29.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 810

Ermeni Zamanı / Unutma!

0

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 200 sayfalık kitabın yazarı Haluk Kırcı, ‘Ermeni Zamanı / Unutma!‘ isimli kitabını yazmasının sebebini şöyle açıklıyor. Bu açıklama âdetâ, kitabın özü gibidir.

Bu meseleyi ‘görev’ saymama sebep olan olayı, 2004 yılında Ukrayna’daki bir cezaevinde yaşadım. Kamuoyunca bilinen gelişmelerden sonra firar ederek gittiğim Ukrayna’da Interpol marifetiyle yakalanmış ve Türkiye’ye iade edilmek üzere cezaevine konulmuştum. Donestsk Polis Cezaevi’nin hücresinde bir Azerbaycanlı Türk ile beraber kalırken yanımıza Gürcistan vatandaşı, uyuşturucu müptelası ve hırsız bir Ermeni verilmişti. Albert ön adlı, 35 yaşlarındaki bu Ermeni, tanışmamızın üzerinden saatler geçmeden, Rusça konuşarak bizi anlaştıran Azeri Türk’ü Karagöz İsmailoğlu aracılığıyla Ağrı Dağı (onların deyimiyle Ararat)’nın kendilerine ait olduğunu söylemiş, böylece bütün hışmımı ve tepkimi üzerine çekmeyi başarmıştı.

O hırsız Ermeni ile karanlık, pis, merhametin ve medeniyetin uğramadığı Ukrayna cezaevinde 20 gün kadar kaldım. Değişik vesilelerle, Ermeni-Türk ilişkilerini ve geçmişi konuştum. Sonunda görüp anladım ki, dişe değecek bir eğitimi olmayan, hap ve uyuşturucu kullanan, vücudundaki jilet yaraları ile psikopat kimliğini açık eden o adam, bizim okumuş-yazmışlarımızdan daha fazla tarih şuuruna sahipti. Ona göre, Ermeniler kadim ve medenî bir milletti. Biz Türkler ise iki milyon Ermeni’yi kesmiştik ve topraklarının büyük bölümünü işgal etmiştik.

Bu adamın iddiaları tarihin bütün gerçeklerini inkâr etmek anlamına gelmekteydi. Şöyle ki:

Tarih boyunca Ermeniler, yaşadıkları dönemlerin olağan siyasî ve sosyal düzeni olan ‘derebeylik, yani belirli bölgelerde belirli ailelerin nüfuz sahibi olmaları ‘ sistemi dışında, hiçbir zaman bağımsız, birleşik ve sürekli bir devlete sahip olmamışlardır.

Ermeni tarihçilerin ‘Ermeni Krallıkları ‘ olarak niteledikleri Ermeni Beylikleri, aslında her zaman bir ‘suzeraine ‘ bağlı ‘vassallar ‘ olarak yaşamışlar ve yabancı devletler arasında tampon bölgeler oluşturmuşlardır. Ermeni Beylikleri veya Prensliklerinin birçoğu da bölgeye hâkim olan yabancı devletlerce kurdurulmuş, Ermenileri kendi saflarına çekmek veya bir diğer güce karşı kullanmak isteyen hâkim devletler, kendilerine yakın buldukları Ermeni ailelerini bu beylik veya prensliklerin başına getirmişlerdir. Mesela Arap halifeleri, Bagrat ailesinden Aşof’u ve Ardruzuni ailesinden Haçik Gaik’i prens yapmışlardır. ‘Prens ‘ veya ‘Bey ‘ unvanı verilen Ermeni ailelerinden bazılarının da Ermeni değil, Pers soylu olduklarını belirtmek gerekir.

Bu husus, Ermeni tarihçi Kevork Aslan’ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:

‘Ermeniler, derebeylikler hâlinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasî bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar. Vatanseverlikleri de bu sebeple mahallîdir. Birbirleriyle bağlarını siyasî ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur.’

Kitap, her biri 1,5 – 5 sayfalık kısa kısa bölümlerden oluşuyor. ‘Ermeni Tarihine Kısa Bir Bakış‘ başlıklı birinci bölümde Ermenilerin belirsiz kökeni hakkında tatmin edici bilgiler veriliyor. Belirtildiğine göre Ermeniler, geniş bir coğrafyada dağınık ve azınlık hâlinde yaşamışlardır. Bu bölümde Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde oturan çoğunlukların da etnik yapıları inceleniyor.

İkinci bölümde Türklerle Ermeniler arasındaki ayrılık tohumlarının yerleştirilişi, Üçüncü bölümde Ayastefanos ve Belin antlaşmalarının imzalanışı anlatılıyor ve ihtiva ettiği hükümler özetleniyor.

Her bölüm arasında ‘Okuma Parçası‘ genel başlıklı metinlerde, Ermeniler hakkında özet olarak genel bilgiler veriliyor. Ayrıca M. Kemal Atatürk’ten, Prof. Dr. Kemal Karpat’tan, 1961 yılında ABD’nin 35. başkanı olarak göreve başlayan ve 1963 yılında düzenlenen bir suikastla katledilen John F. Kennedy’den ve Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan alıntılanan kısa ve özlü açıklamalar bulunuyor.

Unutma!‘ başlıklı son bölümde Haluk Kırcı; ‘Bugünü dünden, dün yaşanmış olaylardan asla ayıramayız, ayırmamalıyız. Bugün meydana gelen olayları anlamak, kavramak ve doğru değerlendirmeler yapabilmek için dünü, detayları ve sebep-sonuçlarıyla bilmemiz şarttır. Çünkü toplum olarak bugün yaşamak mecburiyetinde kaldığımız problemlerin çoğunun kökleri, dündedir; dün atalarımızın yaşamak mecburiyetinde kaldıkları olaylardır.’ Diyor ve Ermeni tezini destekleyen dünya siyasetçileri-yöneticileri ile içimizdeki batıcıları akıllı ve mantıklı olmaya davet ediyor.

Ermeni Zamanı‘ isimli kitap, Ermeni Meselesini kolay anlaşılır akıcı bir üslupla, adeta bir yudum su ile içilebilecek bilgi tableti gibi okuyucuya sunuyor. Tuğla gibi kalın kitapları eline almaktan korkan kişiler için hacmi küçük, içeriği muazzam bilgi yüklü bir başucu kitabıdır.

Böyle bir kitabın, devletimiz ve veya vatansever işadamlarımız tarafından, parlamentolarında Ermeni tezini destekleyen kararlar alan ve henüz böyle bir karar almayan bütün milletlerin kendi dillerine çevrilmesi ve oralara gönderilip ücretsiz olarak dağıtılması gerekir. İşte bu şekilde doğru bilgilere ulaşma imkânı bulanlar, gerçekleri tam manası ile idrak edeceklerdir.

Yetmez!

Ayıptır söylemesi, prof unvanını, niyet tavşanının ağzından aldıkları için Ukrayna cezaevindeki uyuşturucu müptelası jiletçi psikopat kadar bile tarih şuuruna sahip olamayanlara da ‘ezberleme’ cezası verilmeli.

HALUK KIRCI

1958 yılında Erzurum’da doğdu. Ülkücü çevrelerde ‘İdi Âmin’ lakabı ile tanınır. Adının karıştığı olaylar sebebiyle tevkif edildi, mahkûm oldu, hapisten kaçtı, yakalandı, serbest bırakıldı, itirazlar üzerine tekrar hapse konuldu.

Çapraz Biçildi İsyanlarım ‘, ‘Firar Zamanı ‘, ‘Kurt Duruşu ‘, ‘Bırak Eşkıya Bellesinler ‘, ‘Zamanı Süzerken ‘ ve ‘Mağaradan İzdüşümler ‘ isimli kitapları Bilgeoğuz Yayınevi tarafından yayınlandı.

DERKENAR:

OSMANLI YÖNETİMİNDE ERMENİLER

Türklerle Ermeniler arasında çatışma kaçınılmaz değildi. Bu iki halkın birbiriyle dost olması gerekirdi. Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Ermenilerle Türkler 500 yıl bir arada yaşamıştı. Anadolu ve Rumeli Ermenileri yaklaşık 400 yıldan beri Osmanlı tebaasıydılar. Bu yüzyıllar içinde bazı problemler oldu. Bu problemleri çıkaranlar esas itibariyle Osmanlı Devleti’ne saldıran ve neticede O’nu yıkanlardı. Ermeniler Osmanlı yönetimi altında her türlü ekonomik ve sosyal kıstasa göre iyi durumda yaşadılar. 19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde Osmanlı vilayetlerinin hangisinde olurlarsa olsunlar Ermeniler Müslümanlardan daha iyi eğitimli ve daha varlıklıydı. Ermenilerin çok fazla çalışmış oldukları doğrudur, ancak, daha varlıklı olmalarının ana sebebi Avrupa’nın ve Amerika’nın etkisi ve Osmanlıların gösterdiği hoşgörüydü. Avrupalı tüccarlar Osmanlı Hıristiyanlarını mümessilleri olarak kullandılar. Avrupalı tüccarlar onlara işlerini verdi. Avrupa ülkelerinin konsolosları onların lehine müdahalelerde bulundu. Ermeniler Amerikalı misyonerlerin Türkler yerine kendilerine verdiği eğitimden yararlandılar.

Bir grup olarak Ermenilerin hayatları iyileşirken Müslümanlar modern çağ tarihinin en büyük acılarını yaşadılar: 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında Boşnaklar Sırp katliamına maruz kaldı. Çerkesler, Abazalar ve Lazlar Ruslarca öldürüldüler ve yurtlarından sürüldüler. Türkler Ruslar, Bulgarlar, Yunanlılar ve Sırplar tarafından öldürüldüler ve yurtlarından çıkarıldılar. Yine de, Müslümanların çektiği bütün bu acıların ortasında Osmanlı Ermenilerinin siyasî konumu sürekli iyileşmeye devam etti. Önce Hıristiyanlar ve Yahudiler için eşit haklar kanunla teminat altına alındı. Eşit haklar giderek bir gerçek olarak hayata da geçirildi. Hıristiyanlar devlette yüksek kademelerde görev aldılar. Aralarından büyükelçiler, hazine yetkilileri, hatta dışişleri bakanları çıktı. Aslında güçlü Avrupa devletleri onların lehine müdahalelerde bulundukları için birçok yönden Hıristiyanlar Müslümanlardan daha geniş haklara sahip oldu. Avrupalılar Hıristiyanlar için özel muamele istediler ve istediklerini aldılar. Müslümanların ise bu gibi avantajları yoktu.

İşte Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’na böyle bir ortamda isyan ettiler. Yüzyıllarca süren bir barış, ekonomik üstünlük ve sürekli iyiye giden bir siyasî konum… Böyle bir ortamın isyan nedeni olması beklenemez. Yinede, 19. yüzyıl sonu iki taraf için de felaketle sonuçlanacak olan bir Ermeni isyanının başlangıcını gördü.

Ermenilerle Türklerin arasını ne açmıştı?

Bunun sebebi her şeyden önce Ruslardı. Hıristiyanların ve Müslümanların barış içinde yasaya geldiği bölgeler Rusların Kafkasyalı Müslümanların topraklarını istila etmesiyle parçalandı. Ermenilerin çoğu muhtemelen tarafsız kaldı, ancak, kayda değer sayıda Ermeni de Rusların yanında yer aldı. Ermeniler casusluk yaptılar hatta Ruslara silahlı askerlerden oluşan birlikler verdiler. Ermenilerin bundan sağladıkları önemli çıkarlar vardı: Ruslar 1828 yılında günümüzde Ermenistan Cumhuriyeti’nin başkenti olan Erivan ilini aldı, Türkleri oradan çıkardı ve Türk topraklarını vergi bile almadan Ermenilere verdi. Ruslar biliyorlardı ki Türkler orada kalsalardı daima topraklarını fethedenlere karşı düşmanlık besleyeceklerdi. O yüzden Türkleri oradan çıkarıp yerine dost bir halkı yani Ermenileri yerleştirdiler. Sonra da silah verdiler, örgütlenmelerini sağladılar, Türkler üzerine saldırttılar. Böylece binlerce yıllık barış içinde birlikte devam eden hayatın sonu geldi.

Prof. Dr. JUSTİN McCARTHY: 24 Mart 2005 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde vermiş olduğu konferanstan alıntıdır.

JUSTİNMCARTHİ KİMDİR?

19 Ekim 1945 tarihinde doğdu. Louisville Üniversitesi’nde ABD’li tarih profesörüdür. Uzmanlık alanları arasında Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.

1967-1969 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nde de görev yaptı. Doktorasını 1978 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde tamamladı daha sonra Boğaziçi Üniversitesi tarafından da fahri doktora unvanına layık görülmüştür.

Yazdığı kitaplarda, yüz binlerce Ermeni’nin ve en az bir o kadar Müslüman Türk’ün öldüğünü kabul etmekle beraber Ermeni soykırımı iddialarını reddeder.

 

Bana Bir Masal Anlat Baba, İçinde Bol Yalan Olsun!

Siz herkesi kör, milleti sersem mi sanırsınız? Ermenilerin yüz yıllık geçmişte yaşadığı acıları samimiyetle paylaşıyorsunuz’ da yakın tarihte Karabağ’da yapılan Soykırımı TBMM’de niçin tanıyamıyorsunuz?

24 yıl önce bir gecede yok edilen Hocalı Köyünü ve 189’u kadın – çocuk olmak üzere büyük bir vahşetle katledilen 613 kişinin acılarını resmî olarak anmanızı Ermenistan mı, Diaspora mı yoksa AB mi, ABD mi engelliyor?

İçinde geçen ‘ulusal Egemenlik’ kavramından mıdır nedir yaşadığınız 23 Nisan körlüğü, 24 Nisan Sözde Ermeni Soykırım Masalı’na karşı bula bula 25 Nisan’da yani Anzak Günü’nde Çanakkale Zaferi kutlamayı mı akıl ettirdi?

100 Yıllık Yalan’a karşı hep 18 Mart’ta kutlamaya alıştığımız Çanakkale Zaferimizin 100.Yıldönümünü peşkeş çekeceğinize I.Dünya Savaşı’nda uğradığımız ihaneti ve tehcir dediğimiz zorunlu yer değiştirmenin tarihin her döneminde olduğu gibi gelecek onyıllarda da uygulanabilir olduğunu ifade etseydiniz ya. Hesapta devlet yönetiyorsunuz ya.

Selçukludan Osmanlı’ya 8 asırlık beraber yaşama tecrübesi olan ve her iki devletin üst kademelerini bile ortak yönetime açtığınız “Sadık Tebaa”nız acaba sizi hangi şartlarda neye zorladı da böyle bir karar aldınız? “Bin yıllık kardeşliğimizi bozdurmayacağız” diyoruz da acaba aynı film tekrar vizyona girse hangi kararları almak zorunda kalacağız, kestirebiliyor muyuz?

– Allah korusun – Türkiye Cumhuriyeti bu Suriye mevzuları yüzünden bir bölgesel savaşa girse, hatta III. Dünya Savaşı diyelim; bir yandan Balkanlarda Bosna ve Kosova için Sırplarla ve Yunanlılarla savaşa girelim. Kıbrıs’ın kuzeyi saldırıya uğrasın, bir yandan Rusya Ermenistan’la beraber Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’muza girsin, İran ve İsrail işbirliği halinde Suriye ve Irak cephelerimizde karşımıza çıksın. ABD ve AB uçak gemileri tüm sahillerimizi ve Boğazları işgale başlasın, diğer yandan da PKK-KCK-BDP hareketi organizasyonuyla ülke içinde askeri birliklere sabotajlar, büyük kentlerde bombalı eylemler, ulaşım araçlarının yakılarak hatların tahrip edilmesi ve 6-7 Ekim Olayları’nda olduğu gibi devlet otoritesinin zayıfladığı mahallelerde savunmasız sivillerin vahşice işkencelerle öldürüldüğünü ve bunun da aylarca sürdüğünü varsayalım. Ne yaparız, ne yapardınız?

Evet, ‘Sürgün’ yani zorunlu yer değiştirme en basit cezadır. Etnik şehvet nedeniyle gözleri kararan örgütlü çetelerin katliamları, kırımları ve kendi halkından bile destek olmayanlara yaptığı infazlarla ortaya çıkan o büyük toplumsal aymazlık, ve sonuç alma adına ‘kopardık, koparıyoruz’ havasıyla zulmü arttırmaları er yada geç misliyle mukabele bulur. Belki de her zaman İttihat ve Terakki gibi merhametli bir idare bulamayabilirsiniz; düşünsenize tüm bunları “Paralelciler” yapmış olsun ve başta da Adalet – Kalkınma Partisi olsun; neler olurdu?

Zaten Tehcir’i soykırım olarak görselerdi 24 Nisan tarihini değil 27 Mayıs tarihini göndere çıkarırlardı; asıl maksat Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığından duyulan rahatsızlıktır. Madem Osmanlı zamanında olmuş öyleyse 23 Nisan’ın ertesine niçin saklanılıyor? 19 Mayıs’tan bir gün sonra da (20 Mayıs) Sözde Rum Soykırımı gündeme getirilmeyecek mi?

Papa, AB Parlamentosu, Rusya, Fransa ve I.Dünya Savaşlarındaki eski müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya bile böyle bir “Yalan’dan Soykırım” kararı çıkarabiliyorsa bunlara bu cesareti dedem mi veriyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi Başbakan Davutoğlu da Osmanlı Ermenilerin büyük (!) acısını paylaşmadı mı, yoksa hakikaten oradan kör ve sersem gibi mi gözüküyoruz acaba?

Bir; biraz sosyalizm ve biraz da İslamizm sosuna büründürülen Siyasal Kürtçülük geç bir Ermenicilik hareketi midir?

İki; yüz yıl önce Ermenistan veremedik, şimdilerde Kürdistan versek yerini keser mi?

Üç; bölücülük hareketinin önderlerinin etnik kimliği acaba gösterdikleri mi?

Dört; HDP’nin seçim taahhütleri niye Tehcir / Soykırım miti dolaylarında geziniyor?

Beş; Çözüm Süreci bu yüzden mi vazgeçilmez, bu yüzden mi kutsal?

Altı; bizim Anadolu’ya misket oynayarak mı girdiğimizi zannediyorsunuz?

Yedi; bu coğrafyadan dışarı çıkarken sırtında çakıl taşı kadar toprak çıkarabilen olmuş mu?

 

Bir Eğitim Çalışması Vesilesi İle İzmit’i Tanımak ve Tanıtmak

21 Nisan – 24 Nisan 2015 tarihinde 6 Avrupa ülkesinden 26 okul öncesi öğretmenini ağırladık. Çocuk Kasabası Anaokulumuzun da ortak olduğu bir Avrupa Birliği projesi kapsamında İtalya, İspanya, Romanya, Polonya, Macaristan ve Letonya’dan gelen bu eğitimcilerle okulumuzun öğretmen ve yöneticileri bu alandaki uygulamaları, ihtiyaçları, yenilikleri değerlendirdiler. Her ülke kendi uygulama ve sonuçlarını değerlendirerek daha iyi bir okul öncesi eğitim ile ilgili bilgilerini paylaştılar.

Eğitimin önemini belirtmeye gerek yok.3 – 5 yaşları döneminde hizmet veren Çocuk Kasabası Ana Okulumuzun genel eğitim ile ilgili sunumunu aynı zamanda okul yöneticisi olan Ayşenur Aytekin, yabancı dil eğitimi ile ilgili sunumu ise Şule Elif Demircioğlu yaptılar. Verilen bilgilerin ve uygulamaların diğer ülke eğitimcileri tarafından takdir ve tebrikle karşılanması ülkemiz ve şehrimizi temsil etme noktasında bizim için gurur vesilesi olmuştur. 23 Nisan Çocuk Bayramımıza denk getirilen bu değerlendirme toplantısı diğer ülkelerden gelen eğitimcilerin 23 Nisanın özel bir Çocuk Bayramı şeklinde kutlandığının gösterilmesi bakımından seçilmiş bir tarihti. Bu Milli Bayramımızın bir çocuk şenliği halinde kutlamamız ve belediyemizin bu organizasyonlara ev sahipliği yaparak bunu uluslar arası bir çocuk şenliğine dönüştürmüş olması takdir ve tebriklere konu olmuştur.

Avrupa Birliği projelerinin bir amacı da milletlerin birbirini daha yakından tanıması, insani ortak değerlerin daha fazla paylaşılması, ülkeler arası dostlukların geliştirilmesidir. Bu sebeple iyi bir ev sahipliği ile gelen misafir öğretmenleri memnun etmek, Türk kültüründen-mutfağından-folklorundan güzel örnekleri göstermek istedik. Onlara Urfa kebaplı sıra geceli bir akşam yemeği, Maşukiye’mizin doğal güzellikleri içinde bir alabalık ikramı, Bahçeciğin Körfez manzarasının en güzel görüldüğü bir mekânda yine bir akşam yemeği ile Türk Mutfağını tanıtmaya çalıştık. Şehrimizin doğal zenginliklerini gezdirip-göstererek Türkiye deyince İstanbul’la beraber Kocaeli-İzmit-Başiskele’yi hatırlamalarını sağlayan bir programla misafirlerimizi memnun etmeye çalıştık. İzmit’imizin tarih koridorunu, Seka Parkımızı gezdirdik. Seka Bilim Merkezi, Film Platosu onlar için hem ilgi çekici hem de gezdirdiğimiz yerler içinde en çok memnuniyet sağlayan yer oldu.

Bu grubun gezdirilmesi esnasında gördüğüm şu tespitleri paylaşmanın doğru olduğunu düşündüm. Turizmden şehrimizin pay alabilmesi için Doğal güzelliklerimizi öne çıkarmamız gerektiğini unutmamamız gerekir. Bu alanlarımızı koruyup geliştirmeli, tahribine-bozulmasına sebep olmadan turistlere uygun ağırlama imkânlarına kavuşturmalıyız. Turistlerin oralara gidiş- geliş imkânlarını, yeme-içme ve zamanlarını güzel geçirmelerine yönelik imkân ve etkinlikler bulunmasını sağlamalıyız. Tarihi dokumuzun çok da zengin olmadığını görüp, olanlarla ilgili de benzeri çalışmalar yapmalıyız. Seka Park önemli bir zenginliğimiz. Burada da daha ilgi çekici ve insanları oyalayıcı aktiviteler eklemeliyiz. Bilim merkezinin, Film stüdyomuzun bu bakımdan güzel fırsatları yaratmada kullanılabileceğini düşünmekteyim. Bu iki mekânı marka alanlar olarak geliştirilip değerlendirmemiz mümkündür. Bunun için bu alanların ve çevrelerinin daha özenle kullanılması, bu çalışmaların daha profesyonelce yapılması gerektiğini unutmamalıyız.

Temiz deniziyle, yeşil zengin doğal dokusuyla, daha çok bozulmamış bir çevresi ile bu güzel şehrimiz de yaşayan bizlerin çocuklarımıza daha da iyi bir Kocaeli bırakmak umut ve dileğiyle saygılar sunarım.

 

“Kalk Ayağa Osman Dayı” Kuşatıldık!

Sözde Soykırımın 100. Yılı dolayısıyla Kumkapı Ermeni Kilisesinde ayin okundu ve bu ayine AB’den sorumlu Başmüzakereci Volkan Bozkır resmen katıldı. Ama Ermenilerin katlettiği 518 Türk unutuldu, belki de görmezden gelindi. Eğer öyle olmasaydı en azından onlar için de hiç değilse mütevazı bir şekilde mevlidi-şerif okutturulabilirdi. Gelmedi tabi kimsenin aklına.. Belki de geldi kim bilir ama daha önemli, daha öncelikli yapılması gerekli işler sırada beklerken, hem milletin gözünü boyayıp, hem de Ermeni dostlarımızın(!) Gönlünü almak varken Türk şehitleri için mevlidi-şerif okutmak, onları hayırla yadetmek olmazdı, tabii ki dostlarımız incinebilirlerdi.

Eğer böyle olmamış olsaydı, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB’den sorumlu Başmüzakereci Volkan Bozkır, hatta Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev de hazır gelmişken, Hocalı şehitleri ve daha dün gibi yakın tarihlerde katil Ermeni terör örgütü Asala‘nın katlettiği hariciyecilerimiz için olsun sembolik manada Mevlit okutturamaz mıydı?

Onları böylesi bir günde anmak vatan ve millet borcu sayılmaz mıydı?

Olmadı, yapmadılar.. Ermeni dostlarına yaranmak için birbirleriyle taziye yarışına girerken, diğer taraftan da göstermelik olsun diye, “Ey Amerika, Ey Avrupa” diye naralar atarak Türk milletinin gözünü boyamaktan da geri kalmadılar.

Ama merak edilmesin ki gene de anılmadı sanılmasın o şehitlerimiz. Şehit yakınları ve yaşlı, emekli hariyecilerimiz, Ankara’da Ulus Meydanından Sıhhıye’ye kadar yürümüşlerdir. Gönül isterdi ki devlet organizasyonuyla, daha geniş katılımlı bir yürüyüş olsun, şehitlerimiz hayırla yadedilsin. Ama yukarıda da değindiğim gibi muhterem devletlümüzün çok daha mühim işleri, önemli misafirleri vardı.

Köylerimizi yakıp yıkarak yüz binlerce Türk’ü şehit edip, düşmanla işbirliği yaparak Türk askerini arkadan vuran, hem de dünyayı ayağa kaldıran Ermeniler için ne demişlerdi, devletimizin en üst makamlarını işgal eden muhterem(!) zevat?

Başbakanlık Baş Danışmanı Etyen Mahçupyan: “Bosna’da, Afrika’da soykırımdan söz edeceksek Türkiye’de de 1915 olaylarını yok sayamayız”.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: “Bilerek veya isteyerek soykırım yapılmamıştır”. Yani bilmeden yapmış olabiliriz, bu da soykırım sayılmaz. (Özrü kabahatinden büyük.)

Başbakan Ahmet Davutoğlu: Ermenilere ve Ermeni kilisesine taziyelerini bildirdi.

Cumhurbaşkanı: Ermenilerin acılarını paylaştı taziyelerini bildirdi.

Hem yukarıdaki sözleri sarf edeceksiniz, hem de”ey Almanya, ey Amerika, ey Fransa” diye trübünlere oynayacaksınız. Kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına?

Sahi düğün değil, bayram değilken Çanakkale’de 24, 25, 26 Nisan günlerinde 20 devlet başkanını toplayarak neyi andık, neyi kutladık? O tarihe rastlayan önemli tarihi bir günümüz yok. Ama 25 Nisan 1915’te İngiliz Anzak askerleri Gelibolu’ya çıktı. Prens Çarls, Türkiye’nin baş konuğu olduğuna göre herhalde olsa olsa bu olay kutlandı,  benim aklıma başka bir şey gelmiyor.

Bu sözlerim sana Türk milletim: “Önümüzde 7 Haziran genel seçimleri var. Ya 13 yıldır seni aldatanları vereceğin oylarla alaşağı edersin, ya da hak etmediğin zillete bir 5 sene daha katlanmak zorunda kalırsın, tercih senin”.

Ozan Arif’in deyimiyle: “Kalk ayağa Osman Dayı” Kuşatıldık!

Saygılarımla.

 

Hukuk ve Ekmek

Kumpas” olduğu kesinleşmiş bulunan Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Oda TV vd davalarda yaşanan hukuksuzlukların bir benzeri “paralelci” davalarında yaşanmakta.

Samanyolu Yayın Kurulu Başkanı Hidayet Karaca ile “Cemaat yanlısı polisler” için verilen tahliye kararları infaz savcılığı tarafından uygulanmıyor.

Başbakanın seçim mitinginde verdiği gözdağından sonra tahliyelerin yapılması pek mümkün değil. Ama bu aynı zamanda demokrasinin vazgeçilmez şartı “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin rafa kaldırıldığının bir kere daha ispat edilmesi olur.

Bu tutuklu şahısların bir kısmının geçmişteki benzer hukuksuzlukları yapmış veya savunmuş olmaları “adil yargılanma hakkını” ortadan kaldırmamalı. Hukuk kendi kuralları çerçevesinde çözüm bulmalı. Seçim meydanından verilen direktifler yargı bağımsızlığına leke sürmek demektir.

Bu hukuksuzluklar da muhtemelen kitlelerin seçimlerdeki tercihini pek etkilemeyecek. Seçmene sorsanız “Hukuk karın doyurmuyor” diyecektir.

Araştırma şirketleri özellikle 17/25 Aralık 2013 olaylarını takip eden bütün seçimlerde beklenenin aksine rüşvet, yolsuzluk iddialarının oldukça somut verilerinin bile etkili olmadığını gösterdi.

Bu iddiaların muhataplarının yargıdan kaçırılması için yapılan hukuksuzlukların da oy tercihinde etkisi pek olmadı.

Bu sebeple ilk defa bu seçimde muhalefet partileri de ekonomik konuları ve vaatleri ön plana alana kampanyalara başladılar.

***

Bu gelişmeleri izlerken benim aklımda bir cümle vardı: “Hukuk Ekmektir.”

Taha Akyol Hürriyet’teki yazılarında bu hususu defalarca vurgulamıştı. Hukuk devleti kurallarının işlediği, şeffaflığın geliştiği devletlerde dış yatırımcının ve finans kaynaklarının daha kolay ve uygun şartlarda geldiğini anlatmıştı.

Yolsuzluk ve hukuksuzluğun çoğalmasıyla, güven azalması ekonomik dengeleri olumsuz etkiliyordu. Nitekim 27 Aralık 2013 tarihli yazısında “Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın 2013 yılsonu için 1,92 yi geçmez dediği dolar kuru 2,1 i geçti. Dolardaki her 8 kuruşluk artış toplam borçlarımıza 20 milyar TL ekliyor” diye uyarmıştı.

Bu tarihten sonra “paralel ile mücadele” adı altında yapılan mevzuat değişiklikleri ve hangi kurumlardan ne kadar atama ve görevden almaların olduğunu sadece başlıkları ile yazmaya kalksam yerim dolar.

“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukuna” geçişe dair onlarca örnek vermek mümkün.

O günden bu yana dolar kuru 2,74 e geldi. Bu hesaba göre borçlarımıza 160 milyar TL (160 katrilyon lira) kur farkı eklenmiş oldu. Bu paranın biz vatandaşlardan çıkacağını belirtmeye lüzum yok.

Yargı üzerinden oynanan bilek güreşinin ekonomik yansıması olacak. Vatandaşın üzerine binen kur farkı yükünü muhtemelen daha da artıracak.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da “Türkiye gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıkça, ilk 10 ekonomiden biri olma hedefimiz hayal olarak kalır” demişti.

Görünür gelecek için bu hedef maalesef bir hayal.

*****

Cumhurbaşkanı Seçim Kampanyasında

“Ben partilere eşit mesafede olan tarafsız bir cumhurbaşkanıyım” sözüne inanan acaba kaç kişi var bu ülkede?

Bu sözü söyledikten hemen sonra muhalefet liderlerinin seçim kampanyasını oturttuğu hususları “nasıl olsa iktidara gelemeyeceğini bilenlerin sorumsuzluklarının ürünleri” olarak niteleyip “ağızlarına geleni vaat diye ifade ediyorlar” şeklinde tenkit ediyor.

Seçim milletvekili genel seçimi. Sistem parlamenter sistem, siyasi partilerin yarıştığı bir seçim söz konusu. Cumhurbaşkanı bu sistemde sorumsuz.

Muhalefet liderleri mantıksız vaatler verirse, rakibi AKP cevap verebilir. Bu partinin bir başkanı ve yetkilileri yok mu ki Cumhurbaşkanı cevap veriyor?

Zaten seçim kampanyaları başlamadan en az 400 milletvekili isteyerek meydanlara indi. Davet ettiği muhtarlara konuşmaları, açılış törenleri, bayram aklınıza ne gelirse her vesileyle her gün birkaç defa canlı yayınlarla onlarca TV kanalında.

Başkanlık sistemi istedi. Anketler gösterdi ki O’nun başkanlık istemesi AKP’ye oy kaybettiriyor. Bu defa AKP başkanı imiş gibi konuşmaya devam ediyor.

Bütün bu kampanyanın masrafı da devletten çıkıyor.

Hukukçular mevcut anayasal sistem içerisinde bu müdahalelerin suç oluşturduğunda, en azından ettiği yemine sadakatsizlik ve yetki aşımı olduğunda hemfikir. Ama buna müdahale edecek bir mekanizma yok.

Kanaatimce vatandaşımızın çoğunluğu (buna AK Partililer de dâhil) “sorumsuz Cumhurbaşkanı’nın” siyasi partilerin alanına girmesini, bu yetki aşımını olumlu karşılamıyor. Yani Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla Başbakanken yaptığı konuşmaların benzerini yaparak AKP’ye oy kazandırması pek mümkün değil.

Üstelik Erdoğan’ın partili gibi konuşması, partinin resmi genel başkanı Davutoğlu’nu etkisiz, konuşmalarını anlamsız hale getiriyor.

*****

Türkiye Caydırıcı Değil

1915 Tehcir olayının 100. Yılı sebebiyle dünya devletlerinden veya liderlerinden yaşananların ‘soykırım’ olarak tanınmasına dair tasarılar ve sözlü ifadeler geldi.

Bazı ülkeler ise 1915’te Ermenilere katliam yapıldığını kabul ediyor ve ‘soykırım’ ifadesini tarihçilere bırakıyor.

Bugüne kadar 24 ülke Ermeni tezini resmen kabul etti: Ermenistan, Uruguay, Güney Kıbrıs, Rusya, Kanada, Lübnan, Belçika, Fransa, Yunanistan, Vatikan, İtalya, İsviçre, Arjantin, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Polonya, Litvanya, Şili, İsveç, Bolivya, Çek Cumhuriyeti (15 Nisan 2015), Avusturya (21 Nisan 2015), Suriye (23 Nisan 2015)

Büyük Britanya’da Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler soykırımı tanırken İngiltere’de merkezi hükümet ve kraliyet soykırımı tanımış değil.

Bu ülkelerin yanında Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu da Ermeni soykırımını tanıdı.

Her geçen yıl “soykırım yaptığımızı” kabul eden ülke sayısı artıyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin caydırıcı olamadığı ortada.

***

Neden Caydırıcı Olamıyoruz?

Dışarıdan bakınca 2004-2009 yılları arasında Ege’de 16 Adamız ile bir kayalığımızın Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmesine karşı sessiz ve çaresiz kalan bir Türkiye var.

Defalarca bitme noktasına getirdiğimiz PKK terör örgütüne karşı, son senelerde yenilgiyi kabul etmiş bir Türkiye görüntüsü var. Bir bölgemizde devlet terör örgütüne hâkimiyeti devretmiş. Bu terör örgütü ile devletin anayasasını birlikte yaparak onu devletin ortağı haline getirme çalışması devam ediyor. Dolmabahçe Sarayında Başbakanlık çalışma ofisinde ortak mutabakat metni açıklanıyor.

Böyle olunca içinde hep Sevr özlemi taşıyan devletler (Osmanlı’nın hasta adam dönemi gibi görerek) Ermenilere soykırım iddiasını Tanıma ve akabinde Tazminat ve Toprak taleplerinde acele ettirmezler mi?

Her şey olup bittikten sonra, “Türkler soykırım yaptı” diyen Almanya’ya, Fransa’ya, Rusya’ya, Papa’ya, ABD’ye laf çakmakla, kınamakla devleti yönetiyoruz zannediyorlar.

Değerli yalnızlığımız” artıyor. Gözümüz aydın(!) olsun.

 

Nitelikli İlkesizlik!

0

Nitelik ve ilke! Her geçen gün yabancılaştığımız şeyler. Eğer ileride değişmez, başka bir anlam almazsa şimdilik Türk Dil Kurumu’na göre ‘vasıf, kalite’ gibi anlamlara gelen ‘nitelik’ ve ‘temel düşünce, unsur, prensip’ gibi anlamlara gelen ‘ilke’!

Sözlüğümüzde olmalarına rağmen örnekleri pek az görülen ve görülünce de sanki normalin dışında bir şeymiş gibi davranılan şeyler. ‘Prensip meselesi’, ‘ilkeli duruş’, ‘ilkeli adam’ gibi kavramlar bizden epeyi uzaklaştı. Toplumun her alanında görünen bu yozlaşma durumu ‘tavandan tabana’ doğru bir yol seyrediyor.

Merhum Abdurrahim Karakoç diyor ya; ‘İster sâri deyin isterse ırsi, büyük revaç buldu makbulün tersi.’ Durum, tam olarak bu. İlkesizlik her yerde, her bünyede ve normal. Lâkin siyasi arenada had safhada!

Gözlerinde, ‘siyasi malzeme’ yapılabilecek hemen her şeyi ‘yeşil ışık’ ile gösteren bir dedektör taşıyanlar, ‘bu bana oy getirir’ dediği her şeyi siyasi malzeme yapmaktan hiç çekinmiyor, utanmıyor, yüzü kızarmıyor. Utanmak, sıkılmak şöyle bir yana ‘önce ben yapmalıyım’ diye bir yarış ta söz konusu! Bu yarışta birinci hiç değişmiyor bilindiği üzere.

Dini ve Milli değerlerimizden kullanılmayan kaldı mı bilmiyor ve ‘aman varsa da duyulmasın’ hassasiyeti ile konuyu uzatmıyoruz tabii ki. Bayrak, başörtüsü, din, iman, Peygamber! Milli, manevi, dini her türlü değeri ‘limiti olmayan bir kredi kartı’ gibi ceplerinde taşıyanlar, gerek duyduğu yerde hemen kullanıyor! Onlar bu işi çok iyi biliyor. Bunu biz değil kendileri hemen her yerde ‘biz bu işi biliyoruz’ şeklinde ifade ediyorlar!

Bir insan, bir topluluk, bir hareket düşünün ki; menfaati uğruna hiçbir şeyi yapmaktan çekinmeyecek; hak, hukuk, adalet, ilke, her şeyi yok sayacak ve bunu normal bir şeymiş gibi yapıp üstüne bir de karşısındakileri ‘ilkeleri yok ilkeleri’ diye eleştirecek! İşte ‘nitelikli ilkesizlik’ burada karşımıza çıkıyor.

Milletin genelini ilgilendiren hassas konuların işlenip, kendi çıkarları doğrultusunda kullanılması, duygu ve inanç sömürüsü ‘nereden ne kadar oy gelir’ hesabı ile yapılan nitelikli işler.

Üstünlüğün ‘takva’dan geçip, ‘para’da karar kılması ile başlamış olan üstün olma yarışında tabi ki ‘köşeyi dönme’ tabirinin önemini de dile getirmek zorundayız. Köşeyi dönmek; ‘kısa zamanda zengin olup lüks içinde yaşamak’ anlamında kullanılan bir deyim malumunuz. Yani daha çok kazanmak için gösterilen bu uğraşlar, ilkesiz davranışlar tamamen ‘üstünlük’ için. Bu kitle için ‘üstünlük-takva-para’ üçgeni biraz değişik.

Son günlerde ‘Sen hiç şühedanın sesini duydun mu?’ sorusu her ne kadar ‘ne şiir okudu bee’ hayretinin gölgesi altında kalmış olsa da amacına ulaşmış bir çalışma. Anmanın gerçekleştiği tarih olan 24 Nisan tarihi aslında Anzakların Çanakkale’ye çıkışının bir gün evveli! Ve ne hikmetse Anzak torunlar da orada! Sözü fazla uzatmadan gelelim sorunun cevabına; şühedanın sesini duyduk amma bir sor nasıl duyduk. Arif Nihat Asya’da duymuş mudur bilemiyoruz ama ‘dua’ şiirinin bu günlerde ve böyle işlerde kullanıldığını görse ne hissederdi acaba diye düşünmeden de edemiyoruz haliyle.

Ya çağır şurada ilkeli kullarını, ya bizi ilkesiz bırakma Allah’ım.

 

İnsan Eğitime Muhtaçtır

İnsan, varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.

Oysa hayvanlar, içgüdüleriyle doğduklarından, kısa sürede çevreye uyum sağlarlar. O yüzden de eğitime ihtiyaçları yoktur.

Bir at yavrusu doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkabilmekte, yaşamı boyunca her hangi bir bakıma muhtaç olmadan hayatını idame ettirebilmektedir.

Fakat yeni doğan çocuk, aciz, bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Kendi başına hayatını sürdürmesi, çevreye intibak etmesi imkânsızdır. Uzun süre, hatta hayat boyu bakıma, yardıma ve eğitilmeye muhtaçtır. Aynı zamanda, şaşılacak kadar da öğrenme yeteneğine sahiptir.

İnsanın bu muhtaçlığı ve eğitilmeye temayüllü olması, bilgi, beceri ve tutumlarla donanmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak çağlar boyu, insanın nasıl eğitilmesi gerektiği hususunda eğitim bilimcilerin farklı düşünceleri ve geliştirdikleri ekolleri olmuştur.

Klasik eğitimciler, davranışçılığı temel alarak ödül ve ceza ile davranış değiştirmeyi kabul ederken, çağdaş eğitimciler insanın ihtiyaçlarından hareketle, benlik algısını bozmadan eğitilmesini savunmuşlardır.

Modern çağın gerektirdiği demokratikleşme anlayışı, eğitime yeni boyut ve sorumluluklar yüklemiştir. “Daha çok demokrasi” gerekçesi ile otoriter yönetimlerden kaçış, eğitime,  “temel hak ve özgürlükler” kavramını taşımıştır.

Disiplin ve cezanın yerini, sevgi,  saygı, hoşgörü, özdenetim, katılımcılık, ekip ruhu gibi kavramlar almıştır.

Günümüzün çağdaş eğitim anlayışı da budur. Bu eksende
eğitim; “gerekli davranışları istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve planlı öğrenme faaliyetleridir.”

Eğitim, “bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir”.

Ertürk de eğitimi, “bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlamaktadır.

Bireyin, insan onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması ile mümkündür.

Bunu sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı ailedir. Mutlu ve olumlu aile ortamlarında yetişen bireylerin daha başarılı ve sağlıklı oldukları bir gerçektir. Okulların da öğrencileri çağdaş anlayışla yetiştirmeleri beklenmektedir.

Öğrenmeyi sağlayan insan beyni, birey olumlu duyguların etkisindeyken daha iyi çalışmakta, öğrenilenler daha kalıcı olmaktadır.

Bu anlamda eğitimci Fatma Varış; “Eğitim; bireyin tüm yaşamı boyunca süren ve okul dışında ve içinde yaşam boyu edindiği deneyimlerin bütünüdür.” Demektedir.

 

Diğer yandan, modern çağın gereksinmeleri de ezber bilginin yersizliğine vurgu yapmaktadır. “Öğrenmeyi öğrenmek” le bilgiye erişim yollarını kazanan birey, kendi sorunlarını daha kolay ve daha pratik çözebilmektedir.

Artık gereksiz bir yığın bilgi yerine, beyni çalıştıracak kadar yeterli bilgi ve eleştirel düşünme becerisi önemsenmektedir.

Bilgiyi sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek, bireyin kendi kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız.

Eski eğitim anlayışındaki ön kabullere göre; insan doğuştan kötüydü. Kaytarma, istismar etme, zarar verme eğilimi güçlüydü. Bu yüzden bireyleri sıkı denetlemek, hatalarını cezalandırmak, boş bırakmamak, haşin davranmak gerekiyordu. Evde ve okulda, aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.

Yapılan araştırmalar, çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları gözetildiğinde, güdülendiklerini,  mutlu olduklarını, iş veriminin yükseldiğini göstermektedir. Çağdaş eğitim, “çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık olmalarını amaçlamaktadır.”

Böylelikle, çocukların doğuştan getirdikleri saflık, temizlik duyguları korunmaya çalışılmakta, cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma iradesi önemsenmektedir.

Eğitimin en üst amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir.

Çağdaş eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimsemektedir.

Yanlış ana-baba ve öğretmen tutumları, yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.

Bu bağlamda insan doğasına ilişkin yeni ön kabuller, yönetim ve eğitim anlayışının giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları, klasik okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.

Dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne karnında teşekkül etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması gerekmektedir.

Bebeklikte sağlıklı aile ortamında yetiştirilmesi, gelişiminin bütün alanlarında, kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda çağdaş eğitimden yararlanmaları, başarılı ve mutlu olmaları için elzemdir.

Böyle olduğu takdirde saldırgan eğilimlerden, olumsuz duygu düşünce ve davranışlardan kurtularak insanlaşmaları mümkündür.

Çocuklarımızın sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve yetiştirmeleri bir zorunluluktur.

” Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır.” Lao-Tzu

“Sadece bir iyi vardır, bilgi ve sadece bir kötü vardır, cehalet.”
Sokrates

 

Sevgiyle kalın.

 

Biraz Ara Verdik

Yazılarımıza biraz ara verdik.

Neden?

Çünkü particilikle ilgili bir deneme yaptık. 2 ay kadar yoğun bir tempoda bu konu ile meşgul olduk ve sonuç kamuoyunun bildiği şekilde olunca biz de normal hayatımıza geri dönmeye karar verdik.

Şahsen, fikir mücadelesinin daha önemli olduğunu, fikir ve düşünce doğrultusunda hareket etmenin daha gerçekçi olduğunu biliyorum ve bugüne kadar da bu anlayışla hareket etmeye çok gayret gösterdim.

Ancak, bazen, şartlar dayattığında, fikir ve düşünce mücadelesinin yanında, bahsettiğim icraatları yapmanın gerektiğini de kabul ediyorum. Zaten, bunun için bir girişimde bulundum.

Türk Milliyetçisi düşüncesine sahip ve Ne Mutlu Türküm Diyene veciz ifadesine inanan bir anlayışın mensubuyum ve bu anlayışın her zaman, her yerde, her vesile ile ve her fırsatta mücadelesini veriyorum.

Gerçek bu olunca, diğer yaşanan her şey ayrıntı olarak kalmaktadır.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK;

“Mevzuubahis olan vatan savunması ise, gerisi teferruattır.”

Biz de bu anlayışa inandık, iman ettik.

Bunu neden söylüyorum, biliyor musunuz?

Zaman, zaman bazı sorularla muhatap oluyorum ve kafalarda bu tip soruların kalmaması için kamuoyu önünde bir açıklama yapma gereği hissediyorum.

Dünya görüşümüze, şahsî menfaat hesapları için sahip olmadık.

Türk Milliyetçiliği anlayışımıza, koltuk ve unvan hırslarıyla ulaşmadık.

Türk Milleti’nin yücelip yükselmesi düşüncesine kişilere, kurumlara, gruplara göre yön vermek için inanmadık.

Böyle düşündükten, buna inandıktan, böyle hareket etmeyi düstur edindikten sonra, bu düstura, bu inanca, bu düşünceye kırılmak, darılmak, küsmek nasıl izah edilebilir?

Millete hizmet etmenin çok değişik yolları vardır.

Biz, bu yolların birçoğunu uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz ve bundan sonra da devam edeceğiz.

Sadece, istedik ki, Türk Milleti’ne hizmet etmenin yollarından bir diğerini de hayata geçirelim. Olmadıysa, ne yapalım, o da eksik kalsın der ve diğer yolları kullanmaya devam ederiz.

Şimdi bakın; Türk Milleti’nin yerleşme alanları Avrupa’da Adriyatik Denizinden başlar.

İşte biz, Adriyatik Denizinde ayağını, Hazar denizinde yüzünü yıkamış bir insanız.

Çok şükür, bize bunlar nasip oldu.

Suriye Türkmenleri, Irak Türkmenleri, yeniden dirilmeye çalışan Urfa Türkmenleri ve diğer Türk Dünyası ilişkileri bizi yeteri kadar ciddi sorumluluklar içerisine sokmaktadır zaten.

Böylesine büyük bir dünyanın sorumluluğunu hissetmek, şahsî hesaplar yapmaya ister istemez engel olmaktadır.

Bakın, 14 Mart 2015’de Halep Türkmenlerinden bir kardeşimle yaptığımız bir mesajlaşmada onun son cümlesi nedir?

“….İnşaallah bir gün olur başkanım, siz bir tohum ektiniz, elbet bir gün yeşerecek…”

İnançları doğrultusunda yaptıklarının bu sonucunu gören hangi insan, şahsî hesaplarla hareket edebilir?

Ne Mutlu Türküm Diyene diyebilen herkesle yolumuz aynıdır. Bu, değişmez, vazgeçilmez, kopulmaz, tartışılmaz bir kuraldır.

 

Üçüncü Çekmece

Bahçecik’teki küçük tek katlı evimiz geldi aklıma

Ve seninle olan anılar

Gitmeden önce seninle birlikte uyuduğumuz odaya girmeni istiyorum

Işığın anahtarı kapının hemen yanında

Aman karanlıkta kalma

Çok korkarsın bilirim ben

Odadaki dolabın 3. çekmecesini aç

Mavi kapaklı bir defter var, al onu eline

Sayfaları karıştır, kenarı kıvrılmış sayfayı bul

Orada ‘seni asla terk etmeyeceğim’ diye verdiğin söz

Ve attığın imza var

Yırt o kâğıdı şimdi

Çık evden dışarıya, evin karşısındaki banka otur

Çakmağını çıkart cebinden de yak o kâğıdı

Dur ağlama, bunu yapman iyi oldu bir bakıma

Şimdi yolun açık olsun

Bir elvedaya sığdırır bizi yere göğe sığdıramadıklarımız.

 

 

Türk Anayasadan “Dışarı”, Başkanlık Sisteminde “İçeri”

Siyasetçi metro açıyor. Halka Yeni Türkiye‘ye evet mi diye soruyor. Topluluk bağırıyor: EVET. Ardından Yeni Anayasaya evet mi sorusu geliyor. Topluluk yine bağırıyor: EVET. Ardından malum tezahürat geliyor: “Türkiye seninle gurur duyuyor“. Vatandaşa göre Türkiye’nin gurur duyduğu kişiler yeni anayasadan Türklüğü, Türk Milleti gibi ifadeleri dışlıyorlar. Milli kimlik hiçbir ciddi ülkede etnik çağrışım yapmıyor; ama onlara göre Türkiye’de yapıyor. Vatandaşın olup bitenlerden ne kadar haberi var bilinmez; ama onun görevi alkışlamak, bazen de para karşılığı meydanları doldurmak ve seçimlerde sandık mankeni olup rey atmak.

Anayasa’dan Türklüğü silecek kadar siyasi sapma içine girenler “…Türk de, Kürt de, Alevi de, Sunni de denmediğine” sığınıyorlar. Onlara göre, böylece sorun da kalmıyor. Kalite bu… Türkiye böyle yöneticilere layık değil… Millet metro ve Marmaray ile avutuluyor. Yönetenler milletvekili aday listelerinin başına “soykırım olmuştur” diyen adayları koyuyorlar. Vatikan’ın soykırımı tanımakta geciktiğini söyleyen Mahçupyan Başbakanlık başdanışmanı yapılmıştı. Acaba Ermenistan Başbakanı, soykırım yalanını reddeden bir Türk’ü baş danışman yapar mı? Oradaki partiler bir Türk adayı listelerine alırlar mı? O halde, yanlışlarımızı görelim ve sözde soykırımı tanıdı diye Papa‘yı ve Avusturya‘yı suçlamak yerine kendi kendimize çeki düzen verelim. Sokma akılla milliyetçi olunmuyor.

Türkiye’de işgücü açığı mı var ki, 70.000 dolayında Ermeni burada çalışıp ülkesine para gönderir? Ülkemizde fiili işsizlik %18‘i bulmuş. Yunan Parlamentosunca 9 Eylül 2014 tarihinde kabul edilen sözde Pontus soykırımı ve Türk düşmanlığı sürekli gündemde iken, Yunan adalarına giderek, Yunan turizmine katkı yapanlar bu ülkenin yüzkaralarıdır. HDP’nin seçim beyannamesini görünce bu parti bir Ermenistan partisi mi diye düşündük. Bu parti bir Türkiye partisi olabilir mi?

Bu arada Papa’ya tarihi uyarı mektubu gönderen, Aydınlar Ocaklarının ve Milli Düşünce Merkezi’nin de içinde bulunduğu Türkiye Sivil Toplum Birliği‘ne mensup kuruluşları bu anlamlı hizmetlerinden ve milli hassasiyetlerinden dolayı tebrik ediyoruz.

Sayın Başbakan “… Konuşursanız tuzak, taziye yayınlarsanız yetmez, peki ne isteniyor; diasporayı tatmin etmek mümkün değil” diyor. İnsanlıktan nasiplenmemiş, her biri teröre karışmış, kan dökmüş bu Ermeni katillerini tatmin etmek TC Başbakanının görevi mi? Barış ve işbirliği karşılıklı olur. İşgal ettiğin Azerbaycan topraklarından çıkarsın; hayali soykırım iddialarını terk edersin; Türkiye ile yaptığın anlaşmalara sadık kalırsın; o zaman iyi komşuluğu düşünürüz. Bunlar olmadan Erivan’a maça gider ve türbinde arka sıranızda oturan ASALA başkanından haberdar olmazsanız; karşı tarafı azdırır ve tahrik edersiniz. Taviz tavizi, taziye taziyeyi takip eder. Devlet adamlığı tecrübe kazanılan ve staj yapılan bir yer değildir. Tersine tecrübenin ve ilkeli olmanın konuşturulacağı bir yerdir.

Anayasa’dan Türklüğü sileceksiniz ve ülkede çatışmacı bir ortam yaratacaksınız; diğer taraftan Türk tipi başkanlık sisteminden bahsedeceksiniz. Bu Türk Milletini aşağılamaktır ve cahil kabul etmektir. Hemen hemen bütün araştırmalarda %5-8 arası Milli Kimliği yani Türklüğümüzü kabul etmeyenler çıkıyor. Bunları, milli kimliği kabule zorlamaya ihtiyacımız yok; ancak ülkeyi yönetenler marjinal görüşleri tatmin etmek zorunda da değiller.

Türkiye çok önemli bir yol ayrımına getirildi. Demokrasi asgari ölçüde önünü arkasını görebilen, oldukça kaliteli, en azından sosyal göstergelere göre oldukça gelişmiş toplumların rejimidir. Milletleşememiş, mutabakatları gelişmemiş neseb-i gayri sahih kalabalık ve insan sürülerinin değil. Her ne kadar demokrasi günümüzde bekleme odasına tıkılmak isteniyor ise de; demokrasi bize göre değil demek istemiyorum. Ama biraz da demokrasiye uygun bir toplum haline gelebilsek.