22.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 817

Toprak Ver Sorun Çöz

Prof. Dr. Ümit Özdağ, Aydınlar Ocakları Genel Merkezi’nin 15 Mart’ta İstanbul’da düzenlediği konferansta, “AKP, Türkiye’nin uzun yıllardır çözülmeyen meselelerini toprak vererek çözmeye çalışıyor” dedi. Bunun örneklerini anlattı.

1- Kıbrıs ve Patrikhane: “Toprak ver, sorun çöz” politikalarına ilk örnek olarak da Kıbrıs‘ta rahmetli Rauf Denktaş’ı devreden çıkartarak, “Annan Planı’nın” kabul edilmesini gösterdi. Allah’tan Rum tarafı yapılan referandumda “hayır” dedi de, Kıbrıs’ın tamamının Rum Devleti haline gelmesi gerçekleşemedi.

Eğer “Annan Planı” kabul edilmiş olsaydı o günden bugüne kadar “enosis” gerçekleşecekti. Ada’dan Türk askeri çıkmış olacak, yönetimde Türk varlığının esamisi okunmayacak, Kıbrıs fiilen Yunanistan’a bağlanacaktı.

Ama sorun “çözülmüş” yani “yorgan gitmiş, kavga bitmiş” olacaktı.

Fener Rum Patrikhanesi konusunda verilen tavizler ve patriğin “ekümenik” sıfatını kullanmasına sağladıkları katkılar da aynı anlayışın ürünüdür.

2- Ermenistan’la Uzlaşma Süreci: AKP hükümetlerinin “proaktif dış politika” ambalajı ile “siz istemeseniz de ben vereceğim!” politikalarının bir diğer örneği Ermenistan‘la yürütülen 2009 uzlaşma süreci idi. Bereket bu süreç Ermenistan içindeki radikallerin acullüğü (aceleciliği) ve Azerbaycan’ın haklı tepkisi yüzünden gerçekleşmemişti.

 

Ermenistan, ekonomisini olumsuz yönde etkileyen, Türkiye sınır trafiğinin yeniden açılmasını talep etmektedir. Türkiye bu anlaşma gerçekleşse idi “Ermenistan’ın işgal altında bulundurduğu Azerbaycan topraklarını terk etmediği sürece sınırı açmayacağına” dair kararından vaz geçecekti. Bu sebeple az kalsın, kardeş Azerbaycan ile ilişkilerimiz bozuluyordu.

 

3- PKK Meselesi: PKK meselesinde de AKP hükümetleri aynı “toprak ver sorun çöz” politikasını uygulamaya çalışmakta. “Çözüm Süreci” adı verilen ve PKK’nın elebaşıları ile yürütülen müzakerelerin geldiği bu aşamada, Güneydoğu’da birçok şehrimizde egemenliğin PKK’ya devredildiğini artık hükümet yetkilileri bile itiraf ediyor.

Silah bırakmamış bu kanlı terör örgütü ile PKK’nın ortak olduğu federasyon tarzı bir devlet yapılanması, yeni anayasa ve kritik yasal düzenlemelerin görüşüldüğü artık sır değil. Bu konularda CHP ve MHP’nin bilmediği ve hatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin “haberim yok” dediği pazarlıkların yapıldığı da.

Bu vatan topraklarının kaybedilmemesi, egemenliğimizin devam edebilmesi için güvencemiz maalesef AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan değil. Tek ümidimiz PKK’nın acullük etmesi (aceleci davranması) ve kendileri açısından hata yapmaları.

İlk iki meselede Allah (C.C) Türk Milletini bugüne kadar korudu ama üçüncüsünde de koruyacağını beklemek için yüzümüz yok.

Bu bakımdan millet olarak, Allah’tan vatanımızın bir parçasının kaybedilmemesi gibi bir dileğimiz varsa, bunun önümüzdeki seçimde AKP’yi iktidar yapıp yapmamamıza bağlı olduğunu bilmemiz gerek.

“Sürecin mimarı” olan Tayyip Erdoğan‘ın seçim arifesindeki milliyetçi söylemlerine pek bakmayın. Başbakan’ın Başdanışmanı Etyen Mahçupyan‘ın dediği gibi “Tayyip Erdoğan her şeyi söyleyebilir. O taktiklerin adamıdır.

Seçimden sonra “sürece” kaldığı yerden devam eder.

*****

4- AKP 16 Adayı Yunanistan’a Verdiğini İtiraf Etti: AKP iktidarı 2004-2009 yılları arasında Ege Denizi’nde 16 Türk adasının ve bir kayalığın Yunanistan Ordusu tarafından işgal ve ilhak edilmesine izin verdi.

Bu gerçeği ortaya çıkaran Milli Savunma Bakanı E. Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım‘dı.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak iki ay önce (29 Ocak’ta) misafir ettiğimiz Ümit Yalım konferansında Adaların işgali ve ilhakına dair belge ve bilgilerini anlattıkça kabul etmekte zorlandık. Her biri Büyükada’dan daha büyük olan bu adaların AKP iktidarının bilgisi ve iradesiyle Yunanistan’a verildiğine inanmak istemedik.

Bu adaları verdiğimiz için “Ege’de 6 mil olan karasularımız ve hava sahamız 3 mile düştü. 3 milin ötesindeki egemenliğimiz Yunanistan’a devredilmiş durumda. 3 milin ötesine geçen vatandaşlarımız, Yunan sahil güvenlik botları tarafından açılan ateşle öldürülüyor veya yakalanıp Yunan adalarına götürülerek tutuklanıyor, balıkçılarımız 3 milin ötesinde avlanamıyor.”

Bunları ve hatta bizzat Hava Kuvvetleri Komutanımızın da katıldığı eğitim uçuşunda uçaklarımıza Yunanistan uçaklarınca 16 defa önleme ve taciz yapıldığını öğrenmekten dehşete düştük.

Bütün bu olanlara karşı hükümet ve AKP kanadı cevap vermemek, böyle bir olay yokmuş gibi davranmak gibi bir tavır almıştı.

Ancak mızrak çuvala sığmadı.

27 Mart 2015 tarihli Milliyet ve Yeniçağ gazetesindeki haberlere göre, “Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, TBMM’de MHP milletvekillerinin Ege adalarında yaşanan Yunan işgaline ilişkin sorusunu cevaplandırdı.

Yılmaz, “Bu ada, adacık ve kayalıkların egemenliği Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiştir. Hukuken EGAYDAAK (Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada Adacık ve Kayalıklar) Türkiye’nin hâkimiyetindedir. EGAYDAAK’ların bir kısmı üzerinde, Yunanistan’ın fiili uygulamaları vardır. Ancak fiili devlet uygulamaları onların yasal ve hukuki statülerini değiştirmez. Bu, uluslararası mahkemelerin de vermiş olduğu karardır. Dolayısıyla bu durumda EGAYDAAK Türkiye Cumhuriyeti egemenliğindedir. EGAYDAAK üzerindeki mevcut olan fiili Yunan uygulamaları, statüyü değiştirmez” dedi.

Yani Milli Savunma Bakanı “bu Adaları biz Yunanistan’a vermedik ama onlar geldi işgal etti, fiili durum yarattılar. Fiili durum böyle olsa da Adalar hukuken bizim” diyerek işgal ve ilhakın olduğunu itiraf etti.

“Bu adaların işgal edilip, oraya askeri birlikler, ağır silahlar ve binlerce Yunan vatandaşının yerleştirilmesinden haberimiz yok” diyemezler. Artık “sınırlarımızın 3 mil dışına çıkamaz hale geldiğimizi fark etmedik” demeleri de mümkün değil. Adaların bazılarının işgalden sonra Yunan Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından ziyaret ve teftiş edildiğini görmedik” de diyemezler.

Ama belki “türbe olsaydı taşırdık, kocaman adaları taşıyamadıysak kusur bizim mi?” diyebilirler.

Kara mizah bir yana, “Bu toprak kaybı Türkiye’nin Balkan Savaşı’ndan buyana ilk toprak kaybıdır.” İkincisi de terkedilen Süleyman Şah Türbesinin alanıdır.

***

Vatan=Arazi, Devlet=Şirket

Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kardak kayalıkları için Yunanistan’la savaşın eşiğine gelen fakat Yunan Bayrağını kayalıktan indirten, Tansu Çiller’den daha az cesur ve daha az gözükara olduğunu sanmıyorum. Üstelik bu 16 adamız “Süleyman Şah Türbesinden” çok daha önemli ve stratejik konumda.

Ege’deki bu vatan topraklarımız bilerek ve belli bir pazarlığın sonucu verilmiş olmalı. İlk görünen sebep, “AKP Hükümeti bu işgale AB tam üyeliği sürecini rahatsız etmesin diyerek göz yummuştur.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ, AKP’nin uyguladığı “toprak ver sorun çöz” politikasının “vatan” kavramının kutsiyetinin farkında olmamak, sıradan toprak parçasıyla, her bir karışı şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprağı arasındaki farkı idrak edememekten kaynaklandığını söyledi.

R. Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye Cumhuriyeti devleti anonim şirket gibi yönetilmeli” demesini ve “kupon araziler” konusundaki tavrını düşününce bu iki “ÜMİT“imizi yani Ümit Yalım ile Ümit Özdağ‘ı daha iyi anlıyorum.

 

Mâliyeci, Ekonomist, Büyükelçi, 21. ve 23. Dönem Aydın Milletvekili, Sivil Toplum Kuruluşları Gönüllüsü, Fikir Adamı Ertuğrul Kumcuoğlu İle güncel meseleler üzerine, konudan konuya sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemiz iş çevrelerinde yaygın bir kanaat var: ‘Vergi oranları çok yüksek. İşletmeler kazançlarının tamamını vergilendirirlerse, 5 sene sonra sermâyesiz kalırlar.’ Deniliyor. Kazançları mâkul oranlarla vergilendirmek, ödemeyenlere çok sıkı denetim uygulamak suretiyle daha yüksek miktarlarda vergi toplanamaz mı?

Ertuğrul Kumcuoğlu: Sanırım burada kastedilen beyannameye dayalı gelir vergisi. Ama asıl sorun sadece gelir vergisinde değil.  Zaten, beyannameye dayalı gelir vergisi tahsilâtı toplam vergi gelirlerin çok küçük bir bölümünü teşkil ediyor. Yani vergi gelirlerinin çok ama çok önemli bir bölümü vasıtalı vergilerden geliyor. Asıl vergi yükü tüketicinin sırtında. Bu durumda gelir vergisi ile ilgili mevcut hukukî yapı adil olsa ne fark eder sorusu akla geliyor. Fakat yine de âdil ve etkin vergicilik ekonomik kalkınmanın olmazsa olmazı diye düşündüğümüzde işaret ettiğiniz çarpıklığın bilinmesinde ve giderilmesinde fayda ve gereklilik var.

Ancak mevcut iktidarın maliye politikası ve vergicilik anlayışıyla bu problemin sağlıklı bir şekilde çözülmesi pek mümkün görünmüyor. Zira Türk vergi sistemi, tabir caiz ise zaten zıvanadan çıkmış durumda. Mesela mevcut siyasî iktidar sadece göreve başladığı tarihle Temmuz 2009 arasında geçen ilk yedi yıl zarfında Gelir Vergisi Kanunu’nda 13, Vergi Usul Kanunu’nda 12 değişiklik yapmış. Bunu yaparken de sistem olabildiğince zedelenmiştir. Ülkemizde gelir vergisi sisteminin ihdas edildiği 1940’lı yılların sonundan o tarihe kadar geçen kırk yılı aşkın sürede bu kanunlarda ancak iki üç defa yeni düzenleme yapıldığı nazarı dikkate alınırsa, bu tavrın iyi niyete yorulması mümkün olmaz. Nitekim de öyle olmuştur ve mevcut hükümetin bu müdahaleleri bazı yandaş kurum ve kişilere özel çıkar amacına yönelik yapıldığı hususunda ciddî şüpheler oluşmuştur. Bu durumda, sizin de işâret ettiğiniz gibi Türk vergi sisteminde çok ciddî çarpıklıklar, dolayısıyla yanlışlıklar ve haksızlıklar vardır ve bunların ehil ellerce tutarlı bir şekilde giderilmesinde fazla geç kalınmaması hayatî önem taşımaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye ekonomisi, milletlerarası ekonomik değişkenlerden kolayca etkileniyor. Türk ekonomisinin zayıflığından mı, yoksa bu tür etkileşimler normal mi karşılanmalı?

Kumcuoğlu: Bu husus sadece bizim meselemiz değildir. Son yıllarda dünya genelinde esmekte olan globalleşme fırtınası bütün ekonomileri dışa açık hale getirmiş ve getirmektedir. Bu sebeple işaret edilen problem bütün millî ekonomiler için kaçınılmaz hâle gelmektedir. Ancak, burada önemli olan dışa açıklık değil ekonominizin dış etkenlere dayanıklılık derecesidir. Bunun da, şahsî kanaatimce, en önemli göstergesi toplam tasarrufların toplam millî gelire olan oranıdır. Yani bağışıklık sisteminizin gücüdür. İşte bizde bu oran çok düşüktür ve işin önemli tarafı bu düşüş son 10 – 12 yılda oluşmuştur. Nitekim 1970’li, 1980’li yıllarda % 25’i görmüş hatta aşmış olan söz konusu oran, bugünlerde ancak % 12-13 seviyesindedir. Bu ciddî bir hastalıktır. Türk toplumu son yıllarda amansız bir hastalığa dönüşen ‘üretmeden tüketme, kazanmadan harcama‘  alışkanlığının hayra alamet olmadığını artık görmelidir.  AKP iktidarı ile birlikte alışkınlık hâline gelen el kesesinden hovardalık yapma rahatlığını devam ettiremeyiz, ettirmemeliyiz, ettirmeğe kalkarsak  da bedeli çok ağır olur.

Çetinoğlu: Türkiye, özellikle Cumhuriyet döneminde, dünyanın en fazla göç alan ülkelerinden biri konumunda. Meselenin insanî yönü gurur vericidir. Bize yakışan bir davranıştır. Meselenin milletlerarası siyasî ve ülkemiz çapında iktisadî yönlerine baktığımızda kimilerinde şüpheli kanaatler oluşuyor. Mesela: Türkiye’yi zor duruma düşürmek, finans kaynaklarını, iktisadî gelişmeyi kısıtlayacak şekilde kullandırmak… gibi.

Kumcuoğlu: Göç olayı biz Anadolu Türklerinin yabancı olduğu bir olgu değildir. Anadolu’muz en azından 19. yüzyıl boyunca bir yandan yayılmacı Rus zulmünden kaçan Kafkas göçmenleri, diğer yandan şovenist ve gaddar balkan ırkçılarından kaçan göçmenlerle dolup taşmıştır. Bu durum 20. yüzyıl boyunca da, azalarak da olsa, dalga dalga devam etmiştir. Ama bugün durum farklı görünüyor.

Bugünün göç olgusunu, bence,  üç grupta incelemek gerekiyor. Birincisi ‘arızî göçmenler’ diyebileceğimiz grup. Göç kararını verirken bunların nihaî hedefi Türkiye değil, aslında Avrupa birliği ülkeleri. Aralarında Afrika’nın derinliklerinden uzak doğuya uzanan bir coğrafyadan geliyorlar. Ama çeşitli sebeplerle bizde takılıp kalıyorlar. Bu aslında polisiye bir olay olarak algılanabilir. Fakat zamanla sosyal yapımızı zedeleme riski taşıyor ve dikkatle izlenmesi gerekiyor.

İkinci grup, eski Sovyet Cumhuriyetlerinden gelen göçmenler. Bu konu temel bir eksiğimizi bir zaafımızı belirginleştiriyor. Çünkü bu insanlar buraya geliyor, rahatlıkla iş buluyor ve çalışabiliyor. Niye? Çünkü bu insanlar bizde belli bir iş gücü açığını kapatıyorlar.  Peki, ülkemizde işsizlik oranları yüzde onları aşmış ve her gün biraz daha artarken bu çarpıklık neden kaynaklanıyor. Cevap gayet basit: Eğitim sistemimizden kaynaklanıyor. Çünkü bizim eğitim sistemimiz, bu coğrafyalardan gelen insanların yapabildiği bebek bakımı, yaşlı ve hasta bakımı, küçük el sanatları, bahçıvanlık gibi becerileri olan iş gücü yetişmesine imkân vermiyor. O zaman problem ciddî ve derin, kapsamlı ve ayrıntılı politika değişiklerini gerektiriyor.

Üçüncü gruptakileri kısaca ‘Suriyeli misafirlerimiz‘ diye adlandırabiliriz. Onlar da Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu beyefendilerin yanlış ve tutarsız dış politikalarının bize hediyesidir. ‘Bu meseleyi tahlil edip çözümlemek de onlara düşer.’ diye düşünüyorum. Yalnız, bugünlerde Sayın Cumhurbaşkanı bu konuda batılı ülkelere; ‘ellerine ceplerine atmıyorlar‘ diye tarizde bulunuyor. Söylenene göre son birkaç yılda Suriye’den dışarıya 25-30 milyar dolarlık bir servet kaçmış. Fakat bundan bizim payımıza bir şey düşmemiş. Bu bakımdan, biraz da ‘Neden Suriye’nin zenginleri değil de fukaraları bizim payımıza düşüyor‘ diye sormaları ve düşünmeleri gerektiğini de hatırlatmadan geçemiyorum.

Çetinoğlu: Küreselleşen dünyamızda insanlar gibi, devletler de Robenson hayatı yaşayamıyorlar. İktisadî, ticarî ve malî ilişkilerin güçlenmesi tabiî bir gelişme olarak kabul ediliyor. İlişkilerin, millî kalması gereken kültür alanını da kapsamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kumcuoğlu: Kültür konusu biraz karışık görünüyor. Soru da ima edildiği veçhile, kültür bütünüyle millî midir? Bundan emin değilim. Nitekim bugün ‘Türk kültürü‘ diye tanımlayabileceğimiz değerler bütününün büyük bir bölümü millî değil dinîdir. Ve İslamiyet de millet olarak sadece bizim dinimiz değildir. Nitekim en milliyetçi siyasî partimiz bile temel sloganlarından biri olarak ‘Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman‘ sloganını rahatlıkla kullanabilmiştir. Bazı hallerde,  kültür deyince akla öncelikle veya -bazı hallerde sadece-   işin ahlâk ve sanat boyutu gelmektedir. O bağlamda bile, olayın evrensel boyutu ulusal boyutundan daha zayıf değildir.

Peki bu düğümün çözümü nerededir? Bu konuda Türk aydınları olarak ayrıntıda kaybolmamak durumundayız. O zaman benim önerim şudur: Kültür konusunda bizim tek olmasa bile en önemli millî değerimiz dilimiz yani Türkçemizdir. Türkçemizi ne kadar geliştirebilir, ne kadar sağlamlaştırabilirsek millî kültürümüze o kadar hizmet etmiş oluruz. O zaman Sarı Deniz’den Adriyatik Denizi’ne bir kültür birliğine hizmet etmiş oluruz. Bu bakımdan, devlet adamlarımız dâhil hepimize düşen görev ve sorumluluk ‘bu dille felsefe yapılmaz‘ demek değil, bu dili felsefe yapılabilir düzeye getirmektir.

Çetinoğlu: Türkiye, Soğuk Savaş döneminde Komünizme karşı, batı kökenli demokrasi cephesine katıldı. Bu katılım, Tanzimat Fermanı ile başlayan batılılaşma eğilimlerine hız kazandırdı. Batıyı ilahlaştıran, batıkulu aydınların gayretiyle batıya kapılanma çabaları, bir dünya görüşü hâline getirildi. Gelinen noktadaki Türkiye’yi kazanımları ve kayıpları bakımından değerlendirir misiniz?

Kumcuoğlu: Tanzimat hareketi kesinlikle bir öykünme bir fantezi değildir; tamamen aksine denizin bittiği noktada kurtuluşa giden yolu arayıp bulma çabasıdır. Tanzimat öncesi uzunca bir dönem boyunca gözlenen çözülüp dağılma olgusu, üstüste kaybedilen savaşlar bunun en belirgin göstergesidir. Tanzimat’a taan etmek kolay, ama Tanzimat sonrası parlayan Fuat Paşa, Alî Paşa gibi kişiler kalibresinde devlet adamı yetiştirmekte hâlâ zorlanmakta olduğumuz da gözden uzak tutulmamalıdır. Peki, o dönemde batıyı örnek almak yanlıştı da doğuda daha uygun bir alternatif mi vardı? Örneğin kutsal topraklarda, İran veya Afganistan’da… Japon aydınlanması da Tanzimat ile eş zamanlıdır ve hemen hemen aynı karakterdedir. Ama onlar ısrar ettiler, biz yalpaladık. Sonuç ortada. Şimdi Japonya nerede biz neredeyiz…

Çetinoğlu: Avrupa Birliği, Türkiye’yi tam üyeliğe kabul edecek’miş’ gibi görünüyor, Türkiye de AB’ye girmek istiyor’muş’ gibi görünüyor. Bu aldatmaca sizce nasıl sonuçlanır?

Kumcuoğlu: AKP hükümetlerinin son yıllarda özellikle dış siyasette izlediği anlaşılması güç, temelsiz ve tutarsız politikalar muvacehesinde bu soru anlamını yitirmiştir. Kaldı ki başından beri bu konuda samimi olduklarından da şüpheliyim. Türkiye için AB üyeliği artık Kaf Dağı’nın ardındadır. Devlet yönetimi ciddî iştir, ‘…miş gibi yapılarak‘ devlet yönetilemez. Hayatın gerçekleri, ‘böyle de yönetilir‘ diyenlere, yakın bir gelecekte gereken dersi verecektir. Ama acıyı milletçe çekeceğiz.

Çetinoğlu: Halktan kopuk ve kendilerini ‘aydın‘ olarak tanımlayan kişilerin batı hayranlığı, Türkiye’ye nasıl bir gelecek düzenler?

Kumcuoğlu: Kimler kayıtsız şartsız batı hayranıdır bilemiyorum. Aydın kimdir ondan da emin değilim. Ama hedef bir büyük adam tarafından çoktan ve doğru olarak belirlenmiştir. ‘Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak ve hatta aşmak…’ O zaman eğer milletçe saflarımızı buna göre belirler ve sıkılaştırırsak bu husus da polemik konusu olmaktan çıkar, bu yönde mesafe almamız kolaylaşır.

Çetinoğlu: Ülkemizde Türkçe ile birlikte çok az da olsa başka diller de konuşuluyor. ‘Olağan bir durumdur‘  denilebilir. Cihan Devleti iken, alanımız daraldı ise de farklı dilleri konuşan insanlarla bir aradayız.

Kürtçeye; ‘o farklı dillerden biri‘ diyerek hoşgörü ile bakabilir miyiz? Neden?

Kumcuoğlu: Kürtçeye cevaz var mıdır, yok mudur sorusu artık geride kalmıştır. Her yerde buz gibi konuşuluyor, Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir. Çok dilli bir kamu hayatı ne düşünülmeli, ne konuşulmalıdır. Böyle bir arayış, her şeyden önce, bu arayışta olanlara zarar verecektir. Sanırım onlarda bu işin farkındadır. Ama onlarda ‘…mış gibi yapmayı‘ seviyorlar.

Çetinoğlu: Kürt açılımı‘, ‘Demokratik açılım‘ gibi isimlendirmeler altında yürütülen çalışmalarla Türkiye nasıl bir konuma ulaşır?

Kumcuoğlu: Bu konuda kamuoyu maalesef karanlıkta bırakıldı ve bırakılmaya devam ediyor. Yeterince bilgi sahibi olmadığım bir konuda fikir beyan etmeyi doğru bulmam. Ancak, projenin mimarı bile sahayı terk edip kaçıyorsa durum vahim olmalı diye düşünüyorum.

Çetinoğlu: Milletvekili seçimlerinde barajın kaldırılması veya oranının düşürülmesi konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Kumcuoğlu: Türk siyasetinin problemlerini böyle marjinal konulara sürüklemek kafa karıştırıyor. Bu soru mevcut seçim sistemini var sayıyor. Ama yanlış olan mevcut seçim sistemidir. Asıl mesele bu ülkede, çağdaş, mantıklı, tutarlı bir seçim ve siyasî partiler kanunları yapabilmektir. Çözüm bütünde aranmalıdır.  Bu husus başarılamazsa istediğiniz Anayasayı yapın mevcut sıkıntılar ve şikâyetler devam edecektir.

Çetinoğlu: İletişim imkânları gelişti. Bilgisayar ile her türlü bilgi elimizin altında. Fakat bu bilgiler sığ, derinliksiz. İnsanı tefekküre yönlendirmiyor. Tefekkür olmadan ‘kâmil insan’ yetişebilir mi? Yetişmez ise oluşacak olumsuzlukla nasıl önlenebilir?

Kumcuoğlu: Özür dilerim, daha önce mütefekkir bir millettik de bilgisayar bu özelliğimizi mi törpüledi? Kanaatimce, bilginin eksiği olur kötüsü olmaz. Onun için bilgiye ulaşımı kolaylaştıran her teknoloji iyidir. Yapılması gereken insanımıza bu bilgi dağarcığının en iyi şekilde nasıl değerlendirilebileceğini öğretmektir. Bu da, başta devleti yönetenler olmak üzere, hepimizin ‘fikri hür, irfanı hür’ insanlar yetiştirmeyi kabullenmemiz ve buna odaklanmamızla mümkündür.

Çetinoğlu: Türkiye’de her dönemde iktidarlar, kendi medyalarını oluşturmuşlardır. Günümüzde; ‘yandaş medya‘, ‘havuz medyası‘ gibi isimlerle dikkati çekecek ölçüde farklı oluşumlar söz konusu. Siz meseleye nasıl bakıyorsunuz?

Kumcuoğlu: Ne demişler? ‘Bir kişiyi birçok defa, bin kişiyi bir defa aldatabilirsiniz.’ Bu yaklaşımlar bir süre tutar gibi görünür, sonra ansızın çöker. Kurgucuları neden, nasıl olduğunu anlayamazlar bile. Bu işin ustası Alman faşizminin propaganda ustası Gobbels bile tarih oldu. Bu tezgâh amacına ulaşıyor mu diye baktığımızda, düşen gazete tirajları, belli insanlar televizyonda görününce harekete geçip kanal değiştiren uzaktan kumanda aletleri şimdilik yeterli alametler sayılabilir. Hiç şüphemiz olmasın, uzun vadede akıl üstün gelecek, ahlâk kazanacak. Ama unutmayalım, ahlâk da temelde evrenseldir.

 

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU:

Ertuğrul Kumcuoğlu, 1938’de Aydın ilinin Sultanhisar ilçesinde doğdu.

1961 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümlerini bitirdi. Yüksek lisansını ABD’de State Üniversity of New York’ta tamamladı.

 

Maliyeci, Diplomat ve Ekonomisttir.

 

Maliye Müfettişliği, Bütçe ve Malî Kontrol Genel Müdürlüğü, Maliye Bakanlığı Müsteşarlığı ve Maliye ve Gümrük Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Lefkoşa Büyükelçisi ve Başbakan Başdanışmanı olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Cenevre Teşkilatı Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği’nde Maliye ve Ekonomi Müşaviri, TÜMOSAN, TPAO, PETKİM’de Yönetim Kurulu Üyesi, Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde Denetim Kurulu Üyesi olarak bulundu. Çeşitli bankalarda yönetim kurulu üyesi ve başkanı, Marmara Grubu Vakfı Akademik Konsey Başkanı, Aydın Vakfı Başkanı olarak görev yaptı. Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Beşiktaş Spor Kulübünde ( BJK )  İkinci Başkanlık görevinde bulundu.

 

21. ve 23. Dönemlerde Aydın Milletvekili ve kapsamda Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanlığı yaptı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak da görev yaptı.

 

İyi derecede İngilizce ve Fransızca bilen Kumcuoğlu, evli ve 1 çocuk babasıdır.

 

 

 

DERKENAR:

KÜLTÜR VE MEDENİYET

 

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar ‘kültür‘ ve ‘medeniyet‘ kavramları yoktu. Çünkü Osmanlı’da İslam düşüncesi hâkimdi. İslam düşüncesinde kültür ve medeniyet, tek bir kelime ile ‘ümran‘ kelimesiyle ifade ediliyordu. Ümran; ‘İnsanlar topluluğunun, imar edilmiş-bayındır bir ülkede; rahat, sağlıklı ve güven içerisinde yaşama şartları‘ demekti.

Kültür‘ ve ‘medeniyet‘ kelimeleri ilk defa Ziya Gökalp tarafından sosyolojik manada Türkçemize alınarak   kullanılmıştır. Bununla birlikte Gökalp, ‘kültür‘ kelimesinin yerine ‘hars‘ demeyi tercih ediyordu.

Kültür ve medeniyet kelimeleri, birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte tamamen farklı kavramları ifâde etmektedir.

Kültür kelimesinin aslı Fransızcadaki ‘culture‘ kelimesidir. Kelimeye halk arasında, ‘bilgili‘ kişiler için ‘kültürlü‘ denilmesine varıncaya kadar çok farklı anlamlar yüklenmiştir.

20. yüzyılın ortalarında ABD’li iki sosyal antropolog Krober ve Kluckhan tarafından yapılan incelemede, kültür kavramının tam 164 farklı târifi bulunmuştur. Ülkemizde kabule şayan görülen tarifleri şöylece belirtmek mümkündür:

*Zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değer ve normlardır. Buradan hareketle ‘kültürü, insanlar topluluğunu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı‘ olarak kabul etmek mümkündür.

*Kültür bir toplumun hayat tarzıdır. Bir milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva eder. Bu kalıplar; dil, din, tarih, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk, bir arada yaşama arzusu ve müşterek bir gelecek duygusu gibi unsurlardan oluşur.

*Bir milletin dil, inanç, fikir, sanat, âdet ve geleneklerinin, maddî – mânevî değerlerinin bütünüdür.

*Bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddî ve manevî unsurlarıyla birlikte, toplumun kültürünü teşkil eder.

*Her toplumun kültürü, o toplumda yaşayan insanların çeşitli problemlere karşı denedikleri çözüm yollarından meydana gelmiştir. Çözüm tarzlarından bazıları zamanla sabit hâle gelerek, toplumun bütününe mal olur ve toplumun kültürünü meydana getirir.

Kültür kelimesinin tarifi, kullanıldığı alana göre de değişmektedir.

Medeniyet‘ kavramında, kültürde olduğu gibi târif zenginliği görülmüyor:

*İnsanlığın çalışarak ortaya koyduğu teknik eserlerin bütünü medeniyettir.

*İnsanlar topluluğunun. Maddî-manevi varlığına ait üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayatındaki çalışmalardan, ilim, teknik, sanayi, ticaret, ve benzeri sahalardan faydalanarak ulaştığı rahat, sağlıklı ve güvenli hayat tarzı.

*Medeniyet, kültürlerin meyvesidir.

Türk milleti, İslamiyet’i kabullendikten sonra İslam medeniyetini benimsemekle birlikte kendi kültüründen kopmadı. Zaten Türk kültürü ile İslamî akideler arasında önemli farklılıklar bulunmuyordu. Uyum sağlamak kolay oldu.

Genel kabul görmüş kanaate göre kültürler millî, medeniyetler beynelmileldir. Kültürler, medeniyetler tarafından zaman içerisinde bir miktar törpüleniyor olsa bile, aslî yapısını korumaya devam eder. Çünkü kültürün unsurları; dil, din, müzik, ortak geçmiş şuuru, gelecekle ilgili düşünceler, insana; özellikle kadın ve çocuklara bakış açımız, beşerî ilişkilerimiz, örf ve âdetlerimiz, damak zevkimiz, giyim ve yaşayış tarzımız, temizlik alışkanlıklarımız, mezarlık kültürümüz, folklorumuz, yardımlaşma anlayışımız, sevgi-saygı kavramlarımız hep farklı. Bazılarında bizimki daha insanca, bazılarında onlar daha üstün.

Aynı farklılıklar, bizimle batılılar arasında da bulunmaktadır. Bütün bunlar, bir Türk millî kültürünün varlığının delilleridir. Bize düşen, bu farklılıkları korumak, millî kültürümüzü, mukaddes bir emanet gibi gelecek nesillere intikal ettirmektir.

Millet olarak varlığımızın devamı buna bağlıdır.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

“Türk Milletine Çağrı” Bildirisi”

II.Abdülhamid‘e İngilizlerin sunduğu açılım paketi reddedilir. Aslında dış kaynaklı açılım emirlerine çoğu kere uymuşuzdur. Açılımlara hala doymadık. II. Abdülhamid’den istenenler arasında jandarmanın yeniden düzenlenmesi ve başına Batılı birinin getirilmesi idi. Bugün terörle mücadelede jandarma devre dışı bırakılmak ve pasifleştirilmek için İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Dün de bugün de hedef değişmiyor. Bugün de Suriye ve Irak sınırını kaldır, Osmanlı ağabeyliği yap telkinleri var. Bu oyun sözde Osmanlıcılık adına oynanıyor. Bir başka ifade ile genişle ama ufalan anlamını taşıyor. IŞİD hedef alınıyor; PYD-PKK meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bir taraftan terör örgütü muhatap alınıp işbirliği yapılıyor; diğer taraftan neden Batılı ülkeler örgütü terör listesinden çıkarıyor diye şikayet ediliyor.

Diğer taraftan 12 sene aldatıldık; cemaat bizi yanlış yönlendirdi itirafları ciddi devlet adamlığı ile bağdaşmıyor. Balyoz ve Ergenekon davalarında ben de savcıyım diyenler, yargıyı etkileyen ve yönlendirenler, hukuktan yana olan hakim ve savcıları sürenler, Genel Seçimler yaklaşırken birden tavır değiştirdiler. Paşaların tutuklanmasından bugün rahatsız olanlar, dün askere kumpas kuranların ortakları değil mi? Malum davalarda “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyen Başbakan Yardımcısı emekliliği yaklaşınca şeref, haysiyet, doğruluk ve dürüstlükten bahsediyor.

Başbakan’ın çelişkileri birbirini izliyor. Hem topluma aidiyet duygusu önemli diyeceksiniz; hem de milli seviyedeki birliktelikleri dışlayacaksınız. Etnik ve mezhep ayrımcılığını önlemenin yolu bu ayrımcılığa destek olmaktan ve tahrik etmekten mi geçiyor?

Bütün bu ve benzeri yanlış ve gaflet örnekleri karşısında 1234 gerçek STK Türkiye’nin içine sürüklendiği hayati sorunlar ve yol ayrımı karşısında, vatandaş olmanın şuuru ile Türk Milletine çağrıda bulundular ve Ankara’da endişelerini, tekliflerini dile getirdiler. Türkiye’de olup bitenler ülkenin nereden nereye getirildiğini göstermektedir. Ülke çıkarlarının bir iktidara karşı savunulur hale gelmesi çok düşündürücüdür. Garip açılımlarla ve yeni anayasa ihanetiyle Yeni Türkiye’ye varılacaktır. Dün aşırı solun sloganı “Türkiye halklarına özgürlük” idi. Bugün sağın milliyetsiz ve vatansız kesimi aynı tezin peşinde gidiyor. Türk Milleti etnik gurup gibi ele alınıyor. Kamplaşmalar artıyor. Devlete rakip paralel yapılar yaratılıyor. Çözüm sürecinin çözülme olduğu ortaya çıkıyor. Milli Devlet yerine çok ortaklı bir yapı ve bölgesel özerklikler gündeme getiriliyor. Türkiye’yi Türkiye yapan değer ve sembollere karşı adeta savaş açılıyor. İşgal altında Mondros Mütarekesi şartlarını yaşıyoruz.

Türk Milletine kendilerini mensup hisseden, sorumluluk duygusu ile hareket eden  dıştan ve içten kumandalı olmayan gerçek 1234 STK’ları üstlerine düşen görevi yerine getirdiler. Demokratik parlamenter sisteme, hukuk devletine, kuvvetler ayrılığına, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına ve milli devlete sahip çıktılar. Fikir ve düşünce hürriyetinden geriye gidişi reddettiler. Elazığ’dan, Trabzon, Giresun, Sivas, Kocaeli, Manisa, Adıyaman, Ordu, Tekirdağ, Yozgat, Sakarya, Adana, Ankara, İstanbul, Balıkesir, Iğdır, Isparta, İnegöl, Kayseri ve Malatya’ya kadar bir araya gelerek ümitsizliği ve sessizliği bozdular. Biz olmanın şuuru ile hareket ettiler. Aydınlar Ocaklarımız da milli meselelere sahip çıkmada devamlı merkezde yer almayı sürdürdü. Bazıları hala bu büyük olayı anlayıp kavrayamasa da…

 

Yolcudur Abbas, Bağlasan Durmaz!

Aslında her şey, Hayrünnisa Gül’ün Cumhurbaşkanlığı köşkünü boşaltırken söylediği sözle başladı. “Artık intifade’yi başlatıyorum, burada neler yaşadığımı ben bilirim”.

Yeni Cumhurbaşkanı, yüksek bir oy oranıyla seçilmiş, herkes zafer sarhoşluğu içerisinde, ayaklar yere basmıyor, han sarhoş-hancı sarhoş,  dildare’ler mest, muhalefet der-dest derken, o ağırbaşlı, kendisinden hiçte böyle bir söz beklenmeyen Först Leydi’nin birden bire patlaması, herkesin kafasında bir soru işareti oluşturdu.

Arkasından Başbakanlığa acaba kim atanacak tartışması arada bir Sayın Abdullah Gül’ün isminin geçmesi, karşı taraftan bazı milletvekillerinin alenen tavır koyması derken işler iyice karışır gibi olduysa da Ahmet Davutoğlu AKP genel başkanı ve başbakan olduktan sonra ortalık bir müddet duruldu. Ama ilk işaret fişeklerinden birisini Ali Babacan’ın çaktığını fısıltı gazeteleri duyuruyordu.  Babacanın, bavulunu topladığı, çevresindeki adamlarını sağa sola yerleştirdiği, Merkez bankasını güvenilir ellere teslim ettiği derken bu günlere kadar gelindi.

24 03 2015 günkü Yeniçağ gazetesi yazarlarından Ahmet Takan da bu fısıltı gazetelerini doğrular nitelikte bir yazı kaleme almış. “Ankara’da derin siyaset kulislerinden ulaştığım bilgilere göre, Abdullah Gül yine yeni bir siyasi parti kurulması için harekete geçti. Az sonra aktaracaklarıma  hem Başbakanlık hem de Cumhurbaşkanlığı kaynakları doğrular nitelikte bilgiler verdi. Şöyle;
Gül, yeni parti için  Ali Babacan, Taner Yıldız ve Hüseyin Çelik gibi isimlere görev verdi. Arınç da yeni parti çalışmalarına destek veriyor. TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in de bu oluşum içinde yer aldığı iddia ediliyor
“.

Siyaset zor bir sanattır, uzun mesafeli soluk ister, siyasetçi de kolay yetişmez, ihtiras ister. Bakmayın siz bir veya iki dönem siyaset yapıp tekrar köşesine çekilenlere. Onlar ya yaptıkları siyaseti sevmediler veya partileri tarafından istenmeyen adam ilan edilip çemberin dışına itildiler. Yoksa bugün AKP de, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Salih Kapusuz gibi isimleri “tamam siz, üç dönem milletvekillik görevinizi tamamladınız artık yeter çekilin köşenize” diyemezsiniz. Zaten siz deseniz bile onlar çoktan tavırlarını almışlar, vurmak için en zayıf noktanın oluşmasını beklerler.

Nihayet beklenen an geldi çattı. Cumhurbaşkanı miting meydanlarında her ne kadar AKP için 400 milletvekili istese de, bir taraftan da AKP deki milliyetçi oyların MHP ye kaymasını önlemek için kendi başlattığı çözüm süreci aleyhinde konuşmaya başladı. Onun deyimiyle artık Kürt sorunu yoktu, İmralı canisi direk muhatap alınıp, ona itibar kazandırılamazdı. Hâlbuki 2002 yılından beri “olmaz yapamazsınız böyle” dediği ne varsa muhalefetin ikazlarına rağmen, kendisi başlatmıştı. MHP, “Türkiye de Kürt sorunu yok, terör sorunu var“dediğinde üstüne üstüne gidip illa da Kürt sorunu diyen yine kendisiydi.

İşte Bülent Arınç ve arkadaşlarınca beklenen an gelmişti. Hükümet sözcüsü olarak medya’nın karşısına geçip, direk Cumhurbaşkanını hedef alan açıklamalar yaptı. Karşı taraf adına Ankara belediye başkanı Melih Gökçek anında karşı taarruza geçti. Ok yaydan çıkmıştı bir kere.  Artık Arınç’ı tutabilene aşk olsun, Melih Gökçek için, “Kucağa oturmaktan, Ankara’yı parsel parsel ” satmaktan söz ediyordu, Hakkında yüzlerce dosya açacağını ve bu işi de seçimlerden sonra yapacağını üzerine basa basa söylüyordu. Her ne kadar olaya Başbakan Davutoğlu müdahale eder gibi yapsa da Arınç, savaşı başlatmıştı bir kere. En son, Cumhurbaşkanı’nın “Türk tipi başkanlık” sistemini açıktan eleştirerek, “Alaturka başkanlık olmaz, alafranga yani dünyada nasıl uygulanıyorsa öyle olması gerektiğini” söylüyordu.

Bu kavga burada biter mi bitmez hem de giderek daha da kızışacağa benziyor. Hele birde milletvekilleri kesin aday listeleri bir açıklansın bakalım seyreyleyin siz esas gümbürtüyü. Sosyal Demokratların meşhur bir değimi var hatırlarsınız “vuruşa vuruşa çekilmek” işte Arınç tıpkı bu taktiği uyguluyor. 8 Hazirana kadar, ondan sonra erken bir genel seçime herkes hazır olsun.

 

Gönlümdekiler ve Ötekiler

Sözün ve kalemin ustası Yavuz Bülent Bâkiler’in ‘Hâtıralar Işığında Cumhuriyet Târihi Okumaları‘ serisinin 2. kitabı olan ‘Gönlümdekiler ve Ötekiler‘ isimli eseri, 13 X 21 santim ölçülerinde, 223 sayfa hacimle 2013 yılında yayınlandı.

Kitap; 9 Şubat 2012 târihinde Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz büyük tarihçi ve kültür adamı Yılmaz Öztuna’nın, Yavuz Bülent Bâkiler’i takdim etmesiyle başlıyor.

Bâkiler’in, ‘Söze Başlamadan Önce‘ başlıklı 4 sayfalık yazısı, tam bir manifesto özelliği taşıyor. Yazar bu sayfalarda coşkun bir heyecanla, Türk milleti için gönlünde beslediği ve bedeninden taşacak kadar büyüyüp gelişen karasevdayı, Türk yurtlarına olan bağlılığını, vatan sevgisinin kökenini anlattıktan sonra eserinin adı ile ilgili açıklamalar sunuyor. Diyor ki:

‘Ben kimseyi ötekileştirmem. Tanıdığım, bildiğim bir takım insanlar var ki onlar, milletime karşı gizli bir düşmanlık duyarlar. Onlar kendilerini Türk milleti karşısında ötekileştirmişlerdir. Gönlümdeki Türkçe ile yani milletimin dili ile değil, ‘öteki Türkçe’ ile konuşurlar ve yazarlar. Onlar Türk milletine değil, Marksizm’e gönül vermişlerdir. Bu sebeple benim için de ‘ötekilerdir.

Bu kitap, sadece bu bölüm için, alınmaya ve okunmaya değer. Sapla samanın, sadakatle ihanetin birbirine karıştığı bir dönemde, dostla düşmanın kim olduğunu bilmek isteyenlere şaşmaz bir rehberdir.

Diğer sayfalarda Sultan Vahdettin Han’dan Celal Bayar’a, Tevfik İleri’den Necip Fâzıl’a, Ahmet Kabaklıdan Kâzım Karabekir Paşa’ya, Sâmiha Ayverdi’den Ergun Göze’ye,  Nejdet Sançar’dan Fethi Gemuhluoğlu’na. yazarın gönlündeki 27 kişi özellikleriyle tanıtılıyor, ötekiler ise Türk’e ait değerlere karşı çıkan fiil ve yazılarıyla teşhir ediliyor.

Merhum Altan Deliorman’ın ifadesiyle; şair, edip ve hatip olan Bakiler, aynı zamanda Türklüğün ve Türkçenin Alperenidir.

Yavuz Bülent Bakiler; nerede yaşıyor olursa olsun Türk’ün derdiyle dertlenip kahırlanan, sevinciyle çocuklar gibi sevinip coşan bir duygulu insan. Türk’e, Türk’e ait her ne varsa ona, kem gözle bakan, kem söz söyleyen herkese bütün heybetiyle kükreyen arslan yürekli, görkemli bir yavuz insan…

O, hüzünlerin adamıdır. Ahmet Kabaklı ağabeyinin ardından hissettiklerini, satırlara şöyle intikal ettiriyor:

‘Halsizim, elsizim, dilsizim, çaresizim. Çünkü ağabeyim beni yetim bıraktı. Hep elimden tutan, hep bana yer gösteren, yol gösteren ve beni benim neslimi en iyi anlayanlardan biri de oydu. Şimdi sahipsiz, şimdi isimsiz kalmış gibiyim.

O. Henri’nin meşhur ‘Son Yaprak ‘ hikâyesini bilenler, beni daha iyi anlayacaklardır. Ahmet Kabaklı, bizim soy sop, ilim irfan ağacımızın güzel yapraklarından biriydi. Diğer yaprakları ecel rüzgârı birer-ikişer düşürüp savurmuştu. Bir dal üzerinde tek başına kalıvermişti. Gözüm daima O’nun yaprağına takılmıştı. Kalp ameliyatından beri gözüm hep üzerindeydi. ‘Kopmasın ‘ diye dua ediyordum. Ah ne yazık! Dualarım kabul olmadı ve benim ‘son yapraklarımdan’ biri daha koptu.

Biliyorum ki ölüm yok olup gitmek, bitmek değildir.

Biliyorum ki ölüm yeni bir dünyaya doğmaktır. Biliyorum ki ölümden dönüş yoktur.

Hiç kimse bana teselli sözleri söylemesin. Ben ağabeyimi kaybettim. Lügatlerimizde ana-baba-ağabey vefatını unutturacak birkaç kelimemiz keşke olsaydı.

Biliyorum ki O’nun hiçbir dostu yoktu vatanımızın ve milletimizin dostları hariç.

Biliyorum ki O’nun hiçbir düşmanı da yoktu. Vatanımıza ve milletimize düşman olanlar hariç.

Ahmet Kabaklı ağabeyim tam bir Türkmen beyi olarak yaşadı: Doğru dil, doğru din, doğru tarih şuuruyla yaşadı ve yazdı.

Yıllardan beri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda birtakım hain güçlerin tutuşturdukları yangın, o bölgelerde Ahmet Kabaklı çapında hocalarımızın ve idarecilerimizin bulunmamasından büyüdü. O’nun Diyarbakır Lisesindeki edebiyat öğretmenliği bile başlı başına bir ibret destanıdır.

Ahmet Kabaklı gibi hocaların Diyarbakır’da vazife gördüğü yıllarda, o bölgede neden huzur ve güven vardır? Sonra ne olmuştur da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muz bir hiç yüzünden kan ve gözyaşı deryasında kavrulmaya başlamıştır?

Her nefis elbette ölümü tadacaktır.’ Ölüm elbette mukadderdir. Ama hiç olmazsa bu büyük kayıplarımızın ardından oturup düşünebilsek ve ‘O güzel atlara binip gidenler ne söylemişlerdi, ne yapmışlardı, ne yapmak istemişlerdi ?’ diye kıssalardan hisseler çıkarmaya çalışsak.’

Ağız boşluğunda oluşan sesler, dinleyenin bir kulağından girer, diğerinden çıkar ve kaybolur. Gönülde oluşup ağızda ses bulan cümleler ise hafızaya ve gönüle yerleşip kalır. Aynı durum, yazı için de geçerlidir. Aziz insan Bakiler; gönül insanı, duygu insanı, kudretli kalem… Söyledikleri, yazdıkları hep gönülden… Onun için unutulmaz, onun için değerli.

Tanıyanlar bilirler: Ahmet Kabaklı için yazdıkları, Sevgili Bâkiler için de aynen geçerlidir.

O, hak edene dersini verirken de muhteşemdir: Bakınız dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e nasıl ders veriyor:

‘2000 yılının ilk haftasında New York’ta, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na mensup 105 devlet başkanı bir araya gelmişti. O toplantıda Ermenistan Devlet başkanı Koçaryan söz alarak, bir saat boyunca durup dinlenmeden yalanlarını sıralamış, bizim 1915 yılında, bir milyondan fazla Ermeni’yi öldürdüğümüzü iddia etmişti. Bütün devlet başkanlarına çok tesirli olmuştu.

Koçaryan’dan sonra kürsüye dâvet edilen Ahmet Necdet Sezer; sâdece beş kelimeyle cevap verip yerine dönmüştü: ‘Bu meseleyi tarihçilere bırakmak lazım.’  Sayın Sezer, Ermeni meselesi hakkında hiçbir şey okumadığı, bilmediği için konuşamamış, dolayısıyla milletimiz ve devletimiz aleyhinde meydana getirilen havanın pekişmesine sebep olmuştur.’

Yavuz Bülent Bâkiler’in kâh yapay küçük bir çavlandan nazlı nazlı ve belli belirsiz bir şırıltıyla, kâh Manavgat veya Düden şelalelerinden dökülen sular gibi akıcı Türkçesinden tadımlık bir bölüm:

‘Edebiyatın millet hayatındaki önemini anlatmak kolay değil. Evvelâ edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil varlık sebebimizdir. Olmazsa olmaz şartlarımızdandır. Kalabalıkları, bir millet şuuru etrafında birleştiren temellerden birisi dil, ötekisi dindir. Din sevgili peygamberimizin ifadesiyle ‘Güzel ahlâktır.’

İşte biz insanlara ‘güzel ahlâkı’ ancak dille anlatabiliriz. Müspet ilimlerin ahlâk gibi, nasihat gibi, insan sevgisi, vatan-millet sevgisi, helâl-haram, sevap-günah gibi gayeleri, endişeleri yoktur. Bu duyguları biz edebî eserlerle ortaya koyabiliriz. Suyun sıfır derecede donduğunu, yüz derecede kaynadığını, fizik ilmi deneylerle bize gösterir. Ama fizik ilmi soğuktan donmak üzere, sıcaktan yanmak üzere olan insanlara yardım etmeyi bize telkin etmez. Biz insanlara karşı hoşgörülü olmayı, kabalıklardan, zulümlerden uzak durmayı, vatanımızı, milletimizi, devletimizi, bayrağımızı sevmeyi edebî eserlerden öğreniyoruz.

*   *   *

Asker ordumuz 1453 yılında İstanbul’u fethetmiş. İyi! Güzel! Mükemmel! Muhteşem bir kahramanlık! Kültür ordumuz da bu mübarek ve mukaddes beldeyi 1453 yılından beri bize sevdirmeye çalışmış. Ancak biz millet olarak kültür ordumuzun bu şiir yüklü eserlerini yeteri kadar okuyamamışız. Hatta hiç okuyamamışız. Vatan toprağımızı yeteri kadar sevememişiz ve İstanbul’un eski güzelliğini yer yer cehaletimiz, kabalığımız, ihtirasımız yüzünden boğazlayıp durmuşuz.’

Yavuz Bülent Bâkiler; şiirde ve nesirde kendine has üslubu, hitâbette kusursuz telaffuzu ile edebiyat ve fikir dünyamızda, alın ve akıl teriyle ihtişamlı bir yer edinmiş müstesna bir yazarımızdır. Yazdıklarında ve söylediklerinde samîmi ve inandırıcıdır. O’nun gönlünde yer edinenleri tanıyınca siz de onlara gönlünüzde yer vereceksiniz.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.trwww.yakinplan.com.tr

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. Ataları Azerbaycan’dan Türkiye’ye göç etmişlerdir. İlk ve ortaokulu Sivas’ta, liseyi Sivas, Gaziantep ve Malatya’da, Hukuk Fakültesi’ni 1960 yılında Ankara’da bitirdi.

 

Çalışma hayatına, Metal-İş Federasyonu’nda Eğitim ve Araştırma Müdürü olarak başladı. TRT Ankara Radyosu Merkez Program Dairesi Başkanlığı’nda raportörlük, Kısa Dalga Yayınlar Müdürlüğü’nde program yapımcılığı ve Kültür Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcılığı,  Sivas’ta avukatlık, Başbakanlık Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda hukuk müşavirliği, Başbakanlık müşavirliği yaptı. 1992 yılında emekli oldu.

 

Şair, yazar ve fikir adamı Bâkiler’in sanat hayâtı mahallî dergi ve gazetelerde yayımladığı şiirlerle başladı. Fakültede okuduğu yıllarda Kopuz Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı. Daha sonra Orkun Dergisi’nin yayın müdürü oldu. 1964′ten sonra şiirlerini Hisar Dergisi’nde yayımladı. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yazdı.

 

Millî şiirimizin biçim ve muhteva özelliklerini şiirlerinde görmek mümkündür. Memleket meselelerini, bu memleketin insanına olan içten sevgisini, yaşayan Türkçe ile ve rahat, aydınlık bir üslûpla anlatmıştır. Bu bakımdan Ârif Nihat Asya’nın yolunu devam ettiren şâirlerden sayılabilir. Tarihçi-Yazar Yılmaz Öztuna Yavuz Bülent Bâkiler’den; ‘Türkçenin Büyük Savunucusu‘, Altan Deliorman; ‘Güçlü ve Yüksek‘, Emekli Vali-Şair Rıza Akdemir; ‘Türk Dilinin Işıklı Bayrağı‘, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel; ‘Türklük Âşığı‘, Aydil Erol: ‘Türkçemizin Ustası‘ Olcay Yazıcı; ‘Aşkın ve Anadolu’nun Şairi‘, Ahmet Kabaklı; ‘Türk’e ve İslam’a, Turan ve Anadolu’ya dönük sevgi ve düşünce adamı‘, Prof. Dr. Mehmet Kaplan; ‘Anadolu insanının gerçeğini derinden yaşayan…’ Yahya Akengin; ‘TRT çöllerinde bir vaha ‘ sözleriyle bahsediyorlar.

 

Sivas’ta siyâsetle ilgilendi. Adalet Partisi’nin il başkanlığını yaptı, milletvekili adayı oldu.

 

YAYINLANMIŞ ESERLERİ

Şiir kitapları: Yalnızlık (1962), Duvak (1971), Seninle (1986), Harman (2000).

Antolojileri: Şiirimizde Ana, Sivas’ta Şiir.

Gezi notları: Üsküp’ten Kosova’ya, Türkistan Türkistan. Azerbaycan Gönlümde Bir Şahdamardır.

İncelemeleri: Âşık Veysel, Elçibey, Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali, Sözün Doğrusu 1-2, Sevgi Mektupları, Gidenlerin Ardından, Ârif Nihat Asya İhtişamı, Muhsin Başkan.

Diğer Eserleri: Tabuları Yıkmak, Unutamadıklarım, Kılıçlar ve Kalemler

Diğer Çalışmaları: Bahtiyar Vahapzâde’nin; Feryat, İkinci Ses, Nereye Gidiyor Bu Dünya, Özümüzü Kesen Kılıç / Göktürkler isimli eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine uyguladı.

Televizyon Programları: Avrupa’da Türk İzleri, Bizim Türkümüz, Sözün Doğrusu.

 

Mercimek Meselesinden İbarettir Memleket

Namık Kemal‘in “Vatan yahut Silistire” oyunu var. Zira o gün ‘Vatan‘ en uçtaki ‘Silistire‘ydi, bugün Süleyman Şah Türbesi bile değil. Ama Amerikan Dolarının önlenemez yükselişi herkesin ister istemez gündeminde.

“Tok olan, cümle cihanı tok sanır / Aç olan, cihanda ekmek yok sanır” atasözümüz binlerce yıllık Türk birikiminin eseridir. Lüks jip sayısı arttıkça çöplerde ekmek arayanların sayısının katlanarak artmasıdır Türkiye’de temel sorun.

Belgesellerde her canlının doğal yaşam alanı, beslenme alanı ve bunlara müdahil olanlara karşı verilen savaş aktarılır değişik suretlerde. Yaratılış gereği beslenmesi, barınması ve çoğalması elzem olan insanoğlunun bu temel ihtiyaçlarının da meşru dairede karşılanması gerekir.

Bu talepler bazen millet dediğimiz insan toplulukları noktasında toplu taleplerdir. Siyaset de bunun için vardır; halkın barınma – beslenme, korunma – güvenlik ve yeni alanların – arayışların toplum menfaatine hizmete sokulması.

Eğer işler geriye gidiyor, yaşam alanınız daralıyor ve diğer topluluklara göre hayatı idame standartlarınız düşüyorsa sıkıntı var demektir. Ve seçilen siyasetçiler sorumlu oldukları toplum kitlesine değil kendi midesine çalışıyor demektir.

Bakalım “ÇALIŞINCA (!) NELER OLUYOR” ülkemizde:

  • Elektrik kesintileri konusunda 80’ler Dizisi gerçek olmuş durumda. Anlamadığımız elektrik faturalarını kim kabartıyor; trafodaki kediler mi?
  • Kral Abdullah’ın ölümüyle bayrakları yarıya indiren İktidarımızın iktidarı bırakmama adına yine zengin Arap Şeyhliklerinden sıcak para avına çıktığını biliyor muydunuz?
  • ‘Kaynağı Belirsiz Para’ diye bilinen bu sıcak paranın; 2009 Seçimlerinde 5 milyar dolar, 2010 Referandumunda 5,5 milyar dolar, 2011 Seçimlerinde 12 milyar dolar, 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde de 9 milyar dolar olarak aktığını biliyor muydunuz?
  • 2015 Haziran’ındaki Seçimler için de Katar, Suudî Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin kapısının Hükümet yetkililerince çalındığını biliyor muydunuz?
  • İMF’ye 5-6 milyar dolar borç ödemekle övünen Hükümet’in 2002 ‘de 155 milyar dolar olarak devraldığı dış borcu şimdilerde 410 milyar dolara çıkardığını biliyor musunuz? Ve bunu 77 milyona böldüğümüzde Kişi Başına Borç Gelirimizin 5 bin doların üstünde olduğunu biliyor musunuz?
  • Yine 2002’lerde yüzde 8 oranında olan Büyüme Hızımızın yüzde 3’lerin altında seyrettiğini biliyor musunuz?
  • Doların yüzde 20’den fazla artmasıyla birlikte Kişi Başına Yıllık Gelirimiz de 2 bin küsur dolar azaldı. TUİK’e göre 10 bin 800’lerden 8 bin 300’lere düştü; 5 bin doları da Kişisel Dış Borca sayarsak Kişi Başına Yıllık Gelirde 3 bin dolar civarındayız demektir.
  • Resmî enflasyonun bile çift haneli rakamlara dayandığını, Türk Lirasının devalüe edilmiş gibi yüzde 30’lar oranında eridiğini biliyor muydunuz?
  • Mutfaktaki – pazardaki fiyat artışlarını en az yüzde 30-40 oranında pahalılık olarak hissetmeyen var mı? 6 ay önce Pazar filesi kaça doluyordu, şimdi kaça doluyor?
  • 2002’de “1,6 lira = 1 dolar” olan benzin şimdilerde 4,5 lira; 1,2 lira olan mazot ise 4 lira civarında. Aracınızın deposunu en son ne zaman tam doldurmuştunuz / fullemiştiniz?
  • Asgarî yani en düşük ücret 950 lira, resmî yani hesaplanmış Açlık Sınırı 1.300 lira; kim öle, kim kala?
  • 2 çocuklu ortalama bir ailenin resmî yani hesaplanmış Yoksulluk Sınırı 3.700 lira; sizce Türk halkının ne kadarı bu ortalamanın üzerindedir?

Tarlamız / alanımız daraldıkça daralıyor, bir de “dar gelirli” denilip darlığa sabitleniyoruz; he mi?

 

Hallere Güzellik Gelsin

Baharla bağlar uyansın
Yeşillensin dağ uyansın 
Uyuyan ruhlar uyansın
Hallere güzellik gelsin

Bak sonu geliyor kışın 
Güzellikler dolsun düşün
Anlamı olsun gidişin
Yollara güzellik gelsin

Çiçekler versin topraklar
Uykudan kalksın ağaçlar
Açsın yemyeşil yapraklar
Dallara güzellik gelsin

Çerağ yansın gönüllere
Eller uzansın ellere
Bal tadı aksın dillere
Dillere güzellik gelsin

Hasret çekmesin bülbüller
Gönüllerde açsın güller
Sıkılı kalmasın eller
Ellere güzellik gelsin

Bitsin artık karanlıklar
Yarınlar var,umutlar var
Sevgiyle sulansın bağlar
Güllere güzellik gelsin

 

Çanakkale Zaferinin 100. Yılı

Emperyalist güçler, Türk Devleti’ni işgal edip Türk Milletini yok etmek istiyorlardı. Vahşi Kapitalizmin temsilcisi Amerika ve Komünizmin temsilcisi SSCB, Avrupalı Emperyalist güçlerin melun kavgasına güler yüz gösteriyor ve onları destekliyorlardı.

Dünyanın her tarafından Avustralya dâhil toplanan askerlerle Çanakkale’yi geçip Türk Devleti’ni yok etmek için gemileriyle Çanakkale boğazına dayanmışlardı. Kahraman Türk Milleti, Emperyalist güçlerin saldırısına aldırmadan Çanakkale’de Allah’ın izniyle tarihe bir destan yazdılar. Çanakkale’nin geçilemeyeceğini bütün dünyaya ilan ettiler.

“Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Özdeyişini gerçekleştirip uğrunda binlerce şehit vererek vatan topraklarını emperyalist güçlerden kurtarmışlardır.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif, Çanakkale şehitlerini, din için, vatan için, bu topraklar için toprağa düşen askeri, tarihlere kitaplara sığdıramadığı Mehmetçiği, Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed’in kucağına tevdi etti. Mehmetçik yerinden memnundur. Onun kabri muvakkat değildir. O,”şehitler, mahşerde benim yanımdadır.” diyen ulu peygamberin yanındadır.

Çanakkale’de Mehmetçik yedi iklime, yetmiş millete, yedi yüz senelik korkunç bir medeniyetin bütün imkânlarına karşı koymuş, Türk bayrağı uğruna bir hilal uğruna güneşler gibi batmıştır.

Çanakkale’de tam dört yüz bin vatan evladı kefensiz yatıyor. Biz bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları, Çanakkale’de ve milli mücadelede vatanı kurtaran ruhu şehitler, gaziler ruhunu çok iyi biliyoruz. Keza, münkirlerin, nankörlerin niyetini de iyi biliyoruz.

Bugün, şu topraklar üzerinde hür ve bağımsız yaşıyorsak, bugün şu bayrak bizim bayrağımız, şu vatan bizim vatanımız diyebiliyorsak, bu Çanakkale’de yatan şehitlerimizin sayesindedir. Her şeyimizi onlara borçluyuz. Onların yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz.

Allah için, vatan için hayatının baharında, anadan, babadan, yardan geçmiş şehit oğlu şehitler unutturulmaya çalışılıyor. Onlar bizim en malum yerlerimizde, can evimizde, kalbimizdedirler.

Biz şuan inanıyoruz ki, vatanlarını, dinlerini, ırz ve namuslarını müdafaa için Anadolu bozkırlarından Çanakkale’ye koşup gelmişler ve yedi devletin donanmasına, yetmiş iki milletin saldırısına karşı “Çanakkale Geçilmez” destanını yazmışlardır.

Şehitlerimizin ruhunu şad, hatıralarını taziz etmek istiyorsak, onun uğrunda can verdiği imanı, zihniyeti canlandıran, şahlandıran bir abide dikmeliyiz.

Abideye ve çevresine öyle bir hava vermeliyiz ki, buraya giren insan adeta dünyayı unutmalı, onların ruhu ile temasa geçmiş gibi olmalı.

Mehmet Akif, Çanakkale şehitlerini tarihlere sığdıramamış, koca Kâbe’yi mezarına kabir taşı olarak dikmiş, yıldızlarla dolu gökyüzünü, mehtaplı geceleri şehidin üzerine bir örtü gibi örtmüştür.

“Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,

Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber…”

 

Cinayet Şebekesine Bu İmkânları Vermenin Adı Nedir?

Recep Tayyip Erdoğan‘ın Başbakan olduğu dönemde Kocaeli Aydınlar Ocağı aleyhine açtığı tazminat davasının son aşamasındayız. (Bu dava internet sitesinde yayımlanan bir karikatür sebebiyle açıldı.)

Dönemin Başbakanı / Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi avukatları Halit Çokan vasıtasıyla verdikleri tashihi karar dilekçesinde bakın PKK’yı nasıl tarif ediyor:

“Devlete karşı ayaklanan, meşru silahlı güçlere karşı silah kurşun sıkan, sivil ve masum insanları, yaşlı, kadın ve çocukları hunharca ve acımasızca öldüren, kan döken, ülkeyi bölmeye çalışan, ülkenin insan gücünü ve ekonomik kaynaklarını heba ettiren, toplumsal barışı ve ülkenin birliğini yok etmeye çalışan bir cinayet şebekesi..

Bu davada davalılardan karikatüristin avukatı, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın da Başkanı olarak tarafım. Karşı tarafın yani davacıların avukatının -diğer iddialarına katılmasam da- bu yaptığı tarife aynen katıldığımı söylemek zorundayım.

AKP hükümetleri işte bu “devlete karşı ayaklanan, meşru silahlı güçlere karşı silah kurşun sıkan cinayet şebekesinin” elebaşıları ile bir “müzakere sürecini” yürütüyor.

“Sivil ve masum insanları, yaşlı, kadın ve çocukları hunharca ve acımasızca öldüren, kan döken bu cinayet şebekesinin” İmralı’daki mahkûm çetebaşısı ile Devletin yeniden yapılandırılması, yeni anayasa ve bazı kanunların nasıl yapılacağı pazarlık ediliyor.

Bölgenin ve Türkiye’nin nasıl “demokratik” bir idare ile yönetileceğine dair 10 maddelik BİR bildiri açıklandı. İmralı’daki “toplumsal barışı ve ülkenin birliğini yok etmeye çalışan cinayet şebekesinin” elebaşısı ile varılan ve bu caninin kaleminden çıkan mutabakat metni çok özel şartlarda kamuoyuna açıklandı.

Nerede? Dolmabahçe Sarayındaki Başbakanlık çalışma ofisinde. “Ülkeyi bölmeye çalışan, ülkenin insan gücünü ve ekonomik kaynaklarını heba ettiren, toplumsal barışı ve ülkenin birliğini yok etmeye çalışan bir cinayet şebekesi” başının kuryesi, CB Erdoğan’ın tarifiyle “terör örgütünün Meclis’teki uzantısı olan partinin” milletvekili bir tarafta oturuyor. Yanında ise Başbakan Yardımcısı ile İçişleri Bakanı.

Kurye milletvekili, “taraflar arasındaki mutabakat metnini” açıklıyor.

Taraflar kim? T.C. Hükümeti ile “eli kanlı cinayet şebekesinin başı.”

CB Erdoğan’ın bile içine sinmeyen bir manzara bu. “Hükümetin Başbakan Yardımcısı’yla şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini ben şahsen doğru bulmuyorum” dedi. Çünkü hepimizden iyi biliyor ki, aslında açıklamayı yapan milletvekili değildi o koltukta oturan.

Dolmabahçe Sarayında Başbakan Yardımcısının karşısında oturan, “Sivil ve masum insanları, yaşlı, kadın ve çocukları hunharca ve acımasızca öldüren, kan döken cinayet şebekesinin” başı Öcalan’dı.

Yine, Nevruz sebebiyle Diyarbakır meydanına toplanan yüzbinlere hitap eden de iki milletvekili değil “eli kanlı cinayet şebekesinin başı” Öcalan’dı.

Bu açıklamalardan sonra PKK’nın propaganda aracına dönüşen TV kanallarında “Devlete karşı ayaklanan, meşru silahlı güçlere karşı silah kurşun sıkan cinayet şebekesinin” İmralı ve Kandildeki başlarının ne kadar “demokrat ve özgürlükçü” olduğunu anlatanlar da bu şebekedendi.

“CNN-Kürt” de “hele Öcalan’ın şartları yerine getirilmesin, eskisinden daha şiddetli silahlı kalkışma yaşanır” tehdidinde bulunan kadın da, esasen aynı “cinayet şebekesinin” mensubuydu.

Siz böyle tarif ettiğiniz bir caniyi, devlet ile eşit şartlarda pazarlık eder hale getirirseniz… Muhalefet partileriyle paylaşmadığınız, anayasaya ve devlet yapılanmasına dair, pazarlıklarda bulunursanız… “Yeter ki seçim dönemlerini çatışmasızlık ortamına geçirelim” diye bölgede alan hâkimiyetini tamamen “cinayet şebekesine” bırakıp, paralel devlet oluşturmasına göz yumarsanız… Hapisteki caniyi, Türkiye’nin en güçlü siyasi figürü haline getirir ve TV kanallarını emrine tahsis ederek demokrasi kahramanı haline getirirseniz… Bu cinayet şebekesinin elebaşı hakkında, partinizin milletvekilleri bile “Sayın Öcalan” hitabıyla konuşuyor, demokrasiye ve barışa katkılarını övüyorsa…

Siz bu “cinayet şebekesinin” nesi olursunuz?

*****

Millet Ülkesine Sahip Çıkıyor

“Eli kanlı cinayet şebekesinin” kurucu ortak olacağı iki ortaklı bir federal devlet kurulması için çok ciddi adımların atıldığı bir ortamı yaşıyoruz.

Daha da vahimi ve bizi en çok kaygılandıran husus toplumda milli reflekslerin dumura uğramış gibi gözükmesiydi.

Müthiş bir propaganda makinesi, bütün bu olanları “analar ağlamasın” ambalajı ile topluma sunmayı başarmıştı.

Ama bu ambalajın altında artık nelerin olduğu ortaya çıkmaya başladı.

Cüretlerini artıran ve kendilerine çok sayıda gazete sütunu ile TV kanalları açılan PKK propagandistleri Türk insanında bir “çaresizlik psikolojisi” yaratmaktalar. Bazen yumuşak üslupla ikna ederek, gerektiğinde tehdit ve korku salarak, yıldırma amaçlı psikolojik harekâtı yürütüyorlar.

İşte bu ortamda vatanına, milletine, devletine sahip çıkan 1234 Sivil Toplum Kuruluşunun desteklediği Türkiye Sivil Toplum Birliği (Türk-Bir), ‘Türk Milletine Çağrımızdır’ başlıklı bir açıklama yaptı. Bu oynanan oyunu bozacaklarını haykırdı.

Ankara’da Türkiye Barolar Birliği Salonunda gerçekleşen basın toplantısında açıklanan metinde, “Devletin, millî ve üniter yapısından vazgeçilmeyeceği, ülkeyi böleceği açık olan çok ortaklı veya özerk bölgeli ya da çok kültürlülüğe dayalı bir rejim şeklinin asla kabul edilmeyeceği” ifade edildi.

Türk milleti adının Anayasadan çıkartılarak egemenliğin yok edilmesini, devletin kimliğini belirleyen ilk 3 madde ile 6., 66.ve 42/9’uncu maddelerin kaldırılmasına karşı durdukları” vurgulandı.

Bölücü ve kanlı terör örgütü ile vatanımızın bütünlüğünün, milletimizin birliği ve devletimizin bağımsızlığının, pazarlık konusu yapılmasını; sözde ‘çözüm sürecine’ kurban edilmesini asla kabul etmeyeceğiz” denildi.

Bu hareketi İstanbul Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ile E. Bakan Sadi Somuncuoğlu’nun da içinde bulunduğu bir tertip heyetinin başlattı. Kocaeli’nden başkanı olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nın da dâhil olduğu Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği‘nden 26 kuruluş da destekledi.

Bu demokratik sivil toplum hareketi çok önemli bir toplumsal refleksi yansıtıyor.

Kurtuluş Savaşımızın ilk çekirdeğini oluşturan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin tarihimizdeki önemini hatırlayınız. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine Türkiye’nin çeşitli kent ve kasabalarında oluşturulan ve Milli Mücadele’nin ilk çekirdeğini oluşturan bu sivil kuruluşlar maalesef biraz geç ortaya çıktı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanması sonucunda kuruldu. Keşke vatan işgal edilmeden milli refleksi harekete geçirebilseydik.

Türk-Bir, siyasi partilerin içinde olmadığı, Milli refleksi yansıtan bir demokratik sivil toplum hareketi. Çok önemli bir başlangıç olduğu kanaatindeyim.

Bu önemli hareketi görmezden gelmeye çalışanlar var. TV ve gazeteler (birkaç istisnası haricinde) 1234 STK’nın dâhil olduğu bu çapta bir refleksi yansıtmadılar.

Fakat artık Türkiye’de çoban ateşleri yanmaya başladı.

Kimsenin bu ateşleri söndürmeye gücü yetmeyecek.

Çünkü Millet ülkesine sahip çıkmaya başladı.

 

‘Kötü huylardan arınmak; kendimizi ve Rabb’imizi tanımakla mümkün olur.’ Doç. Dr. Sosyolog Süleyman Doğan ile geleceğimizi konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Sosyoloji’ olarak bilinen toplum biliminin ilgi alanı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Süleyman Doğan: Efendim öncelikle bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Sosyoloji (latince socio+logos); ‘Toplum Bilimi‘ veya ‘sosyal olayların bilimi‘ veyahut ‘sosyal teşkilatlanma ve sosyal değişimler bilimi‘ olarak da bilinmektedir. Sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal olaylar ve olguları), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları, olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir.

Toplumla ilgili fikir ve düşünceler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak toplumu ve toplumla ilgili olayları ilmî olarak araştırıp, incelemeyi oldukça yeni bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda sosyoloji iki yüzyıllık bir geçmişe sahip bir ilim dalıdır. Sosyoloji 19. yüzyılda, özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasî, sosyal, ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen büyük değişimler modern toplum denilen bir toplum biçimini ortaya çıkarmıştır. Modern toplum, eski topluma ait birbirinden kopuk toplulukların bütünleşmesini, gelenek ve dinden kopmayı, bireyleşmeyi, rasyonelleşmeyi, kentleşmeyi, eşitsizliği kapsayan bir dizi süreçle ortaya çıkmıştır. İbni Haldun (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, toplumbiliminin ilk büyük kurucusudur. Toplumla ilgili kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda göçebe unsura yer verdiği, bunların medenî halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, 1332-1406 yılları arasında yaşamış ünlü İslam tarihçisi ve düşünürüdür. Temel eseri Mukaddime olan İbni Haldun, bir tarihçi olarak, deneyime, gözleme dayanan, konusu kültür varlıkları ve sosyal hayat olan, toplumun geçimini, kültür safhalarını, içyapısını, geçirdiği değişim ve dönemleri inceleyen ilim olarak tanımladığı tarih ilminde, önemli bir kilometre taşı oluşturur.

Sosyoloji kelimesi ilk olarak Fransız bilim adamı August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış. Daha sonra Comte’u takip eden Fransız sosyologu E. Durkheim, sosyolojinin konusu, yöntemi ve akademik hayatta yer alması konusunda önemli çalışmalar yaparak sosyolojinin gerçek olarak kurulmasını sağlamıştır. Daha sonraki gelişmeler sosyolojinin bütün dünyada giderek daha çok yayılmasına sebep olmuştur Sosyolojiye önemli katkı sağlayan başlıca düşünürler E. Durkheim, Karl Marks, M. Weber, V. Pareto, G. Simmel, W. Mills ve T. Parsons’dur. Türkiye’de sosyolojinin kurucusu ise Ziya Gökalp’dir.

Çetinoğlu: Ülkemizde seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticiler, toplum bilimi uzmanlarından yeterli ölçüde yararlanıyorlar mı?

Doğan: Türkiye’de sosyolojiden hala yeterli derecede yararlanıldığı söylenemez. Sosyoloji kültürünün Türkiye’de kâmil manada anlaşıldığı ve o nispette toplumun yararına istifade edildiğini söylemek zordur. Ancak son zamanlarda bu alanda ciddi araştırmalar da yapılmamış değildir.

Sosyoloji, fertten ziyade toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden meseleleri ele alıyorsa da sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir. Sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal ilişkileri, sosyal gruplar, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini belirli bir yöntem dâhilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve ilmî olarak mercek altına alan bir ilim dalıdır.

Batılılar bugüne kadar toplum bilimini, eski tabirle cemiyet bilimini, diğer toplumlara sızmada etkin bir şekilde kullanmışlar ve başarılı da olmuşlardır.

Çetinoğlu: İnsanoğlu’nun kendisini, olumsuz yönde etkileyen faktörlerden arındırması mümkün mü, nasıl?

Doğan: Efendim, insan hiç şüphesiz mükemmel yaratılmıştır. Mükemmellik Yaradan’dan ileri gelmektedir. Mükemmel yaratılan insanın ömrü geçicidir. O halde insan yaşadığı bu dünyada mükemmel yapısıyla ve mükemmeli temsil ettiği oranda hayatına yön vermesi gerekir. İnsanın yaratılışında iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti iradesine verilmiştir.  İmtihanın sırrı da burada saklı olsa gerekir. İnsanın olumsuz yönde etkileyen faktörlerden arınmasının başlıca yolu kendini ve Rabb’ini tanımasından geçer. ‘Kendini bilen Rabbini bilir‘ fehvasınca (1) insan bu dünyada yaşar ancak başka bir âlemin karşılığında yaşadığı şuurunda olursa kanaatimce olumsuz faktörleri bertaraf edebilir. Mümin ve Müslim için bu dünya mutlak mutluluk yeri değildir. Gerçek âlemin küçük bir ayinesidir. Olumsuz yönde etkileyen faktörleri bertaraf etmenin en önemli yollarından biri de hiç şüphesiz terbiyedir yani eğitimdir. Birey küçük yaştan itibaren düzgün ve doğru bir şekilde eğitilirse olumsuz düşünce ve menfi tutum ve davranışları, müspet ve doğru düşünceye sevk edebilir. Bunun için daha ilkokulda çağında çocuklarımıza düşünce eğitimini vermemiz gerekir. Düşünen birey ve aklını kullanan kişiyi olumsuz faktörler daha az tesir eder.

Çetinoğlu: Bizler; ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız.’ Tebliğinin muhataplarıyız. Beşerî ilişkilerimize, bu tebliğ merceği ile baktığımızda neler görüyorsunuz?

Doğan: Efendim gerçekten can alıcı soruyu sorudunuz. Bizler fert olarak da toplum olarak da bu soruyu zaman zaman, döne döne sormamız gerekir. İman etmek başlı başına büyük bir lütuf olduğu gibi onu muhafaza etmek te azim, sabır ve fedakârlık ister. Aslında hakikî manada iman eden mümin dünyaya meydan okur. Hakikî manada iman etmenin yolu da müminlerin birbirini sevmesinden geçiyor. Hatta sadece müminlere değil diğer insanlara da, ‘Allah yarattı‘ diyerek şefkat ve hürmet göstermek icap ediyor. İman böyle bir şey. Yunus ve Mevlana misali. Ve bütün bunların ötesinde Peygamber Efendimizin bağışlama ve hoşgörüsünü göstermek. Efendimiz amcasını parçalayan zatı bile affetti. İşte böylesine bir iman. Bu zamanda tebliğ etmek eskisi gibi nasihat etmekten konuşmaktan öte temsil etmenin, örnek olmanın daha etkili bir yol olduğu kanaatindeyim.

Sorduğunuz Hadisi Şerifte Müslümanların bir ve beraber olmasına da vurgu yapılmıştır. O sebeple Müslümanların birlik ve beraberliği de öncelikle imandan ve sevgiden geçer. Bu sevginin kavi olması için de hakikî manada birbirimizi sevmeli ve birbirimizin dertlerini dert edinmeliyiz.

Çetinoğlu: Batılı toplum mühendisleri, Türk insanını ve toplumunu dönüştürecek projeler düzenleyip uygulamaya koyuyorlar. Türk milleti olarak bizim, biz kalarak gelişmemizi sağlayacak projeler hazırlanması, hangi bilim dalı uzmanlarının görev alanındadır? Bu görev, gerektiği şekilde yapılabiliyor mu?

Doğan: Aslında sorunuzun muhatabı sadece ilim adamları değildir. Ancak bunu ilmî seviyede incelersek, sosyal bilimler Türkiye’de yıllardan beri ihmal edilmiş bir alandır. Hatta bazı çevreler tarafından sosyal bilimciler ilim adamı olarak bile görülmez. Ülkelerin ilerlemesi ve gelişmesi teknolojiye bağlı olmakla birlikte onun düşünce boyutu tamamen sosyal bir alandır. Düşünce üretilmeden, düşünce eğitimi ve öğretim yapılmadan nasıl icat yapılır, nasıl teknolojik gelişmeler yapılır? Bunu ciddi manada düşünmek gerekir. Sosyoloji ve pedagoji doğrudan insan ve toplumu inceleyen bilim dalı olarak toplumla ilgili olay ve olguları ciddi bir şekilde inceleyen devletin önde gelen yöneticilerine yol göstermelidirler. Mesela Türkiye’de hala zengin sınıfın sosyolojisi incelenmiş değildir. Zengin sınıfı gibi sanat erbabı, ilim erbabı ve siyaset erbabı da sosyolojik verilerle analiz edilmiş değildir.

Çetinoğlu: Toplum yapımızdaki değişimin sebep ve sonuçları, (var ise) olumsuzlukların giderilmesi konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Doğan: Toplum yapısının değişindeki en önemli göstergelerden birisi ailedir. Aile yapımızın değiştiği bir gerçektir. Toplum yapısındaki değişimi, aileleri tahlil ederek belirleyebiliriz. Bugün toplumda olumsuzluklar varsa ki vardır, bunun giderilmesi için öncelikle aile ve okul yapısına bakmak lazım. Bugünkü soysal hayat içinde ailenin ve okulun rolünden çok medya daha fazla bireyi tesiri altına almaktadır. Değişim ve dönüşüm evlerdeki televizyon, diziler ve internet yoluyla çok daha etkili bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Batının ve onun yerli işbirlikçileri sayesinde cemiyet yapımız bozulmakta ve onun yerine daha sorumsuz ve tembel bir nesil oluşturulmaya çalışılmaktadır. Onun için ebeveynler çocukları ile daha fazla ilgilenmeli ve çocuklarına daha fazla zaman ayırmalıdır. Çocukla kim ilgileniyorsa çocuk onun çocuğu olmaktadır. Geleceğimizi inşa edecek olan çocuklarımızla ne kadar ilgilensek azdır.

Çetinoğlu: Ülkemizde evler büyürken aileler küçülüyor. Bu değişim yeni nesilleri nasıl etkiliyor?

Doğan: Sözünü ettiğiniz büyüme ve küçülme sadece ev ile aile arasında değildir. Mesela iletişim teknolojilerindeki gelişmelere rağmen insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyorlar. Bu durum yaman bir çelişkidir. İnsanların zihinlerindeki mukaddesleri alıp her şeyi aynîleştirirsek o zaman birey boşlukta kalmakta ve hatta yalnızlaşmaktadır. Aile dediğimiz şey, teşkilatlı toplumun en küçük yapısı, nüvesi ve çekirdeğidir. Evlerimiz büyüdü, çocuklarımız azaldı. Kazancımız arttı, bereketi azaldı. Yiyeceklerimiz çoğaldı, ağzımızın tadı azaldı. Şehirlerimiz büyüdü medeniyetten yoksun insanlar çoğaldı. Bütün bu durumlar gerek sistem olarak gerekle aile ve okulda bireylerin ciddî eğitilmediğinin birer göstergesidir. Eğitimin her şeyden önce bireye iyi bir şahsiyet, kişilik ve karakter vermesi gerekir. Eğitime özel önem vermemiz, değer ve geleneklerimizi, gelişen ve değişen şartlara göre uyarlayarak nesillerimizi eğitmemiz icap eder. Aksi takdirde nesillerimiz heba olacaktır.

Çetinoğlu: Kültürel değerlerimizi ve tarihî süreç içerisinde oluşan sosyal kodlarımızı yeni nesillere aktarabiliyor muyuz?

Doğan: Maalesef doğru düzgün aktardığımız söylenemez.

Bir kere toplum kültür değerleriyle yaşar. Kültürün insan davranışları için referans oluşturması toplum açısından çok önemlidir Bir toplumda bireyler arası ilişkilerin düzenlenerek toplum hayatının meydana geldiği bilinmektedir. Kültür, sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilişki içinde bulunur. Sosyal kurumlarda temel olarak toplum içerisinde bireyler arasındaki sosyal ilişkileri düzenler. Kültür ve kurumlar arasındaki ayrımın daha çok analitik olduğunu kabul edersek; kültürü toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştıkları toplam kurumların bileşkesi olarak tanımlayabiliriz.  Kurum kültürün en geniş parçasını oluşturur. Kültürün en küçük ve indirgenemez temel oluşturucusu, yürürlükteki davranış örüntüsüdür. (2)

Sosyal rol, statü ve etkileşim formları ise sosyal kurumların oluşturucuları olarak değerlendirilir.  Kültür bünyesinde bir topluma veya gruba ait temel değer, norm ve davranış kalıplarını içerir. Bir toplumun kültürü onun inançları, ahlakı, sanatı, hukuku, dili, gelenek, görenek örf ve âdetlerden oluşan karmaşık bir bütündür Sosyal kurumlar ise düzenlenmiş, tesis edilmiş veya yapılanmış davranış örüntüleri ve bunlardan oluşan sosyal bütünlerdir.

Kültürel değerleri yok ederseniz onların kodlarıyla oynarsanız âdeta bireylerin genleriyle oynamış olursunuz. O da cemiyet yapısına dinamit koymaya eşdeğer bir davranıştır. Sosyal kodlarımız tarihî süreç içerisinde bazı değişimleri geçirmesi ve sosyal yapıyı ve dokuyu bozmadan dönüşmesi normaldir. Normal olmayan bu yapıyı bozucu bir takım içeriden ve dışarıdan yapılan girişimlerin verdiği tahribat, toplum için büyük bir felaket olur. O sebeple kültürel değerlerimize ve tarihten gelen sosyal kodlarımıza sahip çıkmamız gerekir.

Çetinoğlu: İstatistikler, boşanmaların sayısında artış olduğunu bildiriyor. Boşanmalar, toplum yapısını nasıl etkiliyor?

Doğan: İnsanın sosyal bir varlık oluşu, toplumun hem sebebi ve hem de sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanların yapısı ve mahiyeti (temel özelliği) onların bir arada yaşamasını gerektirmiş ve böylece toplum hayatı ortaya çıkmıştır.  Aynı zamanda toplum hayatı da insanları tarihî süreç içerisinde değiştirmiştir. İnsanların; toplum hayatından etkilenirler ve hatta şahsiyetileri, toplum hayatıyla belirlenir.

Ancak burada önemli olan insan mı? Toplum mu? Ayrımı değil, insan ve toplum arasındaki etkileşimdir. İnsan ve toplum bir bütünün iki önemli yüzü ve gerçekliğidir.

Bugün medya ve televizyon kuruluşları nesillerin doğru ve düzgün eğitilmesi ve muhafazası için azami gayret göstermek mecburiyetindedir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapmak mecburiyeti vardır. Televizyon dizilerinde her türlü çarpıklık vardır. Bu dizelerde; ihtiras, hırs, aldatma, ihanet, hıyanet, şiddet, saygısızlık, ahlaksızlık, çarpıklık, yalancılık, tecavüz gibi kötü huylar, iyi gibi gösterilmektedir. Bu çarpıklıkların önüne geçemezsek geleceğimizden emin olamayız. Çünkü çocuk bugün taklit eder yarın tatbik eder. Yani çocuk gördüğünü yapar. Bu diziler ve medyanın yanlış yönlendirmesiyle Türklerin kültürel kodlarıyla oynanmakta ve adeta genlerimiz değiştirilmeye çalışılmaktadır. En önemli kurumumuz olan aile yapımız bozulmaya çalışılmaklardır.

Aile yapısı ve kutsiyeti bozulunca adeta genlerle oynanılması sonucu boşanmalar baş göstermektedir.  Bir kere evlilik kurumu en önemli millî ve dinî değerimizdir. Aile bireyleri sevgi, saygı ve sorumluluk üçgenini ihmal etmeleri sonucu boşanmalar artmıştır. Boşanmaların artması demek toplum dengesinin bozulması manasına gelir. Bir başka ifadeyle boşanmalar toplum yapısı için ve geleceğimiz için tam bir felakettir. Günümüzde boşanma medya ve diziler yoluyla teşvik edilmekte ve desteklenmektedir. Boşanmaların önüne geçmenin bir yolu da; ev, okul ve medyada bu müessesenin yüceltilmesidir.

Çetinoğlu: Kişinin millî ve mânevî değerlerinden kopmaksızın modernleşmesi mümkün mü, nasıl?

Doğan: İnsan duygu, düşünce ve davranışlardan oluşan bir bütündür. İnsanı insan yapan sadece düşüncesi değil, aynı zamanda sosyal bir varlık olmasıdır. Toplum içinde yaşamasıdır. Başkalarından etkileniyor olmasıdır. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarının sosyal yapı içinde bir bütün oluşturması gerekir. Bu bütünlük içinde sosyal toplumda yaşayan insanın bütünlüğünden parçalar farkı şekilde çalışırsa ruhî denge bozulur. Ruhî denge bozulduğunda fizyolojisi de bozulmuş olur. Bir grup hücre bütünden farklı çalışmaya başlarsa şizofreni ortaya çıkar. Aynı durum bireyde olduğu gibi toplum için de geçerlidir. Yani orkestradan bir çalgı aleti yanlış çalarsa o orkestra tamamen bozulmuş olur. Toplumda böyle bir yapı söz konusudur. İnsanın psikolojik yapısı ile fizyolojik yapısı bir orkestra gibi çalışır.

Manevî değerlerden kopmadan kendi tarihî ve kültürel yapısına uygun olarak gelişmesi ve değişmesi mümkündür. Modernleşmeyi biz gelişme ve değişme olarak ele alırsak insanın değerlerine bağlı kalarak mümkündür. Ancak modernleşmeyi dinî ve millî değerleri yok ederek gerçekleştirmekse bu mümkün değildir. O sebeple modernleşme adına millî ve dinî değerlerimizden koptuğumuzda biz biz olmaktan çıkarız. Benim kanaatim pekâlâ değerlerimize sahip çıkarak değişim, gelişim ve dönüşümümüzü değişen dünya şartlara göre ayarlayabiliriz. Bu da modernleşmedir ki bunu yapabiliriz.

Çetinoğlu: Tarihsiz ve geleneksiz, örf ve âdetlerinden kopuk, dolayısıyla ahlak anlayışında çöküntüler bulunan insanların çoğalması ile toplumda ne tür değişikler beklenir?

Doğan: Toplumun ortak temel değerleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri de kültürel değerlerdir. Kültürel değerlerimizi korumak için son derece dikkatli olmak durumundayız. Televizyonlarda yayınlanan dizilerden özellikle ‘Aşk-ı Memnu‘, ‘Yaprak Dökümü‘, ‘Hanımın Çiftliği‘, ‘Aşk ve Ceza‘, ‘Ömre Bedel‘ çarpık ilişkiler, kötü örnek ve modeller, ahlak dışı gayri meşru hayatlar, gelenek ve kültürümüze aykırı davranışlar sergilemekle, toplumun dengesini bozmaktadır. Bir dizide, bir eserde olması gereken en önemli özellik; sanat, felsefe ve estetik bugün adı geçen dizilerde yoktur. Yapılan dizilerde toplumun kültürel dinamiklerine dinamit konduğu gibi geleceğimizi emanet edeceğimiz nesillerimiz, çocuklarımız da yanlış yönlendirilmekte, düne kadar mukaddes gördüğümüz değerler ayaklar altına alınmaktadır. Yeğen yengesine; komşu, komşusunun eşine; evli kadın bir başka erkeğe özendirilmekte; ar, ahlak ve namus gibi değerlerimizle adeta alay edilmektedir. Böyle giderse hem kültürümüz, hem ahlakımız ve bizi biz yapan değerlerimiz bir bir elimizden çıkacak ve özellikle gençler boşluğa itilecektir. Bu durum sosyal barışı ve dokuyu zedeleyecektir. Sosyal dengeyi koruyup kollayan ve koruyan devlet dediğimiz aygıt bunu yasalarla engellemelidir. Gençlere kötü örnek olan yukarıdaki dizilere bir kıstas ve standart getirilmelidir. Bunların sebebiyet verdiği olumsuzluklar, porno filmlerinden daha kötüdür.

Çetinoğlu: Ülkemizde karşı karşıya bulunduğumuz Kürtçülük problemi, toplum bilimleri açısından nasıl görünüyor?

Doğan: İçinde yaşadığımız toplumun ekonomik yapısı, aile düzeni, kültürü, yönetim biçimi, nüfusu, dini, ahlak anlayışı sosyal davranışlarımızı şekillendirir. Mesela; hangi partiye oy verdiğimiz, eş seçimimiz, yaptığımız meslek, boş zamanları değerlendirme biçimimiz, sosyal şartlardan etkilenir. İnsan davranışları üzerinde sosyal şartların etkili olması sosyal davranışın çözümlenmesinde, toplum ve toplum hayatıyla ilgili olgu ve süreçlerin bilinmesini önemli bir hale getirmiştir. Bilindiği gibi insanlar toplum içinde yaşayan sosyal varlıklardır. Toplum halinde yaşamak insan için mecburî, kaçınılmaz ve onun tabiatıyla ilgili bir özelliktir. İnsanların sosyal varlık olduğu; yani diğer insanlarla ilişki kurarak bir arada bulunması birçok filozof ve sosyologun paylaştığı temel bir fikirdir.

Asıl sorunuza gelince; ‘Kürtçülük Problemi‘ Türkiye için en önemli problemlerden biridir. Bir kere tüm provokasyonlara rağmen geniş anlamda bir Türk-Kürt çatışması yok, buna karşı bir istek de yok. Bu durum önemlidir ve ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekir. Bugün PKK çizgisinde mecliste temsil edilen parti var. Bunlar aleni terörist başını savunuyorlar ve onun hapisten çıkmasını, hürriyetinin verilmesini, hareketin başına geçmesini, PKK’nın siyasî bir yapıya dönüşmesini istiyorlar. Bunlar şu anda şiddet yüklü Kürtçülük yapıyorlar. Bir de hiçbir şekilde şiddeti siyaset aracı olarak görmeyen bir kitle var. Kimlikleri konusunda duyarlı olsalar da siyasetin temeline kimliği oturtmuyor bu Kürtler. Bunlar işinde gücünde insanlar. Aslında son on yılda doğu ve güneydoğuya devlet ciddi manada yatırımlar yaptı. Batıda ne varsa artık doğu da var. Doğu ile batı hemen hemen eşitlendi. Fabrikaların aynı oranda yapılmaması ise sermayenin çekinmesindendir.

PKK yanlısı Kürtler kimlik üzerinden siyaset ürettiği için ayrımcılık yapıyor. Mecliste temsil edilen PKK yanlısı Kürt politikacılar hep Kürtler için politika üretiyor, ülkenin bütünü için hiçbir şey söylemiyor. Diğer yandan normal vatandaş ise bütünleşmekten yana. Kürtlüklerinin kabulü ve saygı görmesi karşılığında bu ülkeye sadakatle bağlı olduklarını her fırsatta söylüyorlar. Ötekilerin sadakati ise pazarlığa bağlıdır.  Bu önemli bir ayırım olarak önümüzde duruyor. Dağa gitmeyi engellemek için şiddetin bir siyaset aracı olarak kullanılmasını engellemek lazım. Bunun için ehl-i insaf ve vicdanının sesine kulak veren Kürtleri muhatap almalıyız. Madem ayrılmak istemeyen geniş bir kitle var. Bizim muhatabımız onlar. Onları karşımıza alıp sormalıyız. Bir sürü sivil toplum kuruluşu var, kamu önderi var. Arkalarında bir sosyal çevre olan insanlar var.

Demokratik açılımın önemli ayaklarından biri, sosyo-kültürel alanda yaşanan kimlik sorunlarının çözümüdür. Bu kimlik sorunlarının çözümünde sadece siyasîlerin bir niyet beyanında bulunması yeterli değildir. Tarihe ve topluma mal olmuş önemli şahsiyetlerin de bu sürece dâhil edilmek suretiyle sürecin toplum nezdinde kabul görmesi sağlanabilir. Toplumda herhangi problem alanının çözülmesinin yolu, o problemin topluma mal edilmesinden geçiyor. Bunun yolu da toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşan sivil toplum kuruluşlarının, cemaatlerin, tarikatların bu anlamda seferber edilmesinden geçtiğidir. Eğer bir mesele topluma mal edilip çözülmek isteniyorsa, toplumda karşılığı olan dinî ve sosyolojik şahsiyetlerin, cemaatlerin, tarikatların ve sivil toplum kuruluşlarının seferber edilmesi gerekir.. Ancak bunlar kanalıyla topluma nüfuz edebilmek mümkündür. Siyasî aktörlerin problemin çözülmesi gerektiğine işaret etmesi bir problemin çözümü için yeterli değildir. Bu problemin çözümü büyük oranda eğitim ve insanlara iş vermekten geçmektedir.

 

(1) fehva: kavram, anlam.

(2) örüntü: harçsız örülmüş duvar.

 

Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN

1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu.

Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1988 yılında mezun oldu. 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham University Politic Science And International Study (Politika ve Uluslar arası İlişkiler) Master Programına katıldı.

 

1999 yılında Eğitim Felsefesi, Sosyolojisi ve Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla akademik Dr. unvanı aldı. Sırasıyla Fırat, Abant İzzet Baysal, İstanbul, Trakya ve Fatih Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

 

Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde (AB’e bağlı Leonardo Da Vinci proje uzmanı) bağımsız (AB) dış uzman olarak görev yaptı. Araştırma, inceleme ve bilimsel toplantılar maksadıyla elliden fazla ülkeye gitti.

 

Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarılığı yapmıştır. Halen Önce Vatan gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

 

2001 yılında Moldova Gagauz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen Şeref Madalyası sahibidir.

 

Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla 2002 ve 2004 yılında INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) milletlerarası çevre basın üçüncülüğü ve jüri özel ödülü kazanmıştır.

Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır:

1-Eğitimde Başarının Şartları: (İstanbul 1998), 2- Sivil Demokrasi Çağrısı: (İstanbul 1999), 3- Şimdiki Çocuklar Harika: (İstanbul 2001), 4- Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir: (İstanbul 2002), 5- Mutlu Aile Mutlu Çocuk:  (İstanbul 2003),  6- Varolmanın Yolunda Zengin Olmak: (Editör olarak, M.Uyar ve M. Çetin ile birlikte), Mehmet Tanrısever. İstanbul 2005), 7- Başarıya Yürüyenler: (İstanbul 2006), 8- Ailenin Aynası Çocuk: (İstanbul 2006), 9- Ailede Sevgi Eğitim: (İstanbul 2009), 10- İnsanlar Konuşa Konuşa: (İstanbul 2011).