16.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 808

Millet ve milliyetçilik- I

Komünistler, taraftar yetiştirirken propaganda cephaneliklerine mutlaka bir adet Galile bulundururlar. Galile, dünyanın güneş etrafında döndüğünü söylediği için Engizisyon’ca yargılanmış, tövbe ettiği halde ev hapsine mahkûm edilmiştir. On yedinci asırda geçen bu olay, bilimsel sosyalistler için kilise bağnazlığının cisimlenmiş misalidir. Bunu anlatan tiyatro oyunları vardır.

Yirminci asırda bir başka kilise, Stalin’in liderliğindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve onun adaleti, Vavilov isimli bir bilim adamını, ev hapsine değil, basbayağı hapse mahkûm etti. Vavilov Stalin dönemi SSCB’sinin konforuyla pek ünlenmeyen hapis şartlarına dayanamadı, öldü.

Komünistler Vavilov’dan bahsetmez. Bunu anlatan tiyatro oyunları yoktur.

Eyyyyy Vavilov!

Vavilov’dan niçin söz açtım? Vavilov olayının arkasında”bilimsel sosyalist biyoloji”, hatta “bilimsel sosyalist sosyoloji” vardır. O tarihlerde DNA bilinmiyordu. Sadece Mendel’in basit hallere uygulanabilen kalıtım yasaları bir de Darvin’in evrimi bilinmekteydi. Fakat birincisi de ikincisi de genler olmadan bugünkü kadar sağlam bir zemine oturmamışlardı. Lamark adlı bir biyolog, evrimde, hayat boyu kazanılan karakterlerin bir sonraki nesle geçtiğini iddia etmekteydi. Yani pehlivanın oğlunun pehlivan olmasını, profesörün oğlunun da pısırık olmasını bekleyebilirdiniz. Lamarkizm en çok kuyruğu kesilen fare örneğiyle anlatılır. On nesil, olmazsa yüz nesil farenin kuyruğunu keserseniz sonunda fareler kuyruksuz doğmaya başlar… Bu hiç olmadı ve olmaz. Bugün yaşarken edinilen karakterlerin bir sonraki nesle geçmediğini, karakterlerin DNA’da şifrelendiğini ve ancak seçimli üretimle veya mütasyonla değişeceğini biliyoruz.

Lamark yanılıyordu. Ne yazık ki işçilikten biyologluğa terfi etmiş bir iyi komünist olan Lizenko, bundan habersizdi; Stalin Hazretleri de habersizdi. Üstelik Lizenko düşüncesi bilimsel sosyalist doktrinle örtüşüyordu. Öyle ya, insanların mala, mülke, aileye, millete, dine bağlılıkları kolayca giderilebilirdi. Tek yapmanız gereken bunların yokluğunda birkaç nesil yetiştirmekti. Farelerin kuyruğu nasıl yok olacaksa, insanların mülkiyet, milliyet ve benzeri hisleri de proleter diktatörlüğü altında eriyip yok olacaktı.

Fakat çok daha kısa zamanda, hemen, bir yıl içinde başarılacak başka bir Lamark-Lizenko harikası vardı: Yazlık buğdayı buza, kara yatırır, soğuk şartlara alıştırırsanız kışlık buğday elde edebilirdiniz. Böylece buğday hasadı rahat rahat yılda iki defa yapılabilirdi.

Vavilov Lamarkizmin çalışmadığını biliyordu. Ama Lizenko’nun yukarıda saydığımız avantajları vardı. Maazallah Lizenko haksızsa 101. nesil farelerin kuyruklu olma ihtimali gibi gelecek Sovyet nesillerinin de iyi sosyalist olmama ihtimali doğardı ki bu telaffuz bile edilemezdi. Vavilov, Galile gibi politik davranmadı, doğrucu Davutluğu seçti, hapse girdi, orada da öldü.

Sovyet tarımının başına Lizenko geçti. O ölmedi; onun yerine bilimsel sosyalist biyoloji ve tarımın sebep olduğu kıtlıkların sonucunda milyonlarca insan öldü.

Tabiat mı yetişme mi?

Canlılarla ilgili bilimlerde asırlardır sürüp giden bir tabiat-yetişme çekişmesi vardır[1].Bu cümlemdeki “tabiat” kelimesi yaratılış, fıtrat ve benzeri anlamlardadır. İstersek bugünkü bilgilerimizle buna genetik de diyebiliriz. Çekişmenin bir örneği şu sorudadır: Çocuğun büyüyünce başarılı olması neyin sonucudur? Evde çok kitap bulunması, anne-babanın okur-yazarlığı, çocuğun iyi beslenmesi ve iyi okullarda okuması mı? Bu cümlede saydıklarımız münakaşanın “yetişme” tarafını savunan sözlerdir. Diğer taraf, “bu çocuk doğuştan kabiliyetliydi” lâfını tercih eder. Bu tabiat demektir, genetik demektir.

Hemen bütün tabiat mı yetişme mi münakaşalarında doğru cevabın “her ikisi de” olduğu görüldü. Artık makul insanlar o mu, o mu diye değil, bu incelediğimiz olayda yüzde ne kadar birincisi, yüzde ne kadar ikincisi diye soruyorlar.

Siyasî ümmetçi-Marksist kardeşliği

Niyetim ve yazımın başlığı buğday veya Lizenko değil, milletler ve milliyetçilik.

Sorumuz şu: Milletler ve milliyetçilik, yani insanlardaki bir millete mensubiyet hissinin ne kadarı tabiattan, yani genetikten, ne kadarı yetiştirilmelerinden kaynaklanıyor?

Marksistlerin bu soruya verecekleri cevabı tahmin edersiniz. Tamamı yetiştirilmeden kaynaklanmaktadır! Millet diye bir şey yoktur. Bu konuda epey kalem oynatmış komünist İngiliz tarihçi Hobsbawm, geleneklerin,destanların, millî tarihlerin bile büyük çapta sentetik olduğunu, bunları siyasîlerin icad ettiklerini söyler.

Hobsbawm’ın “Geleneğin İcadı” kavramına şöyle girebiliriz:

[Geleneğin İcadı] görece yeni bir tarihî bidat olan ‘millet’ ve millete bağlı fenomenler, yani milliyetçilik, millet devleti, millî semboller, millî tarihler ve saire için de son derece geçerlidir. Tuhaf fakat anlaşılabilir bir paradoks: Modern milletler ve onlarla gelen bütün yükler yeni olmanın tam aksini iddia ederler, yani köklerinin en uzak antikitede bulunduğunu ve yapaylığın tam zıddı, son derece’tabii’ insan toplulukları olduklarını öne sürerler, öyle ki, kendi mevcudiyetlerinin dışında bir tarife ihtiyaçları yoktur.‘”[2]

Hobsbawm’a göre de millî destanları, kahramanlık hikâyelerini, bazen bütün bir tarihi siyasîler uydurur. Bunların tamamı sentetiktir; bunlar kullanılarak inşa edilen milletler de yapaydır. Bu düşünceler son zamanlarda yine Ak Parti çevrelerinden ifade edilegelen, Yunanlılara karşı bir savaş yapmadığımız, Ege’deki şehitliklerin uydurma olduğu, bütün bunların Ankara Hükümeti’ne meşruiyet kazandırmak için uydurulduğu iddialarıyla paralellik gösterir:

AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener: Şimdi bu süreçle ilgili başka şeyler de var. Belki bunlar tartışılacak ama mesela Yunan tarihinde bir Ege Savaşı yok. Bunu biliyor musunuz? Yunan tarihinde Ege’de Türklerle bir savaş yok. Bizim tarihimizin en önemli savaşlarından biri Yunanlılara karşı verilmiş olan savaştır. Biz milli güvenlik akademisinde oralardaki şehitlikleri dolaştık. Bütün şehitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümeti’nin meşruiyetiyle bazı şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler…”[3]


Siyasî ümmetçi tarafa yakın bazı akademisyenlerimizin ve Türkiye’nin bugünkü iktidar düşünce kuruluşlarının millet konusunda bütünüyle Marksistlerin paralelinde davrandıklarını gözlemliyoruz. Muhtemelen genelde felsefelerindeki millet ve milliyet aleyhtarlığı, özelde de Türk milletinden ve onun millet devletinden pek hoşlanmamaları ve Marksist sosyoloji hocalarınca yetiştirilmiş olmaları bu “sonradan kazanılmış hikmet”leri, dolayısıyla çarpıcı ölçüde Marksist paralelliği sağlamaktadır.

Buradaki önemli nokta, millet teorileri konusunda Marksistlerin ve siyasî ümmetçilerin âdeta Lizenko-Vavilov olayındaki tutumlarını aynen sürdürmeleri, tabiat-yetişme ikiliğinde oylarını yine ve bütünüyle yetişme tarafında kullanmalarıdır. Onların kendilerinden menkul sosyalistbilimlerine,  göre:

  • Yazlık buğdayı soğukta bırakırsanız kışlık buğday olur.
  • Köpeği tabiatın içine salarsanız kurt olur, çakal olur[4].
  • Bir insan topluluğuna kapitalist ve emperyalistler hükmederse onlar milliyetçi olur.
  • Bir halka hakikati gösterir, üzerlerinden kapitalizmin kötü etkilerini kaldırırsanız onlar millet olmaktan vazgeçer, iyi sosyalist vatandaşlar veya iyi İslâm devleti vatandaşları haline gelirler.

Meselâ Ak Parti MKYK üyesi Yasin Aktay’ın söylemi şöyledir[5]:

“Millet mi diyorsun? Al sana millet! Sonuçta milletin ne olduğu, siyasilerin kararı ile içeriği doldurulan bir şeydir. Milletin içeriği, muhtevası, tanımı o siyasiler tarafından yapılmış sonuçta. Sana demişler ki,’Sen Türksün’. Ne demek Türklük?”

Türkiye’de Batıcı ve sol entelektüeller, kendilerini Promete sanıp memlekete bilim ve modernitenin ateşini taşımak iddiasında oldukları için sosyal bilimlerin kendine has yapısını ya görmezden gelir yahut da bu yapının sadece işlerine gelen taraflarını alırlar. Çünkü belli bir hedefleri vardır. Bu hedef uğruna tereddütsüz konuşmak gerekir ki tesirli olsunlar; bilim titizliği davaya zarar verir. Hâlbuki sosyal bilimler fen bilimleri gibi tek gerçekli değildir[6].Fen bilimlerinde derin farklarla bir birinden ayrılan ekoller artık yoktur. İdeolojilerin etkisi neredeyse silinmiştir. Hâlbuki sosyal bilimlerde birbirine taban tabana zıt iddialar, birinin ak dediğine öbürünün kara dediği ekoller ve bol bol ideoloji mevcuttur.

Hayali cemaat ne demek?

Bu devrimci tutumun gadrine uğrayan bir sosyal bilimci de Benedict Anderson’dur. Anderson bir eserine, “Hayal edilen cemaatler[7]adını koydu. Bu başlığın sesi “millet yoktur, millet yapaydır” diyen Marksistlerin, genel olarak solcuların ve Türkiye’ye has Marksist kökenli liberallerle[8] siyasî ümmetçilerin o kadar hoşuna gitti ki Anderson’un tıpkı kendileri gibi düşündüğü zehabına kapıldılar. Bu zannediş şüphesiz bir cins empresyonist entelektüelliğin, okumadan anladığını sanmanın sonucudur. Halbuki Anderson’un tezi temelde, Gellner tarzı bir modernite-millet mekanizmasıydı. Ona göre iletişimin, özellikle matbaa ve gazetenin yükselmesi bir milletin mensuplarının kendi benzerliklerinin, başkalarından farklarının şuuruna varmalarını sağlamaktaydı. Bu şuur insanlarda bir cemaate mensup oldukları hissini, aynı cemaate ait olma tasavvurunu, hayalini yaratıyordu ki bu milliyetçilikti.

Anderson, bu yanlış anlamanın farkındadır ve şöyleyazmaktadır[9]:

“Aslında, yüz yüze temasın bulunduğu en eski köyler hariç (belki bunlar bile) bütün topluluklar hayalîdir. Topluluklar gerçeklik/ sahteliklerine göre değil, bu hayal etme üslubunun nasıl gerçekleştiğine göre sınıflandırılmalıdır.”

Gerçekten Marks’ın proleter sınıfı da ümmet de akşam kahvede oturup birlikte çay içmiş cemaatler değildir; hepsi hayal edilen cemaatlerdir. Ancak tarih, proleterya sınıfını bir tek Marksistlerin hayal ettiğini gösteriyor.

Önümüzdeki yazılarda millet ve milliyetçiliğin teşekkülünde tabiat- yetişme ikilisinden tabiatı ele alacağım. İsterseniz insan genetiğini veya fıtratını diyebilirsiniz: İhmal edilen bileşeni…

 

[1]İngilizce’de tabiat-yetişme ikilemi “nature – nurture” kelimeleriyle aliterasyonluifade ediliyor. Türkçede böyle bir yapı var mıydı bilmiyorum.

[2] http://en.wikipedia.org/wiki/Invented_tradition(23 Nisan 2015)

[3] 28 Kasım 2011, TBMM İnsan HaklarıKomisyonu zabıtları.

[4] Batılı entellektüellerin Stalinöncesi saf komünistliklerinin bir örneği olan büyük yazar Jack London’un,”Vahşetin Çağrısı” eserinde sevgili bir köpek sahibini kaybedince tabiata dönüpkurt olmaktadır! Bu sefer değişim bir nesil bile beklemeden şip-şak meydanagelivermiştir.

[5] http://www.zaman.com.tr/gundem_ak-partili-aktay-turk-diye-bir-irk-yok_2175401.html (23 Nisan 2015)

[6] Kuhn’un paradigmaları vedevrimlerini kabul eden ihtiraz kaydıyla

[7] BenedictAnderson, “Imagined communities: reflections onthe origin and spread of nationalism” (Revisedand extended. ed.). London: Verso, 1991.

[8] Mesela bakınız Mustafa Erdoğan, “Uluslar ise hiçbir yerde verili gerçeklikler olmayıpdevletlerce şu veya bu ölçüde inşa edilmiş kolektif kimliklerdir. “,

http://mobil.zaman.com.tr/yorum_yorum-prof-dr-mustafa-erdogan-kurt-sorunu-ve-siyaset_576283.html

(15Ağustos 2007)

[9] Benedict Anderson, “ImaginedCommunities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism”, Verso 1991.

 

Mahşerin Esrarı

0

İlesam Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız; Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği ve Ağıt-Destanlar, Şiir-Kültür ve Edebiyata Dair Denemeler, Kelebek Ömrü ve Süveyda’ya Mektuplar isimli kitaplarından sonra ‘Mahşerin Esrarı‘ isimli romanı ile edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırdı. Akçağ Yayınları arasında çıkan Mahşerin Esrarı‘nda Şeyh Galib ile Beyhan Sultan’ın aşkı anlatılıyor.

Şeyh Galib, klasik Türk şiirinin zirvedeki isimlerinden biri. Beyhan Sultan’a haber gönderiyor:

Sevgiliye söyleyin her şeyi alıp gelsin, gönül tahtımı O’na elimle vereceğim. Bakışlarıyla beni durmadan yakıp delsin. Aşkıyla o sonsuza, mahşere ereceğim.’

Böylece vuslatı mahşere erteliyor. Yazılası bir hikâyedir.

Şeyh Galib’i yazmak: ancak usta bir kalemin, güçlü bir edebiyatçının altından kalkabileceği zor bir işti. ‘Yazmak benim için bir ihtiyaç‘ diyen Mehmet Nuri Parmaksız; İlhan Akın ile birlikte ‘aşk, ‘esrar‘ ve ‘mahşer‘ derken edebiyatımıza bir ‘şaheser‘ kazandırıyor.

Şeyh Galib; ‘Senin aşkınla şad olan gönlüm, sensizliğe mahkûm olsa da, mahşere kadar, içinde bulunduğum ahvalden müşteki değilim zerre kadar…’ Diyor. Mehmet Nuri Parmaksız da zerre kadar yorulmadan, Şeyh Galib ile Beyhan Sultan’ın aşkını, birincisinin devamı olan sonraki iki romanla tamamlayacak.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde, yayınevlerinin ticarî açıdan beklenen ölçüde verimli olmayan çalışmaları, son dönemlerde okuyucuya sunulan roman türündeki kitaplarla ümit verici gelişmelere doğru yol alıyor. Mahşerin Esrarı, kısa zamanda yeni yeni baskılar yapması beklenen başarılı bir ürün. Görünen odur ki; okuyucuya kalıcı şekilde kitap okuma alışkanlığı kazandırmasının yanında, yayınevlerine de kazandıracak…

Mehmet Nuri Parmaksızın şair yönü ile şiire, edebiyatçı yönüyle düz yazılara yatkın üslûbu, romana da yansımış. Mahşerin Esrarı, şiir ile nesir arasında bir üsluba sâhip. Bu bakımda kolayca ve ‘bir yudumda’ denilebilecek kadar kısa sürede okunabilecek bir kitap.

Bir de devrik cümle kullanmadan da edebiyat yapılabileceği gerçeğine katkıda bulunulabilseydi… ‘Kusursuz kadı kızı‘na âşık olacakların sayısı yıldızlar kadar çoğalırdı.

Mahşerin Esrarı, 200 yıl önce yaşanmış bir hayat üzerine kurgulanmış olmakla birlikte, günümüz insanı tarafından yadırganmıyor. Hatta okuyucu romanda kendinden, kendi hayatından kendi aşkından birşeyler bulabiliyor. Kendini bulabiliyor. Şeyh Galib’le aynı şehirde, aynı sokakta veya aynı evde yaşamakta olduğunu düşünenler bile çıkabilir. Yazar kendisini Şeyh Galib’le özdeşleştirmeyi düşünmüş ise, okuyucu neden düşünmesin ki?

Aşkı; flörtle özdeşleştiren günümüz gençleri, engin ufuklara kanat, sonsuz gibi görünen okyanuslara yelken açmak, kâinatta kaybolurken var olmak istiyorlarsa Mahşerin Esrarı’nı okumalılar. Mehmet Nuri Parmaksız ve İlhan Akın, yaşanmış bir hayatı romana aktarırlarken, yaşanacak hayatları da ustalıkla şekillendiriyorlar.

Akçağ Basım Yayım Pazarlama Anonim Şirketi: Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta:     akcag@akcag.com

 

 

Tanınmış Romancılarımızdan Bazıları ve Eserlerinden Örnekler:

Nâmık Kemal (1840-1888): İntibah (1876), Cezmi (1880), Celaleddin Arzem Şah (1885).

Hüseyin R. Gürpınar (1864-1944): Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1909), Gulyabani (1912), Kaderin Cilvesi (1914).

Hâlid Ziya Uşaklıgil (1866-1945): Nemide (1905), Mai ve Siyah (1889), Aşk-ı Memnu (1900).

Mehmet Rauf (1875-1931): Eylül (1901), Aşkın Yarını (1913), Son Yıldız (1927).

Hâlide Edip Adıvar (1884-1964): Yeni Turan (1913), Ateşten Gömlek (1923), Sinekli Bakkal (1936).

Refik Hâlid Karay: (1888-1965): Sürgün (1941), Nilgün (1959), Karlı Dağdaki Ateş (1956).

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974): Kiralık Konak (1922), Yaban (1936), Hep O Şarkı (1956).

Reşad Nuri Güntekin (1889-1956): Harâbelerin Çiçeği (1915), Çalıkuşu (1922), Yaprak Dökümü (1944).

Nâhid Sırrı Örik (1895-1960): Kıskanmak (1946), Sultan Hâmid Düşerken (1947), Yıldız Olmak Kolay mı? (2006).

Peyami Safa (1899-1961): Şimşek (1923), Mahşer (1924), Yalrızız (1951).

Hâlide Nusret Zorlutuna (1901-1984): Sisli Geceler (1922), Aralık Kapı (1974), Büyükanne (1971).

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962): Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Aydaki kadın (1986).

Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975): Bozkurtlar (Ölümü ve Diriliyor) (1946 ve 1949), Deli kurt (1958), Ruh Adam (1972).

Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966): Gültekin (1936), Kızıl Tuğ (1947), Bozkurtun İntikamı (1963).

Kemal Tâhir (1910-1973): Esir Şehrin İnsanları (1956), Yorgun Savaşçı (1965), Devlet Ana (1967).

Feridun F. Tülbentçi (1912-1982): Tarihe Şan Veren Türk (1945), Barbaros Hayreddin (1947), Cem Sultan (1950).

Orhan Kemal (1914-1970): Baba Evi (1949), Murtaza (1952), Gurbet Kuşları (1962)

Târık Buğra (1918-1994): Küçük Ağa (1954), Siyah Kehribar (1955), Osmancık (1973).

Atilla İlhan (1925-2005): Sokaktaki Adam (1953), Kurtlar Sofrası (1963), Dersaadette Sabah Ezanları (1981)

Mustafa N. Sepetçioğlu (1932-2006): Can Ocağında (1959), Kilit-Anahtar-Kapı.. (1962-1980), Çanakkale (1986).

 

Şeyh Galib:

İstanbul’da 1758 yılında doğdu, 04 Ocak 1799 tarihinde 41 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. ‘Galib Dede olarak da anılır. Tahsiline babasının yanında başladı. Feyzini ve ilâhî aşk cezbesini de Mevlevî Dergâhı’na mensup olan babasından aldı. İyi derecede Farsça ve Arapça öğrendi. Çevresinin de etkisiyle çok küçük yaşta tasavvufa yöneldi. Kısa bir süre sonra Divan-ı Hümâyun’da kâtip olarak devlet memuriyetine intisap etti. Şiirdeki üstünlüğünü pek erken kabul ettiren Şeyh Galib, daha 24 yaşında iken Dîvân’ını düzenledi. 26 yaşında iken Hüsn-ü Aşk isimli eserini bitirdi. 2041 beyitten oluşan bu eserinde tasavvuf düşüncesinin bütün unsurlarını yansıtır, yüksek seviyeli bir aşka ulaşmanın güçlüğünü anlatır. Diğer bir eseri de Şerh-i Cezire-i Mesnevi’dir.

 

1787’de Galata Mevlevihânesi’ne şeyh oldu.  Hayatının sonuna kadar burada kaldı.

 

Şeyhliği sırasında Sultan Üçüncü Selim Han’ın ve kız kardeşi Beyhan Sultan’ın dostluğunu kazandı. Sık sık saraya dâvet edildi ve sanat sohbetlerine katıldı.

 

Sabırla kemâl mertebesine ulaşan Galib Dede olgunluk ve kudreti ile zamanının bir kutup yıldızı olmuştur.  Galata Mevlevihânesi, o dönemdeki İstanbul’un âdetâ bir fikir, şiir ve musikî merkezidir. Saraylılar, devlet adamları, şeyhler, bilginler, şâir ve bestekârlar, bu genç şâirin etrafında toplandılar.

 

Vefât ettiğinde zavallı babası, oğlunun nâşına kapandı: ‘Bu siyah sakal ile beyaz kefen, biri birine hiç yakışmadı. Diyerek kendisini de etrafındakileri de hıçkırıklara boğdu.  Mezarı, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’ndeki Tünel semtinde bulunan ve ‘Galata Mevlevihânesi‘ veya Dîvân Edebiyatı Müzesi ‘ olarak bilinen, 01 Mayıs 2011 tarihinden bu yana, ‘Tasavvuf Kültür Merkezi’ olarak anılan mekânın haziresinde, Mesnevî’yi şerh eden Ankaralı Rusûhi İsmâil Dede’nin yanında medfundur.

 

Galib Dede’nin ruhuna fâtiha okuyanların -Emr-i hak vâki olanda- fâtiha okuyanları bol olsun.

 

Aşk-u niyaz ile…

 

Mehmet Nuri Parmaksız:

İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini İstanbul’da tamamladıktan sonra, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye’nin çeşitli okullarında edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Halk Edebiyatı alanında master yaptı.

 

Şiir üzerine yazdığı makaleleri ve şiirleri Erciyes, Sarmaşık, Kümbet, Töre, Türk Dili, Çağrı başta olmak üzere pek çok dergide yayınlandı.

 

30 Mart 2010 tarihinde İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) Genel Başkanlığına seçildi. Bu görevi hâlen devam etmektedir. Çok sayıda bilgi şöleninde tebliğ sundu, konferanslar verdi, ‘Gönül Köprüsü‘, ‘Kültür Köprüsü‘ ve ‘İmbikten Damlalar‘ adlı radyo programları hazırlayıp sundu. Mamak Şiir Okulu’nda ‘Şiir Yazım Teknikleri‘ üzerine dersler verdi. Birçok Belediye için şiir-edebiyat ve kültür konulu söyleşi ve programlar hazırladı. 2011 yılında TRT Belgesel’de yayınlanan ‘Canlı Yayınlar Odası‘ adlı programın kültür-sanat danışmanı olarak görev yaptı.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: *Mektuplarıyla Cahit Sıtkı, *Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği ve Ağıt-Destanlar, *Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler, *Türkiye’de ve Dünyada Telif Hakları, *Kelebek Ömrü, *Kelebek Ömrü ve Süveydâ’ya Mektuplar, *Mogan Şiir Akşamları, *Mogan Şiir Akşamları (2008) *Anne Konulu Şiirlerden Seçmeler.

 

İlhan Akın:

1963 Yılında Düzce’nin Muncurlu Köyü’nde doğdu. İlkokulu aynı köyde bitirip Orta öğrenimini Düzce’de tamamladı. Gazi Eğitim Fakültesi Kastamonu Eğitim Yüksek Okulu’ndan mezun olduktan sonra, aynı yıl öğretmenlik görevine başladı. Diyarbakır’ın, Hani İlçesi, Merkez Veziri Okulu’nda beş yıl süreyle sınıf öğretmenliği yaptı. Manisa Batıkışla’da askerliğini yaptıktan sonra, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi, Lisans Tamamlama Programı’nın Türkçe Bölümü’nü bitirdi. Öğretmenlik Kariyer Basamaklarında Yükselme Sınavı’nı kazanarak, Uzman Öğretmen unvanını aldı.

Düzce’de çeşitli okullarda sınıf öğretmenliği ve Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Düzce Meslek Yüksek Okulu’nda Türk Dili Dersi verdi. Ayrıca Düzce Meslek Yüksek Okulu’nda on bir kişilik öğrenci gurubuyla ‘Tabelalardaki Dil Kirliliği‘ adlı proje çalışması yaptı. Düzce Üniversitesi Dil, Tarih, Kültür Araştırma Merkezi’nde, (DÜK-MER) yerel kültürleri araştırmak üzere görev aldı. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü’nde açılan Yazarlık Atölyesi’nde Yaratıcı Yazı Dersi verdi.

 

Evli ve iki çocuk babası olan İlhan Akın’ın yayınlanmış eserleri: *Üçüncü Hayat: Roman. Sarmal Yayıncılık, 2010. *1944 Arabat Türkleri: Roman. Parşömen Yayıncılık, 2010. *Ganj’ın Gözyaşları: Roman. Parşömen Yayıncılık, 2011. *Güneşin Efendisi: Roman. Parşömen Yayıncılık 2012. *Sılada Gurbet: Roman. 2012.

 

Türklerde Çevrenin Önemi ve Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Çevre Nizamnameleri

Çevre insan ve diğer canlıların hayatları boyunca ilişkilerini sürdürdüğü bir ortamdır.  İnsan ve doğa arasındaki bu ilişki bir sistemin parçasıdır. Kâinat mükemmel bir denge içinde canlıların hayatlarını idame ettirdikleri tabi bir nizamdır. İnsan-hayvan-bitki gibi canlıların denge üzerine kurulan bu kâinatı, Yüce Rab temiz ve güzel yaratmış, insanoğlunun emrine vermiş ve her türlü imkânlarla donatmıştır. Dünya insanoğluna yüce Allah tarafından verilen bir nimettir. Ondan hem faydalanmalı hem de gerektiği gibi onu korumalıdır.

Kuranımız Bakara Suresi 22. Ayette “O sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina (çadır) yaptı ve sizin için gökten yağmur indirerek, bununla sizin için çeşitli mahsullerden size rızık çıkardı” demekte, Rum Suresi 45. Ayette ise “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) fesat (bozukluk) ortaya çıktı, nizam bozuldu…” diyerek çevre, canlılar ve nimetler konusunda bize buyruklarını ve uyarılarını bildirmektedir.

Sağlıklı ve güzel bir dünyada yaşamak çevre bilincine sahip olmak, en iyi temizliğin kirletmemek olduğunu bilmek, bu bilinçle hareket ederek dengesi bozulmamış, temiz bir çevrede hayatımızı sürdürmekle olur. Dinimizde çevrenin korunması, temizliğe verilen önemi belirtilmiş, “temizlik imanın yarısıdır (temizlik imandandır)” şeklinde ifade edilmiştir.

Peygamberimiz “Allah’ım pislikten ve pislenmekten sana sığınırım” demiştir. Hz. Ayşe “Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizleniniz. Zira cennete temizler girer” demekte, Hz. Ali Efendimiz ise “Elbiseleriniz eski de olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olsun” demiştir. Düşünür P. Syrus ise “Allah dolu ellere değil, temiz ellere bakar” demektedir. Gothe ise “Herkes evinin önünü süpürse, bütün sokak temiz olur” diyerek temizlik konusunda ne güzel ifadelerde bulunmuşlardır.

İlk önceleri Türklerde çevre anlayışı yaşanabilir temiz bir çevrede yaşamaya dayanmaktaydı. İçinde yaşadıkları çevreye (tabiata) ve iklime uygun hayat tarzını seçiyorlardı. Atlı, göçebe ve konar-göçer hayat tarzları vardı. Savaş ve akınlar yapmaları sonucunda vatan, millet, toprak bilinci gelişti. Yeşil, orman, sulak, otlak çevreyi tercih ettiler. Orta Asya’daki 4600 metre yükseklikteki Altay Dağlarının ormanlık bölgelerinden inerek bozkır hayatına geçtiler. 1200-1400 metre yükseklikteki yayla hayatında yaşamaya, ağaçlı, otlaklı, çayırlı, sulak, mera ve mezralarda hayvan yetiştiriciliği yapmaya başladılar.

Selçuklular ise çevreye, temizliğe, yeşile, ormana çok önem vermiş, vakıflar vasıtasıyla camiler, medreseler, kütüphaneler, hastaneler, imaretler, çarşılar, han, hamam, kervansaraylar, köprüler, kaleler, kaldırımlar, yollar, su kanalları, çeşmeler, mesire yerleri gibi nice mimari ve tarihi değeri yüksek kıymetli eserler yaparak, çevrenin, şehrin, memleketin güzelleşip kalkınmasını sağlamışlardır.

Osmanlılarda ise, halkın yaşanabilir bir çevrede hayatlarını sürdürülmesi için, belirli bir sistem ve yasal düzenlemeler oluşturmuş, emirlerle, telkinlerle, uyarı ve cezalarla disiplin içinde yerine getirmişlerdir. Şehir, kasaba ve köylerde şehrin emniyeti ve asayişini temin eden görevlilerin yanında, çevrenin temizliğini de kontrolünü de sağlayan hususi görevliler de vardı. Bunlara Subaşılar, Çöpçübaşılar deniliyordu. Mahalle aralarını sokakların, çarşıların, pazarların temizliğine bakarlar, çarşıların temizliğinden esnafı sorumlu tutarlardı. Osman Beyin ilk tayin ettiği 2 görevliden biri subaşı idi. Yerleşim yerlerinin emniyeti, asayişi ve de çevrenin temizliğinden sorumlu idi.

Osmanlıda çevrenin, havanın, limanların, mahallelerin, cadde ve sokakların temizliğine önem veren birçok emir ve nizamnameler vardır.

Nizamname: Belirlenen işlerin nasıl yapılacağını gösteren idare tarafından düzenlenen, uygulanacak hükümleri ve uygulanacak yolu ve çalışmaları sırasıyla açıklayan maddelerin bütünüdür. İdari dairelerin işlemleri ile ilgili nizamnameleri yapma yetkisi padişaha ait idi.

Fatih Sultan Mehmet Han Çevre Nizamnamesinde şöyle demektedir:

“Ben ki İstanbul fatihi Abd-i (kul) aciz Fatih Sultan Mehmet; bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l hudut olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eyledim. Şöyle ki: bu gayrımenkulatımdan elde olunacak nema’larla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20 şer akçe alsınlar…” (1 )

Yine padişah Kanuni Sultan Süleyman, 1539 yılında Edirne’nin mahalleleri, sokakları ve çarşılarının temizlenmesi için Edirne Çöpçüsubaşısına verilmek üzere yayınladığı çevre nizamnamesinde:

1. Bundan böyle hiçbir kimse evinin çevresini ve dükkanlarını pis tutmayıp, herhangi bir pis madde görürlerse temizlesinler.

2. Subaşı Ömer çarşı ve mahallelerde dökülen pislikler kimin evine ve avlusuna yakın ise onun döktüğüne kanaat getirilerek temizlettirilsin…

3. Kervansarayların pislikleri kervansaraycı tarafından boş bir yere döktürülsün.

4. Hamamların pis suları belirli bir yerden akmalıdır. Kim buna riayat etmez ise ona temizlettirilsin.

5…. 6- Çamaşır yıkayanların pis suları, kan alıcıların kanlarını umumi yollara dökmelerini engelleyerek boş yerlere dökülmesini sağlasın.

7….8. Açık kabirleri ördürsün, at, köpek ve kedi gibi hayvanların leşlerini kabirlerin arasında bırakılmasına müsaade etmesin.

9…. 10. Evlerde çamaşır yıkadıkları sabunlu suyu yolun üzerine dökmesinler. Dökenler hakkında gereken muamele yapılsın.

11. Çevreyi her türlü pislik ve taşlardan temizlettirsin. At ölüsü vs davar leşlerini halkın rahatsız olacağı yerlere koydurtmasın. Her kim bu hususlara riayet etmeyip inatlaşırsa, ortalığa bıraktığı leşin kafası boynuna takılarak halka teşhir edilsin.

12. Hiç kimse inatlaşıp yasaklarına karşı çıkmasınlar. Buna cüret edenler yüce katıma bildirilsin. Kadı ve şehir subaşısı halka yardımcı olmayı ihmal etmesinler. Safer sene 946 (Haziran-Temmuz 1539)  (2 )

1559 yılında Ağriboz Sancak Beyine yazılan bir hükümde: “Ağriboz limanına gelen gemilerin safra dökmelerinin engellenmesi” istenmiş, 1567 de Haslar Kadısına yazılan hükümde “40 çeşme suyu ve diğer suların geçtiği güzergahlara bağ, bahçe yapılması, ev inşa edilmesi” yasaklandığı, 1593 tarihli emirde “Çirkapların (sıvı atıkların) evlerden gelişi güzel dışarı akıtılmaması ve herkesin geçtiği yola bırakılmaması” istenilmiştir. (3 )

Osmanlı devlet yetkilileri ve hayır sahipleri kurdukları vakıflar sayesinde de, yerleşim yerlerinin gelişmesi, çevrenin korunması, güzelleştirilmesi ve temizlenmesi sağlanmıştır.

Duvar yazılarını silen vakıf, Fatih Sultan Mehmet Vakfı vakıfnamesinde “Aklı başında dirayetli birisi vakfın mahi’n nukuşu (resim-yazı silen görevli) olup her an cami, medrese, kışla, çeşme, han, hamam ve bahçe gibi yerlerin hangisi olursa olsun duvarlarının temiz kalmasına dikkat edecek, yazı yazan, çizen veya pisleyen kendini bilmezlerin pisliklerini temizleyecektir. İstanbul. M 1470   (4)

Çevreyi Güzelleştiren Vakıf-Nebioğlu Cafer Çelebi Efendi Vakfı- İstanbul M.1569, Boğazda temiz hava aldıran vakıf – Ramazanoğlu Hacı Nurettin Ağa Vakfı. İstanbul. M.1730, Çevre ve Ormanı Koruyan Vakıf – İsmail Zühtü Paşa Vakfı. İstanbul. M.1885, Şehir estetiğini koruyan vakıf – Mehmet Hayri Paşa Vakfı. İstanbul M.1903  ( 5 )

İnsan yaşamı, çevresiyle oluşturduğu doğal dengeler üzerine kuruludur. Sağlıklı yaşamanın en önemli şartlarından birisi tabi hali bozulmamış temiz çevrede yaşamaktır.1982 anayasasısın 56. Maddesi: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” demektedir. Son yıllarda çevre kirliliği, dünyada olduğu gibi ülkemizde de daha fazla etkisini göstermektedir. Hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme, sağlıksız yapılaşma, hızla gelişen teknoloji, sanayileşme, ekolojik dengeyi bozarak çevre felaketlerine neden olmakta, sağlıksız bir çevrenin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Gelişen yüzyıl, teknolojik yararlar sunarken, dünyamızı, çevremizi telafisi zor tehlikelere maruz bırakmaktadır. Yer küremizi saran ozon alarmı, nükleer tehdit ve radyasyon tehlikeli olmaya başlamış, su, hava, toprak ve orman gibi insan yaşamı için hayati öneme sahip alanların, her geçen gün kirliliğini artırmaya başlamıştır.

Yale üniversitesinin 2012 dünya çevre raporunda Türkiye, çevre sağlığı, doğa korumada 132 ülke arasında kötü bir gidişle 109. sırayı almıştır. Bu sonuç çevreyi korumada  dikkatli olmamızı ve biran önce yanlışlarımızı düzeltmemizi ortaya koymaktadır.

Ülkemizde yıllardır acımasızca ormanlar bilinçsizce yakılmakta, kesilmekte, ağaçlı yeşil bitki alanlarımız, verimli tarım alanlarımız, sanayi ve konutlarla mahvedilmekte, sanayi ve fabrika atıkları ile akarsu göller denizlerimiz ve sahillerimiz kirletilmekte, yaşayan canlıların hayatını etkilenmektedir. Ormanlar ve ağaçlı, yeşil alanlar bir ülkenin, şehrin, yerleşim yerlerinin akciğerleridir.

Hz. Peygamberimiz ağaçla ilgili sözünde: “Kıyamet kopmakta iken bile, elinde bir ağaç fidanı olan eğer zaman buluyorsa onu diksin” demiş, Fatih Sultan Mehmet Han ise “Ağaçlarımdan izinsiz bir dal kesenin başını keserim” diyerek hassasiyetini belirtmiştir..

İnsanoğlu kendisine sunulan doğanın kıymetini bilmeli, onu korumalı ve ondan faydalanmalıdır. Çünkü tüm bu nimetler de diğer insanların ve canlıların da hakkı bulunmaktadır. Su, hava, deniz, toprak, ağaçlar, yeşil cümle bitkiler, hayvanlar bize emanet olup, bu nimetleri israf edilmeden kullanmalıyız. İnsanlar tabiatın gözcüsü olmalıdır. Doğa bekçiyle değil, sevgi ile korunur. Biz doğayı korursak o da bizi korur.

Peygamberimiz bir hadisi şerifinde “Merhamet edenlere Rahman merhamet eder ve yeryüzündekilere merhamet ediniz. Semadakiler de size merhamet etsin” demektedir.

İnsanlarımız son 15-20 yıldır çok kirlendi bir başkalaştı, çevresine karşı sorumsuzlaştı. Çöplerini sağa sola rastgele bırakmakta, sigarasının izmaritini, yediklerinin, içtiklerinin atığını etrafa atmakta, orman, park, yeşil alanlarda piknik yapıp, çöplerini ortalığa bırakmaktadırlar. Düğün, toplantı, bar, gazino, eğlence yerleri, ev ve özel mekanlarda gürültü kirliliği yaşanmakta, araçların korna, motor ve eksoz sesleri etrafı, çevreyi rahatsız etmektedir.

Avrupa ülkelerinde sokaklarda, yolda bir sigara izmariti, yiyecek içecek atıkları ve çer, çöp göremezsiniz. Çevre için herkes birbirine karşı gözcü ve denetimdedir.

Düşünür Mary Mellor “Yeryüzü basitçe insanoğlu için bir erzak deposu ve çöp kutusu değildir” demektedir.

Devlet yöneticileri, politikacılar, bilim adamları, sanatçılar, yerel kuruluşlar özelikle ticaret, sanayi, esnaf ve meslek odalarına büyük görevler düşmektedir. Devletimiz acil ve kararlı şekilde teknik ve üstün kamu yararı düşünülerek yasal düzenlemeler getirmelidir. Eğitim kurumlarında da bir ders olarak okutulmalı, çevrenin korunması ve iyileştirilmesi konusunda insana, aileye, topluma sorumluluk kazandıran eğitim, konferans, seminerler verilmeli, basın, medya kanalıyla toplum bilgilendirmeli, duyarlı hale getirilmelidir.

Ecdadımız planlı şehirleşme, temizlik ve tabi dengeyi korumak ve güzel bir çevrede yaşamak için birçok tedbirler almıştır. Biz de geçmişimizi, tarihimizi, kültürümüzü iyi bilerek onlardan örnekler alıp çevremizi korumada daha bilgili ve bilinçli hareket etmiş oluruz. Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, ülkemizi, şehrimizi, yaşadığımız çevremizi gelecek nesillere kirli, çirkin bırakmaya hakkımız yok. Yarınlara ve gelecek kuşaklara bir borcumuz ve sorumluluğumuz var. Bizlerin yaptığı hataların, yanlışların bedelini onlar ödememelidir.

Kaynaklar:

1-2-3-Ahmet Akgündüz-İslam ve Osmanlı Çevre hukuku-Osmanlı Arş. Vakfı Yay.-İst.2009-S.158.164.125.126 (Bayezıd Veliyüddin Efendi,nu.1970,v.127a-128 nişan-ı humayun)

1- Ahmet Coşkun- Şah-ı Cihan-F. Sultan Mehmet-Babıali Kültür Yay.-İst.2008- S.175

4-5- Tarihte İlginç Vakıflar- Vakıflar Gn. Md. Yay.-İst.2002-S.18-53-94-102-112-36-43

6-Servet Armağan- İslam ve Çevre-Gündoğumu Yay.- İst.2005

Kanuninin 1539 tarihli Çevre Nizamnamesi

 

Millî Birliğin Önemi

0

Türkiyemizin ateş çemberinden geçtiği bir dönemi yaşıyoruz. Her taraftan sıkıştırılıyoruz. Dün Bulgaristan, Bosna – Hersek, Kıbrıs, Azerbaycan; bugün Irak, Suriye ve iç güvenliğimiz ve vatanın birlik ve bütünlüğü gibi hayatî mes’eleler gündemi doldururken; kimi komşu ülkeler   -tabiatiyle halkı değil-  idarecilerinin bize karşı yersiz ve yanlış, menfî politikalar gütmeleri; özellikle Ermenistan’ın  -2015 yılı içinde olmamız hasebiyle-  bilhassa Hristiyan âlemini arkasına alarak haddini bilmez bir eylem içinde olduğu bir sırada; dış dünyanın Sevr iştihalarının yeniden gündeme gelip kabardığı, maddî-mânevî iç gailelerle uğraştığımız esnada; hele çok yakın geçmişte Londra civarında bir şatoda, bütün dünya Türkiye uzmanlarının bir araya gelerek, iki gün üstüste Türkiye’yi teşrih / ameliyat masasına yatırarak istikbalini / geleceğini hesaba katarak, yorumlarda bulunup köstekleyici tedbirlerin düşünüldüğü bir ortamda Millî Birliğin Yeri ve Önemi bir kat daha ehemmiyet arzediyor. Ama merak etmeyin hesapları tutmayacak. Türkiye’nin içte ve dışta maddî-mânevî yükselişine sed çekemiyecekler. Ay-Yıldızlı bayrağımız yeniden yükselecek. Eski şevketini tekrar kazanacak inşallah. Onlar istemeseler de.

İstiklâl Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmamızın çok sebeplerinden başta gelen iki ana veçhesi vardır. Bir: Dışta birlik arayışları. İki: İçte birlik temennî ve temini. Bu ikisi, hem Millî Mücadelemizin hazırlayıcısı ve başlatıcısı olmuş. Hem de İstiklâl Harbi boyunca önemlerini koruyarak, milleti hür ve bağımsızlık günlerine ulaştırmış, geleceğe giden yolumuzu da aydınlatır olmuştur.

Nitekim Birinci Cihan Harbi sonunda Suriye ve Irak; Osmanlı İmparatorluğunun Birlik ve Beraberliğini bozduklarına pişman olmuşlar ve bu davranışlarının kendilerini; Batılı devletlerin emperyalist kucaklarına atacağını çok geçmeden fark etmişler; tekrar bize teveccüh edip yönelmişlerdi. İngilizlerin Darü’l-Hilafe yani Hilafet merkezi olan İstanbul’u işgalleri, Âlem-i İslâmı galeyana getirmiş. Meselâ Hindistan müslümanları ayaklanmış, dışta birlik olmanın nümune-i imtisali / örneği olmuşlar, İngilizleri endişeye sevk ederek, daha fazla üzerimize gelmelerini frenlemişlerdir.

Velhasıl bu birlik, Âlem-i İslâmı yanımızda görenleri düşündürdü. Baktılar ki, yirmi ölüp üç yüz dirileceğiz; üstümüzdeki baskıları hafifletmek zorunda kalmışlardır. Kaldı ki, Mustafa Kemal’in Millî Mücadele başında Ankara’da beyne’l-İslâm / İslâm Uluslar arası bir kongre yapmak istemesi, dışta Birlik ihtiyacının; Ankara’da 23 Nisan 1920’de T.B.M.M.’ni açması ise, içte Birlik zaruretinin somut birer göstergeleridir.

Türk Gençliğine Hitabesi’nde:  “Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir!”  derken de, bu neticeye evvel emirde Birlik ve Beraberlikle ulaşılabildiği için, dolaylı olarak Birlik ruhuna temas edilmekte, ancak yine bu Birlik bilinci muhafaza edilmek şartiyle İstiklâl ve Cumhuriyet’in ilelebet muhafazasının mümkün olabileceği nazara verilmektedir.

Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Nutku’nda: “Bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.” Dedikten sonra: “Bundaki muvaffakıyeti Türk Milleti’nin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârâne yürümesine borçluyuz.” der. Devamında: “Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler yapacağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü

Türk Milleti MİLLÎ BİRLİK VE BERABERLİK’le güçlükleri yenmesini bilmiştir.” (Atatürk, Türk Gencinin El Kitabı, Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğünce Derlenmiştir. 3. Basılış, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul-1973, s. 9-10.)

Bunun içindir ki, düşmanlarımız, her şeyden evvel, bizi birlikten mahrum etmenin yollarını hep arar olmuşlardır. Nitekim Kahire’de Osmanlı Paşası İngiliz komutanına sorar: “Şu anda Kahire’ye doğru bir Osmanlı Ordusu’nun gelmekte olduğunu duysanız ne yaparsınız?” cevap verir: “Ne mi yaparız, tabii ki kaçarız! Deli miyiz biz çarpışacak kadar. Ama biz, İstanbul’un başını öyle ağrıtır, iç gailelerle, iç çekişmelerle onu öyle meşgul ederiz ki, Kahire’ye ordu sevkedecek imkânı ona asla vermeyiz!”

M. Kemal yine bir sözünde şöyle der: “Beni seven arkadaşlarıma tavsiyem şudur: ‘Şahsınız için değil, fakat mensup olduğunuz millet için  EL  BİRLİĞİYLE  çalışalım. Çalışmaların en yükseği budur.’ -1935- ” (a. g. e., s. 17)

Zâten inancımız da, bunu âmirdir: “Allah’ın rahmeti topluluk yâni Birlik, Beraberlik içinde olanların üzerinedir.”

“Bilelim ki, kazandığımız muvaffakıyet (başarı), milletin kuvvetlerini birleştirmesinden ileri gelmiştir.” (a. g. e., s. 18)

Hakikaten, İstiklâl Savaşı’nın en büyük hazırlığı, halkın Birlik ve Beraberliğini teminde çekilen güçlüktür. Nitekim İstanbul’daki idareci zümreden ve bir kısım samimî fakat muhakemesiz aydınların menfî tutum ve davranışları, bir kısım halkı tereddütlere sevketmiş, Ankara’nın işini zorlaştırmıştı.

Nitekim, Millî Mücadele’nin Meclis’le işe başlamasının çok sebeplerinden biri de Birlik ve Beraberliğin sağlanmasına en büyük katkıda bulunacağının bilincinde olunmasıdır. Bundan dolayıdır ki, İstiklâl Savaşı’nın hazırlık döneminde M. Kemal Paşa; öncelikle Millî Birlik ve Beraberliği sağlamıştır. Milleti aynı ortak amaç etrafında birleştirmeyi gerçekleştirmeden, yâni kalbî, dimağî ve manevî ittihat ve birliği sağlamadan Kurtuluş Savaşı’nı topyekûn başlatmamıştır. Gerçekten bağımsızlığımızın kazanılmasında Birlik olma duygusu baş rolü oynamıştır.

“Eğer aynı muvaffakıyetleri, zaferleri ileride de kazanmak istiyorsak, aynı esasa dayanalım, aynı yolda yürüyelim. -1923-” (a. g. e., s. 18) diyerek de, Birlik ve Beraberliğin, milletin istikbâle yönelik hayat yolunda, önemini hiç kaybetmeyen bir ışık olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Birlik ve Beraberliğin ehemmiyeti tarihimiz boyunca hep hissedilmiş, bilinmiş ve korunması yolunda hassasiyetle durulmuş ve millet; âdeta bu hususta teyakkuz durumuna getirilmiştir. Nitekim Yavuz Sultan Selim; Anadolu Birliği’nin temininde çekilen meşakkat ve sıkıntıları ve bu uğurda  -fisebilillah-  akan kanları çok iyi bildiğinden âdeta vasiyeti hükmünde olan  şu dörtlüğü bizlere yol gösterici bir yâdigâr olarak bırakmıştır:

 

“İhtilâf  u  tefrika endişesi,

Kuşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.

İttihatken; savlet-i a’dayı def’a çaremiz.

İttihat etmezse millet; dağdar eyler beni.”

 

Yâni demek istemiştir ki, benden sonra milletimin bölük pörçük olması, bölünme endişesi, kabrimde dahi beni rahatsız eder. Düşman saldırısını def’ etme çaresi; Birlik ve Beraberlikten geçerken, millet; Bir ve Beraber olmazsa, ciğerim dağlanır benim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasında, cehalet yüzünden Birlik ve Beraberlikten yoksunluğun başrolü oynadığını çok iyi bilen koca Âkif de bunu çok veciz bir beytiyle dile getirmiştir:

 

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler; onu top sindiremez.”

 

Bunun böyle olduğunu M. Kemal: “Milletimiz tek bir vücut gibi gösterdiği sarsılmaz birlik ve gayret sayesinde başarıya ulaşmıştır. – Ekim 1922 -” (a. g. e., s. 22) sözleriyle te’yid eder.

Millî Birliğin tesisinde, halk ile aydın arasındaki fikir alış verişinin zaruretine de inanan Atatürk: “Başarılı olmak için aydınlarla halkın düşünce ve gayesi arasında bir uygunluk olması gerekir. Yani aydınların halka telkin edeceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. – Hakimiyet-i Milliye, 26.3.1923 – ” (a. g. e., s. 23 – 24) der. Ve demek ister ki, hiçbir şey, halka rağmen olmamalı. Halka ters düşmemeli. Halkı hor görmemeli. Çünkü bu, Millî Birlik ve Beraberliğin temel taşıdır. Büyük liderler halkı, arkasından gelmeye inandırmış ve ikna etmiş olanlardır.

Millî Birlik, M. Kemal’ce o kadar hayatîdir ki, onu Millî bir Ülkü hâline getirmemizi ister: “Millî Birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek Millî ülkümüzdür. – Ekim 1933 – ” (a. g. e., s. 29)

Çünkü: “Birlik ve Beraberlik içerisinde yaşamak, büyük bir ibadet olduğu gibi, tefrikaya (bölünmüşlüğe) düşmek ve birliği yıkmak da büyük bir vebal (ve günah)tır. Bunun için İslâm, şiddetle onu yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Birlik, Mü’min (iman ve inanç sahibi) olan âmirinin sözünü dinlemek, emrine itaat etmek (tir). Bir kimse bir karış kadar cemaatten (topluluk ve toplumdan) ayrılırsa, İslâm halkasını boynundan çıkarmış olur. Meğer ki, tevbe edip dönerse. (Yine) bir kimse câhiliyet dâvâsında (yâni ırkçılık, bölgecilik dâvâsında) bulunsa; o, namaz kılıp oruç tutsa ve müslümanım dese bile, Cehennem’de diz üstü çökecek olanlardan olacaktır. (Ebu Davud, Tirmizî) -Halil Günenç- ” (İslâm’da Birlik, Mehmed Kırkıncı, İstanbul-1987, s. 89)

“Kat’iyyen Bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır. (Nitekim büyük bir İslâm âlimi ‘İki pehlivan kavga ederken, bir çocuk ikisini de dövebilir.’ Demiştir.) Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz:

1)      Milliyetine,

2) Türkiye Devletine,

3) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele lüzumu.” (Atatürk, Türk Gencinin El Kitabı, Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğünce Derlenmiştir. 3. Basılış, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul-1973, s. 31)

1) Milliyeti biraz açmak gerekirse deriz ki: Dil, Din bir ise millet birdir. Din bir ise, millet yine birdir. Çünkü doğuş değil oluş asıldır. Napolyon Korsikalı ama kendisini Fransız hissetmiştir. Halbuki büyük ihtimalle Arap asıllıdır. Stalin Gürcü’dür. Fakat kendisini Rus bilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’in bir sözü var: “Sizlerin milliyeti, ana ve babanızdan dolayı değil, konuştuğunuz lisandan ötürüdür.” (İslâm’da Birlik, Mehmed Kırkıncı, İstanbul-1987, s. 59)

2) Türkiye Devleti’ne gelince, Türkiye bir iltica-gâhtır. Her başı ağrıyan millet Türkiye’de nefes alıyor. Her başı sıkışan millet, ‘Türkiye’ diyor. Bunun neden böyle olduğunu, Doğu

menşeli büyük bir İslâm âlimi Batılı gazetecilere verdiği cevapta, pek güzel ve veciz bir şekilde ortaya koyar. 1913 tarihinde, Edirne’nin kurtuluşuna talebeleriyle katılarak, fiilen mücadele veren o zât’a yabancı gazeteciler sorar:

“Sen Doğu’dansın! Burası Türkiye’nin batısında bir Türk şehridir. Üstelik bu devlet Türk Devleti’dir. Bu devletin safında senin işin ne?”

Cevap verir: “Evet, bu devleti Türkler kurmuşlardır. Fakat İslâm esası üzerine kurmuşlardır. Bu devlette liyakat asıldır. Şayet bu devlet yıkılırsa, sadece mazlûm müslüman milletler değil, müslüman olmayan mazlûm milletler de, büyük bir dayanağından mahrûm kalır. İşte ben bu yüzden bu devletin safındayım.”

3)TBMM ise, küçük bir Türkiye’dir. Kalb-gâhıdır. Kalb durursa sıhhat gittiği gibi, Meclis’in işlemediği yerde de millet suskun, durgun ve en büyük hayatî uzvu meflûç / felçli bir hâldedir. Âdeta bitkisel bir hayata mahkûm edilmiş gibidir. Zira Meclis meşveret ve danışmanın yapıldığı, istikbâle yönelik yolun aydınlatıldığı bir ışık rehberdir.

Bu bakımdan M. Kemal: “Fertleri bu mücadele sebepleri ve araçlarıyla mücehhez olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. -Ekim 1922-” (Atatürk, Türk Gençliğinin El Kitabı, Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğünce Derlenmiştir. 3. Basılış, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul-1973, s. 31) demektedir.

TBMM’nin mâhiyet, ehemmiyet, işlev ve fonksiyonları bakımından ise şunları söylemektedir:

“Memleketin mukadderatında yegâne salâhiyet ve kudret sahibi olan Büyük Millet Meclisi, bu memleketin nizamı için dahilî ve haricî emniyet ve masuniyeti için en büyük makamdır.

“Büyük millî dertler şimdiye kadar ancak Büyük Millet Meclisi’nde şifa buldu. Gelecekte de yalnız orada katî tedbirlerini bulabilecektir.

“Türk Milleti’nin muhabbet ve merbutiyeti (bağlılığı) daima Büyük Millet Meclisi’ne müteveccih (yönelik) oldu ve dâima oraya müteveccih olacaktır. -1 Kasım 1930 –

“Hakikatte unutulmamalıdır ki, gerçek hâkim olan ve her şeyi idare eden makam, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. – Aralık 1922 –

“Millet, mukaddesatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden kurulu bir yüksek meclis’te temsil etti.” (Atatürk Diyor Ki, Millî Eğitim Bakanlığı Yayımı, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul – 1980, s. 35 – 36)

Bu izahlar karşısında Meclis’in, lâyıkı veçhiyle çalışamadığını söyliyeceklere karşı deriz ki: Kişiler fâni, müesseseler bâkîdir. Uygulamadaki aksaklıklar ve kişisel hatalardan ötürü müesseseye karşı çıkmamalı, iyi bir müessese ehil olmayan  ellerde, geçici olarak kendinden umulan ve bekleneni tam olarak vermiyebilir. Fakat uzun vâdede güzel sonuç ve uygulamalar müessesenindir.

“Bizim dünya nazarında en büyük kuvvet ve kudretimiz, yeni şekil ve mahiyetimizdir.     – 1922 – (a. g. e., s. 47) Yâni “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.” Hükmünden sonra: “Büyük Millet Meclisi’nin terbiye edici ve kahredici eli.” (a. g. e., s. 51) diyerek Meclis’in sâdece karar mercii değil, aynı zamanda tatbik ettirici, yâni icra yönünün bulunduğunu da belirtir.

M. Kemâl, Birlik ve Beraberliğin kalkınma boyutuna da dikkati çeker:

“Baylar, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor, ilim ve mârifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür düşünce istiyor. Şeref, namus, istiklâl, hakikî varlık, vatanın bu taleplerini tamamen ve hızla yerine getirmek için esaslı ve ciddî bir suretle çalışmayı

emreder.” (a. g. e., s. 23)

Ve böyle derken  -zımnen / dolayısıyla-  bütün bunlar ancak birlikte olur demek istemiştir. Çünkü birbirimize emniyet ve güvenin olmadığı yerde iş görülemez, bir şey yapılamaz.

Nitekim yeni hedeflerinin plânlandığı platforma da, yine O’nun deyişiyle: “Milletimiz tek bir vücut gibi gösterdiği sarsılmaz Birlik ve gayret sayesinde başarıya ulaşmıştır. -Ekim 1922- ” (a. g. e., s. 23)

“Büyük millî disiplin okulu olan ordunun.” (a. g. e., s. 37) derken de disiplinin Birlik demek olduğunu vurgular. Çünkü disiplinli olmak, büyük ve güçlü bir Birlik hâsıl eder. Bu bakımdan disipline Birlik olmanın organize şekli diyebiliriz.

“Unutulmamalıdır ki, milletin hâkimiyetini bir şahısta veyahut mahdut eşhasın (şahısların) elinde bulundurmakta menfaat bekliyen câhil ve gâfil insanlar vardır. -Ocak 1923- ” (a. g. e., s. 47)

Bu sözüyle M. Kemal, idarede Birlik, yâni memleketi birlikte yönetmek vardır. Demek istiyor ki, işte Cumhuriyet ve Demokrasi, bir bakıma ülkeyi birlikte idare etmenin de adıdır.

“Bütün bunların üstünde her şeyin olması sayesinde hüsnüniyetin inkişaf edeceğini ve hayatî mes’eleler üzerinde hüsnüniyet sahibi insanların daima ekseriyet teşkil edeceklerini kabul etmek muvafık olur. Çünkü, ‘Her zaman dünyanın yarısını ve bir zaman dünyanın hepsini aldatmak mümkündür. Fakat, bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir.’ ” (a. g. e., s. 54)

Demek ki, Birlik olunca aldatılmaz ve aldanmayız. Yâni tek başına hareket eden aldanabilir ama birlikte hareket eden, birbirleriyle meşveret ve danışmada bulunanlar şahs-ı mânevî oluştururlar ki, şahs-ı mânevî aldatılamaz. Çünkü:

“Çıkar  a’sâr-ı  rahmet, ihtilâf-ı re’y-i ümmetten.” Rahmet eserleri  / doğru görüş ve doğru yol; halkın görüşlerinin karşı karşıya gelerek, fikir alış verişi neticesinde, düşüncelerin tenkit süzgecinden geçerek ayıklanması sonucunda ortaya çıkar.

M. Kemal, başımıza gelenlerin temelinde, her zaman Birliğe gitmek isteğimizin bulunduğunu söyler:

“Büyük ve hayâli şeyleri yapmadan, yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, garazını, kinini, bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz panislâmizm (İslâm Birliği) yapmadık. Belki, ‘Yapmıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da ‘Yaptırmamak için bir an evvel öldürelim’ dediler. Panturanizm (Türk Birliği) yapmadık, ‘yaparız, yapıyoruz’ dedik. ‘Yapacağız’ dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler. Bütün dâvâ bundan ibarettir.” (a. g. e., s. 60)

Bugün de, Adriyatik’den Çin seddine akın değil, fetih değil, taarruz hiç değil, kalb ve gönüllerde, Birlik-Beraberlik içinde olalım, kültürel yakınlığımızdan istifade edelim, birbirimizden yararlanalım dedik. Yâni henüz yapmadık, yapacağız dedik. Hemen Ermeni’yi harekete geçirdiler. Rusya başta olmak üzere, bütün komşularımız, içte ve dışta, âdeta hayatı bize zehir etmeye başladılar.

Burada bir hatıraya yer vermeden edemiyeceğim: Almanya’da resmen görevli bir arkadaş, bir yolculuk esnasında, bir Alman görevlisiyle yanyana düşer. Alman, ondan Türkiye’nin durumunu sorar. Bizimki soruyu geçiştirmek ister ve hattâ menfi bir cevap verir. Avrupa için, Türkiye’den endişelenecek bir husus olmadığını, Türkiye’de maddeten ve mânen fazla bir ilerleme olmadığını söyler. Alman, “Yooo. Hayır!” der ve çantasını açarak, bir yığın raporu çıkarır ve Türkiye’de ne var ne yok, ne yapılıyor, ne kadar İmam

-Hatip Lisesi, ne kadar İlahiyat Fakültesi, ne kadar Kur’an Kursları olduğunu, Türkiye’de ne kadar cemaat olduğunu, bunların faaliyetlerini, neler okuyup, neler yaptıklarını vs. birer birer sayar döker. Bizimki bu durum karşısında, biraz da kızgınlıkla sorar:

“Peki ama der, size ne bundan?”

Alman, gayet sâkin cevap verir:

“Bize ne mi? Der, bizler asırlarca Osmanlı’nın nefesini ensemizde hissettik, onun için Türk gençliğinin attığı adımları yakından takip ediyoruz ki, zamanı gelince, gereken tedbirleri alabilelim!”

Görülüyor ki, dün de bugün de hangi konuda birlik ve beraberliğe gitmek istemişsek,  içte ve dışta Batı’nın engelleriyle karşılaşıyoruz. Demek Birlik ve Beraberlik, öyle hayatî bir iksir ki, yapamıyalım diye neler yaptılar. Hep beraber yaşıyoruz. İçte dışta yaptıkları ve hattâ yapacakları ortada. Öyleyse, her konuda Birlik ve Beraberlik en büyük düstur ve şiarımız olmalı. Onların rağmına. Onlar istemeseler de.

Tıpkı Rus elçisinin dediğini yaparak, başarı gösteren Osmanlı Paşası gibi. Bilirsiniz, her işinde muvaffak olan Paşa’ya sorarlar: “Muvaffakıyetinizin sırrı nedir?” cevap verir: “Bir işe karar vermeden önce, doğru Rus elçisine gidiyor ve ona danışıyorum: O ne derse aksini yapıyorum! İşler de yolunda gidiyor.”

Günümüzde, bilhassa büyük devletler, savaşsız zaferler peşinde. Silahları tefrika . Böl, parçala, yut! Buna karşı panzehirimiz İttihat / Birlik ve Beraberlik olmalı. Büyük bir İslâm âliminin dediği gibi, en büyük üç düşmanımızdan biri olan ihtilâf / aramızdaki anlaşmazlıklar; ihtilâfın panzehiri olan İttihadı, Birlik ve Beraberliğimizi engelliyor, aksatıyor, maalesef yavaşlatıyor. Buna da sebep, o üç düşmandan, ikincisi olan cehalettir ki, onun da panzehiri bilgi ve ilimdir.

Öyleyse ilimle cehli giderip, Birlik ilacıyla tefrika / bölük pörçük olma hastalığını tedavi etmeliyiz.

Teşhis, tedavinin yarısıdır, derler ki çok doğrudur. Millî Mücadele’nin yarı zaferi de teşhisle sağlanmıştır. Teşhis ise, birlik ihtiyacı ve bunun gerçekleştirilmesiydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasıyla, bu yerine getirildi. Sonrası mâlûm.

“Yurtta sulh, cihanda sulh.” un (a.g.e., s. 71) gerçekleşmesi de, içte dışta Birlik ve Beraberliğin olmasına bağlı değil mi? Çok irdelenen bu söz, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Bu söz, pasifliğin, kabuğuna çekilmenin değil, içte dışta sulh ve sükûnun bunu sağlıyacak olan Birlik ve Beraberliğin özlem, ihtiyaç ve zaruretini ortaya koyar.

Kısacası içte dışta fertlerin ve milletlerin birbirlerine karşı bigâne kalamayışlarının haklı bir isteği, bunu gerçekleştirmek ise:

“Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh.”

Beytinde vasfedilen uyanıklığın dolaylı şekilde ele alınmasından başka bir şey değildir. Çünkü yine onun deyişiyle:

“Gözlerimizi kapayıp, tek başımıza yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız.” (Atatürk, Türk gencinin El Kitabı, Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğünce Derlenmiştir, 3. Basılış, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul-1973, s.70)

“Bugün dünya milletleri, aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan, mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa, bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak diğer bir yoldan kendi huzur ve

saadetini temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn, vuzuh ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur. Beşeriyetin hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün aza müteessir olur. Dünyanın filân yerinde bir rahatsızlık varsa, “Bana ne?” Dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi, onunla alâkadar olmalıyız. Hâdise ne kadar uzak olursa olsun bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu düşünüş insanları, milletleri ve hükümetleri hodbinlikten (bencillikten) kurtarır. Hodbinlik şahsî olsun, millî olsun daima fena telâkkî edilmelidir.” (Atatürk’ten Düşünceler, Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul-1986, s. 137-138) Bu sözler yurtta Birlik ve Beraberlik isteğinin, dışa da yansıması gerektiğini vurgular. “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Sözünü de açıklar.

Nitekim  “Meşhur müfessir (Fahreddin-i Razi) Tefsir-i Kebir’inde: ‘Din ve iman müstesna tutulmak kaydıyla, bir Müslümanın bir gayr-i müslimi hafife almasını, ona karşı böbürlenmesini câiz görmemekte ve insanların iman ve küfür haricinde, diğer övülen sıfatlar itibariyle müşterek olduğu’nu ifade etmektedir. – Fahreddin – i Razi, Tefsir-i Kebir, c. 28, s. 138 – ” (İslâm’da Birlik, Mehmed Kırkıncı, İstanbul-1987, s. 84)

“Mâlûmdur ki bir bedende, bütün âzaların bir tek rûha bağlanmasıyla Birlik hâsıl olur, vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki âzaların vazifeleri, yapıları, fonksiyon ve hususiyetleri ayrı ayrı oldukları hâlde, tamamı bir tek rûha bağlıdır.Ondan medet alır. Onun namına hareket eder. Vazifeleri birbirinden ayrı olan bütün bu âzaların muvaffakıyetleri, bir tek ruhu kabul etmelerine ve ona bağlanmalarına vabeste (dayanmakta)dır.

“O tek ruhu kabul etmeyen, ondan intisabını (nispet ve bağını) kesen âza mefluçtur (felçli). Demek ki vücudun Birliği, ruhun Birliğinden gelmektedir. Ruhun bu birleştirici ve hayatî fonksiyonunu hiçbir âza yüklenemez. Ve kendisini onun yerine koyamaz. Mesela  “göz”  olmazsa, vücut mevcudiyetini noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez. Her bir âza, ruhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mes’ûd olur. Her âzanın kendi uhdesine (payına) düşen vazifeyi yapmasıyla hâsıl olan semere (ve sonuç)tan, şereften, kemâlden, bütün âzalar hisselerini ayrı ayrı alırlar. Meselâ bütün âzalar müdebbirane (tedbir alıcı) bir aklın tefekkür ve temkininden fayda gördükleri gibi, herbir âzanın kendi vazifesini lâyıkıyla yapmasından da akıl müstefid (faydalanmış) olur.

“Bir millet de, bütün efradı (fertleri), bütün sınıf ve tabakaları ve bütün müesseseleri ile bir vücut gibidir. Onların hayat, ittihat, devam ve bekaları da hepsini ihata edebilecek (kuşatacak) ‘Mukaddes bir mefhum’a bir ‘Şahs-ı Mânevî’ye bağlanmalarıyla mümkün olur. İşçiler-işverenler, köylüler-şehirliler, hocalar-talebeler. Hâsılı bütün içtimaî sınıflar, o şahs-ı manevî’nin birer âzaları hükmündedirler.

“Biri dimağı ise, diğeri kalbi, biri gözü ise, diğeri ayağıdır. İşte bütün bu âzaların huzur ve sükûnunu, ittihat ve tesanüdünü (dayanışmasını) te’min etmekle, hayat-ı umumiyenin âhenk ve intizamını Din (İnanç) te’sis eder. Dinin bu fonksiyonunu meselâ  ‘ilim’ yüklenemez. Çünkü, cemiyetin bütün fertlerinin âlim olması düşünülemez. ‘Kavmiyetçilik’, ‘Irkçılık’ da yüklenemez. Çünkü kavmiyetçilik ihtilâfın menşeidir, ittihat ve imtizacı (uyuşmayı) te’sis edemez.

(Hele Doğu’da hiç kuramaz. Çünkü yine büyük İslâm âliminin dediği gibi, ekser enbiyanın şarkta, ekser feylesofun garpta gelmesi, kader-i İlâhînin bir remzidir ki, şarkta hükümferma olan dindir. Doğuda hükmedecek  olanlar, dindar olmasalar da, dindarlara hürmetle mükelleftirler.)

“Bu fonksiyonu, ‘Meslek Birliği’ de yüklenemez. Çünkü, cemiyetin bütün fertlerinin işçi, çiftçi, mühendis, yahut doktor olmaları da tasavvur edilemez. Kısacası, bir milleti meydana getiren hiçbir organ, kendi ünvanını, vasfını şahs-ı manevisini millete  ‘ruh’ yapamaz. Ama bütün bu organlar, o mukaddes rûhu kabul edebilir ve ona bağlanabilirler.

“Herkes  ‘Allahımız bir, Rabbimiz bir, Hâlikımız bir, Mâbudumuz bir, Dinimiz bir, Vatanımız bir, Milletimiz bir…’ diyebilir. İçtimaî merkez olan havastan (aydından), içtimaî muhit olan avama (halka) kadar herkes, aynı mâbed içinde toplanabilir. Bir tek dinin (inancın) çatısı altına girebilir. Demek ki, bir milletin rûhu, ancak din (inanç) ile olabilir. Bu ruhun müessiriyetinin (tesirinin) kalmadığı mıntıkalarda felç başgösterir.

“Bugün, birçok içtimaî  uzvumuz, hayatiyetini kaybetmiş, çalışamaz hâle gelmişse, araştırıldığında, temelde dinî (inanç) hissiyatın(ın) o uzuvlarda ihmal edilmiş olduğu görülecektir.

“(İşte inanç) insanların hem nefislerini, hem kalblerini, hem ruhlarını, hem akıllarını tatmin ederek, onları faziletten saadete, saadetten kemalata (olgunluğa) ulaştırır.

“Malumdur ki, ilim insanların sadece mütehassıslarına hitap ettiği hâlde, din, avam (halk) ve havas (aydın), bütün bir cemiyete feyzini neşreder. (Böylece milletin Birlik ve Beraberliği gerçekleşmiş olur. Fakat) avamı (halkı) mütedeyyin (dindar), havassı (aydını) dine lâkayt (kayıtsız) olan memleketlerde, avamda (halkta), havassa (aydına) karşı hürmet ve itaat; havasta (aydında) ise, avama (halka) karşı şefkat ve merhamet kalmaz! (Birlik ve Beraberlik de dumura uğrar, körleşir.)” (a. g. e., s. 136 -142)

Velhasıl, bir makinenin bütün aksamı çalışırsa, bir vücudun her uzvu sıhhatliyse, bir memleketin de, bütün müesseseleri düzgün işlerse ancak, fonksiyonlarını verimli bir şekilde yerine getirebilir. Birinde başgösterecek bir aksaklık, bütüne yansır ve onu mefluç kılar.

Madde plânında böyle olduğu gibi, manada da durum bundan farklı değildir. Birlik ve dirliği bozulan toplumlar kaosa sürüklenir, başı çok ağrır ve hatta varlık ve mevcudiyeti hayatî tehlikelere açık ve giriftar olur. Öyleyse:

“Nefis her şeyden ednâ / aşağı, vazife / görev her şeyden a’lâ / üstün.” Demeli, bütüne halel getirici söz ve davranışlardan hazer etmeli / çekinmeli ve kaçınmalı, Birlik ve Beraberliğimizi her şeyin üstünde tutmalıyız.

 

Müslümanlardaki Adaletsizlik ve Ahlâksızlık

Hz. Ayşe‘ye atılan “İfk” iftirası sonucu Nur Suresi‘nin 11‘nci âyeti ve diğer âyetler gelir: “O iftirayı getirenler, içinizde beraber hareket eden mutaassıp bir topluluktur. Onu sizin için şer sanmayın. Aksine o sizin için hayırdır. Onlardan her birine o günahtan bir pay vardır. En büyük azap da onlardan elabaşılık yapanadır.” Dahası yalan yere iftira atanlara 80 değnek sopa vurulmuştur. Şahitlikleri de ebediyen kabul edilmemiştir.

Risaletin yayılması sırasında büyük zorluklarla karşılaşan Müslümanlara hicret / sığınma için ilk olarak Habeşistan tavsiye edilmiştir. Hem de Peygamberimiz tarafından.. Habeş Kralı Necaşi Hıristiyan’dı ama adaletliydi. Bugünkü Müslümanlar neden adaletli değil?

Her Cuma; “İnnellahe ye’muru bil adli…” ile başlayan ve “Muhakkak ki Allah adaleti emreder…” ilâhi sözünü duyup – dinleyip sonra da adaletsizlikte tavan yapmak neyin nesi? Sanki adaletsizlikte tarih ve dünya rekoru kırma denemesi..

Devletin dini adalettir” der Hz. Ali; “Dinin devleti de hürriyettir” diye ekler. Adalet yoksa devlet dinsiz; özgürlük yoksa da din devletsiz demektir. 98 yaşında ölen Gamsız İhtilâlci‘nin adalet ve özgürlük anlayışından ne farkınız var? Bir tek elinizde silahınız yok!

28 Şubat sürecinde adaletsizliğe mahkûm ve temel özgürlüklerinden mahrum edilen kitlelerin temsilcilerinin siyasal ve ekonomik gücü ellerine geçirdikten sonra başkalarına reva gördükleri muamele kendi gördüklerinin aynısı. Güçsüzken direnemediler, güçlüyken imtihanı veremediler. Kazanmış görünseler de onlar Kayıp Kuşak.

O sürecin bir erkek, bir de kadın karamanını hatırlarım. İlkinin hayatı Keş Dağı‘nda karamanca nihayetlendi ve şimdi Taceddin Dergâhı‘nda medfun. İkincisi ise Dr. Meral Akşener ve hâlen aktif siyasette. O günlerden bugüne değin de ilkelerinden ve duruşundan asla taviz vermedi.

O günleri ve sonrasını biraz da aktif yaşayan biri olarak ben kendisinde ve inancını – idealini anlattığı sözlerinde sığlık ve samimiyetsizlik görmedim. Örnek bir Türk Kadını olarak da, erkeklerde bile zor bulduğumuz hem cesur hem de bilge siyasetçi profiliyle de bu toplum için mühim bir değerdir. Nene Hatun ya da K. Fatma Seher‘in siyasete girmiş hali gibidir.

Böyle bir insana “Kaset İftirası” atılması ister istemez bende Hz. Ayşe ve İfk Hadisesi intibaını uyandırdı. Böyle münâfıkça bir siyaseti lânetliyorum. 28 Şubatçıların bile ötesinde iş görenlerin ve siyaseten rakip gördüklerini ekarte etme adına Seksen Sopa’lık iftiraya başvuranların yatacak yeri yok. Varsa da Kenan Paşa’nın yanı..

Bir zamanların Şemseddin Nuri müstear adıyla kitaplar çıkaran ve her daim nefs-enaniyet-kibir kavramları üzerine yazılar döken Eski Cemaatçi Lâtif Erdoğan‘ın bu işte ‘iftiracıbaşıAbdullah bin Übey‘in rolüne soyunması Müslümanlık için ne hazin. Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmadan Müslümanlık bu ve benzerleri olsa gerek.

Beni dinle ey Kadı!  Bozuldu işin tadı. Zulümse bunun adı;

Yunan yapsa da aynı, Kenan yapsa da aynı.” (A.Karakoç)

Kendisini Müslüman sanan yapsa da aynı.

 

 

Taraflı ve Bağımlı Yargı

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan şöyle diyor: “Maalesef bu 12,5 yıllık dönemde Türkiye’nin ilerlemediği hatta itibar kaybettiği bir alan var, o da maalesef yargı. Kurumların güven anketlerine ve kamuoyu çalışmalarına bakıldığında güven noktasında yargımız maalesef alt sıralarda çıkıyor. Yine halkımızın memnuniyetini ölçen araştırmalarda da memnuniyet seviyesinin hızla düştüğü bir alan.”

Yargıdan memnuniyetsizliğin artmasında yargılamanın yavaş işlemesi, adaletin geç tecelli etmesi gibi eski problemlerine ilaveten cemaat ve hükümet yanlısı yargı oluşturulması yatmakta.

Hükümet ile cemaatin ortak hareket ettiği dönemde, özel mahkemeler ve HSYK cemaat yanlısı hale getirilmişti. 17/25 Aralık 2013 soruşturmalarından sonra kitleler halinde hâkim, savcı ve emniyet görevlileri atamaları yapılarak “Cemaat kadroları” tasfiye edildi. “Hükümete yakın” hâkimlerin görevlendirildiği “Sulh Ceza Hâkimlikleri” ihdas edildi. HSYK, AKP ve Erdoğan ile “uyumlu hale” getirildi.

Ve yolsuzluk dosyaları örtüldü.

Daha da ileri gidildi. Bu sayede Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Anayasa’daki “hâkimlik teminatıkuralı dahi ihlal edilerek, iktidarın hoşuna gitmeyen tahliye kararları verdiği için, iki hâkim tutuklandı.

Hâkim ve savcılar, yalnızca Anayasa, kanun ve kendi vicdanları ile bağlı olarak görevlerini ifa edebilsinler diye, siyasi makamların yanı sıra, daha üst derecedeki mahkemelere, hatta HSYK’ya karşı da korunmuştur. Ancak iki hâkim, kararlarının hemen arkasından (iki gün içinde hangi deliller bulundu ise), “silahlı terör örgütü” üyesi olduğu suçlaması ile tutuklandılar.

Bu konuda Kocaeli Barosu‘nun Başkan Av. Sertif Gökçe imzasıyla yaptığı açıklamasında belirtildiği gibi, “Hukuk devletinde hâkimlerin ve mahkemelerin verdiği kararların hukuka uygun olup olmadıkları tartışılabilir ve hukuka aykırı olduğu düşünülen kararlarla ilgili kanun yollarına başvurulabilir. Hukuka aykırı karar veren hâkimler hakkında şikâyet müesseseleri de işletilebilir.”

“Anayasa’nın 138. maddesindeki ‘Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.’ Bu Anayasal hükme rağmen, mahkemelerin bağımsızlığına müdahalede bulunulması bir yana, hâkimlerin vermiş oldukları karar nedeniyle ‘terör örgütü üyesi’ suçlaması ile gözaltına alınması ve tutuklanması hukuk devletinde hayal dahi edilmemesi gereken bir durumdur.”

“Hukuk devleti” kavramından bir “kabile devleti” zihniyetine doğru giden davranışların ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini en iyi şekilde gözlemleyen kişi Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dır.

Babacan’ın sık sık “yargıdan memnuniyetin azalmakta olmasına” dikkat çekmesi, “bağımsız ve tarafsız yargı” istemesi tesadüf değil.

Ekonomideki olumsuz gidişin AKP’nin oylarını da azaltacağını Erdoğan ve AKP’nin görmemesi imkânsız. Ama yargılamadan kaçırılması gereken dosyalar, yargıya müdahaleden vazgeçmelerini engelliyor.

*****

Yüksek Seçim Kurulu

Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, makamına tahsis edilmiş devlet bütçesini kullanarak, AKP lehine seçim kampanyası yürütmesi çok önemli bir hukuk ihlali. Aynı zamanda dürüst ve adil bir seçim yapılmaması demek.

YSK, bu konuda muhalefet partilerinin başvurularını  “Cumhurbaşkanına karışma, faaliyetlerini inceleme ve durdurma yetkimiz yoktur” gerekçesiyle reddediyor.

Yüksek Seçim Kurulu kendi www.ysk.gov.tr sitesinde “Yüksek Seçim Kurulu Kararlarının Niteliği Nedir?” sorusunun cevabını şöyle veriyor:

“Yüksek Seçim Kurulu, yalnız seçimlerin genel yönetim ve denetimini yürüten bir kurul değildir. Yargıtay ve Danıştay’ın kendi içlerinden çıkardıkları üyelerden oluşan seçimlerin yargısal denetimini de sağlayan karma egemen üst yargı merciidir.”

Seçimlerin “dürüstlük” içinde yapılması ile görevli YSK, dürüstlüğe aykırı işlem Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılınca kendisini görevsiz saymakta.

Bu durumda görevli kurum Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü veya Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü olmadığına göre hangi kurum yetkili olabilir?

Cumhurbaşkanına ettiği yeminine sadakati hatırlatması ve görevini anayasal sınırlar içinde yapması, adil seçimler yapılmasına engel olacak davranışlarda bulunmaması için müdahale etmesi gereken görevli kamu kuruluşu belki de, Diyanet İşleri Başkanlığıdır.

Diyanet İşleri Başkanımızın böyle bir görevi yerine getirebileceğine, dürüstlük ve adalet ilkelerinin dinimizdeki yerini hatırlatabileceğine inanabiliyor musunuz?

*****

Orta Teknoloji ve Orta Gelir Tuzağı

Hürriyet Gazetesi’nde İsmet Berkan‘ın çok önemli yazısının başlığı bu.

Türkiye 10 bin dolar civarında olan kişi başına milli gelirini 7 senedir artıramıyor. Hatta kurların artmasıyla birlikte geri gitmeye başladık. “Orta gelir tuzağı” denilen bu. Oysaki son 7 senede G. Kore 10 bin dolar artırdı kişi başına milli gelirini.

İhracatımızı ithalatımızın üzerine çıkarmamız lazım. “Bizim en fazla ithal ettiğimiz şey aslında bilgi. Bilgiyi kendimiz üretemediğimiz için başkalarından alıyoruz. Ve bilgiye ödediğimiz para toplam ithalatımızın üçte biri kabaca.”

“Bizim ihracatımız için yüksek teknoloji içeren ürünlerin miktarı 2000 yılından beri düşüşte (yüzde 8’den 4’e). Buna karşılık ‘orta teknoloji’li ürünlerin oranı 2000’den 2005’e geçerken sıçramış ve orada kalmış, yüzde 30’larda.”

“Bu aslında şu demek: Biz 2000 yılında kabaca ne kadar yüksek teknoloji ürünü üretiyorsak bugün de üç aşağı beş yukarı o kadar üretiyoruz. O yüzden toplam ihracatta yaşanan büyümede yüksek teknolojili ürünlerin payı bırakın yerinde saymayı azalıyor. Problemlerimizin yattığı yer tam burası.”

Bu problemi çözmek için teşvik sistemi düşünülmüş. Ama “biz aynı anda herkese, her sektöre teşvik veriyoruz. Oysa G. Kore, seçilmiş sektörlere odaklanarak uyguladı teşviklerini. Onlar bu sayede 10 bin dolardan 25 bin dolara 20 yılın altında sıçradılar.”

Yine bu tuzağı aşmak için eğitim sisteminde nitelikli insan yetiştirme odaklı bir yapılanma gerekli. Türkiye’nin gençlerinin, 25­34 yaş grubu nüfusumuzun sadece yüzde 46’sı lise ve üstü okul mezunu; yüzde 54 niteliksiz.

Okumuş olanların nitelikleri konusunda da çok kötü durumdayız.

“Bu insan malzemesiyle nereye kadar?” başlıklı yazımda bu konuyu incelemiştim.

Dünyanın en kapsamlı eğitim araştırmalarından PISA, dünya ekonomisinin yaklaşık olarak %90’ını teşkil eden 65 ülkenin katıldığı bir araştırma.

Bu çalışmalara göre, öğrencilerimiz bilgi ve beceri bakımından 65 devletin içinde 43. sırada. Matematikte 44. Fen Bilgisinde 43. ve kendi dilinde (Türkçe) okuduğunu anlama ve anlatma becerileri açısından 42. sırada olan öğrenciler yetiştiriyoruz.

2000 yılından itibaren her üç yılda bir yapılan PISA araştırmalarındaki sıralamada kayda değer bir iyileşmemiz yok.

PISA testlerinde birinci ülke Çin, beşinci ise G. Kore.

Demek ki kalkınma tesadüfi değil. İnsan yetiştirme düzenimizi geliştiremezsek, ne orta teknoloji tuzağını ve ne de orta gelir tuzağını aşabiliriz.

13 yıllık AKP dönemi maalesef bu alanda da kaybedilmiş bir zaman dilimidir.

 

Bitmiştir Beyler

 

Hak   hukuk  bir  yerde  bitmişse  eğer,

Koyunlar   çakala   teslimse   eğer,

Sevgi  ile   saygı   bitmişse   eğer,

Orada   insanlık   bitmiştir   beyler!

 

Sınırlarım  delik,  deşikse  eğer,

Bayrağım   yakılmış,  yerdeyse  eğer,

Ecdat   türbesini   vermişsek  eğer,

Lider   ülke   olmak   bitmiştir  beyler!

 

 

Bu   hırsız   bizimdir, diyorsak  eğer,

Hırsıza   destek de  vermişsek  eğer,

Kur’an  elde  siyaset  yapmışsak   eğer,

İslami   yaşamak  bitmiştir  beyler!

 

 

Türk’e  Atatürk’e  düşmansak   eğer,

Milliyetçiliği de   çiğnersek  eğer,

Haini   baş  tacı  yapmışsak   eğer,

İyi   niyet   resmen  bitmiştir  beyler!

 

Türk Dili Okutmanı FETHİ MURAT DOĞAN ile Türkçe Üzerine Sohbet

GİRİŞ:

Düşmanlarımız bilmektedirler ki bir memleketin sırtını yere getirmek için, ordusunu bozmaktan, topraklarını işgal etmekten de tesirli metot, dilini ve imanını tahrîb eylemektir. İşte bu neticeyi elde ettikleri içindir ki şenlik yapmaya hazırlanıyorlar ve itiraf edelim ki yapıyorlar da.

Bugün Türkçe, gırtlağına ip dolanmış bir adam gibi, yerden yere sürükleniyor ve her parçası bir tarafta kalıp organik bütünlüğünü kaybetmiş bulunuyor. Bir cemiyetin hareket ve bağlantı noktalarının, geçmiş ile hâl arasında kopuksuz ve müteselsil bir çizgi hâlinde devam etmesi, o cemiyetin selâmet ve bekası namına temel prensiptir. Hâlbuki yeryüzünde hiçbir millet yoktur ki dili bir siyaset kozu olarak didiklenip genç nesiller, dedelerinin, hatta babalarının dahi söylediklerini anlayamayacak hâle getirilsinler. Böyle bir facianın tek kurbanı, işte Türk milletidir.

Dikkat edilecek olursa, Türkçenin yıkılışı hâdisesi, tarihi düşmanlarımızın ve onları velinimet kabul etmiş gafillerin nezdinde şiddetle alkışlanmaktadır. Lisan gibi, bir milletin hem kılıcı, hem kalkanı olan bir ana merkezin tahribi, Müslüman-Türk birliğini fikir ve ruh anarşisine götürerek parçalamayı imanlarının icabı bilmiş olanlar için, elbette sevinilecek bir neticedir.

Ancak, daha da acı olan, tarihi ve kasıtlı düşmanların yolunda yürümeyi âdeta bir vazife zanneden basiretsiz zümrenin bu katliamı anlamadan seyretmesi, hatta ona iştirak eylemesidir.

…’Öz Türkçecilik’ parolası altında eğitim ve öğretim sistemimize hâkim olan bu suikast, Moskova’nın, yetmiş milyonluk Orta Asya Türklüğüne tatbik etmiş ve etmekte olduğu sistemin eşidir. Aynı menşeden direktif almak suretiyle bu kıtal hareketini hazırlamış olanların hesap günü gelip çatmıştır. Bu yolda harekete geçmek, bir vatan ve iman borcu ehemmiyeti kazanmış bulunuyor.

 

(SÂMİHA AYVERDİ: Millî Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 2006, 3. baskı, Sayfa:  203-204, 204-205, 206, 209)

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde kullanılan Türkçe ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Fethi Murat Doğan: Basın yayının, özellikle televizyonların, Türkçemizin yayılmasında çok etkili olduğunu görüyoruz. Kardeş Türk cumhuriyetlerinde ve Balkanlarda Türkiye Türkçesinin hızla yayılmasında ve Türkiye’de de İstanbul ağzının, kültür Türkçesinin hızla benimsenmesinde basın yayının gücünü, sanırım herkes kabul eder. Öte yandan, Tanzimat’tan bu yana süregelen batı hayranlığı ve taklitçilik, ne yazık ki günümüzde, özellikle basın yayın tarafından körükleniyor! Bize has ne varsa küçümseniyor, aşağılanıyor; buna karşılık, batının dili, kültürü, müziği, mutfağı vs. ise hep yüceltiliyor!

Bazı eski sömürgelerde olduğu gibi, yabancı dilde öğretim yoluyla Türkçemiz ikinci plana itiliyor. Bu ülkenin ezici çoğunluğunun anadili olan millî dilimiz Türkçe, yabancı dilde eğitimle aslında yok edilmeye çalışılırken bir yandan da ‘anadilinde eğitim‘ adı altında, ‘etnik dilde‘ bölücü eğitim, batı tarafından milletimize dayatılıyor.

Eğitimimizin ‘millî‘ yönü, çok zayıflamıştır. Gençlerimize, ne yazık ki, ilk ve ortaöğretimde dil ve tarih bilinci veremiyoruz. Yabancı kültürün etkisine karşı millî ve manevî değerlerimizle donatamadığımız için gençlerimiz, batının yozlaşmış kültürünün kolaylıkla etkisinde kalabiliyorlar. Ayrıca, dilimizi de nerdeyse 300-500 kelimeyle konuşuyorlar! Çok eski ve ana dillerden olan Türkçemiz, bütün bunlardan dolayı, ciddî sıkıntılarla karşı karşıya bulunuyor.

Çetinoğlu: İnsan topluluklarının ‘millet’ hâline gelişinde ‘dil’ olgusunun yerini yorumlar mısınız?

Doğan: Milletlerin meydana gelişinde, tarih, coğrafya, iktisat gibi unsurların yanında, özellikle dil, çok büyük bir öneme sahiptir. Dil, toplumu birleştirdiği gibi, aynı zamanda, toplumun kültürünün de gelecek nesillere aktarılmasını sağlar. Millî edebiyatın, toplumu birleştirmede ve millî ülküleri yaymadaki etkisi, toplumun birlik ve bütünlüğünün çimentosu gibidir.

Toplumları köleleştiren Roma İmparatorluğu ve daha sonraki sömürgeciler de hep kendi hâkimiyetlerini sürdürebilmek için kendi dillerini her yolla yaymışlar; sözgelişi, Fransızlar Cezayir’de ve diğer sömürgelerinde Fransızcayı, İngilizler de Hindistan ve diğer sömürgelerinde İngilizceyi geçerli kılmışlardır. Dünya sahnesine geç çıkan ABD de aynı yoldan giderek İngilizceyi geçerli kılmak için, sözgelişi ülkemizde, İngilizce eğitimi, anaokulundan liseye, üniversiteye kadar, durmaksızın yaymaktadır. Bundan dolayı, yabancı kültür karşısında Türkçemiz ve milli kültürümüz geri plana itiliyor!

Çetinoğlu: Türk dilindeki bozulmalar, millet olma vasfımızı törpüler, aşındırır mı?

Doğan: Gündelik hayatta sıkça rastladığımız kaba saba ve seviyesiz konuşma, sürekli olarak yerli yersiz yabancı kelimelere, söz kalıplarına vs. yer verilmesi sonucu, dilimiz zayıflar, kültürümüz yozlaşır; dilimizin ‘ilim dili‘ olamayacağını iddia eden yetkililer bile çıkabilir! İlim dili olarak gelişmesi engellenmeye çalışılan Türkçemiz için tehlike çanları çalıyor demektir!

Millî kültürümüz, birliğimiz, varlığımız ve geleceğimiz bakımından, tıpkı sınırlarımızı korur gibi, Türkçemizi korumamız ve geliştirmeye çalışmamız gerekir. Bilim alanında yabancı terimlere Türkçe karşılık bulunması için olağanüstü çaba harcamalıyız. Türk Dil Kurumu, üniversiteler ve aydınlarla işbirliği içinde bu çalışmaları ısrarla devam ettirilmelidir.

Çetinoğlu: Türkçemizdeki Arapça ve Farsça kelimelere tepki olarak, sâdelik akımında aşırıya kaçılınca, uyduruk kelimeler kullanıma girdi. Daha sonra da İngilizce ve Fransızcadan kelimeler alındı. Gelişmeler, ‘dilde ırkçılık yapılmaması gerekir‘ diyenlerin hoşgörü sınırlarını zorluyor mu?

Doğan: Bilim alanındaki terimlere bulunan uygun Türkçe karşılıkların kullanılması, sınırlı sayıda insanı ilgilendirdiği için, nispeten kolaydır; ancak, milyonlarca insanın konuşup yazdığı ve benimsediği kelimeleri, ‘öztürkçe olmadığı‘ gerekçesiyle tasfiye etmeye çalışmak, hem başarısızlıkla karşılaşır hem de dilimize ve kültürümüze zarar verir. Bu uygulama sonucu, dilimiz fakirleşir ve yarım yüzyıldır İngilizcenin istilası karşısında görüldüğü gibi, Türkçemizin direnme gücü zayıflar.

Aslında ‘öztürkçe‘ derken belki de bilmeden ve hiç düşünmeden, İngilizcenin yayılması için elverişli bir ortam meydana getirildi! Çok sayıda kelimeden sadece birkaç örnek vermek gerekirse… Sözgelişi, ‘merkez‘ kelimesine soğuk bakılırken ‘center‘ (sentır) yaygınlaşmaya başlamıştır. Yine ‘kıstas‘ kelimesine karşılık ‘ölçüt‘ teklif edilirken ‘kriter‘; ‘azami‘ / ‘en çok‘ varken ‘maksimum‘; ‘asgari‘ / ‘en az‘ varken minimum; ‘mesele‘ yerine, ‘problem‘; ‘siyaset‘ ve ‘siyasî‘ kelimelerine karşılık ‘siyasa‘ ve ‘siyasal‘ diyelim derken çoktan beri ‘politika‘ ve ‘politik‘; ‘iktisat‘ , ‘iktisadî‘ yerine, ‘ekonomi‘, ‘ekonomik‘ vs. gibi yabancı kelimelerinin yaygınlaşmasıyla ilgili nice örnekler, Türkçemizin bütün sözvarlıklarını kararlılıkla savunmamız gerektiği konusunda uyarıcı olmalıdır.

Çetinoğlu: Kültürlerarası kelime alışverişinin sınırı ve şartları var mıdır, nelerdir?

Doğan: Toplumlar arasında kelime alışverişi kaçınılmazdır. Rusça, Romence, Bulgarca, Yunanca ve diğer dillerde çok sayıda Türkçe kelime olduğu gibi, bizde de bu ve diğer dillerden geçmiş birçok kelime vardır; ancak, önceleri Fransızca ve daha sonra da İngilizcenin ülkemizdeki etkisini, bu çerçevede ele almak mümkün değildir. Bir kültür emperyalizmiyle karşı karşıya bulunuyoruz. İngilizcenin istilası, İngiliz-Amerikan kültürünü de toplumumuza boca etmektedir.

Çetinoğlu: Annenin kız kardeşi ‘hala ‘ ile ‘şimdiye kadar ‘ anlamındaki ‘hâlâ ‘ kelimesinin yazılışı, inceltme işareti (^)  ile halletmek mümkün. Kimileri, ‘cümlenin gelişinden anlaşılır ‘ diyerek (^) işaretini hiç kullanmazken, kimileri de yalnızca birinci veya ikinci ‘a’ nın üzerine koyuyor. Burada bir karmaşa var.

İnsan öldürme ‘ anlamındaki ‘katil ‘ kelimesi ile ‘insan öldüren ‘ anlamındaki ‘katil ‘ kelimesi, farklı telaffuz ediliyor.  Yazılış şekli ise aynı. Burada bir ‘kural noksanlığı ‘ söz konusu. Alfabemize; X, Q, W ile nazal N harflerinin konulmasını isteyenler, ‘kâr ‘ ile ‘kar ‘ kelimelerini ayırt edecek düzenlemeyi akıllarına getirmiyorlar. Ay ismi olan ‘Kasım ‘ ile erkek adı ‘Kasım ‘ aynı şekilde yazılmasına rağmen farklı okunmalı.

Türk alfabesinde ve imla kurallarında ciddî bir düzenleme gerektiğini düşünüyor musunuz?

Doğan: Her şeyden önce siyasî kutuplaşmayı azaltarak işe başlanmalıdır. Siyasî kültürümüz, ne yazık ki, katı kutuplaşmaya çok meyyal, uzlaşmaz ve çatışmacı niteliktedir. Dilimizle ilgili konularda da tamamen siyasî tavırla hareket ediliyor. Bundan dolayı, bir uçtan bir uca savruluyoruz. İşin ilgi çekici bir yanı, geleneği dikkate almamakta, muhafazakâr sayılanlar da benzer bir tavra girebiliyor. Sözgelişi imlada (yazım), bir ara ‘ilkokul’ kelimesini bile ayrı yazmaya kalktılar! Neyse ki, o dönemin ilgili bakanının müdahalesiyle yanlışlık düzeltildi.

Etnik ırkçı‘ niteliğindeki bölücülük karşısında, alfabemizde en küçük bir değişikliğe asla izin verilemez. Öte yandan, Türk cumhuriyetlerinin ‘ortak alfabe‘ kullanması için yapılan çalışmalarda, kardeş Türk devletlerinin alfabelerinde yer alan bazı harfleri dikkate almamız gerekir. Anadolu ağızlarında da yaşamakla birlikte İstanbul ağzında kaybolan bazı sesler var. Bu sesler, kardeş Türk ‘lehçe’lerinde korunduğu gibi, yeni alfabelerinde de yer alıyor: nazal ‘n’, hırıltılı ‘h’ ‘x’, açık ve kapalı ‘e’ ile ince ‘k’ ve kalın ‘k’nın (q) ayrı gösterilmesi gibi… Bu tür farklılıklar dolayısıyla ilerde bazı eklemeler yapılması söz konusu olabilir ki, bu bölücülerin art niyetli taleplerinden tamamen ayrıdır.

1980 öncesinde, o dönemdeki Türk Dil Kurumu yöneticileri, ‘şapka‘ da denen, sesi uzatma ve inceltme işlevi olan düzeltme işaretinin (^) kullanılmasını azaltmaya çalışmışlardı. Bu çerçevede, sözgelişi ‘lâle’ kelimesinin ilk hecesindeki ince ‘L’yi belirten düzeltme işareti ile sıfat yapan nispet ‘i’si’ndeki (î) düzeltme işaretini kaldırmışlardı. Daha sonra nüfus idaresi de karışıklığa yol açabilir düşüncesiyle ‘şapka’yı (^) tamamen kaldırmış! Ayrıca, eskiden dizgide, şimdi de bilgisayarda yazarken doğurduğu güçlük dolayısıyla ‘şapka’nın kullanılması iyice azaldı. Birçokları da bunlardan dolayı ‘şapka’nın tamamen kaldırıldığını sanıyor! Hatta bir yabancı kolejin mezunları, duyarlı bir yaklaşımla, ‘Şapkamı istiyorum‘ diye kampanya başlatmışlardı.

Kimseye haksızlık etmek istemeyiz, kalın hecede ince ‘k’ (kâğıt, Kâmil…) ile ince ‘g’yi (yegâne, rüzgâr…) kimse kaldırmadı. Yine ayırt etmek amacıyla da ‘şapka’ kullanıldı ve kullanılıyor: sözgelişi, ‘adet’ (sayı) ile ‘âdet’ (alışkanlık), sizin de belirttiğiniz gibi, ‘kar’ (yağış çeşidi) ile ‘kâr’ (ticarî gelir), ‘hala’ (annemizin kız kardeşi) ile ‘hâlâ’ (şimdiye kadar)… Türk Dil Kurumunun klavyemize ilgisiz kalmasının da bu konuda rolü vardır.

Bilgisayar şirketleri, daha fazla satabilmek için çok çeşitli klavyeler hazırlayabildiği halde, ne yazık ki Türk Dil Kurumu, Türk klavyesinde (‘F’ klavye) ısrarlı olmadığı için yabancı klavye (Q klavye) yaygınlaştığı gibi, klavyede ‘şapka’nın kolayca yazılabilmesi için de çaba harcamadı. Bilindiği gibi, ‘aksan’ da denen buna benzer işaretlerden, mesela Fransızcada daha fazla vardır, ‘şapka’ Fransızcada da vardır Ancak klavyede daha kullanışlı biçimdedir. Yine Almanların ‘umleit’ denen aksanları da klavyelerinde daha kolay yazılabilmektedir.

Düzeltme işareti, hem uzatma hem de inceltme işlevine sahip olduğundan, bazı durumlarda karışıklığa yol açabilir diye konmuyor. Sözgelişi, ilk hecesi uzun olan ‘kanun’, ‘katil’, ‘Kasım’ (ad) gibi…

İmladaki keyfiliğe, başıboşluğa son vermemiz gerekiyor. Geleneği ve mutabakatı göz önünde tutmalı, ‘en az çaba yasası’nı da dikkate almalıyız. Kendi klavyemizi (‘F’ klavye) yaygınlaştırmalı ve ‘şapka’nın da tek tuşla yazılabileceği değişikliği sağlamalıyız. Başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, üniversitelerin ilgili bölümleri ve bütün aydınlarımızın bu konuda çaba harcaması gerekir. Türk Dil Kurumu, birleştirici bir tutum ve yaklaşımla bu girişime önderlik etmelidir.

Çetinoğlu: Türk alfabesinde rakamların şekli belirlenmiş iken, Sizce; ‘IV. Murat’, ‘XVIII. yüzyıl’ şeklinde Romen rakamı kullanmak ihtiyacı neden duyuluyor?

Doğan: Ansiklopedi ve kitaplarda yaygın olarak kullanılmakla birlikte, daha anlaşılır olanı tercih etmek gerektiği kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Çok değil, 10-15 yıl önce gazetelerde ‘Yaşayan Türkçe‘, ‘Doğru Türkçe‘ ve benzeri genel başlıklar altında; gazete ve dergilerde yapılan dil yanlışları teşhir edilir, doğrusu belirtilirdi. Artık bu tür çalışmalara rastlanmıyor. Dil yanlışı yapanlar mı azaldı, yoksa ‘yazsam da faydası yok ‘ ümitsizliği mi benliğimizi sardı?

Doğan: Ne yazık ki böyle bir durum da var. Genel olarak dilimize verilen değerin azalması, eğitimin niteliğinin sürekli düşmesi ve kültürel yozlaşmanın kanıksanması sonucu, çok önemli dil ve imla yanlışları, hatta bilgi yanlışları da pek dikkati ve ilgiyi çekmiyor!

Çetinoğlu: İlkokulda iken öğretmişlerdi: Üçüncü tekil şahıs için kullanılan ‘O’ zamiri, sonraki cümle içinde kullanılırsa, büyük harfle yazmak gerekir. Türk Dil Kurumu bu kuralı mı değiştirdi, yoksa çok kişi hatalı mı yazıyor?

Doğan: Özneyi belirtmek için düşünülmüş olsa da şimdi sadece Hz. Muhammet ile Atatürk için kullanılması yerleşti.

Çetinoğlu: Yine ilkokulda öğretmişlerdi: ‘Bir gemi daima batıya giderse, doğuya ulaşır.’ Cümlesinde yön bildiren kelimelerin baş harfleri küçük, ‘Doğu Türkistan ‘,  ‘Güney Anadolu ‘ şeklinde özel isimlerden önce yazıldığında ise büyük harfle yazılır. Bu kural da değişti mi?

Doğan: Hayır değişmedi. Sorunuzdan da anlaşıldığı gibi, kuralların sık sık değiştiği bir durum, ister istemez karışıklık doğurur. Yerleşmiş imla kurallarıyla sık sık oynamak doğru değildir.

Bu vesileyle ‘tek başına bir ordu gibi‘, Türkçemizi ve kültürümüzü, yurt içinde ve dışında kararlılıkla savunan ve yabancı dilde eğitime karşı mücadele eden değerli Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu hocamızı rahmetle anmak, değerbilirliğin bir gereğidir. Bütün vatanseverleri, aslında Anayasamıza da açıkça aykırı olan ve sömürge ülkelerde görülen yabancı dilde eğitime karşı çıkmaya davet ediyorum.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Doğan: Görüş ve düşüncelerimi okuyucularınıza ve ilgililere iletmeme vesile olduğunuz için ben de teşekkür ederim.

 

FETHİ MURAT DOĞAN

 

Polatlı-1951 doğumludur.  İlk ve ortaokulu Polatlı’da bitirdikten sonra Ankara Bahçelievler Öğretmen Okuluna girdi. Öğrenimini Bolu Öğretmen Okulunda tamamlayarak 1971 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü kazandı.

 

O dönemin gençlik hareketleri içinde yer aldı.

 

Yükseköğrenimini İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde tamamladı.

 

Taksim Atatürk Lisesinde edebiyat öğretmenliği ve İstanbul Bilgi Üniversitesinde Türkçe okutmanlığı yaptı. Çeşitli gazete, ansiklopedi ve yayınevlerinde çalıştı. On beş yıldır Yıldız Teknik Üniversitesinde Türkçe okutmanlığı görevine devam etmektedir.

 

Çelişkiler Aşılmalı

Dünya dili olan Türkçe konusunda yapılan yanlışlar çok dikkat çekici oldu. Bilhassa TV ekranlarındaki alt yazılarda bu yanlışlar çoğaldı. Herkes hata yapabilir ama; bunu asgari seviyeye indirmek, dikkat etmek Türkçeye saygının bir göstergesidir. Geçenlerde terakki ile telakki kelimelerinin karıştırıldığını bile gördük.

Fatih Sofular caddesinde Cuma dolaysıyla bir camiye gitmiştim. Namaz öncesi vaiz kendi aklınca birleştirici ve sözde bütünleştirici mesajlar vermeye çalışıyordu. Din adamlarımızın dikkat çeken bir eksikliği, İslami bilgi ve bilim dalları dışında yeterli donanıma sahip olmamalarıdır. Sosyoloji ve felsefe bu eksikliklerin başında yer almaktadır. Din sosyolojisi de gerekli ölçüde verilememektedir. Vaiz, sık sık ümmet vurgusu yaparak, ümmete ait günlerin tespit edilmesini istedi. Maalesef Ramazan Bayramına giriş tarihinde bile İslâm âleminde bir ittifak yoktur. Bu gibi örneklerde bazı üslûp farklarına rağmen, birlik ve bütünlük sağlanabilmelidir. Efendim, Çerkez, Türk, Arap vb. isimlerden kaçınılmalıymış. Aslında birçok kişi ve çevre İslâm Ümmetine aidiyet ve Türk Milletine mensubiyeti birbirine rakip gibi görür. Milletlerden oluşmayan bir ümmet ütopyadır ve sosyolojik anlamda sınırsız, vatansız, devletsiz, milli kimliksiz bir kalabalıktır. Bu kalabalığın ipini de dün İngilizler; bugün ise Amerikalılar çekmektedir. İslâm evrensel bir dindir. Farklı milli kimlikleri ve milliyetleri içinde barındırır. Milletleşemeyen ve millet sıfatı taşımayan İslami topluluklar da milli devletler içinde birer parçadır. Üstünlük takvadadır. Bir Alman’ı İslam ile müşerref olmaya davet ederken ona milliyetini terk et diyemeyiz. Mahalli ve etnik değil; milliyet farklılıkları üzerinde birlik aramak gerekir. Üstünlük takvadadır. Yanlış bazı açıklamalardan sonra vatan fikrinde birleşmek ve vatanımız için hayırlı temennilerde bulunmak da aslında vaizin çizgisiyle tersti.

***

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri yaklaştı. Türkiye’nin getirildiği kargaşa ortamını, zihinlerdeki bulanıklığı, sosyal yapıdaki tahribatı ve ekonomideki riskleri gidermek çok güç hale geldi. Türkiye’de sadece Türk Milleti yoktur; başka milletler de vardır dayatmasında bulunan, milli kimliksiz bir anayasa peşinde koşan, demokratik rejimi tek adam egemenliğine dönük başkanlık sistemiyle değiştirme peşindeki bir siyasi kadronun hatalarını gidermek gerçekten zordur. Vatandaş anketlerde %65 – 70 oranında başkanlık sistemine karşıdır. Her ne kadar bu Türk tipi diye takdim edilse de…

Sayın Başbakan “silah ve demokrasi bir arada olmaz” diyor. Doğru bir söz. İyi de dün neden silah bırakmamış, ayrı bağımsızlık peşindeki bir terör örgütü ile masalarda oturuldu ve pazarlıklar yapıldı? Oslo ve Dolmabahçe’de hangi mutabakatlar sağlandı? Demek ki iktidarı sadece paralel yapı değil; terör örgütü de aldatmış. Yeni Türkiye adı altında ülkeyi çok ortaklı, milli kimliksiz, federal bir yapıya ve kaosa sürükleyecek etnik pazarlamaya dur diyecek bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Ülkede Türk Milletine mensubiyet duygusu zayıflatılmıştır. Bunun geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Etnik aidiyet, topluma kısmen kapalı cemaatleşme ve aşırı hemşerilik anlayışı öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin öncelikli iki sorunu vardır: 1. Üretken ve verimli olamayan, istihdam yaratamayan bir ekonomi, gelir dağılımındaki bozukluk 2. Demokratik parlamenter sistemin, ülke ve millet bütünlüğünün tehlikede olması. Türkiye’nin büyük bir onarım politikasına ihtiyacı vardır. Bu onarımda hukuk devletinin korunması, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele önemli birer kilometre taşıdır. Fiili işsizliğin %18,8‘e çıktığı, mutfaktaki enflasyonun %14,7 olduğu ve araştırmalarda halkın %44‘ünün “ihtiyaçlarımı karşılayamıyorum” cevabı unutulmamalıdır.

 

Dinimizi öğrenmek, Kuranı anlamak, İslam’ı yaşamak;

Dini inançlar toplumlar için her zaman önemli olmuştur. İnsanların günlük hayatından, sosyal ilişkilerine; aile ilişkilerinden, iş ilişkilerine kadar her davranışımızda etkisi olan dini hassasiyetlerimiz insanların hayatında her zaman önemini korumuş ve korumaya devam edecektir.

Mensubu olduğum ve inandığım İslam Dininin kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerim’in mealini defalarca okumuş bir insanım. İnancım önce ailemden aldığımız değer yargıları ile şekillenmiştir. Baba Dedem Sezai Efendi köyümüzün imam hatibi idi. Köydeki insanlarla ilişkilerinde onlara yardımcı olma biçimi, Camiye gidip gelirken yolda rastladığı taş gibi zarar verebilecek unsurları kenara çekerken ‘oğlum, bu taş bir hayvanın bile ayağını acıtsa bunda bize vebal vardır. Onun için bunu kenara alalım’ deyişleri benim için hep örnek olmuştur. Anne Dedem Seyit Ali Efendi ise bölgemizin hafız yetiştiren dindar bir ailesine mensuptu. Bu ailelerin yetiştirdiği dini hassasiyetleri yüksek bir Anne-Baba terbiyesi ile ilk İslami değerleri kazandım. Daha sonra mahallemizin cami mektebi hocasından bilgilendik. Her birini rahmetle, şükranla anıyorum. Onlardan aldığımız en önemli düstur ‘oğlum her koyun kendi bacağından asılır, ama kokarsa mahalleyi de kokutur ‘ olmuştur. Şimdi bu düsturun ‘özgür birey davranış’ında ne kadar etkili olduğunu görmekteyim. Yakın tarihte gittiğim umre ziyareti sebebi ile yeniden bir Kuran-ı Kerim meali okudum. Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’i anlayarak okuduğum zaman özetle temel değerlendirmem şöyledir;

1.Yüce yaratıcımız Allah biz kullarından kendisine ortak koşulmamasını bildirmektedir. Kendisine ortak koşulmasını şirk olarak değerlendirmektedir. Şirk deyince eski çağlarda tabi ki putlar kastedilmektedir. Ama Allah’a bağlılığın, O’na karşı gösterilen sevginin yerini tutan her sevgi ve bağlılıklarda şirk olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla iyi bir müslümanın sevgi ve bağlılıklarında bu bakımdan da ölçülü olmalı, para-mal-mülk-insan-şöhret gibi unsurlarla inancını zedelememelidir.

2.Bu imanı ve inancı emrettiği ibadetlerle göstermeyi ve sürdürmeyi emretmektedir. Namaz, sağlığımız yerin de ise Oruç, sağlığımız ve imkânımız var ise Zekât ve Hac ibadetleri ile imanımızı canlı-diri tutmamızı istenilmektedir.

3.Her ibadet emrinin akabinde bizim İyi İnsan olmamızı hatırlatılmaktadır. Bunu Ameli Salih dediğimiz vasfımızı zenginleştirerek yapabileceğimizi bildirilmektedir.’Onlar bilmiyorlar mı? idrak etmiyorlar mı?’gibi uyarılarla kadın-erkek her insan bu noktada uyarılmaktadır.

Buradan şunu anladım ki Müslümanlar iman-ibadet-Ameli Salih kavramlarını iyi bilmeli ve doğru anlamalıdırlar. Bu bilip anlamanın kazandıracağı bir davranış biçimi günümüzün birçok sorununu kendiliğinden çözebilecek bir güce sahiptir. Bu güç dünyadaki tüm insanlar içinde örnek toplumlar oluşturma imkânına sahiptir. Cahilliğimizi bilgili olmaya, tembelliğimizi çalışkan olmaya, bencilliğimizi paylaşımcı olmaya, kişisel ve doğal imkânlara karşı gösterdiğimiz savurgan, tahripkâr, tehditkâr duruşumuzu tasarruflar, koruyucu, barışçı bir şekle dönüştürebilecek bir güçtür. Bu gücümüz insanların birçok eksikliğini-yanlışlığını düzeltecek yeni bir medeniyet oluşturabilecek kadar da değerli, temel bir husustur. Dolayısı ile din adamlarımızın bu üç kavramı daha doğru anlama-anlatmayı, bu kavramları İyi İnsan, Ahlaki Güzel insan, Faydalı İnsan, Zararsız İnsan olunması yönleri ile değerlendirmesinin lüzumuna inanıyorum.

Bilgi idrak ve imanı yeterli ve yerinde insanlardan olmamız dileğiyle.