultusunda PKK nın meclisteki uzantılarıyla müzakereler yapılıyor. Güney doğuda polis ve asker sokağa çıkamıyor, şehirler, havadan insansız hava uçaklarıyla kontrol ediliyor.

Türk ordusunun Ergenekon ve Balyoz davalarıyla moral değerleri sıfıra indirilmiş, ömürlerinin büyük bölümünü Türk ordusuna vakfetmiş başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere asker ve generaller, uyduruk gerekçelerle hapislerde çürütülmüştür. Türk Tarihinde ilk defa Türk askerinin başına yabancı askerler tarafından çuval geçirilmiştir. Bu kadar hırpalanan asker, Hükümetin emriyle Suriye toprakları içerisinde bulunan kendi öz toprağımızı koruyamadan, üç tane çopulcu eşkıyadan korkarak Süleyman Şah Türbesini alıp Türkiye sınırına kaçırmışlardır.

Doksanlı yıllarda Kardak kayalıklarına Yunan askeri çıkıp, kendi bayraklarını diktiğinde; dönemin başbakanı, “o bayrak inecek o asker gidecek” diyerek bir gecede kayalığa tekrar Türk bayrağı çektirilmesine rağmen, Ege Denizinde 16 ada ve bir kayalığımız Yunanistan tarafından (2004-2009) tarihleri arasında işgal edilmiş, askeri üs haline getirilmiştir. Yeni Türkiye’yi yönetenlerin nedense her milli konuda olduğu gibi bu konuda da sesleri çıkmamaktadır.

Türkiye, büyük bir hızla despotizm’e doğru sürüklenmektedir. Her makam, her insan bir diğerinden korkar hale geldi. Tek adam diktatörlüğü, toplumun tüm hücrelerine kadar işledi, liseli gençler dahi sorgulanıp hapislere atılıyor.

Önümüzde tek kurtuluş umudu 7 Haziran seçimleri. İnşallah Türk milleti aklıselimini kullanıp, isabetli bir seçim yapar ve gelecek Milli bir hükümet, Türkiye Cumhuriyetinin kurumlarını tekrar yerli yerine oturtur.

 

Neyin Kavgası

 

Ben Kürdüm

Ben de Türk

Adın ne?

Hasan

Benimki de Hüseyin

Annenin adı?

Ayşe

Benimkinin Fadime

Babanın adı?

Mustafa

Benimkinin Safâ

Ya amcanın adı?

Selahaddin

Benimkinin Sadeddin

Dikkat

Ne senin ne ailenin

Ne benim ne ailemin

İsimleri ne Kürtçe ne Türkçe!

Nece?

İslâmca

Ne demek bu?

Neyin kavgasını yapıyoruz?

Hiç düşünmemiştim!

Düşün be kardeşim.

X

Nedir dinin?

Elhamdülillah müslümanım

Ben de müslümanın be canım

Dikkat!

Ne Türkün dini

Yani değil millî

Ne Kürdün dini

Yani değil Kürdî

Ne demek bu?

İslâmdır ikimizin de dini

“İnneme’l-Mü’minûne ihvetün.”

“İnananlar kardeştir topyekün.”

Diyor Kur’an tastamam

Ne demek istiyorsun hocam?

Neyin kavgasını yapıyoruz be can?

Doğrusu hiç düşünmemiştim bir an!

 

Artık düşün be kardeşim

Hem de her zaman.

X

Neşriyat ve yayıncılıkta

Hangi alfabe revaçta?

Lâtin harfleri hocam

Türkçe için de öyle be can

Dikkat!

Türk ve Kürdün

Kullandığı harfler aynı

Nerde Türkün ve Kürdün millî,

Yâni kendilerine ait harfleri?

Neyin kavgasını yapıyoruz be canlar?

Bunun için mi ağlıyor analar?

Hiç düşünmemiştim be hocam!

Artık düşün be koçum.

X

Al Bayraktaki Hilâl

Neyin sembolü

Değil mi İslâmın?

Yâni Türk ve Kürdün de

Değil mi ortak amblemi?

Öyleyse

Neyin kavgasını yapıyoruz?

Hiç böyle düşünmemiştim!

Artık düşün be kardeşim.

X

Bak ne diyor Ziya Gökalp:

“Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa

Türk değildir.

Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa

Kürt değildir.”

Özetle:

Kardeşiz olduğumuz için İslâm

Kardeşiz olduğumuz için insan

Öyleyse

Neyin kavgası bu?

Hiç böyle düşünmemiştim!

X

Fakat artık

Şart oldu bana

Değişim

Kavimden millete

Geçişim

Olacak artık

En büyük işim

 

Pozitif Olabilmek

 

Tanınan ve bilinen bir çevrede, bir yerden başka bir yere gitmek, yabancı olduğunuzyerden daha kolay ve zahmetsizdir.

Bilmek ve tanımak, yeterlilikleri ve eksiklikleri gözlemleyebilmek, amaç ve hedeflere ulaşma aşamasının olmazsa olmaz kuralıdır.

Kişinin kendisini olabildiğince iyi tanıması, var olan kapasitesinin, gizil güçlerinin farkında olması, kendisiyle ilgili alacağı kararların başarılı olmasında temel unsurdur.

Kişi kendisini gerçekçi biçimde tanıyabilirse, yapmak istediklerini doğrubir biçimde organize edebilir.

Nasıl ki bardakların alabilecekleri su miktarları şekil ve büyüklüklerine bağlıysa, konacak su miktarı bu ölçülere göre belirleniyorsa, insan da kendi ölçüleri dâhilindeki sorumlulukları ve hedefleri başarabilir.

Bunun için, mümkün olduğunca kişinin kendisini tanıyabilmesi, üstün ve güçsüz yanlarını belirlemesi gerekir.

Kişi üstün yanlarını belirleyebilirse, bu özelliklerini daha fazla geliştirebilir ve beklentilerini daha üst düzeyde elde edebilir.

Eğer birey eksik yanlarını görebilirse, bunların getireceği olumsuzluklardansakınabilir ve eksikliklerini gidererek, bu olumsuz özelliklerini de daha olumluya çevirebilir.

İşte bütün bu çabaların sonuca ulaşabilmesi, kişinin kendisini olabildiğince iyi tanımasıyla mümkündür.

Kendini tanımak; neyi sevip sevmediğini bilmek, güçlü ve zayıf yönlerini görebilmek, kendi sınırlılıklarını ve yapabileceklerini bilmek, rolünün ve sorumluluklarının farkında olabilmektir.

İnsanı, en iyi kendisi tanıyabilir. Gelişim, belirli bir duruma doğru gerçekleşen değişim sürecidir.

Kendinigeliştirmekse; insanın olmak istediği ve belirlediği bir hedefe ulaşabilmek için gerçekleştirdiği değişim sürecidir. Olmak istenilen yere varma çabasıdır.

Kişisel gelişim için,“önce olmak istemek ve olunmak istenilen yeri belirlemek” gerekmektedir.

Kişinin ne istediğini belirlemesi çok önemli ve aynı zamanda güç bir iştir. Bu nedenle kişi hedefini belirlerken, hedefe ulaştığında elde edeceği sonuçları da tüm detaylarıyla incelemelidir.

Eğer hedef doğru olarak belirlenmezse, büyük ihtimalle zaman içerisinde

O hedeften vazgeçilecek ya da hedefe ulaşıldığında istenilen mutluluk yakalanamayacaktır.

Heriki durum da ciddi kayıp demektir.

İnsan hayatında, hedef belirleme çabasının önemi çok iyi anlaşılmalıdır. Hedef olmadan ne bir yere varılabilir, ne de bir sonuç elde edilebilir. Bu da çok değerli olan insan ömrü için göze alınabilecek bir durum değildir. Gelişim, hedefsiz imkânsızdır. Çünkü, “amaçlanandan daha yükseğe varamazsınız.”

O nedenle, öncelikle kendini iyi tanımak, yapabileceği gücünün farkında olmak ve istemektir.

Kendini anlayabilme ve gelişme arzusu ile başlanan süreç içerisinde hedef belirlerken, pozitif olunmalıdır.Yani hayata ve kendinize olumlu yönlerinizden bakmalı, hedef için oluşturulacak cümle yada düşünce olumlu kurulmalıdır.

Negatif cümlelerle hedef belirlenemez. Kişi olumsuz cümlelerle harekete geçemez. “Başarısız olmak istemiyorum.”İfadesi hedef belirlemede kişiye yardımcı olamaz.

“Başarılı olmak istiyorum.”Şeklinde olumlu kurulacak cümleler zihni hareketegeçirebilir ve düşünce üretebilir.

“Kendinizi nasıl düşünüyorsanız öylesinizdir. Önce düşüncelerinizi değiştirmelisiniz.”

Hedef belirlerken pozitif olmak yeterli değildir. Bu başlangıç aşamasıdır.” Bu hedefin benim için anlamı ne?Ben bunu gerçektenistiyor muyum? Bu hedef gerçekleşirse ne olur?” gibi soruların da sorulması gerekir.

Hedef, tüm detaylarıyla net olarak ortaya konmalıdır.“Başarılı olmayı istemek” yeterli ve net bir cümle değildir. Nerede, hangi alanda başarı istenildiği de açıkça ifade edilmelidir.

Hedefin ölçülebilir bir düzeyi de olmalıdır. “Ne kadar başarılı olmak” istendiği ortaya konmalıdır. Bu, hedefe “ölçülebilirlik” kazandırır.

Ölçülemeyecek nitelikteki hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı anlaşılamaz. Yani hedef, ulaşılabilir olmalıdır. Ulaşılamayacak hedef gerçekçi değildir. O yüzden hedef gerçekçi olmalıdır.

Bu basamaklara uyularak kurulmuş bir hedef cümlesi, kişiyi sonuca ulaştırabilir, değişimi sağlayabilir. Fakat belirlenen hedefin zaman ve koşullar açısından da değerlendirilmesi gerekir. Hedef için doğru zaman olup olmadığı, yeterli kaynakların varolup olmadığı gözden geçirilmelidir.

Hedefe ulaşıldığı anın zihinde canlandırılması, hayal edilmesi de önemlidir. Hedefe ulaşıldığında hissedilecek duygu ve düşünceler yeterince hissedilebilmelidir ki gerçekten hedefe ulaşıldığında bir hayal kırıklığı oluşmasın.

Hedefin belirlenmesi, gelişim sürecini zaten başlatmış olacaktır. Bu aşamadan sonrası,düşünceleri eyleme geçirmekle olacaktır.

Hedefler küçük ya da büyük olabilir. Önemli olan sizi, varmak istediğiniz noktaya taşıyabilmesi ve mutlu etmesidir.

Sevgiyle kalın.

 

7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde Tercih Ne Olmalı?

Bir ülkede ülkenin çıkarları, kuruluş amacı ve felsefesi ülkeyi yönetenlere karşı korunuyorsa; o ülkede hayati sorunlar var demektir. Böyle bir ülkenin ve devletin varoluş gerekçesinin de tehdit altında olduğu kabul edilebilir. Bu tehditleri savuşturmak, caydırıcı olabilmek, gerekli tedbirleri alabilmek, karşı atakları yapabilmek ve güvenlik güçlerini gerektiğinde kullanabilmek siyasi iktidarların işidir. Eğer iktidarlar bunun tersini yapıyor ve anayasayı sürekli çiğniyorlarsa; bunun bir sorumluluğu da vardır. Anayasayı çiğnemenin gerekçesi “Biz zaten bu anayasayı beğenmiyoruz” gibi saçmalamalar olamaz.

Milli kimliğin ve Türk Milleti gerçeğinin dışlanarak dünün aşırı solcularıyla birleşen “Türkiye halkları” iddialarının kabulü, Türkiye’de Türk’ü halklardan biri gibi görmektir. “Türkiye bir halkın değil” safsataları ve ihanet örnekleri son yıllarda dikkatle izleniyor.

Zaten yeni anayasa da ihtiyaçlara uygun olarak gerekli değişiklikleri yapmak için ileri sürülmüyor. Yeni dedikleri ulus-devletin (milli devlet) ortadan kaldırılması, devletin tahrip edilmesi ve Müslüman azınlık yaratma sevdasıdır. Devlete ortak aranıyor. Milli Mücadele ve Cumhuriyet Anadolu’da iki üç devletçik kurulsun diye yapılmadı ve kurulmadı.

Bazı yayın organlarında son yıllarda etnik ırkçılığı Türk Milletine aidiyete tercih edenlerin çoğaldığını görüyoruz. Yeni Türkiye’ye uymak üzere logosundaki ay yıldızı bile değiştiren sağ eğilimli bir gazetede yazar derdini açıklamış ve içini dökmüş. Yazara göre, Çerkezler azınlık sayılmadığı için kardeşlik olamazmış. Bu ülkede çoğunluk haklarından her alanda faydalananlar içinde o yazar gibi azınlığa acaba kim talip olurdu?

Balkanlarda Büyük Sırbistan, Arnavutluk ve Bulgaristan idealleri öne çıkarken, Türkiye’de demokratikleşme ve çözüm süreci adı altında ufalma, toprak bütünlüğünün tehlikeye girmesi ve ülkenin Türk Devleti olmaktan çıkarılması tartışılıyor. Böyle bir ülkede istikrarı hiç sağlayamazsınız.

Biz Türkler tarih boyu kurduğumuz devletlerde Türk olmayanları, kendilerini Türk hissetmeyenleri de koruduk, kolladık, yaşadık ve yaşattık. Eritme ihtiyacı duymadık. Hele Müslümanları. Bunu etnik yobazlar anlayamaz.

Coğrafyaya yüzyıllardır damgasını vurmuş ve değişik alanlarda hâkim kültür olmuş bir yaşama tarzını reddederek, mahalli veya yan kültürlerin bütünü zenginleştireceğinden bahsedemezsiniz. Hiçbir ciddi devlette hoşgörü ile karşılanamayacak olan etnik taassup ve ırkçılık bizde de hoşgörü ile karşılanmamalı ve iç politikada yönetenlerce desteklenmemelidir. Bir ülke zorla farklılaştırılarak, ufalanarak daha iyi bütünleştirilemez. Böyle bir ülkede huzur, istikrar olamaz. Tarih boyu dış tavsiyelerle türlü açılım ve garip çözüm tutkularımızdan sıyrılamadık. Yabancıların “reform yap” dayatmaları ile hep toprak ve güç kaybettik. Bu haince ve namussuzca süreç bugün de hilale karşı haçın mücadelesi olarak devam ediyor. 7 Haziran 2015 genel seçimleri iki tercihlidir: Ya Türkiye Cumhuriyeti ve milli devlet, Türkiye’yi Türkiye yapan milli ve manevi değerlere sahip çıkılacaktır; ya da Türk Devleti ve Cumhuriyet tasfiye edilecektir. Karar uyuşturulma ve uyutulmakla uğraşılan seçmenin uyanmasındadır. Aziz Nesin’i haklı çıkarmayalım.

 

Kilit ve Anahtar

Balık ve Deniz

Kuş ve Hava

Dil ve Meyve

X

Olsaydı Balık ve Denizi

Yaratan ayrı ayrı

Yüzebilir miydi Balık?

Bırakmadan iz

X

Olsaydı Kuş ve Havayı

Halk eden gayrı gayrı

Yapabilir miydi Kuş?

Boşlukta değilmiş gibi bir uçuş

X

Olsaydı Dil ve Meyvenin

Rableri başka başka

Verir miydi, Bekçi olan Dil ?

Mideye geçişe izin, iyi bil

X

Balık ve Deniz

Değilse aynı Yaratanın

Yüzemezdi Balık Denizde

Olamazdı Deniz, Balığa mekân

X

Kuş ve Hava

Değilse Hâlıkları bir

Uçamazdı Kuş Havada

Hava olamazdı, Kuşa sâha

X

Dil ve Meyve

Değilse Tanrıları bir

Olur muydu aralarında uyum ?

Câzibe denen nefsanî çekim

X

Olmazdı şüphesiz

Yiyip içmesi, ne İnsan ne Hayvanın

Olmasaydı gıdalar Dile uygun

İster Bitkisel, ister Hayvansal olsun

X

Aynen bunlar gibi

Sayısız örnek

Seriliyken önümüzde

Söyleyin bu ne demek?

X

Gâipten bir ses verdi cevabı

Akıledin buna alın sevabı

Öyle içindeyiz ki bir Kitabın

Açın kulağınızı işitin bu Hitabı

X

Yapsa biri kendi başına

Güzel mi güzel bir Kilit

Bir başkası da ondan habersiz

Işıl ışıl bir Anahtar

X

Getirseler onları yan yana

Doğsun diye aralarında aşk

Sonra da yapsınlar diye meşk

Gülmez mi buna ahırdaki eşek

X

Ancak Kilidi kim yapar

Yaparsa ona bir de Anahtar

Sağlanır uyum

Kilit ve Anahtar

İşte o zaman

Birbirini tamamlar

X

Tıpkı vermek gibi

Subayın emrine sayısız eri

Olmaz mes’ele

Verilse bir erin başına on subay

İşte seno zaman

Seyreylekopacak Kıyameti

X

İşte Kâinatta her şey

Uyumluysa birbiriyle

Âhenk içindeyse yekdiğeriyle

İlim, irade ve kudreti olan Zât

Sâyesinde ayakta bu Kâinat

X

Kilit ve Anahtarı

Bir de şöyle düşün

Öyle bir Kilit ki Kâinat

Anahtarı ancak elinde o Zâtın

Öyle tılsımlı bir Anahtar ki

Adı Bismillah

Yok açmayacağı Kilit

Biiznillah

Yeter ki istesin onu

Bir de Allah

 

 

Gençlik ne Yapacak?

Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye dediğimiz topraklar üzerinde yaşayan Türk Milleti, enterasan bir süreçte ilerliyor.

Halkımızın geneli tarih bilgisinden yoksun olduğu için bu sürecin varacağı noktadan habersiz!

Bu sebeple geçmişte yaşananlar ile bugün yaşananlar arasında bir bağ kuramıyor ve başına gelecekleri süzemiyor.

Halbuki, milletimiz genel olarak tarih bilgisi ve şuuruna sahip olsa idi günümüzde karşılaştığımız sorunların 100 yıl yada daha öncesinde de başımıza geldiğini çokrahatlıkla görürdü.

Türklerin, Atatürk’ten bu yana düzenli ve sürekli azalan etkisi, devlet üzerinde sona ermiştir, diyebiliriz. Yani işin hüküm cümlesi, varlığı Türk Milletine dayalı, milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Türklerin etkisi sıfırlanmıştır.

Nasıl ki; Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken Rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin isteği  ve baskısı ile adı geçen ülkelere bağlı kanı bozuklar nazır yapılıyorsa, bugün de kimlerin görevli olduğuna bakıp pek farklı bir durumda olmadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hatta hatırlarsanız, muhteşem denilen  ve özlem duyulan Osmanlı, öyle bir çöküş yaşamıştır ki; Türk Ordusu’nun başına bir Alman, genelkurmay  başkanı olarak getirilmiştir.

Bugün de adının önüne “İngiliz” yakıştırması yapılan bakanlar, Türkiye’nin tamamının pkk ve barzani bayrakları ile kaplı olduğu haritaları sanal alemde retweetleyebilmektedir.

Ülkemizdeki; siyasal,ekonomik,sosyal ve kültürel karakterli tüm olumsuz gelişmeler, bize tarih içinde yaşadığımız kötü olayları yeniden yaşama ihtimalimizin yüksek olduğunu gösteriyor.

Bu noktada, Türk toplumunun en dinamik gücü olan ve yarınları emanet edeceğimiz gençliğimizin durumunu sorgulamak istiyorum.

Türk Milletinin nüfusu büyük oranda gençlerden oluşmaktadır. Bu bizim için doğru değerlendirildiğinde büyük bir avantajdır.

Gençlerimizin olan biteni yakından izlediğini düşünüyorum. Gelişmelerden onları soyutlamak mümkün değildir. Ülkemizde meydana gelecek olumlu veya olumsuz gelişmeler, onların yaşamını doğrudan etkileyecektir.

Ülke, tartışmasız bir kültürel ve ahlaki yozlaşma içindedir. Ekonomik dengeler ve gidişat bozuktur. Gençler arasında işsizlik çok  yüksektir. Terör karşısındaki zaafiyet; güvenliği ve huzuru alenen tehtid etmektedir.

Üniversitelerimiz pkk baskısı altındadır. Gençlerimiz eğitim yaparken sıkıntı çekmekte ve büyük zorluklar yaşamaktadır..

Anne ve babaların gözü kapıda, kulağı ise telefonun zil sesindedir. Sabah yolcu ettikleri evlatlarının, okul veya işinden sağ salimen eve dönüşlerini, korku ve endişe içinde beklemektedirler.

Üniversitelerde pkk’ya veya diğer dış odaklı marjinal örgütlere hizmet edenlere karşı, adına “Ülkücü” dediğimiz Türk Milletinin gencecik evlatları, canları pahasına da olsa bir mücadele vermektedir. Ancak bu yetmez! Gençliğimiz bu mücadeleye top yekün katılmalıdır.

Türk Milletinin karşı karşıya olduğu sorunlar; “Ülkücü” diye tanımladığımız gençlere veya insanlara ait olan sorunlar olmayıp doğrudan hepimizin mensup olduğu Türk Milletine ait olan sorunlardır. O halde bu hayati sorunların çözümü sadece bir zümreye bırakılamaz. Hepimiz elbirliği yaparak,taşın altına elimizi birlikte koymak zorundayız.

Gençliğimiz bilecek ki; tüm kötülükler sadece “Ülkücülere” değil Türk Milletine yöneliktir. Yani yaşadığımız tüm olumsuzluklarda Türk Milleti dolayısıyla gençliğimiz taraftır. Öyle ise gençliğimizde taraf olmalıdır.

Tarihte örneklerini gördüğümüz bu büyük saldırının def edilebilmesi için; gençliğimiz birleşmeli, ülkesine ve demokrasiye sahip çıkmalı, 7 Haziran’da sandığın sahibi olarak “Ben varım” diyebilmelidir.

Gençliğimiz böyle yaparsa aslında kendi kendine sahip çıkmış olacaktır.

Unutulmasın ki; Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni gençliğimize emanet etmiştir. Susan,sinen ve korkak bir gençlik ülkenin sahibi olamaz. Elbette Türk Milleti için “Ülkücü Gençlik”önemlidir. Ancak Ülkücü Gençliğin, hiç çekinmeden canını verdiği değerlerin yanında durmak, fiilen veya lisanen yada bunlar olmuyorsa kalben onlarla beraber olmak gençliğimizin geri durmaktan imtina edemeyeceği bir vazifesidir.

Bilin ki; bi taraf olan bertaraf olacaktır. Yarınlarınızı, bertaraf olmuş insanlar olarak heba etmeyin.Gençler olarak, ülkenize ve Türk Milletine sahip çıkın! Aslan parçası Fırat’ın boşa ölmediğini dünya aleme ispat edin…

 

Çanakkale Zaferinin ve “Sarı Siyah”ın 100. Yılı

0

Tarihin ve özellikle Türklerin kaderini yakından ilgilendiren I. Dünya Harbinin en önemli savaşları, bu yıl 100. yılını idrak ettiğimiz, Çanakkale Savaşlarıdır. Çünkü bu savaşlarda dünyanın en güçlü orduları, en modern silahlarıyla Çanakkale Boğazı’ndan geçip, dönemin “Hasta adam”ı Osmanlı İmparatorluğunu tarih sahnesinden silmek istediler. Fakat bu savaş, güçlülerin zaferiyle değil, hezimetiyle sonuçlanmıştır. Çünkü Çanakkale Savaşları, beklenmeyen bir direniş ve kahramanlık gösteren Türk ordusunun zaferiyle noktalanmıştır.

Bu zafer, Osmanlı İmparatorluğunun son zaferidir. Bu zafer, I. Dünya Harbinin kaderini değiştirmiş ve uzamasına yol açmış, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun da ömrünü uzatmıştır. Bu zaferle Türk milleti ve Türk ordusu yeniden özgüvenini kazanmıştır.Daha da önemlisi,Türk milleti bu zafer sayesinde, bağımsızlığı ve egemenliği tehlikeye girdiğinde, millî mücadeleyi başlatan ve zafere ulaştıran,yeni Türk devletini kuran önderle, Mustafa Kemal Atatürk’le buluşturmuştur.

Bu zaferin, milletimiz açısından en acı yanı,bu savaşlarda çok sayıda aydınımızı şehit vermemizdir. Binlerce üniversite ve lise öğrencisini Çanakkale Savaşlarında kaybettik. Bu savaşlara başta İstanbul Erkek Lisesi, Vefa, Kabataş Erkek, Galatasaray,  Erzurum, Edirne, Konya, Kastamonu, Kayseri ve Sivas Liseleri olmak üzere o zamanki liselerin son sınıf öğrencileri ve İstanbul Darülfünunu(Üniversitesi) öğrencileri bu savaşlara gönüllü olarak katıldılar. Çoğu şehit oldu, geri kalanlar da yaralandı. İşte İstanbul Erkek Lisesinin “Sarı Siyah” renkleri de, Çanakkale’de şehit düşen öğrencilerinin, bugünkü kardeşlerine armağanıdır.

Yıl 1915… I. Dünya Harbi başlayalı bir yıl olmuş. Düşman donanması Çanakkale’yi geçip İstanbul’a ulaşmak ve Osmanlı İmparatorluğuna son vermek istiyor. Türk ordusu ve özellikle topçusu kahramanca savaşıyor ve düşman donanmasına oldukça büyük zararlar veriyor. Çanakkale’yi denizden geçemeyeceğini anlayan düşman, bu defa da kara savaşıyla Gelibolu’dan İstanbul’a geçmek istiyor. Kara savaşları daçok kanlı başlıyor. Çanakkale’de asker ihtiyacı doğuyor. Gönüllü olmak koşuluyla lise ve üniversite öğrencilerini askere çağırıyorlar.

11 Mayıs 1915’te binlerce lise ve üniversite öğrencisiİstanbul’unBeyazıt Meydanında toplanıyor.Harbiye Nâzırı Enver Paşa gençlere şöyle sesleniyor: “Vatan elden gidiyor. Vatanın geleceği Çanakkale Savaşı’na bağlı. Binlerce askere ihtiyaç var. Eli silah tutan gençler gönüllü olarak silâh altına alınacaklar”. Ortalığı büyük bir heyecan dalgası sarıyor. Başta tıbbiyeli gençler olmak üzere üniversiteli gençlerin çoğu, zaten askere alınmışlardır. Şimdi de 20 yaşın altındaki liseli gençler askere çağrılmaktadır.

Balkan faciasını yaşayan milletin yüreği yaralıdır. Meydandaki lise öğrencilerinin yürekleri, vatan ve millet aşkıyla çarpmaktadır ve her vatan evladı gibi cepheye koşmak için can atmaktadırlar. Ancak 1909-1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu’na göre, Sultaniye(Lise) öğrencileri askere alınamaz. Ama hiçbiri kanun dinlemez ve gönüllü asker olarak isimleriniyazdırmak için kuyruğa girerler.Yazım kuyruğunda çok küçük yaşta, henüz bıyıkları terlememiş gençler, öğrenciler de vardır. Bu gönüllü ordusuna katılanların 50’si, İstanbul Erkek Lisesi’nin son sınıf öğrencileridir.Onlar da vatan savunmasına katılmak,Çanakkale’de savaşıp, düşmanı yurttan kovmak içinisimlerini yazdırırlar.

Üniversiteli gençler ve liseli öğrencilerden oluşan bu gönüllüler, Halıcıoğlu’ndaki karargâhta birkaç günlük silah tutma ve ateş etme eğitimine tabi tutulurlar. Sonra 9 bin kişilik İstanbul Alayına katılarak cepheye gönderilirler. Çanakkale’ye varan çoğu bıyığı terlememiş liseli gençler 2. Tümene katılırlar. Kabatepe bölgesinde dar bir tepeye yerleştirilirler. Cephedeki askerler o kadar kalabalıktır ki, siperlerde adeta üst üste yığınak halindedirler. Tümenin başındaki Yarbay Hasan Bey üstlerine, “Bunlar daha yeni geldiler, biraz cepheyi tanısınlar, sabah çatışmalara girsinler” der, fakat sözünü dinletemez. 18 Mayıs 1915’i 19 Mayıs 1915’e bağlayan gece, cephede heyecan doruk noktasındadır. Yapılan plana göre, düşman mevzilerine ani ve sessizce saldırılacak, düşman gafil avlanıp yok edilecektir. Bu nedenle saldırı, marş söylenmeyerek ve borazan çalınmayarak sessizce yapılacaktır.

Saat 03.30’da hücum emri verildiğinde heyecanlanan ve coşan gençler, marşlarla hücuma geçerler. Hâlbuki düşman, gündüzden keşif uçaklarıyla böyle bir hazırlığın yapıldığını tespit etmiş, gerekli bilgileri toplamıştı. Böylece koca tümen tuzağa düşer, düşmanın makineli (mitralyöz) ateşiyle gençlerden binlercesi hücum anında yere yıkılır. Anzaklarla yapılan bu iki saatlik çatışmada binlerce şehit verilir.2. Tümenin bazı alaylarının yer aldığı cephenin uzunluğu 600 metre olup, her 15 cm’ye bir asker düşmektedir. Düşmanın bu saldırısında her bir Türk askerine 95 mermi isabet eder. 2. Tümenden geriye dönen olmaz.

Çanakkale Savaşı’nın en kanlı anlarından biri, bu an olur. Bu nedenle bu bölgeye “Kanlısırt” adı verilir. Böylece eğitimli binlerce genç,cepheye gittikten bir gün sonra şehit olurlar. Bu saldırıda şehit düşen binlerce gencin 50’si, çoğu henüz bıyıkları terlememiş olan 16-17 yaşlarındakiİstanbul Erkek Lisesinin son sınıf öğrencileridir. General Liman Von Sanders’in yanlış savaş taktiği, sürekli taarruz istemesi, gençlerin erkenden şehit olmalarına sebep olur. 1915’te Tıbbiyeli öğrencilerin hepsi ve lise son sınıf öğrencilerinin çoğu askere gider ve şehit olurlar.  Savaş bitinceye kadar Tıbbiye ve öğrencileri savaşa katılan liseler mezun vermez.

1911’den itibaren devlet savaş içindeydi. Savaş yıllarında İstanbul’un her okulunun bir bölümü hastane olarak ayrılmıştı. Bunun için de bu bölüm, hayatın rengi kabul edilen sarı renge boyanırdı. İstanbul Erkek Lisesi (İstanbul Sultanisi) I. Dünya Savaşının başlaması ile 1914 yılında, Karaköy’de bulunan Saint Benoit Fransız Lisesi binalarına nakledildi. Zira savaş halinde bulunulan Fransa’nın denetiminde bulunan okullar kapatılmış ve buralarda görev yapmakta olan çoğunluğu din görevlisi Fransız öğretmenler yurtdışına çıkarılmışlardı. Kapatılmış olan Fransız okulları da genellikle okul ya da hastane olarak kullanılıyordu. İstanbul Sultanisi’nin de bir bölümü hastane olarak ayrılmış ve sarıya boyanmıştı. Lisenin 50 öğrencisinin şehit olduğu haberi okula ulaşınca, okul yasa büründü ve geride kalan öğrenciler, ağabeylerinin anısınaokulun bütün kapı ve pervazlarını matem rengi siyaha boyadılar.  Artık o günden itibaren “sarı-siyah” İstanbul Erkek Lisesi’nin simgesioldu.4 Ocak 1926 tarihinde de Kemal Halim Gürgen’in girişimleriyle kurulan İstanbulspor da, okulun renklerini kendi rengi olarak benimsedi.

Bugün İstanbul Erkek Lisesi’nin tarihi binasındaki(Düyun-ı Umumiye) tarihi saatler, 50 İstanbul Erkek Liseli şehidin şehadet saati olan 03.30’da duruyor. Her yıl Hazırlık Sınıfına giren en genç İstanbul Erkek Liseliler, velileri, öğretmenleri, mezun ağabey ve ablaları, Sarı siyah camianın kuruluşlarının temsilcileri ile 18 Mayıs’ı 19 Mayıs’a bağlayan gece saat 03.30’da Çanakkale’de Kanlısırt’a giderek, bu vatanın bağımsızlığı için şehit düşen ağabeylerinin hatıralarını yad ederler. Bu davranışlarıyla onları asla unutmayacaklarını ve aynı ideallerle vatanlarına sahip çıkacaklarını bir defa daha ortaya koyarlar. Ağabeylerini severek cepheye koşturan “Çanakkale ruhu’na sahip olduklarını en veciz bir biçimde ifade ederler.

Sarı siyahlılar, bugün de, Çanakkale ruhundan bir Millî Mücadele ruhu yaratan ve onu da modern Türkiye Cumhuriyeti ile taçlandıran Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerinden güç ve ilham alarak, çağdaş uygarlık yolundaki büyük yürüyüşlerini sürdürmektedirler.

Bize canları ve kanları pahasına bu kutsal vatanı armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

 

Yardımcı

Günlük hayatımızda yeterince farkında olmadığımız önemli unsurlardan biride yardımcılarımızdır. Onlar bir insan veya bir alet olabilirler. Varlıkları işlerimizin doğru, kolay ve güzel olmasında çok önemlidirler. İyi ve yeterli oldukları oranında işlerimiz tıkır tıkır işlerken; yetersiz veya kötü iseler vay halimize dedirtecek kadar önemlidirler. İşlerimizde kullandığımız yardımcı aletlerle ilgili bir güzel sözü burada hatırlatmayı uygun buluyorum. ‘Alet işler, el övünür.’dediğimiz bu özlü sözümüz sanatkârlarımızın çok kullandığı bir sözdür. Konunun bu yönü başlı başına bir yazı konusu olup ayrı bir yazı ile değerlendirilmesi gerekir.

‘Vezir’ isimli kitabı okur iken bu konuya değerlendirerek siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim. Bu kitap esas adı Hasan Bin Ali olup,1008-1092 yıllarında yaşayan Nizamülmülkün  hayatını romanlaştırarak anlatmaktadır. Yazar, şehrimizin eğitim dünyasının verimli isimlerinden, Kocaeli Ali Fuat Başgil Sosyal Bilimler Lisesi öğretmeni ve müdürü Mürsel Gündoğdu beydir. Nesil Kitapevi tarafından basılmıştır. Büyük devlet adamı, Türk Devletlerinden Büyük Selçuklu Devletinin Veziri azanlarından, Alparslan Gazi ve oğlu Melikşah Gazinin Baş veziri Nizamülmülkün bir sözü çok kullandığım bir deyimdir. Bu ‘Allah bir kuluna iyi padişahlık diler ise ona iyi vezirler ihsan eder.‘ sözüdür. Önemli bulduğum bu düsturun kıymetini kendi iş ve özel hayatımdan da bilen bir insanım. Evimin ve çocuklarımın bence huzurlu-iyi ve başarılı olmasında hayat arkadaşım, eşim Fatma Kahraman’ın etkisi her zaman farkında olduğum, unutmadığım bir husustur. Otuz yılı aşan bir süredir sürdürdüğüm Kocaeli Laboratuarının kuruluşundaki ilk yardımcım, laboratuar teknisyenim Hüseyin Akçay’ın rolünü hiç unutamam. Onun gibi mesleğinde ehil, becerikli, bilgili ve kendisine verilen görevi hemen öğrenip doğru uygulayabilen bir yardımcım olmasa idi bu kurumu yalnız kendi bilgi ve becerimle bu noktaya getirmem zor idi. O ve daha sonraki çalışma arkadaşlarım sayesinde önemli bir hizmeti güvenilir bir şekilde, uzun süredir vermeyi sürdürebiliyorum.

Ev hayatımız da, iş hayatımız da, sosyal hayatımız da(dernek, siyaset v.s.) baştaki sorumlu önemlidir. Ama beraber çalıştığı takım arkadaşları, yani yardımcıları daha da önemlidir.  Doğru, bilgili ve katılımcılığı yüksek olan insanların bulunduğu sistemlerde başarı ve kalite yakalanırken; bilgili görünen, cahil, etrafına iltifat yapmayı marifet sayan, çıkarcı, çalışır görünürken üretici olmayan insanlarla kurulan takımlarda başarısızlık, kalitesizlik öne çıkmaktadır.

Bu sebeple ev hayatımızın, iş hayatımızın, sosyal hayatımızın kaliteli olabilmesi için bilgili, çalışkan ve uyumlu ekipler olabilmeyi önemsemeliyiz. İşimizde yardımcı olabilecek insanı, çalışma arkadaşımızı ararken birinci önceliğimiz liyakat olmalıdır. Liyakat unsurunu ise uygun ve yeterli bir istişare ile tespit edebileceğimizi unutmamalıyız. Doğru bir istişarenin bize sağlayacağı liyakatli insanların oluşturduğu yardımcıların her zaman daha başarılı ve iyi sonuçlar vereceğini unutmamalıyız.

Yazımı yine Nizamülmülkün Adaletin önemini ifade eden bir nasihati ile bitirmek istiyorum. ‘Amirlerin ve Padişahların, Allah rızasının nerde olduğunu çok iyi bilmeleri gerekir.  Allah, padişahın halka yaptığı ihsandan razı olur. İhsan olarak da insanlar arasında Adalet yapması kâfidir. Halk, padişah için hayır dua ederse, o memleket payidar olur ve her gün kudret ve kuvveti artar. Mülk, zulüm ile payidar olmaz.’   Daha Adaletli bir devlette, hizmeti daha bol bir yönetimle sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

 

Türk Milleti Bunları Haketmiyor !

0

Bu ülkenin asıl sorunlarından biri, Kur’an-ı Kerim’in Arapça oluşundan dolayı, Türklerin Kur’an-ı okuyup anlamamaları yüzünden, hala toplumumuzun büyük bir kesiminin cahiliye dönemi yaşamasıdır. Bu durumdan faydalanan çıkarcılar, Türk toplumunun saf temiz hislerini hep sömürerek, din tüccarlığı yaparak halkı aldatmışlar, sömürmüşler, milletin sırtına kene gibi yapışmışlardır. Diğer taraftan bu anlaşılamamayı dinsizlerde çok iyi kullanmışlardır. Onun içindir ki ülkemizde ateist olan sayı da az değildir. İslam’ı anlaşılır yapmaktan çıkararak binlerce genci ve eski kuşakları ve özellikle Üniversite gençliğini bugün dahi dinden uzaklaştırmışlar, hatta bir kısım insanların İslam’dan bihaber olmasına bile vesile olmuşlardır.

Oysa İslam ve Kur’an-ı bu millet kendi dilinden anlayarak öğrense idi, ya da geçmiş asırlardan itibaren nesillere Kur’an dili öğretilse idi, bu istismarcıların, bir paket makarnasına ve bir ton kömürüne aldanıp bugünkü perişanlıklara bu kadar insan düşmezdi. 
Vatandaş bakıyor, adamlar dinden, Allah’tan, kitaptan bahsediyor. Vekil adayı, Belediye Başkan adayı camide de gözüküyor. Kimisi hacca da gitmiş, ağızlarında İslami kelamlar. Erzak da veriliyor,kömür,çiçek yağı vs de geliyor. Yandaşlıktan dolayı çocukların işe girmesi ve ihale almada da sorun çıkmıyor. O halde daha ne düşüneceğim, vatanmış, bayrakmış, milletmiş, ülkenin yarısını PKK ya ayarlamışlar, ne gerek var kafa yormaya deyip, yola devam diyor, insanımız.

Güneyimiz PKK tarafından işgal edilmiş, Ege adaları Yunan tarafından zapt edilmiş, Süleyman Şah Türbesi ve çevresi olan vatan toprağımız bir örgüte devredilmiş, hiç önemli değil! Büyükşehirlerin de bazı mahallelerine PKK’lı olmayan insanlar artık giremiyor, o da insanımızca hiç önemli değil denilip geçilmekte. Önemli olan su başlarını ele geçiren ve ihanet içinde olsalar da, onlardan elde edilen çıkarların devamının gelmesidir. Bu düşüncelerde olan insan sayısı az değil. Bu insanlar İslam’ı okuyup anlasalardı, İslamin vatan sevgisine, İslam ile müşerref olmuş Türk Milleti’nin tarih şuurunun ne olduğunu,bu milletin İslam’ın kılıcı olduğunu, İslam’ın vatan için ölenlere verdiği değeri ve mertebeyi bu insanlar, ayet ve hadisleri net okuyup anlasalardı ,ülkemiz bugünkü ihanet çemberi içine düşmezdi.Ülkemiz bölünme ile yüz yüze gelmezdi!

Mustafa Kemal Atatürk’e her gün küfredenlerin hakaretlerini, o Mustafa Kemal’in İngiliz uşaklığını yapan, fetva veren mertebede olan Mustafa Efendiler gibi bir yola girmeyerek, inatla ”Bu milleti kurtaracak, yine bu milletin kendisidir .”deyip, öne düşüp, ömrünü Türk Milleti’nin Kurtuluşuna harcamasını bu insanlar nasıl da yok sayıyor. Mustafa Kemal’e yapılan hakaret ve ihanetleri O insan asla hakketmiyor! Herkes bilmelidir ki, M.K Atatürk İslam’ın zıddı değil , İslam’ı herkesin anlaması için çalışmalar yapan ve gerçek din adamlarını baş tacı yapması ile sohbetlerde sürekli gündeme gelen bir önder ve devlet adamıdır. Atatürk’ü, kendi kurduğu partisindeki birilerinin bu millete yanlış tanıtıp, yanlış uygulamalar yapmaları, onu dine zıtmış gibi kullanmaları bu ülke insanını aşırı derecede yanıltmıştır.

Bunu fırsat bilen çıkarcı çevreler, açılan bu gediklerden içeri girerek, hesaplar yaparak bugünkü güçlerini kazanarak,ülkenin bütün su başlarını tutup ,meclisi dahi ele geçirerek,ülkenin bölünmesine zemin hazırlamışlardır. Atatürk’ün öldüğü Dolma Bahçe Sarayında maalesef ki PKK ‘nın kravatlı uzantıları ile sözde çözüm süreci, bizce ihanet süreci görüşmeleri yapılarak, Oslo ‘ da ki masaya konan ABD, İsrail, İngiltere tezlerinin, Türk Milletini bölme süreci anlaşmaları maalesef zapt-ı rapt altına alınmıştır.10 maddelik sözde anlaşmayla Osmanlı yadigârı Dolmabahçe’de Sevr hazırlığı yapanlar ateş her yeri yaktığında bu ülkede mi olacaklar; yoksa ABD, İsrail, İran veya İsviçre de mi? Bu ülkede bu kadar ihanet olurken, Türk Milleti maalesef hala iş bulma,günü kurtarma, zevk ve sefasında ve çıkarlarını telafi etmenin peşinde . Vatan toprakları, ülkenin bölünmesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin PKK tarafından koparılması ,ülkenin soyulması, peşi sıra düşürülen uçaklarımız,ölen insanlarımız,intiharlar,gasplar,soygunlar ,üniversitelerin işgali, Milliyetçi gencimizin öldürülmesi, maalesef ki hiç kimseyi ilgilendirmemektedir ! Türk ruhunda ölüm, Türk soyunun genlerinde değişme mi var? Türk Milleti Bu İhanetleri Haketmiyor!

Bakınız, yolsuzluk ve hırsızlık olayları çıktı çıkalı camilerde bile hırsız kelimesi çok az kullanılır olmuştur. Tüm kötü alışkanlıklar yerilirken, hırsız kelimesi çok özenli kullanılır olmuştur. Neden mi? Hırsız kelimesi asıl anlamından ziyade, sanki bazı tanıdıkları çağrıştırıyor da ondan . Durum bu iken bana sorarsanız; İslam nesillere olduğu gibi anlatılmalı. Herkes İslam’ı öğrenmeli ve uygulamalı ki, ülkeyi ve milleti tuzağa getirenlerin emellerine bu nesiller alet olmasın…
Saygılarımla.