16.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 809

Türk Milliyetçisi Bir dâhinin Ardından

Oktay Sinanoğlu, Hayattayken değeri bilinmeyen, ölümünde de hak ettiği saygıyı görmeyen bir dahi…

Sinanoğlu, babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu’nun Türkiye Başkonsolosluğunda görevli olması sebebiyle Bari’de dünyaya geldi. II. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte ailesi ile birlikte Türkiye’ye döndü. 1953 yılında Ankara’da TED’in Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirdi.  1956 yılında TED tarafından burslu olarak gönderildiği Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirdi. 1959 yılında yine Kaliforniya Üniversitesi’nde Kurumsal Kimya doktorası yaptı. 1961 yılında hem Harward hem de Yale Üniversitesi’nde kendisinin yeni Nicem ( Kuvantum) Kimyası ve fiziği üzerine teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı. 1962 yılında henüz 26 yaşındayken Yale Üniversitesi’nde dünyanın en genç profesörü unvanını aldı.

TÜBİTAK, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluşlarında yer almış, Türkiye’de bilimin gelişmesi için mücadele vermiş olan Sinanoğlu, iki kere Nobel’e aday gösterilmiş, kimyaya matematiği sokmuş, moleküler biyolojinin kurucuları arasında yer almış, fizik, astrofizik, nükleer fizik gibi bilimin çeşitli dallarıyla da ilgilenmiştir.

Sinanoğlu bilim adamı kişiliğinin yanında, ülkesine, kültürüne olan bağlılık ve Türkçeye verdiği önem ile de bilinmektedir. Türkçenin matematiksel bir kurulumu olması sebebiyle bilim dili olması gerektiğini ve muhafazasının ne denli önemli olduğu konusu üzerinde önemle duran bilim adamı, bu konuda da eserler vermiştir. Yazar bu eserleri “Türkçe giderse, Türkiye gider” ve ” Bye Bye Türkçe” isimlendirmiştir.

Eğitim hayatı ve çalışmalarının önemli bir bölümünü yurtdışında gerçekleştiren Sinanoğlu, bir milletin dilinin, kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bir milletin varlık ve devamı için ne denli önemli olduğunu milletimize anlatmak için çabalamış ve Allah tarafından kendisine bahşedilen zekâsını bu uğurda da ortaya koymuştur.

Değeri hayattayken yeteri kadar bilinmeyen Sinanoğlu’nun fikirleri ve çalışmaları gelecek nesillere aktarılmalı, rehber olmalıdır. Bize düşen görev, bu dehanın fikirlerini muhafaza etmek ve yaşatmaktır.

 

Kur’an Sayfaları Mızrakların Ucuna da Takılacak mı?

Siyasi Partiler Kanunu‘nun 87. maddesi ve Seçim Kanunu‘nun 58. maddesine göre dinî simge ve ibarelerin kullanılması yasak olduğuna göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Siirt konuşması hakkında soruşturma açılacak mı?

Bakara Suresi‘yle ‘makara’ geçen Egemen Bağış ile birlikte kürsüye çıkan ekip lideri Erdoğan, elinde Kuran’la Müslümanlık şovu yaptığına göre Müslümanlığını ‘Parti’yle tanımlayan AKP teşkilatları Kuran sayfalarını mızrakların ucuna ne zaman takacak?

“Kuran’la büyüdüğünü ve yaşadığını” söyleyenler; evde ya da okulda Kuran’ın kitap olarak varlığını mı, Kuran’ın Arapça lafzını okuyabildiklerini mi yoksa Allah’ın Kuran’daki emir ve yasaklarını gözettiklerini mi kastediyorlar?

Kendi adıma, ne kadar Müslüman ve ne kadar Milliyetçi olduğumu ispatlamaya ne ihtiyacım var ki şüphem olsun. Yemin eden birine bile şüpheyle bakarım, sözünün hükmüne kendi de inanmıyor diye.

Ömrü dinî referanslı siyasi partilerde geçen ve 12 Eylül’de – 28 Şubat’ta bunun sıkıntısını çektiğini söyleyen; İmam-Hatip’te okumuş olan, eşi-kızları kapalı olan, ‘hamdolsun’suz miting konuşması ve ‘ya Allah’sız açılış yapmayan birinin miting meydanındaki kalabalığa elinde KURAN’LA hitap etmek istemesi dindarlık ispatı mıdır? Kâinatın Kullanma Kılavuzu‘nun ucuz siyasete alet edilmesindeki menfaat temelli ticarî pervasızlık mıdır?

Kitaplar ve elçiler aracılığıyla YÜE YARATICI, insanlığın barış (salâh) ve esenlik (silm, selâm) üzre yaşamasını mı murat etmiş olabilir yoksa Tevrat‘ın-İncil‘in-Kuran‘ın tecvitle kıraatını mı? “Hiç düşünmez misiniz?” (En’am 50), “Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (Âl-i İmran 65), “Umulur ki düşünürsünüz.” (Bakara 266), “Düşünüp ibret alsınlar.” (A’raf 130), “Düşünen bir kavim için âyetlerimizi böyle açıklarız.” (Yunus 24), “Bu, düşünebilenlere bir öğüttür.” (Hud 114), “Artık siz düşünmeyecek misiniz?” (Nahl 17), “Hala akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya 10), “Onlar bu Kuran’ı hiç düşünmediler mi?” (Mü’minûn 68), “Belki düşünüp nasihat alırsınız diye onda açık açık âyetler indirdik.” (Nur 1), “Düşünsenize!” (Neml 33), “Ola ki düşünüp öğüt alırlar.” (Kasâs 46), “Ancak bilenler düşünüp anlayabilir.” (Ankebut 43), “Hala akıllanmayacaklar mı?” (Yasin 68), “Hala akıl edip düşünmez misiniz?” (Sâffat 137), “Gerekir ki iyi düşünsünler.” (Zümer 27), “Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” (Mü’min 58), “Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için deliller vardır.” (Câsiye 13), “Umulur ki iyice düşünürsünüz.” (Zâriyat 49), “Onlar Kuran’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üstünde kilit mi var?” (Muhammed 24), “Ey akıl sahipleri; ibret alın!” (Haşr 2), “

Cumhurbaşkanı Kürtçe biliyor mu bilmem ama O veya sevenleri Türkçe herhangi bir Kuran mealine bakarlarsa iyi olur. Mesela, Hud 113 ve 116:

“Zulmedenlere meyil göstermeyin! Yoksa ateş sizi sarıp sarmalar.” “Zulme sapanlar içine itildikleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.”

Yada İsrâ 16: “Biz bir toplumu mahvetmek istediğimizde onun servet ve refahla azıp firavunlaşmış kodamanlarını yöneticiler yaparız da onlar orada bozuk bir gidiş sergilerler. Böylece o toplum aleyhine hüküm hak olur.”

Veyahut Rum 7: “Onlar iğreti hayattan bir tek dış görünüşü bilirler. Ama ahretten tam bir gaflet içindedirler.”

Çok şükür Allah Resulü‘nün “Ey Rabbim, benim halkım bu Kuran’ı terk edilmiş bir halde tuttu!” (Furkan 30) diyerek şikâyette bulunduklarından, ne dediğini hiç anlamadan Kuran’ı sadece Arapça lafzından okuyarak sevap kazanacağını umanlardan değiliz. Ebu Süfyan‘dan alınan iktidarı geri almak için Kuran sayfalarını siyasi mücadelesine payanda eden oğul Muaviye‘nin değil, “Kur’an-ı Nâtık / Konuşan Kur’an” Hz. Ali‘nin tarafındayız çok şükür.

 

Bunlar gerçekler; dayanabilirseniz!

“…Bunlar Milliyetçi falan değil, bunlar ırkçı, bunlar ayrımcı, bunlar kafatasçı…”

Ne diyorsunuz? Dayanılır gibi mi? Kabul edilir gibi mi?

“…Bunlar önünü kestiği adama, sağcı mı, solcu mu diye öğrenmek için Fatiha’yı biliyor musun diye sorarlar. Sonra da yanındakine doğru mu okudu diye sorarlar…”

Türk Milliyetçileri, Ülkücüler Fatiha’yı bilmezlermiş.

Ağlar mısınız, güler misiniz?

“…Türk Milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına alıyoruz.”

Bu nasıl bir ayakmış, asırlardan beri dünyanın alt edemediği bu düşünceyi, birkaç yılda altına alabiliyor?

“…Irkçılık yaptınız, kavmiyetçilik yaptınız, kabilecilik yaptınız, şeytanî olan bir anlayışa hizmet ettiniz. Ondan dolayı bu ülkede sıkıntının hep kaynağı oldunuz”.

Türk Milliyetçiliği, şeytanî bir anlayışmış, Türk Milliyetçileri bu anlayışa hizmet ediyormuş…

Türk Milliyetçileri, bu ülkede sıkıntının kaynağı olmuşlar.

Türk Milliyetçiliği, kavmiyetçilik, kabilecilik gibi bir Arap anlayışının ucuzluğu ile tarif ediliyormuş.

“…Kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın…”

Türkiye’yi yönettiğini iddia eden kişi, karşısına Türklükle çıkılmamasını söylüyor.

Bu devlet, nasıl kuruldu ise?

“…Sen Bozkurtlarınla mı dolaşıyorsun? … Ben eşref-i mahlûk olan insanlarla dolaşıyorum.”

Bozkurt, bu durumda nasıl bir mahlûk oluyor acaba?

“…Bizim gençliğimizin geçmişinde illegal hiçbir iş olmamıştır. Ama sizin geçmişinizde bunlar var. Bunu biliyoruz.”

Bu suçlama, bu ağır sözler, bu kadar çile çekmiş bir harekete nasıl yapılır?

“…Bunlar Milliyetçi değil mi? Senden olsa, olsa ancak kafatasçı milliyetçisi olur…”

Türk Milliyetçileri, kafatası milliyetçiliğinin ne olduğunu biliyor musunuz? Hiçbir ortamda bu sözleri duydunuz mu? Duymadıysanız, bu sözler ne için söyleniyor?

“…Geçmişte sokakta sergiledikleri o kavgacı tavrı, şimdi siyasette sergiliyorlar, Meclis’e taşıyorlar. Bunların Cemaziyelevvelini biz iyi biliriz.”

Bu kadarını Türk Milliyetçilerine bugüne kadar kimler söyledi, hiç düşündünüz mü?

“…Ağızlarından hakaret, tehdit, aşağılama hiç eksik olmaz.”

Bu sözleri Türk Milliyetçilerine söylemek, bugüne kadar kimin aklına gelmiştir?

“.İşte sivil faşizm diye bir şey varsa, temsilcisi bu zihniyettir(ülkücüler)”

İnanın bu kadarı akla zarar.

Yukarıdaki tırnak içerisine alınan sözler, Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne kadar mitinglerde yaptığı konuşmalardan bazı örnekler.

Türk Milliyetçiliğine yapılan bu ağır hakaretler, dayanılabilir gibi mi?

 

10 Soruda Ermeni Meselesi.

1-Ermeniler bizi ne ile suçluyorlar?

-Vatan topraklarını ellerinden aldığımızı iddia ediyorlar. Bu iddia asılsızdır. Türkler geldiklerinde Anadolu’da bir Ermeni devleti yoktu. Bizans İmparatorluğu vardı. Zaten bu iddialarını da Türkler Anadolu’ya geldikten hemen sonra değil de 1960’lı yılların ortalarında ileri sürdüler.

2-‘Soykırım’ iddialarının aslı nedir?

-Aslı yoktur. Milletlerarası kuruluşlar tarafından ‘soykırım’ kavramının tarifi yapılmıştır. 1915 olayları bu tarifin kapsamı dışında kalmaktadır.

3-‘Ermeni problemi ‘  denilen mesele nereden çıktı?

Ermeniler, tâbi oldukları Osmanlı Devleti’ne ihanet edip, savaş hâlinde bulunduğumuz Ruslarla işbirliği yaptılar. Bu hareketin cezası her ülkede mutlaka idamdır. Osmanlı bu cezayı uygulamadı, Ermenileri savaş alanının dışındaki bölgelere nakledip orada yerleşmelerini sağladı.

Nakil sırasında, yeterli ilaç ve gıda maddesi bulunmadığından yolda ölen Ermeniler oldu. Bunda, bırakınız ‘kasıt‘ unsurunu ‘tedbir noksanlığı‘ olarak bile düşünülebilecek ve ‘suç‘ olarak isnat edilebilecek bir durum yoktur.

4-Osmanlı topraklarındaki Ermeni nüfusu ne idi, nakil sırasında kaç Ermeni öldü?

-Gerek Osmanlı Devleti’nde yaşayan, gerekse nakil sırasında ölen Ermenilerle ilgili olarak kayıtlara intikal eden rakamlar çelişkilidir. Osmanlı tarihi ve Ermeni iddiaları alanında yaptığı çalışmalarla tanınan, 1930-2006 yılları arasında yaşamış ABD’li tarihçi Stanford J. Shaw’a göre 1.229.007, 1926-2014 yılları arasında yaşayan Amerikalı tarihçi William H. Lynch’e göre; 1.326.246, İngiliz salnâmelerine göre 1.056.018, Fransızlara göre 1.45.018, Patrik Nerses Varjabedyan’a göre 1.150.000 kişidir.

Nerede, katledildiği iddia edilen 1.500.000 Ermeni?

Nakil sırasında ölen Ermenilerin sayısı da çelişkilidir: Halil Berktay’a göre: 300.000, Taner Akçam’a göre 800.000, Ermenilere göre 1.500.000, Orhan Pamuk’a göre 1,5-2 milyon, İngiliz Yabancı İşler Dairesi yetkilisi Arnold J. Toynbee’ye göre 600.000, Yusuf Halaçoğlu’na göre 8.500 kişidir.

Ermeniler, Türkleri katletme operasyonlarında kullanılmak üzere Everek’teki evinde bomba yaparken çıkan yangında ölen Kivork’u da Türklerin öldürdüğünü belirten zabıtlar düzenlemişlerdi. Olayı bilen Ermeni Karabet ve yangını gören fırıncı çırağı Yusuf Bakırbilek ihbarda bulununca olay yeniden inceleniyor ve gerçek ortaya çıkıyor.

Ermeniler, yalan uydurmakta çok başarılılar. Ne var ki başarıları yatsı olmadan buhar gibi uçuyor.

5- Ölen Ermenilerle ilgili rakamların en azı 8.500…  Az bir rakam mı bu? Ölen insanlardan söz ediyoruz…

-Haklısınız. Elbette büyük bir rakamdır. Fakat aynı sebeplerle savaş alanı dışında Ermeniler tarafından öldürülen ve gıda-ilaç yetersizliğinden ölen Türklerin sayısı 200.000 civarındadır.

6-Ermeniler, masum ve mağdur olduklarını iddia ediyorlar…

-Bu iddiaları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcüstan’ı gezip dikkatle inceleyen Amerikalı General Harbord, tanzim etmiş olduğu raporda cevaplandırıyor: ‘Erzurum’da, Hasankale’de Türk evlerinin, içindeki insanlarla birlikte yakıldığını gördüm.’

Harbord Raporu‘ olarak anılan belgeye dayanarak İngiltere’nin tanınmış devlet adamı Lord Curzon, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şunları söylüyor: ‘Ermeniler, 7-8 yaşında pek masum ve temiz bir kız çocuğu değildir. Zira Ermeniler, özellikle son hareketlerindeki vahşetle, ne ölçüde kan dökücü, vahşi bir millet olduklarını, bizzat kendileri ispat etmişlerdir.’

Ermenilerin geçici iskân için götürüldükleri yer, çöl değil, ziraata uygun yerleşim bölgeleridir.

Rus askerî tarih yazarı Boris Miihayloviç, kitaplarında Ermeni cemiyetlerinin Rus ordusuna yardım ettiklerini ve Türklerin buna karşı tedbir almak haklarını kullanmanın çok tabii olduğunu belirtiyor.

Milas doğumlu olup 1916’da ABD’ye göç eden Yahudi Albert Amateau, yeminli notere verdiği ifadede, soykırım iddialarının tamamen yalan ve iftira olduğunu söylemiştir.

7-Deniliyor ki; yalnızca Ermeniler bulundukları yerden başka yerlere göç etmek mecburiyetinde bırakıldılar…

-Bu da yalan. Ruslara yardım ettikleri belirlenen bölge halkından Kürtler de başka yerlere yerleştirildi. Bu husus, ‘Urfa’da Ermeni Yetimhanesi‘ isimli kitabın yazarı Amerikalı Mary Caroline Holmes tarafından belirlenmiştir.

Diğer taraftan, Rus istilası sırasında Ermeni cinâyetlerinden kurtulmak için; Erzurum ve Erzincan’dan, Diyarbakır üzerinden Halep ve Adana yolu ile Konya ve Sivas’a sığınan Türkler vardır. Bunlar da Araştırmacı Yazar İsmet Bozdağ’ın, ‘Hodri Meydan‘ isimli kitabından alınan bilgilerdir. İsmet Bozdağ; ‘Trabzon, Van, Bitlis, Erzurum vilayetlerinin Ruslar tarafından istilası sırasında oralarda yaşayan Türklerden 500.000 kadarının Ermeniler tarafından katledildiğini, 100.000 kadarının da hicret sırasında; soğuktan, açlıktan ve bakımsızlıktan öldüğünü‘ belirtiyor. Bunların sorumlusu da Ermenilerdir.

Bölge işgal hâlindeydi. Devlet otoritesi yoktu. Her türlü etnik ve dinî gruptan eşkıyalar, soygun yapıyor, adam öldürüyordu. Çerkezler Kürtlerle, Kürtler Ermenilerle, Ermeniler Türklerle kıran kırana bir çatışma içerisinde oldular. Bu çatışmalarda Osmanlı Devleti’nin hiçbir dahli yoktu. Olayları önleyecek gücü de yoktu. Tamamı halk hareketiydi.

8-Gerçekte neler oldu?

-Ermenilerin modern silahlarla düzenledikleri saldırılar karşısında Türk köylüler kendilerini taş, sopa ve kazma sapı ile savunmaya çalıştılar. Eli silah tutabilen kadın-erkek herkes savaş meydanında bulunduğundan köylerde ihtiyarlarla, savaşa katılamayan kadınlar ve çocuk yaştaki Türklerden başka kimse yoktu. Toplu mezarlarda, 80 yaşındaki ihtiyarlarla, ana karnı deşilerek çıkartılmış ceninler vardı.

9-‘Mavi Kitap’ meselesi nedir?

-Bu kitap, Birinci Dünya Savaşı içerisinde çıkarılmış, savaş propagandası maksatlı bir yayındır. Ermeni militanlar, 2000 yılında ikinci baskısını yaptılar.

İngilizler tarafından hazırlanmış mavi kitaplar da vardır. Bu kitaplardaki bilgi ve belgeler, elçilik ve konsolosluk raporları gibi resmî belgelerden oluşur. İngilizler bu belgeleri incelemeye açmıyorlar.  Ermeniler tarafından hazırlanan Mavi Kitap, resmî belgelere dayanmıyor. Çünkü 1914’te bütün yabancı diplomatlar Türkiye’yi terk etmişlerdi. Dolayısıyla 1915 olayları, misyonerler, gazeteciler ve Ermeni komitacılar gibi resmî sıfatı olmayan Türk aleyhtarı kimselerden alınan bilgilere göre düzenlenmiştir. Kitabın içinde 150 belge vardır. 70’i Ermeni iddialarını benimseyen Amerikalı misyonerler, 50’si Ermeni militanlar, Taşnak komitecileri tarafından kaleme almıştır. Amerikalı tarihçi Prof. Justin Mc Carthy eserinde, bu kitaptaki belgelerin tamamen sahte ve düzmece olduğunu belirtiyor.

Ermeniler ve Onlara destek veren yandaş devletler, iddialarında haklı olduklarına inansalar, Türkiye’nin karşılıklı olarak arşivleri açma teklifine destek verirlerdi.

10-Netice?

-Rusya, ‘Türk Boğazları‘ olarak anılan İstanbul ve Çanakkale boğazlarından sıcak denizlere açılamayınca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Akdeniz’e inebilmek için, bağımsız devlet kurma imkânı sağlayacağı vaadiyle, Ermenileri kandırdı ve kendi ideallerine hizmet eder hâle getirdi. Kandırma işlemine 1800’lü yılların ilk yarısında başlamıştı. Anadolu’nun istilasını kolaylaştırmak için kullandığı oltanın ucuna, ‘Büyük Ermenistan‘ vaadini yem olarak taktı. Dünyanın dört bir bucağındaki Ermeniler, oltaya takıldılar ve yüzyıllardan beri rahat-huzur içinde yaşadıkları bölgelerden, ‘Ermenistan‘ adı ile anılan topraklara geldiler. Ruslar böylece önce Ermenilerin, sonra da Türklerin rahatlarını ve güvenli düzenlerini bozdular. Açık ve kesindir: Ermeniler, Rusya’nın siyasî çıkarlarına âlet olmakla gülünç ve iğrenç hesaplar uğruna kendi kendilerini perişan ettiler.

Asılsız iddialarında ısrar ederlerse, perişanlıkları devam edecek. Bölgede çıbanbaşı olarak kalacaklar. Ne kendileri huzur bulacaklar, ne komşularında huzur bırakacaklar.

 

Emekli Memurların Gasp Edilen Alın Terleri

Bilindiği üzere, Anayasaya Mahkemesi, 7 Ocak 2015 Tarihli ve 29229 Sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan; 25.12.2014 Tarihli ve E: 2013/111, K: 2014/195 Sayılı Kararı ile 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu 89. maddesi 4. fıkrasındaki; “emekli ikramiyesinin hesabında 30 fiili hizmet yılından fazla sürelerin dikkate alınmayacağına” ilişkin hükmünü oy çokluğuyla iptal etmiştir.

Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Emekli Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kamu Görevlileri Emeklilik Daire Başkanlığı, “devletin şefkat tebessümünü yansıtacağına, eski somurtkan yüzünü hatırlatarak” ilgili kararın; “07.01.2015 tarihinden itibaren hüküm ve sonuç doğurmaya başladığını, Anayasa’nın 153.maddesi uyarınca iptal kararlarının geriye yürümeyeceğini, ilgili kararın 07.01.2015 tarihinden önce olan emekliler ile dul ve yetimleri kapsamayacağını” ifade etmektedir.

Bu ifadeye göre 07. 01. 2015 tarihinden sonra emekli olan memurlar, 30 yıl sınırlamasına takılmadan, çalıştıkları sürenin tamamının ikramiyesini alacaklardır.

Ancak görünen o ki, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Anayasaya Mahkemesi’nin ilgili kararına rağmen, “Anayasa’nın 153.maddesi uyarınca iptal kararlarının geriye yürümeyeceği” gerekçesini “memnuniyetle” dayanak göstererek, 07. 01. 2015 tarihinden önce emekli olanlara 30 yıldan fazla çalışma sürelerinin ikramiyesini ödemeyecektir.

Bu durum, eşitlik ilkesine ve hukuk normlarına tamamen ters bir durumdur.

Oysa” “sosyal devlet”, vatandaşlarının haklarının tesliminde, herhangi bir sürtüşmeye fırsat vermeden, eşitsizlikleri ve haksızlıkları çözümlemeli, mahkeme kararlarını mağdurların lehine yorumlamalı ve uygulamalıdır. “Devlet baba” anlamına ve algısına layık olmalıdır.

Anayasaya Mahkemesi,  zaten verdiği ilgili kararla, davacının 07.01.2015 tarihinden önce çalıştığı 30 yıldan fazla sürenin ödenmesini isteyerek, davacı lehine “geriye yürümezlik” prensibini ortadan kaldırmıştır.

Bu karar sınırlama getirilmeden mağdur olan her emekli vatandaşa uygulanmalıdır.

Yıllarca haksız ve hukuksuz bir uygulamalarla, memurun alın teri olan 30 yıldan fazla çalışma sürelerinin ikramiyesi, emeklerinin karşılığı olduğu halde memurlara ödenmemiştir. Bu uygulama, sosyal devlet ölçütlerine uymayan, kul hakkı gaspının ta kendisidir.

07.01.2015 tarihinden önce 30 yıldan fazla çalışarak emekli olanlar, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’ndan ödenmeyen sürenin ikramiyesini talep etmeye başlamışlardır.

Fakat kendilerine para yerine “ret” yazısı gelmektedir. Bu cevabı alanlar “idare mahkemesine” dava açmaya başlamışlardır.

Nitekim Ankara 10. İdare Mahkemesi, ESAS NO: 2013/296 KARAR NO: 2015/65 kararı; Anayasa Mahkemesinin ilgili kararı dayanak gösterilerek, 07.01.2014 tarihinden önce emekli olan memurun 30 yıldan fazla olan çalışma sürelerinin ikramiyesini alacağı yolundadır.

Mağdur olan on binlerce memur mahkemelere başvurdukça, Ankara İdare Mahkemeleri’nin benzer kararları çoğalacaktır. Fakat idarenin temyiz hakkını kullanması ile uyuşmazlığın ve huzursuzluğun kısa sürede çözümlenmeyeceği anlaşılmaktadır.

Daha fazla zaman, kırtasiye, emek israfına meydan verilmeden, hükumet tarafından sorunun çözülerek, emeklilerin mağduriyetlerinin ve kırgınlıklarının telafisi, gönüllerinin alınması fevkalade isabetli ve seçimden önce bir jest olacaktır.

“İşçinin köylünün, memurun alın teri kurumdan hakkının ödenmesi gerektiği” hususunda hassasiyetinin olduğunu her fırsatta vurgulayan hükumetin, insana ve emeğe olan saygısını kanıtlamasının zamanıdır.

En büyük alın teri mağdurları olan emeklilerin geriye dönük 30 yılı aşan sürelerinin ikramiye tutarlarının ödenmesi hususunda, gereğinin yapılmasını kamuoyu görmek istiyor.

Muhalefetin vaatlerini uçuk, mesnetsiz ve dayanaksız bulan hükumetin, gerekli ve gerçek bir sorunu çözmesi için bu büyük bir fırsattır.

Kendilerini izlemeye devam edeceğiz, merakımızın sevince dönüşmesini umuyoruz.

Sevgiyle kalın.

 

Yüzde Yüz Yerli

Malum mevsim itibariyle bahar ayındayız ve her türlü sebze ve meyvenin turfandasını ya da tarla veya bahçeden taze getirilmişini alıyoruz. Semt pazarlarını gezerken, hangi tezgâha başınızı çevirseniz pazarcı: “Gel abi gel, yerli domates’e geeel” veya “Hanım abla taze yerli kabak, daha çiçeği üzerinde” diyerekten bir kaç kilo sebze satabilmek için sizlere dökmedik dil bırakmıyorlar.

Pazar yapmaktan anlamasanız dahi, bu bağrışmalardan da  öğreniyorsunuz ki; sebzenin dahi yerlisi makbul.

Bu bahar, birde genel seçim atmosferine girdik. Siyasi partiler ve onların Milletvekili adayları, seçim propagandası süresince eteklerinde ne kadar taş varsa, oylarını alabilmek için vatandaşın önüne döküyorlar.

Peki, pazardan kabak alırken gösterdiğimiz hassasiyeti, bizlerin hayat standart’ını yükseltecek, malımızın, canımızın emniyetini en önemlisi vatanımızın birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak insanlara ya da partilere oy verirken aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz?

Daha seçim çalışmalarına başlamadan, proje partileri için özel yetiştirilmiş prensler, ithal adaylar emperyalist güçler tarafından görücüye çıkarılır. Bizde zannederiz ki “hepsi okumuş çocuklar, bizim çocuklarımız deriz, üstelik yurtdışında eğitim görmüş, ülkemizin kaderini belirleyecek, olanları hiç düşünmeden bağrımıza basarız“.

Kim mi bunlar?

Hafızanızı bir yoklayın hele.

1970 li yılların Bülent Ecevit’i: “Acelemiz var iç ve dış çevreler bizim iktidar olmamızı istiyor” diyerek ABD den getirdiği Atilla Karaosmanoğlu.

Gene bir proje Partisi olan 12 Eylül versiyonu Anap’ın kurucusu Turgut Özal’ın “hepsi okumuş iyi çocuklar” diyerek ithal ettiği Engin Civan, Bülent Şemiler, Coşkun Ulusoy gibileri.

Yine 1999 yılında kurulan üçlü koalisyon hükümeti tarafından ekonominin başına getirilen Kemal derviş.

Peki, şimdi nerede bunlar, büyük umutlarla Türkiye ye getirilerek görev verilenlerin, Türk milletinin kalkınması için ne gibi hizmetleri oldu?

En son Proje 13 yıldır hükümet olan AKP deki ithal ya da yarı ithal prensler? (ABD de Striptiz salonu ve bar işletmecisi) Egemen Bağış, (Tuvalet deliği mucidi) Cüneyt Zapsu, İngiliz Kemal, (Ermeni Patiği ile Ermenilere ayin düzenleyen) Volkan Bozkır, (Avrupa karar tasarısına Rum, Yunan ve Ermeni dostlarıyla birlikte Kıbrıs’taki Türk askerini işgalcilikle suçlayan tasarıya imza atan) Mevlüt Çavuşoğlu, (Bosna ve Afrikada yapılanlara soykırım diyeceksek 1915 olaylarını görmezden gelemeyiz diyen) Başbakanlık danışmanı Etyen Mahcupyan?

Çaremi?

Çare var, çare sensin, özüne döneceksin.

En sıkıntılı günlerinde sırt sırta verdiğin, kader birliği yaptığın seni senden daha iyi tanıyan kardeşin, arkadaşın, komşun!

Kocaeli MHP milletvekili aday adaylarından Aydınlar Ocağı üyesi ve Türk Eğitim Sen Kocaeli Şube Başkanı Sayın Süleyman Pekin çok güzel bir slogan bulmuştu kendisini tebrik ediyor ve başarılar diliyorum. Ayrıca bu gün için sıralamadaki yeri gerilerde olsa da adaylar arasında en fazla çalışan bir arkadaşımız Allah yar ve yardımcısı olsun. Unutulmamalı ki siyaset uzun mesafeli bir koşudur. Kendisini ileriki yıllarda çok başarılı görevlerde göreceğimizi umuyorum. Süleyman bey’in slogan’ı: “Yüzde Yüz Yerli” ben çok beğendim ve sevdim bu sloganı, isterdim ki MHP Genel Merkezi de bu türden bir slogan kullansın.

Çünkü: Dışarıdan Türk milletinin yarasına merhem olsun diye ithal ettiğimiz adaylar, bırakın merhem olmayı, işleri daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirip, milletimizin onlarca yılını boş yere heba edip, arkalarında bir sürü şaibe bırakarak geldikleri yere geri dönüyorlar.

Milletimizin önünde son bir fırsat var; o da 7 Haziran genel seçimleri. Ya tercihini doğru dürüst yapar ömür boyu yüz yüze bakacağı “yüzde yüz yerli” yani kendinden olan adayların bulunduğu partiye oylarını verir, ya da her zaman olduğu gibi “Bakara makaracıların, Allah ile aldatanların” partisine götürüp oylarını verirler.

Ne demiş atalarımız: “Sel gider kumu kalır“. Zaten bazıları, yurtdışındaki işlerinin başına dönmek üzereler bundan sonra ara ki bulasın.

Saygılarımla.

 

Devlet Benim

Tarihçi Erhan Afyoncu çok yaygın bir yanlışı düzeltiyor. Fransa Kralı XIV. Louis (14. Lui)’nin kendisine atfedilen meşhur “devlet benim” sözünü söylemediğini ifade ediyor.

Evet, XIV. Louis kendisinin Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğuna ve krala karşı yapılan itaatsizliğin büyük günah olduğuna inanıyordu.

Efsaneye göre XIV. Louis, 1655’te Paris Parlement’ine (Yüksek Mahkeme/Adalet Sarayı) girerek hâkimin sözünü “devlet benim” diye kesmişti.

Ancak XIV. Louis hiçbir zaman “devlet benim” dememiş. Bu Voltaire tarafından yaratılan bir efsane imiş.

*****

Ak Parti “Devlet Benim” Havasında

Ak Parti’nin tek başına iktidar olduğu dönem 13 seneyi buldu. Eskiden devlet kurumlarına ve bu kurumlarda yöneticilik yapanlara karşı en ağır eleştirilerde bulunan Ak Parti artık “devlet benim” havasında.

Frankfurter Allgemeine (FAZ) gazetesinde Rainer Hermann’ın bir yorumunda Erdoğan’ın kendini, sadece dışardan değil içerden de etrafı düşmanlarca çevrili olarak algıladığı vurgulanıyor. Erdoğan’ın demokrasi adına attığı birkaç adımı da ortadan kaldırdığı ileri sürülüyor.

Elmas Topçu’nun özetlediği yazıda, “Erdoğan 12 yılda Kemalist elit kesimin gücünü yok etti, öncelikle orduda ve yargıda. Sonra da devlet yapısı üzerindeki kontrolü ele aldı. Şimdi de cumhurbaşkanı olarak kendini devletin vücut bulduğu kişi olarak görüyor” denilmekte.

Erdoğan’ın yönetim biçimiyle Türkiye’de hükümet dilinin de değiştiğini söyleyen Hermann, 2002’de demokrasi ve özgürlük sözü veren Erdoğan’ın, bugün muhaliflerine devamlı “Haddini bil” diye meydan okuduğunu kaydediyor. Bu tarzla Erdoğan’ın, muhaliflerine ‘ayakların ve başların’ nerede olduğu mesajını verdiğini söylüyor.

Yani “demokrasi için kesinlikle şart olan siyasi eşitlik ilkesi yok” diyor.

Erdoğan’ın gücü tek elde toplamasına, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını örnek gösteren Hermann, çok sayıda savcının ve emniyet mensubunun görev yerinin değiştiğini, yargı sisteminin kontrol altına alındığını, son olarak da bunun üzerine giden medyaya yönelik operasyonlar düzenlendiğini söylüyor ve “Erdoğan’la birlikte ne yargının bağımsızlığı ne de kuvvetler ayrılığı ilkesi kaldı” diyor.

***

İşte bu “devlet benim” diyen dili sadece Erdoğan’da değil hükümetin ve partinin her kademesindeki temsilcilerinde görmek mümkün.

Devlet “hizmetkâr” olacak derken, ‘birey’in karşısında ‘devlet’in güçlendirildiği “milli güvenlik yasası” çıkarıldı.

“Devlet büyüklerine saygısızlık yapanlar” için “gereği yapılmakta.”

Basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye dünyada 154. Sırada.

Bazı sanıkların yargılamadan kaçırılması, bazı tutuklulara tahliye kararı verilen hâkimlerin tutuklanması,  İstanbul’da 1 Mayıs’ta fiili sıkıyönetim uygulaması gibi örnekler vakayı âdiyeden sayılmakta.

Devletin her vatandaşına adil olarak götürmesi gereken hizmetleri bir lütuf olarak sunulmakta.

Devlet imkân ve hizmetlerinden yararlanma “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” ölçütü ile değerlendirilmekte.

*****

Türk Ocağı Kitap Fuarına Kabul Edilmedi

Bu yıl 16 – 24 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek Kocaeli 7. Kitap Fuarı için İzmit Türk Ocağı‘nın başvurusu ret edildi. Fuar’da yer alacak sivil toplum kuruluşları (STK) stant için başvurularını Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin fuar ile ilgili bölümlerine yapıyorlar.

Bu başvuruyu yapan STK’lardan Türk Ocakları İzmit Şubesi ve Türk Yurdu Dergisi ile Atatürkçü Düşünce Derneği ve Kocaeli Ülkü Ocakları “başvuru taleplerinin fazla olduğu” gerekçesiyle Belediye yetkilileri tarafından fuara kabul edilmemiş. Oysaki bu Sivil Toplum Kuruluşlarına geçen seneki fuarda stant verilmişti.

Türk Ocağı “kamu yararına çalışan dernek” statüsünde olan çok köklü bir kuruluş. Türk Ocağı Şube Başkanı Yücel Alpay Demir basın açıklamasında, “geçtiğimiz yıl stantta üç bine yakın misafir ağırladık, 1200 dergiyi hediye ettik. 103 yıllık geçmişe sahip ocağımızın yaklaşık 20 bin adet broşürünü dağıttık. ‘Türk Ocakları Tarihi, Kazım Karabekir Paşa, Milli Mücadele ve Kırım’da Neler Oluyor?’ konularında 3 önemli panel organize ettik. Fuarda gerçekleştirdiğimiz bu faaliyetlerle tüm katılımcı yayınevi ve STK’ların, kamuoyunun ve fuara katılan herkesin takdirini kazanmıştık” dedi.

İşte bu olay da “devlet benim” anlayışının nerelere kadar sirayet ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

*****

Cumhurbaşbakan

Önceki seçimlerde olmayan bir şey oluyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir taraftan, Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bir taraftan mitingler, toplantılar, TV programları yapıp AK Parti’ye oy istiyor.

AKP zaten siyasi partilere kanun gereği verilen yardımdan en fazla yararlanan parti. Ayrıca devlet imkânlarından, Belediyelerin kaynaklarından ve ihalelere giren iş adamlarından aldıkları destekle diğer partilerle kıyas kabul edilemeyecek kadar maddi imkânlar içinde. Valiler, Belediye Başkanları, Emniyet Müdürleri ve devlet kaynaklarından beslenen yandaş medya AKP’nin organları gibi. Bu demokrasiye aykırı güç kullanımı ile milli iradenin tam tecelli etmesi imkansız.

Ancak yine de durum kritik. Binali Yıldırım bile “AKP’nin azınlık hükümeti kurabileceğinden” bahsediyor.

Cumhurbaşbakan anladığımız kadarıyla seçim işlerinde AKP’nin resmi genel başkanı Davutoğlu’na pek güvenemiyor. Davutoğlu kaç tane miting ve toplantı yapıyorsa, bir o kadar da Erdoğan yapmaya ve propaganda makinesi ile kitlelere ulaşmaya çalışıyor.

Bu husus tabii ki öncelikle Cumhurbaşkanının Anayasada belirlenmiş konumuna, ettiği yemine ve parlamenter sisteme aykırı. Ayrıca partiler arasındaki maddi dengesizliği daha da artıracak şekilde, AKP’ye kanun dışı kaynak aktarımı demek.

Yani Cumhurbaşkanı kendisine verilen bütçe ile parti propagandası yapıyor.

Çünkü Cumhurbaşkanının “gönlümde olan parti” dediği partinin hangisi olduğunu bilmemek ve “her partiye eşit mesafedeyim” sözüne inanmak için zekâmızın hangi seviyede olması gerektiğini söylememe gerek yok.

Cumhurbaşkanının seçimle gelmesi ve “farklı bir Cumhurbaşkanı olacağını” söyleyerek seçilmiş olması da bu hukuksuzluğa mazeret olamaz. Anayasa yerinde duruyor. Hukuk ve devlet sistemi değişmedikçe yapılanlar hukuka aykırıdır.

Buna Yüksek Seçim Kurulu (görevi olduğu halde) müdahale etmiyor, edemiyor.

Ama toplumda vicdan ve adalet duygusu bu defa bütün bu aşırı güç kullanımına, “devlet benim” anlayışına ve hukuksuzluğa isyan ediyor.

Erdoğan ve Davutoğlu mitinglerinin siyasi etkisi bir artı bir iki şeklinde değil, birbirinin tesirini yok edecek şekilde tecelli ediyor.

*****

Tek Silahımız Oyumuz

Fransa’da 72 yıl otoriter bir krallık yapan XIV. Louis bile “devlet benim” dememiş. Tam tersine ölüm yatağında “şimdi ben gidiyorum fakat devlet her zaman ayakta kalacak” demiş.

Elbette Atatürk’ün dediği gibi “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Bunun için devletin kişilerden bağımsız olarak bütün kurum ve kurallarıyla ayakta kalmasını ve hukukun üstünlüğünü sağlamak zorundayız.

Bütün bunları sağlamak için elimizde tek bir silahımız var: Oyumuz.

 

Kırım Davasındaki Şeytanlıkları Rahman Yaz Dedi

 

Sevginaz Hamevioğlu

 

Kırım Özerk Cumhuriyetinde yaşayan Kırım Tatar Türklerinin durumunu incelemek üzere Dış İşleri Bakanlığı, Üniversitelerde, SSCB topraklarında yaşayan Türkler üzerine araştırmalar yapan bilim adamlarından oluşan gayrı resmi bir heyeti Kırım’a gönderdi.

Heyetin Kırıma girişi Ukrayna tarafından mı yoksa Rusya tarafından mı olsun görüşmeleri yaklaşık üç hafta sürdü. Rusya’nın etkin muhalefeti üzerine, heyetin Rusya tarafından girmesine karar verildi. Ve heyet Rusya kapısından Kırım’a girdi… Gayrı resmi Türk heyetiyle Kırım Etnik İlişkiler ve Sürgünden Dönen Vatandaşlar Komitesi Başkanı Zaur Smirnov, Kırım İşgal Yönetimi Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcılığına atanan Ruslan Balbek ve Kırım’ın Rusya Devlet Başkanlığı Temsilcisi Georgiy Muratov görüştü.

Sonrasında:

“Türkiye’deki Kırım Tatarlarının durumunu incelemek, kimliklerini,kültürlerini ve dillerini ve temel haklarının durumunu gözlemek için Türkiye’ye heyet göndereceğiz.. Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rus Dünyasını korumaya yönelik tutumu var, tüm Rusyalı ve Rus yurttaşlarını kapsıyor, şimdi Türkiye’de yaşayan Kırım Tatarları da buna dâhil.(!) Türkiye’deki Kırım Tatarlarının asimilasyon süreci bizleri endişelendiriyor, Türkiye’de Kırım Tatarları için bir tane bile milli okul yok.”

Açıklamasında bulundular.

Zehir zemberek açıklamaların iki muhatabı var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Kırım Sivil Toplum Örgütlerini manipüle eden az sayıdaki etkili ve yetkili mensupların

Türkiye Cumhuriyetine, Türk Dış İşlerine külhanbeyi edasıyla konulan posta esnasında sarf edilen sözlerin patenti, Kırım STK’larının şerli mensuplarına aittir. Yapılan zehir zemberek açıklamalar; Rusya’nın soğuk savaş düzeninin kaba, sert ve saldırgan üslubunun çok derinlerinde izaha muhtaç. Moskova’da uzun vadeli, ince eleyip sık dokunarak hazırlanan planının, Türkiye’de de uygulandığı görülüyor. Türkiye’de faaliyet gösteren Sivil Toplum Örgütlerinin söylem ve eylemlerinin çok sıkı takip edildiği, toplanan bilgilerin değerlendirilerek aktif politikalar geliştirildiği ortada.

Anlaşılan o ki Türkiye’de farklı görüşlere sahip Kırım STK’larının içlerindeki fikir ayrılıkları detaylarıyla biliniyor. Ayrıştırıcı, bölücü söylemlerde bulunan Kırım STK’larına mensup Tatar Türklerinin sözleriyle karşı atağa geçildi. Ancak yaşın yanında kuru da yandı. Ve herkes aynı kefeye konuldu. Buyurun ayıklayın şimdi pirincin taşını.

“Biz Kırım Türkü veya Kırım Tatar Türkü değil Kırım Tatarıyız. Türk gerçeğini inkar etmesek de soy değil boy bizim önceliğimizdir..Kırım Anavatanımız..Türkiye de diasporadayız…”benzeri zehirli sözlerle Tarihi, Sosyolojik ve Antropolojik gerçekliği inkar edip, Türklüğümüzü reddetme cehaletine veya öteleme gafletine düşürüldük.İçimizde ağzı laf yapan az sayıdaki etkili kaşkırların sözlerine aldanarak. Sürüden ayrılanı kurt kaparmış. Gelin ezelden ebede şerefli, büyük Türk Milleti ailesinin başköşesindeki mümtaz yerimize sahip çıkalım, Atalarımıza layık evlatlar olarak emanete ihanet etmeyelim diyenler dışlandı. Geleceğimiz gençlere bol yıldızlı otel salonlarında ayrılık tohumları ekilmeye çalışıldı. Estirilen inkâr ve ret modası rüzgârıyla bölücü kelimeleri kullanma merakı camiayı ur gibi sardı. Öyle ki Kırım Türküyüz dememek için dil bilgisi ve mantık oyunlarıyla cümlelere taklalar attırıldı.

Nihayet bıldır/güzün yediğimiz hurmalar gün geldi boğazımızı tırmaladı. Bizi bölmeye, bütünden ayırmaya gebe idraksiz söylemler, Kırım’da yaşatılan can pazarında önümüze kondu. Hem de kimliğini kaybetmiş midesiyle düşünüp, Rus ağzıyla konuşanların: “Türkiye’de yaşayan Kırım Tatarları da Rus Dünyasına ait.” sözleriyle. Türk dünyasının şerefli bir mensubu olma yüceliğini, gönlünüzden öteleme gaflet ve dalaletine düşerseniz; yabanın oğlu, Rus dünyasının eteğine bırakıverir insanı. Cami avlusunda bulunmuş sahipsiz çocuk misali. Hatırlatalım, Kırım Tatar Türkleri; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin asli unsuru, kurucu üyesidir. Kırım Tatarları Atatürk’ün: ” Türkiye Cumhuriyeti Devletini Türk Milletine ve Türk Kültür unsurlarına dayalı olarak kurdum.” sözündeki: Türk Milletinin Kıpçak, Kuman ve Tatar boyuna mensuptur. Göktürkler, Altınordu, Selçuklu, Kırım Hanlığı, Osmanlı ve diğer Türk Devletleri hepsi biziz. Biz bir ve bütünüz.

Kırım’da doğan, Kırım’da yaşayıp Kırım Özerk Cumhuriyeti vatandaşı olan Kırım Tatar Türkleri için Kırım Anavatandır. Kırım dışında yaşayan Kırım Türklerinin yaşadığı ülkelerde diasporadır. Ancak Türkiye’de doğan, Türkiye’de yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kırım Tatar Türkleri için Türkiye Anavatandır. Diaspora değildir.. Kabul etseler de etmeseler de bu bilimsel bir gerçekliktir. Biz dedik, biz yaptık oldu. Kırım Türklüğü avucumuzun içinde diyenler başımıza neler açtılar. Akıllarını başlarına almadıkları sürece daha neler açacaklar! Görüldüğü gibi kargadan kılavuzu olanın yeri çöplükmüş.

Sevgi ve saygıyla

Sevginaz Hamevioğlu

 

Aşırı Solun Bir Yanılgısı ve Aranan “Masa”

Giresun Üniversitesinin düzenlediği bir açık oturumda konuşmacı olarak birlikte olduğumuz Doç.Dr. Mehmet Akif Okur güzel bir hizmete imza atacağını söylemişti. Şimdilik makale şeklinde olan çalışmanın kitap haline dönüşeceğinden şüphemiz yoktur.

Doç.Dr. Okur, değerli devlet adamı rahmetli Alparslan Türkeş’e çamur atmak isteyenlere belgelere dayalı olarak ve ABD arşivlerinden de faydalanarak gerekli cevabı veriyor. Makalesi Türk Yurdu Dergisi’nin Nisan 2015 tarihli 332. Sayısında yayınlandı.

Doç.Dr. Okur yaptığı araştırma sonucunda, ABD’yi çok iyi tanıyan rahmetli Türkeş hakkında bizzat ABD arşivlerinde ve CIA belgelerindeki olumsuz ifadeleri ortaya koyuyor. Rahmetli Türkeş ABD çıkarları karşısında engel görülüyor.

Bilindiği gibi sağın milliyetsiz, vatansız, milli kimliksiz kesimi aşırı solun önemli bir bölümünden farklı değildir. Günümüzde de milli devlet karşıtı, etnik ırkçılığı hoşgörü ile karşılayanlar, ona göz kırpanlar, İslam’ı tekellerinde görenler herkesle barışık; ama Türk Milliyetçileriyle kavgalıdırlar. Sağın bu kesimi genelde sadece komünizm karşıtı ve milli hassasiyetten yoksun olduklarından yeşil kuşak hareketi içinde Batı ve ABD tarafından Sovyetlere karşı kullanılmışlardır.

Aşırı sol çizgide olanların büyük çoğunluğu devrimci merkez ve ağabey Sovyetler Birliği’ne söz ettirmezlerdi. Komünist olduklarını açıkça ifade ederlerdi. Karşılarında yer alanları da kendi konumlarına uygun olarak ABD vesayeti altında görürlerdi. Türk Milliyetçileri aşırı sola ve Sovyet emperyalizminin yayılmacı emellerine karşı oluşlarını ithal ideolojilere göre değil; yerli ve milli konumlarına göre değerlendirirlerdi. Türk Milliyetçileri Sovyet emperyalizmine karşı oldukları kadar; ABD emperyalizmine de karşıydılar. Milliyetçiler, ABD adına Sovyet yayılmacılığına karşı değillerdi. Milli menfaatlerimiz, milli bağımsızlık ve egemenliğimiz konularında hassastılar. Kıbrıs’ta Türk askerini işgalci görmezlerdi.  Bunu kavrayamayan ve kendi dışlarındaki herkesi faşist olarak suçlayan aşırı solun en büyük yanılgısı budur. Kendileri gibi milliyetçileri de ABD vesayeti altında görmek. Tam bağımsız Türkiye sloganı ile ortaya dökülenlerin bağımsızlığı sadece ABD’ye karşı savunulabilirdi. Sovyet genişlemesinin Asya’da ve Afrika’da aracı olarak kullanılan ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen ve yöneten Sovyetler Birliğine karşı değil… İdeolojinin katı sınırlarını biraz aşan ve gerçekleri gören sol kesimler yadırganır; davadan dönmekle, sosyal faşist, revizyonist, karşı devrimci olmakla suçlanırlardı.

Dün teorik olarak sağın bir bölümü olarak görülen Türk Milliyetçilerinin sağın klasik kesiminden ayrılmada ne kadar haklı gerekçelerinin olduğu bugün daha iyi anlaşılıyor.

***

Basında Filistin’de basılan bir pulun sözde Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılına ithaf edildiği ve puldaki resmin Ermeni Soykırımı Anıtı olduğu yer alıyordu. Ancak bunu Filistin’in Bakü ve Ankara Büyükelçileri yalanladılar. Anlaşılan Ermeniler yeni birtakım oyunlar peşindeler. Bununla beraber, Türkiye’nin bütün destek ve yardımlarına rağmen, El-Fetih ve Hamas’ın bir ara sorunların giderilmesinde Türkiye’yi değil; Mısır’ı arabulucu tayin ettiklerini de unutmadık. Maalesef biz ne kadar ümmet şuuruna sahip olursak olalım; Müslüman kardeşlerimizin çoğu bu şuurda değil. Oysa biz Türkler, İslam Âlemine ve Türk Milletine mensup olmayı birbirine rakip görmeyiz.

Arapları suçlamayalım. Türkiyeli bazı fikir soytarıları Türk’e düşmanlıkta kimseden geri kalmıyorlar. Zihinlerinde Türk’e karşı ırkçılık var. Türkiye’de etniklikle ilgisi olmayan Türklük, onlara göre etnik çağrışım yapıyor. Milliyet ve tâbiyeti hesaba katmıyorlar. Etnik ırkçılığa özenenler, Türk kahvesini,  lokumunu, eğerini, bayrağını ve Türk tipi başkanlık kandırmacasını da etnik çağrışıma sokuyorlar mı? Türk milliyetçiliğine karşıyız diyenler ise; seçim yaklaştıkça ağız değiştirip Türk milletinin unutkanlığına sığınıyorlar. Terör örgütü ve onun paralelindeki malum parti ile birçok defa aynı masayı paylaşıp pazarlık yaptıklarını, mutluluk görüntüleri verdiklerini unutuveriyorlar.

 

 

 

‘Üç Aylar, Cenneti Kazandıran Kutlu Bir Dönemdir.’

İlahiyatçı Yazar Cemil Tokpınar ile Mübârek Üç Aylar’ı konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Bu yılın üç aylarının başlaması vesilesiyle üç aylarla ilgili olarak genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Cemil Tokpınar: Üç aylar, cenneti kazandıran kutlu bir dönemdir. Arınma, bağışlanma ve ibâdetlerin fazlaca yapıldığı aylardır. Hicrî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarına denir. Kandil gecelerinden dördü bu aydadır. Recep ayının ilk gecesi Regaib, 27. gecesi Mi’rac gecesidir. Şâban ayının 15. gecesi Berat, Ramazan ayının 27. gecesi ise Kadir Gecesi’dir.

Peygamberimiz (sav); ‘Recep, Allah (cc)’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ayı ise ümmetimin ayıdır‘ buyurmuş ve ‘Allah’ım, Recep ve Şaban ayını bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a eriştir.’ Diyerek dua etmiştir.

Bu aylarda ve belirtilen gecelerde Cenab-ı Hakk’ın rahmet, mağfiret[1] ve inayetinin[2] coştuğu mübarek ve muhteşem bir mevsimdir. Adeta manevî bir pazar, panayır ve fuar gibidir.

Nasıl ki, belirli günlerde ve mevsimlerde açılan pazar ve fuarlarda bol çeşit sergilenir ve yüksek indirimler uygulanır; ‘Üç Aylar‘ dediğimiz Recep, Şaban ve Ramazan aylarında da bildiğimiz indirimleri aşan muhteşem fırsatlar vardır.

Üç aylarda bulunmak ve Ramazana erişmek başlı başına bir nimet ve lütuftur.

Bu aylar öylesine büyük bir fırsatlar zinciridir ki, ihya edilmesi, Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ecir ve mükâfatları on kat arttırmaktadır.

Çetinoğlu: Üç ayların fazileti nereden kaynaklanıyor?

Tokpınar: Üç ayların her günü mübarek olduğu gibi, bilhassa bu aylarda idrak edilecek olan Regaip, Miraç, Berat ve Kadir gecelerinin bulunması üç aylara ayrı bir kıymet ve meziyet kazandırmıştır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) diğer aylara göre Şaban ayında daha çok ibadet eder, ‘Şaban günahları temizleyendir.’ diyerek kıymet ve faziletini belirtirdi. (Keşfü’l-Hafû. 2:9)

Peygamberimizin Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de peşinden gelecek olan Kuran ayı Ramazandan dolayı idi. Peygamberimiz (s.a.v.) ‘Ramazandan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?’ sorusuna şu cevabı vermiştir: ‘Ramazanı tâzim[3] için Şaban’da tutulan oruçtur.’

Çetinoğlu: Müslümanlar bu ayı en mükemmel şekilde nasıl değerlendirebilirler?

Topkıpar: Başta Hz. Âişe Validemiz olmak üzere sahabelerin beyanına göre Peygamberimiz bazen Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi.

Yine Şaban ayındaki oruç hakkında Hz. Âişe’nin (r.anha) şöyle bir rivayeti vardır:

Resûlullah (s.a.v.) bazı aylarda çok oruç tutardı. Hatta biz, O’nu bu ayda hiç iftar etmedi sanırdık. Bazı aylarda da çok iftar ederdi. Hatta biz, bu ayda hiç oruç tutmadı derdik. Resûlullah’ın (s.a.v.) Ramazandan başka bir ayın orucunu tamamladığını görmedim. Şaban’daki kadar oruç tuttuğu bir ay da görmedim.’ (Buhârî, Savm: 51)

Hz. Âişe Validemiz, başka bir rivayetinde bu konuda şunları söyler: ‘Resûlullah (s.a.v.) senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu: ‘Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir.’ (Müslim, Siyam: 177)

Yine Hz. Âişe, İbn-i Mâce’de geçen başka bir rivayetinde de, ‘O (Resul-i Ekrem) Şaban ayının tamamını oruçla geçirerek nihayet Şaban’ı Ramazan’la birleştirirdi.’ (İbn-i Mâce, Savm: 4) diyerek Peygamberimizin bu ayda çok oruç tuttuğunu ifade etmektedir.

Çetinoğlu: Bu iki rivayet arasında çelişki var gibi bir düşünce uyanıyor. Ne dersiniz?

Tokpınar: Aralarında çelişki var gibi görünen bu iki rivayeti inceleyen hadis âlimleri, Peygamberimizin bazı seneler Şaban’ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. Zaten hadiste geçen ‘tamamı‘ manasına gelen ‘küll‘ kelimesi Arapçada çoğunluk manasında da kullanılırdı.

Her iki rivayetten Şaban ayının tamamını oruçlu geçirmenin veya bir kısmında oruç tutmanın caiz olacağı hükmü çıkarılmaktadır.

Çetinoğlu: Şaban ayında oruç, namaz ve sadaka gibi ibadetlerin fazla yapılmasının hikmeti nedir?

Tokpınar: Şaban ayında oruç, namaz, sadaka gibi ibadetlerin ve diğer imanî ve İslâmî hizmetlerin fazla yapılmasının bir hikmeti de, devamında gelecek olan Ramazan ayı için zihnen, bedenen ve ruhen bir hazırlık ve alışkanlığa sebep olmasıdır. Çünkü bazı insanlar ‘Nasıl olsa, Ramazan gelince daha çok ibadet ederiz‘ diye gaflet ve tembelliğe kapılabilirler. İşte Şaban’da yapılan ibadetler bu perdeyi yırtmaktadır.

Çetinoğlu: Bu düşüncenin dayanağı var mı?

Tokpınar: Bu gerçek, şu hadiste açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Hz. Üsâme bin Zeyd (r.a.) Resûlullah’a sorar: ‘Yâ Resûlallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim.’

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyururlar: ‘Recep ve Ramazan ayları arasındaki şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki ameller, âlemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.’ (Neseî, Savm: 70)

Çetinoğlu: İnsanların çoğu, oruç ibadetinin yalnızca Ramazan ayında yapılacağını düşünüyor.

Tokpınar: Toplumda oruç çok ihmal edilmiş, neredeyse unutulmuş bir ibadettir. Ramazan ayı dışında oruç tutan kimseler pek azdır. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oruç tutmayı çok severdi. Neredeyse yılın yarısını, belki daha fazlasını oruçlu geçirirdi. Başta Ramazan ayı olmak üzere Üç Aylarda tuttuğu oruçlara ilave olarak, Muharrem, Şevval, Zilhicce aylarının bir kısmında, Eyyâm-ı Bîd[4] ile her haftanın pazartesi ve perşembe günlerinde oruçlu bulunan Allah Resulü (s.a.v.) bazı günlerde yiyecek bir şey olup olmadığını sorar, olmadığını öğrenince oruca niyet ederdi.

Çetinoğlu: Ramazan ayını yalnızca ibadet ayı olarak değerlendirmek doğru ve yeterli mi?

Tokpınar: On bir ayın sultanı mübarek Ramazan ayı, müminler tarafından yapılan bütün ibâdetlerin zirveye ulaştığı, buna karşılık Cenab-ı Hakk’ın rahmet, mağfiret ve inayetinin kat kat arttığı, çağlayanlar gibi coştuğu bir aydır. Namaz, oruç, Kuran ve dua ile birlikte infak[5] ve dinî hizmetler bu ayda benzersiz bir şekilde artar, manevî atmosfer her yeri kaplar, insanlar adeta melekleşir.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimizin bu konuda emir ve/veya tavsiyeleri var mı?

Tokpınar: Sahâbe efendilerimizden Ubâde bin Sâmit (r.a.) Ramazan ayının başladığı bir günde Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır: ‘İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner, günahlar affedilir, dualar kabul  edilir. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdiriniz. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.’ (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 99)

Çetinoğlu: Ramazan nasıl bir aydır?

Tokpınar: Ramazan her yönüyle bir ibâdet mevsimidir. Her mümin namazı, orucu, iyilikleri, Kur’an’la münasebeti, hizmetleri ve duasıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah’tan af diler. Rabbine dua ve niyazda bulunur.

Cenab-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine gark eder, yaptığı iyiliklere de kat kat sevaplar verir.

Çetinoğlu: Ramazan’ın bu özelliklerini belirten hadislerden bir örnek verir misiniz?

Tokpınar: Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu uzun hadis-i şerifin her bir cümlesi, bizlere ebediyetten müjdeler vermekte, Cennet nimetleri gibi gönlümüzü ferahlandırmaktadır.

Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor: ‘Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Şaban ayının son günlerinde bize irat ettiği bir hutbede şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.

Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat[6] ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da cennet’tir.

Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ay müminlerin rızkını arttıracak aydır.

Bu ayda her kim oruçlu bir mümine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.’

Ashâb-ı Kiramdan[7] bazıları, ‘Ya Resûlallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz‘ dediler.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) ‘Allah bu sevabı bir tek hurmayla, bir içim suyla, bir yudum sütle oruçlu mümine iftar ettirene de verir‘ buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler: ‘Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur. Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret dilemenizdir.

Vazgeçemeyeceğiniz diğer iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah’a sığınmaktır.

Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.’ (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 94)

Çetinoğlu: Röportajımızı bitirmeden önce, özet mahiyetinde Ramazan ayının özelliklerini bir daha belirtir misiniz?

Tokpınar: Ramazan, namaz ayıdır.

Ramazan Kur’an ayıdır.

Ramazan dua ayıdır.

Ramazan infak ve paylaşma ayıdır.

Çetinoğlu: Bu sonuncu özelliği biraz açar mısınız?

Tokpınar: Ramazan ayında yapılan her sâlih amele bin kat sevap verildiği için bu ayda Allah’ın bize ikram ettiği rızıkları, muhtaç müminlerle paylaşmak da güzel bir ibadettir. Başta fıtır sadakası olmak üzere zekât vermeye gücü yeten kardeşlerimiz yıllık zekâtlarını bu aya denk getirerek kat kat sevap alabilirler.

Herkes gücü neye yetiyorsa mutlaka paylaşarak, muhtaçlara dağıtarak kendini Cehennem ateşinden korumalıdır. Bir hadis-i şerifte, ‘Yarım hurma ile de olsa; kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz, o kadarını da bulamayanlar güzel bir sözle bile olsa kendilerini korusunlar.’ (Müslim, Zekât: 66-67) buyrulmuştur.

Tabii ki, gücü daha fazla olan kimseler daha çok sadaka vererek ahretlerine yatırım yapmalıdırlar.

Ramazanı öyle güzel değerlendirmeliyiz ki, inşallah bayrama ulaştığımızda annemizden doğduğumuz gibi günahlarımızdan arınmış bir şekilde olalım.

 

CEMİL TOKPINAR

1962 yılında Afyon’un Bolvadin ilçesinde doğdu. Burada imam hatip lisesini bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne girdi ve 1985’te mezun oldu.

Aynı yıl Yeni Nesil Gazetesi’nde çalışmaya başlayan Tokpınar, 15 yıl boyunca muhabirlik, köşe yazarlığı ve idarecilik yaptı. Köprü, Beyan, Moral Dünyası, Vuslat, Genç Yaklaşım dergilerinde yazıları yayınlandı. Çok çeşitli alanlarda yazan Tokpınar, özellikle gençlik ve aile problemleri, dinî hayatta pratik çözümler gibi konuları işlemiştir.

Cevşen, Tesbihat ve Büyük Cevşen tercümeleri bulunan Tokpınar yazı hayatına devam ederken başta STV, Kanal-7, Dost TV, Hilâl TV ve TV 5 olmak üzere birçok televizyonda gençlik ve aile programlarına dâvet edilerek, sevgi ve şefkat üzerine kurulu ailede sürekli mutluluk yöntemlerini anlattı.

Çağımızın önemli bir tefsiri olan Risale-i Nur’un hakkıyla anlaşılmasını hedefleyen yazarın ‘Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri’ isimli kitabı ise, bu konuda yazılan ilk kitaptır. Namazın ülke gündemine gelmesi için çok kapsamlı projeler uygulayan, namaz konusunda binlerce konferans veren, Namaz Gönüllüleri Platformu‘nun da kurucu ve aktif üyelerinden olan Tokpınar, Dost TV’de “Namazla Diriliş”, Moral FM’de “Yuvamız” isimli programları hazırlayıp sunuyor.

Yayınlanmış eserleri: 1Gençlik ve Aşk, 2Peygamberimizin Diliyle Gençlik, 3- Sabah Namazına Nasıl Kalkılır? 4- Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri, 5- Ömür Boyu Aşk, 6İnanç ve Aksiyon, 7Namaz Kahramanları, 8Tablolarla Namaz Hikâyeleri (Proje Sorumlusu)

 

[1] Mağfiret: Cenab-ı Allah’ın, kullarına acıyarak suçlarını, günahlarını bağışlaması.

[2] İnâyet: Cenab-ı Hkk’ın yardım, lütuf ve ihsanı

[3] Tâzim: Saygı gösterme, ululama.

[4] Eyyâm-ı Bîd: her ayın 13, 14 ve 15. günleri

[5] İnfak: Cenab-ı Allah’ın rızâsını kazanmak maksadıyla kişinin kendi servetinden ihtiyaç sâhiplerine aynî ve nakdî yardımda bulunması. Bu yönüyle infak; hem farz olan zekâtı hem de gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içerir.

[6] Taat: Cenab-ı Allah’ın emirlerine uymak

[7] Ashâb-ı Kiram: Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Fendimizin yakınları.