25.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 816

Hukuk İle Geçinememek

Üniversitede okurken yıldız hukukçu hocalarım vardı. Ceza Hukukçusu Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Prof. Dr. Kayıhan İçel, İdare Hukukçusu Prof. Dr. İsmet Giritli gibi. Her ikisinden de geçer notlarım vardı. Günün birinde Türkiye’deki fikir suçları(TCK 163, 6187, 141, 142) ile alakalı olarak hazırladığım YÜZALTMIŞÜÇ isimli eserim(1974) yirmi bin basılmış, ancak bir tanesini bile utandığımdan “29 yaşında sen mi kitap yazdın?” demesinler diye hocalarıma verememiştim. Oysa bu 4. yayınlanmış eserimdi. Ancak mağdur, mazlum, insan hakları ve hukuku çiğnenen herkesin ömrüm boyunca hep yanlarında oldum hocalarımın dersiyle.

Bu ara yine hukuk, insan hakları, demokrasi ve çağdaşlık konularıyla hemhalim.

Dreyfus Olayı Niçin İyi Bilinmeli?

İstanbul Kadıköy Büyük Kulüp’te Nevin Altınbaş Bulut beni kısa adı TBB olan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun toplantısına davet etti. Gittim. Kilis Barosu Başkanı Hayri Muammer Fazlıağaoğlu da  konuktu. Ayakta dolaşarak yaptığı konuşmada Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na göre toplumda önemli bir iyilik gücü ve kararlılık var. Bir kişiyi daha kazanmalıyız. Umutsuz olunmaması için hiç bir sebep yok.  Soru ve sorunların çözümü bize bağlı. Çünkü karşı devrim içindeyiz. Kızarak hiç bir mücadele kazanılmaz. Birbirimize kilitlenmeli, zihinlere atılan formatları insana ve eğitime yatırım yaparak değiştirebiliriz.

Hepsinin altına imzamı atacağım bir değinmeydi bunlar. Sonra şöyle sürdürdü:

-Geleceği tehlikede olan mazlumlarız. Özgürlükçü demokrasi istiyoruz. Sosyal devlet böyle planlanmalıdır. Alternatifler yaratılmalı ve  ufuk açılmalı, hayallere ulaşılabilmelidir. Bunun için toplumsal örgütlenmeyi derinleştirmek icap eder. Türkiye çağdaşlık rayına mutlaka oturacak. Kurtarıcı yok, kurtarıcı sizlersiniz. Bugün yapılan algı operasyonudur. Fransa’da Dreyfus yeşermeseydi, Fransa Fransa olmazdı.

Metin Feyzioğlu’nun dedesi Prof. Dr. Turan Feyzioğlu’nu bizim nesil çok iyi tanır. Maruf bir aile. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu iyi ki Yüzbaşı AlferdDreyfus olayını (1894) hatırlattı. Bir iftira ile mahkûm olan, rütbeleri sökülen Dreyfus için Ünlü Yazar Emile Zola “Suçluyorum” diye reisicumhura ve genelkurmay başkanına açık mektup yayınlar. Zola hakkında da dava açılır. Yıllar sonra da olsa hakikat anlaşılır, toplumun desteğini de alan Dreyfus’aLegiond’Honneur Nişanı verilir ve rütbesi iade edilir. Her devlet böyle bir dönem geçiriyor ister istemez. Metin Feyzioğlu soruları cevapladı ve şöyle noktaladı konuşmasını:

Milli Devlet Dönemi Bitmedi

-Türkiye’de Kemalizm adına yanlış uygulamalar oldu. Türkiye’de militan yetişmez. Çünkü Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmet Yeseviler öğretisinde hep sevgiden bahseder. Dolayısıyla ülkemizde önce yürek köprüsü kurulmalıdır.

Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nu ilk defa dinledim ve tanıştım.  Sosyal tesis için Enez Köyü yakınındaki 6500 dönüm arsayı Kilis Barosu’na bağışlayan Türkiye Barolar Birliği Yönetimine teşekkür ettim. “Daha bitmedi yine görüşeceğiz.” dedi. İstanbul Ticaret Odası Başkanı iken Dr. Murat Yalçıntaş’a oynan oyunu ve tuzağı anlattı. “Olur böyle vakalar” diyemedim içimden. Yeniden dehşete düştüm.

Prof. Dr. Metin Feyzioğlu bir başka toplantı için ayrıldı . Saat 23.00’e geliyordu. Ben de bir başka toplantı için ikinci günü bekledim. Basın Konseyi Toplantısı için Beşiktaş’taki Bahçeşehir Üniversitesi Kampüsüne gittim. Kampüste iki şey dikkatimi çekti. Burası gerçekten bir üniversite gibi, bunu hissediyorsunuz içeri girdiğinizde. İkincisi de  üniversitenin siyaset okulu. Aynı gün Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk konuşacak. İki TBMM eski Başkanları Hüsamettin Cindoruk ve Köksal Toptan ile, Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da toplantıda.  İlker Paşa konuştu önce. Türkiye’nin bölgede güç olmaya çalıştığını anlatan İlker Başbuğ PKK Terör örgütünün ve terörün medya üzerinden propaganda yaptıklarını söyledi. Atatürk’ün ileriyi görerek 1923’te Matbuat kanununu çıkardığını ve Sözde Ermeni soykırımı iddialarının 100. Yılının derin bir sessizlik içinde geçtiğini hatırlatan İlker Başbuğ şöyle konuştu:

5 Kocaman Cildin Altında Ezilmek

-Osmanlılar döneminde Amerikan Büyükelçisi(1913-16) olan HenrMorgenthau (Yahudi işadamı) 1918 ‘de yazdığı “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü”  kitabı Ermeni diyasporasının el ve ana kitabı hüviyetinde. Türkiye aleyhindeki çalışmalara referans olarak bu kitap veriliyor. Üzgünüm ama 72 sene bu kitap cevapsız kaldı. Buna cevabı yine bir başka Amerikalı akademisyen (Boğaziçi Üniversitesi) Prof. Dr. TacikiClovi vererek Morgenthau’un iddialarını yerle bir etti. Bunları niçin söyledim? Nerede olduğumuzu sorgulamalıyız. Bugün medya baskı altında. Ancak toplum ümidini korumalı. Kamuoyu doğru bilgilendirilmeli. Haberler teyit edilmeden yayınlanmamalı. Medya ve siyasilere bu konuda önemli görevler düşüyor.  Gençlerin sıkça kullandıkları sosyal medyaya da dikkat edilmelidir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Paşa’nın konuşmasına, rahmetli Turizm ve Tanıtma Bakanı Barlas Küntay’ın oğlu akademisyen Burak Kuntay eklemeler yaptı:

-Sayın Paşam Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyelerinden Amerikalı tarihçi Porf.Dr. Heath W. Lowry bu konuda bilinmeyen tarihi hakikatleri ortaya çıkardı. Boğaziçi’ndeki Bilinmeyen Türkler kitabı önemli bir çalışma. Zaten dürüst akademisyenleri  üniversitelerden kovduruyorlar. Son örneği de Prof. Dr. JustinMcCarthy oldu. Amerika’daki çalıştığı üniversite işine son verdi. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve ben Bahçeşehir Üniversitesi’nin Boğaziçi’ne bakan lokalinde yemek yerden İlker Paşa’ya Hasan Celal Güzel’in itibar baskılı ansiklopedik çalışma 5000 sahifelik Yeni Türkiye Ermeni Özel Sayısını hatırlattık. Esasında böyle bir çalışmayı devletin yapması gerek olan Kültür ve Eğitim Bakanlığı başta Ankara Hasan Celal Güzel’in bu önemli çalışmasına her nedense hiç alaka göstermedi.

Basın Konseyi

Pınar Türenç Basın Konseyi Başkanı. Konseye 247 şikayet başvurusu olmuş ve bunu yüksek kurul görüşerek sonuçlandırmış. Şikayetlerde % 150 bir artış var.  Basın Konseyi’nin ücretsiz bir de telefonu mevcut şikâyetler için 0 800 211 00 56 Basın Konseyi tutuklu gazetecilerin de sesi, gözü ve kulağı durumunda, adil olmayan yargılanmalara, uzun tutukluluk hallerine dikkat çekiyor, gazetecileri unutturmamaya çalışıyor.

Pınar Türenç’e göre Türkiye demokrasi işini çözmeli. Çünkü gençlerin yarınları sancılı görünüyor. Özgürlük olmayan bir yerde yeşermek mümkün değil. Basının evrensel değerlerinden vaz geçilemez. Türkiye bu konuda 56 sıra geriledi. Özgürlükler risk altında. Yayın yasakları da hayatımızın bir gerçeği.

 

Sami Selçuk Diyor ki: Hiper Demokrasi Aranıyor

Eski Yargıtay, halen Yargıtay Onur Başkanı, Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Sami Selçuk’un eğer her hangi bir eserini okumadınızsa önemli bir

açığınız var demektir hukuk, demokrasi, insan hakları açısından. Sami Selçuk toplantıda Bahçeşehir Üniversitesi Hükümet Liderliği Okulu’nda dedi ki:

-18. YY en büyük idealist çağ. Aydınlanma çağı. 19 YY maddeci yüzyıl. 20.YY kokteyl-sentez çağı. Postmodern çağı yaşadık.119 ülkede(2006) çok partili rejim var. Halk demokratlaşıyor. 2011 yılında dünyada güvenlik ve özgürlükler habire gidip geliyor. Günümüzde hiper demokrasi aranıyor. Ancak önce ahlak.

Prof. Dr. Sami Selçuk bir örnek verdi. Papaz Okulu öğrencisi Thomas hiperaktif bir öğrencidir. Hocaları ve arkadaşları alay ederler çok çalıştığı için. Bir gün hocası sınıfa girerek “Dışarda bir eşek havada uçuyor” diye söyler. Bütün sınıf güler, “Hiç eşek uçar mı?” diyerekten.. Thomas ise dışarı çıkar, sonra sırasına giderek oturur. Hoca da gülmektedir. Niçin dışarı çıktığını öğrenmek ister Thomas’ın. Cevap dikkat çekicidir.

-Bir papazın yalan söylemesinin mümkün olmadığını göstermek için  uçan eşeği görmek üzere dışarı çıktım efendim!

Cevap bir “ahlak Sorunu”nu ortaya koyuyor. Maalesef doğuda kurnazlık ahlak ile  karıştırılıyor. Bu ahlaksızlıktır. Esas sorun da budur. Bir örnek anlattı Sami Selçuk:

Kalleşliğe Rıza Bir Yerde Arıza

-Amerikalı JasseWoodson James(1882) ünlü haydut ve soyguncudur. Missouri bölgesinde yaşamakta ve çetesi vardır. Halkı canından bezdirmiştir. Ancak günün birinde arkadaşı tarafından arkasından vurularak öldürülür. Hollyvood 20 film yapar ve böylece “Vahşi Batı” dizisi öne çıkar. Halk bu filmi tutmuştur. Soyguncu James’e kızmasına rağmen, arkadan kalleşçe katledilmesine rıza göstermemiştir.

Matematiğin her şeyin esası olduğunu savunan Sami Selçuk ilginç rakamlara vurgu yaptı:

-Bürokrasi 365 günde 150 gün çalışıyor. Gıda Maddeleri Tüzüğü 1970 yılında çıktı ve hiç uygulanmadı. Siyaset bunu çiğnetti. Bunun adı ahlaksızlıktır. Devletle işimiz zor. Mustafa Kemal ‘in kafasındaki demokrasi ondan sonraki liderlerde yoktu. Atatürk diyordu ki ” Ben öyle bir rejim istiyorum ki ilerde (Padişahlığı Savununlar) da parti kurabilsin. Tarihi binalarımızın yıkıldığı bir yerde hiç tarih bilinci oluşur mu? Dil ve yurt bilincini yaşatmalıyız. Türkçe düşünüp, Türkçe yazmalıyız. Uygar toplum hukuk bilinciyle olur. Hukuk kavram dilidir.

Sami Selçuk Yargıtay Kütüphanesi dahil kütüphanelere kimse uğramadığı için çoğu kitabın yepyeni kaldığını hatırlattı.

-Türk hukuk uygulaması başarılı değildir. Türkiye demokrasisini gözden geçirmek durumundadır. 518 Daire Başkanlığının olduğu Yargıtay örneği başka hiç bir ülkede yoktur. Hele hele duruşma yargıcı dünyanın hiç bir yerinde bizdeki gibi değiştirilemez!.

Tahammülsüzlük

Türkiye’de karar aşamasında bile yargıç değiştirilebiliyor. Hakim de dosya üzerinden karar veriyor. Araştırarak kendisini yormuyor.

Bütün bunlardan bir neticeye gittim. Seçimi olan rejimler illa demokrasi değildir. Otoriter baskılar, eleştiriye tahammülsüzlük,  değişik yıldırma yöntemleri, hukuk hukuksuzluğun hukuk olarak kullanılması her şeyi sil baştan yeniden düşünmeyi gerektirebilir. Ne dersiniz? Çünkü üniversiteler de görevini yapmıyor, ilim üretmiyor.

 

Koruyamadınız!

0

Koruyamadınız. Bizi aydınlatan elektriği koruyamadınız. Minibüse binen Özgecan’ı koruyamadınız.

Nöbetteki Mehmetçiği, göndere çekilen bayrağımızı koruyamadınız

Üniversitede vatansever Fırat kardeşimizi koruyamadınız.

İlk Okulda sorardım; yurt dışında hangi toprağımız var? Çocuklar hep birden: Süleyman Şah Türbesi ve civarı derlerdi. O vatan toprağını koruyamadınız.

Koruyamadınız Somada ölen işçi kardeşlerimizi… Koruyamadınız 17 tane Ege Adasını,Tansu Çiller’in Yunanlıları kovduğu Kardak Kayalıklarını koruyamadınız.

Koruyamadınız Tabiatı-Doğayı yandaşa soydurdunuz her yeri, milli kuruluşları koruyamadınız,satıp savdınız…

Koruyamadınız haysiyeti, şerefi, Ankara’yı parsel parsel sattınız, Arınç Amca söyledi billahi biz demedik, koruyamadınız Atatürk Orman Çiftliğini o güzelim ağaçları koruyamadınız…

Sınırlarım yolgeçen hanına döndü,alkışlarla karşıladınız vatan hainlerini,sınırlarımızı koruyamadınız…

Koruyamadınız emekliyi ,memuru,işçiyi pula sattınız, açlığa mahkum ettiniz asgari ücretliyi…
12 yıl önce kişi başına düşen dış borç: 1.963 dolar, Şimdi ise 4.830 dolar. Tepe konuştukça dolar fırladı. Türk parası dibe vurdu, cepler boşaldı, Türk parasını maalesef koruyamadınız…

Milli Eğitimi dibe indirdiniz, Öğretmenliğin değerini koruyamadınız.

Köylüyü, çiftçiyi bitirdiniz, onları açlığa mahkum edip,makarnaya ,kömüre ,çiçek yağına kul köle yaptınız,ekilen -biçilen toprakları koruyamadınız !

İslam’ı şahsi ve siyasi çıkarlarınıza alet ettiniz. Saf, cahil insanları kandırdınız, onların şahsiyetlerini koruyamadınız…

Öcalan katili ile masaya oturup, o ne derse baş tacı yaptınız, Türk Devleti’ni milletler arenasında rezil ettiniz. Türk’ün Töresini, haysiyetini koruyamadınız…

Atatürk’ü bırak korumayı da, o yüce insana her gün hakaretler yağdırdınız. Allah’ın izniyle bu ülkenin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, ismimizin Agop,Elvis,Onassis ,Elizabet değil de,Mustafa, Ahmet,Mehmet,Emine,Ayşe ,Fatıma olmasını sağlayan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü her yerden silmek için sinsice çalıştınız, onu yok saydınız,kalplerden silmek için ona her çamuru attınız,atmaya devam ediyorsunuz. Atatürk’e ait ne varsa yok ediyorsunuz, onun eserlerini korumuyorsunuz, koruyamadınız…

Kasaları, ayakkabı kutularını, arsaları ,bebek katilini koruduğunuz kadar , Türk kelimesini koruyamadınız,bilhassa düşman oldunuz…
Koruyamadınız devletin SAVCISINI, katlettirdiniz. Utanmadan da sağda solda sırıtıyorsunuz. Size inanan binlerce insanı yine kandırmak için, muhalefete yine çamur atıp,gücü elde tutmaya gayret ediyorsunuz.O savcının ailesi ,çocukları şimdi ne haldeler !

Yazıklar olsun,ülkem ne hallere getirildi,yazıklar olsun. Sayın Savcı sizi koruyamayanlara yazıklar olsun.
Saygılarımla.

 

Şirket Gibi Yönetim, Öylemi?

Kışla da Türk bayrağını,

Süleyman Şah’ta Vatan toprağını,

Sokakta Özgecan’ı,

Üniversitede Fırat Çakıroğlunu,

Egede Türk adalarını,

Adliyede Savcıyı.

Koruyamadınız ama ,Kartalda AKP İlçe Teşkilatını pekâlâ koruyup, saldırgan teröristi kıskıvrak yakaladınız.

Polis gücü yetmezmiş gibi, Jandarmayı da İçişleri bakanlığına bağlayarak villalarınıza kadar kendi güvenliğinizi sağlama alıyorsunuz da iş devletin kurumlarına ve vatandaşın can güvenliğine gelince ne yazık ki aynı hassasiyeti göstermiyorsunuz.

Söylediniz ya, devlette neymiş, şirket gibi yönetelim. Ama unutulmasın Sabancı İkiz Kuleleri de şirketle yönetiliyordu gün geldi onlarda besledikleri kargaların gazabına uğradılar koruyamadılar yani kendilerini.

İran Şahı da sizin gibi düşünüyor olmalıydı ki, binlerce koruma ordusuna rağmen, onu da rahat bırakmadılar, onca şatafatlı saltanat koltuğunu bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yani anlayacağınız “Şahları da deviriyorlar“. Görüyorsunuz ya mukadderat’tan kaçılmıyor. Nedense yüksektekilerin korkusu; başka hiçbir korkuya benzemiyor, kendi halkının gazabından korktuğu kadar. İnsana akla hayale gelmedik önlemler aldırıyor ama ne fayda?

İşveren çevreleri şikâyetlerini rahmetli Turgut Özal‘a bildirdiklerinde; Özal “-Küçülün villalarınızı satın” diye yol gösteriyordu.

Sizinde bir üst aklınız olmuş olacak ki, en son Balkanları kaybedişimizden buyana, ilk defa vatan toprakları sizin döneminizde bir bir terk ediliyor.

Güneydoğu, PKK lı teröriste teslim,

Suriye de Süleyman Şah,

Egede Türk adaları.

Yoksa size her kimse bu üst akıl: “İşler ters gittiğinde küçülün” mü diyor?

Bakın iktidarda kalmak için verdiğiniz ödünler Türk milletine nelere mal oluyor.

Bu günkü Milliyet Gazetesinde (02 04 2015) Yunan Savunma Bakanı Panos Kammenos: “Ege Yunan denizidir,  denizlerin  sınırı, kara suları bunları müteakip kara sınırları mevcuttur ve ihtilaflı değildir”.

Geçtiğimiz günlerde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş: “Daha önce dananın kuyruğu bizde kalmıştı, şimdi dana bizde kuyruk sizde kalacak” diyordu.

Zaten 13 yıllık iktidarınız döneminde şirket gibi yönetilmenin farkına 17/25 Aralık tarihinde varmış olduk. Yoksa devletin bir bankasının müdürünün evinde ayakkabı kutularında milyon dolarlar, Bakan çocuklarının yatak odalarında kasalar dolusu paralar olur mu?

Toplumun bir kesimi için “ne istediniz de vermedik” sözü hangi hukuk ve demokrasi ile yönetilen bir devlette söylenebilirdi ki?

 

Biz İdilden,Ural’dan.

Türkler, dünya coğrafyasında en geniş alanda en çok iz bırakan milletlerin başında gelir. Tarih boyunca çeşitli sebeplerle yurtlarımızı terk ettikten sonra yerleştiğimiz coğrafyayı kendi kültürümüze ait eserlerle donatarak yurt hâline getirdik. Yaygın yerleşim alanı, günümüzde de devam ediyor. Ahıskalı Türkler üç kıtada, 13 ayrı devletin 264 bölgesindeki 500’den fazla yerleşim biriminde 700.000 kişilik nüfusu ile millî kimliklerini koruyarak yaşıyorlar. İdil, Ural Türkleri ile Doğu Türkistan Türkleri de aynı durumdadır. Son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler sebebiyle Irak ve Suriye Türkleri de kervana dâhil olmaktadır.

Türklerde vatan sevgisi imandandır. Hayat şartları gereği farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen vatan, ecdadın uzun yıllar yaşadığı topraklardır. O topraklarla fizikî bağları devam ettirmek imkânı bulunamasa bile kültürel bağlar; şiirlerle, hasret türküleriyle devam ettirilir. Bunların güzel örneklerini Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Ahmet Kusi Tecer’e görürüz.

İdil boylarını vatanlaştıran Kazan Türklerinin vefalı evladı Roza Kurban, dünya cenneti Anadolu’ya yerleşmiş olmasına rağmen, sıla hasreti içinde, ecdadının uzun yıllar yaşadığı toprakları vatan hâline getiren kahramanları, kültür ordusu mensuplarıyla birlikte tanıtan muhteşem bir eser hazırlayıp yayınlamış: ‘Biz İdil’den, Ural’dan…’

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 400 sayfalık kitap, vatan sevgisini, hasretini, bağlılık ve aidiyet duygusunu ince bir sızı gibi yürek derinliklerinde hissettiriyor.

Yazar, şuurlu bir Türk milliyetçisidir. İdil Nehri’nin adı dâhil her şeyi ile ilgili hassasiyeti gıpta ile karşılanacak ölçüde… ‘Volga‘ diyenlere unutulmaz bir ders veriyor. Kitapta yer alan 1922-1953 yılları arasındaki Stalin döneminde yaşanan akılları donduracak işkence uygulamaları, aydın kırımları, sürgünler, faili meçhul cinayetler resmigeçidi, en sâkin insanları bile isyan ettirecek vahşettedir: Barış döneminde evlatlar babalarını toprağa verirler. Stalin döneminde ise babalar evlatlarını gömmüşlerdir.

Tatar Edebiyatı‘ isimli dergiden alınan örneklerle Türk kadınının destanlara sığmayan kahramanlıkları anlatılıyor. Roza Kurban, o döneme ait romanları da ihmal etmiyor. Çünkü O biliyor ki; ‘Geçmişini bilmeyen, geleceğini göremez.’ Bu bölümde yazar, Tarih Profesörü Gaziz Gobeydullin’in; ‘Tatarlara Türk demek daha doğru olur.’ Şeklindeki, gerçeği vurgulayan taç cümlesine de yer veriyor. Bilinmektedir ki tarih boyunca yeryüzünde ‘Tatar‘ adlı bir ırk, etnik grup, kavim, millet olmamıştır. Bu isimlendirme Rusların; ‘böl ve yönet‘ prensibinin ürünüdür. Türkler; Azeri, Kırgız, Özbek, Türkmen, Kazak ve Tatar… diyerek gruplara ayrılacak, bununla da yetinilmeyecek Tatarlar da Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Çöl Tatarları, Yalıboyu Tatarları, Nogaylar diye alt gruplara ayrılacak ve birbirleriyle çatıştırılacak…

Bu oyuna gelinmemesi gerek. Sözleri, Karaçay Türklerinden olup 1959 yılında Tokat’ta dünyaya gelen Dr. Hayati Bice’ye, bestesi Afganistan’da yaşayan Özbek Türklerinden Sabir Karger’e ait olan Anayurt Marşı’nı dikkatle dinleyenler, bu gerçeği de bilirler.

*   *   *

Kitabın en duygulu, en hamasi, heyecanlı ve edebî cümleleri 196. sayfada, Kazan Türkleri ile ilgili bölümde başlıyor, Süyünbike’nin anlatıldığı satırlarda doruğa çıkıyor. Gerçekten Süyünbike’yi anlatan romanların her biri, genç Türk kızları tarafından mutlaka okunması gereken kitaplardır.

Kitabın 219. Sayfası ile birlikte 2. Bölüm başlıyor. Bu bölüm, Ural Bölgesi’ne ayrılmıştır. ‘Başkurt Türkleri‘, ‘Zeki Velidi Togan‘, ‘Başkurtlar‘, ‘1921-1922 Yıllarında İdil-Ural Bölgesi’nde Yaşanan Açlık‘, ‘Zeki Velidi Togan’ın Arkadaşları‘, ‘Atlar ve Türklük‘, Türkiye’de ‘Garip Sultan‘  olarak bilinen ‘Garif Soltan‘ ve Türkiye’de çok iyi tanınan Prof. Dr. ‘Ahmet Temir‘ hakkında etraflı bilgilere, bu bölümde ulaşmak mümkündür.

Garif Soltan, bütün ömrü boyunca SSCB’nin Müslümanlara uyguladığı yok etme siyasetini bütün dünyaya çok açık bir dille anlatma gayretinde olmuş ve başarıya ulaşmıştır. Başkurt Türklerinin millî bağımsızlık hareketi önderlerindendir. 1923 yılında Başkurdistan’ın Melevez Bölgesi Cirgen Köyü’nde doğmuştur.  Roza Kurban’ın satırlarından; 1959 yılında Kırgızistan’ın Başşehri Aşkabat’ta Allahsızlar Üniversitesi kurulduğunu, burada anti İslamî görüşlere sâhip Klinoviç’in; ‘İslamiyet’in kökünü kazımazsak, Komünizme tam anlamıyla ulaşamayız…’ Dediğini öğreniyoruz. Garif Soltan bu çarpık düşüncelilerle mücadeleyi hayatının gayesi olarak belirlemiş imanlı bir kahramandır.

İslamiyet ve Rusya konusunda birazcık bilgisi olanlar bilirler: Gerek Çarlık döneminde, gerekse SSCB döneminde, İslamiyet’i ve O’nun gölgesinde Türklük düşüncesini diri tutanlar, Kazanlı âlimler olmuştur. Onlar olmasaydı belki de bu gün çok daha güçlü Komünist Rusya, Türk İslam dünyasının kanını kene gibi emmeye devam edecekti.

Soltan, o dönemin Türkiye basınına da sitemde bulunuyor: ‘Türk basınından da bize yardımcı olmalarını bekliyoruz.’ Diyor. Durum açıktır: Yardımcı olunsaydı, yardım beklentisi dile getirilmezdi.

Geçmiş dönemde Kazanlı âlimler Çarlık Rusya’sının ve Sovyetler Birliği’nin geniş coğrafyasında İslamiyet’in, Türklük ruh ve şuurunun varlığını koruyorlar, gelişmesini sağlıyorlardı. Bugün aynı görevi, Zeki Velidi Togan’ın, Yusuf Akçura’nın, Garif Soltan’ın, Gaspıralı İsmail Bey’in, Süyünbike yürekli, Asena karakterli Kerime Sultanlar, Roza Kurbanlar ve çağdaşları üstlenmiştir.

Türk Dünyası! Gözyaşların dinsin… Biz varız!’ diyorlar.

Ve Rusya Türklerini geleceğe hazırlıyorlar.

Türkiyeli Türklerin onlardan öğreneceği çok şeyler var…

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ: Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul.  Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

 

ROZA KURBAN

24 Eylül 1965 tarihinde Tataristan’ın Yeşil Üzen (Yeşil Dere) bölgesi Mulla İle (Molla İli) Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu köyde yaptı. Liseyi, Mulla İle köyünden 5 km. uzaklıkta olan Norlat kasabasında okudu. Yüksek öğrenimine Tataristan’ın başşehri Kazan’daki 1 Numaralı Pedagoji Üniversitesi’nin Ana Sınıfı Öğretmenliği bölümünde başladı ve 1990 yılında bitirdi. Aynı yıl Kazan Devlet Üniversitesi’nin Filoloji: Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı. 1996 yılında ‘Tatar Ana Okullarında Konuşma Geliştirme Dersleri’ başlıklı tezini savunarak mezun oldu.

1982 yılında Norlat kasabasındaki Ana Okulunda öğretmen olarak iş hayatına başladı ve 1993 yılına kadar orada çalıştı. 1993 yılında Ana Okuluna müdür olarak tâyin edildi. 1995 yılında evlenince Türkiye’ye gitmek zorunda kaldığı için vazifesinden istifa etti.

Türkiye’ye gelince Tatarlar üzerinde çalışmalarına devam etti, eşi İklil Kurban ile beraber Rusçadan Türkçeye iki kitap çevirdi. İlki, S. İ. Rudenko’nun ‘Başkurtlar‘ adlı kitabı 2001 yılında Kömen Yayınları, diğeri M. G.Hudyakov’un ‘Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar’ adlı kitabı ise 2008 yılında Almanya’nın Berlin şehrinde bulunan Epubli Yayınlan tarafından yayımlandı.

Roza Kurban’ın Tatar tarihi, edebiyatı ve dili üzerine yayınlanmış birçok araştırma yazısı bulunmaktadır. Aynı zamanda çeşitli bilgi şöleni ve panellerde tebliğler sunmuştur.

İyi derecede Rusça bilen Roza Kurban, Tatar-Başkurt dilleri başta olmak üzere bütün Türk lehçelerinden haberdardır.

Roza Kurban, evli ve bir çocuk annesidir.

 

 

31 Mart Vakası

Rumi takvimde 31 Mart 1325 tarihine Miladi olarak ise 13 Nisan 1909 tarihine denk gelen ve tarihimize “31 Mart Vakası” olarak geçen önemli olayın üzerinden 106 yıl geçmiş bulunuyor.

Ancak 106 yıl sonra dahi oluştuğu şartlar ve sonuçları itibarıyla bugünümüze tesir edebilen bu vakadan, günümüze de ayna tutabilmek amacıyla kısaca bahsetmek istiyorum:

31 Mart Vakası’ndan bu yana Türkiye’de gerçekleşen ihtilallarla ilgili en önemli özellik yönetime karşı yapılan hemen her türlü ihtilalin dış kaynaklı olarak planlanıp destek bulmasıdır.

Nitekim 31 Mart Vakası’nın arkasındaki ülkenin İngiltere olduğunu dönemin kaynakları bildirmektedir.

Buna göre İngiltere’nin başlarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni pek ciddiye almadığı ancak kendi çıkarlarına ters siyaset izlemeye başladığını gördükçe endişelendiği ve bertaraf etmek için plan yaptığı görülür.

Bu minvalde Meşruiyet ilanının İngiltere tarafından destek görmediği, dönemin İngiliz kaynaklarında da yer almaktadır.

İngiltere’nin bu konudaki temel endişesi Meşruiyet ile desteklenen anayasal düzenin Müslüman sömürgelerde taraftar bulup buralarda isyana sebebiyet verebileceği idi.

Ve bu kuvvetli bir ihtimaldi.

Bunun yanında dönemin padişahı II. Abdülhamit’in izlediği pan-İslamizim politikası yani bütün Müslüman halkların bağlı bulunduğu bir halifeye dayalı siyaseti de İngiltere’nin işine gelen bir politika değildi.

Dolayısıyla 31 Mart vakasının iki amacı söz konusuydu:

Önce İttihat ve terakki hükümetini ardından II. Abdülhamit’i bertaraf etmek.

Bu amaçların yerine getirilmesine yönelik olarak planlanan 31 Mart Vakası için İttihat ve Terakki yönetiminin muhalefete karşı izlediği sert tutumlar ile ülkenin içerisinde bulunduğu siyasi ve ekonomik buhran da uygun zemini hazırlamıştır.

Bu olaya zemin hazırlayan bir diğer önemli husus da ordu içerisinde yer alan alaylı ve mektepli kavgasıdır.

Anlaşılan o ki dış dünya dönemin Osmanlı ordusunun revize edilmesini de istemiyordu.

Netice itibariyle Derviş Vahdeti adındaki İngiliz ajanı İttihat-ı Muhammediye adında bir örgüt kurarak bu örgütün yayın organı olan “Volkan” gazetesi ile “şeriat elden gidiyor! Şer’i düzen isteriz!” propagandalarıyla ordu ve halk arasında galeyana sebebiyet vermiştir.

Zaten tarihte hangi Müslüman ülkede “şeriat elden gidiyor” adı altında dini temelli bir isyan varsa bakın: Arkasında muhakkak İngiliz istihbaratının izlerini görürsünüz.

31 Mart Vakası’nı 23 Nisan gecesi Selanik’ten İstanbul’a gelen 3. ordu mensupları, yani adını Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu “hareket ordusu” bastırmıştır.

Hareket ordusunda yer alan dönemin kurmay subaylarının çoğu daha sonra Türkiye Cumhuriyet’ini kuracaktır.

Ve bu tecrübe nedeniyledir ki Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk ve arkadaşları ordunun siyasetle iç içe olmasını istememişlerdir.

31 Mart ayaklanmasının etkin bir şekilde bastırılması Osmanlı toprakları içerisinde yaratılmak istenen bir iç savaşı önlemiştir.

Bu olay ordu içerisinde yer alan bir zafiyetin ülke içerisinde nelere mal olabileceğini göstermiş ve dolayısıyla daha sonra kurulacak olan Cumhuriyet’in ordu yapılanmasında önemli rol oynamıştır.

Aradan 106 yıl geçse dahi isyanların hazırlanış biçimi ve arkasında yer alanların değişmemesi ise bize çok önemli bir gerçeği tekrar göstermektedir:

Tarihini bilen bir millet aynı hatalara yeniden düşmez!

Bilmeyenlerin kaderi ise aynı senaryoları her daim yaşamaktır.

Ders alınması temennisiyle.

Saygılarımla.

 

Gelelim Beyaz Çay’ın Faydalarına

0

Beyaz Çay muhabbeti başlamışken yerini bilmiyor olsam da Rize’de çaylığı olan biri olarak konuya kulak kabarttık haliyle. Bizim çaylığın yerini bilmiyorum dediğim gibi ama Beyaz Çay gibi bir şeyin toplanmadığını iyi biliyorum.

Millet olarak çaya olan hassasiyetimiz  ‘Milli içkimiz ayrandır’ çıkışına rağmen azalmadan devam ediyor. Ayran beyazı kadar beyaz olmasa da beyaz çaya bir millilik statüsü verilir mi bilmiyoruz ama merakla bekliyoruz.

Beyaz Çay’ın tarihi MS 600’lü yıllara dayanıyor. O dönemde Çin’de tahtta olan Song Hanedanı İmparatoru Hui Zhong, ‘zarafetin zirvesi’ olarak ilan etmiş ve gelişimi için harekete geçmiş. Tabi sadece kendisi sarayında içmesi için mi davetlilere zarafette kusur etmemek için mi bu girişimlerde bulunmuş yoksa onu çok seven halkı için mi bilmiyoruz ama tahmin etmesi de güç değil. Öyle tahmin ediyorum ki onu çok seven halkı kendi içemiyor olsa bile ‘İmparatorumuz içti ya ben de içmiş kadar oldum’ diyerek huzur içinde hayatlarına devam etmişlerdir.

Zarafetin simgesi demişken de unutmadan söyleyelim öyle avam tabakasının içtiği gibi ince belli çay bardaklarında içildiğinde, diğer kaliteli ve pahalı bardaklarda içilirken verdiği tadı veriyor mu bilemiyoruz ama kesin bir şey var ki sadece çay içmiş olursunuz ucuz bardakla itibar da olmaz zarafette.

Birkaç kez demlenebilmesi ise israftan kaçınan dini bütün insanlar için paha biçilemez bir özellik. Ayrıca her demlemede de daha farklı bir tat verdiğini duyan ve tadanlar bu konuya biraz derinlik katarak ‘takvadandır’ diyerek hemen noktayı koyacaklardır eminim. Kimin bol bol içtiğine bakarak hemen gelir düzeyini ve halkın arasındaki her geçen gün belirgin olmaya başlayan statü basamağının kaçıncı seviyesinde olduğunu hemen belli eden zarafetin zirvesi olan bu mübarek içeceğe geriye sağlığa faydalı olması kalıyor. O konuda da tam saraylara layık tabi ki.

Kansere karşı tam bir reçeteli ilaç gibi çalışıp hiçbir yan etkisi olmadan kanser hücrelerinin büyümesini ve yenilerinin oluşmasını engelleyebildiği rivayetler arasında. Sağlıklı bir cilt için de oldukça faydalı olup uzun süre güneş ışığında kalma, stres ve kötü beslenmeden kaynaklanan serbest radikallerin cilde zarar vermesini engelleyip üstüne bir de bazı hasarların telafisine yardımcı olduğu da bir başka rivayet. Tabi tam olarak çirkini güzel yapabiliyor mu bilmiyoruz. Onu ilerleyen yıllarda hep birlikte öğreneceğiz. Bunların yanında uyanıklığa faydalı olup ‘cin gibi adam’ denmesine sebep olabiliyor mu yahut içenleri bazı hususlarda ‘safmışım, kandırılmışım’ demekten kurtarıyor mu ya da geriye dönük bir rahatlama verebiliyor mu onu da tam olarak bilemiyoruz.

Sözü fazla uzatmayalım halis muhlis şu bizim kara çayı içmeye devam edelim. Kara çayı nasıl demlersek daha güzel olur, çayı mı suyun üzerine dökelim yoksa suyu mu çayın üzerine döksek daha iyi, çamaşır suyuna döksek beyazlama ihtimali nedir, olurda beyazlarsa bu da şifalı mıdır diye konuşalım biz.

Reislerin çayı cumhurun çenesini yorar. Hem cumhur odur ki; reislerinin içtiği çaya elhamdülillah der.

 

Ortadirek Ağıtı

Özal Hükümeti zamanında meşhur bir ‘Ortadirek‘ sınıfı vardı, toplumun çoğunluğunu ve bel kemiğini oluşturan; o nerede şimdi? Hani Ağrı‘nın Ortadirek Köyü, kande o meşhur Ortadirek Tiyatrosu?

Merhum Kemal Sunal‘ın “Ortadirek Şaban” filmi komedi değildi, gerçekti. Yakınlarda kaybettiğimiz Yaşar Kemal‘in ‘Ortadirek‘ romanı da öyle. Dahası geçen yıl 10 bin küsur artarak 77 bine yükselen milyoner sayımız Ortadireğimizin çatırdamasına sebep olan ana faktörlerdendir.

Ne yani İbrahim Sadri ‘Kuş Hatıraları’ gibi ‘Ortadirek Hatıraları‘ diye şiir yazmadı diye mi unuttuk o koskoca, o gepgeniş kesimi? Bir düzineyi aşkın yıldır Hükümet olan AKP İktidarı işçi-memur-esnaf-emekliden oluşan Ortadireği nasıl yok etti, soruyor muyuz?

Ya tam yoksul var, ya da tam zengin. Asgarî ücretle geçinmek için karı-koca çalışan, bir işle geçinemeyip ek başka işler yapan, hatta emeklilik sonrası bile çalışmak zorunda kalan milyonlarca insan var bu ülkede. Kalantorların sayısı daha da artsın diye yoluyorlar tüylerimizi; ey halkım, unutma bizi!

20 milyona yakın insanımız sosyal yardımla yaşıyor. Toplam yıllık gelirimizin (810 milyar dolar) Kırk’ta Bir’i (20 milyar dolar) işbu ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor. Sanki zekât veriyorlar, sevap kazanası. Ve sanki babalarını parası.

Toplumsal tefessüh almış başını gidiyor, yozlaşma desek az gelir; çürümüşlük ve kokuşma. Boşanmalar ve kadın cinayetleri gırla. Stadyumlar boş, hapishaneler tıklım tıklım. Bonzai, Bonzai dedikleri; ilkokullarda bile 5 liraya bulunur vaziyette.

2 milyon Suriyeli kaç yıldır sokaklarımızda dilenme vaziyetinde; ne zaman gidecekler belli değil, yenileri gelecek mi belli değil. Şairin dediği gibi; “Biz böyle değildik, ne oldu bize?[1]

Dolar dizginsiz at, ekonomi stres altında. Geleceğimiz karanlık, sınırlarımız delik-deşik. Millî değerlerimiz aşındırılmış, dinî değerlerimiz tam yol istismarda ve alayda. Cumhurbaşkanımız Saray‘larda, alâyişte. Sanırsın bir Osmanlı dizisi.

Bu üçüncü yazıdır, soruyorum: Tüm bunları paralelciler mi yaptı yoksa siz mi yaptınız? 3 yazıdır daha teröre ve dış politikaya bile girmedik; 3 yazıdır vatandaşımızın tarlasının, tenceresinin

sınırlarından çıkmadık. Hatta Parti Müslümanlığı adı altında dini şirk dini, ülkeyi de şirket haline sokanları da dile getirmedik.

Nereden bakarsanız bakın, Türkiye tel tel dökülüyor ve bıçak Türk Milleti’nin kemiğine-iliğine girdikçe giriyor. Ve yine diyoruz ki 7 Haziran öncesinde de, sonrasında da işbu satıhtır vatan.

Ve ekliyoruz; “Vatanın bağrına dost bilinen düşman dayamış hançerini / Ancak ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ diyenler kurtaracak yine baht-ı kara maderini!”

Usta şair Hilmi Yavuz‘dan müsaade isteyerek ve ‘Her zaman bir umut vardır‘ diyerek iki nokta koyalım:

ACININ HARACINI VERDİK,

DERDİN VERGİSİNİ ÖDEDİK.

ZULMÜ SANDIKTA SİLMEYE GELDİ SIRA!

 


[1] Turhan Şahin

 

Dershaneler Okullara, Öğrenciler Temel Liselere

0

Dr. Sakin ÖNER                                                                                                               TEVDAK Liseleri Derneği Genel Sekreteri

Toplumumuzda okul ve dershanenin işlevleri arasındaki fark, bir türlü anlaşılamadı. Toplumdaki genel kanı, dershanelerin okullardaki eğitim-öğretimin yetersizliğinden doğduğu yönünde. Şimdi dershaneler kapanınca millette ve hatta eğitim kurumlarında bir telaş aldı yürüdü: Şimdi ne yapacağız? Bunun üzerine hemen birkaç alternatif üretildi. Ya dershaneler okullara taşınıyor, ya da öğrenciler dershanelerden dönüşen Temel Liselere yöneliyor. Yüksek puanla öğrenci alan okullar da öğrenci kaçışını önlemek için okullarında boş zamanlarda öğrencilerine sınavlara hazırlama kursları açıyorlar. Bu durum bir defa daha şu gerçeği kanıtladı.Demek ki, dershaneler, okulların yetersizliğinden değil, bir ihtiyaçtan doğmuştur.

*Okullar, öğrencisini üst eğitim basamaklarına ve hayata hazırlar, dershaneler ise, sınavlara hazırlar.Okul uzun vadede, dershane kısa sürede başarıyı hedefler.

*Okul, kitlesel başarıyı hedef alır, dershane ise öncelikle tanıtımını güçlendirecek bireysel başarıları hedef alır, öğrencinin başarısını en üst düzeye çekmek için özel çaba harcar.

*Okul, hem eğitim, hem de öğretim kurumudur, dershanede ise daha çok öğretim yapılır.

*Okulun öğrenciden ekonomik bir beklentisi yoktur, dershane ise öğrencisine verdiği öğretimin maddi karşılığını bekler.

*Dershanelerin ülke ekonomisine de önemli katkıları vardır. Şöyle ki; devlete başta gelir vergisi olmak üzere birçok alanda vergi öder, onbinlerce öğretmene, bir o kadar personele iş ve istihdam imkânı sağlar, eğitimle ilgili tüm sektörlere önemli katkılarda bulunur.

Görüldüğü gibi, okul ve dershane, birbirinden farklı işlevlere sahip, eğitim sistemimizin ihtiyaçlarına göre oluşmuş eğitim kurumlarıdır. Bütün okulların aynı standartta eğitim-öğretim hizmeti verdiğini kabul etsek bile, siz 1,5 milyon lise mezununun 500 binini merkezi sınavla üniversitelere yerleştiriyor ve 1 milyonunu açıkta bırakıyorsanız, elemede fark yaratmak için mutlaka dershane işlevini yerine getirecek mekanizmalara ihtiyaç vardır. Şimdi eğitim camiasında, öğrencilerde ve velilerde -günah keçisi haline getirilerek siyasi nedenlerle- kapatılan dershanelerin boşluğunun nasıl telafi edileceğinin telaşı başlamıştır.

Bilindiği gibi dershanelerin bir kısmı 2015-2016 öğretim yılından itibaren Temel Liselere dönüştürülüyor. Bu liselerin diğer liselerden farkı, okul öğretiminin yanısıra hafta içi ve hafta sonu boş zamanlarında öğrencilerini üniversite sınavlarına hazırlamaktır. Şu anda resmi liselerin 11. Ve 12. sınıflarından bu liselere bir öğrenci kaçışı var. Temel Liseler de başarılarını yükseltmek için, yüksek puanla öğrenci alan okulların 11. ve 12. sınıf öğrenci ve velilerini çeşitli promosyonlarla ikna ederek okullarına çekmeye çalışıyorlar. Kimse Temel Liselerin 9. ve 10. sınıfına gitmek istemiyor.  Özellikle tarihi ve üniversite başarısı yüksek olan okullar da, bu yüzden bir panik içindeler ve bu kaçışa çözüm bulmaya çalışıyorlar. Ya seneye öğrencilerine boş zamanlarında okullarında sınavlara hazırlama kursu açmayı planlıyorlar, ya da varsa eğitim vakıflarının veya mezun derneklerinin öğrencilerine bu konuda destek olmalarını istiyorlar. Çünkü bu kaçışın akademik başarılarını düşüreceğini düşünüyorlar.

Özel okullar ise bu problemi daha kolay çözüyorlar. Bir kısmı dershane öğretmenlerini okullarının kadrosuna alarak, öğrencilerini etüt adı altında sınavlara hazırlıyorlar. Yani dershaneyi okula taşıyorlar. Bir kısmı ise eski dershanelerin şirketleriyle anlaşarak hizmet satın alma yoluyla öğrencilerini oralarda sınavlara hazırlıyorlar. Zengin aileler bu sorunu daha kolay çözüyorlar, özel öğretmenler tutarak çocuklarını sınavlara hazırlıyorlar. Sorun, okullarda okuyan orta ve alt gelir gruplarının (işçi, memur, emekli, serbest meslek, küçük esnaf vb.) çocuklarının üniversite sınavlarına nasıl hazırlanacağıdır. Bu arada “Merdivenaltı” tabir edilen kaçak dershaneler de bu boşlukta aktif rol almaya hazırlanıyorlar.

Burada şunu da belirtmek gerekir. Dershane öğretmeni ile okul öğretmeni arasında da fark vardır. Okul öğretmeni bilgiyi, dersin tüm müfredatına göre bütün boyutlarıyla öğretir. Dershane öğretmeni ise, müfredatın sınavda soru çıkan ünitelerini öğretir, çıkmayan ünitelerini öğretmez. Öğretirken bilgileri özetleyerek komprime biçimde öğretir.  Zamanla yarışılan sınavlarda test tekniklerini bilmek çok önemlidir. Bunlar da okullarda değil, dershanelerde bol uygulama ile öğrenilir. Fakat dershane öğretmenleri de, yılların verdiği test tekniğine yönelik çalışma alışkanlığıyla, okul öğretmeni kadar verimli olmayabilir. Bir başka sorun da,  yarın iş hayatına atılmak isteyen mezunların özgeçmişlerinde Temel Lise mezunu olmak, Açık Öğretim Lisesi veya Açık Öğretim Fakültesi mezunu olmak gibi bir dezavantaj oluşturabilir.

Görüldüğü gibi, dershanelerin kapatılması önümüzdeki öğretim yılı için ciddi bir karmaşaya yol açacak gibi görünüyor. Çünkü bir taraftan dershaneler özel okullara taşınırken, bir taraftan da resmi liselerin öğrencileri Temel Liselere kaçıyorlar. Öğrencileri kaçmaya çalışan başarılı liseler de, öğrencilerini tutmaya çalışıyorlar. Şu anda okul yönetimlerinin bir numaralı gündem maddesi bu. Sizin anlayacağınız tam bir kaos yaşanıyor.Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığının,özellikle resmi liseler için,bu soruna bir an önce çözüm bulması gerekiyor.

 

Dostluk ve Vefa

Biri olmalı, varlığını daima bildiğin, kendini güvende hissettiğin. Biri olmalı,“üzülme üzülürüm”diyen biri olmalı hayatınızda.

Kimi zaman hayatımızın sekteye uğradığı, işlerin ters gittiği olur. Her şeyin üstümüze geldiğini sanırız. Böyle zamanlarda, umduğumuz ya da güvendiklerimizden yeterince destek görmediğimizde kendimizi kandırılmış, terk edilmiş ya da unutulmuş hissederiz.

İnsanlar en çok, sevinçlerinin ve üzüntülerinin sevdikleri ile paylaşılmasını ister ve beklerler. Ancak iyi ve kötü gününde dostlarının yanında olmayanların böyle bir beklentiye girmesi hayaldir.

Vefa sözcüğü sözlüklerde, “sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi, bağlılık ve dostlukta sebat; yetme ve yetişme; güzel ahlâk” anlamlarında kullanılmaktadır.

Vefa, dostların kalbinde yetişen müstesna bir güldür. Vefa kaderde kıvançta yüreği bir atan, birbirini beklentisiz ve çıkarsız seven, duygu ve düşüncelerde aynı şeyleri paylaşan kişilerin karakteridir.

Kin, nefret, kıskançlık, haset vb. duygular “vefa” nın düşmanıdır. Böyle duyguların yer aldığı gönüllerde sevgi barınamadığından, hoşgörü, merhamet, özveri, affetme, değer verme, fedakârlık vb. güzel hasletler yer almaz.

Vefa, insanın gönlüyle bütünleşmesidir. Vefa sahibi olan kin tutmaz, dostları hata yapsa da affeder, insanlık gereği hataları görmez. Fert, vefa duygusuyla güvenirliğini kazanır ve yükselir.

Jül Sezar’a suikast yapıldığında, elindeki hançerini kendisine saplayan en yakını, en güvendiği kişi Brütüs’le göz göze geldi. Dudaklarından, yıllar boyu yeryüzündeki tüm ihanetlerin belgesini oluşturan şu tarihsel sözü döküldü: “Sen de mi, Brütüs.” dedi. Böylesi bir ihaneti gördükten sonra yaşamaya değmez” anlamındaki, yine tarihsel bir ihanet belgesi niteliğindeki, şu son sözünü söyledi: ” O halde yıkıl, Sezar.”

Tarih, dostlarını arkadan hançerleyen, yaptıkları antlaşmalara uymayan, tek taraflı çıkarlara dayalı politikalar izleyen millet ve devletlerin nasıl zelil duruma düştüğünü yazmaktadır.

Vefanın içinde samimiyet, sadakat, sevgi, hoşgörü, sabır, vb. kavramlar bulunmaktadır. Vefasızlıkta ise; aldatma, hıyanet, nankörlük vb. mevcuttur.

Çanakkale savaşlarında, arkadaşının vurulduğunu gören Mehmet, “gitme sen de vurulursun” ikazlarına aldırmadan, siperden fırlayarak kurşun yağmuru altında  O’nu kucaklayarak sipere taşıdı. Fakat arkadaşı son nefesini teslim etmişti. “Tehlikeye atılmana değmedi” diyenlere Mehmet şu cevabı verdi: “Kucakladığımda yaşıyordu. Geleceğini biliyordum diyerek tebessüm etti. Bu duygu her şeye değerdi.”

Vefa, fertlerin birbirleriyle kaynaşıp bütünleşmesine yardımcı olan temel unsurdur. Dostluk ve sevgiyi de o ayakta tutar. Vefa sayesinde ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek güçlü bir birlik oluşturur. Mayası vefa olan birliktelik, toplumun önünü tıkayan engelleri ortadan kaldırır.
Arkadaşlık ve dostluk sevgi ve bağlılığı, o da vefayı çağrıştırır. Dostluklarını bu şekilde kucaklayan kişilerin bir araya gelişi, sıradan bir araya geliş değildir. Bu arkadaşlıkta yürekler aynı duygu ve heyecanla, hep aynı düşünceler etrafında çarpmaktadır.

Böyle bir beraberlikte “birimiz hepimizdir” görüşü hâkimdir ve tam bir gönül birliği söz konusudur. Aralarında aynı heyecan yaşanmakta, birbirlerinin dertleriyle dertlenip, sevinçleriyle sevinmektedirler.

Tehlikeyi sezince ortalarda görünmeyen, zoru görünce dostlarını terk eden insanların birlikteliği arkadaşlık değildir. Vefa sahibi olamayanlar, uzun süreli, gerçek arkadaşlıklar kuramazlar.

Vefa, her zaman, her koşul altında dostlara destek olmaktır. Böyle dostlar, en yalnız olduğumuz anlarda, tebessümleri ile, en samimi davranışları ile karanlıklardan çeker çıkartırlar bizi. Umutsuzluğumuza ışık, dertlerimize merhem olurlar.

Serinleten imbat rüzgârları gibi incitmeden ferahlatır, müşfik bakışlarıyla çaresizliğimize sevgi pencereleri açarlar yüreklerinden. İstedikleri sadece mutluluğumuzdur, başka bir menfaat beklemezler.

Bize yaşama sevinci veren, böylesi nadide insanlara bizim de sevgi ve saygı adına, insanlık değerleri adına, daha fazlasını vermemiz gerekmez mi?

Vefalı dost, yanlışlarını gördüğünde, sorgulamadan, rencide etmeden, uygun biçimde fikir veren, asla otorite kurmaya çalışmayan, en zor anında bile aramadan, çağırmadan yanında olan kişidir.

Vefa, sadece “adam gibi adamların”, nisyan ise, insani değerlere sahip olmadığı halde “kendisini adam sananların.”vasfıdır! 

Hz. Mevlana bu anlamda ne güzel söylemiştir: “Ne elbiseler gördüm içinde insan yok, nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok…”

Yaşam gülmeyi, sevgi hak etmeyi, vefa unutmamayı, dostluk sadık kalmayı bilenler içindir.

Sevgiyle kalın.

 

Ah Edebiyat Vah Siyaset

Napolyon komutasındaki Fransızlar Osmanlı Cilhan Devleti toprakları olan Mısır’ı 1798’de işgal ediyorlar. İşgal gerçekleşirken Fransız ordusunda sadece top, tüfek değil; bilim adamları ve sanatçılardan oluşan 167 kişilik bir edebiyat, sanat ve kültür heyeti ile 287 ciltlik bir de kütüphane bulunuyor. Naci Öncel’e göre (22 Mart 2015 Hürriyet) emperyalizmle birlikte ortadoğu’da çok farklı bir dönem başlıyordu o yıllarda.

Bu dönem halka rağmen hala devam ediyor. Emperyalizm ve siyaset; kültür ve edebiyatla da içli dışlıdır nereden bakılırsa bakılsın. O’nunla görünmek isterler yer edinene kadar. Kahire merkez sokakları bugün hala Fransız mimari dokusu ve estetiğiyle resim vermektedir.

Bazı ülkelerde siyaset homojenliğini koruyup, istikrarını sürdürürken; edebiyat, ilim, kültür, sanat ve medeniyet hareketi de buna paralel olarak hayat bulur. Dikkat edin ABD sadece bir süper güç değil, aynı zamanda teknolojide, sanatta, edebiyatta, ilimde, sporda, hukukta ve eğitimde de öyledir. Aynı, ortakları olan diğer batılı devletler gibi. Bir zamanlar SSCB de öyleydi. Siyaset; edebiyat ve kültür ile birlikte hedefe varmaya çalışırlardı.

TBMM Kurucu Sanatçı Milletvekilleri

Gelelim ülkemize bunun ilk örneği bizdedir esasında. Mete Han’dan, Dede Korkut’a, Selçuklu’da Nizamülmülk’e, Edebali’den Ertuğrul ve Osman Gazi’ye, bunların devamında kendileri de şair olan sultanlar(mahlasları ile) Hüdavendigar, Yıldırım, Muradi, Avni, Veli, Selimi, Muhibbi, Talibi, Adli, Bahti, Farisi, Vefai, İkbali, Meftuni, Necip, Sebkati, İkbali, İlhami ile daha düne kadar devam etti. Hem iyi devlet adamı ve hem iyi sanatçı bu insanlar. Öte yandan aynı görkemde sanatçı olan Nedimi, Nefi’yi, Baki’yi, Taşlıcalıyı sadece hatırlatayım yeter. Böyle örtüşen örnek aramak günümüzde nafile bir iştir. Bu isimler hala okunuyor, okutuluyor.

Geldik İstiklal Savaşımıza. Bağımsızlığımızı kazandık. Mağdur ve mazlum milletlerin tümü için örnek bir mücadele verdik. İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı, Yunan’ı kovduk. Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan ettik. Büyük Millet Meclisi kurucu milletvekilleri arasında alimler, yazarlar, şairler, sanatçılar  var. Mehmet Akif Ersoy bugüne kadar yaşıyor milleti ile örtüştüğü için. Hasan Basri Çantay ve  Hamdullah Suphi Tanrıöver de öyle. Bu üç mümtaz ismin arkadaşı atamayla dört dönem parlamentoda kalan Edirne Mebusu (o günkü ismiyle Saylavı)Mehmet Şeref Aykut çözülüyor, yönetime yaranmak uğruna “Şimdi yaşamak dini, yarın ahirette nimet bulmak hurafesini yıkmıştır” diyen Kamalizm’i yazıyor ve bugün bu ismi ve eserini kimse hatırlamıyor. Hizmetini de. Millet de siliyor onu daha sonra defterinden.

Anıt İsimler

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in Nutku bugün önemli bir kaynak. Hem tarih, hem kültür için. İkinci dönemden başlayarak parlamentoda ise bakın kimler oluyor edebiyat ve fikir mahfillerinden; Yahya Kemal Bayatlı, Adnan ve Halide Edip Adıvarlar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Ağaoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Celal Nuri İleri, Kemalettin Kamu, Vasfi Mahir Kocatürk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Ömer Bedrettin Uşaklığil, Ruşen Eşref Ünaydın, Hüseyin Cahit Yalçın, Necip Asım Yazıksız, Sabahattin Selek, Ali Canip Yöntem, Hakkı Naşit Uluğ, Suut Kemal Yetkin, Mehmet Emin Yurdakul, Hikmet Bayur, Falih Rıfkı Atay, Hasan Ali Yücel, Ziya Gökalp iyi mi? Bu isimlerin bir kısmı yönetimle işbirlikçi olmuş, kendisini unutturmuş; bir kısmı ise  hala dipdiri aramızda sanki yaşıyor. Atamasına değil, inancına ve kolundaki altın bileziği sanatına güvenmiş. İkisini birbirine karıştırmamış.

Milli Şef İsmet İnönü dönemi başlıyor arkasından, sonra Demokrat Parti. Bunu askeri darbeler takip ediyor. Ancak Parlamento edip, fikir adamı ve sanatçıdan mahrum değil: İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Fuat Köprülü, Samet Ağaoğlu, Ömer Rıza Doğrul, Selim Rağıp Emeç, Çetin Altan, Sadun Eren, Remzi Oğuz Arık, Saffet Arıkan, Arif Nihat Asya, Doğan Avcıoğlu, Faik Ahmet Barutçu, Hasan Tahsin Banguoğlu,  İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ali Fuat Başgil, Faik Baysal, Naim Tirali, Oktay Ekşi, Muammer Dirik, Hüsnü Dikeçliğil, Yavuz Abadan, Rıfkı Salim Burçak, Mustafa Yücel, Kazım Nami Duru, Bahadır Dülger, Ziyad Ebuzziya, Osman Zeki Efeoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Darandelioğlu, Mehmet Necdet Evliyagil, Gökhan Evliyaoğlu, Mümtaz Faik Fenik, Emin Erişirgil, Fevzi Halıcı, Nurettin Özdemir. Daha bitmedi liste:

Mirasına Bakılırsa

Süleyman Arif Emre, Adnan Başer Kafaoğlu, Kadircan Kaflı, Ceyhun Atuf Kansu, Osman Turan, Ağah Oktay Güner, Avni Doğan, Erdem Beyazıt, Osman Atilla, Cahit Okurer, Yusuf Ziya Ortaç,  Nevzat Kösoğlu, Yılmaz Karakoyunlu, Ahmet Tevfik Paksu, Şinasi Özdenoğlu, Ömer Sami Çoşar, Altan Öymen, İlhami Soysal, Mehmet Rüştü Şardağ, Metin Toker, Tekin Erer, İbrahim Sıtkı Yırcalı, Ümran Nafiz Yiğiter, Mustafa Yücel, İsmail Cem İpekçi, Ayvaz Gökdemir, Ayşe Nazlı Ilıcak, Ömer Zülfü Livaneli, Ahmet Tan, Fuat Bol, Mehmet Atila Maraş, Hüseyin Besli, Recep Garip ve Mehmet Ocakden.

Hakkı olan edebiyatçı siyasetçi de olsa fikir mahvillerinde edip olarak yaşıyor, düşünce adamı olarak kitapları basılıyor. Bir kısmı atama ile vekil olduğundan, esamesi okunmuyor. 32 sene parlamentoyu takip etmiş bir yazar olarak bazı vekillerimizin temsil özelliğinden, kullandığı nefis Türkçeden, içeriği dopdolu olan konuşma metninden, nazik, kibar, latif üslubundan, medeni ve insani ilişkilerinden, şıklığından, şehirli bir aydın olmasından etkilenmişimdir. Örnek vermek gerekirse, Kamran İnan, Ağah Oktay Güner, Yılmaz Karakoyunlu’yu hatırlatırım. Konuşmalarından ziyade dizeleri daha güçlü olanlara örnek ise Erdem Beyazıd’ı gösterebilirim.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek MSP, MHP ve IDP tarafından konferanslarla hep yanında fotoğraf verdirildi. Milliyetçi, muhafazakar partiler Arif Nihat Asya’nın Yıldırım Gürses tarafından mehter formatında bestelenen Fetih Marşı, Ozan Arif’in eserleri her toplantıda söylendi. Abdurrahim Karakoç’un  şiirleri de. Hala mitinglerde dizeleri okunan Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal, Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Orhan Şaik Gökyay, Arif Nihat Asya’nın şiirleri, politik eylemlerin içinde buluyor kendilerini. CHP için de Nazım Hiikmet, Aşık İhsani, Zülfü Livaneli ve Hasretinden Prangalar Eskittim yazarı Ahmet Arif hep böyle oldu.

Siyaset Kültürü Sanatı Yiyor

Siyaset Ahmed’i Hani’nin 2659 beyitten oluşan 17. Yüzyılın sosyal hayatını, kültürünü,  gerçeğini, yönetimini ve ahlakını vurgulayan aşk destanı Mem u Zin de Kültür Bakanlığı’nca kürtçe basılarak polititik bir tasarruf yaptı. Siyaset edebiyatı böyle değerlendiriyor.

Üstad Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkenti’ne de arka planı öylesine zengin ve engin tefekkür yumağı vardırki, sardıkça artıyor üstelik. AK Parti genel kurulunda ve televizyonlarında hep okundu durdu.

Sevgili,

Ey Sevgili,

En Sevgili!

Uzatma dünya sürgünümü benim,

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır?

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır,

Aşk celladından ne çıkar, mademki bir yar vardır,

Yoktan da vardan da öte bir Var vardır!

Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır,

O şarkıyı izleyip söylenecek mısralar vardır.

Ne yapsalar, boş göklerden gelen bir karar vardır,

Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır,

Sırların sırrına ermek için, sende anahtar vardır,

Gökyüzünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır,

Senden ümit kesmem, kalbimde merhamet adlı bir pınar vardır!

Sanat böyle bir ilgiden mutlu, ancak sanatçı sanırım pek öyle değil. Sessizliğini bozmuyor. Üstelik kendisi de bir siyasi kuruluşun genel başkanı olmasına rağmen. Altınyılını yaşayan iki yazarımız ise Rasim Özdenören ve Nuri Pakdil.

Çürümeye Karşı Köşeli  Olmak

MHP’nin 11. Genel kurulunda  Dedem Korkut duası yapıldı. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş hatırlatıldı. Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin Ferdi Tayfur sevdiğini de herkes biliyor. Siyasi arena edebiyatsız, sanatsız, müziksiz, sanatçısız, edipsiz yapamıyor. Doğrusu da bu. Ancak onların yerineyenisi gelmiyor ve miras yedilikten öte geçilemiyor.

Madalyonun öteki yüzüne gelince; M. Atila Maraş’ın “Şair Milletvekillerimiz” çalışmasında ismi geçenlerden kalıcı olarak yaptıkları hizmeti günümüze yansıtanların sayısı o kadar az ki. Sanat, kültür ve medeniyet hareketinin  temeli için bile harç konulup konulmadığı tartışılır. Yani siyaset edebiyatı, kültürü, sanatı yiyor, sanatkar vekiller de o makamdan sanatçı, edip, yazar değil de üssüne tabi olan politikacı çıkıyor malesef. Bundan dolayı da iki dilli de değil, birkaç dilli parçalı bir toplum olduk. Güzel Türkçemizi önce edebiyatçılar, yazar ve şairlerle sanatçılar yaşatacak. Bunun altı yapısını ve teşvikini de politikacılarımız hazırlayacak. Yoksa fikir, sanat, kültür fukarası olur çıkarız. Dün de bugün de emperlayizm kültürle ve insanla yapılıyor. Top tüfek modası geçti.