24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 812

Açlığın Örttüğü Gerçekler!

Türkiye tarihi bir seçime gidiyor. Bazılarımız bunun “son seçim” olduğunu söylüyor. Kimimiz de “Son Osmanlı Mebusan Meclisine” benzeyeceğini iddia ediyor.

Türkiye’nin dış politikası, ekonomik tercihleri, eğitim anlayışı iflas etmiş ve yurdumuz  “mutsuz insanlar ülkesi” haline gelmiştir.

Memleketin ağır bir bölünme sürecinde olduğu izahtan varestedir.

“Yeni Türkiye” için “Yeni Anayasa” denilerek bu topraklarda Türk Milletinin hükümranlığına son verilmek istenmektedir…

Ancak üzülerek görüyorum ki; halkımızın büyük bir çoğunluğunu bunlar ilgilendirmemektedir.

Çünkü insanlarımız ağır bir geçim sıkıntısı içinde olup hatta açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaktadır.

Bu sebeple vatan tehlikede imiş, bölünecekmişiz, işgale uğrayacakmışız onlar için pek önem içermemektedir.

Bunu Süleyman Şah türbesinin terk edilişinde ve Pkk ile oturulan pazarlık gibi olaylara tepki verilmeyişi ile çok net gördük ve görüyoruz.

Halkımızın ilgilendiği en önemli hususlar; asgari ücretin artırılması, emekli maaşlarının yükseltilmesi, taşeron işçilerin sorunlarının çözülmesi, atamaların yapılması ve işsizliğin giderilmesi, sosyal yardımların artırılması gibi ekonomik temelli konulardır.

Ülkemiz nasıl “mutlu insanlar ülkesi” haline gelecektir? Bütçede yeterli kaynak varmıdır? Ekonomide küresel şirketlere karşı izlenen teslimiyetçi temel politikalar değişmeden bu konulara kalıcı çözümler bulmak mümkünmüdür? gibi sorulara cevap bulmadan bu sorunlar giderilebilirmi?

Bazı siyasi partilerimiz emekliye iki maaş, asgari ücrete 1500 TL ve üzeri maaş, sosyal yardımları katbekat yükseltmek gibi vaatlerle halkın önüne çıkmıştır.

Bana göre sadece popülizmle halka yaklaşarak böyle vaatlerde bulunmak, yaşayan insanlarımızın mutsuzluğunu daha da artıracak ve henüz doğmamış çocuklarımızın bile yaşamını köle olarak sürdürmelerine neden olacaktır.

Şimdi halkın önemsemediği ana konulara değinmeden iktidar koltuğuna kolay yoldan gelmek için uçuk vaatlerde bulunanlar, Türk Milletine karşı yürütülen projeleri tamamlamak isteyenlerdir.

Bunları o partilerde bulunan yurtsever ve milliyetsever insanlarda çok iyi bilmektedir!

Milyonlarca emeklinin, işsizin, atama bekleyen üniversitelinin, taşeron işçinin ve sosyal yardımla yaşayan 12 milyon hanenin gönlünü maddi vaatlerle almaya çalışan pkkcı, Dersimci, Ermenici, etnikçi, istismarcı ve Türk Milletine düşmanlık besleyen insanların oluşturacağı bir meclis inanın felaketimiz olur.

Türk insanının içinde bulunduğu maddi imkansızlıkları kullanarak, Türk Milletinin başına örülmek istenen yeni tuzakları görmenizi dilerim. Eğer “benden sonrası tufan” diyorsanızda ona hiç katılamam!

Eğer iktidar ve bazı muhalefet partileri tarafından Türk Milletine karşı yapılmak istenenleri göremez ve anlayamazsanız, sadece ekonomik sıkıntı çekmez, hem evinizden barkınızdan hem canınızdan hemde çoluk çocuğunuzdan olursunuz. Nereden biliyorsun derseniz, Türk Milletinin 100 yıl öncesinde yaşadıklarına bakın, söylediklerimin tamamının dedelerimizin, ninelerimizin başına geldiğini görürsünüz. Yani öyle çok uzağa gitmeye gerek yok!

İşte tehcir sırasında yaşananlar, işte Çanakkale’de şehit olan “çocuk askerler”

Türk Milleti, muhakkak her türlü faydayı kendisine yönlendirecek olan evlatlarını iktidar yapmalıdır. Eğer bunu yapmazsak, bir bakarız ki; Nazlı Ilıcak gibi “Türk’üm demeyi canım çekmiyor” diyen insanlar TBMM’yi doldurmuş! Onlar mı size beklediklerinizi verecek?

Gerçekler acı da olsa bunlardır. Türk Milleti ezici çoğunluğuna rağmen ülke idaresini ele alamıyor ve bu toprakların zenginliğini kullanamıyorsa diyecek bir laf kalmıyor.

Yine Atatürkçünün, cumhuriyetçinin, sosyal adaletçilerin, muhafazakarların, milliyetçilerin, sözde Türk’üm diyenlerin çakmalarına itibar etmeyin. Çünkü yumurta kapıya geldi!

 

 

Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. ali Şâmil Muallim İle Türkiye –Ermenistan Münasebetleri Üzerine Derin ve Stratejik Fikir Jimnastiği a

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde, Ermenistan sınırları içerisinde bulunan Göyçé İlçesi’nin İnékdağ Rayonu’nda doğdunuz. Atalarınız bu şehre ne zaman hangi sebeplerle yerleşmişlerdi?

Prof. Dr. Ali Şâmil: Benim köyüm ‘İnekdağ’ adı ile anılır. Köyümüze yakın yerde dağ vardı, o da İnekdağ adlanırdı. Bu kaynaklarda da olduğu gibi İnak adlı Türk tayfalarının bu yerlerde yaşadıklarını, kendi adlarını da dağa, köye verdiklerini gösterir. Gökçe eski Türk meskenidir. Dede Korkut destanındaki olayların ekseri Gökçe gölü ve çevresinde gerçekleşir. Şah İsmailin bu yerlerden gelip geçtiğine dair ilginç anıları vardır. Türkler zaman zaman burada bir biri ile savaşmış, Osmanlı-Sefevi, Rusya-İran, Rusya-Türk savaşlarında da Gökçenin nüfusu sürekli değiştirilmiştir.

Bizim aile buraya yerli Türklere nazaran geç yani 1830 senesinde gelmiş. Bildiğim kadarıyla benim soyum anne tarafım Garapapaglardan, baba tarafım ise Gacarlardandır.  Bizim köyümüze yakın yerde kilise vardı.  Bu yüzden köyde Hıristiyan mezar  taşları vardı. Onların üzerinde Ermeni alfabesi ile yazılar olsa da, köyümüze sonradan gelmiş Ermeniler o mezar taşlarının üzerindeki yazıları okuyamazlardı. Bundan başka, bizim köyümüzün yakınlığında Cinli dere diye bir yer de vardı. Büyüklerimize buranın niye Cinli olarak çağırıldığını sorduğumuzda bize;  ‘Orada çok fazla cin olduğundan orası Cinli olarak adlandırılır.’  Diye cevap vermişlerdi.  Ancak sonra orada sel sebebiyle  çok sayıda maddî medeniyyet örneklerini  çıkardığında anladık ki, burası da eskiden yaşayış yeri olmuştur. Burada Türk kökenli Cinli tayfası yaşamış.

Köyümüzün yaşlı insanlarının anlattıklarına göre  onlar Gökçe’de yerleştiklerinde geyikler dağlarda yaşar, evlerde sağılırmış. Yani daha inekler evcilleştirilmemişti.  Ve ya bizim köyün yaşlıları köye yakın bir yerde ilk yaşayış meskeninin olduğunu,  bazı nesillerin oraya gelip yerleştiklerinde köyde önceleri üç Ermeni ailesinin yaşadığını hatırlarlardı. Bu ailelerin harsınları (Ermeni kadınlarına verilen ad) çok güzel mani söylermiş. Hatta bizim kadınlarımız bile bu kadar güzel mani söylemezlermiş. Bu da bir kez daha tarihcilerin, kaynakaların verdiği bilgiyi ispat eder  ki, o kadınlar bu gün bizim anladığımız anlamda Ermeni  değildi. Ermenice konuşmazlardı.  Dinleri Grigoyan, dilleri ise Türkçe olmuş .  Hristiyan Türkler olmuşlar. Fakat o dönemde  milli kimlik deyil, dini kimlik önemli olduğundan onlara ‘Hıristiyan‘, bize ‘Müslüman‘ diyorlardı. Çünkü o zamanlar hatta Kürt, Fars, Arap, Ermeni diye isimlendirmeler yoktu. Müslüman-Hristiyan ifâdeleri genişce kullanılırdı.

Çetinoğlu: Kaç yaşına kadar burada yaşadınız, ne sebeple ayrılıp Azerbaycan’a yerleştiniz?

Prof. Dr. Şâmil: Ben 1965 senesinde komşu Zod köyünde bulunan Orta okulu bitirdim, ondan sonra geldim Bakü de ünversite eğitimi aldım. Daha sonra Azerbaycan Devlet Ünversitesi (şimdiki Bakü Devlet Ünversitesi) Jurnalistika  Fakültesi’nin Gündüz bölümünü  bitirdiğim için Nahçivana tâyin edildim. Orada Nazirler Sovyetinin ‘Şerg Gapısı‘ gazetesi vardı. O gazetede çalışmaya başladım.  Ben Nahçivanda çalıştım. Ama kardeşlerim, ailem bütün köyümüz 1988 yılına kadar Ermenistan’da yaşıyordu. Fakat 1988 yılında  Rusya Karabağ olaylarını fiştekledikten sonra Rusyanın Ermenilere yardımıyla Ermenistandaki bütün Müslüman köyleri boşaltıldı. Sadece Türkler değil, Müslüman Kürtler de Ermenistan’dan kovuldu. Ben bu olayların bizzat şahidi idim. Çünkü ailemizin korunmasını temin etmek için Ermenistana gittiğimde yolda zırhlı askerî araçlar vardı. Ve Ermeniler köylerden çıkmak isteyen Türklerin mallarını çalmak, kendilerine ait olmayan şeylere sahip olmak istiyorlardı. Türkler de karşı koyunca savaş çıkıyordu. Biz Rus askerleri ile konuşup onlara arag (alkollü içki) verip bu savaşlara engel olmalarını söylüyorduk.  Rus askerleri ise açıkca; ‘kendilerine yukarıdan emir verildiğini, Ermeniler hatta adam öldürseler bile kesinlikle onlara dokunmamalarını, ancak Müslümanlar silahlanırsa, savaşırsa onlara engel olmalarının emredildiğini‘ söylüyorlardı.  1988 yılında Ermenistan’daki bütün Türkleri ve Müslümanların büyük kısmını Azerbaycan’a getirildik. Geri kalan kısmı Kazakistan çöllerine sürüldü. Benim ailem o zaman Bakı ve Azerbaycanın diğer kısımlarına yerleşti.

Çetinoğlu: Yaşadıklarınızdan ve size anlatılanlardan hatırladıklarınıza göre Sovyetler Birliği döneminde Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkiler nasıldı? Mesela Ermenilerin size bakış açıları, Türkler hakkındaki düşünceleri ve Türklerin Ermenilere bakış açıları ile haklarındaki düşünceleri… gibi konulardaki bilip hatırladıklarınızı anlatır mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Gökçe 3 yere bölünmüştü. Onlaran biri de Basargeçer ilçesinin 36 köyü olan Basargeçerdi. Burada 30 köy Türk, 5 köy Ermeni, 1 köy ise karışık karma köy idi. Biz Ermenilerle konuştuğumuzda da bize Türk diyordu. Ortak konuşma dili Türkçe idi. Türkçeyi sadece Türkler deyil, Kürtler de, diğer Müslümanlar da, Ermeniler de konuşurdu.  1828 yılında Rusya hükumeti memurları istatistiklerine göre, sadece Zerzibi köyünde 3 aile yerli Ermeni varmış burada. Geri kalan Ermenilerin hepsi İran’dan, Türkiye’den getirilmiş Ermenilerdir. Hatta benim okuduğum belgelerden birinde Türkiye’nin Doğubeyazıt kazasından getirilen Ermeniler Müslüman köylerinde yerleştirildiklerinde onlar korktuklarını, Müslümanların evlerinin, topraklarının alınıp Ermenilere verilmesinden ve bu yüzden Türkler onları öldürebilmesinden endişe ettiklerini dile getiriyorlardı. Onları sadece Ermenilerin olduğu yerlere yerlşetirmelerini rica ediyorlardı. Bundan sonra Sovyet hükumeti Gökçenin Karanlık ve Kever bölgelerinden Türkleri ve Kürtleri (Kürtlerin nüfusu yüzde 3’tü) Gökçe gölünün güneyine Basargeçer tarafa sürdüler. Türklerin boşaltıldığı yerlerde ise Ermenileri yerleştirdiler.

1918 yılında savaştan sonra yeni cumhuryet kuruldu ve Türkiyenin  Kars, Van, Erzurum bölgelerinden de Ermeniler kaçıp Ermenistan’a geldi. Onları da Gökçe’de Türklerin evlerinde yerlşetirildiler. Ermeniler kaçıp geldikleri için kötü durumda idiler ve Gökçedeki Türkler onlara kucak açarak, zor durumda olan ailelerin yaşaması için ortam oluşturmuşlardı.

İlişkilere gelince: Ermeniler Türkçe şarkı söylerdi, Türkçe konuşurlardı, çoğu zaman kiliseye bile gitmezlerdi. Ancak sonra okullarda ve kiliselerde yapılan propogandalar  sonucunda millî kimlik düşüncesi güçlendi ve Sovyetlerde Türkiye’ye karşı nefret arttı. Onların o nefretleri bize karşı da hissedilmeye başladı. Özellikle genç nesilde. .. O zamanlarda da Sovyetlerde bizim soyumuz Türk deyil Azerbaycanlı olarak propoganda edilirdi. Yani bizim Türkiye’dekilerden farklı olduğumuz, bizim milletimizin Türk deyil Azerbaycanlı olduğu iddaa edilirdi. Ve o dönemlerde artık propoganda sonucu Azerbaycanda yaşayan pek çok insan kendini Azerbaycanlı olarak tanımaya başlar. Bizim milli kimliğimizin kaybolmamasında Ermeniler bize çok yardımcı oldular. Kendine Azerbaycanlı diyen her kesle alay eder ve onları Türk diye çağırırdı. Biz de velilerimizden, öğretmenlerimizden işin aslını öğrenirdik.

1937 senesinde Stalin Türkiye ile muhtemel  her hangi bir savaş zamanı Türklerin Türkiyeye yardım etmemesi ve onların uzaklaşması politikası yürüterek ülkedeki bütün Türklere Özbek, Türkmen ve saire farklı isimler takarak onları bir birinden ve Türkiyeden uzaklaştırma politikası yürüttü.

Ermenilerin köylüleri  de bize saygı ve sevgi gösterirlerdi. Onlar bazı konularda bize muhtaçtı. Şöyle ki Türkler hayvancılık , tarımcılık yapar eti, sütü, buğdayı ve saireyi temin ederlerdi. Ermeniler de esasen ev yapımı, duvar yapımı , ayakkabıcılık, terzilik gibi işlerle ile meşgul olurlardı.  Ermenilerin hayvancılığı ve tarımcılığı çok olmazdı. Onlar bu işleri Türklerden öğrenirlerdi.

Ancak sonralar gittikce artık çatışmanın derinleştiği hissedilmekte idi. Mesela 1964 senesinde köylere haber verildi ki, soykırmının 50 yıllığı sebebiyle Ermeniler silahlanarak Türk köylerine baskınlar düzenleyecek. Bu olay Sovyetlerin en iyi döneminde gerçekleşti. O zaman bizim köyün erkekleri kendi av silahlarını alarak Ermeni köylerinden gelebilecek tehlikeye karşı sıra ile gözetliyorduk. Eğer Ermeni silahlıları gelse biz av silahları ile de olsa köye haber vererek onların dağlara, Azerbaycan tarafa kaçarak canlarını kuratarmalarına yardımcı olacaktık. Biz bir kaç av tüfeği ile Ermeni silahlı destelerinin önünü alamayacağımızı çok iyi biliyorduk. Bizimki sadece haber vermek maksadıyla silah kullanıyorduk.   Çünkü benzer olaylar 1918 yılında da olmuştu. Ermeniler, silahlılarıyla Türk köylerine baskın yaptıklarında köyün erkekleri Ermenilerin karşısına çıkmış onları oyalayıp ölseler de kadın kızların büyük kısmının dağlara çekilip kurtulmalarını sağlamışlardı.

Çetinoğlu: İlişkiler, ne zaman ve hangi sebeplerle bozuldu?

Prof. Dr. Şâmil: İlişkiler Rusyanın propogandası sebebiyle giderek bozulmaktaydı. Özellikle Türkiye aleyhine çok sayıda kitaplar basılıyor, televizyonlarda programlar yapılıyor ve Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı beyan ediliyordu. Bu menfi propaganda  giderek artmakta idi. Sovyetlerin çöküşü artık kaçınılmaz idi.

Ereniler arasında, Sovyetlerde kalmak isteyenlerin yanı sıra, sovyetlerden ayrılmak isteyen grublar da vardı. Ermenistanda Sovyetlerden kurtulmak isteyen grublar ile benim ilişkilerim çok iyi idi. 1988 yılında biz o Ermeniler ve Gürcüler ile gizlice görüşüp Sovyetler çöktüğünde bizim cumhuriyetlerin halinin ne olacağını konuşurduk. Ben o zaman Rusyanın yine Ermeni-Müslüman çatışması çıkaracağını söylediğimde bizim Ermeni tanıdıklar bunun mümkün olmadığını, Azerbaycan’da 200 Ermeninin annesinin Ermeni olduğunu, damarlarında Ermeni kandı olduğunu radyo ve televizyonlarda propoganda yapılacağını ve bunun sonucunda da bu çatışmanın çıkmayacağını söylerdi. Ben ise yine israrla radyo ve televizyonun Sovyet hükumetinin elinde olduğunu, hükümetin bundan daha kolaylıkla yararlanacağını ve çatışmayı çıkaracaklarını iddia ederdim. O zaman bana karşı çıkan Ermeniler sonrasında benden özür dilediler ve benim geleceği daha iyi gördüğümü söylediler. Gerçekten de 1988 yılı Şubatta Sumgayıt olayları oldu. Ancak bizim o zaman sevdiğimiz, saygı duyduğumuz Paru Ayrikyan adında bir Ermeni vardı, sonradan parti başkanı oldu, o artık Şubatta Sovyet olaylarından önce İrevanın sokaklarına ilanlar yerleştirmişti ki, bu aslında Sovyetlerde çok ağır suç olarak bilinirdi. Ama yine de Parok Ayrumyan bunu göze almıştı. İlanda şöyle yazıyordu:  ‘Sovyetler çökmeğe doğru yüz tutmuş. Bunun önlemek için de Azerbaycan’da Ermeni müslüman çatışması başlayacak. Bu Ermeni çatışması, Bakı, Gence, Ağdam gibi yerlerde olacak.’ Parokun büyük yanlışı Sumgayıt’ı görememesinde idi. Aslında, Parok çatışmanın çıkacağını biliyordu, ancak nerede olacağını yanlış tesbitlemişti. Biz de o  ilanı alıp makinada çoğaltıp Azerbaycan’da paylaştırdık ki, artık bunu Ermeni söylediği için bu çatışmaya hazır olun. Gerçekten de Sumgayıttaki bu çatışmadan sonra Nevruz bayramı esnasında durum daha da gerginleşti ve Ermenilerin Müslüman köylerine baskın yapacağı bekleniyordu. O zaman ben Nahçivanda gazetede çalışıyordum. İrevan ile Nahçivan arasındaki mesafede 50 bine yakın Müslüman ailesi, kadınlar, çocuklar göç etti  ve Nahçivan köylerinde, insanların evlerinde yerlşetirildiler. O zaman parti sovet başkanları bu işe Moskovanın korkusundan yardım etmedi. Fakat halk büyük bir cesaretle bu insanlara kucak açtı. Biz o devirde daha AHCPyi (Azerbaycan Halk Cephesi) kurmamıştık. Fakat gizli teşkilat vardı ki, onlar kahvehanelerde oturur, gelen aileleri evleree yerleştirirlerdi. Oradan gelen ailelerinin çoğunun ses kaydı vardır bende. Hangi ailenin nereden geldiğini, nerede yerleştirildiklerini kaydederdim. Onlardan birini şöyle hatırlıyorum ki, Sederek’te bir adamın üç oğlu vardı, her üçünün de evi vardı. Ermenistandan göç etmiş 69 akrabasını o üç evde yerleştirmişti. Akıl almaz bir durum idi. Ama bizim insanımızın kendi insanına böylesine sahip çıkması da güzel olaydı.

Daha sonra Ermenilerin ‘milletci‘ dediğimiz bize yakın kısmı, onların içinde Parti Sovet önderleri de vardı, onların arasında benim bir zamanlar savunduğum ve bana yakın olan Dereçiçek (sonra Ahtı rayonu oldu) ilinin birinci katibi de vardı,O beni haberdar etti ki, biz artık Ermenistanda Türkleri koruyamayacağız, lütfen imkânınız dahilinde gelin milletinizi buradan alın götürün. Bununla da biz Genceden ve Nahçivandan yük arabaları ile giderek Türkleri Ermenistandan çıkardık. Sonuncu grup 1988 yılı aralık ayında boşaltıldı.

Çetinoğlu: İçerisinde bulunduğumuz dönem itibâriyle Azerbaycan’da Ermeni, Ermenistan’da Azerbaycan Türk’ü var mı?

Prof. Dr. Şâmil: Bu gün Azerbaycanda H. Aliyevin dediğine göre 30.000 Ermeni var. Bir kısım soyismini değiştiren, bir kısmı ise Türklerle veya Kürtlere evlenen Ermenilerdir. Ermenistanda da Ermeniler ile evlenen Müslüman kadınların sayısı 100-150 civarındadır. Onların bir kısmı Ermenistanda kalmış, bir kısmı da boşanarak geri dönmüştür. Ancak İrandan Ermenistana geçici olarak gidip çalışan Türkler var.

Çetinoğlu: Ermenistan’da, Türk asıllı olup da Türkçe bilmeyen ve Ermenice konuşan, Hıristiyanlığın Gregoryan Mezhebi’ne mensup olan Türkler hakkında bilgi lütfeder misiniz? Bunlara Ermenileşen Türkler diyebiliriz.

Prof. Dr. Şâmil: Bu türlü olaylar Azerbaycanda yok. Eğer eski çağlarda yani 18. 19. Yüzyılların başlangıcında Grigorian mezhepli Türkler olduysa bile onlar Ermenileşmiş, bu günkü Ermeniler ile onların hiçbir farkı yok. Sadece soyisimlerinde Türk isimleri kalmakla onlar eskiden Türk olduklarını bilebilirler. Yoksa bu gün için onlar kendilerini Türk hissetmezler. Azerbaycanda da Ermeni soyadında kimse yok.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği döneminde Türklerle Ermeniler arasında evlilikler oluyor muydu? İki millet arasındaki ilişkiler bozulunca evlilikler de bozuldu mu?

Prof. Dr. Şâmil: Esasen Azerbaycan erkekleri Ermeni kadınları ile çok evlenirlerdi. Azerbaycan kızları Ermeniler ile evlenmezlerdi. İki millet arasında ilişkiler bozulduğunda bu evliliklerin çok az kısmı bozuldu.

Çetinoğlu: Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türkiye – Ermenistan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Şâmil: Ben Azerbaycan vatandaşı olarak Türkiye-Ermenistan ilişkisi görmüyorum. Türkiye-Rusya, Azerbaycan-Rusya, Türkiye-Avrupa, Azerbaycan-Avropa ve Azerbaycan-Amerika ilişklerini görüyorum. Bu güçler propoganda yapmazsa, Ermenileri tahrik etmezse Azerbaycan-Ermenistan probleminin çözümü için sadece bir haftalık zamana ihtiyaç vardır.

Çetinoğlu: Sizce; Türkiye – Ermenistan ilişkilerinin bozuk olmasının müsebbibi, aşağıdakilerden hangisi veya önem sırasına göre hangileridir?

09.1-Ermenistan Hükümeti

09.2-Türk Hükümeti

09.3-Ermeni halkı

09.4-Türk milleti

09.5-Moskova yönetimi

09.6-Diaspora Ermenileri

09.7-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletler

 

Prof. Dr. Şâmil: Ön sırada Rusya ve Avrupa vardır.  Ermenistan ve Türkiye ilişkilerinin kötüleşmesine, çatışmaların derinleşmesine sebeb;  Rusya, Fransa, İngiltere , Amerika gibi devletlerdir. Eğer bu devletler olmasa, Ermenilerin içinde en fazla yüzde 5-10luk bir kesim Türklerden nefret eder, onlar da ülkeyi terkeder ve böylelikle Türk Ermeni ilişkisi yoluna girer. Ermenistan hükumeti de bir oyuncak gibi yabancı güçlerin elindedir. Onları halk seçmez, halkın oyları ile seçilmezler ki, bağımsızca bir söz söyleyebilsinler.

Çetinoğlu: Aynı alt başlıkları Azerbaycan – Ermenistan ilişkileri açısından cevaplandırır mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Önce Rusya, sonra Fransa, sonra Amerika sonra Yunanistanı, İsraili en sonda İran olabilir. İranın gücü yok. Sonda Ermenistan. Yukarıda söylediklerim bu soru için de geçerli.

Çetinoğlu: Karabağ ile ilgili son gelişmeler ve son durum hakkında bilgi verir misiniz? Temennilerden arındırılmış muhtemel gelişmeler üzerine yorum yapar mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Karabağda 1994 yılında ateşkes ilan edilse de, o zamandan buyana her sene çatışmalar olur. Her sene 100-150 civarında insan ölür, basın bunu yayımlar, bununla da dış güçlerin dengeleme politikası yapılır. Amerika ve Avrupa devletleri bu çatışmanın şiddetlenmesini istemez. Çünkü bu çatışmalar şiddetlendiği anda Rusya Azerbaycana girebilir ve Bakidan Avrupa’ya giden petrol boru hattını durdurabilir. Azerbaycan’ın da güçlenmesini istemezler. Çünkü Azerbaycan güçlenirse ve Ermenistanı yenerse, o zaman Rusyanın ve batının doğuda bir dayanağı, ayak yeri olmaz ve Azerbaycan petrol anlaşmalarında batının ve Rusyanın etkisinde kalmaz.

Çetinoğlu: Türkiye ve Azerbaycan, güçlü devletler. Algı operasyonları ile toplum mühendisliği veya diğer sosyolojik, psikolojik metotlarla, Ermenistan’da sulh taraftarı bir kadroyu yönetime getirmek gibi bir proje uygulanamaz mı?

Prof. Dr. Şâmil: Elbette uygulanır. Ama ben daha ne Türkiye’de ne de Azerbaycan’da bunun gizli ve ya açık sistemle yapıldığını görmedim.  Mesela Türkyenin 1988 yıllarından itibâren Ermeni araştırmaları enstitüleri kurması, faaliyete geçermesi gerekirdi. Ermenice radyo televizyon propogandası yapılmalı idi. Aynı şekilde Azerbaycan’da da yapılması lazımdı. Aksine ne oldu? Ermenice yayın yapan gazeteler kapatıldı, düşman ülke ilan edildi ve propoganda işi durduruldu.

Çetinoğlu: Türkiye’de; inşaat işçisi, çocuk ve yaşlı hasta bakıcısı, hizmetçi gibi işlerde kaçak olarak çalışan 50.000’in üzerinde Ermeni var. Azerbaycan’da bu şekilde veya başka işlerde çalışan Ermeni var mı?

Prof. Dr. Şâmil: Yoktur. Azerbaycan’a Ermenilerin girişi yasak.

Çetinoğlu:Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? ‘İnsanlık gereğidir, yapılmalıdır, barışa katkı sağlar‘ mı diyorsunuz, gösterilen müsamâhayı yanlış mı buluyorsunuz?

Prof. Dr. Şâmil: İnsanlık gereğidir.

Çetinoğlu: Barış ve dostluk taraftarı gibi görünen süper devletlerin; Azerbaycan – Ermenistan ve Türkiye –   Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ile ilgili düşünce ve uygulamalarını değerlendirir misiniz?

Prof. Dr. Şâmil: Görünürde barışcı olsalar da, aslında barış olmaması için uğraşırlar.

Çetinoğlu: Ermenistan, ‘Büyük Ermenistan’ üzerine hayaller kuruyor. Mümkün değil ya… Diyelim ki balinaların gül dalları üzerine saraylar kurmuş olmasının şerefine, ‘alın… sizin olsun…’ denildi. Ruslar, bu topraklar üzerinde Ermenilerin safâ sürmelerine izin verir mi?

Prof. Dr. Şâmil: Bu mümkün deyil, çünkü Büyük Ermenistan’da yaşayacak kadar Ermeni nüfusu bulmak, toplamak mümkün deyil ki… O Ermeniler orada yaşasın ve orayı abadlaştırsın. Bu Rusyanın, dış güçlerin Ermenileri tahrik etmek, şovenist ruhta kalmasını sağlamak için uyguladığı hayalî bir politikadır.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için ifâde etme imkânı bulamadığınız mesaj – açıklama – temenni ve mevzuumuz ile ilgili diğer düşüncelerinizi de açıklar mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Sorularınız yeterince geniş, açıklayıcı ve öğreticiydi. O yüzden benim ekleyeceğim bir bilgi yok.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Ali Şâmil Muallim. İnanıyorum ki ortak dileğimiz; bütün Türklerin, Ermeniler dâhil, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar… bütün milletlerin, kendi vatanlarında barış ve huzur içinde müreffeh bir şekilde yaşamalarıdır.

Prof. Dr. HÜSEYİNOĞLU ALİ ŞÂMİL:

1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ {şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk köyu} köyünde doğdu.

1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları’ Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru’ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yıldan bu yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Ali Şâmil’in yayınlanmış 10 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur.

 

Resim ve Ressam

Bir resim sergisi

Toplamış başına herkesi

Duvarda çeşit çeşit resim

Bakıyor, izliyor her kesim

Hayran hayran her birini

Ağızları açık inceliyor

Muştulayarak birbirine

Kimi onu, kimi bunu

Daha çok beğeniyor

En çok da Yapanı

Fırçayı mâhirâne tutanı

Ressam’ın fırça vuruşu

Renkleri yerli yerine koyuşu

Resme verdiği derinlik

Hayâl dünyasında gezdirişi

Belli ki bu; Ressam’ın işi

Ediyor ziyaretçileri

Ressam’a meftûn

Ressam ise izliyor onları

Sessiz sâkin

Resimlere bakışlar

Ediyor Ressam’ı memnûn

Resimler hakkında konuşup

Önünde duruşlar

Ressam’ın kulaklarında

Oluyor birer alkış

Bu haz, bu duyuş, bu his ve idrâk

Resimlerin gelirini

İndiriyor hiçe

Oluyor dünyalar, sanki onun

İşte budur, büyük onur

X

Fakat aynı insan,

Görünce hakiki bir Gül

Hele bir de, dalında

Âşık Bülbül

Güzelliği, kokusu

Narin yapısıyla Gül’ün

Veriyor oluşunu;

Toprak, gübre ve suya

Ve sanıyor ki,

Fikir yürüttü güya

Cansız, ruhsuz, kokusuz

Gül resmini;

Verirken Ressam’a

Hakikî Gül’ün Yaratıcısını

Hiç getirmiyor yâda!

Gül resmine bakarken,

Hayran hayran

Ressamı öğüp duruyor,

Durmadan

Ama gelince,

Gerçek Gül’ü anmaya

Bocalıyor, sebepler arasında

Ederek kem küm

Sebepler meydana getirdi Gül’ü

Diyerek ediyor tahakküm

Cansızın yapımını

Verirken Ressam’a

Hakikîsi için Yaratanı

Koyuyor bir yana

Bularak Taş, Toprak ve Su’dan

Bir Fâil

Ederek aklını, fikrini

Yok yere zâil!

X

Çünkü:

X

İnsan geçer nice ummanları

Boğulur bazan, bir ufacık derede!

Ne yaman çelişki bu Ya Rab!

Sapıtan bu insanların aklı nerede?

X

Gül resminde, Ressam’ı gören insan

Gül’ün aslında, şaşırıyor pusulayı!

Resim gösterirken Ressam’ı

Gül göstermez mi hiç, Allahı?

X

Gökte Yıldız ararken, nice müneccim

Önündeki kuyuyu, görmez imiş!

Akıllı geçinen nice insanın meğer

Zuhurun şiddetinden, gözleri kamaşmış!

 

Ermeni Meselesi

1853-1856 yıllarındaki Kırım Savaşı’nda, İngiltere ve Fransa; Rusya karşısındaki Osmanlı Devleti’ni desteklemişti. Osmanlı, müttefikleri ile birlikte savaşı kazanmış olmasına rağmen, en fazla zarara uğrayan devlet oldu. Büyük ölçüde güç kaybetti. Savaş sırasında aldığı borçları ödeyemez duruma düşünce ve ’93 Harbi’ olarak anılan 1877-1878 Savaşı’nda Rusya’ya yenilince, 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos (Yeşilköy) Görüşmeleri başladı. Ermeniler, Türkiye’den toprak istediklerini ilk defa bu toplantı vesilesiyle dile getirdiler.

Yeşilköy’e gelen Ermeni heyeti, gayrı resmî temaslarında; ‘Rus askerinin Doğu Anadolu’dan çekildikten sonra bölgede yaşayan Ermeniler için özerk bölge oluşturulması‘ talebinde bulundu. Bu talepleriyle ilgili olarak sözleşmeye bir madde eklenmesi için talepte bulundular. İddialarına göre Kürtlerin ve Çerkezlerin varlığı, Ermenilerin mal ve can güvenliği için tehdit unsuru idi. Ruslar, Ermenilerin bölgede çoğunluğu teşkil etmedikleri gerçeğini ileri sürerek, talebin kabule şayan olmadığını belirttiler. Red cevabına rağmen Ermeniler geri çekilmediler. Israrlı talepleri üzerine; Ayastefanos Antlaşması’na, bölgede Ermeniler lehine ‘ıslahat‘ yapılmasına dair madde konuldu. Böylece dünya tarihinde, ilk defa milletlerarası bir anlaşmada ‘Ermeni hakları‘ konusu yer alıyordu.

Ruslar ve İngilizler, Ermenilere ‘çok çalışmalarını‘ tavsiye ettiler.  Bu tavsiyenin anlamı, ‘her türlü imkânı kullanarak varlığınızı dünya kamuoyuna duyurmalısınız‘ idi. Öyle yaptılar: İlk ayaklanmayı, 20 Haziran 1890’da Erzurum’da çıkardılar. Temmuz ayında Kumkapı nümayişi düzenlendi. Kısa bir zaman sonra da Birinci Sason İsyanı’nı başlattılar. İsyanlar, baskınlar devam etti. Kendi soydaşlarını öldürüp, ‘Türkler öldürdü‘ şeklindeki yalanlarla dünyayı aldattılar. Türkleri intikam hareketlerine mecbur bırakacak kışkırtıcı cinayetler işlediler, evleri ve ahırları, içerisindeki insan ve hayvanlarla birlikte yaktılar. Cihan Devleti’nin padişahına suikast düzenlediler. Suç işleyen Ermeniler, batılı ülkeler tarafından Osmanlı topraklarından kaçırıldı, kaçırılamayanlar için ağır baskılar yapılarak affedilmeleri sağlandı.

İngiltere ve Fransa, ‘hasta adam‘ dedikleri Osmanlı topraklarının tamamını Rusya’ya kaptırmamak için Çanakkale’ye yüklendiler. Amerika Birleşik Devletleri de onlara destek veriyordu. Rusya fiilen savaşa katılmadı ise de pastadan pay kapmak için boş durmadı. Osmanlı Devleti’ni yıpratmak için Ermenileri kullandı. Kullanmaya devam edebilmek için Erivan merkez olmak üzere küçük bir kukla devlet kurdurdu.

Ermeni şenaatleri, yurt dışında kahpece cinayetlerle devam etti.  15 Mart 1921’de Talat Paşa’yı Berlin’de, 6 Aralık 1921’de Sait Halim Paşa’yı Roma’da, 22 Temmuz 1922’de Cemal Paşa’yı Tiflis’te katlettiler.

23 Ocak 1973 tarihinde Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve Konsolosumuz Bahadır Demir’in cinayeti ile başlayan diplomatlarımıza yönelik katil olayları 19 Kasım 1984 tarihinde, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda görevli diplomatı Enver Ergun’un Viyana’da öldürülmesine kadar devam etti.

Bu zaman diliminde; 41 diplomatımız şehit edildi, bir o kadar kişi yaralandı. Ayrıca; Türk diplomatlara ve teşkilat binalarına başarısızlıkla neticelenen 29 saldırı düzenlendi.

15 Ağustos 1984’ten itibaren Ermeniler yerine PKK taşeron olarak kullanılmaya başlandı.

Bu şartlar içerisinde Ermeniler iyice gemi azıya aldılar. Yaptıkları bütün kötülükler, batılı ülkeler tarafından destek ve himaye gördü.

Evet! Ermeniler hep kışkırtıldılar ve kullanıldılar. Özellikle Rusya, Doğu Anadolu’da, Denizden Denize Büyük bir Ermeni devleti kurulacağı vaadi ile Ermenileri kullandı, kullanmaya devam ediyor.

Biz Türkler, hiçbir devletten, hiçbir milletten atıfet beklemek lüksüne sahip değiliz. Önümüze çıkarılan ve çıkarılacak her engeli, kendi imkânlarımızla aşacak askerî, teknolojik, diplomatik, maddî ve manevi güce sahip olmaktan başka çaremiz yoktur.

Ermenileri destekleyen yalnızca Türk milletinin en sadık düşmanları İngilizler, Ruslar ve Fransızlardan ibaret değil. Rahmetli Rauf Denktaş’ın ‘Karen Fog Çocukları‘ olarak andığı, Türk vatandaşı gibi aramızda yaşayan bazı kişiler de Ermenilere, Türkleri yok etmeye azimli devletler kadar destek veriyorlar.

Bir yazar, gazetedeki köşesinde: ‘Bir devlet kendi yurttaşlarını hem de savunmasızlarını, çoluk-çocuk, kadın-yaşlı deneden, kök saldığı ortamlardan söküp, bilinmez-bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk, büyük bölümüyle yok oluyorsa, bugün bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir?’ Diye soruyor.

Bizim Karadenizlilerin, soruya soru ile karşılık verme alışkanlıkları vardır. Şöhreti Türkiye sınırlarını aşmış yazara, şu soru ile karşılık vermek mecburiyeti hâsıl olmuştur: ‘Ermeniler; iki ülke savaş hâlinde iken, vatandaşı olduğu ülke için değil, düşman ülke için çalışan, ondan aldığı silahla, bir milletin silahsız-savunmasız insanlarını, ana karnındaki ceninleri, 80 yaşındaki ihtiyar erkek ve kadınları, büyük bir bölümüyle, adi cinayetlerle, bilerek ve isteyerek öldürdüler. Bugün sen, bu durumu izah edecek kelime bulabiliyor musun?’

Eğer bu soruyu cevaplandıramazsa üzülmesin, yedek sorular var:

*Ermenilerin, 1915 yılında yaşamakta oldukları bölgeden, savaş alanının dışında başka bir bölgeye nakledilmesini kaçınılmaz hâle getiren sebepleri biliyor musun?

*1915 olaylarını irdelemeyi, neden nakil işlemlerinden başlatıyorsun? Öncesini, miyop olduğun için göremediğinden mi, tarih okumadığın için gerçekleri ve gerekçeleri bilmediğinden mi?

*Vatana ihanet suçunun cezası hangi ülkede idam değil? 1890 yılından 1984 yılına kadar 94 yıl boyunca Ermenilerin çıkarttığı isyanlar, işlediği cinayetler ve Osmanlı padişahına düzenlenen başarısız suikast sebebiyle bir tek Ermeni’nin canı yakılmamıştır. Nakil sırasında, Ermenilerin can ve mal güvenliğinin korunmasında ihmali görülen Türk görevliler ise en ağır cezalara çarptırılmışlardır. Bütün bu gerçekler göz ardı edilerek ‘Türkler, tarihleriyle yüzleşmelidirler‘ demek hak-hukuk ve adaletle bağdaşır mı?

*   *   *

Her milletin tarihi ile yüzleşme mecburiyeti mutlaka vardır. Ermenistan, Rusya, İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa da tarihleriyle yüzleşmeyi kabul ediyorsa, Türkiye de kabul eder.

Hodri meydan.

 

7 Haziran Yolcusuyuz; Yerli ve Millî

Biz dünyayı yönetmek için yaratılmış bir milletiz. Orta Asya’dan beri Cihana Hâkim Olma Ülkümüz var bizim. İslamiyet‘le şereflenmişiz ve İlâ-yı Kelîmetullah uğrunda, Nizam-ı Âlem yolunda yürümüşüz. İnsaniyetin en huzurlu ve istikrarlı dönemleri bizim önderliğimizdedir. Ve İslamiyet’in Asr-ı Saadet sonrası mutlu dönemleri bizim öncülüğümüzdedir.

Zira bağımsızlık ve özgürlük bizim kadim karakterimizdir. Zira biz İslam’ı, Şanlı Peygamber‘in doğrudan Ehl-i Beyt‘inden almışız, öğrenmişiz. Hoca Ahmet Yesevî‘nin yaktığı ateşle aydınlanmışız, ta Türkistan’dan Balkanlar’a dek onun yaktığı meşaleyle aydınlatmışız yolumuzu, izimizi ve coğrafyamızı.

Yoruldu, tükendi, bitti dedikleri yerde; “Türk’ün Ateşle İmtihanı“nı başarıyla vermiş ve Atatürk‘ün önderliğinde atom çekirdeği bir devlet kurmuşuz. Ordularını denizden, gemilerini karadan yürüten bir millet olarak tıpkı bir Anka Kuşu gibi küllerinden dirilmeyi de bilmişiz. Zira Arvasî Hoca‘nın dediği gibi “Ve Tarih acz içinde kıvrana kıvrana şahadete susamış bir Ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilmediğini yazmak zorunda” kalmıştır o gün.

7 Haziran yolcusuyuz; YERLİ VE MİLLÎ. 9’ncu sıranın hareketiyle 9 Işık‘ın bereketini sunuyoruz:

Milliyetçiyiz; bu mübarek milletin hizmetçisiyiz. Ülkücüyüz; ülkümüz 77 milyon dirlik ülküsüdür, Türk ve İslam Âleminin birlik ülküsüdür. Ahlakçıyız; düşlediğimiz cemiyet düzeninin örnek insanları olmak durumundayız. Toplumcuyuz; ekmek için madenlerde kara kömüre gömülenler de bayrak için sınırlarda şehit düşenlerimiz kadar azizdir bizim için. Madenci babası, yetim dedesi Recep Amca’nın ayaklarındaki delik-deşik o kara lastik, Türk Bayrağı’nın Diyarbakır’daki Hava Üssünden indirilmesi kadar bizi yakmış ve yaralamıştır.

Bu fukaralığa, bu iş ve aş kıtlığına, bu aç uyumalara ve bu yetim feryatlarına 7 Haziran’da hep birlikte son vereceğiz inşallah. Bu milletin makûs talihini ilimcilikle ve fenle, köycülük ve kalkınmayla kıracağız Allah’ın izniyle. Hürriyetçilik diyeceğiz, şahsiyetçilik diyeceğiz ve bu korku imparatorluğuna son vereceğiz, toplumumuzu normalleştireceğiz. Gelişmeci olacağız, gelişmelere açık olacağız ve bunu Halk için, halka göre yapacağız. Çağın uygarlıklarıyla kötü alışkanlıklarda değil endüstri ve teknikte yarışacağız, yarışmalıyız.

Dünya bir hareket ve inkılâp bekliyor.” Dünya, adalet ve merhamet dersi verecek Türkleri bekliyor. Evet; “Türkler, her zaman bir Süper Güç’tür ve bunu Türkler hariç herkes bilir” diyoruz. Buradan başlayarak varlığını Türk varlığına adamışlarla beraber, hep birlikte dünyanın dönüş öyküsünün değiştirmeye adayız. Başbuğ Türkeş‘in tabiriyle hepimiz birer Türk Bayrağıyız; kirletmemek, leke getirmemek bir yana onu dünyanın gönderine çekmeliyiz, Brüksel’e dikmeliyiz.

Genel Başkanımız Dr. Devlet Bahçeli; “Vatan, vicdanlardaki fütuhat haritalarıdır” diyor. Ve biz de diyoruz ki: Toplumsal huzuru futbol topunun havası gibi kaçmış, Ezile ezile toplumun en geniş kesimi olan Ortadireği bile buharlaşmış, Korku ve şiddeti toplumsal cinnet manzaralarına yansıtmış, Ekonomisi duvara taslamak üzere olan, Sınırları yolgeçen hanına dönmüş olan, Sınırlarının dibinde oluk oluk kan dökülen, “Allahu Ekber” kutlu nidası Cahilliye Putperestlerinden bile beter işlere alet edilen, Ülke bütünlüğünün örselenmesi için adeta kıvılcım beklenen bu yapıya hep beraber son vereceğiz Allah nasip ederse.

Bir buçuk aylık bir koşumuz kaldı ve sonrası kutlu bir yürüyüş.

 

Ebed Hissi

Çattı ölüm yaşım

Kalmadı yiyecek aşım

Hazırlansın mezar taşım

Elveda dünya elveda yoldaşım

 

Dostlar ederken bir bir veda

Baki bırakarak hoş bir seda

Kalın sağlıcakla bana elveda

El boş yüz kara geçti ömür ne fayda

 

Daha çıkmadan sefere

Baktım kara deftere

Pişman oldum son kere

Dikenler döşenmiş yatacağım yere

 

Çare yok demekten başka  “Fefirrû”

Yazılı defterimde ne yaptıysam yaş ve kuru

Bekliyor beni kabirde bin bir soru

Yok başka sığınak ya Rab beni koru

 

Uzun ömür meğer ne kısaymış

Seneler sene değil birer aymış

Ömür doğuştan ölüme gün saymış

Deseler de yaşadığı yer saraymış

 

Olmadıysam dünyada kalb-i selim

Kalmadıysa biri tutacak elim

Huzura doğru huzursuz bir selim

Keşke diyebilseydim sevgiyle eselim

 

Pişman olduğuma da pişman olacak

Geride kalanlar gam-kederle dolacak

Büyük güne günler hızla akacak

İnananlar  tebessümle birbirine bakacak

 

İstemeseydi vermek kuluna Ebed’i

Vermezdi ona istek denen sebebi

Evet vermezdi istek düşünmezdi hiç aklı

Ebed hissi kalırdı ebediyyen saklı

 

Değil mi ki O var

Her şey yok olsa da ne gam

Yoksa O eğer

İşte o zaman derdine yan

 

Gerçi çoksa da günahım

Göklere çıkıyorsa da ahım

Değil mi ki

Varsın birsin Allahım

 

Yok gam yok keder yok ah

Dedikçe dilim daim Allah

Ne gam be dostlar kaimim ben

Allah ile beraberliğim ebediyyen

 

Devlet Adamlığı

1980 darbesinden hemen sonra malumunuz olduğu üzere bütün siyasi liderler gözaltına alınmışlardı. MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasından yargılanan Alpaslan Türkeş’i bu gözaltı süresinin ilk günlerinde bir kısım sevenleri yurt dışına kaçırma hazırlıkları yapıyorlardı. Her şey planlanıp durum kendisine açıklandığında,

Türkeş’in onlara verdiği cevap:”Ben kendime Türkeş memleketinden kaçtı dedirtmem” olmuştur.
Abdullah Gül, 1990 larda milletvekiliydi yani devleti yöneten bir vekil, yani devlet adamı. Hanımı Hayrünnisa Gül ise Türk devletini, Başörtüsünden dolayı AİHM’e şikâyet ediyordu.
AKP Hükümeti, sıfır sorun söyleminden yola çıkarak kendilerinden önceki hükümetlerin politikalarını yanlış bulmuş olacaklar ki, Abdullah Gül, Ermenistan’a futbol maçına gidiyor 1 yıl sonra yani 2009 yılında da AKP Hükümeti, Ermeni açılımını gerçekleştiriyordu. Güzel şeyler olacak diyordu Sayın Gül. Altı yıl bekledik güzel şeyler olsun diye. Sonra gördük ki; Kaçak-Saray’ın ilk konuğu Sayın(!!!) Papa bile 1915 tehcir olaylarının yıldönümünde Türk Milleti’ni soykırımcılıkla suçluyor.
Avrupa Parlamentosu Papa’nın söylediklerini teyit eder nitelikte kararlar alıyor, sözde Ermeni soykırımını tanımış oluyorlardı.

Sırada Sayın(!!!) Obama var bakalım o ne inciler döktürecek.
Ama kim ne söylerse söylesin başımızdakilere göre” karar, yok hükmündedir ve paçavradan ibarettir” ama bu sözlerin içi maalesef doldurulmuyor.

Yani biz sizi takmayız, ne kararlar alırsanız alın tanımayız. Onlar da bizi tanımıyor ve takmıyor olacaklar ki koskoca Türk Devleti’nin Başbakanı ve Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı ABD ye gidiyor, ABD Dışişleri sözcüsü gazetecilere: “ha onlar buruya mı gelmişler, bizim geldiklerinden haberimiz yok” diyor.

Yani yanisi şu: Biz onların kararlarını yok sayıyoruz ya, onlar bizi hepten yok sayıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti devletini ve devlet adamlığını iyice yerlere serip paspas yaptılar, ne devletin, ne de kendilerinin verdiği kararların hiçbir ciddiyeti kalmamıştır. Devlet’in ciddiyeti olsaydı, Habur’da eşkıyanın ayağına mahkemeyi, hâkimi, savcıyı gönderirler miydi?

Henüz “sözde Ermeni soykırımı” söylentilerinin yurtta ve dünyada çalkantıları devam ede dursun, acaba hükümet kanadından nasıl cevaplar gelecek diye beklerken;

-Başbakanlık Baş Danışmanı Etyen Mahcupyan: “Bosna ve Afrika da soykırımdan söz edeceksek 1915 olaylarını yok sayamayız”.

-CHP İstanbul 2. Bölge Milletvekili 1. Adayı: “1915 olaylarının 100. Yıldönümünde aday yapılmam çok manidar”.

-Başbakan yardımcısı Hükümet sözcüsü Bülent Arınç: “Bilerek, isteyerek ve kasıtlı olarak soykırım yapmamışızdır“. Diyor ve

-Başbakan Ahmet Davutoğlu, 1915 olayları için Ermenilere taziyelerini bildiriyor.

Alın size devlet adamlığının bir başka versiyonu.

Has Parti eski genel Başkanı Numan Kurtulmuş, AKP yöneticileri için:

Harun gibi geldiler, Karun gibi zengin oldular ama biz Karun olmayacağız” sözlerinin yankıları henüz kulaklardan silinmeden birde baktık ki o da Karun’luğa özenip AKP nin yolunu çoktan tutmuş.

1960 ve 70 Li yıllarda Öz Türkçe çılgınlığı vardı, ne kadar çapsız adam varsa uydurukça kelimeleri dilimize sokmaya çalışıyorlardı. Büyük, usta şairlerimizden Arif Nihat Asya bu durum karşısında:

Olanak, Olasılık, Kanıt, Yanıt,

Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim“.

Diyebilmiştir. Yukarıda devlet adamlarının sözlerine ve icraatlarına bakarak; bende diyorum ki “Ya bunlar Türk devlet adamı değil, ya da ben Türk değilim”.

***

Devlet olarak fakir geri kalmış olabilirsiniz. Topraklarınız verimsiz olabilir veya savaş ta olabilirsiniz hatta deprem, yangın gibi tabi afet sonucu büyük felaketler geçirebilirsiniz. Bunların hepsi kabul edilebilir.

-Lâkin 17/25 Aralık yolsuzluk olaylarında olduğu gibi, suçluları affedip, adalet ve emniyet mensuplarının bir kısmını içeri alıp, diğerlerini görevden uzaklaştırırsanız,

-Asgari ücretli ve emekliyi 900 TL. Gibi komik rakamlara mahkûm edip, milli gelirin çok büyük kısmını yandaşınız küçük bir azınlığa peşkeş çekerseniz,

Deniz Feneri davası gibi Avrupa’yı dahi sallayan yolsuzluğu örtbas edip, sorumluları hakkında değil de,  hâkimler ve savcıları hakkında kovuşturma açarsanız,

-Devletin başına Harun gibi gelip, Karun gibi yönetmeğe kalkarsanız,

İnanınız ki hem devlet adamlığınız tartışılır hem de itibarınız. Zaten etrafınıza bakacak olursanız nasıl bir tartışma olduğunu sizde göreceksiniz.

Bu böyle gidermi gitmez, gitmemeli. Bir devlet böyle yönetilemez. Hele hele Türk devleti gibi kökü tarihin binlerce yıl gerisine dayanıyorsa, tarih sayfaları şan şeref destanlarıyla doluysa Türk Milleti sabırlı, hoşgörülüdür ama en sonun da yapacağını da yapar. İşte o en son gün 7 haziran dır.

Haydi, Türk Milleti!

Göster feraset ve azametini, kendi ellerinle kur “Milli Devlet Güçlü İktidarını“!

 

Ermeni İsyanları Günlüğü

0

Tarihçi ve Osmanlı Arşivleri Uzmanı Orhan Sakin, 13 X 19,5 santim ölçülerinde, 368 sayfa hacimli ‘Ermeni İsyanları Günlüğü 1915 / Osmanlı Arşivleri Yeminli Tanık İfadeleri‘ isimli eseri ile ‘öncelikle Türklere, sonra Ermenilerle birlikte bütün insanlığa hitap ettiğini‘ belirtiyor. Çünkü eser; dünyanın en kanlı hesaplaşmalarının yaşandığı 1915 yılının, sistemli propagandalarla karartılan yönlerine Osmanlı Arşivi’ndeki belge ve yeminli tanık ifadeleriyle ışık tutmaktadır.

Belgesel niteliği taşıyan kitapta belgeler, güvenilir yerli ve yabancı kaynaklardaki bilgilerle oluşturulan tarihî sürecin içinde yorumsuz olarak yer almaktadır. Yorum, değerlendirme, kanaat ve hüküm, tamamen okuyucuya bırakılmaktadır. Bu yönüyle, benzer yayınlardan ayrılmakta, gerçeğin peşinde koşan insanlara farklı bir bakış açısı sunmaktadır.

Yazar, eserine şu cümlelerle başlıyor:

‘1878 yılı mart ayının ilk günleri. İstanbul’da soğuk bir hava hâkimdi. Marmara Denizi’nden esen yağmurla karışık soğuk rüzgâr, zaman zaman fırtınaya dönüşüyordu. Dadyan Arekel’in Yeşilköy’deki büyük ahşap köşkünün rüzgârdan sarsılan panjurlarının tıkırtıları, ayak seslerine karışmaktaydı. Sahiplerinin uzun yıllardan beri, Osmanlı Devleti’nin nimetleriyle elde ettikleri servetin büyüklüğünü mertçe yansıtan ihtişamlı köşkte, bu günlerde büyük bir hareketlilik vardı. Köşkün çevresi, kalpaklı, uzun pardösülü, keçe çizmeli Rus askerlerince kuşatılmış bir haldeydi.

93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının galibi olarak Ayestefanos (Yeşilköy)’a kadar gelen Rus Çarının kardeşi Grandük Nikola, konaklamak için Dadyanlarn bu ihtişamlı köşkünü seçmişti. İngiltere’nin müdahalesi sebebiyle İstanbul’a girmeyi durdurmuş, anlaşma masasına oturmuştu. Dadyanların konağında tarihî Âyastefanos Antlaşması’nın maddeleri üzerinde müzakereler yürütülüyordu.’

Tarihi roman havası taşıyan benzeri cümleler, sayfalar boyu devam etmekle birlikte, eserin ‘belgesel’ olma özelliğine, ciddiyetine ve ağırlığına halel getirmiyor, yalnızca sürükleyicilik kazandırıyor.

Yüz yıldan beri Türkiye’yi ve dünya kamuoyunu meşgul eden ‘Ermeni Meselesi‘, işte bu müzakereler sırasında, başlangıçta önemsenmeyen ve reddedilen bir ricanın, belki de bir ‘cins-i latif” devreye girdiği için müzakere metnine, bir maddenin eklenmesiyle başlıyordu.

Kara elbiseli Ermeni Patriği Nerses Varjebedyan, ‘Yapılacak olan antlaşmaya, Ermenilerle ilgili bir madde konulmasını’ talep ediyor, Dadyan Arakel’in ipekli elbiseler giyinmiş sevimli kızı da ‘lütfen‘ diyen dâvetkâr tebessümlerle talebi destekliyordu.

Osmanlı heyeti, mağlup tarafın temsilcisi olmanın sebebiyet verdiği ezik ruh hâli içerisinde söz konusu maddeye, neticeye tesir edecek ölçüde itiraz edemedi.  Şark meselesi ile Ermeni meselesi böylece birleştirilmiş oldu.

Metindeki bu madde Ermenilerin çoğunluğunu hiç de memnun etmemişti. Zira onlar çok daha fazlasını bekliyorlardı. Fakat tecrübeli patrik farklı düşünüyordu; gelinen mesafeden memnundu. Çünkü ‘Ermeni Meselesi‘ artık milletlerarası hâle gelmiş oluyordu. Sonraki dönemde Türkler; haklı olmanın rehaveti, Ermeniler ise küçücük bir ipucuna tutunarak büyük ideallere ulaşma gayreti içerisinde oldular.  Bugünkü duruma böyle gelindi.

Orhan Sakin, yalnızca Ermenileri ve mağlubiyetle neticelenen Haçlı Seferleri’nin intikamını almak hayaliyle hak ve adalet kavramlarını paspas yapan batılıları değil, Ermeni tezine destek veren içimizdeki batıcıları da belgelere dayalı delillerle ispat etmek için büyük bir mücadeleye girişiyor. İşte o mücadelenin parlak bölümlerinden biri:

‘İstanbul’daki Robert Kolej’in Müdürü Dr. Cyrus Hamlin, karşısındaki Ermeni ihtilalcıyı dinlerken şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Çok zeki ve İngilizceyi, Ermenice kadar iyi konuşan bu adam, ihtilal yöntemlerini ve hedeflerini anlatıyordu:

Rusların Anadolu’yu işgal etmeleri için ortam hazırlıyoruz.

Bunu nasıl yapacaksınız? Diye soran Hamlin’in aldığı cevap, insana ‘Bu kadarı da olamaz…’ dedirten cinstendi:

Bütün Türkiye’deki Hınçak çeteleri, Türkleri ve Kürtleri öldürmek için fırsat gözetecekler, bunların köylerini yakıp yıkacaklar, sonra da dağlara çekilecekler. O zaman hırstan gözleri dönecek olan Müslümanlar da ayaklanacak ve savunmasız Ermeni köylerine hücum edecekler. Bunun üzerine insanlık ve Hıristiyanlık uygarlığı adına ayağa kalkan Avrupa kamuoyunun desteğiyle Rusya, harekete geçerek Anadolu’yu işgal edecek.

Bu çılgınca hırs, yabancıları bile şaşkına çeviriyordu. Nitekim Hamlin de şaşkınlığını ifade etmekten kendini alamamıştı:

Bu düşünceniz çok korkunç ve vahşi

Ermeni ihtilalcının anlattıkları, 1890-1897 döneminde Ermenilerin çalışma yöntemlerini ortaya koymaya yetiyordu. Hedefe giden yolda her yöntem meşru idi. Hedef ise, Avrupa ve Ruslar tarafından Anadolu’nun işgal edilmesi ve sonrasında kendilerine bağımsızlık verilmesiydi. Ama bu hayal bir türlü gerçekleşmedi. Özellikle doğu vilayetlerinde, Müslüman halkı kaçırtıp çoğunluğu sağlama çabaları, Osmanlı yönetiminin aldığı etkin ve gerektiğinde sert tedbirler yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Eylemlerin neticesinde ortada sadece ekilen kin, düşmanlık ve nefretin ürünleri kaldı. Bir de düvel-i muazzamanın Osmanlı’dan kopardığı tavizler…

Bu sırada akan Ermeni kanının da bu gözü dönmüş komiteciler açısından hiç değeri yoktu. Hatta gerekliydi de… Nitekim Ermeni ihtilalcı, Hamlin’in kendisini dinlerken içine düşmüş olduğu şaşkınlıktan daha da gururlanmıştı. Düşüncelerini ve planlarını şöylece özetledi:

Hiç şüphesiz size öyle gelir. Fakat biz Ermeniler kararlıyız. Avrupa Bulgar olaylarını duydu. Bulgaristan7a bağımsızlık verdi. Milyonlarca kadın ve çocuğun çığlıkları ve kanı ile karışacak olan bizim sesimizi de duyacaktır.

Orhan Sakin, eserinin sonraki bölümlerinde, Ermenilerin Müslüman Türk köylerinde yaptıkları katliamları, gün be gün görgü şahitlerinin ifadeleriyle dünya kamuoyuna ispat ediyor.

EKİM YAYINLARI:

Kısıklı Caddesi Nu: 1, A Blok Daire: 6 Altunizâde İstanbul. Telefon: 0.216-651 30 20

Belgegeçer: 0.216-651 98 74 e-posta: bilgi@ekimyayinlari.net www.ekimyayinlari.net

ORHAN SÂKİN:

1960 yılında Yozgat’ta doğdu. İlk ve orta öğretimini burada tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünü 1982 yılında bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortaçağ Türk Tarihi Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. 1987 yılından itibaren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Uzman ve yönetici olarak görev yapmaktadır.

Türk Tarihi ve Kültürü hakkında çeşitli araştırma ve telif eserleri bulunmaktadır. Bir kısmı kolektif çalışma ürünü olan eserlerinin bazıları şunlardır: 1- Makedonya’daki Osmanlı Evrakı (Komisyon-1996), 2- Tarihsel Kaynaklarıyla İstanbul Depremleri (2002), 3- Yadigar-ı İbn-i Şerif (Osmanlı Tıp Metni-Komisyon-2003), 4- Bozok Sancağı ve Yozgat (2003), 5- Eski Türk Dünyasında Bitkiler ve Bitki Kültürü (2005), 6- Mısır Şehzadesi (2006), 7- Simyacı ve Sırları (2006), 8- Mühür (2006), 9- Anadolu’da Türkmenler ve Yörükler (2006), 10- 1915 Ermeni Mezalimi (2006), Bir Osmanlı Askerinin Sıra dışı Anıları (Çeviri – 2007) Orhan Sakin ayrıca; TRT tarafından hazırlanan ‘Soykırımın İçyüzü‘ adlı belgeselin danışmanlığını yaptı (2007).

 

DERKENAR:

 

Huzurlu Günlerden İhanete ve Katliama

 

1000’yi yılların ilk çeyreğinde Selçuklu orduları, Ermenilerin yaşadıkları bölgelerin sınırlarında görünmeye başladı. Ancak bu bölgeler Ermenilerin yönetiminde değildi. 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı’ndan sonra söz konusu topraklar, Bizanslılardan Selçuklulara geçti. El değiştirme hâdisesinde Ermenilerin Selçuklulara yol göstericilik şeklinde yardımları olduğu, tarih kitaplarında belirtilmektedir.  İki yüzyıl sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve özellikle Moğol işgali sebebiyle, 1231’den itibaren Ermenilerin yaşadıkları topraklar, Moğol hâkimiyetine girmiştir.

14. yüzyıldan itibaren bölgedeki Moğol hâkimiyetinin zayıflamasının ardından çeşitli Türkmen boyları, söz konusu toprakları kontrolleri altında tutmuşlardır.

1080 yılında Ermeni Prens Ruben, Kilikya bölgesindeki Rum ve Ermeni prensleri sindirerek kendi hâkimiyetini kurmuş ise de bu krallık özünde bir Ermeni krallığı değildir. Yöneticileri Ermeni kökenli olduğu için ‘Kilikya Ermeni Krallığı‘ olarak adlandırılır. Kilikya Ermeni Krallığı özellikle Haçlı Seferleri sırasında önemli rol oynamış ve Haçlı orduları için önemli bir üs olmuştur. Bölgede Memlûk İmparatorluğu’nun yükselmesi ile zayıflayan krallık 1393 yılında Memlüklüler tarafından yıkılmıştır.

Osmanlılarla Ermeniler arasındaki ilişkiler 1326 yılında Bursa’nın fethi ile başladı. Bursa’da Ermeniler vardı. Bunlar, sanatkâr oldukları için Osmanlı Sultanları tarafından el üstünde tutulurdu. Artık Ermeniler Osmanlı Devleti’nde hayatlarının en güvenli ve huzurlu dönemini yaşamaya başlamışlardı. Bu durum; Ermenilerin, Rusya’nın kışkırtması ile Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaları başlattıkları tarihe kadar devam etti. Ayaklanmalar sırasında batının desteğini gören Ermeniler, Türkleri caniyane cinayetlerle katletmeye de başladılar. 1915 tehcir kararı su sebeple alınıp uygulandı. Tehcirden sönenler, katliama devam ettiler. Yurt dışında görev yapan diplomatlarımızı kahpece cinâyetlerle öldürdüler.

 

Artık Vakti Geldi!

Türk Milletinin önünde  sıkıntılarına son vermek için önemli bir fırsat var. 7 Haziran seçimlerinde doğru tercihler yaparak bu sıkıntılardan kurtulabilir, başımıza gelecekleri öteyebilir yada engelleyebiliriz.

Ancak bunları yapabilmek için bugüne kadar yaptığımız yanlışlardan arınabilmeliyiz.

Bu yanlışlardan biri, psikolojik müdahale ile üzerimizde yaratılan algıya yenik düşmektir. İkincisi ise körü körüne futbol takımı tutar gibi parti tutmak ve particilik yapmaktır.

İki yanlışın birbiri ile endirekte olsa ilişkisi vardır. Algı konusu, particilik hastalığı ile gelişme için kendisine çok uygun zemin bulabilmektedir.

Vatandaşlarımız, önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak olan seçim kampanyalarına bu iki hususu dikkate alarak yaklaşmalıdır.

Eğer televizyon programlarına ve reklamlarına, halkı yönlendirmek için yapılan kamuoyu anketlerine, sokaktaki yoğun bayrak, flama ve afiş bombardımanına kanılacak olursa, Türk Milletine düşman olanlar yine bir zafer elde ederler ve adını da her zaman olduğu gibi “milli irade” koyarak bize yuttururlar!

Siyasetin en temel unsuru insandır.

İnsan, ne yapacağını biliyorsa hangi saldırıya uğrarsa uğrasın hedefine emin adımlarla yürür.

Bizlerin aklı ve ruhu, şimdi büyük bir saldırıya tabi tutulacaktır. Bunun farkında olarak hareket edersek, ülkemizi refaha çıkaracak tercihleri kolaylıkla yapabiliriz.

Sizler, saldırı niteliğindeki bu yoğun kampanyadan; kendinizi, ailenizi ve çevrenizi korumalısınız. Bu her zamandan daha önemlidir.

Herkes, bu seçimlerin Türk Milleti açısından, Türkiye’nin son seçimi olduğunun farkına varmalıdır. Bizler yani Türk Milleti bu topraklarda hükümran olarak ya var olacak yada yok olacağız. Bunu ben değil “Yeni Anayasa” ile “Yeni Türkiye”yi yaratacağını söyleyen biri hariç tüm siyasi partiler söylüyor.

Artık Türk Milletinden yana olanları iktidar yapmanın zamanı gelmiştir. Bunu atiye bırakacak lüksümüz yoktur.

Her bir ferdin, kendisini görevli görerek kapı kapı dolaşacağı ve insanlara gerçekleri anlatacağı zamandır.

Gelin hep birlikte bunu başaralım ve günümüzün post modern savaşını Türk Milletine sandıkta kazandıralım.

Adres göstermeye gerek var mı? Tabii ki, MHP !!!

 

Muz Cumhuriyeti’nde Bir Seçim Arifesi!

0

Muz Cumhuriyetini her zamanki gibi zor bir seçim dönemi bekliyor. Güç kaybetmemek için her türlü yolu deneyen iktidar partisi halkı ‘kim bilir daha neler göreceğiz’ diye merakla uyanık tutmaya çalışırken aynı zamanda ‘ya biz ya açlık’, ‘ya biz ya sefalet’, ‘ya biz ya da ekonomik kriz’ gibi her dönemde yaptığı gibi ‘hatırlatma’ yapıyor. Muhalefet ise bu esnada iktidar partisini nasıl daha güçlü tutarız diye hesaplar yapıyor ve çok stratejik yanlışlıklara imza atıyor.

Her zaman olduğu gibi dış güçlerin büyümesini istemediği, bunu engellemek için her yolun denendiği bu ülkede tam bir millî mücadele haline gelmiş olan seçimlerin ülkeye ne getireceği tam bir muamma. Hatta seçimlerden önce sabotaj yahut suikast olabileceği gibi tedirgin edici çıkışlar yapan eli kalem tutan vatan sevdalıları aynı zamanda ‘aman ha yanlış bir şey yapmayın’ diye mesajlarla halkı uyarıyorlar.

Yalan, dolan ve talanın kol gezdiği, doğru bilgiye ulaşmanın neredeyse imkânsız hâle geldiği ülkede dış güçler bir rahat verse işler düzelecek ama bir rahat vermiyorlar. Özellikle medyayı kullanarak sürekli algı operasyonları yapıyor ve halkın tercihlerini değiştirmeye çalışıyorlar.

Kendi dönemleri boyunca yollar, köprüler, viyadükler, tüneller, havaalanları yapan iktidar partisi, yolsuzluk gibi bir iftira ile de karşı karşıya kaldı. Bu iftiradan sonra ‘evlerinde zorla tutulan’ seçmeninin, ‘kardeşim çaldıysa benim paramı çaldı’ ve ‘nazar etme ne olur çalış senin de olur’ tepkileriyle hemen savunularak mevcut durum muhafaza edildi.

Yapılan yatırımların hemen hepsinin kısa vadeli ve dayanıksız olarak yapıldığı gibi bir gerçeği kendi ağızlarından itiraf eden yetkililer bunun da ‘ne kadar vekil o kadar hizmet’ taktiği ile aşılacağını belirtiyorlar.

Hizmetin geç kalmaması ve kesintiye uğramaması için yeni kamu binaları yapmakla vakit kaybetmektense araya bir ‘tanıdık’ sokarak yine bir ‘tanıdıktan’ kiralama yöntemi ile zamandan tasarruf edilmesi ile aslında ne kadar ‘dost canlısı’ oldukları anlaşılan yönetim ehli aynı zamanda hizmetin hızı için de sürekli makam aracı değiştiriyor.

Bu esnada uzun zamandır ülkenin bir kesiminde muz bahçelerinde terör estiren ülkenin baş belalısı örgüt ile yürütülen ‘muzları bırakın’ sürecinin seçim sonrası ne getireceği de ayrı bir konu. Yetkililer ‘seçim dönemini’ ‘hasat dönemi’ sanıyor olmalılar ki sürecin meyvesi seçimden sonra toplanacak diyor ve uzun yıllardır bahçelerden çekilecek denilen örgütün ‘muzları bırakması bir iki ayda olacak gibi görünmüyor’ diyerek seçim sonrasını işaret ediyorlar.

Seçim arifesinde araya fitne sokmak isteyenlerin gazına gelen üst düzey bir hükümet yetkilisi, başkent ‘Çikita’nın belediye başkanı için ‘parsel parsel’ sattı demiş olsa da asıl açıklamalarını seçimlerden sonra, tahmini olarak ayın otuz beşinde yapacağını bildirdi.

Milletin neresine ne koyacağını tam olarak bilemeyen üreticiler ise heyecanla nerelere yeni tarım arazileri açacağız diye bekliyorlar.

Ülkede her şeyin fıtrattan sayılıyor olması nedeniyle her şeye boş verilmiş bir şekilde seçimlerin ‘fıtrata uygun’ bir şekilde geçmesi bekleniyor.

Bütün bu olanların yanında ülkesi için samimi, dürüst ve kararlı bir şekilde çalışan namuslu insanlara ise ‘muz düşmanı’ gözüyle bakılıyor. Bize çok uzak olan bu ülke seçimlerinde merakla ‘muzun içi kime kabuğu kime düşecek’ diye bekliyoruz.

Allah’tan bizim ülkemizde böyle bir durum yok. Allah Muz Cumhuriyeti’nin yardımcısı olsun.