22.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 818

Çanakkale Düş Değil, Hayal Edilemeyecek Kadar Devasa Bir Gerçektir.

Tarihte iz bırakan bazı olaylar hüzünlüdür, acılarımızı depreştirir. Fakat Çanakkale, öyle kutlu ve anlamlı ki, ağrısı gurur vermekte, kederi gönüllerde yanık türkülere beste olmaktadır.

Andıkça bir o kadar onurlandıran, başımızı dik tutmamıza vesile olan, böylesine eşsiz bir destanı, nesillereyeni baştan”bütün bilinmezleriniortaya çıkararak”tanıtmak gerek.

Çanakkale, modern çağın buhranlarına umut olabilecek, yeni bir nefes, geçmişten geleceğe kutlu bir köprüdür. Bu yüzden, yediden yetmişe her kesin savaşın geçtiği yerleri gezip görmesi, gerçekleri öğrenmesi, yorumlaması, özümsemesi, dersler çıkarması ve ibret alması elzemdir.

Ülkeler, kitlelere ilham versin, yol göstersin, örnek teşkil etsin diye, abartılı paralar, büyük emek ve onca zaman harcayarak; etkileyici filmler, eşsiz projeler, ya da kusursuz anıtlar ortaya koymak isterler.

Oysa Çanakkale öylesine devasa bir filmdir ki, aynısının değil, benzerinin bile tekrarlanması,her bakımdan asla mümkün değildir.

Sahnelerinde dublör kullanılmamış, bilgisayar oyunlarıyla aldatıcı efektler yapılmamıştır. Yapay görünüşler, sahte gülümsemeler, teknolojik gözyaşları akıtılmamıştır.

Sahnesi vatan toprakları, başrollerde yer alan Mehmetçik’tir. Her bölümü prova edilmeden, tekrarı olmadan, kanla icra edilen ve birbirine benzemeyen bir destandır.

Akan, bir milletin gerçek kanı, zulmü boğan ise masumiyetin timsali, hakiki gözyaşıdır. Maliyeti 250 bin gencecik, hayatının baharında ana kuzusudur… Istırap, çile, dağlanan yürekler, bağrı yanık analar, sönen ocaklardır… O yüzden bu filmin bütçesini hesaplamak asla mümkün değildir.

Öyle bir filim ki, senaryoyu yazanlar ve sponsorlarıakla hayale gelmeyen en büyük vahşeti üretip, uygulamaya koymuştur.

Fakat Mehmetçik, bu zulme,canavarlığa ve her türlü çirkinliğe,merhametini, vefasını, şefkatini, mertliğini, sabrını, tevekkülünü vb. hasletlerini katarak,insani boyut getirmiştir.

Çanakkale öylesine muhteşem bir eserdir ki, temelleri vatan toprağı, harcı kan, duvarları şüheda bedenleridir.

Çanakkale aynı zamanda, şanlı ve eşsiz bir destandır. Bu destanın içinde hayali devler değil, bunlardan daha vahşi, daha gaddar, daha acımasız, canavarlaşmış düşmanlar rol almış, her türlü çirkin ve rezilliklerle bir milleti yok etmeye çalışmıştır.

Buna karşılık Mehmetçik, aklın almadığı, gücün yetmediği taş kalplerin anlayamadığı sahneleri icra etmiştir. Yerinden kaldırılamayan gülleler sırtlanmış, inanamayan akılların şaşkınca bakan gözleri önünde, en muhteşem zırhlılar denizin dibine gönderilmiştir.

Sayı, teçhizat ve teknoloji bakımından, kendisinden çok avantajlı,  hiç de adil olmayan bir güce karşı, akla hayale gelmeyen üstünlükler gösterilerek, dünyaya savaş ve insanlık dersi verilmiştir.

Öylesine gerçektir ki, uğruna feda olunan topraklar ve şühedanın yattığı yer, anaların ak sütü kadar tertemiz, misk kokan vatan topraklarıdır.O yüzden, öylesine kutlu ve öylesine eşsizdir.

Mehmetçik bire karşı on kat düşmana eyvallah etmemiş, rakipleri her türlü konforla, modern silahlarladonanımlı iken, O cepkenine taşlardan düğme yapmış, yırtık ve söküğünü kendi dikmiş, peksimetini yanındakiyle paylaşmıştır.

Yeri gelmiş, feryatlarına dayanamadığı düşmanını,şefkatle sırtlayarak cephe gerisinetaşımıştır.Buna rağmen kurtardığı düşmanı tarafından kalleşçe arkadan vurularak şehit edilmiştir.

Utanmadan, sıkılmadan yedi düvel bir araya gelerek, her türlü barbarlıklarını icra etmek adına, inceden inceye plan yaparak topraklarımıza saldıran bu arsızlar, sonra da pişkince bu savaşın sonuçlarından bizi sorumlu tutmaya çalışmıştır.

Üniversitede bir hocamız anlatmıştı: İngiltere’de mastır yaparken tanışma seremonisinde Türk olduğunu söylemiş. O anda bir profesör ayağa fırlayarak kör gözünü gösterip, “bak Çanakkale’de gözümü ne hale getirdiniz” diye serzenişte bulunmuş. Bizim hoca da doğal bir refleksle “Çanakkale’de ne işiniz vardı” diye cevap vermiş. Beklemediği bu cevabı alan profesör susup kalmış.

Diyeceğim o ki; Çanakkale bir ibret tablosu, istifade edilmesi gereken eşsiz bir eser, onlarca ders çıkartılacak,eşi, benzeri olmayan bir kaynaktır. Destanınyaşandığı o günkü ortam, nesillere hissettirilmeli, empati yapmaları sağlanmalıdır.

Bu savaşların, kimlerle, niçin, hangi koşullar altında, nasıl bir duyguyla yapıldığı, bilimin ve teknolojinin tüm imkânları kullanılarak öğretmekten öte, yaşatılmalı, beyinlere, ruhlara ve hücrelere işlenmelidir.

Vatan, bayrak, millet kavramı, kutsal değerlerin neler olduğu, uğruna nelerin feda edilebileceği hissettirilmelidir. Savaşlarda askerlerimizin gösterdiği olağan üstü kahramanlıkların yanında, düşmana gösterilen merhamet, mertlik, insanlık dersleri de anlatılmalıdır.

“Bir gül bahçesine girer gibi” canların nasıl verildiği, “Ağır yaralı olduğu için dağıtılan ekmeği, sağlara kalsın diye almayıp, “ölmeden mezara koydular beni…”, “on beşliler gidiyor…” vb. gibi hüzünlü türkülerle yürekleri dağlayan bu civanların hayatları, yeni baştan anlatılmalıdır.

Fedakârlık, sabır, ahde vefa, dayanışma, cesaret, birlikte olabilme, şükür, paylaşma, hoşgörü vb. kavramların nasıl yaşandığını, hangi şartlarda gerçekleştirildiğini yeni nesiller görmeli, ibret ve örnek almalıdır.

Çanakkale destanını yazan şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum.Şehitlerimize rahmetler diliyorum. Ruhları şad olsun…

Hayatta olan gazilerimize saygılarımı, dualarımı göndererek ellerinden öpüyor, sağlıklı, hayırlı ömürler, diliyorum.

Sevgiyle kalın.

 

AP’nin Kararı ve Geçilen Çanakkale

Geçen hafta Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığınca düzenlenmiş olan “Türklerde İslam Anlayışı, Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bölgesel Hegemonik İlişkiler” konulu açık oturuma katıldım. Toplantıda Türklerde hoşgörü ve Batıdaki hoşgörüsüzlük örnekleriyle birlikte nelerin hoşgörüyle karşılanamayacağını ortaya koymaya çalıştık. Aslında hiçbir ciddi ülkenin hoşgörü ile karşılayamayacağı, egemenlik ve bağımsızlıktan vazgeçme, milli kimliği reddetme gibi hususlar Türkiye için de geçerlidir. Giresun Üniversitesinin son yıllarda her yönden önemli mesafeler aldığını görmekten mutlu olduk. Rektör Sayın………………. ve dekanları ne kadar tebrik etsek azdır.

Giresun Üniversitesinde böyle güzel gelişmeler olurken; ülkemizin en eski ve tarihi geleneği olan İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesinde yapıldığı iddia edilen usulsüzlük ve sınavsız kayıt yaptıran öğrenciler konusu gündemdeydi. Ülkemiz için iftihar kaynağı olan böyle bir kurumun yıpratılması ve yakışmayan bazı iddiaların ortaya çıkışı üzücü olmuştur.

2015 yılı haksız ve gerekçesiz Ermeni iddiaları için önem taşıyor. Dün Osmanlı, bugün de T.C. suçlanıyor. Osmanlı’nın son derece doğru olan ve ülke sınırları içinde kalan tehcir politikasına devletimizi yönetenler de karşı çıkmışlardı. 24 Nisanda suikastlar düzenleyen, saldırılarda bulunan ve uyarılan ancak eylemlerine devam eden 235 militan tutuklanır. Onlara göre tutuklama bir soykırımıdır.

12 Mart 2015 tarihinde Avrupa Parlamentosunun kabul ettiği “İnsan hakları ve demokrasi” başlıklı yıllık raporda Avrupa ülkelerine sözde Ermeni soykırımını kabul etmeleri için talimatlar veriliyor. Türk Milletini rencide edici, hukuka da karşı olan bu saygısızca tavır gerekli tepkiyi görmelidir. İnşallah politikamızda bir değişme olmamıştır! Ermeni örgütlerinin de İstanbul’da 24 Nisanda bir anma toplantısı yapacakları söyleniyor. Acaba Erivan yönetimi benzer bir faaliyete müsaade eder miydi? Tarihi konusunda hassas olmayanların, başkalarına âlet olanların, tarihini bilmeyenlerin coğrafyasını da başkalarının çizeceği ve çizmekte olduğu bilinmelidir.

Ermeni iddialarına teslim olan, bilimsel tartışma ortamına da itibar etmeyen Fransa ve İsviçre‘nin soykırımının olmadığını söyleyenleri hapisle cezalandırdığı unutulmamıştır. Fikir ve düşünce hürriyetini ayaklar altına alan bu çirkin kararlara karşı başarılı ve her Türk’ü mutlu edecek ve cesaretle gerçekleri ortaya koyan çalışmalar unutulamaz. AİHM’nin soykırımı iddialarını kabul etmeyen kararı ortada iken; AP’nin 12 Mart 2015 kararı Batının gerçek yüzünü göstermektedir.

Rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ne güzel söylemiş: Seni özünden vuran düşman kimmiş dünkü/Göreceksin ki yine aynı düşman bugünkü. İstesek de istemesek de tarih tekerrür ediyor. Türk’ün vurdumduymazlığı, gevşekliği, ihanetleri çabuk unutma huyu, kolay kandırılışı ve dolduruşa getirilişi, birbiriyle uğraşması sürdüğü sürece, Niyazi Yıldırım’ın işaret ettiği gerçekle hep karşılaşabileceğiz.

Çanakkale Zaferi‘nin 100. Yıldönümünde, Çanakkale’yi geçilmez kılanları rahmet ve saygı ile anıyoruz. Bu aziz varlıklar bugün yaşasalardı 1915 sonrası vatan topraklarının birçok defa geçildiğine şahit olup birbirlerine şu soruyu sorabileceklerdi: “Biz vatanı savunmakla yanlış bir iş mi yaptık? Düşmanı hoş geldiniz çiçekleriyle mi sahilde karşılamalıydık?

 

Hâlâ Galip Ağabey’le konuşurum*

Bazı insanlar hayatımızdan hiç çıkmaz. Birlikte olmasak da, fizikî bakımdan çok uzak olsak da onlar “ordadır”, biliriz ve orda olmaları bize güven verir. Şüphesiz hayatımızdan çıkmayan bu insanların başında anne ve baba gelir. Sonra da çok ama çok sevilen, sayılan birkaç dost. Onlar öldüklerinde derinden sarsılırız. Fakat bir süre sonra yine “ordalar” diye hissetmeye başlarız ve sohbetlerimiz devam eder.

Benim sohbete devam ettiğim dostlarımın, ağabeylerimin başında Galip Erdem, Galip Ağabey geliyor. Bir diğeri Erol Güngör’dür. Ama bu yazı: Galip Erdem hakkında.

İnternet yokken arama motoru

1960 darbesinden sonra Türk Milliyetçileri’nin sesini duyuran iki gazete çıkmıştı: Son Havadis ve Yeni İstanbul. İkisi birden değil, önce birincisi, sonra öteki bu görevi yüklendi. İkisinin de yazı işleri müdürü rahmetli Hami Tezkan, başyazarı rahmetli Gökhan Evliyaoğlu idi. Galip Ağabey’i işte bu gazetelerdeki köşesinden tanımıştım. Onuna birlikte rahmetli Kâmil Turan’ı ve Emine Işınsu’yu hatırlıyorum.

Galip Erdem’in yazılarındaki pırıl pırıl zekâ, mizah ve muziplik derhal sizi sarardı. Fakat zekâ ve analitik düşünceden de önemlisi verdiği umumî sevgi hissi ve bilhassa ve şiddetle Türklük sevgisiydi. İlk yazısında, “belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama size söz veriyorum, inanmadığım hiçbir şeyi de yazmayacağım” umdesini ilan etmişti. Sonra nice gazete ve dergiye başlarken ilk yazısında bunu hep tekrarladı.

Galip Erdem, ilk romanı üzerine Emine Işınsu ile röportaj yapıyor. Son Havadis veya Yeni İstanbul için olmalı…

Âdetim olmadığı halde Yeni İstanbul’un yıldız fallarını da okumaya başlamıştım. Hiç inanmazdım ve okuduğuma kendim de şaşardım ama çok keyifli fallardı. Yıllar sonra bu garip fal merakımın sebebini eşim Işınsu açıkladı. Onları da Galip Ağabey yazarmış ve fal bahanesiyle bütün dostlarına o sütunlardan lâf atarmış. Her birine burcuna göre…

Sonra avukatlık stajı için İzmir’e geldi ve Avukat İhsan Koloğlu Bey’in yazıhanesinde tanışıklığımız vicahiye çevrildi[*].İşte benim için, henüz İnternet’in bulunmadığı devirde Galip Ağabey’in “Türk Milliyetçiliği’nin arama motoru işlevi o zaman başladı. İlk tanışmamızda onu sıkı sıkı imtihan etmiş, tam bizden mi diye sorgulamışım. Ben hatırlamıyorum ama yıllar sonra o takdir ve sevgiyle bunu anlatırdı. Gençlerin âdetidir. Şimdikilerin de beni böyle sigaya çektiklerini hissediyor ve ben de onlarla iftihar ediyorum.

İbrahim Metin ve Azrail

Sonra Ankara ve Galip Ağabey’in hemen oracıkta, Hafta Sokak’taki evinde veya Türk Ocağı’nda veya KÜBİTEM’de, Töre’de, Devlet’te olduğu günler. Fikir sistemiyle ilgili her şeyi ona danışırdık. Ben, Sadi, İbrahim, Halil… Dündar Ağabey moral ve tazelenme, Galip Ağabey fikir, analiz ve bilgi ikmal istasyonumuzdu[†].Benzinimiz bittikçe ona sorar, o gelmemişse biz Hafta Sokağa gider depoyu doldururduk.

Bu bilgi hazinesinin “sözlü gelenek” halinden çıkıp yazıya dökülmesinin birinci vasıtası İbrahim Metin’di. Onun kâğıtlarını, açılmış kurşun kalemlerini temin ederdi. Hani “kalemi kuvvetli” derler… Fikirler sanki gerçekten o sipsivri açılmış kurşun kalemlerden çıkardı. Kalem kalkar, iki karış uzaktan kâğıdı gösterir, havada bekler ve sonra yazmaya başlardı. Sonra duraklardı. Kalem tekrar kalkıp kağıdı gösterdiğinde sanki iç konuşmasını duyacak gibi olurdunuz. Kalem epey bir ucu kâğıda dönük bekler ve sonra devam ederdi. Kolay yazmazdı, yazma tembelliği ile dalga geçer, âdeta iftihar ederdi. Mezar taşına şöyle yazılacağını söylerdi: “Abdülgalip Erdem, 1930-2030, yaşasaydı yazacaktı”.

İbrahim’in ısrarına hiçbir şey karşı koyamazdı. Hastalık bile. Hastayım dese, yatağının yanında İbrahim biter, “sen söyle ben yazarım ağabey” derdi. “Azrail geldiğinde” derdi Galip Ağabey, “bir elimden o çekecek, diğer elimden ‘ağabey yazı!’ diyen İbrahim”.

Galibiye Tarikatı

Yazması için kâğıt ve kalemden başka bir de”mübarek” çay lazımdı. Çayı çok ama çok severdi. Çayın milliyetçiliğin unsurlarından biri olduğunu bile söylemiştir, şakadan tabi[‡]…Çayı belki onun kadar seven bir de rahmetli Hacıeminoğlu’nu tanıdım[§].Öyle ki, misafir olduğu evde çay tepsi içinde odanın kapısında belirince Galip Ağabey ayağa kalkar ve ceketini iliklerdi. Bütün bu aşka ve saygıya rağmen kendi çayını yapamazdı. Ona çay yapacak bir “yamak” gerekirdi. Hafta Sokak’taki ilk yıllarda o yamaklık görevini rahmetli Budak[**]yüklenmişti. Bir de kedisi vardı: Yumak. Budak- Yamak- Yumak kafiyelerini o günlerde sık işitirdik.

Yalnız çayda değil daha birçok konuda kendisine pek bakamazdı. Ben kendi kendimi birinci derecede gözlük camlarının silinmesiyle vazifelendirmiştim. Günler, haftalarca bizde kaldığı olurdu. Fakat ağabey yemek ye, ağabey gözlüğünü ver, ağabey şunu yap sözlerinden bazen bıkardı. Şakadan  şeyhliğini ilan etmiş ve yepyeni bir Galibiye tarikatı ihdas etmişti. Galibiye tarikatının, diğer cümle tariklerin aksine, müritlerin şeyhi ıslah etmesi gayesiyle kurulduğunu söylerdi.

Babaların Babası

Beyaz sakalı ve o güzel yüz ifadesiyle şeyhe de benzemiyor değildi. Bir anekdotu herkes gülerek anlatırdı… İhtilal günlerinde Mevki Hastanesi’ne-muhtemelen Türkeş Bey’i ziyarete – gitmiş. Bekleyenler arasında meşhur babalardan İnci Baba da varmış. İnci Baba da o sırada hapiste ama hastalık sebebiyle hastanede tutuluyor, daha rahat, daha hoş bir ortamda… Bekleme salonuna Türkçü askerî hekim Dr. Selim Kaptanoğlu girer. İnci Baba yerinde dikkat kesilir. Çünkü gelecek günleri, haftaları Kaptanoğlu’nun iki dudağı arasındadır. O hasta derse hastanede kalacak, iyileşti derse hapse geri dönecektir. Kaptanoğlu Galip Ağabey’i görünce derhal yanına gider, eğilip elini öper. İnci Baba hayretle bu manzarayı seyretmektedir. Onun gözünde devleşen Kaptanoğlu o aksakallı, ufak tefek adamın önünde eğilip elini öpmüştür. Hemen yerinden fırlar, o da Galip Ağabey’in eline yapışır ve öper.

Eh biz de durur muyuz? O günden itibaren Galip Ağabey’in unvanları arasına bir de “Babaların Babası“nı ekleyiverdik!

Turan Seferi

Çocukluk hayallerini anlatırdı. 1930 doğumluydu. Demek ki Atatürk’ün vefatında 8 yaşındaymış. O çocuk muhayyilesiyle Atatürk’ün her gece, herkes uyurken kalkıp sınır taşlarımızı usulca birkaç metre öteye taşıyıp yeniden diktiğini düşünürmüş; bundan eminmiş. Onsekiz yaşına geldiğinde lise öğrencisidir ve biraz daha akıllı-uslu olacağını düşünürsünüz, değil mi? Öyledir de fakat gel gör ki Bozkurtların Ölümü yayınlanmıştır. Kitabı bitirip kapağını kapatınca Turan’a gitmeye karar verir. Yine Bozkurtların Ölümü’nü okumuş bir arkadaşıyla birlikte Erzurum’dan yola çıkarlar, Van’a ulaşır, Jandarmaya yakalanır, valilikte misafir edilir ve geri yollanırlar… Zorla yarım bıraktıkları planları İran üzerinden Pakistan’a geçmek, Pakistan sefirimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın himmetleriyle Ötüken’e ulaşmakmış…

Cehd ve Takva

Çocukluk ve hayaller böyle ama o kurşunkalemin kâğıda fikirleri dökebilmesi için çektiği sancıyı yakınları bilir. Milliyetçilik mi yazılacak, Turancılık mı, Komünizm mi, Faşizmi mi? Okunmadık kaynak kalmamalı. Her yayındaki farklı fikir veya düşünce de mutlaka okunup kapsama alınmalı. İşte İnternet öncesi arama motoru dememin sebebi de buydu. Derindi. Wilfredo Pareto’yu, rezidüleri, elitlerin deveranını hep ondan öğrendik. Komünist ideolojinin detaylarında tereddüdünüz varsa ona sorardınız. Bilgisi bizim yerli komünistler gibi Manifesto’yla sınırlı değildi. Yalnız onların yazdıklarından değil, meselâ Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Bey’in”Huzuru Akl u Fende Maddiyun Mezhebi Dalaleti“nden de alıntı yapardı. Konu İslamiyet ise İradei Külliye ve Cüziye hakındaki çeşitli tutumları da dinimizin tabiat bilimlerine karşı agnostikliğini de ondan dinlerdiniz. Milliyetçilik çalışması ve Türk Milleti’nin tarifi, Anthony Smith’den önce etno-sembolizmi kapsayan, fakat belki ondan güçlü ve muhakkak ki bizi ta içimizden tarif eden bir şaheserdir. Eh bu imkân bu kadar yakın olunca bir zamanların temel eğitim kitabı olan Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ni 1977 boyunca yazar ve bölüm bölüm Töre’de yayınlarken, her problemi, her bölümü mutlaka Hafta Sokağa taşımam tabiidir.

Devamlı kendi kendini sorgulama hâlindeydi. “Haklı mıydım? Kırdım mı? Tutumum doğru muydu? Acaba yanlış mı yaptım? Böyle mi davranmalıydım? Başka türlü olsa daha iyi olmaz mıydı?” Kendi kendini devamlı sigaya çeker, devamlı sorgulardı. Bu kendi kendini sorgulamada-“özeleştiri” çok klişe bir tabir oldu-kendine her zaman tam not vermezdi.  İşte murakabe, takva ve İslâmiyet bu olsa gerek. Bu yoksa din de yoktur.

Mamak, Mamak, Mamak!

Sevgi dolu hassas bir yürek, hiçbir Türk Milliyetçisi’nin tenkit edilmesine tahammül edemeyen bir tavır. Türk Milliyetçileri arasındaki çekişmeleri gördükçe ve kendi sorgulamasının baskısına bir de başarısız bir evlilik eklenince bu hassasiyet bayağı depresyona itilmişti. Tek neşesi biricik kızı Bilge iken 12 Eylül 1980 geldi çattı. Ve ne oldu? Galip Ağabey birden canlanıverdi. Şimdi acil bir davası vardı: Mamak! Her şey Mamak’tı. Mamak’a para toplamaktı. Mamak’takilerin dışarıdaki ailelerini ziyaret etmek, eksiklerini tespit etmek, elinden geleni yapmaktı. Para toplamada-kendi tabiriyle “mektup” almada– son derece başarılıydı, çünkü ona verilen her kuruşun doğru Mamak’a gideceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Bu güven Türkiye sınırlarını da aşar, Almanya’ya ve Avrupa’daTürk bulunan her yere ulaşırdı. O kadar ki bu güven aynı insanlardan destek arayan başka çevrelerin canını sıkmıştı. Çünkü Galip Ağabey varken başka tarafa el uzatanlar pek azdı. Mamak’la yirmi-otuz yıl gençleşiveren bir Galip Ağabey. O gençleşme gönlünden kaynaklanıyordu ama kalbi gönlüne paralel gençleşememişti. Birkaç defa geçirdiği ani tansiyon düşmeleri ve küçük inmelerin ardından bir gün düşen tansiyon bir daha çıkmadı ve o kalp 12 Mart1997 günü duruverdi.

*  *  *

Fakat ben, bir meselem olduğunda yine GalipAğabey’le konuşurum. Tıpkı sosyal bilimlerde metot hakkında Erol’a danıştığım gibi. Bir başarım olursa babama bildirdiğim, annemin koruyucu ikazlarına hâlâ müracaat ettiğim gibi. Bazı insanlar hayatımızdan hiç çıkmazlar. Anne ve baba bunların başında gelir ve çok yakın birkaç arkadaş. Galip Erdem, Erol Güngör…

________________________________

[*]13 Kasım 1960’da komite içi darbe sonucu sürüldüğü Hindistan’dan dönüşünden sonra Türkeş Bey’le ilk yüz yüze tanışmam da aynı yazıhanede gerçekleşmişti.

[†] Geçen isimler: Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin, çok erken kaybettiğimiz arkadaşımız rahmetli Halil Özyıldız ve rahmetli Dündar Taşer.

[‡] “Tabi” imlası da Galip Ağabey’dendir. Konuşma sırasındaki “geldim tabi, gittim tabi, okudum tabi” gibi kullanışlarda kelimenin böyle yazılmasını, Türkçede artık “tabi”den farklı bir anlam ve kulanımın doğduğunu söylerdi.Tabi, “doğal” manasına yine “tabii” yazmak gerekir.

[§] Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu. Galip Ağabey mutlaka “ince bellibardak” isterken, Hacıeminoğlu Rosenthal porselenleri tercih ederdi. Daha bir Osmanlı imiş demek ki. Gerçekten bizim “ince belli bardak” ancak son asırda çıkmış, daha önceleri biz de porselen fincanlardan içermişiz.

[**] Mehmet Nedim Budak, daha sonra Ankara Milletvekili.

 

Kur’an ve Tarih

Hz. Âdem’den hiç olur mu, mevzu-u bahis?

Zikredilmeden, mel’un Şeytan-ı habis

 

Hiç mümkün mü, Hz. Musa’yı konuşmak?

Etmeden Firavun’u söz konusu, ey ahmak!

 

Acaba olacak iş mi, söz etmek Hz. İbrahim’den?

Nemrud denen putperesti, nazara vermeden

 

Fahri Kâinat Efendimiz’i, anlamak için iyice

Olmaz mı mümkün, Ebu Leheb’i konu edince?

 

Geçmiş geçmiştir artık, olmuştur tarih

Mazide rolü olan kimileri, olsa da kerih

 

Sevelim-sevmeyelim, kim olursa olsun bakmalı o tarafa

Gerçek için ayıklama,ha ismi olmuş Safâ veya Mustafa

 

Hâkim, şahit ayırmaz diyerek  “Huz ma safâ…”

Tarihçi de edemez hakikati, hevesine fedâ

 

Çünkü anlaşılır her şey dünyada, ancak zıdlarıyla

Kişi ve olaylar, iyi ve kötü de olsalar adlarıyla

 

Nitekim:

 

Karga da öter, Bülbül de

Papatya da kokar, Gül de

Eşek anırır, Koyun meler

Der aradaki fark, neler neler

 

İyilik de var, fenalık da

Güzellik de var, çirkinlik de

Biri çeker kendine, diğeri uzak tutar

Aradaki zıdlık olur bize, güzel bir ayar

 

Nitekim, geçmiyor mu Kur’an’da, mel’un Şeytan?

Geçmiyor mu sahib-i âteş, Nemrud denen azman?

Edilmiyor mu zikr, Ebu Leheb denen azılı düşman?

Anılmıyor mu, Firavun isimli bî-aman?

 

 

Bize ne oluyor ki, araştırırken gerçekleri?

Tâbi tutuyoruz ayrıma, kaynaklık edecekleri!

 

Velhasıl:

 

Kurtların, sürüye saldırdığı hengâmda

Köpeklerin yardımı, çobana

Çoban için züll müdür?

Yâni, onu küçük mü düşürür?

 

Gelelim sadede:

 

Anlamak için, Çanakkale zaferini her yönüyle

Olur mu itmek Mustafa Kemal’i, öteye beriye

 

İzah edebilir miyiz, İstiklâl Harbini?

Anmadan adını, Mustafa kemal’in

 

Anlatabilir miyiz, tam olarak T.B.M.M.’ni?

Bilmeden Mustafa kemal’in,  -önce-  ille de “Meclis” dediğini

 

Tarihten silerek, Mustafa Kemal’in adını sanını!

İnkâr ederek, emrindeki askerin kanını!

Görmezden gelerek, asrın siyasî dehasını!

Nasıl izah edeceksin, Türkün ölüm-kalım

Yedi düveli dize getiren savaşını, ey davalım?

Elbette zaferin sahibi, hem komutan hem de eri

Fakat nerede görülmüş, başsız askerin zaferi?

 

 

 

Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı

Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümünü kutlamaktayız.

100 yıl önce yine bu topraklar üzerinde sınırların yeniden çizilmek istendiği bir dönemde, “her şey bitti” denildiği bir zamanda Türk milletinin gösterdiği direnişle planların bozulduğu ve yeni başlangıçların meydana geldiği bir savaştır Çanakkale Savaşı.

Balkanlar ve Kafkaslardan başlayarak Anadolu topraklarından Türk izini silme projesine Çanakkale Savaşı’nda yedi düvele karşı verilen mücadele ile “dur” denilmiştir.

Bu nedenle 1877-78 Osmanlı Rus harbinden (93 harbi) 1915’e kadar süren ve Türk milletinin tabiri caizse ateşle imtihanı diyebileceğimiz yaklaşık 40 yıllık zaman diliminde Çanakkale Savaşı bir umut olmuştur.

Türk milleti için yaşanan kayıplarla ortaya çıkan ümitsizlik duygusu bu savaşın kazanılması ile ortadan kalkmıştır.

Ümidin var olduğu yerde mücadele ruhu da oluştuğu için Çanakkale Savaşı aynı zamanda milli mücadele ruhunun da kaynağı olmuştur.

Çanakkale Savaşı kaybedilseydi Anadolu da kaybedilirdi.

O nedenle dönemin Türk gençleri bu şuurla savaşa katılmış ve liseden üniversite seviyesine kadar eğitim gören birçok genç bu savaşta hayatını kaybetmiştir.

Yaklaşık olarak 253.200 şehit verdiğimiz bu savaş tarihimize en büyük kayıp verdiğimiz savaşlardan biri olarak yazılmıştır.

Çanakkale Savaşı’nın sonuçları sadece Türk milleti için değil diğer milletler için de yeni başlangıçlara sebebiyet vermiştir.

Mesela Rusya’daki Bolşevik ihtilali bu savaştan sonra hız kazanmıştır.

İngiltere himayesinde yaşayan Avustralya ve Yeni Zelandalılarda var olan “yenilmez İngiltere” algısı Çanakkale’den sonra değişmiş, daha sonra verdikleri bağımsızlık mücadelesi ile kendi yönetim biçimlerini oluşturmuşlardır.

Çanakkale Savaşı I. Dünya Savaşı’nın neticelenmesinde de önemli rol oynayarak savaşın iki yıl kadar uzamasına neden olmuştur.

Bunların yanında Kavimler Göçü ile başlayan Türklerin dünya tarihini şekillendirme sürecinin en son ayağının Çanakkale Savaşı olduğunu söyleyebiliriz.

Zira Çanakkale Savaşı ile Türk milleti “son hamlesini” yapmış ve tarihin yeniden şekillenmesine sebep olmuştur.

Türk Milletinin ve dünyanın kaderinin şekillenmesinde önemli rol oynayan Çanakkale Savaşı’na katılan tüm asker ve şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Ve yüz yıl önceki gibi bu topraklar üzerinde Türk etkisinin silinmesine yönelik yeni projeler ile mücadele içerisinde bulunduğumuz şu günlerde umarım ecdadın “Çanakkale geçilmez vatan bölünmez” şuuru yeniden tecelli eder ve bu topraklarda Türk milleti ilelebet varolur…

Saygılarımla.

 

Balkanlardaki Türkiye

Sevgili okurlar, uzun bir aradan sonra yine beraberiz. Geçen hafta sonu Kosova’daydım.

Balkanlardaki bu küçük ama önemli ülke ile ilgili izlenimlerini hem turistik bir bakış açısıyla, hem de sosyal yaşam şartları açısından sizlerle kısaca paylaşacağım.

Kosova 2008 yılında Sırplarla yapılan savaş sonrası bağımsızlığını ilan etmiş. Başta ABD ve Türkiye olmak üzere 107 devlet tarafından tanınmış 10 bin km² alana sahip küçük bir ülke. AB’nin ortak parası olan Avro aynı zamanda Kosova’nın da resmi parası. Ülkenin tek uluslararası uçuşlara açık havaalanı başkent Priştine’de. Ancak ne yazık ki, Şehrin oldukça dışında olan bu havaalanından Kosova’nın başka kentlerine gitmek istediğinizde ya mecburen Priştine şehir merkezine uğrayıp oradan otobüse bineceksiniz, ya da zamanınız kıymetli ise taksi kiralayarak Prizren veya İpek gibi şehirlere taksi ile gideceksiniz.

Nüfus yaklaşık 2 milyon. Bunun tahmini olarak 250 bin kadarı Türk. Ancak iş Türkçeyi pratik olarak kullanmaya gelince hayatının tamamında Türkçe kullanan sanırım 60 bini geçmez. Diğer Türkler ise Arnavutça ve Türkçeyi ortak kullanıyor.

Genelde Türkçe, Latince ve Slavca karışımı bir dil olan Arnavutçanın ülkede tartışılmaz bir üstünlüğü var. Kosova Devlet Televizyonunda belirli zamanlarda Türkçe yayın yapılıyor ve belediye meclisi kararlarıyla da Türkçe, pek çok kentte (Prizren, Mamuşa, Priştine, Mitroviça, Vıçıtırın, Gilan vb.) resmi dil olarak kabul edilmiş. Ancak bir dükkâna girdiniz; esnafla Türkçe konuşurken, içeriye yabancı biri girdi mi, esnaf bir anda Türkçeyi unutuveriyor ve sizin sorularınıza Arnavutça cevap vermeye başlıyor.

Diğer yandan eğer Türkçenin yanı sıra İngilizce veya Latin kökenli bir dili biliyorsanız, Arnavutçayı yazılı metin halinde gördüğünüzde zaten önemli ölçüde anlayabiliyorsunuz.

Bunun haricinde ilginç bir tezattır ki, Kosova’daki Türk Tugayı’nın radyosu, sanırım ülkedeki reytingi en yüksek radyo. Herkes Türkçe şarkı dinliyor. Bu arada Kosova’yı ABD, Türkiye, İtalya ve Almanya başta olmak üzere NATO kuvvetleri koruyor. Ama şunu gururla söyleyebilirim ki, sokakta en rahat gezen asker bizimkisi. Diğerleri halka diyaloğa girmekten imtina ederken, Kosova halkı Türk askerini resmen bağrına basmış. Her yerde Türk askerine rastlayabiliyorsunuz…

Prizren ise sanki Osmanlı dönemini hâlâ yaşıyormuş izlenimini veriyor. Tarihi doku olabildiğince korunmuş. Sokakta, çarşıda Türkçe hâkim. Hatta Galatasaray spor kulübünün Prizren’de taraftar derneği ve oldukça büyük bir lokali dahi var.

Özellikle Türklerin çok yoğun olarak yaşadığı Prizren’de belirgin bir huzur ve güven ortamı var. Hatta Prizren’de kendi mahallenizde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Şehrin içinden geçen Akdere (Bristriça) ayrı bir hava ve turizm potansiyeli katmış. Aynen Makedonya’da olduğu gibi Kosova’da da TİKA Müthiş bir restorasyon işine girişmiş. Hatta Makedonya’dakinden çok daha ileri bir şekilde Kosova’da nerede bir Osmanlı eseri varsa hemen tamirine başlanmış. Bu vesile ile TİKA Kosova temsilciliğini yürekten tebrik ediyorum.

Priştine ise Batı ile Doğu kültürü arasında sıkışmış garip bir şehir. Denizi olsa İstanbul’a benziyor diyeceksiniz. Bir yanda 40 katlı dev binalar, dibinde gecekondular, yağmalanmış tarihi eserler hemen yanında Batı tarzı heykeller ve kafeler…

Prizren ile kıyaslandığında ‘Ne işim var benim Priştine’de?’ dedirtiyor. Ama elbette başkent olmanın verdiği avantajıyla müthiş bir meydana ve gösterişli kamu binalarına sahip.

Gelelim sosyal yaşama.

Kosova’da Arnavut milliyetçiliği almış başını gitmiş. Meselâ Makedonya’da bir dükkâna girdiğinizde rahatlıkla Türk bayrağı ile karşılaşabilirken Kosova’da tek bir dükkânda Türk bayrağı görmedim. Türkler dahi Arnavutluk bayrağı aşmışlar. Kosova bayrağı ise sadece resmi yerlerde asılı. Hatta kamu binalarında dahi çoğu zaman Arnavutluk bayrağı ve Kosova bayrağı yan yana asılmış durumda. Kosova’nın bağımsızlığının ardındaki UÇK’ya (Kosova Kurtuluş Ordusu) ait anıt, mezar ve heykeller ülkenin dört bir yanında var. Aynen Makedonya’da olduğu gibi, hatta daha hızlı bir şekilde Kosova’daki Türkler de çok ciddi bir asimilasyon süreci yaşıyor. Eğer Türkiye çok acil ve plânlı bir şekilde müdahale etmezse bundan 20 sene sonra Balkanlar’da Türkçe konuşabilen nüfus yarı yarıya azalacak. Türkler hızla Arnavutlaştırılıyor. Bu konuda devletimizin çok acil bir eylem plânı geliştirmesi gerekiyor. Ayrıca Türkiye’deki yöre derneklerinin iç politikayla uğraşmayı ve koltuk kavgasını bırakıp asli vazifelerini yerine getirmeleri ve kültürel çalışmalar yapmaları gerekiyor.

İşin daha ilginci ise Arnavutlar aslında antropolojik olarak Türk asıllı. Milattan sonra 3’ncü yüzyıldan itibaren bölge Hun, Macar, Bulgar, Peçenek ve Oğuz Trükleri’nin hâkimiyetinde kalmış. O dönemde Roma imparatorluğu bunları Hıristiyanlaştırmak için gayret göstermiş ise de pek başarılı olamamış. Ancak dil konusunda İtalyanca etkisini hissettirmiş. Bizans döneminde Hıristiyanlaştırma baskısı sürmüş. Ardından Bizans’ın zayıflamaya başlamasıyla Slavlar bölgeye inmiş. Böylece Slavca da dile karışmış. Ardından Osmanlı Devleti ile birlikte yeniden Türk hâkimiyeti başlamış. Arnavutlar Müslüman olmuş ama dillerinde Türkçe, % 35 – 40 kadar kalmış. Bunda da İslâmiyet’in kuşkusuz büyük olumlu etkisi var. Bölgede Arnavut olmak kutsanırken; Türk işgalci, barbar olarak betimleniyor.

Diğer bir tezat ise bölgeye İslâmiyet’i Osmanlı Devleti getirdiği halde, bugün Türkçe konuştuğunuzda veya millî bir konu gündeme getirdiğinizde “Sonuçta hepimiz Müslümanız, ırkçılık yapmayalım”, denilip Türkçe bırakılıyor ve Arnavutça konuşulmaya başlanıyor…

Gelelim 2020 perspektifine…

Osmanlı’nın miras bıraktığı Hanefi – Maturudi İslâm anlayışı ise bugün Kosova’da yerini çok tehlikeli bir şekilde Suud tarzı Vehbiliğe bırakıyor. Bu konuda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kosova’daki ilgili kurumlar acil tedbir almak zorunda. Tabi işin Ehl-i Sünnet kısmının manevi sorumluluğu haricinde dünya kamuoyundaki Türkiye Modeli veya Batı’nın hoşuna giden moda tabirle ‘ılımlı İslâm’ anlayışı da ciddi tehdit altında.

Ne demek istediğimi iki örnekle anlatacağım:

Priştine Fatih Camii’nde akşam namazını kıldık. Cemaatin yarıya yakınının Şafi mezhebinde olması dikkatimi çekti. Çünkü sosyolojik olarak ya Osmanlı’nın resmi mezhebi Hanefi – Maturudi olmaları gerekiyor, ya da Akıncı ve Yeniçeri Ocağı’nın bağlı olduğu Bektaşi.

Şafiliğin bu kadar yayılmış olması o an çok anlamsız geldi. İmam selâm verdi, cemaatin yarıya yakını sünneti kılmadan Arap ülkelerindeki gibi camiyi terk etti.

Hanefi olan ve hoşgörülü Osmanlı’nın mirası, önemli ölçüde çok daha katı kurallı ve genelde Araplar arasında çok daha yaygın bir hak mezhep olan Şafiliğe dönüşmüş. Şafi olmaları aslında dinen sorun değil. Sorun, bunun kimin tarafında ve ne maksatla, özellikle çalışılarak gerçekleştirildiği. Bilmem anlatabildim mi?

Kıyafetler ve saç – sakal şekilleri de hakeza öyle… Kendinizi İŞİD işgalindeki Musul’da gibi hissediyorsunuz.

Ayrıca meselâ Priştine’de vitrin mankenlerinin yüzüne ya koli bandı, ya naylon torba veya bayan çorabı geçirilmiş. Bir kısım insan vitrin mankenlerini put olarak tanımlıyor. Tabi bu işin sosyolojik boyutu. Bu değişimin 1990’dan sonra (özellikle de son 20 yılda) bu kadar hızlı ve dikkat çekici olmasının mutlaka Türkiye tarafından izlenmesi ve araştırılması gerekiyor.

Ancak son söz olarak şunu söylemek istiyorum:

Düşünün ki, bugün Avrupa’nın ortasında sayılabilecek bir yerde, halkının yaklaşık % 98’i Müslüman bir ülke var. Batı, bunu jeostratejik çıkarları gereği bir şekilde kabullenmiş durumda. Ancak burada çıkacak bir iç kargaşa veya taassup sahibi bir hareket; NATO askerlerine muhtemel bir saldırı veya NATO kuvvetleri çekilir çekilmez Rusya ve Sırbistan’ın yapacağı taarruz kesin olan bir ülke için intihar demektir. Bağımsızlığını aynen Kosova gibi kazanıp tekrar kaybeden Çeçenistan örneği bunun en somut delilidir. Vehabi mantıklı bir anlayışın Balkanlar gibi çok dinli, çok etnik yapılı ve çok kültürlü bir coğrafyada yaşam şansı yoktur. Buna sayın dış işleri yetkililerimizin ve Kosova Hükümeti’nin çok acil çözüm bulması bizce gereklidir…

 

Sanki Bir “Türk Kurultayı” Gibiydi

 

7-8 Mart tarihlerinde AVRASYA SANAT KÜLTÜR VE EDEBİYAT  (ASKED) derneğimiz, “ULUSLARARASI AVRASYA ŞAİRLERİ ŞİİR VE MÜZİK ŞÖLENİNİ gerçekleştirdi. 20 ülkeden 570 şair ve yazarın iştiraki ile derneğimiz tarafından hazırlanan “Avrasya Şairleri Antolojisi” bu etkinliğimize temel teşkil etti.

Antolojinin mimarı ve fikir babası, ASKED genel başkanı değerli kardeşim Savaş ÜNAL’DI. Antoloji çerçevesinde değerli bestekâr ve söz yazarı Vural ŞAHİN beyin jüri başkanlığında, değerli söz yazarı Ali TEKİNTÜRE, Asked Azerbaycan temsilcimiz Raife SERKANGIZI, Baş editör ve Sahil Yayınevi sahibi Gonca AYDEMİR ÜNAL, şair yazar Mücella PAKDEMİR,  Mehmet Ali DEMİRCAN ve diğer jüri üyelerinin fedakârca çalışmaları sonucu, antolojimiz 2 cilt ve 1800 sayfa olarak çıkarılmıştır.

Antolojimiz, bizim tarafımızdan daha iyisi çıkarılana kadar bugüne kadar çıkarılmış en kapsamlı antoloji özelliğini taşımaktadır.

Özellikle Azerbaycanlı ve Erbil’li konuklarımız 6 Mart Cuma sabahından itibaren Antalya’mıza gelmeye başladılar. 40 civarında Azerbaycanlı şair, yazar, sanatçı ve edebiyat insanı, konuğumuz oldular. Erbil milletvekilimiz Esat ERBİL, yazarlar birliği başkanı Riyaz DEMİRCİ, Irak’tan Türkmen konuklarımızdı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Şair yazar Ayşegül DİNÇBAŞ  ve gazeteci yazar Hasan bey kardeşlerimiz katıldılar.

Uluslararası çevrelerden ve ülkemizin her bir köşesinden 200 civarında şair, yazar, sanatçı ve edebiyat dostu ile birlikte TRT THM sanatçımız değerli insan Nursaç DOĞANIŞIK hanımefendi de etkinliğimize büyük bir değer kattı.

Cuma günü hiç bir resmi program olmamasına rağmen, spontane olarak gelişen şiir, müzik ve edebiyat etkinliği görülmeye değerdi. 50 saatlik yollardan gelen konuklarımızda hiç bir yorgunluk emaresi görülmemişti.

Önceden birbirlerini tanıyanların sıcak kucaklaşmaları ve muhabbetleri yanında, yeni tanışan konuklarımızın birbirleriyle sanki kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi muhabbetleri muhteşemdi.

Cuma akşamı muhabbet ve sohbetle yenilen yemek sonrası şiir, müzik ve oyun etkinlikleri gece geç saatlere kadar sürdü. Herkes çok mutluydu.

7 Mart Cumartesi günü sabah kahvaltısından sonra, resmi programın başlayacağı saat 14’e kadar ki, otelimizin ormanlık ve yeşillik alanındaki mangal partisi ve coşkusu, belki de etkinliğimizin en unutulmaz bölümüydü. Aynı zamanda otelimizin bahçesine kurulan şair ve yazarlarımızın kitap ve eserlerinin sergilendiği ve imzalandığı mini kutap fuarımız oldukça büyük bir ilgi gördü. Yazarlarımız ve sanatçılarımız eserlerini konuklarımıza imzaladılar ve sohbet ettiler.

Saat 14 de Genel başkanımız savaş Ünal’ın moderatörlüğünde etkinliğimizin resmi bölümü başladı. Önce yarışmada dereceye giren şair ve yazarlarımızın ödülleri takdim edildi. Özellikle birinci seçilen Avukat-şair ve yazar kardeşimiz Abdulhadi BAY’ın “YAR GÖZÜYLE BAKSAYDIN” adlı şiiri çok ilgi gördü.

Daha sonra program şiir, müzik ve edebiyat etkinlikleri ile akşam yemeğine kadar coşkulu bir şekilde devam etti. Hemen yemek sonrası saat 20.00 de etkinliğimizin ikinci oturumu başladı. Derneğimizin Türk Sanat Müziği korosu şefimiz Arzu DEDE yönetiminde özellikle misafirlerimizin memleket türkülerinden oluşan  repertuarla coşkulu bir konser gerçekleştirdi. Konserimiz bir süre sonra misafirlerimizin katılımı ve coşkusuyla resmiyetten ayrılarak coşkulu ve heyecanlı bir hale büründü.

Salondaki programın bitmesine rağmen, gece geç saatlere kadar spontane oluşturulan mini müzik ve sanat programlarıyla oyunlar devam etti.

8 Mart Pazar günü yine sabah kahvaltısında konuklarımızla muhabbet eşliğinde kitap sergilerimizdeki ilgi ve yoğunluk devam etti.

Saat 14.00 de programımızın öğleden sonra ayağı salonumuzda başladı. Bu günün “Dünya emekçi kadınlar günü” de olması dolayısıyla etkinliğimize ayrı bir zenginlik daha katıldı. Kendiliğinden oluşan tiyatrolar, marş coşkuları, hep birlikte söylenen kahramanlık türküleri, sazlar, sözler etkinliğimizin coşkusunu tavan yaptırdı.

Akşam yemeği molasından sonra hemen gece programımız başladı. Şiirler, müzikler, parodiler, yeni besteler izleyicilere coşkuyla sunuldu. Özellikle Azerbaycanlı sanatçı dostumuz Aygün Rehimli’nin “Yenilmez Türk Dünyası” adlı marş ruhundaki türküsü çok büyük ilgi gördü ve sevildi.

Aynı akşam etkinliğimizin en güzel ve coşkulu anları THM sanatçımız Nursaç DOĞANIŞIK hanımefendinin verdiği enfes konserdi. Kendisine sonsuz teşekkürlerimizi tekrar sunuyorum.

Özellikle genel başkanımızın uykusuz gecelerle geçen yoğunluğu ve meşguliyetiyle birlikte programı başarı ile sunması ve yönetmesi takdire şayan bir durum olduğunu özellikle belirtmek istiyorum. Üzerine görev düşen herkes çok çalışmıştı ama hiç kimsede en küçük bir yorgunluk emaresi gözükmüyordu. Çünkü yapılan etkinliğin coşkusu ve güzelliğinin ortaya koyduğu başarı duygusu, hiç bir yorgunluk hissettirmiyordu.

Gece geç saatlere kadar yine program harici minik etkinlikler ve oyunlar devam etti. Herkes çok mutlu ve keyifli bir şekilde odalarına çekildi.

Pazartesi sabah kahvaltısından sonra vedalaşma zamanı gelmişti. Toplu çekilen resimler ve ayrılığın burukluğu içerisinde bilet saati yaklaşan konuklarımızı uğurlamaya başladık. Azerbaycanlı kardeşlerimiz 50 saatlik bir otobüs yolculuğu için yine hazırlıklı idiler. Akşam saat 22’ye kadar onlarla güzel vakitler geçirmeye devam ettik.

Etkinliğimizin her bir parçasındaki coşku, heyecan, Vatan-Millet sevdası ve aşkı, okunan şiirler ve söylenen türkülerde bir kez daha ortaya çıktı. Bu yönüyle ben etkinliğimizi ” Bir Türk Kurultayı” gibi değerlendiriyorum.

Antolojimizin fikrinin ortaya atılması ve hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca, bütün eserleri titizlikle inceleyerek değerlendiren jüri başkanımız ve üyelerine, Asked derneğimizin yönetim kuruluna koromuzun sevgili şefi, sazende ve koristlerimize, Türk dünyasının her bir şerefli bölgesinden ve ülkemizin her mübarek toprağından koşup gelen dostlarımıza, Lara Hadrianus otelin yönetici ve çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Selam sevgi ve dualarımla.

Allah’a emanet olunuz.

 

Güç, Zenginlik ve Yoksulluk

Son zamanlarda okuduğum ve çok etkilendiğim bir kitaptan bahsedeceğim. Doğan kitap yayınlarının 7.basımından temin edebildiğim ‘ULUSLARIN DÜŞÜSÜ’ isimli bu eser, önemli bir emeğin-araştırmanın sonucu ortaya çıkmış ve bu sebeple de bazı ödüller de almıştır. Eserin Yazarı Daron Acemoğlu bir iktisat hocasıdır. Diğer yazar James A.Robinson ise bir siyaset bilimcisi ve ekonomist. Bu eseri yöneticiliğe merak ve ilgisi olanların, hele hele siyasetçilerin mutlaka okuması lazımdır. Yönetim şekliyle zenginlik ve fakirliğin ne kadar ilişkili olduğunu çok çarpıcı örnekleriyle öğreniyoruz.

Yönetimlerin idare ettikleri toplumlarına kapsayıcı kurumlarını kurabildikleri oranda refah ve zenginlik verebildiklerini muhtelif örneklerle öğreniyorsunuz. Halka yansıyan bu zenginliğin güçlü, refahı artmış bir topluma dönüştüğünü öğreniyorsunuz. Kapsayıcı kurumlarını kuramayan yönetimlerin ise halkına bir zenginlik sunamadıklarını, ülkelerin imkân ve zenginliklerinin imtiyazlı bir gruba aktarıldığını, bu grubun çok büyük zenginliklere kavuşurken halkın büyük çoğunluğunun yoklukl ve yoksulluk içine sürüklendiğini örnekleriyle öğreniyorsunuz. Bu konuları okurken 2000 li yıllarda, umre için gittiğim Suudi Arabistanda,  Medine mezarlığı kapısında yardım isteyen, oranın vatandaşı olan eli-yüzü düzgün genç adamı hatırladım. Ülkelerinin zengin olduğunu, genç ve dinç hali ile neden yardım topladığını sorduğum o adam, boynu bükük bir şekilde ve hüzünle ‘ne yapabilirim, halkımın çoğunluğu benim gibi fakirdir’ cevabını vermiş ve bu cevabı ben hayretle karşılamıştım.

Meksika ile Birleşik Amerika devleti arsındaki farkı, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki farkı, Afrika ülke halklarının fakirliğinin sebebini, ailelerce yönetilen Ortadoğu ülkelerinin neden kalkınamadığını, bu çalışmadan çıkan bilgiler ışığında daha iyi anlayabiliyorsunuz. Bu örneklerden ayrıca zenginliğin bir azınlık kesimde toplanmasının, toplumun büyük kesimini yoksullaştırmakla birlikte, hak ve özgürlüklerini de kaybettirdiğini okuyorsunuz.

Kitabı okurken, Ankara’da, Altındağ Belediyesinin uygulandığı ‘gece kondu dönüşüm çalışması‘ uygulanma tarzını hatırladım.1994-2004 yılları arasında Belediye Başkanlığı yapmış olan ve aynı zaman da ağabeyim olan İnş.Y.Müh. M. Ziya Kahraman’ın bu çalışması Ankara’nın en sorunlu gece kondu bölgesi olan Aktaş-Çıncin bağlarında yapılmıştı. Bölge, Ankara’nın merkezinde, fakat çok kötü bir yerleşim alanı, haklıda ekonomik olarak yoksul sayılabilecek, günlük sorunların oldukça fazla olduğu bir mahalle idi. Yapılan çalışmalar ile önce halkın iknası sağlanıp, herkesin belirli oranda payları verilerek geri kalan yükümlülüklerin ise zamana yayılarak yeniden ev sahibi olacakları bilgilendirildi. Ortaya çıkan inşaat işi, öncelikle o bölgenin mühendis ve müteahhitlerine, parça parça paylaştırılarak yaptırılan işler, kendiliğinden yerel işçi, yerel usta, yerel esnaf ve sanatkârlara iş ve ekonomik katma değer oluşturmuştu.   Oluşan katma değerin bölgenin insanlarınca paylaşılması bakımından imkân ve fırsata dönüştürülmüş olan bu çalışma bu yönü ile kitaptaki ‘ kapsayıcı kurumların yerel zenginliği nasıl sağlayabileceğine küçük bir örnek diye burada zikretmek istedim. Bu paylaşım imkânı, ayrıca çok sancılı olabilecek bir çalışmanın gönüllü paydaşlarını arttırarak daha kolay uygulanır hale getirmişti. Bu proje 1 veya 2 işveren tarafından da yapılabilirdi. O zaman bu paylaşım olamadığı için yerel unsurların istifadesi azalacak, yerel paydaşların azalması ise işlerin kabulü ve ortaya çıkan katma değerden çok az faydalanma sebebi ile gönülsüzlük ve ret gerekçelerini artıracaktı.

Kitapta özellikle 1600 yılarda başlayan ve 1900 ‘lere kadar süren kölelik ticaretinin, dünyamızın bazı bölgelerinin alabildiğince nasıl sömürüldüğünü, bunların ne kadar büyük insanlık ayıplarına sebep olduğu bilgilerini öğreniyorsunuz. Bazı Avrupa ülkelerinin, güneydoğu Asya bölgelerini, baharat ticaretindeki uygulamaları ile, nasıl sömürdüklerini, bu  emperyal  anlayışın tarihte ne kadar derin insanlık ayıplarına sebep  olduğunu öğreniyorsunuz. Kendi tarihimizde, bizim devletlerimizin, o dönemlerde yönettiği bölgelerdeki idare tarzlarının bunlar yanında ne kadar daha yüksek insani değerlere sahip olduğunu görerek tarihimizle iftihar etmemiz gerektiğini anlıyorsunuz.

Günümüze gelince, yönetimlerin, devletlerinde kapsayıcı kurumlarını kurabilenler,  adaletleri ile, özgürlükler ile zenginliklerini daha geniş kitlelere sağlayarak zenginleşip, güçlenirken; bu adımları atamayan ülke ve toplumların ise zayıflayıp yoksullaştıklarını öğreniyorsunuz.

Eser özellikle yöneticilerimiz tarafından ve yöneticiliğe ilgisi olanlar tarafından okunup değerlendirildiğinde faydalı olacak ufuk açıcı bilgileri paylaşmaktadır. Bilgili ve bilgiyi doğru kullanan yöneticilerimizin daha çok olduğu bir ülkemiz olması dileğiyle.

 

21 Mart’ta Ankara’ya Gidiyorum. Ya Siz!

“Büyük Türk Milleti”nin bilinen 10 bin yıla yakın bir tarihi var. Bu tarih boyunca günümüzdeki  Türk kimliğinin oluşmasına etki eden, bir çok kültürel etken bulunuyor. Gelenekler,örf ve adetler, milli bayramlar, zaferler ve yenilgiler gibi!

Asya’dan başlayarak dünyanın dört bir yanında kutladığımız Nevruz Bayramı’da bunlardan biri. Bildiğiniz gibi; Türk Dünyası her yıl 21 Mart’ta Nevruz’u büyük bir çoşku ile kutluyor.

Nevruz,Türk Milleti için Ergenekon’dan çıkış ile yeni bir yılın yada dönemin başlangıcını ifade etmektedir.

Malumunuz olduğu üzere,Türk Milletinin kendine olan aşırı özgüveninden dolayı,elindeki bir çok milli değeri, başka topluluklara kaptırdığını ve aklının çok sonra başına geldiğini,tarihi olaylarda da sık görüyoruz.

Aynen Nevruz’un Türkiye’de bölücü hainlerin kutlaması haline getirilişinde olduğu gibi!

Aslında pkk yanlıları açısından Nevruz’un bu kadar içselleştirilmiş olması, temsil ettiklerini iddia ettikleri topluluğun,Türk Milletinin bir parçası olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.

Operasyon; Türk Milletinin içinden bir millet çıkarılması amacı ile yürürken, aksine Türkiye’de yaşayan insan topluluğununbütünsellik ihtiva eden bir yapı olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu büyük saldırı karşısında halen bölünmeyişimizin, ana nedeni budur.

Derleme olgularla yani düzmece dil, uydurma tarih, olmayan edebiyat, devlet kuramama gerçekliği ve nihayetinde bir Türk bayramı olan Nevruz’a sahiplenme! Ne kadar suni değil mi?

Dış güçlerin akla hayale gelmedik operasyonlarla iktidara getirdiği ve iktidarda tuttuğu AKP ile yine aynı güçlerin besleyip büyüttüğü Pkk’nın, adına çözüm dedikleri bir anlaşma ile Türk Milletine ait olan toprakları ve bu toprakların üzerinde yaşayan milletimizi dağıtma arzusunda olduklarını hadiseler bize çok net gösteriyor.

Bunu fiilen başardıklarına inanıyorlar. Onlara göre iş hukuki düzenlemeye kaldı. Adına da iki milletli ve iki dilli “Demokratik Cumhuriyet” diyecekler. Bunu da Nevruz’u fırsat bilerek,bölücü çocuk katili Öcalan’a 21 Mart’ta Diyarbakır’da ya görüntülü ya sesli yada yazılı olarak yaptırmayı planlıyorlar.

Hepimiz gördük ki; Akp ile Pkk’nın sayamayacağımız kadar ortak yanı ve uzlaştıkları nokta vardır. En barizi ise Türk Milletine olan ortak düşmanlıklarıdır. Akp bunu,herkesi seviyoruz buna Türklerde dahil diyerek kamufle etmeye ve Türk varlığını dini kullanmak sureti ile eriterek yapmaya çalışmaktadır.

Türk Milleti, canına ve devletinin bekasına kast etmiş bu oyunu bozmalıdır. Tehlike ve yaratılan tahribat sadece seyredilerek savuşturulamaz.

Milli Mücadele’nin önemli isimlerinden Rauf Orbay: “Mustafa Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı. Anadolu’nun tehlikeye düşen yerlerinde, Batı’da, Doğu’da ve Güney’de başlayan ve bir yurtsever düşüncenin mahsulü olan zayıf milli mukavemet hareketleri Mustafa Kemal Paşa tarafından birleştirilmeseydi, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilirdi.” diyor.

Tablo bu iken, önümüzde Türk Milletinin karşı karşıya olduğu meseleleri bilen ve tehlikeyi gören bir MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli var.

Bahçeli ve MHP, Akp ile Pkk arasındaki çözülme ittifakını bozmak için, partinin kurultayını vesile ederek “Büyük Türk Milleti”ni 21 Mart’ta Ankara’ya çağırıyor.

Tıpkı Ergenekon’dan çıkış gibi yeni bir bahara merhaba demek için!

Bu bir parti kongresine çağrı değildir. İstikbalimiz için “Biz sizlere, bu vatana daha fazla kötülük ettirmeyeceğiz ve istikbalimizin yok olmasına asla izin vermeyeceğiz”çağrısıdır.

Merhum Rauf Orbay’ın, Mustafa Kemal bu mücadeleye atılmasaydı memleket kurtulmazdı dediği gibi Devlet Bahçeli ve MHP’nin mücadelesi olmasa,bu memleketin direnmesi ve düzlüğe çıkması mümkün olmaz diye düşünüyorum.

Bu nedenle,Türk Milletinin her ferdinin bunun bir particilik olmadığını görerek ve bilerek, 21 Mart’ta Ankara’da Bahçeli’nin yanında olması gerekir.

Ben Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin yanında olmak için 21 Mart’ta Ankara’ya gidiyorum. Ve kendimi 27 Aralık 1919’da Kurtuluş Mücadelesi için Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün neferlerinden biri gibi görüyorum. Onun için hep “Ha 19 Mayıs 1919, Ha 7 Haziran 2015” diyorum.

“Keyfiyet tarafımdan ordulara ve millete iblağ edildi. Bu tarihten sonra resmi sıfat ve salahiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez  feyz ve kudret  menbaından ilham ve kuvvet  alarak,vicdani vazifemize devam ettik.” diye Nutuk’ta bize yol gösteren Atatürk dediği gibi iş hepimize kalıyor.

Haydi gelin bir kez daha Ergenekon’dan yeni bahara,hep birlikte Ankara’da çıkalım!

 

MHP’ye Düşen İlk Görev

Milliyetçi kesimlerde 7 Haziran seçimleri “köprüden önceki son çıkış” olarak görülmekte.

Yani PKK ile müzakerenin artırdığı bölünme riski, hukuk devletinin yok edilmesi, otoriter rejime hızla kayış, parti devletine dönüşme, ekonomideki bozukluk ve gelir dağılımdaki adaletsizliğin artışı gibi konularda düzeltmeler yapılmasının AKP’nin izlediği politikalara dur denilmesine bağlı görülüyor.

Seçimler ise tam bir adaletsizlik temelinde yapılıyor. AKP sadece parti olarak değil, devletin bütün imkânlarını, medyanın yüzde 80’ini, devletten geçinmeli şirketlerin para havuzlarını kullanırken milliyetçi partilerden sadece MHP cüz’i bir seçim yardımı alıyor. Diğerleri Büyük Birlik Partisi, Hepar ve seçim ittifakı için adı geçen Saadet Partisi hiçbir yardım almadan üyelerinin fedakârlıkları ile faaliyetlerini yürütüyor.

Hafta sonu İzmit’e gelen BBP Genel Başkanı Mustafa Destici 22 senedir faaliyette bulunan partisinin üyelerinin fedakârlığına dair anlattıkları düşündürücü idi. Kendisinin ve ekibinin yurtiçi seyahatlerinin masraflarını bile ceplerinden karşıladıklarını, yerel medya mensuplarına düzenlenen yemeğin masrafını da il yönetiminin karşıladığını söyledi.

Bir yandan hapşırması bile canlı yayında verilen, neden hapşırdı diye TV’lerde malum “uzmanlar” tarafından saatlerce tartışılan iktidar partisi. CB Erdoğan’ın muhtarlara konuşmasını, Başbakan Davutoğlu’nun kadın kollarında yaptığı konuşmanın tamamını canlı yayınla veren 15- 20 kanal. Valileri, Emniyet Müdürleri, hatta camilerdeki imamlarıyla devletin bütün gücü.. Sosyal yardımlar ve Belediye kaynakları…

Diğer tarafta en önemli konulardaki mesajları, hatta 1-2 milyon kişinin katıldığı mitingleri bile TV’lerde yer bulamayan muhalefet partileri.

En olumsuz gelişmeleri bile üstün propaganda mekanizmasıyla lehine çevirebilen AKP’nin karşısında, bırakın miting yapmayı billboardlarda reklam bile veremeyen partiler yarışacak.

Bu bakımdan önceki seçimlerden çok farklı sonuçlar çıkmayacağı, konjonktürel olarak MHP’nin oy oranının biraz artacağı, diğerlerinin yerinde sayacağı bir sonuç kimseyi şaşırtmayacak.

O halde farklı bir şeyler yapmak lazım.

*****

MHP Kilit Parti

Yandaş kamuoyu araştırma şirketlerinin bile yaptığı tespite göre MHP’nin gerçek tabanı yüzde 26-28 civarındadır. Bu tabanın yarısına yakın kısmı çeşitli sebeplerle AKP’ye oy vermekte.

AKP’ye oy veren MHP tabanının çoğunluğu MHP’li erkeklerin eşleri, kızları veya kız kardeşleri. Yani kadın seçmenler.

İşte bu sebeple AKP seçmeninin yüzde 65’i kadın iken, MHP’li her 4 seçmenden 3’ü erkektir…

“Her MHP’li erkek seçmen eşine, annesine, kız arkadaşına, kardeşine, yani hayatındaki bir kadına MHP’ye oy verdirmeyi başarabilse” birinci parti olur ve Türkiye’de bambaşka konuları tartışıyor oluruz.

MHP’nin diğer sıkıntısı ise MHP kendisine oy veren genç seçmeni uzun süre partide tutamamaktadır. Seçmeninin yüzde 50’si 28 yaşın altındadır.. İş hayatına atılan gençlerin ve orta yaş kuşağının beklentilerini karşılayacak bir politika belirlemesi lazım.

Kısacası MHP daha fazla ekonomi konuşmalı, insanların günlük hayatına dair ümitler vermeli.

***

MHP’nin bir başka önemli özelliği daha var: Adil Gür‘ün tespitine göre, “hem AKP’lilerin ikinci tercihinde MHP birinci sıradadır, hem de CHP’lilerin ikinci tercihinde MHP birinci sıradadır. Bu MHP’nin çok daha kolay oy alabileceğine işarettir, ama aynı zamanda MHP’nin çok daha kolay oy kaybedebileceğine de işarettir. Onun için MHP’yi idare edenlerin bu konuya çok dikkat etmeleri gerekmektedir.”

Yani MHP kendi öz tabanı olan yüzde 26-28 civarındaki kitlenin oyunu kayıpsız alabilirse, AKP ve CHP’den de kitlesel katılımlar sağlama potansiyeline sahip. Bunu başarabilirse tek başına dahi iktidar olabilir.

Kanaatimce AKP ve CHP’nin tabanları da hemen hemen aynı oranlar (yüzde 25-30) arasındadır.

CHP’nin AKP ile oy geçişkenliği yok denecek kadar az, MHP ile oy geçişkenliği sadece batı illerinde ve çok sınırlıdır. Bu bakımdan CHP’nin yüzde 30 sınırını aşması pek mümkün görünmemektedir.

Buna karşılık MHP ile AKP arasında oy geçişkenliği fazladır ve şu ana kadar AKP lehine işlemiştir. Bu geçişkenliği tersine döndürmeyi başarabilirse MHP birinci partiliğe yükselirken, AKP üçüncü parti durumuna gerileyebilir.

*****

Konjonktür Müsait Ama Yetmez

MHP’nin birinci parti olması için konjonktür son derece müsait.

AKP iki parçalı bir yönetim içinde. CB Erdoğan her gün anayasayı ihlal eden beyanlar ve müdahalelerde bulunuyor. Başbakan Davutoğlu parlamenter sistemin güçlü başbakanı gibi değil, Başkanlık sisteminin memur bakanları gibi.

Taraflar arasında, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifası ve geri dönüşü olayıyla iyice açığa çıkan, bir gerilim var. 7 Haziran seçimlerinde “AKP’nin milletvekili adaylarını Erdoğan mı, Davutoğlu mu belirleyecek?” sorusunun cevabı yönetimin iki başlılığının da göstergesi.

Erdoğan “Türk Tipi Başkanlık” sistemi isterken, Davutoğlu ve eski CB Abdullah Gül istemiyor.

Çoğu AKP’liler bile, artık TV kanallarında PKK uzantılarının Türk Devletine ve Milletine meydan okuyan konuşmalarını dinleyemez halde. PKK’nın bu kadar şımartılması ve Güneydoğu’da fiili “özerk bir PKK devletinin” kurulmasına izin verilmesi milli onuru çok zedeledi.

Suriye’de ve Irak‘ta izlenen yanlış politikaların başımıza sardığı belalar.. PKK’nın bölgede meşrulaştırılması, ülkemizi bölmeye çalışanlara silah ve eğitim yardımı yapılması, ülkemize göç ettirilen 3 milyon Suriyelinin yarattığı riskler ve şimdiden 5 milyar doları aşan masrafları ayrı bir sıkıntı…

Ekonomi de iyi gitmiyor. İki sene öncesine göre yüzde 46 civarında bir devalüasyon oldu, daha da devam etmesi bekleniyor. Kriz algısı veya beklentisi artıyor. AKP’nin güçlü propaganda makinesi dahi bu gerçeği örtemez.

MHP bu konjonktürü nasıl değerlendirecek?

Bugüne kadar yaptıklarından farklı bir şeyler yapabilecek mi? İzleyip göreceğiz.

*****

Seçim İttifakı

MHP’nin kendisine çok yakın özellikte olan BBP ve Hepar gibi milliyetçi partilerle (ve mümkün olursa SP ile) MHP çatısı altında seçim ittifakı ve daha sonrasında birleşme gayreti içinde olması icap eder.

Bunun için BBP ile ön görüşmelerin yapıldığını biliyoruz. BBP Genel Başkanı Destici, benim de davetli olduğum, Kocaeli Yerel Medya Mensuplarıyla yaptığı toplantıda açıkladı: “İttifak için biz üzerimize düşen her türlü fedakârlığı yapmaya hazırız” dedi. Ben Sayın Destici’yi çok samimi buldum.

İttifakların nasıl sonuç vereceği artık önceden belirlenebiliyor. MHP’nin de “anketler yapmak ve bu seçmen grubundaki eğilimi görerek, ittifakın puan anlamında neleri değiştirebileceğini, milletvekili dağılımına nasıl etki edebildiğini tespit etmek” için çalışmalar yaptığını sanıyorum.

Hatta bence böyle hesaplamalara bile gerek yok. Kardeş partiler ittifaktan öte birleşmeli.

Zira siyasette her zaman “iki artı iki dört” etmez. Psikolojik faktörlerle 8, 10, 14 bile edebilir.