19.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 813

Sarı Gelin, Sarı Öküz, Papa

Başlığa bakıp sarı gelin ile sarı öküz arasında münasebet kuramaya bilirsiniz. Sarı öküz papa arasında da.

28 Haziran 2011 tarihinde bir gazetede ibretlik bir hikâye yer almıştı. Hikâye şöyle;

Bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Çevresindeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş. Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Aslanlar bir çare düşünmeye başlamışlar. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrakla öküz sürüsüne yanaşmış. Öküzlerin lideri Boz Öküze tatlı dille: “Şimdiye kadar sizlere çok zarar verdik. Bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Suç Sarı Öküz”de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Onu bize verin, barış içinde yaşayalım.”  Boz Öküz ve heyeti aralarında tartışıp bu teklifi haklı bularak, aslanlara Sarı Öküz”ü vermişler. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış.

Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk”u istemişler: Barışseveriz. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.”Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk”u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış.

Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.

Birer, birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ile birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük” diye sormuş.

Boz Öküz, Benekli Öküz”ün sözlerini hatırlayarak “Biz Sarı Öküz”ü verdiğimiz gün bu savaşı kaybettik.”  Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi Hakkında 2004 Yılı Düzenli Rapor’unda AB Konseyince Türkiye için kabul edilen tavsiye kararlarında, Ermenistan sınırının açılması, Ermeni soykırımının tanınması ile “Kuzey Anadolu’da Kars yakınlarında harabe olmuş Ermeni kiliselerinin hacılara yeniden açılmasından ve soykırıma ilişkin olarak Türk Tarihçisi Halil Berktay tarafından dikkate değer çalışmaların yürütülmesi ve Ermenistan Cumhuriyeti ile devlet ilişkilerinin yeniden tesis edilmesinin ileriye yönelik hayati adımlar olmasından ve fakat bu sürecin Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın yeniden açılması suretiyle mantıksal sonucuna ulaşması gerektiğinden…” hususlara yer veerilmiştir.

Bu cümleleri emir telakki eden içimizdeki bir takım kimseler 2005 yılına gelindiğinde Mayıs ayında Sabancı Üniversitesinden Halil Berktay öncülüğünde, Bilgi Üniversitesi’nden Murat Belge, Boğaziçi Üniversitesinden Selim Deringil tarafından Boğaziçi Üniversitesinde “İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” adı altında uluslararası bir konferans düzenlenmek istendi. Hukukçular Birliği Derneğinin girişimiyle Boğaziçi Üniversitesinde yapılması planlanan bu konferans Mahkeme kararı durduruldu.     3 EKİM 2005  tarihinde Türkiye ile AB müzakerelerinin başlayacağı bu tarihten evvel AKP Hükümeti  “İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” adlı konferansın yapılması için bir an evvel çareler aramaya başladı.  Çare bulundu; Bu gün sert açıklamalarda bulunan ve o zamanın Adalet Bakanı olan Cemil ÇİÇEK “Özel bir fakültede bu konferans yapılırsa kimse engel olamaz.” Diye yol gösterince 23 – 25 Eylül 2005 tarihlerinde Bilgi Üniversitesinde geniş güvenlik tedbirleri altında tek yanlı Ermeni tezlerini dile getiren Türk Kanunlarına göre kurulan bu merkezde meşum konferans yapıldı. Bu konferanstaki isme bakıp bilimsel olduğuna aldanmamak gerekir. Zira tek yanlı bir konferanstı.

 

Basın Bildirisi

23 Eylül 2005

“HUKUKÇULAR BİRLİĞİ DERNEĞİ”NİN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI KONFERANSI’NIN İPTALİ KARARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMESİ

Malumunuz olduğu üzere, Hukukçular Birliği Derneğimizin İstanbul 4. İdare Mahkemesi nezdinde açmış olduğu 2005/2282 Esas Numaralı dava ile Boğaziçi Üniversitesi merkez yerleşkesinde düzenlenecek olan “Ermeni Konferansı”na ilişkin yürütmenin durdurulması kararı dün itibarıyla üniversite rektörlüklerine tebliğ edilmiş ve söz konusu konferansın yapılmasının önüne geçilmiştir.

Söz konusu kararın kamuoyu tarafından öğrenilmesini takiben Türkiye’nin gündemi bir anda değişmiş ve bu konuya ilişkin yetkili-yetkisiz, bilgili-bilgisiz birçok kişi ve kurum tarafından açıklamalar bir biri ardına gelmiştir. Bu açıklamaların çoğu hukuki dayanaktan yoksun, bağımsız Türk yargısına ve yargıçlarına müdahale maksatlı ve düzenlenmesi planlanan ‘Ermeni Konferansının’ asıl amacı olan Türk Milleti’ni soykırımcı ilan etme çabalarını demokrasi ve ifade özgürlüğü gibi masum gerekçeler altında meşrulaştırma amacına yönelik olduğunu bu vesileyle beyan ederiz.

Bir toplantının bilimsel özelliği taşıyabilmesi için iki temel unsuru bünyesinde barındırması gerekir: Bunlar tez ve anti tezdir. Ancak Boğaziçi-Sabacı ve Bilgi Üniversitesinde yapılması planlanan bu toplantıda tez var iken antitez yoktur. Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Yusuf HALAÇOĞLU’nun ve Sözde Ermeni Soykırımı hakkında otorite sahibi diğer bilim adamlarının katılım istekleri tüm girişimlerine rağmen Konferans Düzenleme Heyeti tarafından ret edilmiştir. Bu toplantının bilimsellikten uzak olduğu bu haliyle belli olmaktadır.

Bizler, Hukukçular Birliği Derneği çatısı altında bir araya gelmiş olan TÜRK HUKUKÇULARI olarak, Yüce TÜRK Milletinin hakkını meşru hukuki zemin üzerinde her zaman aramaya kararlı olduğumuzun altını bir kez daha ve kalın çizgilerle çizmek isteriz.

Milletimizi tarih sahnesinde soykırımcı ilan etmeye yönelik olduğu asgari idrak düzeyine sahip her insan tarafından anlaşılabilecek bu konferans girişiminin önüne geçinilmesi Türk aydınlarının milli duyarlılığının bir tezahürü olarak algılanmalıdır.

Yürütmenin durdurulması talebinde bulunan ve bu yönde karar aldıran Hukukçular Birliği Derneği olarak biz bazı hususlara açıklık getirmek isteriz:

1- İdare Mahkemesinin vermiş olduğu karar üzerine yapılan spekülasyonlardan biri böyle bir kararın idare mahkemesi tarafından alınıp alınamayacağına ilişkindi. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre kamunun tüm işlemleri yargı denetimine tabidir ve üniversiteler de özerk niteliğe sahip kamu kurumlarıdır bunun sonucu olarak üniversitelerin tasarrufları idari yargının denetimine tabidir.

2- Bu konferansın esas niteliği söz konusu girişimlerinin ilk ortaya çıktığı dönemde Adalet Bakanımız Cemil ÇİÇEK tarafından da belirtildiği üzere “Türk Milletinin arkadan hançerlenmesi” maksatlıdır. Biz Sayın Adalet Bakanımızın dile getirmiş olduğu bu görüşe katıldığımızı belirtmek isteriz. Ermenilerin tarihi saptırarak girişmiş oldukları kandırma gayretlerine karşı, Türk üniversitelerinin konu ile ilgili çevrelerle, yetkililerle özellikle Dış işleri Bakanlığının mensupları ile ortak bir çalışma içerisine girerek mücadele etmeleri gerekirken tam tersine Ermeni tezlerine destek verecek şekilde toplantı düzenlemeleri, Türk Milletinin hafızasından asla silinmeyecektir.

3- Bağımsız Türk Yargısı tarafından alınan mahkeme kararına karşı ülkenin Başbakanı, Dışişleri Bakanı ve diğer bazı hükümet yetkilileri tarafından yapılmış olan açıklamaları talihsizlik olarak değerlendiriyoruz. AB’den gelebilecek tepkilerden ve de baskılardan çekinilerek yapıldığı zannına kapıldığımız bu açıklamaların Onurlu Türk Hakimlerinin özgür iradelerine ve Bağımsız Yüce Türk Yargısına doğrudan bir müdahale olduğunu düşünüyor ve kınıyoruz.

4- Hukukçular Birliği olarak “Ermeni Konferansı”nın arkasındaki gizli-itici gücün ülkemizin sonuna kadar haklı olduğu Kıbrıs Davası, Bölücü Terör sorunu, Rum Ortodoks Patrikhanesinin Ekümenlik Talepleri gibi ve benzeri diğer sorunlarda Türk Milleti’nin karşısına çıkan kuvvet olduğunun farkında olduğumuzu belirtiriz.

5- Yüce Türk Milletinin birer ferdi ve de bir Türk Hukukçusu olarak, Türk Milletini haksız mazeretlerle mahkûm etmeye ve köşeye sıkıştırmaya yönelik bu ve benzeri girişimlere karşı Türk Aydının sahip olması gereken duyarlılıkla hareket edeceğimizi ve gerekli milli refleksleri her zaman göstereceğimizi bir kez daha belirtiriz.

HUKUKÇULAR BİRLİĞİ DERNEĞİ BAŞKANI

Av. Mustafa ÖZKURT

 

 

Hukukçular Birliği Derneği olarak yukarıda tam metni verilen basın bildirisini yayımlattık. Orada söylediklerimizde ne denli haklı olduğumuzu zaman bize gösterdi. O zaman bir gün evvel söylediği ile bir gün sonra söylediği birbiriyle çelişki yaşayanlar “Papa’nın 1915 Olaylarıyla İlgili Sözleri İftiradır, Ayrımcılıktır” diye ah vah edip, tepki vermesi ne kadar samimidir. Erzurum yöresinin meşhur Hıristiyan Kıpçak Beyinin sarı saçlı kızı için söylenen SARI GELİN ezgisini hemen, hemen bilmeyenimiz yoktur. Burada beşeri bir özlemi içli melodiyle bize yansıtır. Sarı inekle benzerliği sadece ismindeki sıfat olan rengidir. Sarı öküzü 2005 yılında teslim edenler, bu gün yüksek makamdan Türkü çağıranlar basiretli davranıp bize kulak vermeliydiler. Sarı Öküz Papazın olduğu zaman o zamandı. O gün,bu gün tarihe mal olmuştur.Tarih sorumluları yargılayacak ve hükmünü verecektir. Benim şahsen papaza açık teklifim. Gelin Sözde “Ermeni soykırımı” dâhil kendisinin başında bulunduğu kurum vasıtasıyla tarihte işlettikleri soykırımları açık yüreklilikle tartışalım. Hatayda kebap yapılıp yedikleri Müslümanları konuşalım. Biz siyasetçi ile politikacı kavramlarını karıştırırız. Çoğu kez aynı anlamda kullanırız. Aradaki en büyük farkın birinin asırlar sonrasını gözettiğini, diğerinin ise eyyamcı olduğunu unuturuz. Eyyamcılara basiret sahibi olmalarını dilerim. Vesselam.19-04-2015

Hukukçular Birliği Onursal Başkanı

Av. Mustafa Özkurt

 

 

Can Azerbaycan’da Kardeşlik Sahneleri

Dost ve kardeş ülke Azerbaycan’da ilk defa yapılan iki etkinlikte bulunmaktan çok mutlu oldum.

Çanakkale zaferinin 100. Yılı münasebetiyle, başkent Bakü’de, içinde Atatürk ve Kazım Karabekir’in de canlandırıldığı bir tiyatro ilk defa sahnelendi.

Bir başka etkinlikte ise, Türkiye’den bir bilim adamının yazdığı “Dünden Bugüne Ermeni Soykırımı ve Hocalı Soykırımı” kitaplarının Bakü’deki tanıtımı yapıldı. Her iki programda “konak” (misafir) olarak bulunmanın hazzını yaşadık.

İravan Devlet Azerbaycan Dram Tiyatrosu oyuncularının çok başarılı performanslarıyla sahneye konulan eserde, Kurtuluş Savaşımızın ilk safhaları, Mustafa Kemal Paşa’yı Atatürk olmaya götüren olaylar anlatıldı. Salonu dolduran dinleyicilerin Türkiye ve Atatürk sevgisi görülmeye değerdi.

Bu tiyatronun direktörü İftihar Piriyev Türkiye’de dahi pek yapılmamış bir işi Azerbaycan’da gerçekleştiren bir dost. Türklük duygusu son derece kuvvetli olan ve aynı zamanda çok iyi bir şair olan İftihar Bey, genç ekibiyle çok zor bir işin altından başarıyla kalktı. Salonu dolduran, içinde Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı temsilcisi, Türkiye Cumhuriyeti Bakü Büyükelçiği temsilcisinin de dâhil olduğu oldukça yüksek protokolden kişiler ile son derece kaliteli bir izleyici kitlesinden olumlu not aldı.

Diğer etkinlik ise İstanbul Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek‘in yazdığı iki kitabın tanıtıldığı iki ayrı programdı. (Azerbaycan’da program kavramı yerine tedbir deniliyor.)

Prof. Dr. İbrahim Öztek kendi alanında çok başarılı ve tanınmış bir hekim. Senelerce Judo Federasyonu Başkanlığı yapmış, kendisi 8. dan siyah kuşak sahibi eski bir sporcu. Dünya’daki birkaç teknik Judo otoritesinden biri.Çok sayıda alana ilgi duymuş ve ilgilendiği her konuda eserler bırakmış örnek bir vatansever bilim adamı.

Beynelhalk Matbuat Merkezinde yapılan ve Azerbaycan Televizyonlarının da kaydettiği programa da çok önemli protokol konukları ile seçkin bir dinleyici topluluğu katıldı. Gerek protokol konuşmalarında ve gerekse Prof. Öztek’in sunumu esnasında Azerbaycan’ın “Umum Milli Lideri” Haydar Aliyev’in “bir millet, iki devletiz” cümlesi ile “bir bedende iki can; Türkiye Azerbaycan” en çok tekrarlanan cümleler oldu.

“Türk Milletinin tarih yaratmak konusunda gösterdiği başarıyı bugüne kadar tarih yazmak konusunda gösteremediği” vurgulanarak “artık tarih yazmayı da başarmalıyız” denildi. Ermenilerin “soykırım ” iddiaları konusunda, sadece son sene içinde 300 kitap, film, müzik eserleri yazdığı, ancak Türklerin birkaç kitaptan başka eser veremediği bir ortamda, Prof. Dr. İbrahim Öztek’in yazdığı kitapların bu kadar takdir toplamasına şaşırmamak lazımdı.

Bu etkinlikleri düzenleyen ve Prof. Dr. Öztek‘in “Hocalı Soykırımı” kitabının baskısını gerçekleştiren Azerbaycan’lı iki kardeşimizin emeklerini her türlü takdirin üstünde görüyorum.

Azerbaycan Aydınlar Ocağı Başkanı Vügar Kerimoğlu Kadirov ile yardımcısı ve Harbi And Gazetesinin sahibi Emin Hesenli bu çok önemli organizasyonların arkasındaki iki dava ve gönül adamı. Emin Hesenli’nin şehit yakınları ile gazilerin devlet desteği almasını sağlayan “içtimai birlik” başkanı olarak yaptığı hizmetler de çok önemli. Bu kahramanların devletten ev alması, eğitim ve diğer sosyal yardımları alması gibi kutsal bir görevi heyecan ve zevkle yapıyor.

*****

Azerbaycan’da Türklük Duygusu ve Atatürk Sevgisi

Azerbaycan’da Türklük duygusu ve Atatürk sevgisinin tezahürü olan birçok işareti görmek mümkün. Çok yerde Azerbaycan bayrakları ile birlikte, Türk Bayrağını da kullanıyorlar.

Bakü’nün en büyük iki caddesinden (prospektinden) birinin adı Haydar Aliyev, diğerinin adı Atatürk.

Atatürk adına büyük bir meydan yapılmış ve bir heykeli dikilmiş. Açılışını bizzat Azerbaycan Prezidenti İlham Aliyev ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan yapmış.

Azerbaycan’da büyükelçiliklerin en büyüğü Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği. Diğer devlet sefirliklerine bu ölçüde arsa verilmemiş.

Bakü- Tiflis- Ceyhan petrol boru hatları, Türkiye’ye ulaşan gaz ve demiryollarının yapılması Azerbaycanlı kardeşlerimiz için övünç kaynağı. Socar vasıtasıyla Petkim tesislerinin büyütülmesi Azerbaycan’ın en büyük dış yatırımı.

Konuştuğumuz herkes “Türkiye bizim için çok önemli. Türkiye ne kadar güçlü ve ne kadar büyük olursa biz o kadar mutlu ve güvende oluruz” diyor.

Papa’nın “Türkler 1915’de Ermenilere soykırım yaptı” şeklindeki beyanına, Azerbaycanlı kardeşlerimizin tepkisi Türkiye vatandaşlarından daha çok ve sert.

Türkiye’deki siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeleri yakından izlemekteler.

Bizden çoğumuz Çanakkale Savaşlarında 3.000 Azerbaycan Türk’ü gencin şehit olduğunu pek bilmez. Şehitlikte Azerbaycan’lı şehitlerimize, düşman Anzak askerine gösterdiğimiz kadar itibar göstermemişiz.

Ama Azerbaycanlı kardeşlerimiz 1918’de Nuri Paşa komutasındaki Türk askeri birliğinin Azerbaycan’ı kurtarmasını hiç unutmamış. Burada şehit olan bir Türk Binbaşısının mezarı komünizm döneminde köylüler tarafından gizlenmiş, korunmuş ve senelerce gizlice ziyaret edilmiş. Komünizmin çöküşünden sonra mezar ortaya çıkarılmış ve bir çevre düzenlemesi yapılmış, sabit bir Türk bayrağı konulmuş. Bu bölgeye “1130 kahraman Türk şehidinin anısına” bir abide dikilmiş. Azerbaycan’ın birçok şehrinde de Türk Şehitlikleri yapılmış.

Azerbaycan da hızlı Değişim:

Başta Vügar Bey ve eşi Arzu Hanım, Emin Hesenli ve eşi Günel Hanım, Harbî And Gazetesinin Editörü Gönül Ehadova ile İravan Tiyatrosu’nun Direktörü İftihar Bey, Türkiye’den gelen sekiz kişilik kafilemiz için müthiş bir misafirperverlik örneği gösterdiler. Düzenledikleri gezi programına Türk Şehitliğini ziyareti de koyunca burada şehitlerimize dua etmek imkânını bulduk.

Bakü’de 12. Yüzyılda yapılmış Şirvanşahlar Sarayı dahil çok önemli eserlerin yer aldığı tarihi bölge İç Şehiri, Şehitler Hıyabanını, çok seçkin sanatçı ve devlet adamlarının mezarları ve heykellerinin bulunduğu Fahrî Hıyabanını (burada Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucu Lideri Haydar Aliyev’in kabrini), Hocalı Soykırım Anıtını, Kız Kalesini; Bakü dışında Şamahı, Kebele şehirlerini, bu arada tam bir tabiat harikası olan Nohur Gölü‘nü ve Azerbaycan’ın teknolojide geldiği ileri seviyeyi gösteren Rasathaneyi vd. tarihi turistik yerleri gezdik. Bu arada Bakü’de müthiş hızlı ve düzenli bir şehirleşmeyi görmemek imkânsızdı. Bakü yeni altyapılarıyla (binalar, mahalleler, sokaklar, restoranlar ve diğer mağazalar) müthiş bir değişme ve gelişme içinde.

Şehirde tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel mekânlara çok sık rastlanmakta. Ancak kitap ve gazete okuma oranları ile kültüre yapılan yatırımlarda azalma varmış. İftihar Bey, yatırımcıların Tiyatro Salonu yerine “şadlık sarayı” (düğün salonu) yapmayı tercih etmesinden yakınmakta.

Bakü’de eski ve özellikli binalar aslına uygun restorasyonlarla yenilenirken özelliksiz binaların dış kaplamaları yenilenerek, özel bir teknikle çok nitelikli hale getirilmekte. Bir yandan da son dönemde yapılan ve yapılmakta olan modern yapılar şehrin görünümüne damga vurmakta. Yapılacak 1. Avrupa Oyunları sebebiyle çok sayıda spor tesisleri şehre zenginlik kazandırmış.

Dileğim o ki Azerbaycan hızlı kalkınmasını ekonomik ve sosyal her alanda sürdürsün. Bu kardeş ülke ile stratejik işbirliği alanları çoğalsın. Birbirimizle daha iyi tanışmamızın vasıtaları geliştirilsin.

 

Prof. Dr. Mehmet Eröz

Merhum Mehmet Eröz hocamız, bir ülkü âlimi olarak her şeyin Türk’e göre Türk tarafından Türk için yapılmasını isteyen değerli bir sosyolog, bir ilim adamıdır.

1930 yılında Aydın’ının Söke ilçesinde doğan Eröz, geçimini saraçlık ve bahçıvanlıkla sağlayan bir ailenin çocuğudur. Babasının adı Serçinli Ali Efendi’dir. Ana tarafından Akkuşoğlu Hasan Hüseyin Ağa’nın torunudur. İlkokulu Kocagözoğlu İlkokulu’nda, Ortaokulu Kemalpaşa mahallesindeki -şuanda vergi dairesinin bulunduğu yerde eskiden var olan-Söke ortaokulunda tamamlamıştır. Ortaokulda ailesinin isteği üzerine Manisa lisesine kaydolmuş, ancak birinci yılın sonunda okumak istemediği için okulu bırakıp gelmiştir. Bir yıl boyunca çiftçilik yapmış ve ailesine bahçıvanlıkta yardımda bulunmuştur. Yaz tatilinde arkadaşları sınıflarını geçmiş olarak geldikleri zaman, onların karşısında mahcup duruma düşmesi sebebiyle okumaya karar vermiştir. Bu kez Aydın Lisesi’ne kaydolmuş, aynı yıl açılan Aydın Ticaret Lisesi’ne kaydını yaptırarak eğitimine burada devam etmiştir.

Ticaret lisesini bitirince yüksek öğrenim için İstanbul’a gelmiş, Sultanahmet’teki İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne kaydolmuştur. Akademiyi bitirince askerlik görevi için başvurmuş ve vatani görevini Ayazağa ve Kars’ta süvari asteğmeni olarak ifa etmiştir. Askerlik dönüşü Çifteler Şeker Fabrikası’na Müfettiş muavini olarak girmiş ve bir yıl süreyle görev yapmıştır. Fakat iş yokluğundan dolayı sıkılan Eröz, “Ben hak etmediğim parayı alamam” diyerek istifa etmiş ve üniversiteye dönmeye karar vermiştir. Üniversitede görev alabilmesi için normal lise mezunu olması gerekmesi sebebiyle lise olgunluk sınavlarına girmiş ve bu sınavları başarı ile vermiştir. Daha sonra İktisat Fakültesi’nde Prof. Dr. Z. Fahri Fındıkoğlu’nun asistanı olmuştur. Böylece bilim hayatındaki çalışmaları başlamıştır.

20 Haziran 1986 yılında hakkın rahmetine kavuşan değerli hocamız Merhum Mehmet Eröz, aydınlık fikirleri ile Türk Milleti’ni aydınlatmış, yol göstermiş ve birçok ilim adamının yetişmesinde katkıları olmuştur. Merhum Mehmet Eröz hocamız, Ahmet Yesevi’nin yolundan giderek Alperen olarak milletimize ülkü yolunda değerleri, katkıları olan bir ilim adamıdır.

Merhum Mehmet Eröz hocamızın bilim dünyasına kattığı eserler ise şöyledir; (İlk baskıları esas alınmıştır.)

1. Doğu Anadolu Hakkında Sosyo-Kültürel Bir Araştırma, Baylan Yayınları, Ankara, 1973.

2. İktisat Sosyolojisine Başlangıç, İstanbul Üniversitesi İktisat Fak. Yayın, İstanbul, 1973.

3. Doğu Anadolu’nun Türklüğü, Türk Kültürü Yayınları, İstanbul, 1975

4. Marxizm-Leninizm ve Tenkidi, İrfan Yayınları, İstanbul, 1974.

5. Türk Kültürü Araştırmaları, Kutluğ Yayınları, İstanbul, 1977.

6. Türk Ailesi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1977.

7. Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşîlik, Otağ Yayınları, İstanbul, 1977.

8. Millî Kültürümüz ve Meselelerimiz, Doğuş Yayınları, İstanbul, 1983.

9. Hıristiyanlaşan Türkler, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1983.

10. Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği, Harp Akademisi Basımevi, İstanbul, 1984.

11. Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul. 1991.

12. Türk Millî Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu (B. Ögel; B. Kodaman; H. D. Yıldız; F. Kırzıoğlu; A. Çay ile ortak), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1986.

 

Seçim Öncesinin Gündemi

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri öncesinde ülkenin gündemini işgal eden belirli konular vardır. Anlaşılan tartışmalar bu gündem maddeleri üzerinde sürdürülecektir. Bu gündem maddeleri de gerçekleri örtmek üzere başka konularla değiştirilebilir. İktidar gündem değiştirmede oldukça başarılıdır.

Her ne kadar unutturulmuş gibi gözükse de yeni anayasa tuzağı ülkenin ufkundaki kara bir buluttur. Yapılmak istenen ülke ihtiyaçlarına göre bir anayasa değişikliği değildir. Arzu edilen Milli Mücadeleye dayalı Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesi ve Devleti kuran milli iradenin kökten değiştirilmesidir. Anayasa üzerinde yapılan tartışmalar bundan dolayı ilk 3 maddede, 6. ve 66. maddelerde yoğunlaşmaktadır. 6. madde egemenliğin kayıtsız şartsız milletindir diyor. Türk Milletinden bahsediyor. Hiçbir kimse veya organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağını işaret ediyor. 66. madde de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bütünüyle kucaklayarak onları Türk olarak kabul ediyor. Herhangi bir etnik veya biyolojik ayırıma gitmiyor.

Diğer bir gündem maddesi önce Kürt Açılımı, daha sonra demokratik sıfatı takılan açılım ve çözüm masalları ile ilgilidir. Halkı ikna çabalarına, yayın organlarının gayretlerine ve bir skeç konusu olan Akiller Heyetinin çalışmalarına rağmen, bu süreç gizli kapaklı yürütülse de bir çözülme sürecidir. Sürecin patentini elinde tutanlar da yabancılardır. Yani bizi çok seven sözde dost ve müttefiklerimiz. Bu çözüm sürecinin işletilemeyeceği bizzat terör örgütü ve yandaşlarınca ortaya konmuş, ne silah bırakılmış, ne de terörden vazgeçilmiştir. Bundan Sayın Cumhurbaşkanı bile rahatsızdır. Aslında çözüm diye ortaya konan gerçeğin Türkiye’nin milli devlet olmaktan uzaklaştırılması, milli birlik ve bütünlüğünün zedelenmesi ve toprak bütünlüğünün tehlikeye girmesidir. Demokrasi hiçbir ciddi ülkede çözülmenin ideolojisi olmamıştır. Bunun istisnalarından birisi de Türkiye’dir. Milli birlik ve bütünlüğünü kuramayan ülkeler, devlet olamadıkları gibi demokrasiyi de işletemezler.

Üçüncü gündem maddesi, değişik propaganda gayretlerine, yandaş ve besleme basın organlarının çabalarına rağmen, ekonomik kırılma, durgunluk ve risklerin artışıdır. Türkiye beş riskli ülkeden biri kabul edilmektedir. 2002’den beri dört kat artan dış borç artık sıcak para girişleriyle örtülememekte; borç borçla karşılanmaya çalışılmaktadır. Fert başına düşen milli gelir düşmekte, ne gelir doğru dürüst yaratılmakta; ne de yaratılan gelirin adil dağılımı sağlanabilmektedir. Gelirin ve servetin dağılımındaki dengesizlik artmaktadır. Kamu ve özel yatırımlar azalmakta, işsizlik fiili olarak %17,5‘i bulmaktadır. Dar ve sabit gelirliler ve emeklilerle adeta alay edici zamlar yapılmaktadır. Ekonomik durgunluk, yatırım yetersizliği büyümeyi %2,9 dolaylarına çekmiştir. Bu büyüme ile dış borcu karşılamak mümkün değildir. Sıcak para girişleri ve dış borç bulma zor olacaktır. Ekonomik güven endeksi Mart ayında bir önceki aya göre %15,4 değer kaybetmiştir. Büyüme ithalatla daha doğrusu ara malı ithalatıyla sağlanmaktadır. Yerli sermayenin bir kısmı yurt dışına kaçmıştır. Doğrudan yabancı sermaye girişi zayıflamıştır. Bir sosyal hastalık da olan enflasyon bünyede kronikleşmiştir. Ekonomiye siyasilerin gereksiz müdahaleleri kurları etkilemektedir. Vatandaşın memnuniyet endeksi düşmektedir. Metro ve Marmaray ile avutulan bir Türkiye vardır. Dünyada gıda fiyatları düşerken; Türkiye’de artmaktadır. Bir milyondan fazla faal nüfus tarım dışına çıkmış; patates, soğan ve kuru fasulye bile ithal edilmektedir. Devlet desteği yetersizdir. Köyler boşalmakta, tarım alanları betonlaşmaktadır. Yanlış tohum politikası tarımı perişan etmiştir. Üç milyon vatandaş yasal borç takibi altındadır. Orta sınıf çökmekte, AVM’ler esnafı teslim almaktadır. Halkın geçimi zorlaştığından aile içi ilişkiler bozulmakta, yalnızlaşma, boşanma, intihar, şiddet olayları artmaktadır. Kumar ve ahlâk dışılık öne çıkmakta, vatandaşlık duygusu zayıflamakta, ben merkezli insanlar çoğalmaktadır. Geleceğe güven sarsılmaktadır. Sosyal arka planı olan ekonomik sorunlar çözülememekte, saray ve başkanlık sistemi tartışmaları sürmektedir.

 

Küçük Meseleler

Bir seçim sürecinin daha içerisindeyiz. Önce aday adaylarını tanımış olduk, sonra gönlümüzde yatan aslanların bizzat sıralamasını kendi kendimize belirledik. Daha sonra gerçek adaylarını siyasi partilerin genel merkezleri, seçip sıralamaya koydular. Yerlerini beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu, saygı duyulur. Bize göre kim seçilirse seçilsin, “vatanımıza, Milletimize hatta Türk dünyası için hayırlara vesile olsun” demekten başka söyleyecek söz düşmez. Bu seçim atmosferinde, kiminle konuşup, kimleri dinleyecek olsak; 7 Hazirandan sonra kurulacak hükümet modelini konuşuyor, hükümet kurup, hükümet düşürüyor bulduk.

Bizim bu yazımızda öyle bir derdimiz yok.

Bu tür büyük işleri Anadolu insanı tabiriyle: “Biz ne bilek begim böyüklerimiz bilir” demekten başka elimizden bir şey gelmez.

“İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın” (özdeyişinden)yola çıkarak; önce küçük meselelerimizi hal yoluna koymuş muyuz ona bakalım hele.

Yıl 1970 Almanya:

Hangi otobüs durağına gitseniz duraktan kalkan, durağa gelen otobüslerin tarifeleri en ince ayrıntısına kadar yazıyor.  Otobüsler de o tarifeye göre dakikası dakikasına duraklarda bulunuyor.

Aradan tam 45 sene geçmiş, birde güzel Türkiye’mize bakalım.

Allah aşkına, siz bu güne kadar herhangi bir otobüs durağında tarife gördünüz mü,  hadi diyelim işgüzar(!!!) bir belediye çılgınlık yapıp koymuş, otobüsler tarifelerde yazan saatte orada bulunuyorlar mı, işyerinize kafanızda tasarladığınız saatte gideceğinizden emin misiniz?

Acaba Almanlar, beyhude işlerle uğraşmayı çok mu seviyorlar, yoksa biz kendi insanımıza değer mi vermiyoruz veya bizim insanımızın zamanı çok mu değersiz?

Yorumu siz değerli okuyucuya bırakıyorum.

1980 li yıllar.

Petkim Petrokimya fabrikası henüz özelleşmemiş. Petkim, içerisinde 16 üniteyi barındıran Balkanların ve Orta Doğu’nun en büyük Petrokimya Komplekslerinden biri. Bu on altı üniteden biri, benim de bünyesinde 20 yıl çalıştığım, CBR ünitesi. Araba ve uçak lastiğinin hammaddesi olan sentetik kauçuk üretiyor. Baş Mühendisimiz şu an Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Yüksek Kimya Mühendisi Ruhittin Sönmez. Kauçuk elde edilirken çeşitli kimyasalların yanında “Benzen” adı verilen çok tehlikeli bir madde de kullanılıyor. (6 Dakika direkt teneffüs ettiğinizde kan kanserine yakalanma ihtimaliniz %75).

Ruhittin Bey, Benzenin bu tehlikesini görerek, Avrupa ve Japonya’daki fabrikaların kullandıkları çözücüleri incelediğinde, onların Benzeni çoktan terk ettiklerini, yerine Toluen denilen daha zararsız bir madde kullandıklarını öğrenir.

Araştırmalarının neticesini Fabrikalar Müdürlüğüne rapor eder. Raporda, Benzenin tehlikelerinden bahsederek, “Avrupa devletleri, benzeni sağlığa zararlı olduğu için terk edip, Toluen kullanmaya başlamışlardır. Türk işçisinin sağlığı da en az Avrupalı işçilerin sağlığı kadar değerli olduğuna göre, biz de en kısa zamanda bu dönüşümü sağlamalıyız” diyerek raporunu yetkililere ulaştırmıştır.

Bizim yetkililerimiz de, “bu çalışanlar da artık çok oluyor” diye düşünmüş olmalılar ki, gerekli dönüşümü yapmadıkları gibi, fabrikada hiçbir teknolojik yenileme dahi yapmadan koskoca holdingi arsa fiyatına özelleştirip elden çıkardılar.

1970’li Yıllar İzmit Körfezi:

Adeta körfezde balık kaynıyor, aklınıza gelen bütün balık türleri, deniz dibi bitki örtüsünün elverişliliği sayesinde gelip yumurtalarını buraya bırakıyor. Ama güzel yurdumuzun diğer bölgelerinde olduğu gibi çarpık sanayileşmeden, sanayi atıklarının kontrolsüzlüğünden, çevre duyarlılığının olmayışından dolayı bırakın körfezde balığın yaşamasını, deniz dibindeki canlılar dahi bugün yok olmuş durumda. Avrupa Ülkeleri ve İsrail, fosseptik çukurlarında biriken suları dahi içilecek nitelikte arıtırken; bizler, Allahın bahşetmiş olduğu doğa harikasını dahi koruyamayacak durumdayız. Yaşasın vurdumduymazlık, yaşasın aymazlık, yaşasın Kapitalizm’in çok kazanma hırsı!!!

Yazımızın ana konusuna: “İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın” demişsek, 301 madencinin güya acısını paylaşmaya giden devletin en tepesindeki yetkilinin korumaları, şehit yakınlarını tekme-tokat dövüp yerlerde sürüklüyorsa, bu yetkili vatandaşına: “-Yahudi dölü” diye hitap edebiliyorsa, insanlar bedenen yaşasalar dahi ruhen öldürülmüşlerdir.

Devleti yaşatmayı ise,  Yeni Türkiye sayesinde, şirket yönetmeğe dönüştürdük Elhamdülillah. Neresini tutsanız elinizde kalıyor.

Ne yapmalı?

Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabını çoğumuz okumuşuzdur. Kitabın bir paragrafında der ki: “İstanbul’da her gün işyerime gidip gelirken Haliç’in kenarından geçiyorum. O günlerde Haliç, o kadar pis kokuyordu ki, bazen burnumun deliklerini kapamak zorunda kalıyordum. Ama Haliç çevresinde bir kısım halk, o kokudan habersiz piknik yapıyordu.

İşte işin esas püf noktası burada.

Halk zamanla o kokuya alıştırılmış, kokuyu kanıksamış artık hiçbir şey hissetmiyor. Biz de yukarıda sıraladığımız rezaletlere o kadar alıştırılmışız ki, bunları yok hükmünde farz edip,  her şey gayet normalmiş gibi olup bitenlere hiçbir tepki göstermeden yaşantımıza devam ediyoruz.

Etrafımızda olup biten haksızlığa, yolsuzluğa, tepkili bir toplum olmak arzu ve dileklerimle.

 

“Ermeni Soykırım Vardır” Demek Suç Olsun.

Başta News Azerbaycan olmak üzere Azerbaycan kaynaklı bazı haber siteleri bir kampanya başlatmışlar. Oldukça mantıklı olan bu kampanya aslında Fransa başta olmak üzere çeşitli AB ülkelerinde uzun yıllardır var olan sözde Ermeni soykırımı iddialarını ret etmeyi suç sayan yasalara karşı şimdiye kadar çoktan konulması gereken bir tepkiyi dile getirmiş.

Aşağıda linkini de verdiğim kampanya bildirisini bilginize sunuyorum.

Siz de gelin; gecikmiş tepkimizi, uluslar arası hukukun en önemli kuralı olan mütekabiliyet esasına göre koyalım.

Bildiri Şöyle:

http://www.ermeni-soykirimi-var-diyen-cezalansin.org/v2/indexx.php

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na ve Türkiye Cumhuriyeti Millet Meclisi’ne,

Konu: Ermeni Soykırımı Var Diyenler Cezalandırılsın

Son günlerde esassız “ermeni soykırımı” iddiaları yine ülkemizi rahatsız etmeye başladı. Ayrıca kendilerini demokrasinin merkezi sayan ülkelerin, teşkilatların, şahısların bu yönde adımlar atması bizleri rahatsız ediyor ve artık yeter demek geliyor içimizden. Olmayan bir soykırımı yıllardır önümüze getirerek bunu bir koz olarak kullananlara artık dur demek lazım.

Tarihte acı olaylar yaşanmış olabilir. Belli bir bölgeden insanlar göç ettirilmiş olabilir, ama bunu soykırımı diye sunmak insafsızlıktır ve art niyetliliktir. O tarihlerde ermeni çeteleri tarafından öldürülen insanlarımızın hakları ne olacak? O günün şartlarında çetelerle baş edemeyen devlet, o bölgede yaşayanların yaşam alanında yer değişimine gitmiş olabilir. Bu bir yer değişimidir ve insan öldürme değildir veya bir ırkı yok etme değildir. (Eğer soykırım yapılmak istenseydi, bin yılda bugün bir tek Ermeni bile kalmazdı.)

Geçmişte soykırım yapmış milletin evlatları olduğumuzu esassız iddia etmeleri bile bizleri rahatsız etmiştir. Ayrıca ileride ortaya çıkabilecek hukuki problemlerin yükünü bu esassız iddialara destek verenlerin çekmesi isteğimiz doğal olsa gerek.

TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi)’den ricamız ve isteğimiz budur: -Ermeni Soykırımı Var Diyenler Cezalandırılsın- kanunu çıkarılsın. Fakat kanunun yürürlükte olduğu dönemde Dünyada bu işin uzmanı olan, herkesin kabul edeceği tarihçilerden bir komisyon oluşturulsun ve bu komisyonun çıkaracağı sonuca göre bu kanun değiştirilebilir. Yani komisyon “ermeni soykırımı yapılmış” derse, kanun tekrar gözden geçirilecektir.

Cezanın içeriği: 18 ay hapis ve 100 000 TL para cezası (bu tutar Şehit Ailelerine harcanacaktır) olabilir.

Ayrıca TBMM en kısa dönemde Ermenilerin 1992 yılında Azerbaycan’ın şehirlerinden olan Hocalı’ da yaptıkları (gerçek) Soykırımı, yani “Hocalı Soykırımı”nı tanıma girişimlerinde bulunmalıdır.

“Hocalı Soykırımı” Ermeniler tarafından 1992 yılında gerçekleştirildi ve tartışmaya açık değildir, çünkü videolu ve belgeli yapılmış gerçek bir soykırımdır.

Bu isteğimizi imzalıyoruz.

http://www.ermeni-soykirimi-var-diyen-cezalansin.org/v2/indexx.php

 

Şükrü Server Aya Röportajın Son Bölümünde Önemli Açıklamalarda Bulunuyor.

 

Oğuz Çetinoğlu: Savaş sonrasındaki gelişmeler hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Şükrü Server Aya: Savaştan sonra 1919 Paris Konferansı’nda Ermeniler Müttefik zaferlerine yaptıkları katkılarla övündüler. Ermeni Bogos Paşa Fransız Dışişleri Bakanı Stephen Pichon’a 29.10.1918’de yolladığı mektupta, Ermenilerin gerçek asi olduklarını ve Müttefiklerin yanı başlarında cephelerde savaştığını söylüyordu. Batı cephesinde 600 – 800 kadar gönüllü savaşmıştı ve bunlardan yalnız 40 kadarı hayattaydı. General Allenby, yanıbaşında savaşan üç alayın cesaretinden bahsediyordu ve 150.000 kişi Rus ordusunda savaştıktan sonra, Rusların 1917’de cepheden çekilmesiyle bu cepheyi ayakta tutmuştu. Ermeniler istiklâllerini hak ediyorlardı çünkü bunun için savaşmış ve galip gelmişler, bu uğurda kanlarını dökmüşlerdi. 8 Mart 1919’da Paris Sulh Konferansı sırasında, Nubar Paşa Ermenilerin Türkler tarafından felâkete uğratıldıklarını ve bunun sebebinin, Müttefiklere gösterdiği sadakatin olduğunu, söylüyordu.

Cemiyeti Akvam 21.9.1929 tarihli gazetesinde Özel Muhacirler Komiseri Norveçli Kutup Fatifi-Nobel mükâfatlı Nansen,  200.000 Ermeni’nin Batılılar için savaşırken öldüklerini fakat sonra Batılıların sözlerinde durmadığını resmen yazdı.  Ermeni Sovyet tarihçi A.A. Lalaian da 1934 yılında Sovyet tarih dergisinde yazdığı makalede 30 aylık Ermeni Daşnakçı Cumhuriyeti esansında 195.000 Ermeni’nin Ermenistan’da (%22) açlık ve hastalıktan öldüğünü yazdı.

Müslümanlar da büyük eziyet çekti. O kadar zavallı ve sefildiler ki, mukadderatlarına teslim olmuşlardı. Asla şaka yapmazlardı ve gülmezlerdi. Bâzılarının ayakları çıplaktı. Yiyecekleri yalnız siyah ekmek ve fasulye çorbasıydı. Çorba da bulaşık suyu gibiydi ve bir tane fasulye yakalayan şanslı sayılırdı. Türk askeri de, sıcak veya soğuktan ve hastalıktan korunmuş değildi.

Yazışmalar ve telgraflar o kadar açıktır ki, bâzı abes konuşanların, bunları görmezden gelmeleri, ilim ve insanlık adına ayıptır.

Çetinoğlu: Birkaç örnek verebilir misiniz?

Aya: Belge çok. Yalnızca 6 belge hakkında konuşacağım:

1-Şifreli Telgraf, No. 319, 20.10.1914, Eleşkirt Alayından 9’cu Ordu Kumandanlığına. Ermeni ordu kaçaklarının Kağızman’da çeteler oluşturdukları, Rus hükümeti tarafından silahlandırıldıkları, köylüler tarafından beslendikleri hk. Tahmin edilen asi sayısı 15.000’dir.

2-Şifreli telgraf, 14.2.1915: Diyarbakır Valisi Reşit Bey’den: Özetle son 10 günde kaçak asker arandığı, evlerdeki aramalarda çok miktarda silah, 50 adet bomba, devlete ait dinamitlerin bulunduğu, kaçaklardan bin kadarının yakalandığı hk.

3-Dördüncü Ordu Kumandanlığına, 26.4.1915 tarihli, 3519 no.lu telgraf. Telgrafta, Mısır’da Boğos Nubar Paşanın kurduğu AGBU Ermeni Yardım Derneğinin, aslında, Adana, Halep civarında silah dağıttığı, isyan çıkartmaya çalıştığı hakkında…

4-Üçüncü Ordu Kumandanlığına 16.7.1915 tarihli telgrafta Ermeni kafilesine, Kop Dağında 11.7.1915’te Kürt çeteler tarafından hücum edildiği, Bayburt’tan yollanan yardımla, haydutların ikisin öldürüldüğü, diğerlerinin kaçtığı bildirilmekte.

5-16.7.1915 tarih 1918/114 belge, 3. Ordu Kumandanı Mahmut Kâmil Paşa’nın duyurusu: Nakledilen Ermenilere, iyi davranılması, hakaret edilmemesi, mallarının korunması hakkında eski emrin tekrarı. (NOT: Bu tek belge, gerçeğin kendisi ve her hangi bir başka emelin mevcut olmadığının en kuvvetli delilidir.)

6-21.1.1915  tarihli İçişleri Bakanlığına Rapor, belge 1923/119: Amerika’daki Philadelphia Ermeni Yardım Kurulu’nun, Amerikan Elçiliğine, muhacirlere dağıtılmak üzere $ 100.000 havale yollandığı ve gizlice dağıtıldığı hakkında…                                                                                                                    Çetinoğlu: Ermenilerin, tarihi saptırmak için düzenledikleri sahtekârlıklarla ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Aya: 1-En son ve aksi söylenemeyecek sahtekârlık, UÇLA (Los Anceles ABD) Üniversitesinde, bir Konferans için asılan büyük duvar posterinde tesâdüfen görülmüştür. ‘Dünyaca mâruf bir Üniversite nasıl yalan söyleyebilir?’ diye düşünüyorsanız, cevap basittir. Eğer bu Üniversite’nin öğrencilerinin önemli bir bölümü, önceden beyinleri yıkanmış Ermeni asıllı ise, her şey mümkündür.

(Dünyaca mâruf ve Orta Doğu konusunda otorite olan Musevi asıllı Prof. Stanford Shaw’un Türkiye tarihi için UCLA’de kurmak istediği kürsü önlenmekle kalmamış, evine bomba atılarak yangın çıkarılmıştı. Geçen yıl vefat eden bu bilim adamı, ömrünün son on yılını Türk asıllı tarihçi eşi Bayan Ezel Shaw’la, can emniyeti sebebiyle, Türkiye’de geçirdi). Posterde büyük harflerle ‘Face of Denial Does Not Lie / İnkârcının Yüzü Yalan Söylemez başlığı altında, 14.4.2005’te yapılacak bir konferans duyurusu vardı. Konuşmacılar diasporanın üç önemli akademisyeni, Vahram Shemrasian, Ardashes Kassakian ve Dr. Levon Marashlian. Konferansı tertip eden: ‘Ermeni Soykırım Hatırlatma Komitesi – Alpha Epsilon Omega talebe grubu’ verilen web sitesi: http://www.genocideevents.com/cities/losangeles.html idi.

Poster resminde, Atatürk bir sandalyede, bacak bacak üstüne atmış oturuyor ve ayaklarının dibinde genç bir kızın, bağırsakları dışarı fırlamış cesedi duruyor. Kısacası, Atatürk’ün ‘bir sadist’ olarak, genç kız cesediyle resim çektirdiğini anlatıyor ve bunu da delil olarak gösterirken, -YALAN SÖYLEMEZ – sözünü de ekliyor! Bu kadar iğrenç sahtekârlık en tanınmış bir Üniversite’de nasıl yapılır diye hayret etmeyin! Daşnaklar ahlâksız yöntemleri, tarih boyu daima kullanmışlardır. Bugün de başarıyla kullanarak, bütün dünyayı (hatta bazılarımızı da) yalanları ile aldatmaktadırlar! (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/07/01/665930.asp)

2-Diğer çok sık ve farklı yayınların kapağında kullanılan (Talat Paşa ile ilgili yayınlar) bir resim, kuru kafalardan bir ufak tepe resmidir. Birçok vesile ile kullanılan bu resim, Federal Almanya’nın Türkiye istihbarat masasına bakan, akademisyen olarak, Taner Akçam’ı ilk koruması altına alan, üniversitede ona iş bulduktan sonra Akçam’ı ABD’ye transfer eden (Rum asıllı Alman)  Bayan Tessa  (Savidis)  Hoffman’dır.  Resim,  ‘Hoffman’ın ‘Der Volkermord and den Armenien vor Gericht / Ermeni Soykırımı Mahkemede‘ isimli kitabın ön kapağıdır. Köşesinde, ufak bir Talat Paşa resmi var. Kapağı gören ‘bu kurukafa yığını, köşedeki şu adamın marifeti‘ diye hemen karar veriyor! Bu etkili resim, aslında fotoğraf olmayıp, bir yağlı boya resimden fotoğraf çekerek özel maksatla imal edilmiştir. Bâzı ünlü akademi erbabı, okurları etkileyebilmek için bu tür sahtekârlıkları utanmadan yapabilmekte ve gerçek ortaya çıkınca da, görmezden veya bilmezden gelebilmektedirler.

3- Gene tartışılan başka bir sahtekârlık ‘Aram Andonian Kâğıtları’dır. Güya tehcir sırasında Şam’da görevli bir Osmanlı memuru olan Naim Bey, Andonian adındaki bir Ermeni’ye ‘vicdan azabı duyarak’ tehcir sırasında Bab-ı Âli ile Şam arasındaki gizli yazışmaları verir. Bu yazışmalar arasında, güya Talat Paşa’nın 15 Eylül 1915 tarihli gizli telgraf talimatı var ve bunda ‘Ermenileri temizleyin‘ diyor! Ancak, ‘belge’ diye ortaya çıkan ve sonradan süratle kaybolan ve bulunamayan bu kâğıtlar o kadar acemice hazırlanmış ki, Osmanlı’nın kullandığı Rumi yıl ile mevcut takvim arasındaki 13 günlük farkın konulması unutulmuş. Telgrafların tarihi ve numarası, muntazam tutulan telgrafhâne kayıtları ile uyuşmuyor. Mektuptaki imzaların tamamı sahte. Verilen tarihlerde o yerlerde o memurlar -Vali yok, vs! Bu evrakların ‘geçerli olmadığı’ önemli bazı Ermeni tarihçiler tarafından da kabul edilmiş olmasına rağmen bâzı akademisyenler, bu sahte ve kaybolan evraklardan ‘belge’ olarak bahsetmektedirler. Bu düzmece evraklar, güya 1922 yılında ortaya çıktığından buradaki ‘Aram Andonian’ ve Morgenthau’ın sekreteri olarak Amerika’ya giden ‘Hagop Andonian’ arasında, bir akrabalık veya düzenbazlık bağ olup olmadığı meçhuldür!                                      

Çetinoğlu: Efendim, çok teşekkür ederim. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz durumun sebepleri üzerine lütfedeceğiniz yorumunuzla röportajımızı bitirebilir miyiz?

Aya: Türkçe tercümesi, ‘İncilin Yalanları ve Mitleri‘ olan kitabı yazarı Lloyd M. Graham’ın eserinin ön sözündeki cümlesi beni, Ermeni asılsız iddiaları üzerinde inceleme yapmaya teşvik etmiştir:

Graham diyor ki; ‘Bizlere söylendiği kadarıyla, İncil’deki (veya SOYKIRIM) uzun masallar, ‘açığa çıkarılan hakikatlerdir’. Şimdi ihtiyacımız olan şey, ‘bu açık hakikatlerin, açıklanmasıdır’ çünkü bu güne kadar bu yapılmadı. Ortada görülen, istenilen bilginin yalnız kırıntılarıdır”.                                                        Sorularınıza cevaben söylediklerim ve genelde Türk aleyhtarı farklı kaynaklardan derlenen bilgi kırıntıları okuyanlar için, umarım büyük bir çerçeve içindeki mozaik parçaları gibi, hyallerde bir tablo çizmiştir. Bu çizilen resimde eldeki kesin ve maddî bilgileri tetkik ettiğimizde, dünyayı velveleye veren SOYKIRIM mızıkçı ve mızıkacılarının ellerinde somut delillerin olmadığını ve GERÇEKLERİ YOK EDEREK, bu büyük yalanı DOĞRUYMUŞ gibi, bütün dünyaya pazarladıklarını ve kırk yıla yakın bu süre içinde de, bu iftiraya muhatap T.C.’yi temsil edenlerin ‘bundan bir şey çıkmaz‘ diyerek hiçbir ciddî önlem almadıklarını, Türk diplomatlarının öldürülmesi sebebiyle hiçbir yabancı ülkeden tazminat veya başka talepte bulunulmadığını ve her defasında kararların ertelenmesinin, hükümetlerin başarı hanesine yazıldığını, takdir edecektir.

Peki, idareci siyasetçilerin kırk yıldır ciddiye almadığı bu çirkin kampanyanın esas maksadı nedir? Görünüşte, bütün yabancı ülkeler medeniyet ve insaniyet şampiyonluğunda yarışmakta ve zengin olanları, fakir ülkelere ‘ahlâk dersi‘ vermektedir. Fakat biraz derine inildiğinde, kendilerini Tanrıya ve doğruluğa adamış rahip ve misyonerlerden tutun da, en yüksek devlet temsilcilerine varıncaya kadar, bu araştırmadaki bulgular, maske altındaki çirkinlikleri göstermektedir. Araştırmada kullanılan yabancı ve genelde Türk aleyhtarı belgeler ve yazarlar, yalan veya yanlış değilse, vuku bulan çok üzücü olaylarda, Türk milletinin her zamanki mertliğini, dürüstlüğünü, cesaretini, hamiyetini, intikam öfkesini göstermekte ve organizasyon bozukluklarının, bugün olduğu gibi dün de fazlasıyla yaşandığını yalın tarzda sergilemektedir. Dünle bugün arasındaki en önemli fark, (istisnalar hariç) eski Türk devlet adamlarının şahsî onur ve millet-devlet saygılarının ve özverilerinin, çok üstün oluşuydu! Vatan haini dediğimiz Vahdettin bile, İngiliz zırhlısıyla kaçıp giderken, elinde olan hazineden birkaç mücevher alacağına, zimmetindekileri de iade ederek, bilgilere göre yalınız 5.000 İngiliz altın varlıkla yola çıktı! İtalya Kralının ona bedava teklif ettiği villayı, dinî inancından dolayı ret ederek, yokluklar içinde öldü. Bir Enver veya Cemal Paşa ki altınlara bakmayarak, suiistimal edenleri ipe çekmişler! Bir Talat Paşa ki, masasında gördüğü beyaz ekmek sebebiyle eşini azarlamış; sadrazamlıktan çekilerek Almanya’ya iltica ettiğinde, cebindeki altın sigara tabakası karşılığında borç para aramış; bir Mustafa Kemal ve arkadaşları ki, beş parasız ve zeytin ekmekle emperyalistlere karşı mücadeleye girmiş!

Ankara müftüsü Rıfat Börekçi, durumu tahmin ederek esnaftan topladığı bin lira bozuk parayı Mustafa Kemal’e, Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması için vermeseydi, acaba durumumuz ne olurdu? ‘Şu Çılgın Türkler‘ isimli kitabı okuyup, duygulanmayan var mı? Yakından tanıyanların takdir ettikleri bu atalarımızın, bazı şarlatan, katil ve dolandırıcılar tarafından cani olarak bütün dünyaya tanıtılmasına, bırakın Türk olarak, fakat ‘dürüst bir insan olarak’ nasıl razı olabiliriz?

İkinci Dünya Harbi bittikten sonra, Amerika’ya (ve başka ülkelere) göç eden Ermeniler, iş tutup yaşadıkları ülkeye asimile olmaya başlayınca, savaş sebebiyle ortalarda görülmeyen eski Daşnakçı ‘madrabazlar’, eskiden beri çok iyi becerdikleri ‘kutsal nedenler için dolandırma‘ senaryolarını tekrar canlandırmaya başladılar. İkinci dünya savaşı sonrası Amerika’ya Ermeni göçleri, 1950’lerde bitmiş ve moloz yığını haline gelen Almanya’nın yeniden inşası başlamıştı. Bu inanılamayacak kalkınma hamlesi, on yıl gibi kısa bir zamanda başarılmış ve 1960’lı yıllarda Almanya yurt dışından işçi almak mecburiyetinde kalmıştı. ABD ve diğer ülkelere göç edenler de 1970’li yıllarda yeni hayatlarına uymuşlardı. Göçmenler, yeni geldikleri ülkeye ayak uydurmak ve ona göre yaşamak mecburiyetindeydi. ‘Ermeni milliyetçiliği ve Kilise otoritesi’ önemli ölçüde azalmış, diğer bir ifadeyle asimile olmaya başlanılmıştı. Evlenmek isteyenler, artık mutlak olarak Ermeni kökenini umursamamağa başladılar. Bazıları, Türkiye’den Kanada ve ABD’ye Ermeni gelin yollarken, bazıları da hoşlarına giden kızlarla evlenmeye başladı. Ancak kişilerin hoşuna giden kimseler, ananelere bağlı Ermeni büyüklerinin ve özellikle Kilisenin hoşuna gitmiyordu. Eski Ermeni birliğinin ve buna bağlı kurumların kurtarılması gerekmekteydi. Çünkü yeni nesil Ermeni lisanını dahi bilmiyordu. Çâre; çözülmeye başlayan millî birliği tekrar bir araya getirmek ve toplum içinde kendi varlıklarını muhafaza ederek, yeni vatandaşlıkların içinde erimemek ve Yahudiler gibi, ayrıcalıklı varlıklarını muhafaza etmekti…

Çeteci, kabadayı (humpabet) ataların kahramanlıkları ve çektikleri, annelerinin ve yaşlı büyüklerin ağzından, hikâye gibi dinlenilmeye başlandı. Vaktiyle, Ermenileri propaganda maksadıyla pohpohlayan düzmece yazılar tekrar sermaye olarak kullanılmaya başlandı. Dünyanın ilgisini (eskiden olduğu gibi) çekmek için, idealist gençler, terörist olarak Lübnan’da eğitildiler ve Türklere yönelik (eskileri gibi ses veren) terör olaylarıyla, dâvânın haklılığı ve intikam adaleti dünyaya duyurulmaya başlandı. 1973 yılında başlayan ve on yıldan fazla süren toplam 240 kadar terör hareketinde, 40’tan fazlası TC görevlisi olmak üzere 70 kişi ölmüş ve 500’den fazla masum insan yaralanmıştı. Bunlardan 30’u ABD topraklarında olmuş ve 70’ten faza Amerikalı Ermeni, fail olarak yakalanmıştı. Bütün bu vatanperverlik hareketleri için, para gerekliydi ve bu bahaneyle, Daşnakların çok usta olduklar ‘para sızdırma, dolandırma ve haraç toplama‘ huyları hemen öne çıktı.                                                                                                                                                                           Bugün karışımızda duran tablo böyle oluştu.

 

ŞÜKRÜ SERVER AYA

1930’da Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya geldi.

Şehrin adı kale anlamına gelen Kuman Türkçesinden gelmektedir.  Ailesi ise 19. Yüzyılda Trabzon‘dan gelerek Tuna nehrinin Karadeniz‘e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina‘ya yerleşmiştir.  O zaman  Sulina çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir. Ağustos 1939’da Sovyetler Birliği‘nin bugün  Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine babası tası tarağı topladı ve ailesi ile birlikte Türk bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye‘ye İstanbul‘a geldi.

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Koleje kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında hayatını kaybetmesi üzerine eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun oldu.

Mezuniyetten sonra şirketini kurdu, milletlerarası ticarete başladı ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezdi hem de para kazandı. Daha sonra yaşı ilerleyince işlerini tasfiye etti ve zorlu bir mücadeleyi seçti. Ermeni iddiaları konusundaki şüpheleri O’nun kafasını kurcaladığından 1915 olaylarının gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için araştırmalara başladı.

Dünyada bu konuda yazılan hemen bütün kitapları, makaleleri ve Ermenilerin ortaya attığı belgeleri taramıştır. Yıllarca süren bu zor ve yorucu çalışmalardan sonra Ermeni iddialarını çürüten, yalanlarını ortaya çıkaran pekçok bilgi ve belge toplamış ve bunlardan yabancı basında ve kitaplarda çıkanlarını referans göstererek 5’i İngilizce, 2’si Türkçe olan toplam 7 kitap yazmıştır.

Kitaplarında Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bir bölümünün nasıl kandırılarak Osmanlı’ya karşı savaştırıldığını belgelere ve dış kaynaklardan topladığı bilgilere dayanarak anlatmaktadır.

Fanatik Ermenilerin olayları nasıl saptırdığını, dünyaya yaydıkları belgeleri; çeşitli ve özellikle dış kaynaklardan bulduğu belge ve bilgilerle çürütmektedir.

Amerika’daki soykırım müzesinin nasıl politize edildiğini ortaya çıkarmakta ve Fanatik Ermenilerin kilise ile birlikte parasal kaynak sağlamak amacıyla dini nasıl kullandıklarını yine yabancı kaynaklardan bulup çıkarmaktadır.

Robert Kolej mezunu olan Aya’nın mükemmel İngilizcesi vardır.

Yayınlanmış Kitapları: *Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau (242 shf) -2013..İrlanda Athol Books (Büyükelçi Morgentahu’nun Mantık Dışı Çelişkileri) *Twisted Law Versus Documented History (98 shf) 2013 …İrlanda Athol Books (Çarpıtılmış Hukuk Belgelenmiş Tarihe Karşı) *The Genocide of Truth(702 shf)-2008…İstanbul Ticaret Üniversitesi *The Genocide of Truth Continues,but Facts Tell the Real Story (524 shf)- 2011… (Derin Yayınları    (Not: Bu kitap ekinde, önceki kitap cd si de vardır) *A Brief Hopscotch Stroll in the Ottoman History and Economy(156 shf cep kitabı) 2011,     aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmişdir. *Osmanlı Tarihi ve Ekonomisinde Atlamalı Ufak bir Gezinti (156 shf cep kitabı ) 2011, aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmiştir. *Soykırım Tacirleri ve Gerçekler-(496 shf) 2009…Derin Yayınları

Ayrıca; Milletlerarası Atıflı Akademik Dergilerde Şükrü Server Aya ve Prof. Dr. Ata Atun imzalarıyla yayınlanan 5 adet ilmî makalesi,

Yukarda bahsi geçen eserlerinin nerede ise tamamına ve ek olarak 300’ü aşkın makalesine                                           www. armenians-1915.blogspot.com  sitesinden erişip ücretsiz indirebilirsiniz.

(BİTTİ)

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 05 Nisan 2015 Cuma)

 

 

Çalkantılı Son Yıllar

0

12 yıldır müthiş bir propaganda mekanizması ile birilerinin “Türkiye’yi iyi yönettiği” algısı devam ediyor. Müthiş bir para trafiği akışı ile, Tv. ler ve basın yayın bu algıyı katlayarak halka sunarken, arkadaki çürümüşlük, milli değerlerin katledilişi maalesef halktan saklanıyor.

Oysa 12 yıldır bu ülkeye yapılmayan kötülük kalmadı. Sınırlarımız delik deşik edildi. Ege’de bize ait 17 tane ada Yunanlılar tarafından işgal edildi. Kaybedilen Süleyman Şah Türbesi ve çevresi, PKK ya teslim edildi. PKK ya tanınan onca haklar ve kanlı katil Öcalan’ın baştacı edilmesi gerçekleşti. Ülkenin tepeden aşağı soyulması gerçekleşti. Hırsızlığın açık seçik yukarılara tırmanması ile dünyaya rezil olduk ! Adaletin dibe vurması ile Hz Ömer söylemlerinin nereye gittiğini arar olduk! Ordunun etkisiz duruma getirilmesi ile nerede şanlı Türk Ordusu der olduk!

Milli Eğitimin dibe vurması ile Milli Eğitimi arar olduk! Öğretmenliğin tamamen değersizleşmesi ile Sevgili Öğretmenimin bizler için uğraşlarını hatırladıkça ,utanç duyar olduk ! Yıllarca Üniversiteye giriş sorularının el altından çaldırtılması ile, bu adamlar hakikaten bu hususta çok mahirler demek zorunda kaldık! Binlerce öğrencinin haklarının gasp edilmesini içimiz sızlayarak izledik! Sınırlarımızda tüm ülkelerle olan dostluklar bitti, sadece PKK güdümlü Peşmerge yönetimi ile bu yönetim dost kaldı.1. Habur 2 ve 3. Haburlarda düşmanlarımızın alkışlarla karşılanması yüreğimize ok gibi saplandı. Dün söylenenler bugün sürekli unutulurken ,şerefsizliğin nasıl olduğunu açıkça izleyerek öğrendik !

Yakılan Türk Bayrağının haddi hesabı yok. Ölen işçi sayısı hiç bu kadar olmamıştı. Çıldıran asker sayısı hiç bu kadar değildi. Milli varlıklarımız hiç bu kadar satılıp, talan edilmemiştir. Yandaşlara peşkeş çekilen araziler, onlara verilen ihaleler asla bu kadar olmamıştır. ”PKK ile görüşen de, görüştü diyende şerefsizdir.” dendi ,ancak daha sonra durum açığa çıkınca,”biz dört yıldır görüşüyoruz.’denilerek,Dolma Bahçe görüşmeleri ile durum perçinlenmiş oldu…Delikanlılık raconu hiç bu kadar çizilmemiştir!

Kadına şiddet, intiharlar, gasp, soygun, çıldırma ,ihanetler,vatan hainliklerinin artması açık ve bariz bir biçimde tavan yapmıştır…İşsizlikten ,açlık ve sefillikten dolayı bir paket makarnaya satılacak kadar milyonlarca insanın oluşması bu 12 yılda artarak gerçekleşmiştir.Kimsenin artık kimseye güvenmemesini herkes söylüyor,biliyor,yaşıyor… Nerede kaldı o denilen imanlı gençlik, hak edene hakkını verin neden demiyorlar, çıkışmıyorlar? Dış borç açığı hiç bir zaman bu kadar çok olmamıştır. Halk gittikçe fakirleşmekte, çöp bidonlarının içinden yiyecek arayan insanlara bu kadar rastlanmamıştır. Ve açıkça kıyamet alametlerini aratmayacak ne varsa 12yıldır yaşamakta bu millet! Ancak birileri saf insanları uyguladığı propaganda ile iyi şeyler oluyor hipnozlaması ile uyutmaktadır. Daha yazabileceğimiz çokça olumsuzluk bu ülkede yaşanmakta,gerçekleşmektedir.

Geçenlerde bir cenaze okumasındaki, mekânda sanki burası cenaze yeri değil de seçim sathıymış gibi malum zihniyetin adamları propaganda alanına çevirdiler orasını. Açıkça resmen din tacirliği, hepsinin yüzlerinden akıyordu . Dindarlık gösterisinden adamlar cenaze yerinde olduklarını bile unutmuşlardı. Oradaki yaşlılara daha ne anlatabilirsiniz ! Sen artık ne yaparsan yap adam olayı bitirmiştir. Türkiye gerçeklerini anlat anlatabilirsen !!! Aklıma 2. Abdülhamit’in torunu Nami Sultan’ın şu sözleri geldi. AKP’ye oy vermiştim diyor Adile Nami Sultan. Ama bin pişmanım diyor.”Erdoğan asla dürüst değil. Osmanlıyı kullanarak kendi saltanatını kurmaya çalışıyor. Erdoğan yeni sarayında asla ait olmadığı Osmanlı üzerinden saltanatçılık oynuyor ,ecdat masalıyla milleti aldatıyor. ”bu sözler A Nami Sultan’a ait,bize ait değildir.

Türkiye seçmeninin çoğu bu sahte tacirlerin çengelindeler. Gelinen noktada, Vatan ve Millet gailesi olan gerçekçi olan şahıslara çok iş düşüyor. Ülkemizde gerçek İslam ve aydınlık bu adamlar sayesinde yok oluyor… Ülkemizde bilmişlik, dini oy için pazarlama, İslam adına Araplaşmak günden güne tehlikeye dönüşüyor . Ülkemizin gerçekçi somut bilgilere, politikalara,bilimselliğe çok ihtiyacı var… Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun. Amin.
Saygılarımla.

 

Gönül Yarası

Hak yerini bulmuyor, ne söylesek nafile!
Ömrümüz de geçiyor, yazdık çizdik ha bire.
Ne sevdalar besledik, nelere katlanmadık,
Şu hale bak, her taraf hile kaynıyor hile!

Bülbül bir ömür boyu, yalvarmadı mı güle?
Gül dikensiz olur mu, bizimkisi de öyle!
Çalış, didin, çabala, karşılıksız sevgiyle ,
Bazen de yoldaş olduk, kıymet bilmeyenlerle!

Geriye hiç bakmadan hep atıldık önlere,
Çıkar, hile katmadan, donandık ülkülerle.
Vatan, millet aşkıyla, tutuşalım el ele ,
Bu gönül yarasıyla, hâllenmişiz bir kere

Bize esen rüzgarlar, esiyor hep tersine,
Bu yolda çok diken var, çıkıyorlar önüme!
Bir gül alayım desem, diken batar elime,
Şu gönül yarasına, söz anlatmak nafile!

 

Seçmene Ayıp Değil mi?

Ben MHP’nin İstanbul 2. Bölge 5. sıradan milletvekili adayıyım.

Bu bölgenin insanıyım. Eyüp’te büyüdüm ve yaşadım. Bütün okullarımı burada okudum.

Bana çok şey veren Eyüp’e ve Eyüp’ün dar gelirli ama onurlu insanlarına hizmet edeyim diye 2009 yılında belediye başkan adayı oldum.

Ayrıca 2007 ve 2011 Genel Seçimlerinde de milletvekili adayıydım.

Ailem, Balkan – Rumeli göçmeni. Birçok göçmen gibi Trakya’ya, Ege’ye, Marmara, Karadeniz, Çukurova, Doğu ve İç Anadolu’ya savrulmuş ve parçalanmış insanların çocuklarıyız.

Ancak şiarımız “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışında Türk Milletinin bir parçası olmaktan ibarettir.

İstanbul’un 2. Seçim Bölgesinde de yani Bayrampaşa, Zeytinburnu, Eyüp, Gaziosmanpaşa, Sultangazi, Esenler, Kağıthane, Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer ve Fatih ilçelerinde 870.000 üzerinde seçmenin ailesi Balkan, Rumeli ve Trakyalıdır.

Bu büyük seçmen kitlesi, Akp ve Chp tarafından es geçilmiş ve bu kitle adına bir tane bile aday gösterilmemiştir.

Bölgede CHP, Ermenici ve Pkk’cı adaylar göstererek, Vatikan Papası’nın “soykırım” kabülüne adeta ortak olduğunu ilan etmiştir.

Peki, bizlerin Balkanlarda yaşadığı soykırıma sesini yükselten milletvekili aday veya adayları varmıdır?

AKP’nin durumu ise izahtan varestedir. Bu gün Akp ve Chp’nin “Türk” adını anmadan bir “millet” tarifi yaptıkları açıktır.

Bakın bu konuda AKP söylemlerine; bakın bu konudaCHP’nin miting afişlerine!

Etnikçilikte yarışan bu iki partide mualesef bölge insanını ve Atatürk’ün işaret ettiği gibi “Türk Milleti”ni temsil edecek aday yok gibidir.

Buna karşılık âcizane olarak kendimi MHP’nin bu bölge yani İstanbul 2. Bölgede hem 870.000 üzerinde Balkan, Rumeli ve Trakyalı insanımızı hem Türk Milletini temsil eden bir aday olarak görüyorum.

Oylarınızı vermek üzere partileri ve adayları tartmak için kefeye koyduğunuzda bir tarafta, ben ve MHP, diğer tarafta ise sözde Ermeni soykırımı destekçisi, Dersimci, PKK’cı, etnikçi, din istismarcısı, rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmış, halkımızı korkutan ve sömüren, emek karşıtı ve paraşütle nereden geldikleri belli olmayan adayları bulacaksınız.

Sanki TBMM’ye değil de son Osmanlı Mebusan Meclisine milletvekili seçiyoruz.

Bu tabloyu aklınız ve vicdanınızla iyi değerlendirin.

AKP ve CHP Ermeni vatandaşlarımızı aday yapmak için yarışırken, biz Balkan – Rumeli ve Trakyalı vatandaşları hemde ezici bir nüfusa sahip olmalarına rağmen İstanbul 2.Bölgede unutmuştur. Bunları söylemeyipte ne yapacağız?

Benim vazifem size gerçekleri tüm çıplaklığı ile ulaştırmak. Sonra bilmiyorduk, anlatmamıştınız demeyin.

Nasreddin Hoca’nın hikâyesi gibide anlayanlar anlamayanlara, bilenlerde bilmeyenlere anlatsın.