30.5 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 814

Sıfır Sorun.

Bulunduğumuz coğrafya geçmişten günümüze çok çeşitli meselelere sahne olmuştur.

Ve olmaktadır, olacaktır.

Bu nedenle bu coğrafyada varlığımızın devam edebilmesi için, bu meselelere yönelik hükümetler üstü politikalarımız da mevcuttu.

Yani hangi hükümet gelirse gelsin bazı meselelerle ilgili devlet politikası değişmezdi.

Ancak son on iki yılda bu meselelere karşı farklı bir “üslup” oluştuğunu görüyoruz.

“İçeride ve dışarıda sıfır sorun” sloganı ile ülkemizin geçmişten günümüze devam eden meselelerini bir anda tek taraflı olarak çözüme ulaştırma çabalarının son zamanlarda “meyvelerini (!)” vermeye başladığını da görüyoruz.

Mesela:

Sözde Ermeni soykırımı meselesi bu sene 100. yılı münasebetiyle en hassas dönemine girdi. Türk tarafının ise, meselenin başlangıcından bu yana savunduğu tezle ilgili, son on iki yıl içerisinde “sıfır sorun” sloganı uyarınca tavır değiştirdiği görülmektedir.

Sorunun kendisinden kaynaklandığından şüphe ettiği izlenimini uyandıran Türk tarafının değişik söylemleri neticesinde gelinen noktaya bakıldığında bugüne kadar bu konuda herhangi bir olumsuz tavır sergilemeyen Papa bile “soykırım” ifadesini kullanmıştır.

Komşularımızla ilişkilerimize gelelim:

Söz konusu ilişkilerimizde hâkim olan “bahar havası” Büyük Orta Doğu Projesinin uygulanmaya başlanması ile “kışa” dönmüştür.

Zira bu projenin baş destekçisinin dönemin hükümet yetkilileri olması ilişkileri de bozmuştur.

Buna bağlı olarak, Ortadoğu politikaları kurulurken tarihten gelen misyonu sebebiyle oyun kurucu olan Türkiye bu rolden düşerek yalnızlaşmış, oyun kurucu görevini İran ve Mısır’a devretmek durumunda kalmıştır.

Kendimize dönelim:

Genel olarak 40 yıllık terör sorunu denilse de aslında 19. yüzyılın başından itibaren başlayan ve “Doğu sorunu” olarak adlandırdığımız mesele ise son on iki yılda iki yüz senede ulaşamadığı seviyeye ulaşmıştır.

Bu aşamaya gelinmesinde ordunun, tabir-i caizse, geçmişte yeniçeri ocağının lağvedilmesini andıran bir şekilde dağıtılmasının rolü büyüktür.

Son olarak Ağrı’da yaşanan olaylarda bu durumu en açık şekilde görmekteyiz.

Öyle ki, yaralı askerlere yöre halkının yardım etmesinin adeta “düşman askerine insani yardım yapılmış olması” gibi yansıtılması, aynı topraklarda bin yılı aşkın bir süredir birlikte yaşayan iki halkın ayrışmasının “sağlandığını” da göstermektedir.

Bizim gördüğümüz “sıfır sorun” tabağındaki “meyve” tablosu içeride ve dışarıda bu şekildedir.

Peki, ne yapmak gerekir?

Değerli okuyucular, yazımın başında bahsettiğim gibi bu topraklarda meseleler tükenmez. Mühim olan meselelerinin çözümü için geçmişten beri süre gelen devlet geleneğinin yok sayılmamasıdır.

Çünkü bu geleneğin altında bu meselelere dair ciddi tecrübeler yatmaktadır.

Bu tecrübeleri görmeden ve anlamadan, tecrübelere dayanan politikaları “sıfır sorun” sloganı ile bertaraf ederek meseleleri çözme gayreti neticede ülkemizin itibarını ne hale getirmiştir, bir düşünelim.

Dolayısıyla bin yılı aşan ancak özellikle son iki yüz yıllık hadiselerin damgasını vurduğu devlet geleneğinin devam etmesi mi etmemesi mi daha sağlıklıdır?

Geldiğimiz noktayı da düşünerek karar verelim…

Zira bu karar seçim sonrası geleceğimizi de ciddi biçimde etkileyecek…

Cenab-ı Allah’ın başta devletimiz olmak üzere kimseyi itibardan düşürmemesini temenni eder saygılar sunarım.

 

Doktor Akif’ten Asırlık Tahliller

Kendi bir veteriner hekim olduğu halde Türk ve İslam Dünyası’nın kronik sorunlarıyla ilgilendi bir ömür. Bu uğurda sosyal, siyasal ve örgütsel; üzerine ne düştüyse bihakkın yapmaya çalıştı. ‘Çanakkale Şehitlerine‘ destan yazmak için çöllerde,  Kurtuluş‘umuzun Savaşı‘na destek için kürsü kürsü gönüllerde oldu.

Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” diyerek Millî Marşımızı yazdı. Fakat Safha-lar halinde yazdıkları da yaşadıklarının bir özetiydi. Ve bizim de şu an yaşadıklarımızın. Aşağıdaki mısralar belki inanmayacaksınız ama günümüzden tam 102 yıl önce yazıldı:

 

Gökten inmez bir de hiçbir şey. Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkıyla bir millet ölür yahut yaşar.

Müslümanlık temiz hâlden ibaretken yazık;

Öyle bir saplandık ki pisliğe hâlâ çıkmadık.

Zulme tapmak, hakkı tepmek, hukuka aldırmamak;

Kendi rahat ise dünya batsa başkaldırmamak.

Tören kepazelikleri; eğilmeler, yatmalar,

Şaklabanlıklar, riyalar, sürekli aldatmalar..

Enseden aslan kesilmek, cepheden yaltak kedi;

Müslümanlık bizden önce böyle zillet görmedi.

Biz neyiz, seyreyle artık; bir de düşün, neymişiz?

Din aynı kürk gibi olmuş; ters çevirmiş giymişiz.

Yıktı bin melun kalem namusu, bizler uymadık;

‘Susmak evlâdır’ deyip sustuk: Sanırsın duymadık.

Yüzbinlerce can gider, milyonla iman eksilir;

Kimseler görmez! Gören sersem de Allah’tan bilir.

Sonra şayet şahsının incinse hatta bir tüyü,

Yer yıkılmış zanneder seyreden gümbürtüyü.

Bir utanmak hissi ver gizli hazineden bize,

Göster Allah’ım bu millet kurtulur, bir mucize.

Sade bir sözdür fakat hikmetlerin en güzeli;

Kurtuluş imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli!

 

Bir de şiirin içinde geçen “Nehy-i maruf – emr-i münkerdir gezen meydanda, bak!” cümlesi var, ‘iyiliği yasaklama‘ – ‘kötülüğü yayma‘ anlamında; yani olması gerekenin tam tersi.

Düzeltme yoluna girmek için ilkin normalleşmek lazım; onun için de ilk adres; 7 Haziran!

 

Halil Serkan Öz’ün Anısına

Bazı mesleklerin, toplum nazarında gerçek değeri bilinmemektedir. Öğretmenlik bunlardan biridir. Ne yazık ki bu mesleğin ve temsilcisi olan öğretmenlerin hak ettikleri saygınlık ve itibar, olması gereken yerde ve düzeyde değildir.

Eğitim adına bazı çevreler, ya da siyasiler önemli ve belirli günlerde, günü kurtarmak adına, edebi ve sanatsal nutuklarla kaybedilmiş bu değeri, mesleğe yüklemeye çalışırlar.Toplumda karşılığı olmayan bu yapay iltifatlar inandırıcılıktan uzaktır.

Saygınlık ve itibar sözde değil icraatta, uygulamalarda, yaşanılan hayatın içinde kendini göstermelidir.

Fakat bir eğitimci olarak gördüğüm ve yaşadığım olaylar hep öğretmenin küçük görüldüğünü, kale alınmadığını, itilip kakıldığını vurgulamaktadır:

-Yıl 1973, incinen ayağımın filminin çekilmesini muayene eden doktordan rica ettiğimde, “devletin israf edecek zamanı ve parası yoktur” diyerek kapıyı göstermiştir. Oysa bir insanın, bir öğretmenin sağlığı göz ardı edilmiştir.

-Yıl 1974, Balıkesir’de öğretmen olan abimin köyüne gideceğiz. Kendisi köyün tek öğretmeni, İlçede buluştuk. Köye gidecek sadece bir kamyon var. Buna üzüldümse de “neyse şoför mahalline bineriz” diye düşündüm. Ne gezer, kimsenin öğretmeni taktığı yok. Fakat “orman memuru” dedin mi şapka çıkartılıyor.Biz o gün iki öğretmen, sebze çuvallarının üzerinde, düşmemek için halatlardan tutunarak köye gittik.

-Yıl 1975, kurban bayramında komşu köydeki öğretmen arkadaşımın yanına gitmiştim. Bizim köy muhtarı beni çağırtmış, gittiğimde kendisinden habersiz köyden ayrıldığım için “buranın horozu benim” diye hesap sormaya kalkışmıştır.

-Yıl 1977, zaruri bir nedenden ötürü memleketime gitmek için İlçe Kaymakamından izin istemiştim.“Dilekçeni bana bırak, izinden döndüğünde imzalayacağım, eğer rapor alırsan dilekçeni yırtar izinsiz gitti diye seni müstafi duruma düşürürüm” diyerek,”rapor almayacağım”beyanıma inanmamıştı. Bir öğretmene güvenmediği için izin almaktan vaz geçmiştim.

-Yıl 1979, köy minibüsüne fazla yolcu binmiş diye, Karakol Komutanı şoförü sorumlu tutacağına, yolcu sıfatıyla minibüste bulunan bana çıkışarak; “Öğretmen olarak fazla yolcu alınmasını önlemeliydin, aldığın maaş helal değil” diye şahsımı rencide etmiştir.

-Yıl 1987, öğretmenler gününde tören başlamak üzere iken ilçe karakolundan okula telefon açılarak şahsımın acele karakola gelmesi istenmiştir.

“Bu gün öğretmenler günü, hem de mutat vasıta yok, acele değilse yarın sabah geleyim” dediğimde, “bir saate kadar gelmezseniz kelepçeyle alır geliriz” diye gözdağı verilmiştir. Özel taksi tutarak ilçe karakoluna gittiğimde, 3 gün sonra mahkememin olduğunu, tanıklık etmem için ilgili günde adliyede bulunmam gerektiği söylenmiştir. Günüm, param ve gururum heba edilmiştir.

-Yıl 1988, sağırlar okulunda bir öğrencim zehirlenmişti, kucağımda hastaneye götürdüm. Yolda üzerime de kustu. Umurumda değil kurtulması için çırpınmaktayım. Uyuyan doktoru kaldırdığım için yapmadığı hakaret kalmadı. Ben ağlamaklı “çocuk ölüyor” dediğimde; “ölsün, bana mı sordunuz yedirip içirirken” diye şahsımı aşağılamıştır.

Örneklerin çokluğunu görenler beni sakar, iş bilmez, iletişim kurmaktan aciz beceriksiz sanabilirler.

Yaşadığım olumsuzluklar karşısında, her zaman meslek onurumu ve kişiliğimi korumasını bildim. Bunları bana yaşatanları söylemlerimle, tavır ve davranışlarımla,bulunduğum görevlerin mahiyeti ile utandırdım. Fakat yaşanılan üzüntüler kalplerde tortu bırakıyor maalesef.

Ben öğretmenlerin karşılaştıkları sıkıntıların belki de az bir kısmını yaşamışımdır. “Acaba doğru mu” gibi düşünülmesin diye duyduklarımdan değil, yaşadıklarımdan örnekler verdim.

Eğer öğretmenlerin hayat hikâyeleri anlatılacak olsa, daha vahim ve yürek sızlatan olaylara tanık olursunuz.

Ve yıl 2015, basından okuduğumuza göre; Yalova Valisi Sayın Selim Cebiroğlu’nun öğrencilerin önünde azarlayıp dışarı çıkmasını istediği ileri sürülen matematik öğretmeni 42 yaşındaki Halil Serkan Öz, sendikalar tarafından kendisine destek için düzenlenen ‘Öğretmene Saygı Mitingi’nde rahatsızlanıp ani kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir.

Kendisine rahmetler, ailesine, eğitim camiasına başsağlığı diliyorum.

Sayın Vali, basının olayları saptırdığını ve kendisinin yanlış anlaşıldığını söylese de, merhum öğretmenin derslikte, öğrencilerinin önünde rencide edildiği, küçük düşürüldüğü ortadadır.

Derslikler öğretmenin özelidir. Hiç kimse izinsiz öğretmenin dersine giremez, girmemelidir. Kaldı ki yanlışı da olsa, öğretmene derste müdahale edilemez, dersten çıkartılamaz. Kusuru varsa soruşturma başlatırsınız. Ya da Sayın Vali yetkisini kullanarak ilgilinin savunmasını alıp, resen disiplin cezası verebilirdi.

Gerekçeler ne olursa olsun, yasalar hiçbir amire bir başkasına bağırma, azarlama, kovma yetkisi vermemektedir.Kaldı ki insanlık onurunu korumak hataları görmekten daha da elzemdir.

Öğretmenin amiri çok, koruyup kollayanı yoktur. Yıllardır itilip kakılarak ezilmiştir. En ücra köylerde yapayalnız bırakılmıştır. O, yılmadan, devletine küsmeden, köylerde,mezralarda Şanlı Bayrağımızı dalgalandırmıştır. Öğretmiş, aydınlatmış, bu vatanın çocuklarını bağrına basmıştır. Kentlerde de geçim sıkıntısına aldırmadan okuldan okula görevine koşmuştur.

Fakat hak ettiği ilgi ve iltifatı, saygınlığı, motivasyonu asla görememiştir. Köyde muhtar amirlik taslamış, siyasiler rahatsız etmiş, kimi zaman amirleri tarafından rencide edilmiş, veliler ve öğrenciler tarafından saldırıya uğramıştır.

Burada M. Kemal Atatürk’le ilgili iki alıntıyı paylaşmak istiyorum:

Atatürk bir köy okulunu ziyaretinde,ders vermekte olan genç bir öğretmenin sınıfına girer. Öğretmenin, yerini kendisine bırakmak istemesi üzerine :

“Hayır, yerinize oturunuz ve dersinize devam ediniz! Eğer izin verirseniz, biz de sizden istifade etmek isteriz. Sınıfa girdiği zaman Cumhurbaşkanı bile, öğretmenden sonra gelir.”(Atatürk’ten B.H., s. 40)

Öğretmenlerle yaptığı bir toplantı sırasında söyledikleri: “Bu dakika karşınızda duyduğum en samimî hissi, izninizle söyleyeyim: isterdim ki çocuk olayım ve sizin bilgi saçan öğretim alanınızda bulunayım, sizden feyiz alayım, siz beni yetiştiresiniz! O zaman milletim için, daha yararlı olurdum; fakat maalesef, yerine getirilmesi imkânsız bir arzu karşısında bulunuyoruz. Bu arzunun yerine başka bir istekte bulunacağım: Bugünün evlâtlarını yetiştiriniz! Onları memlekete, millete yararlı uzuvlar yapınız! Bunu sizden istiyorum ve rica ediyorum.”1922 {Atatürk’ün S.D.H, s. 42)

Özet olarak diyorum ki, öğretmene ve öğretmenlik mesleğine hak ettiği itibarı ve saygıyı artık iade edelim. Sadece önemli günlerde süslü laflar etmek yerine, toplumdaki saygın yerini kazanması hususunda ne yapılması gerekiyorsa ivedilikle yerine getirelim.

Gardırop devrimciliğinden artık vaz geçelim.Modernlikve çağdaşlık, ipekli ve marka kisvelerin gelip geçici albenilerinde saklı değil.

Zihinlerde ve yüreklerdeki; pozitifbilim, sevgi, hoş görü saygı çalışkanlık, adalet vb. gibi hasletlerde bulunmaktadır.

VeMevlana’nın;“Ne elbiseler gördüm içinde insan yok, nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok…” veciz sözünü hatırlatarak yazımı noktalıyorum.

 

Sevgiyle kalın.

 

Kimse Başımıza Vuramaz Bizim

Dostlukların defterini dürenler
Selamı hesapla alıp verenler
Günde on kez kıble değiştirenler
Gönül kapımızdan giremez bizim

Sevgidir dünyada her şeyin başı
Nefret, gönüllere yaşatır kışı 
Merhemi muhabbet olmayan kişi
Gönül yaramızı saramaz bizim

Hırsını aklının önüne koyan
Kendini ölümsüz feriştah sayan
İster Karun olsun ister Süleyman 
Saygımızı asla göremez bizim

Bir tatlı söz bile mest eder bizi
Güldürür bir tebessüm yüzümüzü
Çekinmeden deriz her sözümüzü
Kimse başımıza vuramaz bizim

 

Genç Türkiye Zirvesi 2015

Cumhuriyetimizin 100. Yılına hızlı bir hazırlık yapılıyor. Bu mutluluğu bakalım kim yapacak, kimler yaşayacak? Yıldız Teknik Üniversitesi’nin ev sahipliğinde üçüncüsü gerçekleşen Genç Türkiye Zirvesi “Girişimci Genç Güçlü Türkiye” programı bu atılımın işaret fişeği oldu. Çünkü amaç büyük ve boyutu evrenselliğe uzanan bir etkinlik, bir eylem.

Davetiye programında önemli, duyarlı ve gerekli temalara vurgu yapılmış. Buna göre; çağımızda insan kaynaklarının niteliği, küresel rekabetinde de odak noktası. Türkiye genç ve dinamik nüfusunu, kalkınmada itici bir güce dönüştürerek, önündeki “zihinsel eşik”  insan kaynağının niteliğini artırıp, böyle bir misyonu başlatacak.

Girişimcilik ekosistemi kurduğunda da misyonunu başararak; Türkiye teknoloji, refah ve medeniyet üreten bir ülke olarak ortaya çıkacaktır. Bunun için de ideali belli bir vizyon oluşturulması, bu hedeflere oluşacak stratejiler belirlenmesi ve politikalar uygulanması gerekmektedir. Bu rüya ise Türkiye’nin uluslararası alanda daha çok etkin, saygın bir aktör ve bölgesinde lider ülke olması girişimcilik mirasına sahip çıkan gençlerle gerçekleşecektir.Bunun yapılması elzemdir. Had safhada gereklidir.

İnsani Kalkınma Seviyesi

Gittikçe istikrarlaşan bölgemizde demokratik, hukuk devletini öne çıkarmış, insan haklarına saygılı, refah standardı yüksek, teknoloji üreten, dinamik ve eğitim seviyesi ilerde genç nüfusa sahip küresel bir aktör olarak Türkiye dünya ve bölge sorunlarının çözümünde uzlaştırıcı önemli güç olacak, bir sonraki nesillere önemli bir miraslar bırakacaktır.

Zaruret ise ekonomik büyüme düzeyi ile paralel giden bir insani kalkınma seviyesine ulaşmaktır. Yani insana yatırım yapmaktır, insan endeksli politikalar da üretmektir. Süper bir tespit. Bunun için Türkiye’deki genç nüfusun da toplumsal, ekonomik ve politik konulara müdahil olması, ciddi biçimde katkıda bulunmasının önü açılmalıdır.

Yıldız Teknik Üniversitesi de ülke sorunlarına bilimsel açıdan yaklaşmanın ve çözüm üretmeye çalışmanın kalkınmamıza katkıda bulunacağına inanarak Girişimcilik Politikaları ve Yeni Türkiye, 21. Yüzyıl Eğitim Stratejileri ve Üreten Türkiye, Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Yeşil Türkiye, Girişimcilik ve İnovasyon, Kadın Girişimci ve Mutlu Türkiye, Uluslararası Girişimcilik ve Büyük  Türkiye gibi başlıklarla çok sayıda konusunda uzmanı iki gün İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde konuk etti. Türkiye’nin genç nüfusunu İstanbul’da ağzına kadar dolu modern salonda ağırladı.

Ali Kuşçu Kimin Aklına Geldi?

Salon çok güzel toplantının amacı doğrultusunda dizayn edilmişti. Hele salonun dikkat çeken her tarafında  Türk dünyasının arif ve bilgin kişilerin deyişleriyle süslenmesi her türlü takdirin üstündeydi. Bundan sadece gençler değil, herkes istifade etti. İşte bu hatırlatmalardan bazıları:

“Engellerin Seni Durdurmasına İzin Verme-M.Kemal Atatürk. Fark Yaratmayı Arzula- Prof. Dr. Mehmet Öz. Tutkunu Kaybetme-Vecihi Hürkuş/Türk pilot ve mühendisi. Zorluklara Karşı Dik Dur-Tiyatro Sanatçısı Afife Jale. Tutkuyla Sevdiğin işi Yap-Müzik ve İşadamı Ahmet Ertegün. Kalıcı Çözümler Üret-Mimar Sinan. İmkansızı Hayal Et-Ali Kuşçu. Stratejik Düşün-Barbaros Hayrettin Paşa. Kendine İnan-Hazerfan Ahmet Çelebi. Pes Etme-Sabiha Gökçen.”

Etkinliğin sponsorları da çok güçlü. Siyasi İradenin de arka çıktığı etkinlik her şeyi ile mükemmel gidiyor.

En sonra Genç Türkiye Ödülleri verilecek.11 kategoride olan ödül oylamalarıyla ilgili olarak web sitesi üzerinden 17.823 kişi tarafından oylamalar gerçekleşti ve kazananlar belli oldu. Sahiplerine iletildi. Sınıflamada kadın girişimci, bilim, kültür, sanat, teknoloji, basın, spor, girişimci şirket ve kamu diplomasisi ödülleri biçiminde ayrılmıştı. Ödül töreninin zirve kapanış töreninde Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş da hazır bulunacak ve  Bilim Ödülü Kategorisinin 17. 823 oyla birinci olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a bilim ödülünü verecekti.İnfoloji-Proje uzmanı Esra Çuhadar davet yazısında bunları hatırlatmayı da ihmal etmiyordu.

Türk’ü Ansiklopedilerden Çıkarmak!

Ödül töreni için Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’ne girdiğimizde İstanbul’un unutulmaz belediye başkanı Lütfi Kırdar’ı minnetle andık. Tören Başladı. TRT Okul’un programcısı sunuyordu ödülleri. Salona “Türk Bayrağı nerede?” diye sordu. Yoktu. Biraz sonra beyaz perdeye yansıyan bir Türk Bayrağı gelince herkes alkışladı. Sunucu da sevindi. Gençlere iki örnek verdi önce. Birincisi Cizre’de plastiklerin çevrede erimesini sağlayan kimyasal madde buluşuyla öğrenci Miryem Bayram’ı, sonra da kırık bacağıyla İspanya’da koşarak birinci gelen kız atletimiz Yeliz’i. Herkes içten alkışladı. Bu örneklerin çoğalmasını diledi.

Sonra sunucu ödül alanları sahneye çağırdı teker teker. Notlar alıyorum yazılı bir belge verilmediği için. Big Chefs-Gamze Hatice Cizreli, Bursa’da bir Osmanlı köyü restorasyonu ile Şemsettin Hacıoğlu da Kültürel Zenginlikleri yaşatma ödülü aldı. Enerji verimliliği ödülünü Erzurum’dan iki kişi aldı. Bu çalışmaya Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi Kalkınma Ajansı vi Erzurum Atatürk Üniversitesi katkı vermiş. Yenilikçi Teknolji’de gençler Vestel’i seçmişlerdi. Girişimci Şirket ise B Fit oldu. Girişimciyi Destekleme Kurumu olarak KOSGEB ipi göğüsledi. TRT Okul’daki 12 genç insan da ödüllerden nasiplendi yaptıkları programlarıyla. Burada sunucu da lokomotif olarak başı çekiyor.Genç Türkiye Özel Ödülü Aktif Yaşam Derneği’ne verildi.Yatırım Platformu Ödülü Arya Kadın Yatırım Platformu’nun oldu. Özgür Sanatçı Ödülü Hülya Koçyiğit’e geldi. Sanatçı siyah ceket ve pantolonuyla çok şıktı. Gençlere ve kendini genç bulanlara hitap etti. Bir Özel Ödül de Gagoz’a verildi. 56 yaşındaki blucinli delikanlı “Hülya Hanımın dediği gibi kendimi genç buluyorum.”dedi ve devam etti ödülünü alırken ” 12 yıldan beri hiç bir ödülü kabul etmedim. Bu defa ayrıcalıklı oldu. Bunu kabul ettim. Teşekkür ederim. Yazar Çetin Altan’ın bir tespiti var. Der ki; “Ansiklopedilerden Türk ve İslam kelimesini çıkarın ansiklopediler hiç bir şey kaybetmez. Gençler sizler öyle olmayın, bir şeyler icat edin. Bir buluş gerçekleştirin!”  Son tespitine eyvallah. Ancak Türk ve İslam Dünyası isimlerini ansiklopedilerden çıkarınca matematikte Pi sayısı unutulur, İbni Sina’nın yıllarca Tıp Fakültelerinde okutulan eseri inkar edilir, Sinan’ın projeleri görmezden gelinmez mi? Bu öneri bir nevi kör ve topal ilim ve ansiklopedisi olmaz mı? Çetin Altan bir başka yazısında fakru zaruret içinde kalan perişan vaziyetteki Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Emin Bey’e cüzdanını uzattığını da yazıyor, Türkiye’nin kalkınmasının köylerimize piyona girince gerçekleşeceğini de! Vay çoğu kişinin köse, bu 56’lık gencin simsiyah sakalı.

Sustukça Sıra Sana Gelecek

Ev sahibi Yıldız Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. İsmail Yüksel o sırada en önde Hülya Koçyiğit ve Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Haznedar ile birlikte töreni izliyordu. Hiç ama hiç gıkı çıkmadı. Üzüldüm. Allahtan programın sunucusu buna cevap verdi “Salondaki afişlerdeki deyişler, yazılar bu iddianın tersini söylüyor. İşte Ali Kuşcu, İşte Mimar Sinan!” diyerek gerilimi geçiştirdi.

Bilim Ödülü verilmedi. Merak ettim. Sordum, soruşturdum. Meğer Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a İnfoloji Etkinlik Yöneticisi Doğan Can Ergün imzasıyla gönderilen yazıda “Zirve Yürütme Kurulu’nun almış olduğu karar doğrultusunda ülkemiz gündeminde yaşanan olumsuz ve kınanması gereken olaylardan ötürü gerek Şehit Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ın vefatı olsun, gerek Türk Gençlik ve Spor Camiasına yapılmış alçakça saldırılar olsun Zirve’mizin duruşunu ortaya koymak adına az önce Genç Türkiye Ödül Programını İPTAL ETME KARARI aldık.”

Ben oradayım, yanımda başta Avukat Zeki Hacıibrahimoğlu gibi arkadaşlarım var. Salonda dolu üstelik. Herkes ödülünü aldı. Yaşadığımıza mı, gördüklerimize mi, yazıya veyahut davete mi inanalım? Siz olsaydınız hangisine inanırdınız?!. Üniversite veya organizasyonu üslenen şirket yalan söyler mi? Eski Yargıtay Başkanı ve halen Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk ile geçenlerde Bahçeşehir Üniversitesi’nde sohbet ettik.Yalan konusunda bir örnek verdi:

-Thomas batının ünlü fikir adamlarından biridir. Bu hiperaktif genç Papaz okulunda eğitim görürken herkes kendisiyle alay eder. Çünkü çok çalışır, analiz eder, yorumlar yapar. Ancak arkadaşları gibi Rahip de Thomas ile alay edenlerin başında gelir. Bir gün sınıfta “dışarda eşek havada uçuyor” der Rahip efendi. Bütün sınıf güler, kahkaha atar. Rahip de öyle. Ancak Thomas dışarı çıkar ve bir müddet sonra içeri girer. Rahip niçin dışarıya çıktığı sorar. Genç Thomas cevap verir: “Gökyüzünde uçan eşeği görmek için dışarı çıktım Sayın Peder. Çünkü rahipler yalan söylemez.” Diyerek yerine oturur!.

Yalçıntaş’ı Yeniden Parlatmayın Emri mi?! Temennisi mi?!

Bu defada böyle bir olay yaşadım ben. Bir arkadaşım Yıldız Üniversitesi Rektör Danışmanı  Muhammet Atila Sevim’i aradı. “Ödül töreni hani iptal edilecekti? ” diye sordu. Cevabı ilginç “Yapıldı da 20-30 kadar kişi vardı. Hepsi bu!” İyi ki  ben ve arkadaşlarım oradaydık. Ne olduğunu gördük. İyi mi?!  Zirve Öncüsü olan Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek , Doğan Can Ergün imzasıyla bir ileti gönderiyor ” Zirve sonrasında Hocamız, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamızı makamında ziyaret ederek ödülünü takdim etmeyi planlamaktadır.” 82 yaşındaki Hocaların Hocası Nevzat Yalçıntaş’ın  bir makamı yok bu gün için. O hala Türk Dünyası ve insanı için Kazan’a, Akmescit’e, Bakü’ye, Almatı’ya, Astana’ya, Aşgabat’a, Düşanbe’ye, Taşkent’e, Bişkek ve Lefkoşe’ye koşturup duruyor. Nerede bir Türk var, Prof. Dr. Yalçıntaş orada. Hollanda, Rusya ve Pakistan’dan uluslararası ödül almış bir aksakal akademisyen Yalçıntaş. Bilim Ödülü’nü Genç Türkiye Zirvesi’nde 17.823 kişi Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a vermekle bir hakkı teslim etmişler, ödül törenini iptal ettirdiklerini iddiasını(!) açıklayanlar ise öyle değil. Thomas’ın hatırlattığı gibi “Rahipler hiç yalan söyler mi?”demenin tam vakti galiba. Üniversite ve etkinlik yöneticileri peki yalan söyler mi?

 

 

CHP ve MHP de İktidar Kokusunu Aldı

Eskiden iktidar milletvekili aday adayları arasında listelere hiç giremeyenler ile seçilebilecek sıralara gelemeyenler de pek fazla kırgınlık olmazdı. Çünkü milletvekili seçilemeyeceklere iktidar olmanın nimetlerinden bir şeyler paylaşma vaadi veya ümidi olurdu.

Bu defa 13 senedir iktidar olan AKP ile muhalefet partileri CHP ve MHP arasında bu bakımdan bir fark kalmadı gibi.

Çünkü bu defa bütün partilerin iktidar olma ümidi var.

Sıralamada umduğunu bulamayanlar, partileri iktidar olduğunda, çok sayıda kurumda değerlendirilebilir.

Yüzde 5 Oy Herşeyi Değiştirir

Anketlerde AKP’den MHP’ye kaymış gözüken yüzde 5 oy sabit kalırsa, MHP yüzde 18-20 civarında oy alabilecek gibi. Esasen AKP’den MHP’ye kayan oylar eski ülkücü oylar.

Çözüm süreci” sebebiyle PKK kanadının şımartılmasına tepki olarak, “mecburi adres” olan MHP’ye ülkücülerin geri dönüşü olarak değerlendirilmekte. Bunun haricinde hala AKP’de kalmaya devam eden “eski ülkücü” oranının yüzde 8-9 olduğu tahmin ediliyor.

MHP Grup Başkanvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘na göre, “Yüzde 23.5 MHP’ye oy verecek kesimle yüzde 18 de ‘MHP’ye oy verebilirim’ diyen bir kesim var.”

CHP bu defa iktidar olmayı gerçekten daha çok istediği izlenimi veriyor. Aday seçimlerinde 51 ilde üyelerin oy verdiği önseçim yöntemini kullanması takdir topladı. Ön seçime ilaveten kontenjanlarda ve merkez yoklaması yapılan yerlerde hiziplere göre değil, çoğunluğun itiraz etmeyeceği isimlere yer vermeye çalışması iç çatışma ve kırgınlıkları asgariye indirdi.

CHP ve MHP’nin oy toplamının yüzde 46-50 arası olma ihtimali büyük.

HDP ise barajı aşmasa dahi, yüzde 10 civarında oy alabileceği öngörüldüğüne göre, AKP oylarının en fazla yüzde 40-42 arasında kalacağı ve bu oy oranı ile tek başına iktidar olma sınırı olan 276 milletvekilinin altında bir sayıda kalabileceği hesaplanıyor. (Zaten son yerel seçimlerde il genel meclisi oylarında yüzde 43 oy almıştı. Oyunun artması için bir sebep söylenemez.)

AKP’ye oy veren muhafazakâr Kürtlerden bir kısmının HDP’ye kaymakta olduğunu gösteren anketler doğru çıkarsa ve HDP yüzde 10-14 arasında bir oy alarak barajı geçerse AKP oyları yüzde 40’ın altına (hatta yüzde 35’e) kadar da düşebileceği söylenebilir.

Özetle, CHP yüzde 26, MHP yüzde 18 altına düşmezse ve HDP barajı aşarsa tek başına AKP iktidarının sona erme ihtimali çok yüksek.

Bu rakamları bulunduğunuz konuma göre fazla iyimser veya kötümser bulabilirsiniz.

Bu görüşü destekleyen çok önemli başka parametrelerden bahsedeceğim.

*****

Kemal Derviş, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğlu…

İlk olarak muhalefet partilerinden aday adayı olan bürokrat sayısının bu kadar çok olması tesadüf değil.

İkincisi, iki muhalefet partisi son senelerde ilk defa iktidar olma sorumluluğunu üstlenmek için bu kadar kuvvetli kadrolar kurmaya çalışıyor.

CHP iktidar olursa ekonomi yönetiminin başına Kemal Derviş‘i getireceğini açıkladı.

MHP ise gelmiş geçmiş en başarılı Merkez Başkanlarından olan Durmuş Yılmaz‘ı, Ortadoğu ve İslam ülkelerini en iyi bilenlerden biri olan Cumhurbaşkanlığı’nın çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu‘nu ve eski Genel Başkan adayı Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ı aday gösterdi.

Her iki partinin iktidara hazırlanmaya çalıştığının göstergesi tabii sadece bu isimler değil. İsimlerini kamuoyunun az bildiği önemli teknik kadrolar da aday yapıldı.

Çünkü önümüzdeki dönem için hem ekonomi alarm veriyor ve hem de Irak ve Suriye sınırımız ateş çemberi. PKK meselesinde ise müzakerelerle Türk milletinin kabul edebileceği bir çözüme kavuşmasının imkânsız olduğu açıkça ortaya çıktı.

Hem ekonomi, hem dış politika ve hem de iç güvenlik konusunda güçlü kadrolar oluşturma gayreti CHP ve MHP’nin iktidar kokusunu aldığının en somut işareti.

*****

Koalisyon Ciddi bir Seçenek

Bundan önceki seçimlerde “AKP’siz hükümet” veya koalisyon ihtimallerinin basında tartışıldığına hiç şahit olmuş muydunuz? Şimdi bakın nasıl tartışılıyor:

“Cumhurbaşkanı ve Başbakan uçaklarının müdavimi” bir gazeteci Akif Beki, “Bence artık AK Parti’siz seçeneği açık açık konuşmanın vaktidir” diyen bir yazı yazdı.

Aynı cenahtan tecrübeli gazeteci Fehmi Koru, “Ülkemizde iktidardan düşen partileri çok zor günler bekler… O yüzden ağzından yel alsın Akif Beki…” diyerek uyarmak ihtiyacında hissetti.

Güneri Civaoğlu, Ertuğrul Özkök gibi yazarlar ise AKP-CHP koalisyonuna zihinleri hazırlamaya başladı.

***

Koalisyon İhtimalleri

Koalisyon ihtimalini “öcü” gibi gösteren AKP propagandalarını pek ciddiye almayın. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde koalisyonlar var ve son derece dengeli ve hızlı kalkınma örnekleri veriyorlar. Önemli olan nasıl ve kimlerle koalisyon olacağı.

Türkiye’de hangi koalisyon seçenekleri söz konusu olabilir?

  • AKP-HDP koalisyonu. Matematik olarak bu ihtimal olsa da, böyle bir koalisyon AKP’yi mum gibi eriteceği için ben ihtimal dışı olarak görüyorum. İçinde HDP’nin olacağı başka bir seçeneğin de olabileceğini sanmıyorum.
  • AKP-CHP veya AKP-MHP birlikteliği yani AKP’nin kuracağı koalisyonlar.
  • CHP- MHP koalisyonu. AKP’nin iktidardan uzaklaştırıldığı tek seçenek. İki partinin milletvekili sayısının 276’yı geçmesine bağlı.

Güneri Civaoğlu ve Ertuğrul Özkök AKP- CHP koalisyonu olmasının çok iyi olacağı görüşünde. Özkök’e göre, CHP-AKP koalisyonu “Kutuplaşmayı azaltır.. Tek adam tehlikesini kaldırır.. Cumhurbaşkanlığı anayasal çerçeveye oturur.. Ekonomik krizle mücadele mümkün olur..”

Özkök’ün bir başka önemli iddiası daha var: “Çözüm sürecini tabana yayar, Kürt sorununu AKP/HDP projesi olmaktan çıkarır.”

Ümit Zileli “bu medya kurtlarının bugünkü görevinin AKP-CHP koalisyonuyla Kürdistan’ın kurulması, AKP’nin kurtarılması” olduğunu yazdı.

Gerçekten AKP-CHP koalisyonunda, CHP içinden de destek sağlanarak, “çözüm sürecinin” çok az bir rötuşla devam edeceğini öngörebiliriz.

Ancak içinde MHP’nin olduğu bir hükümetin “PKK ile müzakere” sürecini devam ettirmeyeceğini söyleyebiliriz.

AKP yandaşı Akif Beki, içinde AKP olan bir koalisyon ihtimali olmaz kanaatinde. “AK Parti’siz kurulur bu koalisyon. Muhalefette kalıp, baskın bir seçimle daha güçlü gelmek isteyeceği için” diye gerekçelendiriyor.

Ben AKP’nin böyle bir tavır içinde olacağını sanmıyorum. Çünkü iktidardan düştüğü anda yaptıkları “hukuka aykırı işlemlerin” hesabını verecekleri bir süreç işleyeceğini bilirler. “Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık dosyaları” mahkemeden, bakanlar Yüce Divan’dan kaçırılamaz. Ve bütün bu süreçlerde AKP’nin içten çözülebileceğini, kamuoyunda çok yıpranacağını hesap edeceklerdir.

Görünen o ki çok da fazla seçenek yok.

Geride kaldı sadece CHP-MHP veya AKP-MHP seçenekleri.

MHP’nin ölçüsü ise belli.

MHPPKK ile müzakerenindevam edeceği, ülkeyi federasyona götürecek, PKK’yı devlete ortak edecek bir koalisyona evet demez.

 

Konuşması Gereken Yerde Susanlar Susması Gereken Yerde Konuşanlar

“Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.”

“Çok laf, yalansız olmaz.”

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki;

“İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Zeki, ne çok söyle, ne çok konuş, yiğit işte gerek, lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme, özü sağlam, sözü sağlam adam ol ırkına çek.”

Bulunduğun toplumda, haksızlıklar hissedilir şekilde artarsa, bu haksızlıklar karşısında cesaret edip doğruları söyleyemiyorsan dilsiz şeytansın. Bu şartlar altında neticesi ne olursa olsun susmayacak ve konuşacaksın, doğruları millete anlatacaksın.

Hiçbir konuda bilgisi olmadığı halde konuşmak için konuşuyorsan ve milletin sana inanacağını sanıyorsan sen iflah olmaz bir yalancısın.

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” Mum sönünce de karanlıkta kalırsın ve adam olursun.

Mehmet Akif:

Ne çok söyle ne çok konuş” derken boş konuşanları kastetmekte ve gençliği uyarmaktadır. “Lafı bol karnı geniş soyları taklit etme, özü sağlam, sözü sağlam adam ol ırkına çek”.

Derken de çok laf yalansız olmaz gerçeğini vurgulamaktadır. Türk milletinin özü sağlam, sözü sağlam adam olduğunu ikaz ederek onun gibi olması gerektiğini belirtmektedir.

Genel seçimler yaklaşırken böyle bir yazı yazma gereğini duydum. Bu seçimlerin kazasız belasız gerçekleşmesini Yüce Allah’tan niyaz ederim.,

 

Konunun Uzmanı Şükrü Server Aya Ermeni Yalanlarını Açıklıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Ermeniler ve Ermeni tezini destekleyenler nakil ve yerleştirme uygulamasından şikâyet ediyorlar. İhanetlerini ve cinayetleri kabul etmiyorlar. İlk sorum şöyle Efendim:  Osmanlı vatandaşı olan Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nda, düşmanla işbirliği yaptıkları gerçeği üzerinde şüphe uyandıracak bilgi ve belge var mıdır?

Şükrü Server Aya: İsyan fikri 1850’lerden beri Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından aşılanmış, 1910 Kopenhag Milletlerarası Sosyalist Kongresinde dağıtılan kitapçıkla alenîleşmiştir. Özellikle Berlin Konferansı’ndan (1878) sonra Ruslara tanınan ‘Hıristiyanları koruma’ hakkı ile resmileşmiştir. İhtilâlcı Cemiyetler (Hıncak ve Daşnak) Rusyalı genç Ermeniler tarafından kurulmuş ve arkasında Kilise olduğundan Türk Ermenilerinin önemli bölümü tarafından benimsenmiştir. Ermenilerin cinayet ve ihanetlerini şüpheye düşürecek tek bir belge yoktur. Buna karşılık düşmanla işbirliği yaptıklarına dâir inkâr edilemeyecek kadar gerçek ve çok sayıda, değişik otoriteden yüzlerce ve belki binlerce belge vardır.

Çetinoğlu: Osmanlı yönetimi, Ermenilerin savaş dışındaki bölgelerde geçici olarak iskân edilmesinin dışında başka bir yöntem uygulama imkânına sâhip miydi?

Aya: Nakliye ve ikmal hatlarının ciddî akamete uğratılması ve binlerce askerin cephe yerine, savaş olmayan yerlerde meşgul edilişi sebebiyle, bölgelerin boşaltılması ve çetecilere sığınma-beslenme imkânı bırakılmaması… Askerî zaruret idi. Diğer çözüm, Rusların yaptığı gibi halkı düşmana doğru arkadan sürmek idi. Düşman ateş açarsa ölüm kaçınılmazdı.  Balkanlar’dan gelen muhacirlere de sığınma yeri temin etmek için, yurt içinde geçici iskân, zor ve masraflı çözüm tercih edildi.

Çetinoğlu: Ermeni ve batılı kaynaklar, yalnızca Osmanlı yönetimi tarafından Anadolu’dan alınıp da savaş dışındaki bölgelere yerleştirilen Ermenilerden bahsediyorlar. Oysa ki, Ruslar tarafından götürülen ve kendi rızâsıyla Anadolu’yu terk eden Ermeniler de vardı. Bu konuda bilgi lütfeder misiniz?

Aya: Rus orduları Anadolu’dan çekilirken, rivayetlere göre en az 200.000, vasati 300.000 Doğulu Ermeni kendi istekleriyle Rusya’ya hicret etmiştir. (Bir ABD belgesinde bu sayı 500.000 ‘dir!)

Çetinoğlu: Sevk ve iskân, hangi bölgelerden başladı ve sevk edilenler nerelerde iskân edildi?

Aya: Sevk ve iskân Rus cephesine yakın ve Ermenilerin yoğun (% 10 – 15) olduğu vilayetlerden, Van – Erzurum – Sivas – Harput (Elazığ)- Trabzon vilayetlerinden başlamış, sonra ikmal yolları üzerindeki bazı sabotajlar nedeniyle,  Batıya doğru başka bölgeler de (Konya – Bursa – Adapazarı) peyderpey katılmıştır. Resmî kurumlarda (Gümrük-Polis-Telefon vb) çalışan Ermeniler ve ailelerine dokunulmamıştır. Tehcir başladıktan 2 ay sonra yollanan ‘Katolik ve Protestan’ Ermenilerin evlerine dönüşlerine izin verilmiştir. Neticede sadece Gregoryen Ermenilerin hepsi ayırım yapılmaksızın sevk ve iskâna tâbi tutulmuştur.

Çetinoğlu: Sevkiyata tâbi olmayan Ermeni grupları var mıdır? Bunlar kimlerdir ve nerelerde yaşamakta idiler?

Aya: Sevk ve iskân için Bölgeler değil, mezhep esas alınmıştır. Mustafa Kemalin resmî görevi Sivas bölgelerindeki Rum ve Ermenilerin şikâyetlerini incelemekti. Demek mütarekeden sonra hemen köylerine dönenler oldu. İstanbul, İzmir, Ege Kıyıları, Trakya, Batı Anadolu hariç tutuldu.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, sevk ve iskân sırasında Ermenilerin mal ve can güvenliklerinin korunması hususunda ihmali görülen görevlilere nasıl davrandı?

Aya: 1916 başlarında  (sürgün yerleşim bölgesi kumandanı)  Cemal Paşa tarafından kurulan Harp Divanlarında 1600 kişiden fazlası yargılandı. 400 kadarı suçsuz bulundu, gerisi ağır hapis ve sürgün cezalarına, 67 kişiye idam cezâsı verildi.  Can güvenliğinden çok, iltimas, rüşvet, hırsızlık, hatta askerin kumanyasını karaborsada satmak gibi suçlar vardı, Diyarbakır valisi gibi, üst kademelerde görev yapanlardan kusurlu görülenler de cezalandırıldı.

Çetinoğlu: Milletlerarası kuruluşlar tarafından ‘soykırım-jenosid’ kavramının tanımlaması yapıldı. Bu konuda bilgi lütfeder misiniz?

Aya: Bu konuda kesinleşmiş Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kuralları vardır. En önemli madde “öldürme – yok etme kastının”,   Din – ırk – milliyet gibi ayrımcılıkta var olmasıdır. Cemiyeti Akvam Genel Sekreteri Sir Drummond, 1.3.1920 tarihli resmî bir notada “vuku bulan olayların, <tamamen merkezi hükümetin kontrolü dışındaki çeteler tarafından işlendiği > beyan edilmiştir. Bu belge Türk hükümetlerini azat eder, fakat bunu 2 yıldır kitaplarımda, makale ve konferanslarımda söylememe rağmen duyuramadım, tedavüle girmedi.

Çetinoğlu: ‘Kurtla kuzu hikâyesi…’ veya ‘önce suçlu ilan ediliyor, sonra da isnat edilecek suç belirleniyor.’

Verdiğiniz bu tanımlamaya rağmen Türkiye’nin suçlu görülmesi başka türlü nasıl yorumlanabilir?

Aya: Yasalara göre Türklerin geçmişte ve günümüzde işlemiş olduğu her hangi bir suç yoktur. Savaş zamanında “kötülük yapmak ihtimali görülenler de tecrit, hapis hatta ölümle başka ülkelerde cezalandırılmıştır. Adamlar çok etkili bir şamata, yaygara ve organize tazyiki son 50 yıldır başarı ile uygulayarak, işin aslının tetkik edilmesini önlemişlerdir, zira ellerinde en ufak bir kanıt yoktur.

Çetinoğlu: Sizce; Türkiye – Ermenistan ilişkilerinin bozuk olmasının müsebbibi, aşağıdakilerden hangisi veya önem sırasına göre hangileridir?

08.1-Ermenistan Hükümeti

08.2-Türk Hükümeti

08.3-Ermeni halkı

08.4-Türk milleti

08.5-Moskova yönetimi 

08.6-Diaspora Ermenileri

08.7-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletler Aya: 1-Ermenistan hükümetinin olaydaki payının  % 15 olduğunu düşünüyorum.

2-Türk hükümetleri hala teşhis koyamamıştır, kestirme yol çözüm arayışındadır.

3-Türkiye dışındaki Ermeni halkının % 95’i soykırım propagandasının fedaisidir! Türkiye’de bu konuyu “bazı yönleri ile doğru bilenlerin” sayısı 20-30 kişiyi geçmez.

4-Moskova yönetimi seyircidir, Ermenistan kendini tamamen kullandırmaktadır.   Ermenilerin Türkiye’yi tercih etmeleri için sağlanacak sulhun onlara ÇOK ÇOK BÜYÜK YARAR sağlaması şarttır.  Tünelde öyle bir ışık yok!

5-Diaspora Ermenilerinin Türkiye-Ermenistan ihtilafındaki payının % 80 olduğunu düşünüyorum.

6-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletlerin, Türkiye-Ermenistan ihtilâfından çok büyük bir yararları yoktur, fakat TC ‘nin yanında yer almaları, Hıristiyan’a karşı Müslüman’ı ve “Korkunç Türk’ten” yana açık tavır koymalarının onlara sağlayacağı bir yarar da yoktur. Doğruluğu arayan ve savunan da yoktur!

Çetinoğlu: Mesnetsiz Ermeni talepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Ne istiyorlar, daha sonra neler isteyebilirler?

Aya: Hukuken olmasa da, siyaseten Türk’ü dünyada barbar olarak tescil ettirmek, ebedî karalamak,  soykırım tescil edilirse bununla  “para tazminatı koparmak, toprak istemek, olmazsa onun yerine de para almak” ve kendilerini MASUM-MAZLUM, Türk’ü de Katil-Barbar olarak dünyaya kabul ettirmek! Bizim hiçbir cevap vermeyişimiz sebebiyle dünyanın dörtte birini propagandaları ile inandırmışladır.

Çetinoğlu: Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceği hakkında, temennilerden arındırılmış tahminleriniz nelerdir?

Aya: Bu kadar haklı ve sağlam belgelere sahip olmamıza rağmen, bu konuya ciddî eğilen “BİLGİLİ ve YETKİLİ” bir kurumuz olmadığı gibi, siyasetçiler de “sivilceden çıbana dönmüş olan bu enfeksiyonun KANGRENE dönüşeceğini” görmekten, sormaktan, öğrenmekten ve cehaletlerini en asgari düzeyde telafi etmekten acizdirler.  Zamana oynamaktadırlar ve zaman aleyhimiz işlemeye devam etmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin, haklı olduğu bir konuda kendini savunamadığı kanaatinde misiniz?

Aya: Siz, konu ile ilgilenen bir kişi olarak, TC’nin “savunma yaptığına dair” ciddi bir emare veya delil gösterebiliyor musunuz?

Çetinoğlu: Türkiye, bundan sonra neler yapabilir?

Aya: Saldık zamana, bıraktık Rahman’a! Prensibiyle hareket ediliyor. Önce bundan vazgeçilmelidir.

Televizyonlardaki Cin-Melek-Yıldız falı – istiare veya nazara karşı kurşun dökmek gibi etkin çarelerimiz denenmelidir. SOROS vakfından bir milyon Euro haraç alan Etyen Mahçupyan Bey, şu anda yüksek maaşla başbakan danışmanıdır… Belki cebinde satılık bir hokus-pokus formülü vardır; fakat paralar ve zaman gider,  bu problem devam eder.

DURUM:  Özellikle ABD Ermeni diasporası kurduğu propaganda-bağış-rüşvet-şantaj-karalama ve emsali yönetmeleri on yıllardır başarı ile uygulamakta, büyük paralar toplanmakta, dağıtılmakta ve bal tutan parmaklar rahatça yalanmaktadır.  Bu problem kalkarsa, bunca insan kazancından, işinden olacaktır… Bu oturmuş bir geçim işidir, veren razı ve meşhur olmaktadır. Alan da herkesi memnun etmektedir (siyasiler, hukukçular, vatan hainleri ve hatta Ermenistan hükümet mensupları)… Ermeni halkına gelince, onlar bayrak yakmak, protesto etmek gibi yöntemlerle teselli bulmaktadır. Kimse Ermenistan’ın bölgesindeki bütün projelerden dışlandığına, devamlı yurt dışına hicret ettiğine önem vermemektedir. Övünmek ve şakşak ile mutlu olmaktadırlar.

Çetinoğlu: İlave etmek istediğiniz bir sözünüz var mı Efendim?

Aya: Türkiye’deki Ermeniler, başta Kilise olarak dışarıdan bu propagandaların fayda yerine ZARAR vereceğinin bilincinde ve rahatsızlık içinedirler.  Bazı fanatik-şovenlerin olur olmaz yobazlıklarından da huzursuzdurlar. Ufak bir yerli kesim (AGOS, DUR-DE, İnsan Hakları vb) yerli “insani akil-cahil ve Kürtlerin de” bayraktarlığı ile artık kendi evimizde sempozyumlar düzenleyerek evimizin ortasında rahatlıkla def’i hacette bulunmakta ve nefret yayabilmektedirler. Yabancı devletler ve kurumlar (Başta Almanya İsveç, ABD Soros Vakfı) büyük moral ve mali destek vermektedirler.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız var ise, lütfeder misiniz?

Aya: Bilinçli sorularınız, samimiyetle ve kanıtlara dayalı olarak cevaplandırılmıştır.

Teşekkür eder, bu zahmetinizin kör gözlere, sağır kulaklara erişmesini dilerim.

 

DERKENAR

 

Talat Paşa’nın Ermeniler Tarafından Katledilmesi.

 

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından, yani savaşın kaybedilmesinden sonra bir Alman denizaltısıyla İstanbul’dan kaçmış olan Talât Paşa, doğru eski müttefiklerinin başşehrine gelmiş, burada yaşamaya başlamıştı. Orada Türk dostlar edinmişti. Onların işyerlerine uğruyordu: Cemal Azmi, Talat Paşa’nın oturduğu apartmana yakın bir yerde küçük bir dükkân açmış, sigara ve benzeri şeyler satarak geçinmeye çalışıyordu. Doktor Nâzım Bey de oraya geliyordu. Talat Paşa bir gün, oraya gitmek üzere evinden çıktı.

Belki on beş dakika, belki yarım saat sonra evinin kapı zili çalındı.  Eşi, Hayriye Hanım açtı. İçeri gözleri yuvalarından fırlamış iki adam girdi. İkisi de Talat Paşa’nın eski dostuydu. Biri Selanik mebusu Nesim Mazelyah, öteki Doktor Nâzım.

Doktor Nâzım, Talât Paşa’nın vefakâr eşini karşısında görünce tarifi imkânsız bir heyecanla haykırdı:

Hayriye Hanım!.. Hayriye Hanım!..

Acı bir çığlıktan farksız olan bu haykırış zavallı kadının aklını başından almıştı:

Nâzım Bey, diye haykırdı, korktuğum başıma mı geldi?

Sürgündeki dost acı ile başını eğerken, bedbaht kadın deli gibi koşmaya başladı, fakat birkaç adım sonra bir külçe yığını hâlinde düştü, kaldı.

Talat Paşa, İstanbul’dan ayrılırken şöyle demişti:

-Bizim siyasî hayatımız artık bitmiştir!

İki buçuk yıl sonra, Berlin sokaklarından birinde, siyasî hayatı ile birlikte fânî hayatı da sona eriyordu.

Talât Paşa, Berlin’de Handerberger Sokağı’ndaki 4-5 numaralı daireye yerleştikten sonra ‘Sâî Bey‘ takma adıyla yaşamaya başlamıştı.

Arkadaşları, Ermeni komitecilerinin kendilerini takip ettiğini defalarca hatırlatmışlardı. Bunlar, Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni komitecilerinin düşmanla birlik olarak ve arkadan vurmak suretiyle giriştikleri hareketler üzerine çıkarılan, Tehcir Kanunu’nun teşvikçisi ve takipçisi olarak, başta Talat Paşa olmak üzere, İttihatçıları görüyorlardı. Komiteciler, şimdi vatanlarından uzakta kalmış bu himayesiz kimselerden intikam almayı planlamaktaydı.

İkazlara karşı, Talat Paşa:

Komiteciler, Talat Paşa’nın hareketlerini haftalarca takip etmişler, Salomon Teyleryan adında bir arkadaşlarını cinayet için vazifelendirmişlerdi.

Teyleryan, iki defa Talat Paşa’nın karşısına çıkmış ve tabancasını çekip üzerine boşaltmak istemişti. Fakat her seferinde, göz göze geliyorlar, Talat Paşa gülümseyen gözlerle adamın yüzüne bakıyordu. Yapamayacağını anlamıştı: hayır, yüzüne bakarak öldüremeyecekti, arkadan vurmalıydı.

Komitecilik, bunların nazarında, silâhsız ve savunmasız kimseleri arkadan vurmak anlamına geliyordu.

Nihayet, 15 Mart 1921 günü, arkadan atılan kurşun Talat Paşa’nın beynini parçalayarak sağ gözünden çıkıyor ve onu cansız yere seriyordu.

Kaatil kaçmaya çalışmış, fakat bir Alman genci tarafından yakalanmıştı. Alman mahkemelerinde yargılandı ve belki de inanılmaz bir şey amma beraat etti!

Sonra…

Sonra Güney Afrika’ya gitti, orada yerleşti. 1960 da öldüğü zaman kahve kralı olmuştu.

Ermeni komitecileri bu eli kanlı adamın kahramanlığını ilân ettiler ve Fresno’da bir heykelini diktiler.

Talât Paşa’nın cenazesi morga kaldırıldı. Silâh sesini duyarak dükkânından koşup gelen Cemal Azmi, Bahaeddin Şâkir, Nâzım beyler, henüz kanları kuramamış cesedin üzerine kapanmışlar, hüngür hüngür ağlıyorlardı.

Ertesi günü cenaze morgdan alındı. Berlin’de, Haznheim’de Müslüman kabristanına defnedildi.

Osmanlı ordularında hizmet görmüş ve o sırada Bavyera Harbiye Nazırı olan Von Kress heyecanlı bir konuşma yaptı. Dr. Bahaeddin Şâkir de konuşmasında çok üzüntülü ve çok heyecanlıydı:

Paşam… Sen bir ideal uğrana öldün. Emin ol ki, biz de arkandan geleceğiz. Korkmuyor ve irkilmiyoruz. Yaptıklarımızın hesabını Allah ve millet huzurunda vermeye her zaman amadeyiz. Nur içinde yat ve bizi bekle!

Birkaç gün sonra Alman polisi, Talat Paşa’dan kalan eşyaları teslim etti. Bu eşyanın arasında şunlar vardı: İçinde 100 mark bulunan bir cüzdan, narin yapılı bir cep saati, sedef kakmalı 6.35’lik Brovvning marka bir tabanca, küçük bir Kur’an-ı Kerim, bir mendil, gümüş ve yuvarlak saplı bir baston.

Talat Paşa’nın sokak ortasında öldürülmesi, sadece Ermeni intikamcılığının eseri değildi. Perde arkasında yine büyük güçler, İngiltere ve Rusya vardı.

İngilizler İstanbul’u işgal ettikten soma birçok Türk yöneticiyi ve aydını ‘Ermeni Katliamı’ suçlamasıyla tutuklayıp Bekirağa Bölüğü’ne tıkmışlardı. Bunlardan bazılarını idam etmişler, çoğunu da Malta Adası’na sürmüşlerdi. Onları Ermeni soykınmı suçlamasıyla yargılamaya hazırlanıyorlar ve mahkûm edebilecek delil arıyorlardı. Osmanlı arşivleri ellerinin altındaydı. Fakat buradaki incelemede herhangi bir belgeye rastlayamamışlardı. Bunun üzerine, müttefikleri Amerika Birleşik Devletleri’ne başvurarak bu konuda yardım istemişlerdi. Orada yapılan araştırmalarda da soykınmı kanıtlayacak bir ipucuna rastlanmamıştı. İngilizler, Talat, Enver ve Said Halim paşaların Almanya’da olduklarını haber almışlardı. Baskı altında tuttukları Osmanlı yönetimine, Almanya’dan ‘suçluların iadesini istetmişlerdi. Almanlar iade için gerekli resmî suç varakalarının tamamlanması gereğini bildirdikleri gibi, istenen şahısların Almanya’da olup olmadığının da bilinmediğini belirtmişlerdi. Bu cevap İngilizleri hoşnut etmemiş, meseleyi başka yöntemlerle halletme yoluna itmişti. Talât Paşa bir suikastla ortadan kaldırılmalıydı.

Adalet tarihine kara bir leke olarak geçeceği muhakkak kararını verirken, jüri ve hâkimler, kulaktan dolma propagandanın, Hıristiyanlık gayretinin ve o günlerde Ermeni komitecilerinin lehinde yayın yapan Alman gazetelerinin etkisi altında kalmış olmalıdırlar.

Türkiye’de olup bitenleri bilen dürüst birkaç Alman subayı duruşma tarzının ve kararın aleyhinde yazılar yazdılar. Fakat bunlar, pek yoğun Ermeni propagandasının gürültüsü arasında kaybolup gitti.

Bunlardan biri olan Alman Generali Bronzat Schellendorf, mahkemenin kararına isyan eden yazısında şöyle demekteydi:

‘Teyleryan dâvasında dinlenen tanıklar, tahkik edilecek olayları başkalarından işitmiş olan kimselerdir. Gerçeği gören kimseler mahkemeye çağırılmamışlardır. Türkiye’deki Ermeni mezalimi sırasında bu vakıaların cereyan ettiği yerlerde hizmet eden Alman subayları neden dinlenmemiştir?

Ermeni isyanı için bir sebep mevcut değildir. Çünkü büyük devletler tarafından Türkiye’ye yaptırılan ıslahat, etkisini yeni yeni göstermeye başlamıştı. Ermeniler parlâmentoda mevki ve oy hakkına sahiptiler. Hatta nazır bile oldular. Ele geçen vesikalardan, bildirilerden silâhlardan anlaşılıyor ki, isyan uzun zamandan beri hazırlanmış ve Rusya tarafından geliştirilmiş, finanse edilmişti.

Ermeniler, cephede Ruslar tarafından durdurulmuş olan Türk ordusunun yanlarına ve gerilerine tesir etmekle yetinmiyor, bu bölgedeki Müslüman halkı da silip süpürüyorlardı. Şahidi bulunduğum Ermeni mezalimi, üstelik Türklere yükletilmek istenenden çok daha feci idi.

Ermeni tehcirinin, Türklerin Hıristiyanlığı ezdiği şeklinde bir propaganda vasıtası yapılacağı evvelden düşünülmüş, her türlü sertlikten kaçınılmıştı.

Bu davada yalnız Talat Paşa’nın düşmanları söz söylemiş gibi görünüyor. Böylece Ermeniler mazlum, mağdur olarak gösteriliyorlar. Bu hususun düzeltilmesi lâzımdır.

Seferberlik sırasında Ermenilerde Rus tüfekleri bulundu ve Türkiye Ermenileri ile Rus ordusu Komutanlığı arasında kararlaştırılmış bir anlaşmanın metni Türk ordu komutanının eline geçti. Bu vesikaya göre, Ermeniler, sabotaj yapmayı ve Türk kıta’larının gerilerine taarruz etmeyi kabul ediyorlardı.

İsyan, adı geçen belgelerde yazıldığı gibi uygulandı. Türkler, Ermenilerin isyan etmelerini haklı kılacak hiçbir haksızlık yapmadılar.  Bu yüzden olayların büyük kabahati Ermenilere aittir.

Bu olaylarda Türklerin tutumu takdir edilmelidir.

Katil Teyleryan’ı beraat ettiren hâkim doğuda anlaşılamayacaktır. Katilin aklî dengesinin tam olmadığına kimse inanmayacak ve cinayet, cinayet olarak kalacaktır.’

 

Bir komitecinin kurşunuyla can veren Talat Paşa’nın cenazesi, ancak yirmi iki yıl sonra, 1943’de yurda getirildi ve vatan toprağının sıcak koynuna bırakıldı.

Bir torba kemik yığını hâlinde…

Altan Deliorman: Türklere Karşı Ermeni Komitecileri. Sayfa: 213 – 220

 

 

 

ŞÜKRÜ SERVER AYA

1930’da Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya geldi.

Şehrin adı kale anlamına gelen Kuman Türkçesinden gelmektedir.  Ailesi ise 19. Yüzyılda Trabzon‘dan gelerek Tuna nehrinin Karadeniz‘e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina‘ya yerleşmiştir.  O zaman  Sulina çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir. Ağustos 1939’da Sovyetler Birliği‘nin bugün  Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine babası tası tarağı topladı ve ailesi ile birlikte Türk bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye‘ye İstanbul‘a geldi.

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Koleje kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında hayatını kaybetmesi üzerine eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun oldu.

Mezuniyetten sonra şirketini kurdu, milletlerarası ticarete başladı ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezdi hem de para kazandı. Daha sonra yaşı ilerleyince işlerini tasfiye etti ve zorlu bir mücadeleyi seçti. Ermeni iddiaları konusundaki şüpheleri O’nun kafasını kurcaladığından 1915 olaylarının gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için araştırmalara başladı.

Dünyada bu konuda yazılan hemen bütün kitapları, makaleleri ve Ermenilerin ortaya attığı belgeleri taramıştır. Yıllarca süren bu zor ve yorucu çalışmalardan sonra Ermeni iddialarını çürüten, yalanlarını ortaya çıkaran pekçok bilgi ve belge toplamış ve bunlardan yabancı basında ve kitaplarda çıkanlarını referans göstererek 5’i İngilizce, 2’si Türkçe olan toplam 7 kitap yazmıştır.

Kitaplarında Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bir bölümünün nasıl kandırılarak Osmanlı’ya karşı savaştırıldığını belgelere ve dış kaynaklardan topladığı bilgilere dayanarak anlatmaktadır.

Fanatik Ermenilerin olayları nasıl saptırdığını, dünyaya yaydıkları belgeleri; çeşitli ve özellikle dış kaynaklardan bulduğu belge ve bilgilerle çürütmektedir.

Amerika’daki soykırım müzesinin nasıl politize edildiğini ortaya çıkarmakta ve Fanatik Ermenilerin kilise ile birlikte parasal kaynak sağlamak amacıyla dini nasıl kullandıklarını yine yabancı kaynaklardan bulup çıkarmaktadır.

Robert Kolej mezunu olan Aya’nın mükemmel İngilizcesi vardır.

Yayınlanmış Kitapları: *Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau (242 shf) -2013..İrlanda Athol Books (Büyükelçi Morgentahu’nun Mantık Dışı Çelişkileri) *Twisted Law Versus Documented History (98 shf) 2013 …İrlanda Athol Books (Çarpıtılmış Hukuk Belgelenmiş Tarihe Karşı) *The Genocide of Truth(702 shf)-2008…İstanbul Ticaret Üniversitesi *The Genocide of Truth Continues,but Facts Tell the Real Story (524 shf)- 2011… (Derin Yayınları    (Not: Bu kitap ekinde, önceki kitap cd si de vardır) *A Brief Hopscotch Stroll in the Ottoman History and Economy(156 shf cep kitabı) 2011,     aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmişdir. *Osmanlı Tarihi ve Ekonomisinde Atlamalı Ufak bir Gezinti (156 shf cep kitabı ) 2011, aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmiştir. *Soykırım Tacirleri ve Gerçekler-(496 shf) 2009…Derin Yayınları

Ayrıca; Milletlerarası Atıflı Akademik Dergilerde Şükrü Server Aya ve Prof. Dr. Ata Atun imzalarıyla yayınlanan 5 adet ilmî makalesi,

Yukarda bahsi geçen eserlerinin nerede ise tamamına ve ek olarak 300’ü aşkın makalesine                                            www. armenians-1915.blogspot.com  sitesinden erişip ücretsiz indirebilirsiniz.

 

Ermeni Asılsız İddiaları Araştırmacısı Şükrü Server Aya Zengin Arşivindeki Belgelerle Açıklıyor

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de asılsız Ermeni iddiaları ile ilgili büyük bir bilgi kirliliği oluşturulduğunu gördünüz ve akademisyen ve yazar olmadığınız halde, geniş çaplı bir araştırmaya giriştiniz, ‘SOYKIRIM TÂCİRLERİ VE GERÇEKLER / TÜRK ALEYHTARI VE TARAFSIZ YABANCI BELGELERLE DİASPORA YALANLARININ İÇYÜZÜ’ isimli kitabı hazırlayıp yayınladınız. Türkiye’de asılsız Ermeni iddiaları hakkında doğru bilgilere ve belgelere sâhip az sayıdaki kişiden birisiniz. Meselenin ve bildiklerinizin tamamını bir röportajın sınırlı çerçevesine sığdırmak mümkün değil. Meselenin esasını / temelini teşkil eden konular üzerinde sizinle konuşmak istiyorum. Lütfedip kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim.Ermenilerin, Osmanlı Devleti aleyhine harekete geçmeleri hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Şükrü Server Aya: Fransa’nın ve Karl Marx sosyalizminin etkisinde kalan, en başta Rusyalı Ermeniler, ihtilalci yöntemler kullanarak Avrupa’nın gücünden yararlanmayı istediler. 1887’de kurulan Hınçak (Çan) Partisi on yılda parçalandı. Bu defa 1890’da Tiflis’te bazı genç Rus Ermenisi öğrenciler, ‘Ermeni İhtilâlcı Federasyonunu’ (Daşnak)’ı kurdular. Türkiye’deki Ermenilerin Van civarında kurdukları ‘Ermenekan’ partisi ise, savunma maksatlıydı ve mahallî çalışıyordu. Önceleri, Ermenilerin içindeki Gregoryen, Protestan veya Katolik liderler veya rahipler ihtilal fikrine karşıydılar. Zira çoğunluğunun durumu çok iyiydi ve ayırımcılık yoktu. Daşnaklar, başlangıçta laik ve Gregoryen Kilisesi ile terstiler. Daşnaklar, silâh ticareti sayesinde para kazanıyordu ve batılı ülkeler de silâhlarına geniş bir pazar buldukları için memnundular. Silâh satış zincirine, Ermeni çete başları ve papazlar da girip nemalanınca, aralarında dostluk pekişti. 1860’da İstanbul’daki Ermeniler ilk MİLLİ ANAYASALARINI ilan ettiler.  Ermeniler ilk olarak bugün  Süleymanlı olarak adlandırılan Kahramanmaraş’ın  ‘Zeytun’ kasabasında 1862 yılında isyan ettiler.  1896’da İstanbul’daki Osmanlı Bankası 26 Ermeni fedai tarafından yüksek sayıda bombalarla basıldı, çarpışmalarda 9 Ermeni öldü, buna mukabil Türk asker ve halk zayiatının yüz kişi kadar olduğu rivayet edilir. . Ancak bu da onlara yetmedi. 1896’da 17 kişi Osmanlı Bankası’nı bombalarla basıp ele geçirdiler ve dünyanın dikkatini çektikten sonra onlar da af edilip Fransa’ya gittiler. 1889 – 1909 yılları arasında 32 Ermeni isyanı veya büyük olayı tarihe geçti (Van, Muş, Siirt, Batman vilayetlerinin sarp dağlarında).  En son Hatay’ın Musa dağında 1915’te isyan ettiler ve yollanan Türk birliklerini, üstün savunma mevzileri ve dağlık arazi sâyesinde yendiler. Daha sonraları, ihtilâlci yaklaşık 4.000 kişi, gizli bir yoldan kıyıya inip, onları bekleyen Fransız gemileriyle kaçtılar.

Çetinoğlu: Ermeni Rus işbirliği nasıl başladı?

Aya:Bu hususta, 1918 yılında Boston’da basılan ‘Ermenistan Niçin Hür Olmalı’ isimli kitabını, Ermeniceden İngilizceye çeviren tercüman A.T., ön sözünde, kitabın yazarı meşhur Dr. Garekin Pastırmaciyan (Çeteci adı Armen Garo) hakkında aşağıdaki açıklamayı ilâve etmiştir: Yazarın bu kitapçığı yazmasındaki sebep büyük ve cömert Amerikan halkına şunu duyurmaktır: Ermeni halkını anemik (kansız), saldırmayan ve damarlarında savaşma kanı olmayan kişiler olarak veya kurbanlık koyun gibi kesildiklerini düşünmek yanlıştır. Aksine, her ne zaman fırsat olduysa, Türklerin vahşi hücumlarına büyük inatla direndik ve büyük kahramanlıklar göstererek savaştık.’ Armen Garo 20. sayfada şöyle demektedir: ‘1914 sonbaharında, Kafkas cephesindeki Rus-Türk Harbi’nde, Rus-Ermeni işbirliği, karşılıklı deneme şartlarında başladı. Fakat Rus idaresinin şüpheli ve hileli davranışlarına rağmen, Ermeni halkı, Rus ordularının zaferi için her türlü fedakârlığı göstermiştir. Kitabın yazarı Osmanlı Bankası 1896 baskını kahramanıdır. Af olup İsviçre’ye gittikten sonra Kimyager Doktor olarak dönmüş ve 1908-1913 Meclis-i Mebusan seçimlerinde Erzurum mebusu seçilmiştir. 1914’te isyancı gönüllü kıta kumandanlarından en önde geleni ve dehşet saçanı olmuştur! Soykırım yapıldı‘ korosunda ses veren akademisyenler, Ermenilerin savaşlardaki kahramanlıklarını anlatan, yukarıdakine benzer birçok kitabın varlığını unutup, ‘1,5 milyon ülkesine bağlı masum vatandaşın, durup dururken soykırıma uğradıklarını ve bunun sebebinin yalnız Ermeni ve Hıristiyan olmalarından ileri geldiğini‘ ifade ederler. Aslında bir buçuk milyon kişi öyle abartılı bir sayıdır ki, bunun yarısı kadar Ermeni dahi yeniden iskâna tabi bölgelerde yaşamıyordu. Bütün Ermeniler tarafından ezbere okunan Hınçak Partisinin beyannamesine göre: ‘toplu olarak isyan etme zamanı, Türkiye’nin yabancı ülkelerin hücumuna maruz kaldığı andır. Parti mensupları derhal iç isyana başlayacaklardır. Konular ve tarihî gerçekler, büyük ninelerin çocuk yaşlardaki hatıraları ile saptanamaz. O zamanlarda basılan ve resimleri mevcut olan poster, posta kartı, tablo ve hatta tiyatro perdelerinde bile, Ermeni çete başı kahramanların silahları ile poz veren afişleri ve fotoğrafları, kalemle çizilmiş acıklı sahneler bütün dünyaya ve basına yayılmıştı. Armen Garo ve 1000 kişilik süvari ordusu bunlardan yalnızca biridir. Deliller o kadar çok, ihanet kampanyası o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde bunların bilinmemesine veya yok sayılmasına imkân yoktur. Bu belgeleri görmek istemeyenlerin, akademik sıfatlar ardında, sahtekârlık veya yalancı şahitliğini bilinçli olarak yaptıkları, biraz kitap okuyanlar tarafından kolayca anlaşılabilir.  Paris’te basılan ve günlük bir milyon baskı yapan Le Petit Journal gazetesinin 24.11.1985 tarih 262 sayı baskısının resimli ilâvesinin ön kapağında, Osmanlı ordusunda Sultanı koruma görevlisi üç subayın (Sadık-Rıza-Şevket beyler) gravür çizimi, poz vermiş resmi vardır. Arka kapakta ise, ‘Doğu Olayları – Ermenilerin bir camiye hücumu‘ başlıklı ve Türklerin tabanca ve kamalarla nasıl öldürüldüğünü temsil eden diğer bir gravür resim vardır. Bu sonuncusu, Erik Feigl’in son ‘Armenian Mythomania‘ isimli kitabının arka kapağında da aynen basılmıştır. Gazetenin 375. sayfasında, bu resimler hakkında verilen açıklamada, siyasî başyazar H. Marinoni’nin İstanbul’da Sultan (İkinci Abdülhamit Han) tarafından kabul edildiği, tophane ve diğer bazı askerî tesisleri gezdiği bildirilmektedir. Uzunca olan açıklamadan bazı cümleler, şöyledir: Bir bardak suda fırtına koparıp bundan kendilerine fayda sağlamaya çalışanlar, özellikle doğudaki gelişmeleri abartmışlardır. Anlaşmalar, birçok millete, gerek görüldüğü takdirde, Türkiye’nin işlerine müdâhale yetkisini vermektedir. İyi niyetli olanlar bu hakkı kullanırken çok dikkatli davranmaktayken, diğerleri en küçük olayı bahâne edip, abartarak, hatta böyle bir olay yaratarak, bundan yararlanmayı umut etmektedirler. Bu sıralar Ermenistan ile olan çalkantılara şimdiye kadar hiç olmadığı kadar büyük önem verilmesi de bu duruma bir örnektir.’ Yazının son iki paragrafı şöyledir: Burada tekrar ediyoruz, Ermenistan’daki durum hiçbir tehlike oluşturmamaktadır. Fakat olaylar, imkânsız görünmesine rağmen kötüleşirse, üstün bilgeliği ve keskin zekâsını cihanın kabul ettiği Sultan, rahatlıkla kazanacaktır. Diğer bir ifade ile Avrupa’nın, gereğinden fazla konuştuğu ünlü Sultan otoritesini kullanmakta serbest bırakılırsa, o vakit kimsenin karışmasına gerek kalmadan, birkaç isyankârı yola getirebilecektir!’

Çetinoğlu: Ermeni ihânetleri nasıl başladı?

Aya: 1913 başlarında, Daşnaklarla iktidar olan İttihatçılar arasındaki ilişkiler gerilmeye başladı. Balkan harbi’nin çıkmasıyla Ermeniler bekledikleri başkaldırma fırsatının geldiğine inanıyorlardı. Paris’te, Pro Armenia Dergisi yeniden çıkmaya başladı. Japonya ve Burma’daki Ermeniler La Haye’deki mahkemeye dilekçeler yolladı. Amerika’da çıkan Armenia Dergisi, reformlar hakkında dünyayı uyarmaya çalıştı. Ruslar Ermenilere, istiklallerini kazanmaları için yardım etmeye çalıştı. Rusların gerçek niyetlerinde bâzı bilinmeyenler vardı. Fakat Çarlık hükümeti bir an evvel ‘Reform İdaresi’nin kurulmasını ve bunu kontrol etmeyi istiyordu.  The New York Times, 14.11.1914 tarihinde, aşağıdaki başlıklarla, dünyaya müjdeliyordu: ‘RUSLAR TÜRKLERİ ERZURUM YAKINLARINDA YAKALADI -Kürt Süvarilerini Kovalıyorlar, Ermeni öğrenciler Petrograt’ta Gönüllü Olmaya heyecanlı…’ 13.11.1914: ‘TÜRK ERMENİLERİ SİLAHLARIYLA İSYAN HALİNDE – Önceden Talimli ve Silah Topladıkları için Rus İşgalcilere yardıma hazırdılar…’ Yerli gazeteye göre Türk Ordusuna katılmayı ret ettiler; her türlü fedakârlığa razılar… Ruslar Ermenilere, Osmanlı Ermenilerini silahlandırmaları için  240.000 Ruble vermişti. Iran ve Kafkaslarda bulunan Ermenilere Eylül 1914’te silah dağıtılmaya başlandı. Halkın büyük kısmında tabanca gibi ufak silâhlar zaten bolca vardı. Diğer bir ifadeyle, Geçici İskân Kanunu’nun 30 Mayıs 1915’te, yayınlanmasından yaklaşık 8 ay öncesinden, Ermeni çete faaliyet ve sabotajları başlamıştı. Osmanlı 2 Kasım 1914’te resmen savaşa girdi. Yukarıda anılan Armen Garo’nun kitabında, Ermeni gönüllü kıtalarının Eylül-Ekim aylarında savaş öncesi takdis edilmesinin fotoğrafları vardır. Aralık’ta Van Şehrinde büyük bir isyan başladı, Ruslar Ermeni birliklerinin yardımı ile Türklere karşı hücuma geçti ve Osmanlı ordusu Saray kasabasına kadar geri çekildi. Van civarındaki Türk köyleri basıldı, Türk ahali toptan sürüldü veya öldürüldü. Bu kayıpların 120.000 civarında olduğu tarihçi Profesör Justin McCarthy tarafından yazıldı. Yenilen ve gururu kırılan Osmanlı Ordusunun 1914 Noel’i için planladığı sürpriz karşı hücum, inanılmayacak lojistik hatâlar ve bastıran bir tipi sebebiyle tarihte eşine az rastlanılan büyük bir felâkete dönüşmüş, bir hafta süre içinde, 80.000 kadar Türk askeri, savaşmadan, açlık ve soğuk sebebiyle şehit veya Ruslara esir olmuştur. Ermeni gönüllülerin, Bardiz boğazında Osmanlıyı oyalaması ve vakit kaybı, felâketin başlıca âmilidir. Savaşın en yoğun olduğu günlerde, 8.1.1915 tarihli The New York Times şöyle başlık atmıştı: ‘AMERİKA’DAN SAVAŞA GELDİLER – Ermeni Bölüğü Tiflis’te hararetle karşılandı. Yer değiştirme kanununun 30 Mayıs 1915’te uygulamaya konulması ile karşılaşılan zorluk ve şikâyetler sebebiyle, bu defa 29.09.1915 tarihli The New York Times şöyle başlık atmıştı: ‘BERNSTORF ŞİMDİ DİYOR Kİ -ERMENİLERİN KENDİ HATALARI – Türkler Aleyhine İsyana Kalkışarak Kendilerine Karşılık Verilmesine Sebep Oldu’ Ermeniler Müttefiklere (Çanakkale’ye çıkışlarından ve tehcir başladıktan biraz sonra), Mersin – İskenderun civarına asker çıkarmalarını ve Çanakkale’de karşılaştıkları direncin böylece bölünmesini önerdiler. Bunu yapmak için, Adana-Mersin-Antakya bölgesindeki bütün Ermeni gönüllü alayları yardıma hazırdılar. Bir şartları vardı: yaşlı, kadın ve çocuklarının Mısır veya Kıbrıs’a kabul edilmesini istiyorlardı! İngilizler, Ermenilerden gelen bu tür istekleri 1917 yılı gelinceye kadar ret ettiler. Fakat 1917 Rus İhtilâli sebebiyle Anadolu’dan Rus askerleri çekilince, Ermenileri silahlandıran ve Kafkasya’daki yararlarını korumak için onları cesaretlendirenler, gene İngilizler olacaktı! Sasun isyanından kaçan Ermeniler Fransız gemileri ile geçici olarak Rodos ve Cezayir’e nakledildiler.

Çetinoğlu: Bu dönemde misyonerler de boş durmuyorlardı. Onların faaliyetlerinden de söz eder misiniz?

Aya: On dokuzuncu yüzyıl içinde Protestan Misyonerler birçok Anadolu şehrinde yerleşmişlerdi. Bunların çoğu, (ABCFM) kısa adlı ‘American Board ommissioners for Foreign Missions’ görevlisiydi. Yirminci yüzyıl başlarken bunların birçok okulu, hastanesi ve kilisesi vardı; bu yerlerde 145 Amerikan misyoneri, 800 yerli işçi ve idareci bulunuyordu. Diğer Protestan kiliseler arasında Presbiteryen Kilisesi, Metodist Episkopsal Kilisesi, Amerikan Baptist Kilisesi ve Deutsche Orient Mission, Alman Misyoner Teşkilatı vardı. Bunlardan, 1896’da kurulan ve başında Johannes Lepsius’un bulunduğu ‘Doğudaki Hıristiyanlara Yardım ve İş Bulma Kurumu’ Ermenilere yardım ediyordu. Papaz Lepsius’ 1915 Temmuz sonlarında İstanbul’a geldi, bir ay kadar kaldı Ermeni Patrikliğinden ve ABD Elçisi Morgenthau’dan bazı rapor-bilgi-belgeler aldı ve, Türk aleyhtarı propagandaya önemli katkılar sağladı. Alman Büyükelçisi onu “belâ çıkartıcı” olarak gördüğünden kabul etmedi. Lepsius sonra İsviçre’ye giderek Kızılhaç yarım teşkilatından Ermenilere büyük yardımlar sağladı. Talat Paşa’nın öldürülmesi davasında da (Nisan 1921)  uzman-şahit olarak kesinlikle görmediği (olamayacak) vahşet hikâyeleri ile mahkemeyi etki altıma aldı. Misyonerler raporlarda, Ermenilerin ve Hıristiyanların, Müslümanların eziyetine mâruz kaldıkları ve bu sebeple baş kaldırmaya hakları olduğu fikri işleniyordu. Bu raporların bazılarında, Türklerin de cinayetlere maruz kaldıkları ve sefaletleri belirtilmişse de, bunlar resmen belirtilmemiş arşivlerde dahi açıklanmamıştır. Morgenthau ile  Yunansitanda tanışan ve Beyruta kadar beraber seyahat eden ve Wellington House, Propaganda dairesinin başına getirilen İngiliz Lordu Bryce, bu misyoner raporlarının suretlerini bilgi için Amerikan elçisinden istedi ve bundan sonra bu raporların suretleri diplomatik posta ile Londra’ya gönderterek, burada bazı hikâye ve abartmalar için bunları ham malzeme olarak kullandı. Neticede kabiliyetli bir genç tarihçi olan A. Toynbee’nin ustalığı ile değişik propaganda kitaplarının basımında kullanıldı. Bunların er meşhuru ‘Mavi Kitap‘tır. Fakat sonraları Toynbee içeriğinin doğru olmadığını ve propaganda amaçlı olduğunu itiraf edecekti. Bu sözde şâhit ifadelerine dayanan hikâyeler o kadar abartılı ve uydurmadır ki, mütarekeden sonra 144 Osmanlı idarecisini muhakeme etmek için Malta Adası’nda iki yıl kadar hapseden İngilizler, savcı iddianamesinin hazırlanabilmesi için, Mavi Kitap dâhil her hangi bir yazılı delil bulamamış, alıkonan zevat serbest bırakılmış ve bunların bir bölümü Mustafa Kemal’e katılmıştır.  Meselâ, Sivas’ta Kız Okulu Müdiresi Mary L. Graffam, bir taraftan bütün yazdıklarının doğru olduğuna yemin ederken, diğer taraftan bunların başkalarının gördüklerine ve ifadelerine dayandığını itiraf ediyordu. ‘Korkunç Türk‘ imajı her vesile ile işleniyordu ve hatta Türk askeri savunmada olsa bile, cinayet işlemekle suçlanıyordu. Esasında, bu konuda o kadar çok silahlı Ermeni çete fotoğrafları ve onların kahramanlıklarına ait Ermeniler tarafından yazılmış kitap vardır ki, bunların ne saklanması ne de inkârı mümkündür! Amerikan Misyonerleri, kısa zamanda Osmanlı Devleti tüccarlarının sayısını katladı. Misyonerler ilk olarak 1819’da İzmir’e gelmişlerdi. Müslümanları Protestan yapamayacaklarını anlayınca, Rum, Ermeni ve diğer Hıristiyan azınlıklara yöneldiler. Birinci Dünya Savaşı 1914’te başladığında; Amerikan kurumları, Türkiye’de o zamanki para ile çok büyük bir rakam olan Kırk Milyon Doları, okul – hastane – kilise benzeri yerlere yatırmışlardı. Bu yerlerde, 450 kadar Amerikan ve 4.500 civarı Osmanlı Hıristiyan çalışıyordu.

Çetinoğlu: Osmanlı topraklarında Ermeni Devleti kurulması düşüncesini açığa çıkaran bilgi ve belgeler hakkında neler söylemek istersiniz?

Aya: Amerika’nın Almanya eski Büyük Elçisi, James Gerard, ‘Ermenistan istiklâli için Amerikan Komitesinin Başkanı’ olarak, 1919 Paris Konferansı’nda, Dış İşleri Bakanı Lort Balfour’a iki defa telgraf çekerek, geniş topraklı bir Ermenistan için Konferansa ağırlığını koymasını istemişti. 1919 yılının Mart ayında, Amerika’da, 40 Eyalet Valisi, 250 Kolej ve Üniversite rektörü, 85 kardinal ve 20.000 papaz ve vaiz, Başkan Wilson’a aynı konuda dilekçe vermişlerdi. İngilizlerin Ermenistan hakkındaki niyetleri, ‘tamamen hayali’ idi. Siyasî ve askerî destekten mahrum çıplak bir yardım kampanyası, Türklerin zalimliği ile hesaplaşmada yetmiyordu. Evdeki militarist zihniyet, mücadele sahasından gelen militan haberlerle besleniyordu. 1905’te bakan Terrell, misyonerlerin ‘dayakla sultanı atmak‘ istediklerini bildiriyordu. Misyoner Dvvight ise, yeni bir haçlı seferi için, savaş sebebinin çıkmasını istiyordu! Marmara’ya gönderilecek bir savaş gemisi, Sultanı istenilen tavizleri vermeye ve tazminat ödemeye ikna edebilirdi! Olayı nakleden kimse, Dvvight’ın aklını, ‘Tanrının takdirini savaş gemileri ile kazanmayı‘ düşünecek kadar sapıttığını yazarak, Doğu Anadolu’nun karlı dağlarına hangi savaş gemisinin çıkacağını sorarak alay ediyordu. Amerikan hükümetinin bakanı, misyonerlerin dediklerine arka çıkmadığı için, hakkında Amerikan basınında düşmanca yazılar çıkarıldığını, basının dincilerin baskısı altında kaldığını, bir bakan olarak kırbacı andıran misyoner tenkitlerine muhatap kalmasının hoş olmadığını söylüyordu.  İfadeye göre, Texas dinci basınında akıl ve mantıkla uyuşan bir haber çıkmıyor.

(DEVAM EDECEK)

 

 

İstanbul’da Bir Kafkas Beyi

Kendisini tanıdığımda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi öğrencisiydi. 1967 yılı ilkbaharıydı. İlk bıraktığı intiba da “doğrucu davut” oldu. Rahmetli Salih Doğan Pala ile arkadaşlığı ise güven vericiydi benim için. “Söyle dostunu, söyleyim kim olduğunu” kelam-ı kibarı gereğince daha ilk günden aramızda bir hukuk oluşmuştu. Aynı akademide okuyan kitap dostu, sonra yayıncı ve sonra SERDA’nın kurucusu Bursalı Salih Doğan Pala “Kur’an’da Sağ Sol Meselesi” adlı bir çalışmanın da sahibiydi. İmzalayıp bana vermişti. Ben ise Babıali’de Sabah’da profesyonel gazeteciliğe henüz başlamış, 48. Dönem kısa adı MTTB olan Milli Türk Talebe Birliği’nde Basın Yayın Müdürlüğü yapıyor ve Milli Gençlik Dergisi’ni yayınlıyordum. Burhanettin Kayhan ise MTTB Genel Muhasibiydi. Yardımcısı da hemşehrim Mustafa Mutlu idi.

27 Mayıs Darbesiyle MTTB jandarma süngüsüne, hukuksuluğa, tehdide, tacize, can ve mal güvenliğinin yeterli olmadığı bir dönem yaşıyordu. Çanakkale Zaferi kutlamaları için tahsis edilen Kadeş Gemisi’ne kolilerle içki yükleyen, kadın iç çamaşırlarını Türk Bayrağını indirerek göndere çeken bir dönem içinde, Yaşar Özdemir, Faruk Narin ve Yüksel Çengel yönetiminden MTTB seçimle alınarak Fetih, Kıbrıs ve Keşmir mitingi, Çanakkale Zaferi kutlamaları ile damga vuran, ilk defa Rüstem Paşa Medresesi’ni Talebe Yurdu olarak hizmete sokan Rasim Cinisli ile yeni bir dönem başlatılmıştı. Nöbeti devralan İsmail Kahraman dönemi ise aynı hizmetleri sürdürmüş Türkiye genelinde bölücü tehdit komünizmi telin eylemleri başlatarak Anadolu, Bayrağa Saygı,  Şahlanış Mitinglerini hayata geçirmiştir.

Durdurun Dünyayı İnecek Var

Sözkonusu yıllar gençlik hareketlerinin hız kazandığı, anarşide işaret fişeğinin atıldığı, uçların keskinleştiği, üniversite yönetiminin ve hükümetin bunlara sadece seyirci kaldığı yıllardı. Yeni dönemin MTTB Genel Başkanı bu defa İİTİA öğrencisi Samsun Kavaklı Çerkez Beyi Burhanettin Kayhan oldu. Bazıları şöhreti, imkanı, ünvanı sevmiş olsalar gerek ki söz vermelerine ve istişare kararlarına rağmen ikili oynamayı tercih ettiklerinden seçim Kayseri’de tamamlanamadı, İstanbul’a taşındı. Buna rağmen Burhanettin Kayhan ipi göğüsledi. Siyonist yönemin  müslümanlarca kutsal bir mabet olan Mescid-i Aksa’yı yahudilere işgal ettirmesi üzerine MTTB Mescid-i Aksa Haftası ilan etti. Bunun intikamı MTTB bombalanarak alındı ve Mustafa Bilgi şehit edildi. MTTB Gençleri “Bir ölüp, bin dirileceğiz” diyerek yürüdü. Beşiktaş’taki IşıkMühendislik’te Mehmet Cantekin öldürülünce, Semih Topçu adındaki MTTB’li öğrenci tutuklanarak 11 ay cezaevinde kaldı, sonra aklandı. Batılı güçler, SSCB ve derin devlet oyun içinde oyun sergiliyordu.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği üyesi komünist-anarşit militanlar tarafından Mehmet Büyüksevinç şehit edildi, katliam arkadaşlarının üzerine yıkılmak istendi. Ancak muvaffak olunamadı. Bu defa  Battal Mehetoğlu öldürüldü.

Tekel olan TRT ve medya olayı İkinci Kubilay olarak değerlendirdi. Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS greve gitti. 69 Deniz Subayı bildiri yayınladı. Esas amacını unutarak bölücülüğe, anarşiye, kaosa çanak tutan FKF, Dev-Genç, TMGT ve terör örğütü PKK’ya esas teşkil edecek Deverimci Doğu Kültür Ocakları gibi kuruluşlar eylemlerini artırdı. Hükümet sıkışınca, İçileri Bakanı Haldun Menteşe “Bana Katil Bulun” diye açıklama yaptı. Bunun üzerine 11 MTTB’li genç Salih Doğan Pala, Tuncer Arabul, Gündoğan Üçer, Arif Önemli, Hurşit Korkmaz, Süleyman Özerol, Hoca Akıncı tutuklandı.Bir sene kadar cezaevinde kaldıktan sonra berat ettiler. Burhanettin Kayhan bu şartlarda gençliğe hizmet etti.  Öğrencilere burs, kredi, barınacak yer buldu, hatta evini açtı. Cezaevlerindeki arkadaşlarını hergün ziyarete gitti.

Burhanettin Kayhan Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin kurduğu Halk Mahkemelerinde vücudunda sigara söndürülen öğrenci Tahir Gören olayı ile ilgilendi. Elektriği, telefonu, suyu kesilen, kalorifer yakıtı biten, personel maaşları ödenmeyen MTTB için kapı kapı dolaştı, bunların telafisi için gönüllüler buldu. Öğrenci dernekleri seçimindeki hile ve sandık oyunlarına son verdi. İşbirlikçieri deşifre etti. Dilerim MTTB Tarihi yazıldığında bunlar daha teferruatlı anlatılır. Tuzaklara düşmeyen, fikri müdaceleyi önde tutan, gençliği çatışmalara götürmeyen, sokaklara dökmeyen Burhanettin Kayhan görev süresi olan iki yıl dolunca nöbeti aynı akademiden MTTB Genel Muhasibi Ömer Öztürk’e devrederek iş aramaya başladı.

Bir Sivilin Çileleri

Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu’nun rektör olduğu dönemde Atatürk Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak girdi. 3 sene çalıştı. Dönem arkadaşı Sacit Adalı(Prof. Dr.) ile aynı odayı paylaştı.  Askerlik dönüşü inancından dolayı üniversiteye alınmadı. Prof. Dr. Sacit Adalı’ya göre inancından değil, çok iyi bir teşkilatçı, toplayıcı, geniş muhitli bir müteşebbis olduğundan üniversiteye geri dönemedi. Adalı’yı aynı günlerde Erzurum 9. Kolordu Komutanı Korgeneral Musa Öğün çağırıyor. Daha içeri girer girmez de “kovarım seni, kapı dışarı ederim, sürerim” biçiminde tehditler savuruyor. Odasına dönünce Burhanettin Kayhan ile istişare ediyorlar. Belli ki bu tehdit ispiyonlar sonucu esasında Burhanettin Kayhan’a. Demek derin devlet raporları öyle gidiyor.

Burhanettin Kayhan Başbakanlık Müşaviri olarak atanıyor. İşte bu günlerde birlikte Sırdaş Yayınevi’ni kurduk. Dört ortaktık. SSCB yanlıları o yıllarda gerilla günlüğü gibi kapağında kurşun delikleri olan kitaplar yayınlıyorlardı. Burhanettin Kayhan’a  yazılarını da içine alan bir çalışma yaparak kitap yazmasını istedim. İnsan endeksli kitap iman ve ahlak ile örtüştürülmüş, gençlik eylemleri eklenmişti. “İslam Gençliğinin Stratejisi” adıyla yayınlandı. Hemen iki baskı yaptı, 10 bin okuyucuya ulaştı. Yeni baskısı aranıyor. Mevcudu yok. Bir müddet sonra hükümet değişince İstanbul’a geri döndü. Yayınevimiz zirvede iken dağıldı. Burhanettin Kayhan’a devredildi ve Kayıhan Yayınevi olarak hayatını devam ettirdi. İlim üretemeyen üniversitelerin reddettiği çalışmalar, sonra tefsir, hadis, akaid ve tarihi eserler neşretti. Bugün Adem Kuşkulu yönetimindeki yayınevi 350 eserle insanlığa olan hizmetini sürdürüyor.

Ölüm Öldürülmüyor Kabir Kapısı Kapanmıyor

Buhranettin Kayhan geç evlendi, Ahlat Mezar Taşları akademik çalışmasıyla bilinen Nermin Hanım ile hayatını birleştirdi. Mehmet Emin ve Ali Kerem adını verdiği iki çocuğu oldu. İdealizme sahip iki evladını ve ailesini çok sevdi. Yeğeninin çöken bir duvar altında kalarak hayatını kaybetmesi O’nu etkiledi. Bir kalp krizi sonucu da 60 yaşında İstanbul Florya’daki evinde vefat etti. Nurlar içinde yatsın, peygamberimize komşu olsun. Cenaze merasimine yurtdışı ve içinden çok sayıda dostları ve sevenleri geldi. Bütün bunları ESKADER Akademi’nin Timaş Cafe’deki toplantısında Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, eski Anayasa Mahkemesi Üyesi, hala Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sacit Adalı, Erzurum eski milletvekili ve MTTB Başkanı Rasim Cinisli’yle birlikte konuştuk. Vefat ettiği 2002 yılında da değerli yazar arkadaşımız Ali Nar’ın İstanbul Fatih’teki İslami Edebiyat Dergisi lokalinde bir anma, bir vefa toplantısı yapılmış, bendeniz de Ankara’dan özellikle giderek iştirak etmiştim.

Burhanettin Kayhan hayatı boyunca hiç para kazanmadı, kazanamadı. Şikayet de etmedi. Mescid-i Aksa için ön safta yürüdü. İnsanımızı ve ülkemizi bölecek senaryoları gördü ve bu tuzaklara düşmedi. Hükümeti uyardı. İnsan endeksli çalışmalar yaptı, iman ve ahlak’ı hep öne çıkardı. Fırsatçılığa karşı çıktı.Dosdoğru idi. Hep dik durdu. Bundan dolayı eleştirildi ama hiç yamuklaşmadı, yumuşamadı. Türkiye’nin ve toplumun bugünkü çıtasının çok üstünde olması gerektiğine inanıyordu. Mevcut eğitimin insanımızı hantallaştırdığını, kolaycı yaptığını anlattı. İki yüzlülüğe, riyaya hiç tahammül edemedi. Dostlarının hata ve eksiklerini yüzüne söyledi. O zaman ve ölene kadar da “yalnız adam” kaldı. Toplayıcı, derleyici bir özelliği vardı. Yayın hayatını siyasete ve üniversiteye tercih etti. Göze girmek için fırsat kollamadı. Hep kendisi oldu, olduğu gibi göründü.

Payına düşen her vazifeyi yaptı. Olayları ve yayınları dikkatle izlerdi. Alicenaptı, mükrim bir insandı. Profesyonellikten çok uzaktı. Güven vericiydi. Hakk dostu ve has bir dosttu. Az da olsa gerçek dostlarıyla iletişimini hep sürdürdü. Beyefendiydi. Hep cemaatle ibadeti tercih etti, bu bakımdan hergün Sultanahmet Camii’ne gitti, inananlarla birlikte olmayı yeğ tuttu. İnsan-ı kamil örneği biriydi. Öğreten ve paylaşan bir aydındı. Güreşirdi, iyi yüzerdi ve doğa yürüyüşleri yapardı. Kendisiyle İstanbul, Erzurum ve Hasankale’deki birlikteliğimizde bunları yaşadım.

Eskimez dostlarını Fatih Çarşamba’daki mütevazi bekar evinde konuk eder, otele bırakmazdı. Kendi sorunlarını değil, dostlarının meseleleri onu daha fazla ilgilendirirdi. Örneği günümüzde az bulunan medeni inanç sahibi bir entelektüeldi. Türkiye’nin muhtarı gibi ülkenin dört bir yanındaki arkadaşlarını bilir ve temasını hiç eksik etmezdi. Haluk biriydi. Sorumlu ve idealistti. İslam coğrafyasındaki müslümanların dertlerini de kendine dert edinmişti. Vefat ettiğinde Fatih Camii’ndeki cenaze törenine islam coğrafyası ve batıdan da onca dostu gelmişti.

60 Yaşın Şerefi ve Bereketi

Bir defasında Ankara’ya geldiğinde Kocatepe Camii’nde ayakkabısını bulamadı. Hiç kızmadı, zaten hiç öfkelenmezdi. “Demek ihtiyacı olan biri almış” diyerek aşağı kattaki Beğendik’e takunyalarla inerek yeni bir ayakkabı aldı. Arabası çalındı. Yıllar sonra Akdeniz’de bir samanlıkta bulundu. Necip Fazıl Kısakürek borç istemişti. Dostlarından buldu ve verdi. Biray sonra Üstad borcunu ödemek üzere MTTB Binasına geldi. Burhanettin Kayhan “Üstad ben size böyle bir borç verdiğimi hatırlamıyorum” deyince Necip Fazıl “Sevgilim çok lütufkarsınız. Teşekkür ederim.” demişti kendisine has üslubuyla. En iyi teşkilatcılığının örneklerinden birini de Erzurum’da sergiledi. Necip Fazıl Kısakürek’i Erzurum’da konuk etti, proğramlar yaptı. Üstadı çok severdi, O’nun “Zaman bendedir ve mekan bana  emanettir şuurunda bir gençlik” olarak başlattığı Gençliğe Hitabesini hayata geçirmeye çalıştı, “yepyeni bir gençlik çalışması” onun için hep birinci sırada ayrıcalıklı oldu. Artık sahaflarda bile bulunmayan İslam Gençliğinin Strateji isimli çalışmasının galiba yeni bir baskısının, yeni bir vitrinlesunulmasının zamanı gelip geçiyor.

Eksikliği Duyulan Bir Dost Bir Aydın

Prof. Dr. Süleyman Yalçın Çanakkale’de kendi köyü yakınlarında arkadaşlarıyla birlikte olmak için Saroz Körfezi’ne Burhanettin Kayhan’ı da  davet etmişti. Emekliliğinde kullanılmak üzere bir yazlık yaptırmıştı. Hemen yanında da Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve İşadamı Sabri Özpala’nın yazlığı vardı. Türk mimarisi ve süsleme sanatlarıyla yapılı olan bütün bu tapulu yazlıklar 2005 yılında hükümetin aldığı bir kararla “milli park”  yapılması iddiasıyla parası ödenmedin yıktırıldı. Hala da öyle milli park falan değil!. Hiç kimse de kamuya dava falan açmadı.

Eksikliğini bütün dostlarının hissettiği Burhanettin Kayhan(1942-2002) bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’e de genel başkanlık yapmıştı. Döneminin bütün arkadaşları bugün siyasi iradenin hep ileri gelenleri. Bu noktaya gelmede sözkonusu MTTB çalışmalarının önemli katkıları vardır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da MTTB Orta Öğretim Komitesi’ndeydi. Rahmetli Burhanettin Kayhan’ın mekanı cennet olsun, nurlar içinde yatsın, kitap çalışması da yenilenerek, anılarla, resimlerle, katkılarla kitapçı vitrinlerinde ve kütüphane raflarında yerini alsın temenni edirim.