18.9 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 811

“Kalk Ayağa Osman Dayı” Kuşatıldık!

Sözde Soykırımın 100. Yılı dolayısıyla Kumkapı Ermeni Kilisesinde ayin okundu ve bu ayine AB’den sorumlu Başmüzakereci Volkan Bozkır resmen katıldı. Ama Ermenilerin katlettiği 518 Türk unutuldu, belki de görmezden gelindi. Eğer öyle olmasaydı en azından onlar için de hiç değilse mütevazı bir şekilde mevlidi-şerif okutturulabilirdi. Gelmedi tabi kimsenin aklına.. Belki de geldi kim bilir ama daha önemli, daha öncelikli yapılması gerekli işler sırada beklerken, hem milletin gözünü boyayıp, hem de Ermeni dostlarımızın(!) Gönlünü almak varken Türk şehitleri için mevlidi-şerif okutmak, onları hayırla yadetmek olmazdı, tabii ki dostlarımız incinebilirlerdi.

Eğer böyle olmamış olsaydı, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB’den sorumlu Başmüzakereci Volkan Bozkır, hatta Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev de hazır gelmişken, Hocalı şehitleri ve daha dün gibi yakın tarihlerde katil Ermeni terör örgütü Asala‘nın katlettiği hariciyecilerimiz için olsun sembolik manada Mevlit okutturamaz mıydı?

Onları böylesi bir günde anmak vatan ve millet borcu sayılmaz mıydı?

Olmadı, yapmadılar.. Ermeni dostlarına yaranmak için birbirleriyle taziye yarışına girerken, diğer taraftan da göstermelik olsun diye, “Ey Amerika, Ey Avrupa” diye naralar atarak Türk milletinin gözünü boyamaktan da geri kalmadılar.

Ama merak edilmesin ki gene de anılmadı sanılmasın o şehitlerimiz. Şehit yakınları ve yaşlı, emekli hariyecilerimiz, Ankara’da Ulus Meydanından Sıhhıye’ye kadar yürümüşlerdir. Gönül isterdi ki devlet organizasyonuyla, daha geniş katılımlı bir yürüyüş olsun, şehitlerimiz hayırla yadedilsin. Ama yukarıda da değindiğim gibi muhterem devletlümüzün çok daha mühim işleri, önemli misafirleri vardı.

Köylerimizi yakıp yıkarak yüz binlerce Türk’ü şehit edip, düşmanla işbirliği yaparak Türk askerini arkadan vuran, hem de dünyayı ayağa kaldıran Ermeniler için ne demişlerdi, devletimizin en üst makamlarını işgal eden muhterem(!) zevat?

Başbakanlık Baş Danışmanı Etyen Mahçupyan: “Bosna’da, Afrika’da soykırımdan söz edeceksek Türkiye’de de 1915 olaylarını yok sayamayız”.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: “Bilerek veya isteyerek soykırım yapılmamıştır”. Yani bilmeden yapmış olabiliriz, bu da soykırım sayılmaz. (Özrü kabahatinden büyük.)

Başbakan Ahmet Davutoğlu: Ermenilere ve Ermeni kilisesine taziyelerini bildirdi.

Cumhurbaşkanı: Ermenilerin acılarını paylaştı taziyelerini bildirdi.

Hem yukarıdaki sözleri sarf edeceksiniz, hem de”ey Almanya, ey Amerika, ey Fransa” diye trübünlere oynayacaksınız. Kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına?

Sahi düğün değil, bayram değilken Çanakkale’de 24, 25, 26 Nisan günlerinde 20 devlet başkanını toplayarak neyi andık, neyi kutladık? O tarihe rastlayan önemli tarihi bir günümüz yok. Ama 25 Nisan 1915’te İngiliz Anzak askerleri Gelibolu’ya çıktı. Prens Çarls, Türkiye’nin baş konuğu olduğuna göre herhalde olsa olsa bu olay kutlandı,  benim aklıma başka bir şey gelmiyor.

Bu sözlerim sana Türk milletim: “Önümüzde 7 Haziran genel seçimleri var. Ya 13 yıldır seni aldatanları vereceğin oylarla alaşağı edersin, ya da hak etmediğin zillete bir 5 sene daha katlanmak zorunda kalırsın, tercih senin”.

Ozan Arif’in deyimiyle: “Kalk ayağa Osman Dayı” Kuşatıldık!

Saygılarımla.

 

Hukuk ve Ekmek

Kumpas” olduğu kesinleşmiş bulunan Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Oda TV vd davalarda yaşanan hukuksuzlukların bir benzeri “paralelci” davalarında yaşanmakta.

Samanyolu Yayın Kurulu Başkanı Hidayet Karaca ile “Cemaat yanlısı polisler” için verilen tahliye kararları infaz savcılığı tarafından uygulanmıyor.

Başbakanın seçim mitinginde verdiği gözdağından sonra tahliyelerin yapılması pek mümkün değil. Ama bu aynı zamanda demokrasinin vazgeçilmez şartı “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin rafa kaldırıldığının bir kere daha ispat edilmesi olur.

Bu tutuklu şahısların bir kısmının geçmişteki benzer hukuksuzlukları yapmış veya savunmuş olmaları “adil yargılanma hakkını” ortadan kaldırmamalı. Hukuk kendi kuralları çerçevesinde çözüm bulmalı. Seçim meydanından verilen direktifler yargı bağımsızlığına leke sürmek demektir.

Bu hukuksuzluklar da muhtemelen kitlelerin seçimlerdeki tercihini pek etkilemeyecek. Seçmene sorsanız “Hukuk karın doyurmuyor” diyecektir.

Araştırma şirketleri özellikle 17/25 Aralık 2013 olaylarını takip eden bütün seçimlerde beklenenin aksine rüşvet, yolsuzluk iddialarının oldukça somut verilerinin bile etkili olmadığını gösterdi.

Bu iddiaların muhataplarının yargıdan kaçırılması için yapılan hukuksuzlukların da oy tercihinde etkisi pek olmadı.

Bu sebeple ilk defa bu seçimde muhalefet partileri de ekonomik konuları ve vaatleri ön plana alana kampanyalara başladılar.

***

Bu gelişmeleri izlerken benim aklımda bir cümle vardı: “Hukuk Ekmektir.”

Taha Akyol Hürriyet’teki yazılarında bu hususu defalarca vurgulamıştı. Hukuk devleti kurallarının işlediği, şeffaflığın geliştiği devletlerde dış yatırımcının ve finans kaynaklarının daha kolay ve uygun şartlarda geldiğini anlatmıştı.

Yolsuzluk ve hukuksuzluğun çoğalmasıyla, güven azalması ekonomik dengeleri olumsuz etkiliyordu. Nitekim 27 Aralık 2013 tarihli yazısında “Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın 2013 yılsonu için 1,92 yi geçmez dediği dolar kuru 2,1 i geçti. Dolardaki her 8 kuruşluk artış toplam borçlarımıza 20 milyar TL ekliyor” diye uyarmıştı.

Bu tarihten sonra “paralel ile mücadele” adı altında yapılan mevzuat değişiklikleri ve hangi kurumlardan ne kadar atama ve görevden almaların olduğunu sadece başlıkları ile yazmaya kalksam yerim dolar.

“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukuna” geçişe dair onlarca örnek vermek mümkün.

O günden bu yana dolar kuru 2,74 e geldi. Bu hesaba göre borçlarımıza 160 milyar TL (160 katrilyon lira) kur farkı eklenmiş oldu. Bu paranın biz vatandaşlardan çıkacağını belirtmeye lüzum yok.

Yargı üzerinden oynanan bilek güreşinin ekonomik yansıması olacak. Vatandaşın üzerine binen kur farkı yükünü muhtemelen daha da artıracak.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da “Türkiye gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıkça, ilk 10 ekonomiden biri olma hedefimiz hayal olarak kalır” demişti.

Görünür gelecek için bu hedef maalesef bir hayal.

*****

Cumhurbaşkanı Seçim Kampanyasında

“Ben partilere eşit mesafede olan tarafsız bir cumhurbaşkanıyım” sözüne inanan acaba kaç kişi var bu ülkede?

Bu sözü söyledikten hemen sonra muhalefet liderlerinin seçim kampanyasını oturttuğu hususları “nasıl olsa iktidara gelemeyeceğini bilenlerin sorumsuzluklarının ürünleri” olarak niteleyip “ağızlarına geleni vaat diye ifade ediyorlar” şeklinde tenkit ediyor.

Seçim milletvekili genel seçimi. Sistem parlamenter sistem, siyasi partilerin yarıştığı bir seçim söz konusu. Cumhurbaşkanı bu sistemde sorumsuz.

Muhalefet liderleri mantıksız vaatler verirse, rakibi AKP cevap verebilir. Bu partinin bir başkanı ve yetkilileri yok mu ki Cumhurbaşkanı cevap veriyor?

Zaten seçim kampanyaları başlamadan en az 400 milletvekili isteyerek meydanlara indi. Davet ettiği muhtarlara konuşmaları, açılış törenleri, bayram aklınıza ne gelirse her vesileyle her gün birkaç defa canlı yayınlarla onlarca TV kanalında.

Başkanlık sistemi istedi. Anketler gösterdi ki O’nun başkanlık istemesi AKP’ye oy kaybettiriyor. Bu defa AKP başkanı imiş gibi konuşmaya devam ediyor.

Bütün bu kampanyanın masrafı da devletten çıkıyor.

Hukukçular mevcut anayasal sistem içerisinde bu müdahalelerin suç oluşturduğunda, en azından ettiği yemine sadakatsizlik ve yetki aşımı olduğunda hemfikir. Ama buna müdahale edecek bir mekanizma yok.

Kanaatimce vatandaşımızın çoğunluğu (buna AK Partililer de dâhil) “sorumsuz Cumhurbaşkanı’nın” siyasi partilerin alanına girmesini, bu yetki aşımını olumlu karşılamıyor. Yani Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla Başbakanken yaptığı konuşmaların benzerini yaparak AKP’ye oy kazandırması pek mümkün değil.

Üstelik Erdoğan’ın partili gibi konuşması, partinin resmi genel başkanı Davutoğlu’nu etkisiz, konuşmalarını anlamsız hale getiriyor.

*****

Türkiye Caydırıcı Değil

1915 Tehcir olayının 100. Yılı sebebiyle dünya devletlerinden veya liderlerinden yaşananların ‘soykırım’ olarak tanınmasına dair tasarılar ve sözlü ifadeler geldi.

Bazı ülkeler ise 1915’te Ermenilere katliam yapıldığını kabul ediyor ve ‘soykırım’ ifadesini tarihçilere bırakıyor.

Bugüne kadar 24 ülke Ermeni tezini resmen kabul etti: Ermenistan, Uruguay, Güney Kıbrıs, Rusya, Kanada, Lübnan, Belçika, Fransa, Yunanistan, Vatikan, İtalya, İsviçre, Arjantin, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Polonya, Litvanya, Şili, İsveç, Bolivya, Çek Cumhuriyeti (15 Nisan 2015), Avusturya (21 Nisan 2015), Suriye (23 Nisan 2015)

Büyük Britanya’da Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler soykırımı tanırken İngiltere’de merkezi hükümet ve kraliyet soykırımı tanımış değil.

Bu ülkelerin yanında Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu da Ermeni soykırımını tanıdı.

Her geçen yıl “soykırım yaptığımızı” kabul eden ülke sayısı artıyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin caydırıcı olamadığı ortada.

***

Neden Caydırıcı Olamıyoruz?

Dışarıdan bakınca 2004-2009 yılları arasında Ege’de 16 Adamız ile bir kayalığımızın Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmesine karşı sessiz ve çaresiz kalan bir Türkiye var.

Defalarca bitme noktasına getirdiğimiz PKK terör örgütüne karşı, son senelerde yenilgiyi kabul etmiş bir Türkiye görüntüsü var. Bir bölgemizde devlet terör örgütüne hâkimiyeti devretmiş. Bu terör örgütü ile devletin anayasasını birlikte yaparak onu devletin ortağı haline getirme çalışması devam ediyor. Dolmabahçe Sarayında Başbakanlık çalışma ofisinde ortak mutabakat metni açıklanıyor.

Böyle olunca içinde hep Sevr özlemi taşıyan devletler (Osmanlı’nın hasta adam dönemi gibi görerek) Ermenilere soykırım iddiasını Tanıma ve akabinde Tazminat ve Toprak taleplerinde acele ettirmezler mi?

Her şey olup bittikten sonra, “Türkler soykırım yaptı” diyen Almanya’ya, Fransa’ya, Rusya’ya, Papa’ya, ABD’ye laf çakmakla, kınamakla devleti yönetiyoruz zannediyorlar.

Değerli yalnızlığımız” artıyor. Gözümüz aydın(!) olsun.

 

Nitelikli İlkesizlik!

0

Nitelik ve ilke! Her geçen gün yabancılaştığımız şeyler. Eğer ileride değişmez, başka bir anlam almazsa şimdilik Türk Dil Kurumu’na göre ‘vasıf, kalite’ gibi anlamlara gelen ‘nitelik’ ve ‘temel düşünce, unsur, prensip’ gibi anlamlara gelen ‘ilke’!

Sözlüğümüzde olmalarına rağmen örnekleri pek az görülen ve görülünce de sanki normalin dışında bir şeymiş gibi davranılan şeyler. ‘Prensip meselesi’, ‘ilkeli duruş’, ‘ilkeli adam’ gibi kavramlar bizden epeyi uzaklaştı. Toplumun her alanında görünen bu yozlaşma durumu ‘tavandan tabana’ doğru bir yol seyrediyor.

Merhum Abdurrahim Karakoç diyor ya; ‘İster sâri deyin isterse ırsi, büyük revaç buldu makbulün tersi.’ Durum, tam olarak bu. İlkesizlik her yerde, her bünyede ve normal. Lâkin siyasi arenada had safhada!

Gözlerinde, ‘siyasi malzeme’ yapılabilecek hemen her şeyi ‘yeşil ışık’ ile gösteren bir dedektör taşıyanlar, ‘bu bana oy getirir’ dediği her şeyi siyasi malzeme yapmaktan hiç çekinmiyor, utanmıyor, yüzü kızarmıyor. Utanmak, sıkılmak şöyle bir yana ‘önce ben yapmalıyım’ diye bir yarış ta söz konusu! Bu yarışta birinci hiç değişmiyor bilindiği üzere.

Dini ve Milli değerlerimizden kullanılmayan kaldı mı bilmiyor ve ‘aman varsa da duyulmasın’ hassasiyeti ile konuyu uzatmıyoruz tabii ki. Bayrak, başörtüsü, din, iman, Peygamber! Milli, manevi, dini her türlü değeri ‘limiti olmayan bir kredi kartı’ gibi ceplerinde taşıyanlar, gerek duyduğu yerde hemen kullanıyor! Onlar bu işi çok iyi biliyor. Bunu biz değil kendileri hemen her yerde ‘biz bu işi biliyoruz’ şeklinde ifade ediyorlar!

Bir insan, bir topluluk, bir hareket düşünün ki; menfaati uğruna hiçbir şeyi yapmaktan çekinmeyecek; hak, hukuk, adalet, ilke, her şeyi yok sayacak ve bunu normal bir şeymiş gibi yapıp üstüne bir de karşısındakileri ‘ilkeleri yok ilkeleri’ diye eleştirecek! İşte ‘nitelikli ilkesizlik’ burada karşımıza çıkıyor.

Milletin genelini ilgilendiren hassas konuların işlenip, kendi çıkarları doğrultusunda kullanılması, duygu ve inanç sömürüsü ‘nereden ne kadar oy gelir’ hesabı ile yapılan nitelikli işler.

Üstünlüğün ‘takva’dan geçip, ‘para’da karar kılması ile başlamış olan üstün olma yarışında tabi ki ‘köşeyi dönme’ tabirinin önemini de dile getirmek zorundayız. Köşeyi dönmek; ‘kısa zamanda zengin olup lüks içinde yaşamak’ anlamında kullanılan bir deyim malumunuz. Yani daha çok kazanmak için gösterilen bu uğraşlar, ilkesiz davranışlar tamamen ‘üstünlük’ için. Bu kitle için ‘üstünlük-takva-para’ üçgeni biraz değişik.

Son günlerde ‘Sen hiç şühedanın sesini duydun mu?’ sorusu her ne kadar ‘ne şiir okudu bee’ hayretinin gölgesi altında kalmış olsa da amacına ulaşmış bir çalışma. Anmanın gerçekleştiği tarih olan 24 Nisan tarihi aslında Anzakların Çanakkale’ye çıkışının bir gün evveli! Ve ne hikmetse Anzak torunlar da orada! Sözü fazla uzatmadan gelelim sorunun cevabına; şühedanın sesini duyduk amma bir sor nasıl duyduk. Arif Nihat Asya’da duymuş mudur bilemiyoruz ama ‘dua’ şiirinin bu günlerde ve böyle işlerde kullanıldığını görse ne hissederdi acaba diye düşünmeden de edemiyoruz haliyle.

Ya çağır şurada ilkeli kullarını, ya bizi ilkesiz bırakma Allah’ım.

 

İnsan Eğitime Muhtaçtır

İnsan, varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.

Oysa hayvanlar, içgüdüleriyle doğduklarından, kısa sürede çevreye uyum sağlarlar. O yüzden de eğitime ihtiyaçları yoktur.

Bir at yavrusu doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkabilmekte, yaşamı boyunca her hangi bir bakıma muhtaç olmadan hayatını idame ettirebilmektedir.

Fakat yeni doğan çocuk, aciz, bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Kendi başına hayatını sürdürmesi, çevreye intibak etmesi imkânsızdır. Uzun süre, hatta hayat boyu bakıma, yardıma ve eğitilmeye muhtaçtır. Aynı zamanda, şaşılacak kadar da öğrenme yeteneğine sahiptir.

İnsanın bu muhtaçlığı ve eğitilmeye temayüllü olması, bilgi, beceri ve tutumlarla donanmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak çağlar boyu, insanın nasıl eğitilmesi gerektiği hususunda eğitim bilimcilerin farklı düşünceleri ve geliştirdikleri ekolleri olmuştur.

Klasik eğitimciler, davranışçılığı temel alarak ödül ve ceza ile davranış değiştirmeyi kabul ederken, çağdaş eğitimciler insanın ihtiyaçlarından hareketle, benlik algısını bozmadan eğitilmesini savunmuşlardır.

Modern çağın gerektirdiği demokratikleşme anlayışı, eğitime yeni boyut ve sorumluluklar yüklemiştir. “Daha çok demokrasi” gerekçesi ile otoriter yönetimlerden kaçış, eğitime,  “temel hak ve özgürlükler” kavramını taşımıştır.

Disiplin ve cezanın yerini, sevgi,  saygı, hoşgörü, özdenetim, katılımcılık, ekip ruhu gibi kavramlar almıştır.

Günümüzün çağdaş eğitim anlayışı da budur. Bu eksende
eğitim; “gerekli davranışları istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve planlı öğrenme faaliyetleridir.”

Eğitim, “bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir”.

Ertürk de eğitimi, “bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlamaktadır.

Bireyin, insan onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması ile mümkündür.

Bunu sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı ailedir. Mutlu ve olumlu aile ortamlarında yetişen bireylerin daha başarılı ve sağlıklı oldukları bir gerçektir. Okulların da öğrencileri çağdaş anlayışla yetiştirmeleri beklenmektedir.

Öğrenmeyi sağlayan insan beyni, birey olumlu duyguların etkisindeyken daha iyi çalışmakta, öğrenilenler daha kalıcı olmaktadır.

Bu anlamda eğitimci Fatma Varış; “Eğitim; bireyin tüm yaşamı boyunca süren ve okul dışında ve içinde yaşam boyu edindiği deneyimlerin bütünüdür.” Demektedir.

 

Diğer yandan, modern çağın gereksinmeleri de ezber bilginin yersizliğine vurgu yapmaktadır. “Öğrenmeyi öğrenmek” le bilgiye erişim yollarını kazanan birey, kendi sorunlarını daha kolay ve daha pratik çözebilmektedir.

Artık gereksiz bir yığın bilgi yerine, beyni çalıştıracak kadar yeterli bilgi ve eleştirel düşünme becerisi önemsenmektedir.

Bilgiyi sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek, bireyin kendi kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız.

Eski eğitim anlayışındaki ön kabullere göre; insan doğuştan kötüydü. Kaytarma, istismar etme, zarar verme eğilimi güçlüydü. Bu yüzden bireyleri sıkı denetlemek, hatalarını cezalandırmak, boş bırakmamak, haşin davranmak gerekiyordu. Evde ve okulda, aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.

Yapılan araştırmalar, çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları gözetildiğinde, güdülendiklerini,  mutlu olduklarını, iş veriminin yükseldiğini göstermektedir. Çağdaş eğitim, “çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık olmalarını amaçlamaktadır.”

Böylelikle, çocukların doğuştan getirdikleri saflık, temizlik duyguları korunmaya çalışılmakta, cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma iradesi önemsenmektedir.

Eğitimin en üst amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir.

Çağdaş eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimsemektedir.

Yanlış ana-baba ve öğretmen tutumları, yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.

Bu bağlamda insan doğasına ilişkin yeni ön kabuller, yönetim ve eğitim anlayışının giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları, klasik okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.

Dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne karnında teşekkül etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması gerekmektedir.

Bebeklikte sağlıklı aile ortamında yetiştirilmesi, gelişiminin bütün alanlarında, kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda çağdaş eğitimden yararlanmaları, başarılı ve mutlu olmaları için elzemdir.

Böyle olduğu takdirde saldırgan eğilimlerden, olumsuz duygu düşünce ve davranışlardan kurtularak insanlaşmaları mümkündür.

Çocuklarımızın sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve yetiştirmeleri bir zorunluluktur.

” Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır.” Lao-Tzu

“Sadece bir iyi vardır, bilgi ve sadece bir kötü vardır, cehalet.”
Sokrates

 

Sevgiyle kalın.

 

Biraz Ara Verdik

Yazılarımıza biraz ara verdik.

Neden?

Çünkü particilikle ilgili bir deneme yaptık. 2 ay kadar yoğun bir tempoda bu konu ile meşgul olduk ve sonuç kamuoyunun bildiği şekilde olunca biz de normal hayatımıza geri dönmeye karar verdik.

Şahsen, fikir mücadelesinin daha önemli olduğunu, fikir ve düşünce doğrultusunda hareket etmenin daha gerçekçi olduğunu biliyorum ve bugüne kadar da bu anlayışla hareket etmeye çok gayret gösterdim.

Ancak, bazen, şartlar dayattığında, fikir ve düşünce mücadelesinin yanında, bahsettiğim icraatları yapmanın gerektiğini de kabul ediyorum. Zaten, bunun için bir girişimde bulundum.

Türk Milliyetçisi düşüncesine sahip ve Ne Mutlu Türküm Diyene veciz ifadesine inanan bir anlayışın mensubuyum ve bu anlayışın her zaman, her yerde, her vesile ile ve her fırsatta mücadelesini veriyorum.

Gerçek bu olunca, diğer yaşanan her şey ayrıntı olarak kalmaktadır.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK;

“Mevzuubahis olan vatan savunması ise, gerisi teferruattır.”

Biz de bu anlayışa inandık, iman ettik.

Bunu neden söylüyorum, biliyor musunuz?

Zaman, zaman bazı sorularla muhatap oluyorum ve kafalarda bu tip soruların kalmaması için kamuoyu önünde bir açıklama yapma gereği hissediyorum.

Dünya görüşümüze, şahsî menfaat hesapları için sahip olmadık.

Türk Milliyetçiliği anlayışımıza, koltuk ve unvan hırslarıyla ulaşmadık.

Türk Milleti’nin yücelip yükselmesi düşüncesine kişilere, kurumlara, gruplara göre yön vermek için inanmadık.

Böyle düşündükten, buna inandıktan, böyle hareket etmeyi düstur edindikten sonra, bu düstura, bu inanca, bu düşünceye kırılmak, darılmak, küsmek nasıl izah edilebilir?

Millete hizmet etmenin çok değişik yolları vardır.

Biz, bu yolların birçoğunu uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz ve bundan sonra da devam edeceğiz.

Sadece, istedik ki, Türk Milleti’ne hizmet etmenin yollarından bir diğerini de hayata geçirelim. Olmadıysa, ne yapalım, o da eksik kalsın der ve diğer yolları kullanmaya devam ederiz.

Şimdi bakın; Türk Milleti’nin yerleşme alanları Avrupa’da Adriyatik Denizinden başlar.

İşte biz, Adriyatik Denizinde ayağını, Hazar denizinde yüzünü yıkamış bir insanız.

Çok şükür, bize bunlar nasip oldu.

Suriye Türkmenleri, Irak Türkmenleri, yeniden dirilmeye çalışan Urfa Türkmenleri ve diğer Türk Dünyası ilişkileri bizi yeteri kadar ciddi sorumluluklar içerisine sokmaktadır zaten.

Böylesine büyük bir dünyanın sorumluluğunu hissetmek, şahsî hesaplar yapmaya ister istemez engel olmaktadır.

Bakın, 14 Mart 2015’de Halep Türkmenlerinden bir kardeşimle yaptığımız bir mesajlaşmada onun son cümlesi nedir?

“….İnşaallah bir gün olur başkanım, siz bir tohum ektiniz, elbet bir gün yeşerecek…”

İnançları doğrultusunda yaptıklarının bu sonucunu gören hangi insan, şahsî hesaplarla hareket edebilir?

Ne Mutlu Türküm Diyene diyebilen herkesle yolumuz aynıdır. Bu, değişmez, vazgeçilmez, kopulmaz, tartışılmaz bir kuraldır.

 

Üçüncü Çekmece

Bahçecik’teki küçük tek katlı evimiz geldi aklıma

Ve seninle olan anılar

Gitmeden önce seninle birlikte uyuduğumuz odaya girmeni istiyorum

Işığın anahtarı kapının hemen yanında

Aman karanlıkta kalma

Çok korkarsın bilirim ben

Odadaki dolabın 3. çekmecesini aç

Mavi kapaklı bir defter var, al onu eline

Sayfaları karıştır, kenarı kıvrılmış sayfayı bul

Orada ‘seni asla terk etmeyeceğim’ diye verdiğin söz

Ve attığın imza var

Yırt o kâğıdı şimdi

Çık evden dışarıya, evin karşısındaki banka otur

Çakmağını çıkart cebinden de yak o kâğıdı

Dur ağlama, bunu yapman iyi oldu bir bakıma

Şimdi yolun açık olsun

Bir elvedaya sığdırır bizi yere göğe sığdıramadıklarımız.

 

 

Türk Anayasadan “Dışarı”, Başkanlık Sisteminde “İçeri”

Siyasetçi metro açıyor. Halka Yeni Türkiye‘ye evet mi diye soruyor. Topluluk bağırıyor: EVET. Ardından Yeni Anayasaya evet mi sorusu geliyor. Topluluk yine bağırıyor: EVET. Ardından malum tezahürat geliyor: “Türkiye seninle gurur duyuyor“. Vatandaşa göre Türkiye’nin gurur duyduğu kişiler yeni anayasadan Türklüğü, Türk Milleti gibi ifadeleri dışlıyorlar. Milli kimlik hiçbir ciddi ülkede etnik çağrışım yapmıyor; ama onlara göre Türkiye’de yapıyor. Vatandaşın olup bitenlerden ne kadar haberi var bilinmez; ama onun görevi alkışlamak, bazen de para karşılığı meydanları doldurmak ve seçimlerde sandık mankeni olup rey atmak.

Anayasa’dan Türklüğü silecek kadar siyasi sapma içine girenler “…Türk de, Kürt de, Alevi de, Sunni de denmediğine” sığınıyorlar. Onlara göre, böylece sorun da kalmıyor. Kalite bu… Türkiye böyle yöneticilere layık değil… Millet metro ve Marmaray ile avutuluyor. Yönetenler milletvekili aday listelerinin başına “soykırım olmuştur” diyen adayları koyuyorlar. Vatikan’ın soykırımı tanımakta geciktiğini söyleyen Mahçupyan Başbakanlık başdanışmanı yapılmıştı. Acaba Ermenistan Başbakanı, soykırım yalanını reddeden bir Türk’ü baş danışman yapar mı? Oradaki partiler bir Türk adayı listelerine alırlar mı? O halde, yanlışlarımızı görelim ve sözde soykırımı tanıdı diye Papa‘yı ve Avusturya‘yı suçlamak yerine kendi kendimize çeki düzen verelim. Sokma akılla milliyetçi olunmuyor.

Türkiye’de işgücü açığı mı var ki, 70.000 dolayında Ermeni burada çalışıp ülkesine para gönderir? Ülkemizde fiili işsizlik %18‘i bulmuş. Yunan Parlamentosunca 9 Eylül 2014 tarihinde kabul edilen sözde Pontus soykırımı ve Türk düşmanlığı sürekli gündemde iken, Yunan adalarına giderek, Yunan turizmine katkı yapanlar bu ülkenin yüzkaralarıdır. HDP’nin seçim beyannamesini görünce bu parti bir Ermenistan partisi mi diye düşündük. Bu parti bir Türkiye partisi olabilir mi?

Bu arada Papa’ya tarihi uyarı mektubu gönderen, Aydınlar Ocaklarının ve Milli Düşünce Merkezi’nin de içinde bulunduğu Türkiye Sivil Toplum Birliği‘ne mensup kuruluşları bu anlamlı hizmetlerinden ve milli hassasiyetlerinden dolayı tebrik ediyoruz.

Sayın Başbakan “… Konuşursanız tuzak, taziye yayınlarsanız yetmez, peki ne isteniyor; diasporayı tatmin etmek mümkün değil” diyor. İnsanlıktan nasiplenmemiş, her biri teröre karışmış, kan dökmüş bu Ermeni katillerini tatmin etmek TC Başbakanının görevi mi? Barış ve işbirliği karşılıklı olur. İşgal ettiğin Azerbaycan topraklarından çıkarsın; hayali soykırım iddialarını terk edersin; Türkiye ile yaptığın anlaşmalara sadık kalırsın; o zaman iyi komşuluğu düşünürüz. Bunlar olmadan Erivan’a maça gider ve türbinde arka sıranızda oturan ASALA başkanından haberdar olmazsanız; karşı tarafı azdırır ve tahrik edersiniz. Taviz tavizi, taziye taziyeyi takip eder. Devlet adamlığı tecrübe kazanılan ve staj yapılan bir yer değildir. Tersine tecrübenin ve ilkeli olmanın konuşturulacağı bir yerdir.

Anayasa’dan Türklüğü sileceksiniz ve ülkede çatışmacı bir ortam yaratacaksınız; diğer taraftan Türk tipi başkanlık sisteminden bahsedeceksiniz. Bu Türk Milletini aşağılamaktır ve cahil kabul etmektir. Hemen hemen bütün araştırmalarda %5-8 arası Milli Kimliği yani Türklüğümüzü kabul etmeyenler çıkıyor. Bunları, milli kimliği kabule zorlamaya ihtiyacımız yok; ancak ülkeyi yönetenler marjinal görüşleri tatmin etmek zorunda da değiller.

Türkiye çok önemli bir yol ayrımına getirildi. Demokrasi asgari ölçüde önünü arkasını görebilen, oldukça kaliteli, en azından sosyal göstergelere göre oldukça gelişmiş toplumların rejimidir. Milletleşememiş, mutabakatları gelişmemiş neseb-i gayri sahih kalabalık ve insan sürülerinin değil. Her ne kadar demokrasi günümüzde bekleme odasına tıkılmak isteniyor ise de; demokrasi bize göre değil demek istemiyorum. Ama biraz da demokrasiye uygun bir toplum haline gelebilsek.

 

Açlığın Örttüğü Gerçekler!

Türkiye tarihi bir seçime gidiyor. Bazılarımız bunun “son seçim” olduğunu söylüyor. Kimimiz de “Son Osmanlı Mebusan Meclisine” benzeyeceğini iddia ediyor.

Türkiye’nin dış politikası, ekonomik tercihleri, eğitim anlayışı iflas etmiş ve yurdumuz  “mutsuz insanlar ülkesi” haline gelmiştir.

Memleketin ağır bir bölünme sürecinde olduğu izahtan varestedir.

“Yeni Türkiye” için “Yeni Anayasa” denilerek bu topraklarda Türk Milletinin hükümranlığına son verilmek istenmektedir…

Ancak üzülerek görüyorum ki; halkımızın büyük bir çoğunluğunu bunlar ilgilendirmemektedir.

Çünkü insanlarımız ağır bir geçim sıkıntısı içinde olup hatta açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaktadır.

Bu sebeple vatan tehlikede imiş, bölünecekmişiz, işgale uğrayacakmışız onlar için pek önem içermemektedir.

Bunu Süleyman Şah türbesinin terk edilişinde ve Pkk ile oturulan pazarlık gibi olaylara tepki verilmeyişi ile çok net gördük ve görüyoruz.

Halkımızın ilgilendiği en önemli hususlar; asgari ücretin artırılması, emekli maaşlarının yükseltilmesi, taşeron işçilerin sorunlarının çözülmesi, atamaların yapılması ve işsizliğin giderilmesi, sosyal yardımların artırılması gibi ekonomik temelli konulardır.

Ülkemiz nasıl “mutlu insanlar ülkesi” haline gelecektir? Bütçede yeterli kaynak varmıdır? Ekonomide küresel şirketlere karşı izlenen teslimiyetçi temel politikalar değişmeden bu konulara kalıcı çözümler bulmak mümkünmüdür? gibi sorulara cevap bulmadan bu sorunlar giderilebilirmi?

Bazı siyasi partilerimiz emekliye iki maaş, asgari ücrete 1500 TL ve üzeri maaş, sosyal yardımları katbekat yükseltmek gibi vaatlerle halkın önüne çıkmıştır.

Bana göre sadece popülizmle halka yaklaşarak böyle vaatlerde bulunmak, yaşayan insanlarımızın mutsuzluğunu daha da artıracak ve henüz doğmamış çocuklarımızın bile yaşamını köle olarak sürdürmelerine neden olacaktır.

Şimdi halkın önemsemediği ana konulara değinmeden iktidar koltuğuna kolay yoldan gelmek için uçuk vaatlerde bulunanlar, Türk Milletine karşı yürütülen projeleri tamamlamak isteyenlerdir.

Bunları o partilerde bulunan yurtsever ve milliyetsever insanlarda çok iyi bilmektedir!

Milyonlarca emeklinin, işsizin, atama bekleyen üniversitelinin, taşeron işçinin ve sosyal yardımla yaşayan 12 milyon hanenin gönlünü maddi vaatlerle almaya çalışan pkkcı, Dersimci, Ermenici, etnikçi, istismarcı ve Türk Milletine düşmanlık besleyen insanların oluşturacağı bir meclis inanın felaketimiz olur.

Türk insanının içinde bulunduğu maddi imkansızlıkları kullanarak, Türk Milletinin başına örülmek istenen yeni tuzakları görmenizi dilerim. Eğer “benden sonrası tufan” diyorsanızda ona hiç katılamam!

Eğer iktidar ve bazı muhalefet partileri tarafından Türk Milletine karşı yapılmak istenenleri göremez ve anlayamazsanız, sadece ekonomik sıkıntı çekmez, hem evinizden barkınızdan hem canınızdan hemde çoluk çocuğunuzdan olursunuz. Nereden biliyorsun derseniz, Türk Milletinin 100 yıl öncesinde yaşadıklarına bakın, söylediklerimin tamamının dedelerimizin, ninelerimizin başına geldiğini görürsünüz. Yani öyle çok uzağa gitmeye gerek yok!

İşte tehcir sırasında yaşananlar, işte Çanakkale’de şehit olan “çocuk askerler”

Türk Milleti, muhakkak her türlü faydayı kendisine yönlendirecek olan evlatlarını iktidar yapmalıdır. Eğer bunu yapmazsak, bir bakarız ki; Nazlı Ilıcak gibi “Türk’üm demeyi canım çekmiyor” diyen insanlar TBMM’yi doldurmuş! Onlar mı size beklediklerinizi verecek?

Gerçekler acı da olsa bunlardır. Türk Milleti ezici çoğunluğuna rağmen ülke idaresini ele alamıyor ve bu toprakların zenginliğini kullanamıyorsa diyecek bir laf kalmıyor.

Yine Atatürkçünün, cumhuriyetçinin, sosyal adaletçilerin, muhafazakarların, milliyetçilerin, sözde Türk’üm diyenlerin çakmalarına itibar etmeyin. Çünkü yumurta kapıya geldi!

 

 

Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. ali Şâmil Muallim İle Türkiye –Ermenistan Münasebetleri Üzerine Derin ve Stratejik Fikir Jimnastiği a

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde, Ermenistan sınırları içerisinde bulunan Göyçé İlçesi’nin İnékdağ Rayonu’nda doğdunuz. Atalarınız bu şehre ne zaman hangi sebeplerle yerleşmişlerdi?

Prof. Dr. Ali Şâmil: Benim köyüm ‘İnekdağ’ adı ile anılır. Köyümüze yakın yerde dağ vardı, o da İnekdağ adlanırdı. Bu kaynaklarda da olduğu gibi İnak adlı Türk tayfalarının bu yerlerde yaşadıklarını, kendi adlarını da dağa, köye verdiklerini gösterir. Gökçe eski Türk meskenidir. Dede Korkut destanındaki olayların ekseri Gökçe gölü ve çevresinde gerçekleşir. Şah İsmailin bu yerlerden gelip geçtiğine dair ilginç anıları vardır. Türkler zaman zaman burada bir biri ile savaşmış, Osmanlı-Sefevi, Rusya-İran, Rusya-Türk savaşlarında da Gökçenin nüfusu sürekli değiştirilmiştir.

Bizim aile buraya yerli Türklere nazaran geç yani 1830 senesinde gelmiş. Bildiğim kadarıyla benim soyum anne tarafım Garapapaglardan, baba tarafım ise Gacarlardandır.  Bizim köyümüze yakın yerde kilise vardı.  Bu yüzden köyde Hıristiyan mezar  taşları vardı. Onların üzerinde Ermeni alfabesi ile yazılar olsa da, köyümüze sonradan gelmiş Ermeniler o mezar taşlarının üzerindeki yazıları okuyamazlardı. Bundan başka, bizim köyümüzün yakınlığında Cinli dere diye bir yer de vardı. Büyüklerimize buranın niye Cinli olarak çağırıldığını sorduğumuzda bize;  ‘Orada çok fazla cin olduğundan orası Cinli olarak adlandırılır.’  Diye cevap vermişlerdi.  Ancak sonra orada sel sebebiyle  çok sayıda maddî medeniyyet örneklerini  çıkardığında anladık ki, burası da eskiden yaşayış yeri olmuştur. Burada Türk kökenli Cinli tayfası yaşamış.

Köyümüzün yaşlı insanlarının anlattıklarına göre  onlar Gökçe’de yerleştiklerinde geyikler dağlarda yaşar, evlerde sağılırmış. Yani daha inekler evcilleştirilmemişti.  Ve ya bizim köyün yaşlıları köye yakın bir yerde ilk yaşayış meskeninin olduğunu,  bazı nesillerin oraya gelip yerleştiklerinde köyde önceleri üç Ermeni ailesinin yaşadığını hatırlarlardı. Bu ailelerin harsınları (Ermeni kadınlarına verilen ad) çok güzel mani söylermiş. Hatta bizim kadınlarımız bile bu kadar güzel mani söylemezlermiş. Bu da bir kez daha tarihcilerin, kaynakaların verdiği bilgiyi ispat eder  ki, o kadınlar bu gün bizim anladığımız anlamda Ermeni  değildi. Ermenice konuşmazlardı.  Dinleri Grigoyan, dilleri ise Türkçe olmuş .  Hristiyan Türkler olmuşlar. Fakat o dönemde  milli kimlik deyil, dini kimlik önemli olduğundan onlara ‘Hıristiyan‘, bize ‘Müslüman‘ diyorlardı. Çünkü o zamanlar hatta Kürt, Fars, Arap, Ermeni diye isimlendirmeler yoktu. Müslüman-Hristiyan ifâdeleri genişce kullanılırdı.

Çetinoğlu: Kaç yaşına kadar burada yaşadınız, ne sebeple ayrılıp Azerbaycan’a yerleştiniz?

Prof. Dr. Şâmil: Ben 1965 senesinde komşu Zod köyünde bulunan Orta okulu bitirdim, ondan sonra geldim Bakü de ünversite eğitimi aldım. Daha sonra Azerbaycan Devlet Ünversitesi (şimdiki Bakü Devlet Ünversitesi) Jurnalistika  Fakültesi’nin Gündüz bölümünü  bitirdiğim için Nahçivana tâyin edildim. Orada Nazirler Sovyetinin ‘Şerg Gapısı‘ gazetesi vardı. O gazetede çalışmaya başladım.  Ben Nahçivanda çalıştım. Ama kardeşlerim, ailem bütün köyümüz 1988 yılına kadar Ermenistan’da yaşıyordu. Fakat 1988 yılında  Rusya Karabağ olaylarını fiştekledikten sonra Rusyanın Ermenilere yardımıyla Ermenistandaki bütün Müslüman köyleri boşaltıldı. Sadece Türkler değil, Müslüman Kürtler de Ermenistan’dan kovuldu. Ben bu olayların bizzat şahidi idim. Çünkü ailemizin korunmasını temin etmek için Ermenistana gittiğimde yolda zırhlı askerî araçlar vardı. Ve Ermeniler köylerden çıkmak isteyen Türklerin mallarını çalmak, kendilerine ait olmayan şeylere sahip olmak istiyorlardı. Türkler de karşı koyunca savaş çıkıyordu. Biz Rus askerleri ile konuşup onlara arag (alkollü içki) verip bu savaşlara engel olmalarını söylüyorduk.  Rus askerleri ise açıkca; ‘kendilerine yukarıdan emir verildiğini, Ermeniler hatta adam öldürseler bile kesinlikle onlara dokunmamalarını, ancak Müslümanlar silahlanırsa, savaşırsa onlara engel olmalarının emredildiğini‘ söylüyorlardı.  1988 yılında Ermenistan’daki bütün Türkleri ve Müslümanların büyük kısmını Azerbaycan’a getirildik. Geri kalan kısmı Kazakistan çöllerine sürüldü. Benim ailem o zaman Bakı ve Azerbaycanın diğer kısımlarına yerleşti.

Çetinoğlu: Yaşadıklarınızdan ve size anlatılanlardan hatırladıklarınıza göre Sovyetler Birliği döneminde Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkiler nasıldı? Mesela Ermenilerin size bakış açıları, Türkler hakkındaki düşünceleri ve Türklerin Ermenilere bakış açıları ile haklarındaki düşünceleri… gibi konulardaki bilip hatırladıklarınızı anlatır mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Gökçe 3 yere bölünmüştü. Onlaran biri de Basargeçer ilçesinin 36 köyü olan Basargeçerdi. Burada 30 köy Türk, 5 köy Ermeni, 1 köy ise karışık karma köy idi. Biz Ermenilerle konuştuğumuzda da bize Türk diyordu. Ortak konuşma dili Türkçe idi. Türkçeyi sadece Türkler deyil, Kürtler de, diğer Müslümanlar da, Ermeniler de konuşurdu.  1828 yılında Rusya hükumeti memurları istatistiklerine göre, sadece Zerzibi köyünde 3 aile yerli Ermeni varmış burada. Geri kalan Ermenilerin hepsi İran’dan, Türkiye’den getirilmiş Ermenilerdir. Hatta benim okuduğum belgelerden birinde Türkiye’nin Doğubeyazıt kazasından getirilen Ermeniler Müslüman köylerinde yerleştirildiklerinde onlar korktuklarını, Müslümanların evlerinin, topraklarının alınıp Ermenilere verilmesinden ve bu yüzden Türkler onları öldürebilmesinden endişe ettiklerini dile getiriyorlardı. Onları sadece Ermenilerin olduğu yerlere yerlşetirmelerini rica ediyorlardı. Bundan sonra Sovyet hükumeti Gökçenin Karanlık ve Kever bölgelerinden Türkleri ve Kürtleri (Kürtlerin nüfusu yüzde 3’tü) Gökçe gölünün güneyine Basargeçer tarafa sürdüler. Türklerin boşaltıldığı yerlerde ise Ermenileri yerleştirdiler.

1918 yılında savaştan sonra yeni cumhuryet kuruldu ve Türkiyenin  Kars, Van, Erzurum bölgelerinden de Ermeniler kaçıp Ermenistan’a geldi. Onları da Gökçe’de Türklerin evlerinde yerlşetirildiler. Ermeniler kaçıp geldikleri için kötü durumda idiler ve Gökçedeki Türkler onlara kucak açarak, zor durumda olan ailelerin yaşaması için ortam oluşturmuşlardı.

İlişkilere gelince: Ermeniler Türkçe şarkı söylerdi, Türkçe konuşurlardı, çoğu zaman kiliseye bile gitmezlerdi. Ancak sonra okullarda ve kiliselerde yapılan propogandalar  sonucunda millî kimlik düşüncesi güçlendi ve Sovyetlerde Türkiye’ye karşı nefret arttı. Onların o nefretleri bize karşı da hissedilmeye başladı. Özellikle genç nesilde. .. O zamanlarda da Sovyetlerde bizim soyumuz Türk deyil Azerbaycanlı olarak propoganda edilirdi. Yani bizim Türkiye’dekilerden farklı olduğumuz, bizim milletimizin Türk deyil Azerbaycanlı olduğu iddaa edilirdi. Ve o dönemlerde artık propoganda sonucu Azerbaycanda yaşayan pek çok insan kendini Azerbaycanlı olarak tanımaya başlar. Bizim milli kimliğimizin kaybolmamasında Ermeniler bize çok yardımcı oldular. Kendine Azerbaycanlı diyen her kesle alay eder ve onları Türk diye çağırırdı. Biz de velilerimizden, öğretmenlerimizden işin aslını öğrenirdik.

1937 senesinde Stalin Türkiye ile muhtemel  her hangi bir savaş zamanı Türklerin Türkiyeye yardım etmemesi ve onların uzaklaşması politikası yürüterek ülkedeki bütün Türklere Özbek, Türkmen ve saire farklı isimler takarak onları bir birinden ve Türkiyeden uzaklaştırma politikası yürüttü.

Ermenilerin köylüleri  de bize saygı ve sevgi gösterirlerdi. Onlar bazı konularda bize muhtaçtı. Şöyle ki Türkler hayvancılık , tarımcılık yapar eti, sütü, buğdayı ve saireyi temin ederlerdi. Ermeniler de esasen ev yapımı, duvar yapımı , ayakkabıcılık, terzilik gibi işlerle ile meşgul olurlardı.  Ermenilerin hayvancılığı ve tarımcılığı çok olmazdı. Onlar bu işleri Türklerden öğrenirlerdi.

Ancak sonralar gittikce artık çatışmanın derinleştiği hissedilmekte idi. Mesela 1964 senesinde köylere haber verildi ki, soykırmının 50 yıllığı sebebiyle Ermeniler silahlanarak Türk köylerine baskınlar düzenleyecek. Bu olay Sovyetlerin en iyi döneminde gerçekleşti. O zaman bizim köyün erkekleri kendi av silahlarını alarak Ermeni köylerinden gelebilecek tehlikeye karşı sıra ile gözetliyorduk. Eğer Ermeni silahlıları gelse biz av silahları ile de olsa köye haber vererek onların dağlara, Azerbaycan tarafa kaçarak canlarını kuratarmalarına yardımcı olacaktık. Biz bir kaç av tüfeği ile Ermeni silahlı destelerinin önünü alamayacağımızı çok iyi biliyorduk. Bizimki sadece haber vermek maksadıyla silah kullanıyorduk.   Çünkü benzer olaylar 1918 yılında da olmuştu. Ermeniler, silahlılarıyla Türk köylerine baskın yaptıklarında köyün erkekleri Ermenilerin karşısına çıkmış onları oyalayıp ölseler de kadın kızların büyük kısmının dağlara çekilip kurtulmalarını sağlamışlardı.

Çetinoğlu: İlişkiler, ne zaman ve hangi sebeplerle bozuldu?

Prof. Dr. Şâmil: İlişkiler Rusyanın propogandası sebebiyle giderek bozulmaktaydı. Özellikle Türkiye aleyhine çok sayıda kitaplar basılıyor, televizyonlarda programlar yapılıyor ve Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı beyan ediliyordu. Bu menfi propaganda  giderek artmakta idi. Sovyetlerin çöküşü artık kaçınılmaz idi.

Ereniler arasında, Sovyetlerde kalmak isteyenlerin yanı sıra, sovyetlerden ayrılmak isteyen grublar da vardı. Ermenistanda Sovyetlerden kurtulmak isteyen grublar ile benim ilişkilerim çok iyi idi. 1988 yılında biz o Ermeniler ve Gürcüler ile gizlice görüşüp Sovyetler çöktüğünde bizim cumhuriyetlerin halinin ne olacağını konuşurduk. Ben o zaman Rusyanın yine Ermeni-Müslüman çatışması çıkaracağını söylediğimde bizim Ermeni tanıdıklar bunun mümkün olmadığını, Azerbaycan’da 200 Ermeninin annesinin Ermeni olduğunu, damarlarında Ermeni kandı olduğunu radyo ve televizyonlarda propoganda yapılacağını ve bunun sonucunda da bu çatışmanın çıkmayacağını söylerdi. Ben ise yine israrla radyo ve televizyonun Sovyet hükumetinin elinde olduğunu, hükümetin bundan daha kolaylıkla yararlanacağını ve çatışmayı çıkaracaklarını iddia ederdim. O zaman bana karşı çıkan Ermeniler sonrasında benden özür dilediler ve benim geleceği daha iyi gördüğümü söylediler. Gerçekten de 1988 yılı Şubatta Sumgayıt olayları oldu. Ancak bizim o zaman sevdiğimiz, saygı duyduğumuz Paru Ayrikyan adında bir Ermeni vardı, sonradan parti başkanı oldu, o artık Şubatta Sovyet olaylarından önce İrevanın sokaklarına ilanlar yerleştirmişti ki, bu aslında Sovyetlerde çok ağır suç olarak bilinirdi. Ama yine de Parok Ayrumyan bunu göze almıştı. İlanda şöyle yazıyordu:  ‘Sovyetler çökmeğe doğru yüz tutmuş. Bunun önlemek için de Azerbaycan’da Ermeni müslüman çatışması başlayacak. Bu Ermeni çatışması, Bakı, Gence, Ağdam gibi yerlerde olacak.’ Parokun büyük yanlışı Sumgayıt’ı görememesinde idi. Aslında, Parok çatışmanın çıkacağını biliyordu, ancak nerede olacağını yanlış tesbitlemişti. Biz de o  ilanı alıp makinada çoğaltıp Azerbaycan’da paylaştırdık ki, artık bunu Ermeni söylediği için bu çatışmaya hazır olun. Gerçekten de Sumgayıttaki bu çatışmadan sonra Nevruz bayramı esnasında durum daha da gerginleşti ve Ermenilerin Müslüman köylerine baskın yapacağı bekleniyordu. O zaman ben Nahçivanda gazetede çalışıyordum. İrevan ile Nahçivan arasındaki mesafede 50 bine yakın Müslüman ailesi, kadınlar, çocuklar göç etti  ve Nahçivan köylerinde, insanların evlerinde yerlşetirildiler. O zaman parti sovet başkanları bu işe Moskovanın korkusundan yardım etmedi. Fakat halk büyük bir cesaretle bu insanlara kucak açtı. Biz o devirde daha AHCPyi (Azerbaycan Halk Cephesi) kurmamıştık. Fakat gizli teşkilat vardı ki, onlar kahvehanelerde oturur, gelen aileleri evleree yerleştirirlerdi. Oradan gelen ailelerinin çoğunun ses kaydı vardır bende. Hangi ailenin nereden geldiğini, nerede yerleştirildiklerini kaydederdim. Onlardan birini şöyle hatırlıyorum ki, Sederek’te bir adamın üç oğlu vardı, her üçünün de evi vardı. Ermenistandan göç etmiş 69 akrabasını o üç evde yerleştirmişti. Akıl almaz bir durum idi. Ama bizim insanımızın kendi insanına böylesine sahip çıkması da güzel olaydı.

Daha sonra Ermenilerin ‘milletci‘ dediğimiz bize yakın kısmı, onların içinde Parti Sovet önderleri de vardı, onların arasında benim bir zamanlar savunduğum ve bana yakın olan Dereçiçek (sonra Ahtı rayonu oldu) ilinin birinci katibi de vardı,O beni haberdar etti ki, biz artık Ermenistanda Türkleri koruyamayacağız, lütfen imkânınız dahilinde gelin milletinizi buradan alın götürün. Bununla da biz Genceden ve Nahçivandan yük arabaları ile giderek Türkleri Ermenistandan çıkardık. Sonuncu grup 1988 yılı aralık ayında boşaltıldı.

Çetinoğlu: İçerisinde bulunduğumuz dönem itibâriyle Azerbaycan’da Ermeni, Ermenistan’da Azerbaycan Türk’ü var mı?

Prof. Dr. Şâmil: Bu gün Azerbaycanda H. Aliyevin dediğine göre 30.000 Ermeni var. Bir kısım soyismini değiştiren, bir kısmı ise Türklerle veya Kürtlere evlenen Ermenilerdir. Ermenistanda da Ermeniler ile evlenen Müslüman kadınların sayısı 100-150 civarındadır. Onların bir kısmı Ermenistanda kalmış, bir kısmı da boşanarak geri dönmüştür. Ancak İrandan Ermenistana geçici olarak gidip çalışan Türkler var.

Çetinoğlu: Ermenistan’da, Türk asıllı olup da Türkçe bilmeyen ve Ermenice konuşan, Hıristiyanlığın Gregoryan Mezhebi’ne mensup olan Türkler hakkında bilgi lütfeder misiniz? Bunlara Ermenileşen Türkler diyebiliriz.

Prof. Dr. Şâmil: Bu türlü olaylar Azerbaycanda yok. Eğer eski çağlarda yani 18. 19. Yüzyılların başlangıcında Grigorian mezhepli Türkler olduysa bile onlar Ermenileşmiş, bu günkü Ermeniler ile onların hiçbir farkı yok. Sadece soyisimlerinde Türk isimleri kalmakla onlar eskiden Türk olduklarını bilebilirler. Yoksa bu gün için onlar kendilerini Türk hissetmezler. Azerbaycanda da Ermeni soyadında kimse yok.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği döneminde Türklerle Ermeniler arasında evlilikler oluyor muydu? İki millet arasındaki ilişkiler bozulunca evlilikler de bozuldu mu?

Prof. Dr. Şâmil: Esasen Azerbaycan erkekleri Ermeni kadınları ile çok evlenirlerdi. Azerbaycan kızları Ermeniler ile evlenmezlerdi. İki millet arasında ilişkiler bozulduğunda bu evliliklerin çok az kısmı bozuldu.

Çetinoğlu: Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türkiye – Ermenistan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Şâmil: Ben Azerbaycan vatandaşı olarak Türkiye-Ermenistan ilişkisi görmüyorum. Türkiye-Rusya, Azerbaycan-Rusya, Türkiye-Avrupa, Azerbaycan-Avropa ve Azerbaycan-Amerika ilişklerini görüyorum. Bu güçler propoganda yapmazsa, Ermenileri tahrik etmezse Azerbaycan-Ermenistan probleminin çözümü için sadece bir haftalık zamana ihtiyaç vardır.

Çetinoğlu: Sizce; Türkiye – Ermenistan ilişkilerinin bozuk olmasının müsebbibi, aşağıdakilerden hangisi veya önem sırasına göre hangileridir?

09.1-Ermenistan Hükümeti

09.2-Türk Hükümeti

09.3-Ermeni halkı

09.4-Türk milleti

09.5-Moskova yönetimi

09.6-Diaspora Ermenileri

09.7-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletler

 

Prof. Dr. Şâmil: Ön sırada Rusya ve Avrupa vardır.  Ermenistan ve Türkiye ilişkilerinin kötüleşmesine, çatışmaların derinleşmesine sebeb;  Rusya, Fransa, İngiltere , Amerika gibi devletlerdir. Eğer bu devletler olmasa, Ermenilerin içinde en fazla yüzde 5-10luk bir kesim Türklerden nefret eder, onlar da ülkeyi terkeder ve böylelikle Türk Ermeni ilişkisi yoluna girer. Ermenistan hükumeti de bir oyuncak gibi yabancı güçlerin elindedir. Onları halk seçmez, halkın oyları ile seçilmezler ki, bağımsızca bir söz söyleyebilsinler.

Çetinoğlu: Aynı alt başlıkları Azerbaycan – Ermenistan ilişkileri açısından cevaplandırır mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Önce Rusya, sonra Fransa, sonra Amerika sonra Yunanistanı, İsraili en sonda İran olabilir. İranın gücü yok. Sonda Ermenistan. Yukarıda söylediklerim bu soru için de geçerli.

Çetinoğlu: Karabağ ile ilgili son gelişmeler ve son durum hakkında bilgi verir misiniz? Temennilerden arındırılmış muhtemel gelişmeler üzerine yorum yapar mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Karabağda 1994 yılında ateşkes ilan edilse de, o zamandan buyana her sene çatışmalar olur. Her sene 100-150 civarında insan ölür, basın bunu yayımlar, bununla da dış güçlerin dengeleme politikası yapılır. Amerika ve Avrupa devletleri bu çatışmanın şiddetlenmesini istemez. Çünkü bu çatışmalar şiddetlendiği anda Rusya Azerbaycana girebilir ve Bakidan Avrupa’ya giden petrol boru hattını durdurabilir. Azerbaycan’ın da güçlenmesini istemezler. Çünkü Azerbaycan güçlenirse ve Ermenistanı yenerse, o zaman Rusyanın ve batının doğuda bir dayanağı, ayak yeri olmaz ve Azerbaycan petrol anlaşmalarında batının ve Rusyanın etkisinde kalmaz.

Çetinoğlu: Türkiye ve Azerbaycan, güçlü devletler. Algı operasyonları ile toplum mühendisliği veya diğer sosyolojik, psikolojik metotlarla, Ermenistan’da sulh taraftarı bir kadroyu yönetime getirmek gibi bir proje uygulanamaz mı?

Prof. Dr. Şâmil: Elbette uygulanır. Ama ben daha ne Türkiye’de ne de Azerbaycan’da bunun gizli ve ya açık sistemle yapıldığını görmedim.  Mesela Türkyenin 1988 yıllarından itibâren Ermeni araştırmaları enstitüleri kurması, faaliyete geçermesi gerekirdi. Ermenice radyo televizyon propogandası yapılmalı idi. Aynı şekilde Azerbaycan’da da yapılması lazımdı. Aksine ne oldu? Ermenice yayın yapan gazeteler kapatıldı, düşman ülke ilan edildi ve propoganda işi durduruldu.

Çetinoğlu: Türkiye’de; inşaat işçisi, çocuk ve yaşlı hasta bakıcısı, hizmetçi gibi işlerde kaçak olarak çalışan 50.000’in üzerinde Ermeni var. Azerbaycan’da bu şekilde veya başka işlerde çalışan Ermeni var mı?

Prof. Dr. Şâmil: Yoktur. Azerbaycan’a Ermenilerin girişi yasak.

Çetinoğlu:Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? ‘İnsanlık gereğidir, yapılmalıdır, barışa katkı sağlar‘ mı diyorsunuz, gösterilen müsamâhayı yanlış mı buluyorsunuz?

Prof. Dr. Şâmil: İnsanlık gereğidir.

Çetinoğlu: Barış ve dostluk taraftarı gibi görünen süper devletlerin; Azerbaycan – Ermenistan ve Türkiye –   Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ile ilgili düşünce ve uygulamalarını değerlendirir misiniz?

Prof. Dr. Şâmil: Görünürde barışcı olsalar da, aslında barış olmaması için uğraşırlar.

Çetinoğlu: Ermenistan, ‘Büyük Ermenistan’ üzerine hayaller kuruyor. Mümkün değil ya… Diyelim ki balinaların gül dalları üzerine saraylar kurmuş olmasının şerefine, ‘alın… sizin olsun…’ denildi. Ruslar, bu topraklar üzerinde Ermenilerin safâ sürmelerine izin verir mi?

Prof. Dr. Şâmil: Bu mümkün deyil, çünkü Büyük Ermenistan’da yaşayacak kadar Ermeni nüfusu bulmak, toplamak mümkün deyil ki… O Ermeniler orada yaşasın ve orayı abadlaştırsın. Bu Rusyanın, dış güçlerin Ermenileri tahrik etmek, şovenist ruhta kalmasını sağlamak için uyguladığı hayalî bir politikadır.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için ifâde etme imkânı bulamadığınız mesaj – açıklama – temenni ve mevzuumuz ile ilgili diğer düşüncelerinizi de açıklar mısınız?

Prof. Dr. Şâmil: Sorularınız yeterince geniş, açıklayıcı ve öğreticiydi. O yüzden benim ekleyeceğim bir bilgi yok.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Ali Şâmil Muallim. İnanıyorum ki ortak dileğimiz; bütün Türklerin, Ermeniler dâhil, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar… bütün milletlerin, kendi vatanlarında barış ve huzur içinde müreffeh bir şekilde yaşamalarıdır.

Prof. Dr. HÜSEYİNOĞLU ALİ ŞÂMİL:

1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ {şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk köyu} köyünde doğdu.

1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları’ Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru’ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yıldan bu yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Ali Şâmil’in yayınlanmış 10 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur.

 

Resim ve Ressam

Bir resim sergisi

Toplamış başına herkesi

Duvarda çeşit çeşit resim

Bakıyor, izliyor her kesim

Hayran hayran her birini

Ağızları açık inceliyor

Muştulayarak birbirine

Kimi onu, kimi bunu

Daha çok beğeniyor

En çok da Yapanı

Fırçayı mâhirâne tutanı

Ressam’ın fırça vuruşu

Renkleri yerli yerine koyuşu

Resme verdiği derinlik

Hayâl dünyasında gezdirişi

Belli ki bu; Ressam’ın işi

Ediyor ziyaretçileri

Ressam’a meftûn

Ressam ise izliyor onları

Sessiz sâkin

Resimlere bakışlar

Ediyor Ressam’ı memnûn

Resimler hakkında konuşup

Önünde duruşlar

Ressam’ın kulaklarında

Oluyor birer alkış

Bu haz, bu duyuş, bu his ve idrâk

Resimlerin gelirini

İndiriyor hiçe

Oluyor dünyalar, sanki onun

İşte budur, büyük onur

X

Fakat aynı insan,

Görünce hakiki bir Gül

Hele bir de, dalında

Âşık Bülbül

Güzelliği, kokusu

Narin yapısıyla Gül’ün

Veriyor oluşunu;

Toprak, gübre ve suya

Ve sanıyor ki,

Fikir yürüttü güya

Cansız, ruhsuz, kokusuz

Gül resmini;

Verirken Ressam’a

Hakikî Gül’ün Yaratıcısını

Hiç getirmiyor yâda!

Gül resmine bakarken,

Hayran hayran

Ressamı öğüp duruyor,

Durmadan

Ama gelince,

Gerçek Gül’ü anmaya

Bocalıyor, sebepler arasında

Ederek kem küm

Sebepler meydana getirdi Gül’ü

Diyerek ediyor tahakküm

Cansızın yapımını

Verirken Ressam’a

Hakikîsi için Yaratanı

Koyuyor bir yana

Bularak Taş, Toprak ve Su’dan

Bir Fâil

Ederek aklını, fikrini

Yok yere zâil!

X

Çünkü:

X

İnsan geçer nice ummanları

Boğulur bazan, bir ufacık derede!

Ne yaman çelişki bu Ya Rab!

Sapıtan bu insanların aklı nerede?

X

Gül resminde, Ressam’ı gören insan

Gül’ün aslında, şaşırıyor pusulayı!

Resim gösterirken Ressam’ı

Gül göstermez mi hiç, Allahı?

X

Gökte Yıldız ararken, nice müneccim

Önündeki kuyuyu, görmez imiş!

Akıllı geçinen nice insanın meğer

Zuhurun şiddetinden, gözleri kamaşmış!