25.5 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 815

Ermeni Asılsız İddiaları Araştırmacısı Şükrü Server Aya Zengin Arşivindeki Belgelerle Açıklıyor

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de asılsız Ermeni iddiaları ile ilgili büyük bir bilgi kirliliği oluşturulduğunu gördünüz ve akademisyen ve yazar olmadığınız halde, geniş çaplı bir araştırmaya giriştiniz, ‘SOYKIRIM TÂCİRLERİ VE GERÇEKLER / TÜRK ALEYHTARI VE TARAFSIZ YABANCI BELGELERLE DİASPORA YALANLARININ İÇYÜZÜ’ isimli kitabı hazırlayıp yayınladınız. Türkiye’de asılsız Ermeni iddiaları hakkında doğru bilgilere ve belgelere sâhip az sayıdaki kişiden birisiniz. Meselenin ve bildiklerinizin tamamını bir röportajın sınırlı çerçevesine sığdırmak mümkün değil. Meselenin esasını / temelini teşkil eden konular üzerinde sizinle konuşmak istiyorum. Lütfedip kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim.Ermenilerin, Osmanlı Devleti aleyhine harekete geçmeleri hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Şükrü Server Aya: Fransa’nın ve Karl Marx sosyalizminin etkisinde kalan, en başta Rusyalı Ermeniler, ihtilalci yöntemler kullanarak Avrupa’nın gücünden yararlanmayı istediler. 1887’de kurulan Hınçak (Çan) Partisi on yılda parçalandı. Bu defa 1890’da Tiflis’te bazı genç Rus Ermenisi öğrenciler, ‘Ermeni İhtilâlcı Federasyonunu’ (Daşnak)’ı kurdular. Türkiye’deki Ermenilerin Van civarında kurdukları ‘Ermenekan’ partisi ise, savunma maksatlıydı ve mahallî çalışıyordu. Önceleri, Ermenilerin içindeki Gregoryen, Protestan veya Katolik liderler veya rahipler ihtilal fikrine karşıydılar. Zira çoğunluğunun durumu çok iyiydi ve ayırımcılık yoktu. Daşnaklar, başlangıçta laik ve Gregoryen Kilisesi ile terstiler. Daşnaklar, silâh ticareti sayesinde para kazanıyordu ve batılı ülkeler de silâhlarına geniş bir pazar buldukları için memnundular. Silâh satış zincirine, Ermeni çete başları ve papazlar da girip nemalanınca, aralarında dostluk pekişti. 1860’da İstanbul’daki Ermeniler ilk MİLLİ ANAYASALARINI ilan ettiler.  Ermeniler ilk olarak bugün  Süleymanlı olarak adlandırılan Kahramanmaraş’ın  ‘Zeytun’ kasabasında 1862 yılında isyan ettiler.  1896’da İstanbul’daki Osmanlı Bankası 26 Ermeni fedai tarafından yüksek sayıda bombalarla basıldı, çarpışmalarda 9 Ermeni öldü, buna mukabil Türk asker ve halk zayiatının yüz kişi kadar olduğu rivayet edilir. . Ancak bu da onlara yetmedi. 1896’da 17 kişi Osmanlı Bankası’nı bombalarla basıp ele geçirdiler ve dünyanın dikkatini çektikten sonra onlar da af edilip Fransa’ya gittiler. 1889 – 1909 yılları arasında 32 Ermeni isyanı veya büyük olayı tarihe geçti (Van, Muş, Siirt, Batman vilayetlerinin sarp dağlarında).  En son Hatay’ın Musa dağında 1915’te isyan ettiler ve yollanan Türk birliklerini, üstün savunma mevzileri ve dağlık arazi sâyesinde yendiler. Daha sonraları, ihtilâlci yaklaşık 4.000 kişi, gizli bir yoldan kıyıya inip, onları bekleyen Fransız gemileriyle kaçtılar.

Çetinoğlu: Ermeni Rus işbirliği nasıl başladı?

Aya:Bu hususta, 1918 yılında Boston’da basılan ‘Ermenistan Niçin Hür Olmalı’ isimli kitabını, Ermeniceden İngilizceye çeviren tercüman A.T., ön sözünde, kitabın yazarı meşhur Dr. Garekin Pastırmaciyan (Çeteci adı Armen Garo) hakkında aşağıdaki açıklamayı ilâve etmiştir: Yazarın bu kitapçığı yazmasındaki sebep büyük ve cömert Amerikan halkına şunu duyurmaktır: Ermeni halkını anemik (kansız), saldırmayan ve damarlarında savaşma kanı olmayan kişiler olarak veya kurbanlık koyun gibi kesildiklerini düşünmek yanlıştır. Aksine, her ne zaman fırsat olduysa, Türklerin vahşi hücumlarına büyük inatla direndik ve büyük kahramanlıklar göstererek savaştık.’ Armen Garo 20. sayfada şöyle demektedir: ‘1914 sonbaharında, Kafkas cephesindeki Rus-Türk Harbi’nde, Rus-Ermeni işbirliği, karşılıklı deneme şartlarında başladı. Fakat Rus idaresinin şüpheli ve hileli davranışlarına rağmen, Ermeni halkı, Rus ordularının zaferi için her türlü fedakârlığı göstermiştir. Kitabın yazarı Osmanlı Bankası 1896 baskını kahramanıdır. Af olup İsviçre’ye gittikten sonra Kimyager Doktor olarak dönmüş ve 1908-1913 Meclis-i Mebusan seçimlerinde Erzurum mebusu seçilmiştir. 1914’te isyancı gönüllü kıta kumandanlarından en önde geleni ve dehşet saçanı olmuştur! Soykırım yapıldı‘ korosunda ses veren akademisyenler, Ermenilerin savaşlardaki kahramanlıklarını anlatan, yukarıdakine benzer birçok kitabın varlığını unutup, ‘1,5 milyon ülkesine bağlı masum vatandaşın, durup dururken soykırıma uğradıklarını ve bunun sebebinin yalnız Ermeni ve Hıristiyan olmalarından ileri geldiğini‘ ifade ederler. Aslında bir buçuk milyon kişi öyle abartılı bir sayıdır ki, bunun yarısı kadar Ermeni dahi yeniden iskâna tabi bölgelerde yaşamıyordu. Bütün Ermeniler tarafından ezbere okunan Hınçak Partisinin beyannamesine göre: ‘toplu olarak isyan etme zamanı, Türkiye’nin yabancı ülkelerin hücumuna maruz kaldığı andır. Parti mensupları derhal iç isyana başlayacaklardır. Konular ve tarihî gerçekler, büyük ninelerin çocuk yaşlardaki hatıraları ile saptanamaz. O zamanlarda basılan ve resimleri mevcut olan poster, posta kartı, tablo ve hatta tiyatro perdelerinde bile, Ermeni çete başı kahramanların silahları ile poz veren afişleri ve fotoğrafları, kalemle çizilmiş acıklı sahneler bütün dünyaya ve basına yayılmıştı. Armen Garo ve 1000 kişilik süvari ordusu bunlardan yalnızca biridir. Deliller o kadar çok, ihanet kampanyası o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde bunların bilinmemesine veya yok sayılmasına imkân yoktur. Bu belgeleri görmek istemeyenlerin, akademik sıfatlar ardında, sahtekârlık veya yalancı şahitliğini bilinçli olarak yaptıkları, biraz kitap okuyanlar tarafından kolayca anlaşılabilir.  Paris’te basılan ve günlük bir milyon baskı yapan Le Petit Journal gazetesinin 24.11.1985 tarih 262 sayı baskısının resimli ilâvesinin ön kapağında, Osmanlı ordusunda Sultanı koruma görevlisi üç subayın (Sadık-Rıza-Şevket beyler) gravür çizimi, poz vermiş resmi vardır. Arka kapakta ise, ‘Doğu Olayları – Ermenilerin bir camiye hücumu‘ başlıklı ve Türklerin tabanca ve kamalarla nasıl öldürüldüğünü temsil eden diğer bir gravür resim vardır. Bu sonuncusu, Erik Feigl’in son ‘Armenian Mythomania‘ isimli kitabının arka kapağında da aynen basılmıştır. Gazetenin 375. sayfasında, bu resimler hakkında verilen açıklamada, siyasî başyazar H. Marinoni’nin İstanbul’da Sultan (İkinci Abdülhamit Han) tarafından kabul edildiği, tophane ve diğer bazı askerî tesisleri gezdiği bildirilmektedir. Uzunca olan açıklamadan bazı cümleler, şöyledir: Bir bardak suda fırtına koparıp bundan kendilerine fayda sağlamaya çalışanlar, özellikle doğudaki gelişmeleri abartmışlardır. Anlaşmalar, birçok millete, gerek görüldüğü takdirde, Türkiye’nin işlerine müdâhale yetkisini vermektedir. İyi niyetli olanlar bu hakkı kullanırken çok dikkatli davranmaktayken, diğerleri en küçük olayı bahâne edip, abartarak, hatta böyle bir olay yaratarak, bundan yararlanmayı umut etmektedirler. Bu sıralar Ermenistan ile olan çalkantılara şimdiye kadar hiç olmadığı kadar büyük önem verilmesi de bu duruma bir örnektir.’ Yazının son iki paragrafı şöyledir: Burada tekrar ediyoruz, Ermenistan’daki durum hiçbir tehlike oluşturmamaktadır. Fakat olaylar, imkânsız görünmesine rağmen kötüleşirse, üstün bilgeliği ve keskin zekâsını cihanın kabul ettiği Sultan, rahatlıkla kazanacaktır. Diğer bir ifade ile Avrupa’nın, gereğinden fazla konuştuğu ünlü Sultan otoritesini kullanmakta serbest bırakılırsa, o vakit kimsenin karışmasına gerek kalmadan, birkaç isyankârı yola getirebilecektir!’

Çetinoğlu: Ermeni ihânetleri nasıl başladı?

Aya: 1913 başlarında, Daşnaklarla iktidar olan İttihatçılar arasındaki ilişkiler gerilmeye başladı. Balkan harbi’nin çıkmasıyla Ermeniler bekledikleri başkaldırma fırsatının geldiğine inanıyorlardı. Paris’te, Pro Armenia Dergisi yeniden çıkmaya başladı. Japonya ve Burma’daki Ermeniler La Haye’deki mahkemeye dilekçeler yolladı. Amerika’da çıkan Armenia Dergisi, reformlar hakkında dünyayı uyarmaya çalıştı. Ruslar Ermenilere, istiklallerini kazanmaları için yardım etmeye çalıştı. Rusların gerçek niyetlerinde bâzı bilinmeyenler vardı. Fakat Çarlık hükümeti bir an evvel ‘Reform İdaresi’nin kurulmasını ve bunu kontrol etmeyi istiyordu.  The New York Times, 14.11.1914 tarihinde, aşağıdaki başlıklarla, dünyaya müjdeliyordu: ‘RUSLAR TÜRKLERİ ERZURUM YAKINLARINDA YAKALADI -Kürt Süvarilerini Kovalıyorlar, Ermeni öğrenciler Petrograt’ta Gönüllü Olmaya heyecanlı…’ 13.11.1914: ‘TÜRK ERMENİLERİ SİLAHLARIYLA İSYAN HALİNDE – Önceden Talimli ve Silah Topladıkları için Rus İşgalcilere yardıma hazırdılar…’ Yerli gazeteye göre Türk Ordusuna katılmayı ret ettiler; her türlü fedakârlığa razılar… Ruslar Ermenilere, Osmanlı Ermenilerini silahlandırmaları için  240.000 Ruble vermişti. Iran ve Kafkaslarda bulunan Ermenilere Eylül 1914’te silah dağıtılmaya başlandı. Halkın büyük kısmında tabanca gibi ufak silâhlar zaten bolca vardı. Diğer bir ifadeyle, Geçici İskân Kanunu’nun 30 Mayıs 1915’te, yayınlanmasından yaklaşık 8 ay öncesinden, Ermeni çete faaliyet ve sabotajları başlamıştı. Osmanlı 2 Kasım 1914’te resmen savaşa girdi. Yukarıda anılan Armen Garo’nun kitabında, Ermeni gönüllü kıtalarının Eylül-Ekim aylarında savaş öncesi takdis edilmesinin fotoğrafları vardır. Aralık’ta Van Şehrinde büyük bir isyan başladı, Ruslar Ermeni birliklerinin yardımı ile Türklere karşı hücuma geçti ve Osmanlı ordusu Saray kasabasına kadar geri çekildi. Van civarındaki Türk köyleri basıldı, Türk ahali toptan sürüldü veya öldürüldü. Bu kayıpların 120.000 civarında olduğu tarihçi Profesör Justin McCarthy tarafından yazıldı. Yenilen ve gururu kırılan Osmanlı Ordusunun 1914 Noel’i için planladığı sürpriz karşı hücum, inanılmayacak lojistik hatâlar ve bastıran bir tipi sebebiyle tarihte eşine az rastlanılan büyük bir felâkete dönüşmüş, bir hafta süre içinde, 80.000 kadar Türk askeri, savaşmadan, açlık ve soğuk sebebiyle şehit veya Ruslara esir olmuştur. Ermeni gönüllülerin, Bardiz boğazında Osmanlıyı oyalaması ve vakit kaybı, felâketin başlıca âmilidir. Savaşın en yoğun olduğu günlerde, 8.1.1915 tarihli The New York Times şöyle başlık atmıştı: ‘AMERİKA’DAN SAVAŞA GELDİLER – Ermeni Bölüğü Tiflis’te hararetle karşılandı. Yer değiştirme kanununun 30 Mayıs 1915’te uygulamaya konulması ile karşılaşılan zorluk ve şikâyetler sebebiyle, bu defa 29.09.1915 tarihli The New York Times şöyle başlık atmıştı: ‘BERNSTORF ŞİMDİ DİYOR Kİ -ERMENİLERİN KENDİ HATALARI – Türkler Aleyhine İsyana Kalkışarak Kendilerine Karşılık Verilmesine Sebep Oldu’ Ermeniler Müttefiklere (Çanakkale’ye çıkışlarından ve tehcir başladıktan biraz sonra), Mersin – İskenderun civarına asker çıkarmalarını ve Çanakkale’de karşılaştıkları direncin böylece bölünmesini önerdiler. Bunu yapmak için, Adana-Mersin-Antakya bölgesindeki bütün Ermeni gönüllü alayları yardıma hazırdılar. Bir şartları vardı: yaşlı, kadın ve çocuklarının Mısır veya Kıbrıs’a kabul edilmesini istiyorlardı! İngilizler, Ermenilerden gelen bu tür istekleri 1917 yılı gelinceye kadar ret ettiler. Fakat 1917 Rus İhtilâli sebebiyle Anadolu’dan Rus askerleri çekilince, Ermenileri silahlandıran ve Kafkasya’daki yararlarını korumak için onları cesaretlendirenler, gene İngilizler olacaktı! Sasun isyanından kaçan Ermeniler Fransız gemileri ile geçici olarak Rodos ve Cezayir’e nakledildiler.

Çetinoğlu: Bu dönemde misyonerler de boş durmuyorlardı. Onların faaliyetlerinden de söz eder misiniz?

Aya: On dokuzuncu yüzyıl içinde Protestan Misyonerler birçok Anadolu şehrinde yerleşmişlerdi. Bunların çoğu, (ABCFM) kısa adlı ‘American Board ommissioners for Foreign Missions’ görevlisiydi. Yirminci yüzyıl başlarken bunların birçok okulu, hastanesi ve kilisesi vardı; bu yerlerde 145 Amerikan misyoneri, 800 yerli işçi ve idareci bulunuyordu. Diğer Protestan kiliseler arasında Presbiteryen Kilisesi, Metodist Episkopsal Kilisesi, Amerikan Baptist Kilisesi ve Deutsche Orient Mission, Alman Misyoner Teşkilatı vardı. Bunlardan, 1896’da kurulan ve başında Johannes Lepsius’un bulunduğu ‘Doğudaki Hıristiyanlara Yardım ve İş Bulma Kurumu’ Ermenilere yardım ediyordu. Papaz Lepsius’ 1915 Temmuz sonlarında İstanbul’a geldi, bir ay kadar kaldı Ermeni Patrikliğinden ve ABD Elçisi Morgenthau’dan bazı rapor-bilgi-belgeler aldı ve, Türk aleyhtarı propagandaya önemli katkılar sağladı. Alman Büyükelçisi onu “belâ çıkartıcı” olarak gördüğünden kabul etmedi. Lepsius sonra İsviçre’ye giderek Kızılhaç yarım teşkilatından Ermenilere büyük yardımlar sağladı. Talat Paşa’nın öldürülmesi davasında da (Nisan 1921)  uzman-şahit olarak kesinlikle görmediği (olamayacak) vahşet hikâyeleri ile mahkemeyi etki altıma aldı. Misyonerler raporlarda, Ermenilerin ve Hıristiyanların, Müslümanların eziyetine mâruz kaldıkları ve bu sebeple baş kaldırmaya hakları olduğu fikri işleniyordu. Bu raporların bazılarında, Türklerin de cinayetlere maruz kaldıkları ve sefaletleri belirtilmişse de, bunlar resmen belirtilmemiş arşivlerde dahi açıklanmamıştır. Morgenthau ile  Yunansitanda tanışan ve Beyruta kadar beraber seyahat eden ve Wellington House, Propaganda dairesinin başına getirilen İngiliz Lordu Bryce, bu misyoner raporlarının suretlerini bilgi için Amerikan elçisinden istedi ve bundan sonra bu raporların suretleri diplomatik posta ile Londra’ya gönderterek, burada bazı hikâye ve abartmalar için bunları ham malzeme olarak kullandı. Neticede kabiliyetli bir genç tarihçi olan A. Toynbee’nin ustalığı ile değişik propaganda kitaplarının basımında kullanıldı. Bunların er meşhuru ‘Mavi Kitap‘tır. Fakat sonraları Toynbee içeriğinin doğru olmadığını ve propaganda amaçlı olduğunu itiraf edecekti. Bu sözde şâhit ifadelerine dayanan hikâyeler o kadar abartılı ve uydurmadır ki, mütarekeden sonra 144 Osmanlı idarecisini muhakeme etmek için Malta Adası’nda iki yıl kadar hapseden İngilizler, savcı iddianamesinin hazırlanabilmesi için, Mavi Kitap dâhil her hangi bir yazılı delil bulamamış, alıkonan zevat serbest bırakılmış ve bunların bir bölümü Mustafa Kemal’e katılmıştır.  Meselâ, Sivas’ta Kız Okulu Müdiresi Mary L. Graffam, bir taraftan bütün yazdıklarının doğru olduğuna yemin ederken, diğer taraftan bunların başkalarının gördüklerine ve ifadelerine dayandığını itiraf ediyordu. ‘Korkunç Türk‘ imajı her vesile ile işleniyordu ve hatta Türk askeri savunmada olsa bile, cinayet işlemekle suçlanıyordu. Esasında, bu konuda o kadar çok silahlı Ermeni çete fotoğrafları ve onların kahramanlıklarına ait Ermeniler tarafından yazılmış kitap vardır ki, bunların ne saklanması ne de inkârı mümkündür! Amerikan Misyonerleri, kısa zamanda Osmanlı Devleti tüccarlarının sayısını katladı. Misyonerler ilk olarak 1819’da İzmir’e gelmişlerdi. Müslümanları Protestan yapamayacaklarını anlayınca, Rum, Ermeni ve diğer Hıristiyan azınlıklara yöneldiler. Birinci Dünya Savaşı 1914’te başladığında; Amerikan kurumları, Türkiye’de o zamanki para ile çok büyük bir rakam olan Kırk Milyon Doları, okul – hastane – kilise benzeri yerlere yatırmışlardı. Bu yerlerde, 450 kadar Amerikan ve 4.500 civarı Osmanlı Hıristiyan çalışıyordu.

Çetinoğlu: Osmanlı topraklarında Ermeni Devleti kurulması düşüncesini açığa çıkaran bilgi ve belgeler hakkında neler söylemek istersiniz?

Aya: Amerika’nın Almanya eski Büyük Elçisi, James Gerard, ‘Ermenistan istiklâli için Amerikan Komitesinin Başkanı’ olarak, 1919 Paris Konferansı’nda, Dış İşleri Bakanı Lort Balfour’a iki defa telgraf çekerek, geniş topraklı bir Ermenistan için Konferansa ağırlığını koymasını istemişti. 1919 yılının Mart ayında, Amerika’da, 40 Eyalet Valisi, 250 Kolej ve Üniversite rektörü, 85 kardinal ve 20.000 papaz ve vaiz, Başkan Wilson’a aynı konuda dilekçe vermişlerdi. İngilizlerin Ermenistan hakkındaki niyetleri, ‘tamamen hayali’ idi. Siyasî ve askerî destekten mahrum çıplak bir yardım kampanyası, Türklerin zalimliği ile hesaplaşmada yetmiyordu. Evdeki militarist zihniyet, mücadele sahasından gelen militan haberlerle besleniyordu. 1905’te bakan Terrell, misyonerlerin ‘dayakla sultanı atmak‘ istediklerini bildiriyordu. Misyoner Dvvight ise, yeni bir haçlı seferi için, savaş sebebinin çıkmasını istiyordu! Marmara’ya gönderilecek bir savaş gemisi, Sultanı istenilen tavizleri vermeye ve tazminat ödemeye ikna edebilirdi! Olayı nakleden kimse, Dvvight’ın aklını, ‘Tanrının takdirini savaş gemileri ile kazanmayı‘ düşünecek kadar sapıttığını yazarak, Doğu Anadolu’nun karlı dağlarına hangi savaş gemisinin çıkacağını sorarak alay ediyordu. Amerikan hükümetinin bakanı, misyonerlerin dediklerine arka çıkmadığı için, hakkında Amerikan basınında düşmanca yazılar çıkarıldığını, basının dincilerin baskısı altında kaldığını, bir bakan olarak kırbacı andıran misyoner tenkitlerine muhatap kalmasının hoş olmadığını söylüyordu.  İfadeye göre, Texas dinci basınında akıl ve mantıkla uyuşan bir haber çıkmıyor.

(DEVAM EDECEK)

 

 

İstanbul’da Bir Kafkas Beyi

Kendisini tanıdığımda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi öğrencisiydi. 1967 yılı ilkbaharıydı. İlk bıraktığı intiba da “doğrucu davut” oldu. Rahmetli Salih Doğan Pala ile arkadaşlığı ise güven vericiydi benim için. “Söyle dostunu, söyleyim kim olduğunu” kelam-ı kibarı gereğince daha ilk günden aramızda bir hukuk oluşmuştu. Aynı akademide okuyan kitap dostu, sonra yayıncı ve sonra SERDA’nın kurucusu Bursalı Salih Doğan Pala “Kur’an’da Sağ Sol Meselesi” adlı bir çalışmanın da sahibiydi. İmzalayıp bana vermişti. Ben ise Babıali’de Sabah’da profesyonel gazeteciliğe henüz başlamış, 48. Dönem kısa adı MTTB olan Milli Türk Talebe Birliği’nde Basın Yayın Müdürlüğü yapıyor ve Milli Gençlik Dergisi’ni yayınlıyordum. Burhanettin Kayhan ise MTTB Genel Muhasibiydi. Yardımcısı da hemşehrim Mustafa Mutlu idi.

27 Mayıs Darbesiyle MTTB jandarma süngüsüne, hukuksuluğa, tehdide, tacize, can ve mal güvenliğinin yeterli olmadığı bir dönem yaşıyordu. Çanakkale Zaferi kutlamaları için tahsis edilen Kadeş Gemisi’ne kolilerle içki yükleyen, kadın iç çamaşırlarını Türk Bayrağını indirerek göndere çeken bir dönem içinde, Yaşar Özdemir, Faruk Narin ve Yüksel Çengel yönetiminden MTTB seçimle alınarak Fetih, Kıbrıs ve Keşmir mitingi, Çanakkale Zaferi kutlamaları ile damga vuran, ilk defa Rüstem Paşa Medresesi’ni Talebe Yurdu olarak hizmete sokan Rasim Cinisli ile yeni bir dönem başlatılmıştı. Nöbeti devralan İsmail Kahraman dönemi ise aynı hizmetleri sürdürmüş Türkiye genelinde bölücü tehdit komünizmi telin eylemleri başlatarak Anadolu, Bayrağa Saygı,  Şahlanış Mitinglerini hayata geçirmiştir.

Durdurun Dünyayı İnecek Var

Sözkonusu yıllar gençlik hareketlerinin hız kazandığı, anarşide işaret fişeğinin atıldığı, uçların keskinleştiği, üniversite yönetiminin ve hükümetin bunlara sadece seyirci kaldığı yıllardı. Yeni dönemin MTTB Genel Başkanı bu defa İİTİA öğrencisi Samsun Kavaklı Çerkez Beyi Burhanettin Kayhan oldu. Bazıları şöhreti, imkanı, ünvanı sevmiş olsalar gerek ki söz vermelerine ve istişare kararlarına rağmen ikili oynamayı tercih ettiklerinden seçim Kayseri’de tamamlanamadı, İstanbul’a taşındı. Buna rağmen Burhanettin Kayhan ipi göğüsledi. Siyonist yönemin  müslümanlarca kutsal bir mabet olan Mescid-i Aksa’yı yahudilere işgal ettirmesi üzerine MTTB Mescid-i Aksa Haftası ilan etti. Bunun intikamı MTTB bombalanarak alındı ve Mustafa Bilgi şehit edildi. MTTB Gençleri “Bir ölüp, bin dirileceğiz” diyerek yürüdü. Beşiktaş’taki IşıkMühendislik’te Mehmet Cantekin öldürülünce, Semih Topçu adındaki MTTB’li öğrenci tutuklanarak 11 ay cezaevinde kaldı, sonra aklandı. Batılı güçler, SSCB ve derin devlet oyun içinde oyun sergiliyordu.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği üyesi komünist-anarşit militanlar tarafından Mehmet Büyüksevinç şehit edildi, katliam arkadaşlarının üzerine yıkılmak istendi. Ancak muvaffak olunamadı. Bu defa  Battal Mehetoğlu öldürüldü.

Tekel olan TRT ve medya olayı İkinci Kubilay olarak değerlendirdi. Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS greve gitti. 69 Deniz Subayı bildiri yayınladı. Esas amacını unutarak bölücülüğe, anarşiye, kaosa çanak tutan FKF, Dev-Genç, TMGT ve terör örğütü PKK’ya esas teşkil edecek Deverimci Doğu Kültür Ocakları gibi kuruluşlar eylemlerini artırdı. Hükümet sıkışınca, İçileri Bakanı Haldun Menteşe “Bana Katil Bulun” diye açıklama yaptı. Bunun üzerine 11 MTTB’li genç Salih Doğan Pala, Tuncer Arabul, Gündoğan Üçer, Arif Önemli, Hurşit Korkmaz, Süleyman Özerol, Hoca Akıncı tutuklandı.Bir sene kadar cezaevinde kaldıktan sonra berat ettiler. Burhanettin Kayhan bu şartlarda gençliğe hizmet etti.  Öğrencilere burs, kredi, barınacak yer buldu, hatta evini açtı. Cezaevlerindeki arkadaşlarını hergün ziyarete gitti.

Burhanettin Kayhan Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin kurduğu Halk Mahkemelerinde vücudunda sigara söndürülen öğrenci Tahir Gören olayı ile ilgilendi. Elektriği, telefonu, suyu kesilen, kalorifer yakıtı biten, personel maaşları ödenmeyen MTTB için kapı kapı dolaştı, bunların telafisi için gönüllüler buldu. Öğrenci dernekleri seçimindeki hile ve sandık oyunlarına son verdi. İşbirlikçieri deşifre etti. Dilerim MTTB Tarihi yazıldığında bunlar daha teferruatlı anlatılır. Tuzaklara düşmeyen, fikri müdaceleyi önde tutan, gençliği çatışmalara götürmeyen, sokaklara dökmeyen Burhanettin Kayhan görev süresi olan iki yıl dolunca nöbeti aynı akademiden MTTB Genel Muhasibi Ömer Öztürk’e devrederek iş aramaya başladı.

Bir Sivilin Çileleri

Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu’nun rektör olduğu dönemde Atatürk Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak girdi. 3 sene çalıştı. Dönem arkadaşı Sacit Adalı(Prof. Dr.) ile aynı odayı paylaştı.  Askerlik dönüşü inancından dolayı üniversiteye alınmadı. Prof. Dr. Sacit Adalı’ya göre inancından değil, çok iyi bir teşkilatçı, toplayıcı, geniş muhitli bir müteşebbis olduğundan üniversiteye geri dönemedi. Adalı’yı aynı günlerde Erzurum 9. Kolordu Komutanı Korgeneral Musa Öğün çağırıyor. Daha içeri girer girmez de “kovarım seni, kapı dışarı ederim, sürerim” biçiminde tehditler savuruyor. Odasına dönünce Burhanettin Kayhan ile istişare ediyorlar. Belli ki bu tehdit ispiyonlar sonucu esasında Burhanettin Kayhan’a. Demek derin devlet raporları öyle gidiyor.

Burhanettin Kayhan Başbakanlık Müşaviri olarak atanıyor. İşte bu günlerde birlikte Sırdaş Yayınevi’ni kurduk. Dört ortaktık. SSCB yanlıları o yıllarda gerilla günlüğü gibi kapağında kurşun delikleri olan kitaplar yayınlıyorlardı. Burhanettin Kayhan’a  yazılarını da içine alan bir çalışma yaparak kitap yazmasını istedim. İnsan endeksli kitap iman ve ahlak ile örtüştürülmüş, gençlik eylemleri eklenmişti. “İslam Gençliğinin Stratejisi” adıyla yayınlandı. Hemen iki baskı yaptı, 10 bin okuyucuya ulaştı. Yeni baskısı aranıyor. Mevcudu yok. Bir müddet sonra hükümet değişince İstanbul’a geri döndü. Yayınevimiz zirvede iken dağıldı. Burhanettin Kayhan’a devredildi ve Kayıhan Yayınevi olarak hayatını devam ettirdi. İlim üretemeyen üniversitelerin reddettiği çalışmalar, sonra tefsir, hadis, akaid ve tarihi eserler neşretti. Bugün Adem Kuşkulu yönetimindeki yayınevi 350 eserle insanlığa olan hizmetini sürdürüyor.

Ölüm Öldürülmüyor Kabir Kapısı Kapanmıyor

Buhranettin Kayhan geç evlendi, Ahlat Mezar Taşları akademik çalışmasıyla bilinen Nermin Hanım ile hayatını birleştirdi. Mehmet Emin ve Ali Kerem adını verdiği iki çocuğu oldu. İdealizme sahip iki evladını ve ailesini çok sevdi. Yeğeninin çöken bir duvar altında kalarak hayatını kaybetmesi O’nu etkiledi. Bir kalp krizi sonucu da 60 yaşında İstanbul Florya’daki evinde vefat etti. Nurlar içinde yatsın, peygamberimize komşu olsun. Cenaze merasimine yurtdışı ve içinden çok sayıda dostları ve sevenleri geldi. Bütün bunları ESKADER Akademi’nin Timaş Cafe’deki toplantısında Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, eski Anayasa Mahkemesi Üyesi, hala Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sacit Adalı, Erzurum eski milletvekili ve MTTB Başkanı Rasim Cinisli’yle birlikte konuştuk. Vefat ettiği 2002 yılında da değerli yazar arkadaşımız Ali Nar’ın İstanbul Fatih’teki İslami Edebiyat Dergisi lokalinde bir anma, bir vefa toplantısı yapılmış, bendeniz de Ankara’dan özellikle giderek iştirak etmiştim.

Burhanettin Kayhan hayatı boyunca hiç para kazanmadı, kazanamadı. Şikayet de etmedi. Mescid-i Aksa için ön safta yürüdü. İnsanımızı ve ülkemizi bölecek senaryoları gördü ve bu tuzaklara düşmedi. Hükümeti uyardı. İnsan endeksli çalışmalar yaptı, iman ve ahlak’ı hep öne çıkardı. Fırsatçılığa karşı çıktı.Dosdoğru idi. Hep dik durdu. Bundan dolayı eleştirildi ama hiç yamuklaşmadı, yumuşamadı. Türkiye’nin ve toplumun bugünkü çıtasının çok üstünde olması gerektiğine inanıyordu. Mevcut eğitimin insanımızı hantallaştırdığını, kolaycı yaptığını anlattı. İki yüzlülüğe, riyaya hiç tahammül edemedi. Dostlarının hata ve eksiklerini yüzüne söyledi. O zaman ve ölene kadar da “yalnız adam” kaldı. Toplayıcı, derleyici bir özelliği vardı. Yayın hayatını siyasete ve üniversiteye tercih etti. Göze girmek için fırsat kollamadı. Hep kendisi oldu, olduğu gibi göründü.

Payına düşen her vazifeyi yaptı. Olayları ve yayınları dikkatle izlerdi. Alicenaptı, mükrim bir insandı. Profesyonellikten çok uzaktı. Güven vericiydi. Hakk dostu ve has bir dosttu. Az da olsa gerçek dostlarıyla iletişimini hep sürdürdü. Beyefendiydi. Hep cemaatle ibadeti tercih etti, bu bakımdan hergün Sultanahmet Camii’ne gitti, inananlarla birlikte olmayı yeğ tuttu. İnsan-ı kamil örneği biriydi. Öğreten ve paylaşan bir aydındı. Güreşirdi, iyi yüzerdi ve doğa yürüyüşleri yapardı. Kendisiyle İstanbul, Erzurum ve Hasankale’deki birlikteliğimizde bunları yaşadım.

Eskimez dostlarını Fatih Çarşamba’daki mütevazi bekar evinde konuk eder, otele bırakmazdı. Kendi sorunlarını değil, dostlarının meseleleri onu daha fazla ilgilendirirdi. Örneği günümüzde az bulunan medeni inanç sahibi bir entelektüeldi. Türkiye’nin muhtarı gibi ülkenin dört bir yanındaki arkadaşlarını bilir ve temasını hiç eksik etmezdi. Haluk biriydi. Sorumlu ve idealistti. İslam coğrafyasındaki müslümanların dertlerini de kendine dert edinmişti. Vefat ettiğinde Fatih Camii’ndeki cenaze törenine islam coğrafyası ve batıdan da onca dostu gelmişti.

60 Yaşın Şerefi ve Bereketi

Bir defasında Ankara’ya geldiğinde Kocatepe Camii’nde ayakkabısını bulamadı. Hiç kızmadı, zaten hiç öfkelenmezdi. “Demek ihtiyacı olan biri almış” diyerek aşağı kattaki Beğendik’e takunyalarla inerek yeni bir ayakkabı aldı. Arabası çalındı. Yıllar sonra Akdeniz’de bir samanlıkta bulundu. Necip Fazıl Kısakürek borç istemişti. Dostlarından buldu ve verdi. Biray sonra Üstad borcunu ödemek üzere MTTB Binasına geldi. Burhanettin Kayhan “Üstad ben size böyle bir borç verdiğimi hatırlamıyorum” deyince Necip Fazıl “Sevgilim çok lütufkarsınız. Teşekkür ederim.” demişti kendisine has üslubuyla. En iyi teşkilatcılığının örneklerinden birini de Erzurum’da sergiledi. Necip Fazıl Kısakürek’i Erzurum’da konuk etti, proğramlar yaptı. Üstadı çok severdi, O’nun “Zaman bendedir ve mekan bana  emanettir şuurunda bir gençlik” olarak başlattığı Gençliğe Hitabesini hayata geçirmeye çalıştı, “yepyeni bir gençlik çalışması” onun için hep birinci sırada ayrıcalıklı oldu. Artık sahaflarda bile bulunmayan İslam Gençliğinin Strateji isimli çalışmasının galiba yeni bir baskısının, yeni bir vitrinlesunulmasının zamanı gelip geçiyor.

Eksikliği Duyulan Bir Dost Bir Aydın

Prof. Dr. Süleyman Yalçın Çanakkale’de kendi köyü yakınlarında arkadaşlarıyla birlikte olmak için Saroz Körfezi’ne Burhanettin Kayhan’ı da  davet etmişti. Emekliliğinde kullanılmak üzere bir yazlık yaptırmıştı. Hemen yanında da Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve İşadamı Sabri Özpala’nın yazlığı vardı. Türk mimarisi ve süsleme sanatlarıyla yapılı olan bütün bu tapulu yazlıklar 2005 yılında hükümetin aldığı bir kararla “milli park”  yapılması iddiasıyla parası ödenmedin yıktırıldı. Hala da öyle milli park falan değil!. Hiç kimse de kamuya dava falan açmadı.

Eksikliğini bütün dostlarının hissettiği Burhanettin Kayhan(1942-2002) bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’e de genel başkanlık yapmıştı. Döneminin bütün arkadaşları bugün siyasi iradenin hep ileri gelenleri. Bu noktaya gelmede sözkonusu MTTB çalışmalarının önemli katkıları vardır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da MTTB Orta Öğretim Komitesi’ndeydi. Rahmetli Burhanettin Kayhan’ın mekanı cennet olsun, nurlar içinde yatsın, kitap çalışması da yenilenerek, anılarla, resimlerle, katkılarla kitapçı vitrinlerinde ve kütüphane raflarında yerini alsın temenni edirim.

 

Siyasi Partilerimiz, Demokrasimiz ve 2015 Milletvekili Seçimleri Üzerine;

Demokrasi halkın iradesinin, taleplerinin yönetimde etkili olma iddiası ve fikri üzerinden oluşturulan bir yönetim modelidir. Bu fikir ve iddia, halkın içinde olduğu siyasi partiler üzerinden yasama ve yürütmenin şekillendirildiği bir tarz ile ortaya çıkmaktadır. Burada bence en önemli husus halkımızın içinden çıkan bireylerin oluşturduğu siyasi parti teşkilatları üzerinden yöneticilerin ortaya çıkarılmasıdır. Aramızdan çıkan insanlardan oluşan siyasi parti teşkilatları, yönetici olacak insanları seçmek için yaptıkları listelerini halkın önüne koymakta ve vatandaşların oylarına talip olmaktadırlar.

2015 seçimleri sebebiyle son aylardaki milletvekili aday adaylarımızın ortaya çıkışı, siyasi partilerimizin olaylara bakışı ve aday adaylarının listelere girme şekillenişini değerlendirdiğimizde bu sistemi de çok kötü çalıştırdığımızı düşünüyorum. Burada siyasi parti yönetici ve teşkilatlarının, bu yapıyı oluşturan siyasi parti üyelerinin partilerine sahiplenmelerindeki güç yetersizliğini, siyasi partilerin teşkilatlarında görev alabilecek karnı tok-sırtı pek bilgi ve birikimi yeterli insanlarımızın çok az olmasının etkisi olduğu kanaatindeyim.  Siyasi parti teşkilatları üyeleri ile birlikte yeterince dinamik olamayınca sistem aşağıdan yukarıya (üye, teşkilat mensubu yönetici, seçilmiş idareci, başkan, milletvekili)etkili olamıyor ve yukarıdan aşağıya (genel başkan, bakan, milletvekili, il başkanı…)  yapılanıyor. Yukarıdakiler, bir elit grup oluşturup kendilerini oraya taşıyan teşkilat mensuplarını takım arkadaşı olarak görmek yerine, kendi karar ve kanaatlerini teşkilatlar üzerinden halka ulaştıran bir görevli mantığına bürünüyor. Böyle olunca da teşkilatın öncelikleri, tercihleri yerine üst yönetimlerle ilişkisi olan veya oralarla bir şekilde irtibat kurabilenler, sözde halkın seçtiği isimler, kişiler olarak listelerde karşımıza çıkıyorlar. Bu şekilde demokrasinin en önemli unsuru olan sandık, halkın tercihlerinden ziyade, sistemi kontrol eden çok küçük bir elit grubun tercihlerinin onay yeri haline dönüşüyor düşüncesindeyim.

Köpüklü ayrana benzettiğim çok partili siyasetimiz, bu kurumlara güveni azaltan tarzda çalıştırılmamalıdır. Yeterince etkisiz teşkilat yorumuna sebep olan, ilk bakışta doğru gibi görünen teşkilat-sivil toplum-kamuoyu yoklamaları gibi nasıl değerlendirildiği belirsiz çalışmalarla siyasi kurumları yıpratmamız gerektiğini düşünüyorum. 1950-1965-1982-2002 yıllarındaki seçimlerde oluşan meclislerin çıkardığı hükümetlerin çok daha başarılı hizmetler vermesinde siyasi parti teşkilatlarının güçlü olması, halkın iradesinin iyi yansıtılması ve halkın sesine daha çok kulak verilmesinin,  ortaya çıkan siyasi istikrar kadar etkili olduğunu unutmamalıyız.

Siyasi partilere güvensizliği oluşturan durumların düzeltilmesi gerekir. Bu düzelme öncelikli olarak milletvekilliğinin, belediye başkanlıklarının, meclis üyeliklerinin, muhtarlıkların önemli olduğu bilinci ile buralara talip olunduğu gibi parti teşkilatlarında da görev almanın, partilere katılımcı-etkili üye olmanın da önemli olduğu bilincinde olmamız gerekir. Ancak bu şekilde partilerimizin üye ve teşkilat yapısı güçlenecektir. Bu güçlü yapılar sayesinde de yetkilendirmekte, seçtirmekte teşkilatlar daha etkili olabilecektir. Aynı husus sivil toplum kuruluşlarımız (meslek odalarımız, derneklerimiz, vakıflarımız)için de geçerlidir. Bir önceki yazımın konusu olan güç, zenginlik ve yoksulluğun kurumsal yapıların kapsayıcı özelliği ile ilişkisi bu konuda da geçerlidir.

Kuruluşunda içinde bulunduğum, hizmetlerinde parti mutfağından katkı verdiğim Ak partimiz 2002 genel seçimlerinde2004 yerel seçimlerinde, bunu yaşamış ve çok iyi göstermiştir. 2007 ve 2009 seçimlerinde de bu durumun çok belirgin ve etkin olduğuna inanıyorum. Ak Parti üst yönetimi, kuruluşundaki hedeflerinden olan siyasi partiler yasasını gerçekleştirerek, partilerin finansmanı, seçimlerin finansmanı gibi demokrasimizin eksik ve açıklarını giderici çalışmaları sonuçlandıra bilse ve çok üye yerine katılımcı üye konusunu gerçekleştire bilse idi çok partili demokratik hayatımızın daha iyi çalışıyor olduğunu görebilirdik. Bence siyasi partilerimizin Parlamenter sistem mi? Başkanlık sistemi mi? tartışmasından ziyade, parlamenter sistemin eksiklerini giderici ve onu daha iyi çalışır hale sokan düzenlemeleri önceliklerine almaları gerektiğine inanıyorum. Demokrasimiz bunu başardığı zaman Türk halkının huzur, güven ve refahını çok daha ileriye taşıyacaktır.

Yazımı önümüzdeki seçimlerin, siyasetin topluma hizmet amacı ile yapılan bir iş olduğu bilinci ile centilmen bir yarış içinde geçmesini, aday arkadaşlarımızın bu düşünce ile çalışmaları temennimi paylaşmak isterim. Bu şekildeki bir çalışma kendilerine daha çok hizmet imkanı ve itibar getirecektir. Aday olamamışların ise bağlı oldukları veya gönül verdikleri siyasi partilerine daha çok katkı verecek konumlara talip olmalarını, bu durumun siyasi partilerimize kalite ve canlılık getireceği düşüncemi de ayrıca paylaşmak isterim.

Demokrasimizin gelişmesi, ülkemize ve halkımıza iyi yönetim ve güzel hizmetler getiren bir sonuç dileğiyle.

 

Ermeniler

Araştırmacı Yazar Hüseyin Adıgüzel‘in hazırladığı ve tam adı: ‘Yer Değiştirmenin 100. Yılında Ermeniler ve Ermeni Meselesi‘ olan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 403 sayfalık eser, Ocak 2015’te Bilgeoğuz Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.

Yazar, kitabının ‘Giriş‘ bölümünde, Ermeni Meselesi hakkında şu bilgileri veriyor:

1800lü yılların başında başlayan ‘Doğu Meselesi’; ‘Osmanlı Devleti’ni yıkmak, olmazsa zayıflatarak sömürge hâline getirmek‘ olarak özetlenebilir. Batılı büyük güçler bütün dünyada uyguladıkları emperyalist siyasetlerini aynen Osmanlı üzerinde de hayata geçirmek ve Osmanlı Devletini, bütün tabi zenginlikleri ile birlikte yutmak istiyorlardı.

Bu maksatlarına uygun olarak aynı yüz yılın başlarından itibaren, Oryantalistleri Anadolu’nun içlerine gönderirken diğer taraftan da, Balkan halklarını kışkırtmaya başlamışlar, Yunan ve Sırp isyanlarının çıkmasına uygun zemin oluşturmuşlardı. Çıkan isyanlara, madden ve manen büyük destek vermişler, önce Sırpların, sonra Yunanlıların bağımsızlıklarını kazanmalarında önemli rol oynamışlardı. Elde ettikleri bazı imtiyazlarla, Osmanlı’nın iç işlerine müdahale hakkı kazanmış olmaları, içerideki azınlıkları ayrılmaya teşvik etmeleri, onları desteklemeleri ve azınlıkları eğiterek hazır kuvvet haline getirmeleri, kendi sömürgeci politikalarını hayata geçirme isteklerinden başka bir şey değildi.

1926 yılında basılan Bolşkaya Sovyetskaya Ansiklopediya‘nın 3. Cilt, 434. sayfasından elde edilen bilgilere göre Ruslar için Ermeni Meselesi, ‘Osmanlının zayıflatılması ve sömürgeleştirilmesi‘ meselesidir.

Ermeni Meselesi‘ veya Ermenilerin tabiri ile ‘Ermeni Soykırımı‘ denen olay, bir takım istenmeyen, hiç arzu edilmeyen gelişmeler ve her iki tarafın acı çektiği olayların bir sonucudur, diyebiliriz. Sadece 1915’i konuşmak, sadece 1915 yılında olanlardan söz etmek, olayın temel sebeplerini ortadan kaldırır ve olayı, aniden alınan bir karar durumuna düşürür. Hâlbuki tarih, olayın birçok sebebi bulunduğunu açık olarak gösteriyor. Bu sebepler irdelenmeden, iyi anlaşılmadan, bu konu ile ilgili söylenecek her şey, laf-ı güzaftan ibaret olur. Yani boş sözdür.            Ermeniler, Osmanlı toprakları içerisinde yer değiştirme işlemine tâbi tutulmuşlardır. Bu doğrudur. Fakat bunun doğru olması, sebeplerin yok sayılmasına asla bir gerekçe teşkil etmez. Bu yüzden 1915 tarihine çakılıp kalınmamalı, öncesinde neler olduğu da mutlaka araştırılmalıdır. Bu yapılmadan mesele hakkında alınan her türlü karar hukuken geçerli bir karar olmaz. Ancak siyaseten geçerli gibi görünebilir. Bazı parlamentoların aldıkları bu tür kararların, ahlaken, hukuken hiçbir geçerliliği yoktur. Bu kararlar, sadece siyasî olarak alınmış, bir tarafı sevindirmeye, diğer tarafı üzmeye yarayan kararlardır ki, gerçekleri ters yüz ederek insanları kandırmaya yöneliktir. Hangi parlamentonun ne karar aldığı da artık bizi fazla ilgilendirmemelidir. Çünkü şunu biliyoruz; bu parlamentolarda bu tür karar alanlar bu olaylar hakkında Ermenilerin anlattıklarından fazla bir şey bilmiyorlar ve bunları, Ermenilere inanarak ‘doğru‘ zannediyorlar. Bunlar, konunun uzmanları değil, sadece ülkelerinin sıradan politikacılarıdır. Politikacıların aldıkları kararlar politiktir ve kendi seçmenlerini memnun etmeye yöneliktir.

Türk milleti olarak o yıllarda Türklere yapılanları, belgeleriyle ortaya koymak, savunmadan saldırıya geçmek zamanı gelmiştir. Çünkü Ermenilerin istekleri hiçbir zaman bitmeyecektir. Ta ki Türk devleti yıkılana, Türk milleti tarihten silinene kadar… Öyle ise, yapılacak en iyi iş, savunmayı bırakmak ve saldırıyı başlatmaktır.’

Gayretli ve titiz bir araştırmacı-yazar olan Hüseyin Adıgüzel, bu düşünceyle yola çıkıyor ve çoğu yabancı 100’e yakın kaynaktan yararlanarak; ‘Ermeni Meselesi‘ hakkında bugüne kadar yayınlanmış bütün kitaplardan farklı bir eser meydana getiriyor. Adıgüzel‘in eserini ‘farklı‘ kılan özellikleri, şöylece özetlemek mümkün:

 

1-Faydalanılan belgelerin büyük kısmı Rus arşivlerinde bulunmuş ve ilk defa yayınlanmıştır.

2-Bu belgeler 200’den fazladır ve orijinal hâli ile kitapta yer almıştır.

3-Bu belgelerde, soykırım suçunu Ermenilerin işlediği açık ve net bir şekilde bellidir.

4-Adıgüzel’in eserinde; Ermenilerin belgelerde, tarihi eser ve anıtlarda yaptıkları sahtekârlıklar belgelenmekte ve dünya kamuoyuna açıklanmaktadır.

5-Eser, ‘En iyi savunma hücumdur‘ özlü sözünün gereği olarak Türkiye’nin artık savunmadan vazgeçip saldırı yoluyla meseleyi kökünden halletmesi için ilk atağı gerçekleştiriyor.

Eser, 4 bölümden oluşuyor. 1. Bölümde Ermenilerin etnik ve dinî kökenlerine inilerek kim olduklarının tespiti yapılıyor. Türk-Ermeni ilişkilerinin ele alındığı 2. Bölümde; Ermenilerin isyanları ve terör hareketleri, bu hareketlerde dış güçlerin etkisi, 3. Bölümde; Ermeni tehcirinin sebepleri ve sonuçları, Ermeni-Kürt ilişkileri, diplomatlarımızın Ermeniler tarafından kahpece öldürülmeleri, asılsız Ermeni iddiaları, yalanları ve iftiraları, 4. Bölümde ise Ermenilerin yaptığı sahtekârlıklar anlatılıyor.

Kitabın son 12 sayfasında; ‘Kürt Nemrud Mustafa Paşa’nın Divan-ı Harbi Örfisi‘, ‘Son Sözler‘ ve ‘Rus Belgeleri Hakkında Birkaç Söz‘ başlıklı notlar yer alıyor.

Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene‘ vecizesi ile biten 5 sayfalık ‘Son Sözler‘ bölümü, ibretlik gerçeklerin veciz ifadesi, kelimelerle hazırlanmış bir muhteşem tablodur. Bu tablo, Bilge Kağan haşmetiyle ifade edilen cesur sözlerle, yazıda belirtilen sorumlulara sunulmuştur.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

 

Hüseyin Adıgüzel

 

15 Nisan. 1948 tarihinde Manisa’nın Turgutlu İlçesi’nde doğdu. İlkokulu ve Ortaokulu doğduğu şehirde okudu.  Balıkesir Öğretmen Okulu ve Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı.

1990 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Azerbaycan’a gönderildi. Azerbaycan yönetici kadrosu için açılan Türkiye Türkçesi kurslarına öğretmen ve yönetici olarak katıldı. 1991 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Tarafından Bakü’de açılan Atatürk Lisesi’nin kurucu müdürlüğünü yaptı. 1992 yılında Türkiye Türkçesi ile eğitim yapan Türk Dünyası İşletme Fakültesi’nin Türk Dili hocalığını ve yöneticiliğini üstlendi. Türk Dünyası’nı on yıl boyunca adım adım gezdi.

1994 yılında emekli olan Hüseyin Adıgüzel, Evli ve iki çocuk babasıdır.

Orkun, Türk Diplomatik, Türk Yurdu, Ötüken, Türk Dünyası Dergisi, İleri Dergisi ve Türk Solu Gazetesi’nde makaleleri yayımlandı.

Kitap olarak yayınlanmış eserleri:

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılanlar: ‘Türk Dünyası Okulları için Alfabe‘, ‘Kısa Dilbilgisi‘, ‘Deyim Hazinemiz

Araştırma kitapları: Manzara-i Umumiye, Türk Dünyasında Demokrasi Hareketleri. Azerbaycan Halk Cephesi ve Özbekistan Birlik Halk Hareketi, Azadlığın Köşe Taşları, Türkler Kimlerdir? Türkler ve Solculuk, Türk Milliyetçiliği Nedir? Ne Değildir? ‘Sovyetler Birliğinde Millî Komünizm‘ serisi içerisinde ‘Atatürk Nerimanov ve Kurtuluş Savaşımız‘, ‘Nerimanov; Hayatı, Mektupları, Makaleleri‘, ‘Turar Rıskulov‘ ve ‘Vahidov

Romanlar: Tün Gün Sabah, Elveda Girit, Kalbim Rumeli’de Kaldı, Attila, Tonyukuk. Biyografi: Sabir Rüstemhanlı Edebî ve Siyasî Portresi.

Tercüme ettiği kitaplar: Sabir Rüstemhanlı’dan; Hatayî Yurdu, Göktanrı, Seçme Şiirler.

Yayınlanmış diğer eserleri: Yunus Oğuz, Nadir Şah, Tahmasib Şah, Emir Timur, Attila, Gumilev ve Eski Türkler, Türk Târihine Yeni Bir Bakış,   Türklerin Gizli Tarihi, Şah Hanımı ve Büyücü.

Yayına hazırladığı eserler: Firudin Ağasıoğlu’dan: Taş Babalar, Etrüsk – Türk Bağı Gıyaseddin Geybullayev’den: Kadim Türkler ve Ermenistan

 

Derkenar:

Ermenilerin Karanlık Tarihi

 

Ermenilerin tarihi karanlıktır. Ermeni tarihçiler dahi kendi aralarında fikir birliği içinde değillerdir. Bu da, anayurtlarının neresi olduğu ve kökenleri konusunu tartışmalı kılmaktadır.

1- Ermenileri Nuh Peygambere dayandıran görüş: Buna göre, Ermeniler Nuh Peygamberin torununu olan Hayk’tan gelmektedirler. Bu var sayımdan hareketle, Nuh’un gemisi Ağrı Dağı’na oturduğundan Ermenilerin ana yurdu Doğu Anadolu’dur. Ermeniler kendilerini ‘Hayk‘ diye isimlendirirler ve ülkelerine de ‘Hayastan‘ derler. Ancak, efsanelere dayanan ve ilmî olmaktan çok uzak bulunan bu görüş üzerinde durmanın tabiatıyla gereği de yoktur.

2- Ermenileri Urartulara dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3.000 yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan önce İskitlerin, sonra Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin Lydialılarla Medler arasında mücadeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin nüfuzuna girdiği bilinmektedir.

Dilleri incelendiğinde, Urartularla Ermeniler arasında bir yakınlık bulunduğunu ileri sürmeye imkân yoktur. Bunu doğrulayacak, elle tutulur hiçbir bulgu da mevcut değildir.

3- Ermenileri Urartu bölgesini işgâl eden Trak – Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni tarihçileri arasında en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak – Frig soyundandır. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. Yüzyılda Doğu Anadolu’ya göç ederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk olarak M.Ö. 521 yılında Med (Pers) İmparatoru Dara’nın (Darius) Bissutun (Behistun) yazıtında rastlanılması ve Dara’nın ‘Ermenileri yendim ‘ ifadesinin, bunu doğruladığı ileri sürülmektedir. Bu görüş ise, Nuh ve Urartu teorilerini temelden çürütmektedir.

4- Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş: Buna göre Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya’dır. Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Dara’nın ‘Ermenileri yendim‘ ifadesinin, yer olarak Kafkasya’yı işâret etmiş olduğu şeklinde yorumlandığıdır. Ne var ki, Ermenilerin diğer Kafkas ırklar ile bir ilgileri de yoktur.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin menşei ve anayurdu bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Böylesine birbiriyle çelişen görüşler karşısında, Ermenilerin iddia ettikleri gibi Doğu Anadolu’da 3-4.000 yıldır mevcut olduklarını kabullenmek ilmî olarak mümkün değildir.

Ermenilerin bu asılsız iddialının arkasında, Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere indirmek, Doğu Anadolu’ya bir anayurt olarak sahip çıkmak ve bunu eski bir kültür varlığı olarak sunmak düşüncesi yatmaktadır. Böylece, Türklerin, Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri ileri sürülmek istenmektedir.

Tarih itibariyle Ermeniler Doğu Anadolu’nun otokton halkı olmayıp, dışarıdan buralara gelip yerleştikleri ve bu bölgedeki mevcudiyetlerinin ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Anadolu’nun en az 15.000 yıldır meskûn olduğu ilmî olarak bilinmektedir. Bu zaman dilimi içersinde Anadolu, yerleşik ve göçebe çok çeşitli kavimlere ve medeniyetlere yurt olmuştur. Bölgeye zaman dilimi itibariyle nispeten yeni gelmiş Ermenilerin, Doğu Anadolu’ya tek başlarına yurt olarak sâhip çıkmaları hiçbir şekilde söz konusu olamaz.

Güvenilir tarih kaynaklarından elde edilen kesin bilgilere göre; Türkler Anadolu’yu fethettiklerinde burada bağımsız bir Ermeni devleti bulunmamaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethinden önceki dönemde, Ermeniler; Bizans, İran ve İslâm devletleri arasında devamlı mücadele konusu olmuşlar; mezhep ayrılığı ve siyasî sebeplerle hep tehcire tâbi tutulmuşlardır. Buna karşılık, Ermeniler, Türk idaresinde toprak sahibi olmuş; İslâm hukuku çerçevesinde dillerini ve inançlarını yaşama ve yaşatma imkânı bulabilmişlerdir.

 

İSMET BİNARK

 

 

Hastalığımız ve Normalleşme Süreci

Hasta bir toplum olduk. Hapishanelerinde yer bulunmayan, adliyelerinde kavgasız gün geçirilmeyen, trafiğinde kazaen ve kasten her an insan öldürülen bir topluluğun mensuplarıyız biz. Ne kural, ne kanun; varsa yoksa sevgisizlik, rekabet, kötülük ve kardeş olamama.. Bir de Müslüman‘ız oysa..

Bir ülke ki en büyük şehrinin adliye sarayı basılıp savcısı rehin alınabiliyor, öldürülebiliyor. 77 milyona adalet dağıtacak kimselerin bile güvenliğinin olmadığı mesajı toplumun kalan adalet duygusuna sıkılmış bir kurşundur adeta.

Sokaktaki simitçi yanındaki ayakkabı boyacısına ülkenin gidişatıyla ilgili cümle kurduğunda içeri alınacağını kafasından geçirerek geri adım atıyorsa veya susuyorsa sosyal patlama kapımızda demektir. Zilimizi çalan sütçü evindeki eşiyle konuşurken dinlenildiğini düşünerek korkuyla konuşuyorsa işimiz zor demektir.

Korku bulaşıcı bir hastalıktır. Normal insanî duyguların bastırılması toplumları ruhsal ve fiziksel olarak hasta kılar. Sıradan bir futbol taraftarının ya da sıradan bir valinin anormal davranışlarının kaynağı da işte bu genel huzursuzluk halidir.

Siyasete yada ülkenin kötü gidişiyle ilgili sorumluluk makamındakilere üç-beş söz söyleyip rahatlayamayan toplumlar uç ve marjinal tepkiler vermeye başlarlar ister istemez. Biriken stresin dışa salımı olarak.

Kadınlara yönelik aşırı şiddet ve çocuklara yönelik aşırı istismar bunun en bariz örneği. Dahası günlük hayatta her zaman karşılanası hususlara verilen aşırı tepkiler de bu minvalde değerlendirilmeli.

Adamın biri, komşu şehirdeki maçtan gelen ve bin kilometre uzaklığındaki bir şehrin takımının otobüsüne durduk yere pompalı tüfekle saldırıda bulunabiliyor. Kader, bir otobüs dolusu faciayı önlese de sosyolojiaman dikkat! her an, her şey olabilir” diyor.

Bir ilin valisi o ilin fen lisesinin öğretmeninin kılık kıyafetine bakarak “dilenci ve anarşist” suçlaması yapabiliyor, yaptığı işin önemi adına cumhurbaşkanı gelse dahi kesin otorite sahibi olduğu sınıfının ayağa kalkmaması gerektiği eğitimini alan kişiyi o sınıftan kovabiliyor. Ve o sahne, o işin uzmanı olan kişinin hayatına mal olabiliyor.

Sokaklarında ve parklarında 4-5 yıldır başka bir ülkenin insanlarının gezindiği / dilendiği ve kaç yıl daha gezineceğinin / dileneceğinin bilinmediği bir ülke düşünün. Caddelerinde güvensizliğin ve ara sokaklarında kötülüğün kol gezdiği, spor tesislerinde şiddetin ve resmî kurumlarının önünde karmaşanın hâkim olduğu bir ülke düşünün.

Sonra bu ülkenin bu hâl üzre yıllar yılı gidişini düşünün. İçte biriken gazı düşünün. Bilinçaltına yerleşen saplantıları düşünün. Ve bunun ne zaman, nerden patlayarak çıkış yapacağını düşünün. Düşünmeyin çünkü kestiremezsiniz.

Ve hatta yeri gelmişken uzun tedavi seansları yerine çözüm sadedinde basit bir rehabilitasyon süreci önereyim: 7 HAZİRAN! 2 ay daha dişinizi sıkıp sizi bu sıkıntıya sokan, strese boğan, güvensizlik ve endişelerle yoğuran, sınırlarımızın dışındaki iç savaş görüntülerini tamtam çalarak içeri çağıran yapıya yol verin de kurtulun kardeşim.

Ve herkes şöyle bir rahatlasın; sonra yine simitçi yanındaki ayakkabı boyacısına muhabbet ve dostluk nişanesi olarak laf atmaya – sataşmaya devam etsin. Şöyle ağız tadıyla çayımızı yudumlayalım yahu!

Yoksa çok Celalî isyanları dizisi çekilir bu sette, bu gidişle; haberiniz olsun!

 

Ah Şu Bizim İslamcı Gençler!

0

Şu bizim İslamcı geçlerin ‘Türk’ ile sıkıntısının ne olduğu tam olarak bilinmiyor ama ‘Türk’ ün bu İslamcı gençler ile imtihan olduğu kesin.

Cihad ruhu ile yeniden ruhlanıp tüm alem-i İslam’a yeniden ruh vermek gibi bir söyleme sahipler. Bir kısmı sürekli tebliğ peşinde olup normal şartlarda önünden geçmeyeceğimiz her mekâna, her ortama sırf Allah rızası için hiç tereddüt etmeden gidiyor. Tabi tebliğ için nasıl bir hedef kitle belirlenmiş o tam olarak bilinemiyor.

‘Muhterem müşteriler’ ile başlayan, ‘şeyleri şey yaptın mı’ ile merak uyandıran, ‘akıyor yine mübarek’ ile devam edip milyonlara kuruş muamelesi yapılması ile doygunluğa ulaşıp giden bu karlı yolun genç yolcuları onlar! Her ne kadar ağabeyleri gibi İslamcılık ile Arap Milliyetçiliği yapıyor, Türk dedikleri zaman sanki çok kötü bir şey söylemiş gibi kendilerine kızma eğilimi gösteriyor olsalar da ‘Türk Lirası’ ile araları oldukça iyi.

Özellikle de bir kesiminin beslendiği kaynak itibarıyla karşısındakine söve söve yükselme gibi bir gayreti taşıyor olmaları, sövüp karşı duracakları değer ne kadar büyük olursa o derece yükselebileceklermiş gibi bir algı ile hareket etmelerine sebep oluyor.

Çok okuyup ezber yapma özellikleri ile de bilinen bu kitle konuşurken ‘dedi ki, yazmış ki, düşünmüş ki’ gibi çıkışlarla söze başlamaları, yanımızda konuşurlarken Necip Fazıl başta olmak üzere okudukları isimlerin sözlerinin ve fikirlerinin ham hali karşılaşıyoruz. Bu durum aslında onların bu okuma fasılalarını gerçekleştirirken, düşünmediklerini, okunanı işlemediklerini ve okunanı sindirmediklerini gösteriyor.

Her fırsatta Türkçe ile Arapçanın kıyası gibi bir maceraperestlik gösterip aslında kendi konuştukları ve tüm sorunlarını çözdükleri dil olan Türkçenin Arapça kadar olmadığını, basit kaldığını, derinliğinin olmadığını sayıklayıp duruyorlar. Savunmaları tabi ki birkaç ezber cümleden ibaret kalıyor.

Şimdilik yaşama alanlarının neresi olduğu konusunda tam olarak bir yer tespiti yapmak mümkün değilse de en çok görüldükleri yerler, ihale salonlarının arka bahçeleri, gençlik merkezleri,  üniversite kantinlerinin ücra köşeleri, küçük toplantı salonları ve menfaat kokusunu aldıkları her yer! Zaten tam da bu noktada yer tespiti yapmanın mümkünsüzlüğü ile karşı karşıya kalıyoruz.

Kendilerinden Türk Milliyetçisi olmaları gibi bir beklenti içinde olmadığımız bu kitle en azından Türk’ün yıllarca İslam sancağını taşıdığını, şerefli bir şekilde dalgalandırdığını ve bunun için cenk meydanlarından bir adım bile geri durmadığını, hala daha aynı niyetler taşıdığını bilmeleri gerekir. Bilmeleri gereken bir başka şey ise Türk’ün burada düşen sancağın yine bu topraklarda kalkacağını bildiği için de gidip başka yerlerde arama gibi bir gereksizliğe düşmeyişi de bundandır.

Bin yıldır Haç’a çarpan Hilal’in adıdır TÜRK! Ve bu Türk’ün sembolüdür BOZKURT! Hal böyle iken bu yabancıymış gibi hatta düşmanmış gibi tavırların altında tabi ki iyi niyet gibi bir şeyin aranması işine girişmeyeceğiz.

Bir dostumun sözü ile bitirelim; ‘Yeşil Burjuvanın İslamcı çocukları, siz Bozkurt demeyin dinden çıkarsınız.’

 

İyi Yönetilsek Bunlar Olurmuydu?

13 yıldır tek başına iktidarda olan AKP’nin müthiş propaganda mekanizması “Türkiye’yi iyi yönettiği” propagandasına devam ediyor. Son yaşadığımız olaylardan başlayarak değerlendirmeye çalışalım:

C.Savcısının Şehit Edilmesi: Çağlayan Adliyesindeki odasında, Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın DHKP/C militanlarınca şehit edilmesi olayı hepimizde derin üzüntüye sebep oldu.

Sadece üzülmekle kalmadık endişe de ediyoruz. Çünkü bu olayın oluşu ve yapılan “kurtarma operasyonu” istihbarat ve polisin operasyon yeteneği açısından birçok zafiyetin göstergesi oldu.

Öncelikle örgüt üyelerinin bu kadar rahatlıkla eylem yapıyor olması, istihbarat birimlerinin teröristler ve örgütleri etkili bir biçimde izlemediğini göstermekte. “Tutuklu bulunan 200 DHKP/C örgüt mensubunun ‘paralel’ meselesi ortaya çıkınca serbest bırakıldığı” iddiası da çok vahim.

Operasyonun yönetilişinin de profesyonelce yapılmadığına dair düşündürücü sorular var.

Termal kamera, mikro kamera gibi cihazlarla odanın içi ve teröristlerin hareketleri incelendi mi? Operasyon için en uygun zaman beklendi mi? “DHKP/C teröristleriyle müzakerede görevlendirilen polis Gasp Bürosu’ndandı. Terör uzmanı değildi” iddiası doğru mu? Neden odanın havalandırmasından yavaş yavaş bayıltıcı gaz vermek suretiyle teröristler etkisiz hale getirilmedi?

Bütün bu beceriksizliklerin muhtemel sebebi “paralel örgütün tasfiyesi” gerekçesiyle bütün ehil ve etkili istihbaratçıların ve operasyon kabiliyeti olan polislerin yerine alelacele getirilen ekiplerin bilgi ve tecrübe eksikliği olabilir.

Olayın ardından en yetkili makamlar Savcı Kiraz’ın vücuduna 5 kurşun isabet ettiğini ve ameliyata alındığını açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan  “3 merminin kafaya, 2 merminin vücuda isabet ettiği” şeklinde daha da detaylı bilgi verdi. (Hangi ülkede bir adli olayda Cumhurbaşkanı böyle detaylı açıklama yapar? “Cumhurbaşkanlarının adli olaylarla ilgili hele maktul kişinin bedenine temas eden kurşun yaralarına kadar açıklama yapma görev ve yetkisi yoktur.”)

Ancak kaldırıldığı Florence Nightingale Hastanesi’nin adlî raporunda Kiraz’da 10 kurşun yarası tespit edildiği basında fotoğraflarıyla verildi. Akabinde bu rapor resmen yalanlandı.

Sadece bu olay bile, birinci görevi vatandaşlarının güvenliğini korumak olan devletin kendi savcısını, hem de en korunaklı olduğu sanılan en büyük adliyemizde, koruyamadığını, emniyet teşkilatımızın iyi yönetilmediğini göstermekte.

İstihbarat ve operasyon zafiyeti benzer olayların tekrar tekrar yaşanabileceği endişesini beslemekte.

Devletin en yetkililerinin çelişkili beyanları da halktan bir şeylerin saklanmak istediği algısı yaratmaktadır.

*****

Tarihi Elektrik Kesintisi: 31 Mart günü Türkiye’de Cumhuriyet tarihinin en geniş kapsamlı ve uzun süreli elektrik kesintisi oldu. Sistem tamamen çöktü. 1 milyar dolardan fazla bir zarara yol açan arızanın üzerinden bir hafta geçti. Sistemin çökmesinin sebebi hala açıklanamadı. Enerji Bakanının şu sözlerinden başka izah yok: “3 tane olasılık üzerinde duruyoruz. Siber saldırı, teknik sebepler, manipülasyon ihtimallerini araştırıyoruz.”

Sektör uzmanları, kesintiyi tetikleyen sorunun sebebi ne olursa olsun, büyümesinde bir “mühendislik hatası” olduğu iddiasını gündeme getiriyor.

ODTÜ Elektrik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Sevaioğlu her ne sebeple arıza ortaya çıkmış olursa olsun, bir “mühendislik hatası” ve “işletme kusuru” olduğunu, “yatırım eksikliği” ve “uzman elemanların TEİAŞ’tan ayrılmasının” bunlara sebep olabileceğini anlattı. “6 sene önce de Ovaakça santralinin devreden çıkmasıyla buna benzer bir olay yaşandığını fakat bundan ders alınmadığını” söyledi.

Enerji sistemimizin de iyi yönetilmediği ortaya çıktı.

*****

Ekonomi de İyi Yönetilmiyor: AKP iktidara Türkiye’nin yaşadığı önemli bir ekonomik krizden sonra geldi. 2002 yılından sonra, dünya ekonomi tarihinde görülmemiş bir para bolluğu yaşandı. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin büyüme rekorlarını kırdığı çok şanslı bir dönemin nimetlerini biz de yaşadık.

Bu sebeple AKP iktidarının ilk 5 yılında (2002-2006) ortalama yüzde 7,24 büyüme sağlandı. Bu da toplumda bir refah ve iyi yönetildiğimiz algısı yarattı. Çünkü AKP dönemi öncesinde (1946-2002, yani 57 yılın) ortalama büyüme hızı yüzde 5,1 olmuştu.

Ancak son 8 senedir (2007 -2014) ekonomik büyümemiz ortalama yüzde 3,55 te kaldı. Bu ise artan nüfus da dikkate alınınca yerinde saymak demek.

Daha da kötüsü, 2014 büyümesi yüzde 2,9 çıktı. Uzmanlarca 2015’de bu rakamın tutturulması bile şüpheli görülüyor.

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan bile ifade ediyor: “Yapısal reforma ihtiyaç var. Çünkü maliye ve para politikalarıyla artık yolun sonuna gelindi.”

AKP döneminde büyümenin kaynağı üretime değil tüketime, hizmetler ve inşaat sektörüne dayalı.

İşte “yapısal reform” denilen şey bu politikanın değiştirilmesi, üretime dayalı bir büyümenin gerçekleştirilmesidir. Ancak AKP bu değişime direniyor.

Bu politikanın değişmesindeki en büyük engellerden biri de AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki ekonomik yönetim bakımından görüş farkıdır.

Bağımsız olması gereken Merkez Bankası Başkanına, faizleri istediği gibi düşürmedi diye, “vatan haini” diyebilen bir Cumhurbaşkanı… Ve O’na karşı rüştünü ispat edememiş, “davul bende tokmak sende olmaz” diyemeyen, fakat Merkez Bankası Başkanına da sahip çıkmaya çalışan bir hükümet ve Başbakan.

Netice 2007 yılından itibaren ekonomi yönetimi bakımında AKP başarılı değil. Mevcut yapıyla bundan sonra da başarılı olma ihtimali çok zayıf.

Hiçbir propaganda insanlarda uzun süreli sanal refah algısı yaratamaz. AKP’nin Türkiye’yi iyi yönettiği algısının yıkılmaya başladığı bir dönemdeyiz.

*****

Ve Diğer Başarısızlıklar: Soma’da yaşanan facia Madenlerdeki rezil durumu açığa çıkarmıştı. Saman ve inek ithal edildiğinde Tarım ve Hayvancılık, ithal aşıların lüzumsuz olduğu anlaşılınca Sağlık Bakanlığı’nın beceriksizlikleri fark edildi.

Milli Eğitim bina yapımı ve tablet dağıtımından sorumlu sayarsak başarılı, insan yetiştirme düzeni olarak ise berbat. Bütün tecrübeli okul yöneticilerinin tasfiyesinin olumsuz sonuçlarını gelecek yıllarda daha iyi göreceğiz.

“Komşularla sıfır sorun” politikasından “değerli yalnızlığa” dönüş..

Suriye, Irak, Libya ve Mısır politikalarındaki büyük yanlışlıklar…

PKK ile mücadelenin müzakereye dönüşmesinden sonra ülkenin bir bölümünde egemenliğin terör örgütüne bırakılması..

Ege’de 16 adamız ve bir kayalığın Yunanistan’a fiilen terk edilmesi..

Adalet sistemini yürütmeye bağlayan düzenleme ve uygulamalar..

Yolsuzluklar, havuz medyası, kupon araziler, rüşvetçi ve hırsızların yargıdan kaçırılması..

“Orduya kumpas” davasının savcısı olmaları, sınav yolsuzlukları…

Ve “ne istedilerse verdik” dedikleri “vatan haini haşhaşiler” tarafından aldatılmak…

Üstüne de demokrasiden ve özgürlüklerden hızla uzaklaşmak…

Bu saydığım başarısızlıklardan bir tanesi bile gelişmiş demokrasilerde hükümeti düşürür.

Biz de ise bütün bunların faili için “Ak Parti memleketi iyi yönetiyor” deniyor.

“Herkesi bir zaman için aldatabilirsiniz. Bazı kişileri her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız!”

 

Öğrenmenin Önemi

Bilim baş döndürücü şekilde gelişmekte, öğrendiklerimizin bir kısmı, kısa zaman sonra güncelliğini yitirmektedir.

Her geçen gün birçok yeni bilgi ortaya konmakta ve gerçeğe ait karanlık noktalar büyük bir hızla aydınlanmaktadır.

Böyleceinsanın ömründe çok büyük değişikliklere neden olabilecek yenilikler ortaya çıkmaktadır. Bu koşullar altında, çocuklukta öğrenilenlerin, yaşamın diğer kısmında geçerliliği kalmamaktadır.

Bu anlamda Alfred North Whitehead daha 1931 yılında; “Artık insanların gençliklerinde öğrendikleri şeylerin onların yaşamları boyunca kullanmaları savı geçersiz hâle gelmiştir.” demiştir.

Bilgi çağında yaşayan insan için öğrenme önemini daha da artırmakta, öğrenilmesi gereken bilginin çokluğu karşısında zaman sıkıntısı çekilmektedir.

Artık bilgi hızla üretilip, aynı hızla tüketilmekte, Francis Bacon’un: “Bilgi güçtür.”Görüşünü haklı çıkarmaktadır.

Bilginin hızla yenilenmesi, eskilerinin geçerliliğini çabuk yitirmesi, bizi öğrenmeye ve yenilenmeye itmektedir.Bu süreçte insan, öğrenmenin zamanına, yöntemine göre de bedel ödemektedirler.

Arthur Asher Miller’in dediği gibi;

Önceden öğrenenler indirimli fiyatından,

Otoriteden öğrenenler özgürlük bedeliyle,

Deneyerek öğrenenler etiket fiyatından,

Yaşamdan öğrenenler gecikme zammı ile,

Yaşamdan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş yaşamlarıyla öğrenirler.”

Bu yüzden Benjamin Franklin; Eğitime yatırım, en iyi faizi verir.”demektedir.

Günümüzün eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyi, toplumsal, kültürel, siyasî ve ekonomik alanlarda devrim niteliğinde değişikliklere neden olmaktadır. Küçülen dünyamızda, her şeyin bilime endeksli hale geldiği dikkate alındığında, “eğitim” ve “öğrenme” çok daha önem taşımaktadır.

Eğitim: “Kişinin zihni, bedeni, duygusal, toplumsal yeteneklerinin, davranışlarının istenilen doğrultuda geliştirilmesi, ya da ona bir takım amaçlara dönük yeni yetenekler, davranışlar, bilgiler kazandırılması yolundaki çalışmaların tümüdür.”

En yaygın kullanımıyla;“bireylerin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla kasıtlı ve istendik değişmeler meydana getirme sürecidir.”

Bu süreçten geçen insanın kişiliği farklılaşmaktadır. Bu farklılaşma eğitim sürecinde kazanılan “bilgi, beceri, tutum ve değerler” yoluyla gerçekleşmektedir.

Eğitimin amaçları, öğrenme yoluyla gerçekleştirilmektedir. Öğrenmenin içeriğini amaçlar belirlemektedir. İçerik kültürden kültüre değişebilse de, öğrenmenin evrenselliğini değiştirmemektedir.

Öğrenme: Ürün olarak ele alındığında, geçirdiği yaşantıların sonucu olarak kişinin davranışlarında oluşan kalıcı nitelikteki değişmelerdir.

Bilimde ve genetik mühendisliğindeki gelişmeler, “öğrenmenin, beyinde fiziksel uyarımlar sonucu oluşan biyo-kimyasal değişiklikler” olduğunu göstermektedir.

“Eğitim” ve “öğrenme” birbiriyle bağımlı iç içe geçmiş kavramlardır. Öğrenme olmadan eğitimden söz etmek imkânsızdır. Öğrenme, eğitimin ön koşuludur.

Bu anlamda, geleceğin panoramasını çizmeye çalışan eğitimciler,

yeni eğitim modelinin çatısını, 5 temel becerinin “öğrenilmesi ve kazanılması” üzerine oturtmuşlardır:

-Öğrenmeyi öğrenme becerisi

-Düşünmeyi öğrenme becerisi

-Problem tanımlayabilme ve çözebilme becerisi

-Sorgulama ve araştırma tekniklerini kullanabilme becerisi

-Sağlıklı iletişim kurabilme becerisi

Bu temel beceriler, batılı ülkelerde anaokulundan itibaren eğitim programlarına konmuş olup, gereken bilgiler, bu becerileri öğrenme esnasında verilmektedir.

Böylece eğitim, bilginin zihinlere yüklendiği süreç olmaktan çıkarılmakta, hayatta kullanılma sanatının öğrenildiği bir sürece dönüştürülmektedir.

Beş temel beceriye dayanan eğitim sistemi, “öğretmen ve okul merkezli” eğitimi geçersiz kılmakta, bunun yerine alternatif öğrenme ortamlarını kullanan, “hayat boyu öğrenme merkezli” eğitim felsefesini zorunlu hale getirmektedir.

Eğitim, insan yaşamında önemli bir olgudur. Günümüzde, hem kişinin mutluluğu hem de ulusun geleceği ve refahı bakımından özel bir önem taşımaktadır.

Günümüzde; bilgiyi taşıyan,amaca uygun kullanabilen, nasıl öğreneceğini bilen, gerçek bilgiye ulaşabilen, bildiği gibi davranan, düşünerek yeni bilgiler üretebilen, sorun çözen insanlara gereksinim duyulmaktadır.

Artık çağdaş eğitim anlayışında; bireyi bilgi yüklenen değil merkeze alan, öğrenmeyi öğrenen, kişilikleri gelişmiş, yeteneklerini kullanan,  analiz ve sentez yapabilen, akılcı, yapıcı, duygu ve düşünceleri dengeli, sevgi dolu, hoşgörülü, ulusal ve evrensel değerlere saygılı vatandaşlar yetiştirmek amaçlanmaktadır.

Yazımı iki değerli eğitimcinin sözleriyle bitirmek istedim:

“Öğrenmek pahalıdır, ama bilmemek çok daha pahalı.”H.Clausen“İnsanlar birey halinde eğitilmelidir; çünkü ancak bireylerin tek başlarına yükselmesiyle, toplumların yeterli bir şekilde yükselmesi mümkün olabilir.”SamuelSmiles

Sevgiyle kalın…

 

Dinsiz Müslümanlar

Ayşe Böhürler’in Diyanet Dergisi’ndeki yazısı Kasım 2014’teyayınlanmış:

“‘Felsefesi olmayanın dinî yaşantısı da olamaz’ gerçeği ile ne zaman yüzleşiriz bilmiyorum…

“Yeniden dindar bir kimlik inşası için üst baş meselesini bırakıp ruhları onarmaya, hayata anlam katmaya ihtiyacımız var. Dışımızı imar ettik ama içimiz bomboş.”

“…dindarlığın ameli kısmına odaklanarak, felsefesine bigane kalmanın sonuçlarına da bakmak gerekiyor…”

“Belki de geçmişteki anlayışımız /dünyadan vazgeçerek dindarlaşma modeli / doğru değildi. Ya da İslam’a tamamen siyasal bir proje olarak bakmak.”

“İlkeleri ve fikri öne almaz, eylemlere odaklanırsak içeriği boş dindarlık şovları etrafımızı kuşatacak…”[1]

Adaletsiz dindarlar

26 Ocak 2015’te köşe yazısına “Siyasî İslamcılığın iflası”başlığını koyan, daha önce o da Diyanet Dergisi’ne yazan ama artık yazamayan başka bir Ayşe, Ayşe Sucu Hanımefendi. Önce bir hikâye anlatıyor. Çölde devesiyle yol alan yaşlı bir bedevi su, su diye inleyen bir “mağdur”la karşılaşır. Devesinden inip ona su vermeğe çalışırken adam birden sıçrayıp devesini çalar. Bedevi arkasından seslenir: “Sakın kimseye söyleme, çünkü duyulursa çölde bir daha kimse kimseye su vermez“.Hırsız mağdur ne güzel oturmuş yerine! Ve şüphesiz bize uyarlandığında mesele sudan daha önemli. Artık kimse Müslümanlık söylemine kulak kabartmaz!

Şu hükümlerle yazısını bitiriyor Sucu:

“- Adaletin olmadığı yerde, dinin, ne derece varlığından ve öneminden bahsedilebilir?””- Adalet kaybı, dini söylem (sadece ağızdan çıkan bir ses) olarak ne derece örtülebilir?”

“- Din, adaleti tesis etmeye çalışır. Müslüman adil olmak zorundadır. Adaletsizlik ise dine savaş açıyor ve dini yok etmeye çalışıyor; bunun farkında mıyız?”

“- Dini söylem ile siyaseti ayırma zamanı gelmedi mi?”[2]

Kul hakkı yiyen dindarlar

12 Ocak 2015’te Hürriyet’teki röportajda İskender Pala’nın gözlemleri gayet berrak ve bir o kadar üzücü. Edebiyatçı bazen sırf akılla bakan bir gözden daha iyi görür.:

“- …ben Avrupa’da yaşayan bir insan olsaydım şu anda İslam’a hiç sıcak bakmazdım. İkincisi, Türkiye’de yaşayan 20 yaşında bir genç olsaydım gene İslam’a sıcak bakmazdım.”

“15 yıl sonra bambaşka bir Türkiye olacak.  İslami hassasiyetler kaybolacak. Ahlak anlayışımız, günah anlayışımız değişecek. Çünkü siz İslam’ı erozyona uğratıyorsunuz.”

“Biz bugün neden bu kadar muhafazakâr ve İslami esaslı olduk? Çünkü içimizdeki boşluğu dolduracak bir ideoloji bize verilemedi, elbiseler dar geldi. Şimdi bu elbiseyi kendimiz yırtıyoruz, yırtık bir elbiseyi de kimse giymek istemeyecek.”

Pala günümüzde bol rastlanan kul hakkı ihlallerine, bir dizi misal verdikten sonra,

“Yazık ki biz artık Türkiye’de kul hakkına riayet etmiyoruz. Türkiye bir kul hakkı denizi içerisinde boğuluyor. Ülke olarak başımızdaki belanın bu olduğunu düşünüyorum.”

diyor.

Özetle: Kul hakkı yiyen imam da dinden çıkarıyor.

Sadece yasak

Prof. Dr. Tayfun Atay, “İslam Mühendisliği” yazısında, İngiltere’deki bir Nakşi topluluğundaki tecrübesini konuya uyguluyor[3].Atay Hoca İngiltere’de bu cemaat içindeki İngilizlere dikkat etmiş,

“İçerisinde yaşadıkları ‘modern’ toplumun maddiyatçı, bireyci, rekabetçi dişlileri arasında kendisini yalnızlaşmış, yabancılaşmış, kimsesizleşmiş ve kaybolmuş hisseden bu insanlar, özellikle mistik-manevi deneyim ve tatmin arayışıyla bu sufi-İslâmi çevreye yöneliyorlardı. Fakat burada birdenbire karşılarına çıkan ‘yerli’ Müslümanlar, katı, kuralcı, yasakçı, aşırı talepkâr ve hoşgörüsüz bir söylem ve pratiği bu ‘yeni’ Müslümanların başından aşağı ‘İslâm’ adı altında boca etmekteydi. Neye uğradığını şaşıran ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayan bu insanlar, içlerindeki ruhsal-manevi boşluğa hitap edeceğini zannettikleri İslâm’a yönelmekle hata ettikleri hissine dahi kapılmaktaydılar.”

“Onlar, içsel bir arayışla kendilerine ‘ruhsal şifa’ vaat eden bir inanca yol tutmuşlardı. Ama şimdi onlara, dışsal bir zorlama ile son derece kuralcı, şekilci ve baskıcı bir ‘dindarlaşma’ dayatılmaktaydı.”

“Artık hiç saklamadan ‘Selefi-meşrep’ bir zorla-dindarlaştırma projesini hayata geçirme yolunda ilerleyen AKP iktidarının pek çok girişimine baktığımda bir yandan hep o Batılı Müslümanlar aklıma geliyor.”

1981-87 arasındaki altı yıllık Suudî Arabistan hocalığımı hatırladım. Dhahran’daki son derece modern üniversitede ve onun hemen yanı başındaki Aramco’da  epey bir mühtedi vardı. Amerikan, İngiliz, Macar… Fakat dikkatimi çeken, bunların hiç birinin Suudi Arabistan’da Müslüman olmadığıydı. İhtida ettikleri ülkeler çeşitliydi; aralarında Türkiye de vardı ama Selefiyeyi Hassa’nın kalesi Suudî Arabistan yoktu. Atay Hoca, bir bakıma, benim 80’lerdeki gözlemimin artık doğru olmadığını, Türkiye’nin de ihtida edilecek ülkeler kategorisinden çıktığının işaretini veriyor.

Hikmeti kaybolan İslamiyet

“Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri ölçü alırsak, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz. Ama dinin insandan beklediği özü ve samimiyeti ölçü alırsak, ahlakiliği esas alırsak, kendine ve çevresine barış ve huzur veren bir rahmet olmasını esas alırsak… Çok gerilere gittiğimizi söyleyebilirim.”

Bu tokat gibi tespitler eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’ndan geliyor[4].Bardakoğlu devam ediyor:

İslami zihin, bugün Kuran’ın inşa ettiği süreci tersine döndürdü. Yani akide (inanç) ve ahlak sona, muamelat (uygulamalar) başa alındı.

Sonra şu ana kadar naklettiğimiz fikirleri özetleyiveriyor:

“İslam’ın hükmü kaybolmadı ama hikmeti kayboldu. Ahlak ve hikmet zemini olmaksızın İslam’ın şekil ve kurallarının içinin boşalacağını farkedemedik. Ana gövde, ahlak ve hikmetten soyutlanmış kurallarla boğuşuyor. Dinin kerameti, ahlak ve hikmetten soyutlanmış kurallarda aranmaya başlandı.”

Ve din yerine siyaset:

“İdeoloji ile İslam’ı, siyaset ile İslam’ı özdeşleştiren ve bireyleri din konusunda yol ayrımına getiren bir dil benimsenmiş durumda. Bu dil, Kuran’da ve Peygamber’de olmayan, sonradan üretilmiş siyasal bir dildir, dini dil değildir.”

Dinin tahribi

Alıntıladığım yazıların gerek zaman gerekse muhteva bakımından bir birine bu kadar yakın olması çarpıcı. Toplumun içinde akan ve artık görmezden gelinemeyecek kadar güçlü ve yakıcı bir isyanın bağımsız tercümanları bunlar.

Söylediklerini şöyle toparlayabiliriz:

1.      Din ahlâk, adalet, vicdan, hak yememek, özetle değerler demektir. Bunlarla ilgisi olmayan, bunların devamlı ihlâl edildiği,fakat ritüellerin, eylem ve söylemlerin öne çıkarıldığı yeni bir din pratiği doğmaktadır.  Bu din değildir. Bu dinin tahribidir.

2.      İslamiyet siyasî umdeler haline getirilmiştir.İdeoloji haline getirilmiştir. İslamiyet rakibe karşı siyasî ve ideolojik silah olarak kullanılmaktadır.

3.      Hırsızlar, rüşvetçiler, yalancılar üstüne basa basa Müslümanlıklarını iddia ettikçe gençler Müslümanlıktan soğumaktadır. Çünkü insanın fıtratında ahlâk, adalet, vicdan vardır. Bunların ihlâli çoğunluğun tepkisini doğurmaktadır.

4.      Cinsî sapıklıklarını, kadın düşmanlıklarını Müslümanlık diye ilân edenler, normal insanları Müslümanlıktan uzaklaştırmaktadır.

5.      Yurt dışında Müslümanlık adına sürdürülen vahşet ve bu vahşetin iftiharla teşhiri insanları Müslümanlıktan soğutmakta ve   kaçırmaktadır.

“Asıl sorun İslâm entelektüellerinde”

Bu vahim gelişmelerden nemalananlar muhakkak ki Müslümanlığı kullanarak mevki kapan, rüşvet yiyen, çalan, çırpanlar. Fakat asıl sorumlular, ilkeler ihlal edilirken susan, daha ileri giderek ihlali teşvik eden, hatta yağmadan pay almaya çalışan Müslüman entelektüel ve sözde “ulema”dır.

Bardakoğlu “Ama asıl sorun İslâm entelektüellerinde” diyor.

“İki nedenden dolayı… Bir: Bir kısmı böyle sorunlu bir kitle yetiştirdiği için… İki: Bir kısmı da sustuğu için…”

“- Bunun bir nedeni de günümüzde ulemanın birbirini idare ediyor ve adeta meslek dayanışması gösteriyor oluşu… Sözüm ona ulemanın itibarına gölge düşürmüyorlar.

“Korku da var.”

Korkuyu açmak lâzım… Bu, itiraz edersem kınanırım, dinden çıkmakla itham edilirim korkusu. Çünkü nefret dolu Siyasî İslamcı çevrelerde dinî bahisler üzerinde tartışma diye, fikirlerin teatisi diye bir şey yoktur.Teati edilen “sen kâfir oldun!” ithamından ibarettir. İslâm tarihinde Hazreti Ali’yi katleden Hariciler böyleydi. Bizimkiler da Neo- Haricilerdir.

Zührevi Müslümanlık ve yasakların tırmanışı

Kadın müridlerine elini öptürüyor diye eleştirilen bir şeyh tanımıştım. Bunun bir mahzuru olmadığını biliyordu; fakat çözümü, bu doğruyu müdafaa etmek yerine elinin öpülmesine müsaade etmemekte buldu. Bu hal Müslüman çevrelerde bir nevi yasak eskalâsyonuna, yasakların tırmandırılmasına ve sonunda hayatla, normal insanlarla bağın kopmasına götürmektedir. Ve – mutlaka psikiyatristlerce incelenmelidir-bu yasakların yüzde doksanı kadın üzerinedir. Ben buna “Zührevi Müslümanlık” diyorum.

Tırmanış şöyle olur:

Biri: Kadının saçının bir teli görünmemeli.

Diğerleri susar veya tasdik eder.

Bir başkası: Çenesi de görünmemeli.

Diğerleri susar veya tasdik eder.

Bir başkası: Ağzı ve burnu da görünmemeli.

Diğerleri susar veya tasdik eder.

Sonuncusu: Kadının hiç bir yeri görünmemeli. Tamamıavrettir.

Diğerleri susar!…

Biri aklından bir ayet geçirir, “… Kendiliğinden görünenler hariç“. Ama söylemekten çekinir. “Neme lâzım“, der, “öyle bilsinler, ne mahzuru var?“…

Müslümanlığı bitirirseniz…

İskender Pala aynı gerçeğe şöyle temas ediyor:

“‘Kitabın içindekileri ben bilirim’ diyen hegemonya, ‘Bak burada böyle yazıyor’ diye başkalarına hükmetmek isteyen bilginler sınıfı.”

Mümtazer Türköne, o cins ulema konusunda  daha sert[5]:

“‘Yolsuzluk ve hırsızlık’ arasındaki farkın üzerine iktidara meşruiyet inşa etmeye kalkan Hayrettin Karaman’ın olduğu yerde, din dünyalık yolları açan ağır bir iş makinesine dönüşür.”

Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz!” dediler ama dinden hızla uzaklaşan bir gençlik yetiştiriyorlar. Kendi elleri ve o hiç susmayan dilleriyle.

“Sofu imam dinden çıkarır” atasözümüzü hatırlıyorum. Atay Hoca tam bunu söylüyor ama  diğerleri ilave ediyor:

  • hırsız imam dinden çıkarır,
  • siyasetçi, ideolog imam dinden çıkarır,
  • yalancı imam dinden çıkarır,
  • saldırgan imam dinden çıkarır.

İnsan vicdanı, ahlâkı, adalet duygusu bir noktadan sonraisyan ediyor. Çünkü İmam Maturidi’nin dediği gibi insan aslında ulema yokken de Müslümandır. Türkiye bir merasim enflasyonu ve vahim bir din eksikliğiyle karşı karşıya. Bu din açığını, ruhlara, vicdanlara, adalet, ahlâk duygularına hitabeden gerçek Müslümanlık doldurmazsa başka dinler dolduracaktır[6].

[1] Ayşe Böhürler, “Dindarlaşıyoruz Derken Uzlaşmaz Çelişkilerimiz”, Diyanet Dergisi, Kasım 2014.

[2] http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/ayse/siyasal-islamciligin-iflasi-722689/(26 Ocak 2015)

[3] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tayfun_atay/islam_muhendisligi-1293691 (12 Ocak 2015)

[4] “Ahmet Hakan’la Çarşamba Sohbetleri”, http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/dindarlikta-ilerleme-yok-tersine-buyuk-gerileme-var_27962106 (14 Ocak 2014)

[5] http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/gerileyen-dindarlik_2271097.html (15 Ocak 2015)

[6] “Türkiye sekülerleşiyor” diyen Volkan Ertit’in tezlerinden bahsetmedim. Birincisi burada ele alınan onun sekülerleşmesi değil. İkincisi, çalışmasında kavram abartıları  ve ilmî metot yanlışları bulunduğu kanaatindeyim.

 

Terörden Ders Alamadık

Çağlayan Adalet Sarayı’nda şehit verdiğimiz savcımıza Allah’tan rahmet diliyoruz. Oyunu kurallarına göre oynamama hastalığımız ve Şark laubaliliği bize pahalıya mal oluyor. Silah ve bomba içeri sokulabiliyor. Adı geçen terör örgütü taşeron bir örgüttür. Anlaşılan sözde komşumuz ve dostumuz, adalarımızı işgal eden Yunanistan onu kullanıyor.

Terörle mücadelede anlaşılmaz hoşgörü değişik terör örgütlerini azdırmıştır. Terör örgütlerine karşı mücadelede zaaf göstermekle, daha fazla demokratikleşme ile onları hedeflerinden caydıramazsınız. Çünkü bunların hedefi demokrasi değildir. PKK’ya karşı içli dışlı sürdürülen pazarlık ve muhabbet ve garip açılım ve sözde çözüm süreci, terör örgütlerini heveslendirmiştir. Bir açılım da DHKP-C beklemektedir. Aşırı sol terör örgütü öne çıkarılarak PKK kamufle edilmektedir. Adeta İç Güvenlik Yasasına meşruluk kazandırılmaktadır. Kan dökmeye susamış olanlarla hukuk devletinin gereklerinden taviz verilerek mücadele edilemez. Bu mücadele uzun solukludur. Uzun sürdü diye taviz verilemez. Yanlış yapıp mücadeleyi müzakereye dönüştürürseniz; Devlete itibar kaybettirir, örgütü siyasallaştırır, canlandırırsınız. Hatta sorunu milletlerarası hale de getirirsiniz.

Uzun bir süredir bu örgüt İstanbul’da eylemler yapmaktadır. Okmeydanı adeta terör örgütünün antrenman sahasıdır. Bürokraside ve özellikle Emniyetteki tasfiyelerin, personelin uzmanlık sahası dışında kullanılmasının ve kamplaşmanın birçok kurumda olduğu gibi güvenlik birimlerini de etkilediği görülmektedir. Aslında istihbarat zafiyeti buna dayanabilir. Ülke birbiriyle uğraştığından ihanet odakları rahat faaliyet alanı bulmaktadır. Nasıl olsa onların renkli, resimli propagandasını yapan sorumsuz yayın organları da var!

Sayın Başbakan “Saldırı Türk demokrasisine karşı yapılmıştır” derken Sayın Cumhurbaşkanı “Demokrasi böyle olaylarla pes etmez” diyor. Diğer bir beyanatında da “parlamenter demokrasi bekleme odasına sokulmuştur” sözlerini sarf ediyor. Beyanatlarda çelişki üzerine çelişki sürüyor.

Maalesef toplumun gerildiği, gerginliğin arttığı, siyasi istikrarın var zannedildiği bir yerde ekonomik istikrar da olmuyor. Nitekim birçok gösterge olumsuz çıkıyor. 2015’de sıcak para girişleri ve dış borç bulmada da zorlanacağız. Dış borcu yine dış borçla karşılama kısır döngüsü işliyor. Gelir yaratamayan ekonomi, gelir dağılımını da sağlıklı yapamaz. Talepteki düşüşü biraz olsun içimizdeki yabancılar karşılıyor. Ekonomik Güven Endeksi Mart ayında bir önceki aya göre %15,4 değer kaybetmiş. Büyüme %2,9‘a gerilemiş. Fert başına milli gelir %4 düşüşle 10.404 $ olmuş. Özel sektör yatırımdan kaçınıyor. Kamu ise yatırıma doğru dürüst pay ayıramıyor. Yatırım düşüklüğü işsizliği fiilen %17,5‘e tırmandırmış. Yabancı ülkelerde durgunluk bizi de etkiliyor. İhracat düşüyor. Tarım dışına çıkan faal nüfus son derece önemli. Servet ve gelir dağılımındaki bozulma yoksullaşmayı tetikliyor. Yolsuzluklar zirve yapmış. İthalata bağımlılık ara malında %70‘i bulmuş. Yerli sermaye yurt dışına kaçıyor. Yabancısı da riskli beş ülkeden biri olduğumuz için Türkiye’ye gelmekten çekiniyor. Enflasyon yükseliyor. Sadece kırmızı et son iki ayda %35 artıyor. Dar ve sabit gelirliler perişan durumda. Vatandaş tüketimden kaçıyor, para harcamak istemiyor. Orta sınıf çöküyor. 56.000 esnaf kepenk indiriyor.

İktisat dışı alanda Memnuniyet Endeksi sürekli düşüyor. Piyango gibi torba yasalara nelerin girip yasalaşacağı belli olmadığından güven sarsılıyor. Parlamenter demokrasi rafa kaldırılıp başkanlık sistemi ve diğer sivil darbelerle devlete makas değiştirtiliyor. Özerk bölgeler öne çıkıyor. Sözde çözüm süreci ile çözülüyoruz. Milli kimliksiz bir anayasa yeni diye yutturuluyor. Türkçe yer adları değiştiriliyor. T.C. ve milli semboller artık devre dışı. Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor. İç güvenlik yasasıyla kuvvetler ayrılığı zayıflatılıyor. Valiler üstün yetkili kılınıyor. Askerin operasyonları önleniyor. Yürürlükte olan anayasa sürekli çiğneniyor. Cumhurbaşkanı parti başkanı gibi. Yeni anayasa ile yeni Türkiye’ye gidiyoruz. Aynen yeni bir Titanik faciası gibi.