21.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 807

Ben Bilmem Onlar Bilir

Net kesin

Kendinden emin

Olmuşsun bilgide

Derin mi derin

 

Nereden aldın bu kat’iyyeti

Nasıl edindin bunca ehliyeti

Açıkla bilgi sırrını

Göster, kazan hayrını

 

Anlıyalım kim kimden biliyor

Bilmeyi kimden diliyor?

 

Öyleyse dinleyin dostlar

Bazı konularda diyeceklerim var

 

Ya bilmiyor Mevlana

Biliyorum Ben

Ya bilmiyor Yunus

Biliyorum Ben

Ya bilmiyor Gazalî

Biliyorum Ben

Ya bilmiyor İmamı Rabbanî

Biliyorum Ben

Ya bilmiyor İsmail Hakkı Bursevî

Biliyorum Ben

Ya bilmiyor Bediüzzaman

Biliyorum ben

 

Elbette şüphe yok ki bilmiyorum Ben

Biliyor Onlar Sahib-i İlm-i Ezel’den

 

Edersem tereddüt bir hususta ve şüphe

Bakarım o zevâtın büyük eserlerine

Olurum teslim

Tatmin olur kalbim

Derim “Şükür” Rabbim

İtminan bulur rûhum

Deniz gibi durulurum

Kalmaz şüphelerim

Gider kederim

Canı gönülden

Derim: “Elhamdülillah.”

Ederim manen rahat

 

Yanılırsa şayet yanılsın Onlar

Yanılmazlar ya hikmeti var

Eminim doğru yazdıklarından

İğneyle kuyu kazdıklarından

 

Kaldı ki onlar

İlhama mazhar

Değil sırf kesbî

Vehbîlikleri de var

 

Onlar birer ışık birer Nur

Karanlıkta nimet olarak bulunur

Bize düşen sarılmak eteklerine

Yok etmek için cehli ilim peteklerine

 

Bırakmamış Yaratan karanlıkta insanı

Son elçiden sonra bile ışıksız

Görevlendirmiş has kullarını

Arasın da bulsun, hem de karşılıksız

 

Velhasıl dostlar

Ben bilmem Onlar bilir

Aklım, fikrim ve rûhum

Onların ilmiyle dirilir

 

Fikir Fukarası

Fikir yönünden hangi parti daha zayıf diye birisi çıkıp ta soracak olsa hiç tereddütsüz AKP yi işaret ederim. Siz bakmayın onların ayakkabı kutularında ki milyon dolarlarına, bakan çocuklarının odalarındaki kasalar dolusu paralarına. Allah kimseye hele ki bir topluluğa fikir fukaralığı vermesin. Maddi yönden kazanırsınız veya kaybedersiniz bu tamamen sizin şahsi başarılarınızla alâkalıdır.

Ama fikir öylemi ya;

Menderes olmasaydı:

12 yıldır siyaset arenasına çıktıkları günden bu yana “Milli görüş” geleneğinden gelmelerine rağmen, Rahmetli Menderes‘in sermayesinden yiyip içiyorlar. Hâlbuki Menderes’in Demokrat Partisinin devamı, Adalet Partisidir ama onun lideri Süleyman Demirel‘i hiç sevmezler.

Çünkü Demirel henüz sağ, yaşıyor. (Allah uzun ömürler versin) Ondan metelik koparamazlar, ama Menderes asılarak idam edilmiştir. Bunun rantını yemek caizdir(!!!) Hem de kefeniyle birlikte.

Türkiye de Yoksullar Olmasaydı:

Eski Türkiye diye diye cumhuriyet hükümetlerinin milletin dişinden tırnağından artırarak kurduğu bütün işletmelerini miras yedi hayırsız evlat gibi har vurup harman savurarak yandaşlara peşkeş çekip özelleştirme adı altında bitirdiler. Halkı yoksulluktan kurtarmak yerine, onları kendilerine muhtaç duruma getirdiler ki; sürekli kendilerine verecekleri oy karşılığında sadaka mahiyetinde yardım etsinler. Türkiye de adeta yoksulluk ve sadaka kültürü oluşturdular.

Tatillerini zenginlerin yatlarında, otellerinde geçirirlerde iş gösterişe gelince, yoksulların gözünü boyamak için her TÜSİAT toplantısında iş adamlarına veryansın ederler.

Mısır da Mursi Olmasaydı:

Hem Cumhur Başbakan(!!!) hem Başbakan meydan meydan dolaşarak mağduriyetin son halkasına sarıldılar. “Vay efendim Mursi’ye hâkimler nasıl idam kararı verirlermiş“.

İyi de sormazlar mı adama:

Mısır nire, Türkiye Nire!

Ne alakası var Mısırda ki Mursi ile Türkiye deki seçimlerin. İlla da ondan gene bir mağduriyet edebiyatı çıkaracak ya. Hâlbuki az buçuk düşünen kişi bilir ki, bu iş meydan meydan seçim kürsülerinde bağırmakla olmuyor. İnce diplomasi isteyen hassas bir konu. Onu da başarabilirseniz tabii. Karşına muhatap alacağın bir tane dost ülke bırakmadın. Oysaki bir zamanlar meydan meydan “Biz Ortadoğu’nun eş Başkanıyız” diyerek böbürlene böbürlene geziyordunuz. Ortadoğu’nun eş başkanlığının tam sırası buyurunuz görev başına!

Yok, gene mağduriyet edebiyatı, Mısırdaki %52 yi Türkiyede ki %52 ye tekabül ettirip emsal göstereceğiz ve Jöleli mantığıyla gene kefen edebiyatına sarılacağız.

Sen de çok iyi biliyorsun ki; Türkiye 1960 lar Türkiye si değil, istesen dahi kendini idam ettiremezsin. Hallaç pamuğuna çevirdiğiniz bu günkü hukuk zemininde bu söylediklerinizin olmayacağını en iyi sizler biliyorsunuz. Lâkin eğer hükümet değişir de hukuk gerçek anlamda tecelli edecek olursa yaptıklarınızın hesabını işte orada verirsiniz ama bu iş idamla, kefenle olmaz.

İşte bütün sermayeniz bu yoksul ve mağduriyet edebiyatı olmasa ne kalır elinizde?

Vah zavallı gariplerim vah!

 

Alparslan Türkeş

0

Ebedî âleme intikalinden sonra Başbuğ Alparslan Türkeş hakkında, sayıları üç haneli rakamlarla belirtilecek kadar çok kitap yazıldı. Sonuncusunu, Ülkücü Hareket’in önde gelen isimlerinden olması sebebiyle kendisini yakından tanıyan Oğuzhan Cengiz, liderinin ebedî âleme intikalinin18. Yılı vesilesiyle kaleme aldı.

Kitaba; Türkeş’in bilinen, az bilinen ve bilinmeyen yönleriyle hayat hikâyesinin yanında; 3 Mayıs 1944 olayları bütün teferruatı ile 27 Mayıs İhtilalı’nın ilk hazırlıklarından başlayarak 13 Kasım 1960 tarihinde Türkeş ve 13 arkadaşının Millî Birlik Komitesi üyeliğinin düşürülmesi ve ‘yurt dışı görev‘ gerekçesiyle sürgüne gönderilmesine kadar geçen 139 gün içerisinde yaşanan olaylarla giriş yapılıyor. Sonrasında; Türkeş’in Yeni Delhi’de Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak gerçekleştirdiği çalışmalar, Demokrat Parti ileri gelenlerinin idam edilmemesi gerektiğine dair, Hükümet ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’e 24 Ocak 1962 tarihinde yazdığı mektup, 22 Şubat 1963 tarihinde, 815 günlük sürgünden sonra Türkiye’ye dönüşü ve dönüş sebebiyle yayınladığı beyannamenin metni veriliyor. Hüseyin Nihal Atsız ile Alparslan Türkeş arasındaki anlaşmazlık anlatılıyor.

238. Sayfada, Türkeş’in 1977 seçimlerine girilirken yayınladığı seçim beyannamesinin tam metni ve bu beyannameyi okuyan Necip Fâzıl Kısakürek’in Türkeş hakkındaki görüşleri veriliyor. Kısakürek; 3 ve 7 Mayıs 1977 günlerinde Hergün Gazetesi’nde yer alan yazısında özetle: ‘Alparslan Türkeş’in, yatalak bir idareye karşı, fikirsiz bir hareket saydığı 1960 ihtilalına başta, sırf bir fikir yönü vermek ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ihtilal sömürüsüne mâni olmak için katılmış fakat uzaklaştırılmıştır. Türkeş ve Partisinin dünya görüşü, ruhî muhtevaya bağlı milliyetçilik, tek kelimeyle İslam imanıdır. Türkeş ve Partisi, milliyetçiliği; içi kevserle dolu bir kâse şeklinde görür. Kıymeti, kâsede değil, kevserde bulur. O kevserin nurunu ışıldattığı nispette kâseye değer verir. Türkeş ve Partisi, bugün en keskin bunalımını yaşayan insanlığa yol gösterici istikamet oklarını, Kâinatın Efendisi’nce getirilmiş ruh ve ahlak ölçüleri olarak ilan eder ve tasarılarını, hasretlerini, her şeyini bu inanç mihrakında toplar.

Türk’ün ruh köküne inmeyen ve bağlanmayan her tedbirin temelsiz kalacağı inancındayız.1977 seçimlerinin eşiğinde, başta milliyetçi-mukaddesatçı Türk gençliği bulunmak üzere, Türkeş ve Partisinin hüviyeti bu satırlardan ve bu satırların ifade ettiği derin manalardan ibarettir.’ Diyor.

Türkeş’in parti teşkilatına tavsiyeleri, 12 Eylül mahkemelerindeki savunması en ince detaylarıyla kitapta yer alıyor.

Alparslan Türkeş’in; dönemin Devlet, Millî Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’e yazdığı mektupta;  çok isabetli ve derin bir tefekkürün ürünü olan şu cümle dikkat çekmektedir: ‘Atatürk’ü yeniden yorumlamak, çağdaş yorumlara kavuşturmak veya aşmak gibi palavralar arkasında millî şuur tahripçiliği yapıldı ve Marksizm’e yol açıldı. Komünizm bünyesinde cebir unsuru taşıdığı ve büyük bir emperyalizmin ideolojik vasıtası olduğu için girdiği her az gelişmiş ülkeye er veya geç anarşi ve terör de getirmiştir.’

Her satırı devlet yönetimi konusunda önemli ders notları ihtiva eden mektup, şu cümlelerle devam ediyor:

‘Ülkemizde, her gün dozu biraz daha artırılarak verilen ideolojik zehirle bir kısım Türk gençleri kendi devletine, kendi bayrağına düşman edildi. Türk millî eğitimi ise, köhne işleyişi içinde hiçbir şey yapamadı, bunu üstüne vazife bile saymadı. Atatürk’ün işaret ettiği devleti kuran felsefe, bir ruh ve heyecan olarak gençlerimize hâkim kılınamadı. Bir hayat düsturu, bir vatandaşlık ve insanlık ahlakı olarak eğitime sindirilemedi. Sadece coğrafya ve fizik bilgileri ise öğrencilerimizi, komünizmin ve bölücülüğün saldırıları karşısında koruyamazdı.

Hatırlanacağı üzere, bir kısım Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de anarşi, 1968’lerde sol tarafından başlatıldı. O zaman ‘karşıt gruplar ‘ diye bir şey yoktu. Bu anarşinin davet ettiği şartlar içinde 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemeleri, devlete ve millete ait her kıymeti yıkmak ihanetine bulaşan yüzlerce insanı mahkûm etti. Bunların içinde tek bir milliyetçi yoktu.

Şüphesiz ki bu gerçeğin apaçık ifade ettiği ciddî bir mana vardır. Bugün aynı mihrakın sizlere de yöneltmiş bulunduğu ‘faşizm, nazizm’ gibi propaganda safsatalarını bir yana bırakarak açık vicdanla düşünürsek, milliyetçi gençlerin sonradan nasıl ortaya çıktıklarını ve niçin bu kavgalara karıştıklarını anlamak kolaydır. Bir üniversitede İstiklal Marşımız yerine Enternasyonal söylenebiliyorsa, bir meydanda kızıl bayraklar altında miting yapılabiliyorsa ve Türk eğitim kurumlarında Türk Milleti’ni var eden kıymetlere alenen tecavüz edilebiliyorsa, bu manzaraları seyreden milyonlarca Türk gencinin hepsi de sessiz kalamazdı. Nitekim bir kısım gençler Türk Milleti’nin yok edilmek istenen değerlerini savunmak üzere yer yer ve bazen de maalesef kanunları ihlal etmek pahasına olayların içine karıştılar. Böyle bir karşı koyma hiçbir organizasyon gerektirmeden, sosyolojik bir tepki hâlinde kendiliğinden oluyordu. Çünkü bütünü ile şuuru felç olmamış her sosyal organizma bir savunma refleksini ortaya koyar. Sizler de devletin bütünlüğünü, milletin birliği, bayrağın kutsiyeti, demokrasinin güçlendirilmesi gibi değerler uğruna bu hareketi gerçekleştirmediniz mi? Eğer demokratik devlet otoritesi devlet düşmanlarına karşı yerinde ve zamanında kullanılabilseydi ve millî eğitimimiz gençlerimizi millî şuurla teçhiz edebilmiş olsaydı, milliyetçilerin olaylara karışması 12 Mart ödcesine nazaran çok daha mevzi kalacaktı.’

467. sayfada, yeni siyasî oluşumların ortaya çıkması ile beliren anlaşmazlıklara ve sıkıntılara çözüm bulmak için Türkeş, anlayışla ve sabırla hareket edilmesini tavsiye ediyor. Bu tavsiye, Peygamberimiz (sav) Efendimizin; ‘İman, iki eşit parçadır: Yarısı sabır, yarısı şükürdür.’ Özlü sözünü çağrıştırıyor. ‘Sabır’ unsuru yeterli ölçüde hâkim kılınamadığı içindir ki, MHP’nin yeniden yapılanması sancılı olmuştur. MHP’nin ileri gelenlerinin bir kısmı, ayrı ayrı fikirler ileri sürmüşler ve bu fikirlerin uygulamaya konulmasını için ısrar etmişlerdi. Çözüm bulunamayınca Türkeş ‘lider’ özelliğini ortaya koydu ve ‘Arkadaşlar ben size fikrinizi sormuyorum. Ben bu yola koyuldum, gidiyorum. Bunu size tebliğ ediyorum: İsteyen benimle gelir, isteyen gelmez.’

Toplantı kısa sürmüş, anlaşmazlık çözüme kavuşturulmuştu.

Oğuzhan Cengiz, 5-6 satırda Türkeşli yılların özetini şöyle veriyor: ‘Türkeş yine parti başkanıydı. İhtilallarda liderler asılmamışlarsa, tekrar partilerini kuruyorlar ve belki eskisinden daha azimli oluyorlar. Demirel, Ecevit ve Erbakan yeni partilerinin başlarına geçtiler. Hepsi tekrar başbakan oldu. Türkeş de yeniden genel başkan oldu. Daha sonra parlamentoya girdi. Vefatından sonra partisi, ilk girdiği genel seçimde % 18 oranında oy olarak ikinci büyük parti konumuna erişti, 129 milletvekilliği kazandı. İhtilallar ise ülkeye verdikleri zararlarla anıldı.’

Kitapta, ülkücülerin mağduriyetinin önlenmesi için yapılan çalışmaların anlatıldığı bölüm son derece ilgi çekicidir:

1980 öncesi MHP milletvekillerinin sol anarşist gruplar için çıkarttığı kanunun 313. maddesi bu defa Ülkücülerin başına bela olmuş, fazladan cezaevinde yatmalarını gerektirmişti. ANAP iktidarı döneminde ANAP içindeki Ülkücüler ve milliyetçilerle görüşülerek bu kanunun değiştirilmesi sağlandı. Önce ANAP Kırıkkale Milletvekili ve Anayasa Komisyonu Başkanı olan Alparslan Pehlivanlı’ya Başbuğ’un selamı ile gidildi. Konu anlatıldı. Pehlivanlı, bir alt komisyon kurduğunu Komisyonun başında Gökhan Maraş’ın olduğunu, kendisiyle görüşüp gerekeni söyleyeceğini, Onunla görüşülmesini söyledi. Gökhan Maraş, nasıl bir değişiklik isteniliyorsa, yazılı olarak verilmesini istedi. Yazılı metin kendisine verildi. Ayrıca Mustafa Nazikioğlu ve Prof. Dr. Ercüment Konukman vasıtasıyla konu takip edildi. Çünkü değişiklik, komisyondan çıktıktan sonra Meclis’te oylanacaktı. Kanun değişikliği, bir müddet sonra Meclis tarafından aynen kabul edildi. Böylece; Pehlivanlı, Konukman, Maraş, Nedim Budak ve ANAP milletvekili olan ülkücülerin, Özal’a rağmen gösterdikleri gayretleriyle yüzlerce Ülkücü cezaevinden tahliye oldu. Aksi takdirde yıllarca daha cezaevlerinde kalacaklardı.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerine Refah Partisi (RP) , Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Aykut Edibali Başkanlığındaki Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ittifak oluşturarak girmişler ve sırasıyla: 40 + 19 + 3 = 62 milletvekili kazanmışlardı. Seçimden sonra bu 3 partinin birleşmesi gündeme geldiği halde, neden netice alınamadığına dair bilinmeyen gerçekler ve Hergün Gazetesi’nin satın alınışının ilgi çekici hikâyesi, 7 sayfa boyunca anlatılıyor.

27 Aralık 1992 tarihinde yapılan ve aksiyon filmlerini andıran hareketlilikteki MÇP Kurultayı’nı merak edenler, 499. sayfadan başlayan 23. bölümü, Türkeş’in Türkiye ile Ermenistan arasında arabuluculuk çalışmalarının içyüzünü merak edenler ise 515. sayfayı okumalılar. Arabuluculuk ve Nâzım Hikmet’in şiirini okuyuşu, Türkeş’in hayatındaki en büyük değişikliktir. Yalnızca değişiklik mi? Aynı zamanda en cesaretli davranışıdır.

Oğuzhan Cengiz, Alparslan Türkeş isimli eserinin; 27, 28, 29 ve 30 numaralı son 4 bölümünde; Türkeş’in vefatı ile ilgili bilgilere, Türkeş hakkında dünya liderlerinin, gazetecilerin ve parti ileri gelenlerinin beyanlarına, Alparslan Türkeş Kronolojisi’ne yer veriyor.

Nisan 2015’te yayınlanan, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 656 sayfalık kitap, Merhum Başbuğ Türkeş hakkında yazılmış en kapsamlı, derli-toplu, okunması kolay ve gerek ihtiva ettiği önemli bilgiler, gerekse derin tahlillerle işlenmiş isabetli yorumları sebebiyle dikkate şayan bir eserdir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65                                                         Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

(1264 Kelime)

 

 

OĞUZHAN CENGİZ

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, 19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Ailesi Artvin’den göçtü, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücadelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezaevi, Paşakapısı, Edirne, Malatya Sakarya’da hapis yattı. Hapisten çıkınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

1991’de İzmit-Gebze’de kullanılmış ev eşyaları ticareti yapan şirket kurdu. 1993’te büro mobilyaları işine girdi. 1998’de iflas etti. 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin genel yayın müdürlüğü’ üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu. Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlanlamaya başladı.

Hapishane günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Eserleri: Yanıkkale (Cezaevi günlükleri, 2001; ekli 7. Baskı  2005), Kapıaltı (Cezaevi günlükleri, 2004; ekli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), BirYıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi Erhan Cengiz hakkında, 2005), Teşkilât Ercan (Ülkücü işçi Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında, Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak (20O Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul il Başkanı Recep Haşatlı hakkında, 2009. Devlet Bahçeli: 2013, Ekmelettin İhsanoğlu: 2014.)

 

 

DERKENAR:

Başbuğ Alparslan Türkeş, sıradan bir subay, herhangi bir devlet adamı ve sıradan bir siyasetçi değildi. Türk milliyetçilerini teşkilâtlandırdı. Milliyetçiliği yükselen değer olarak dosta – düşmana kabul ettirdi. Türk ülküsünü gönüllere, Türklük şuurunu fikirlere nakşetti. Türk milletine büyük hedefler gösteren bir lider oldu. Hayatının her saniyesini, Türk milletine aydınlık bir gelecek hazırlamak için cömertçe ve tam bir dâvâ adamı olarak değerlendirdi.

Siyaset hayatında ve devlet yönetiminde aktif görevler üstlendiği yıllarda Moskova, Türkiye’ye kızıl komünist ajanlarını gönderdi. Ajan provokatörler yerli yardakçılar buldular. Türkiye’de milliyetçilik akımının gelişmesini önlemek, bazı meydanlarda açtıkları kızıl bayrakları devlet binalarına da asabilmek maksadıyla mâsum öğrenci hareketleri olarak başlayan karışıklıklara öncülük ettiler. Eylemciler, karşılarında Başbuğ Türkeş’in şuurlandırdığı gençleri buldular. Onları bertaraf etmek üzere Dursun Önkuzu’dan başlayıp her gün bir milliyetçi genci işkence ederek şehit ettiler. Başbuğları, gençlere hep itidal ve sabır tavsiye ediyordu. Ülkücüler nefs-i müdafaa eylemini başlatınca, ülkede iç savaş görünümü veren bir durum oluştu. Bu durum üzerine, 12 Eylül 1980 askerî harekatı gerçekleştirildi.  12 Eylül yönetimi kendisine en büyük hedef olarak MHP’yi ve ülkücü gençleri seçti. MHP’nin fikirleri iktidarda, mensupları hapishanelerdeydi. Türkeş, 1944’den sonra ikinci mağduriyet dönemini yaşıyordu. Yılmadı, sabretti. Bir müddet sonra tekrar Türk Milliyetçiliği bayrağını yüceltmek için ilerlemiş yaşına rağmen bu defa daha inançlı olarak Bedenimiz Türk – Ruhumuz İslam sloganı ile çalışmalarını başlattı.

O yalnız Türkiye Türklerinin değil, bütün Türklük âleminin Başbuğu idi.  Ömrünü adadığı Türk dünyasının  bağımsızlığına kavuştuğunu görmek saadetini tattı. Bağımsızlığın, Türk Birliği haline dönüşmesi için gecesini gündüzüne katarak çalışmalarına devam etti. Dünya üzerinde yaşayan her Türk hür olmadıkça saadet tam olamazdı. Kurultaylar düzenledi. Türklüğün meselelerini dünya kamuoyuna anlattı. Çözümler bulmak, Türk Birliği’ni oluşturmak için kendini fedâ edercesine çalıştı.

Türklük aşkı ile dolu kalbi, o aşkla büyüdü büyüdü ve artık bu dünyaya sığmaz oldu. Türklük için yorucu mücâdelelerle geçen bir günün gecesinde Hakk’a yürüdü. O’nun yüreğinde Dünya Türklüğü vardı.  Dünya Türklerinin kalbine yerleşti. Aziz hâtırası Türkçü gönüllerde yaşıyor. Fikirleri ve ülküsü de daima yaşayacak.

Dünya Türklüğü cenâze merasiminde sevgili Başbuğ’una olan sevgisini, saygısını ve bağlılığını ispatladı. Her geçen gün O’nun haklılığı, O’na olan ihtiyaç, insana yaşama ve çalışma azmi veren bir sızı gibi hissediliyor. Hissedildikçe Türkeş ismi büyüyor, âbideleşiyor.

10 saat süren cenaze töreni boyunca kar yağışı bir an bile durmadı. Gökyüzü sanki Başbuğ’un ardından giden milyonların matemine eşlik ediyor, tekbirlerle gökyüzüne yükselen kararlılık yemininin hararetini serinletmeye çalışıyordu.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 05 Mayıs 2015 Çarşamba)

 

Bandırma Vapuru Gayri 7 Haziran Seçim Sandığıdır

Her şey Mustafa Kemal Paşa‘nın 18 silah arkadaşıyla 19 Mayıs 1919‘da Samsun‘a ayak basmasıyla başladı. 1 ay sonra Amasya, 2 ay sonra Erzurum, 3,5 ay sonraki Sivas organizasyonları hep bağımsızlılığı kazanma ve egemenliği yeniden tesis etme adımlarıydı.

Millî iradeyi hâkim kılmak esas“tı ve “Egemenlik kayıtsız – şartız milletindi. Artık pek öyle değil. Milliyetini inkâr edenler Millî İradeyi milletin 4-5 yılda bir sandıkta verdiği yetkiden ibaret sanıyorlar. Tıpkı Millî Eğitim Bakanlığı‘nın ‘Milli‘liği gibi.

İster misiniz Ermeni Soykırım yalanlarına bile ağlama seansı düzenleme aşamasındaki İktidar‘ımız, 19 Mayıs’ı da Rum Soykırımı olarak kabul ettirmek isteyen Yunanistan‘a saf zeytin yaprağından yapılma süzme yağ sunsun.

Sandıktan çıkan yüzdelerle Tek DevletTek MilletTek Bayrak mevzularını Tek Adam‘lığa getirenler o ‘tek‘liğin ortak/şerik kabul etmezlik olduğunu bilmiyorlar mı? Yoksa şirket kurma alışkanlıkları gereği şeriksiz/ortaksız devlet düşünemiyorlar mı?

Millî egemenlik; statüsü belirsiz kayalıklar için bile savaşı göze alabilmektir ve ‘gerek var’ dendiğinde gözünü kırpmadan savaşabilmektir. Kurtuluş Savaşı‘nda denize döktüğümüz Palikaryaların ülkesinin – üstelik ekonomik krizdeyken – Ege Denizi’ndeki adalardan tane tane tespih yapmasına müsaade etmek midir?

Millî irade; Güneydoğu’daki PKK terörünün kurumsallaşmasına zemin hazırlamak ve KCK/BDP gruplarının “özyönetim” adı altında özerklik provalarına göz yummak mıdır? Yoksa sizin oralarda ‘millî iradegazete adı olarak mı biliniyor?

İktidar olmayı; sizinle birlikte oyun oynayan herkesin sonunda zengin olduğu evcilik oyunu mu zannediyorsunuz? Ve size demokratik teamüllerle emanet edilen ‘otoritedaha çok oyuncak edinmek için kızılcık sopası mıdır?

Otorite; önce ortadan iki buçuğa bölüp “Var mı bize yan bakan?” dediğiniz dinî işletme bir buçuk olmaya başladığında şeytan olarak ilân edip diğer dinî işletmeleri onun yerine ikame etmek midir? Voleybol maçı mı oynuyorsunuz, devlet mi yönetiyorsunuz; yarın bunları da değiştirmek için nereye dadanacaksınız?

Ne Platon‘un “Devlet“ini okudunuz, ne Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig“ini gördünüz; ne Farabî‘nin “Medinetü’l-Fâzıla“sından haberiniz var, ne de İlber Ortaylı‘nın “Türkiye İdare Tarihi“nden. Miting meydanlarında halka göstermeyi pek sevdiğiniz Kur’an-ı Kerim‘in de Türkçe anlamını da bilmediğiniz pek aşikâr.

Siz iyisi mi Osmanlıca denilen eski yazılı Türkçe için düşündüğünüzün aynısını Devlet Yönetme Dersi için de ihdasen düşünün. Liselerde seçmeli, İmam-Hatiplerde zorunlu olsun; gençler yarın siyasete girdiğinde “Devlet nasıl yönetilir” diye bir fikir edinsin. “Devlet nasıl yönetilmez” kısmında ise kitaba gerek; 2002-2015 arası icraatlarınızın gösterimi yeter de artar bile.

Hâsıl-ı kelâm kıymetli vatandaşlarım, 96 yıl sonrasında aynı filmi seyretmek istemeyenleri 7 Haziran’da millî iradeyi hâkim kılmaya davet ediyoruz. Gayri bu saatten sonra Bandırma Vapuru seçim sandığıdır.

Milletçe son doğum günümüz kutlu olsun!

 

PKK İsyanı ve Çözüm

Araştırmacı Numan Gülşah Alman arşivinden çıkardığı 1880 tarihli İstanbul- Bağdat Demiryolunu gösteren bir harita gösterdi. Bu haritada Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin büyük bölümü ile Kuzey Irak bölgesi Kürdistan, Van’ın kuzeyinden itibaren Doğu Karadeniz’i de içine alacak şekilde Ermenistan olarak gösterilmiş.

O yıllarda İngiltere, Rusya ve Fransa‘nın imparatorluğu parçalama niyetinde olduğu belliydi. Ama daha sonra müttefikimiz olan Almanya‘nın da aynı niyette olduğu pek bilinmiyordu. ABD‘nin niyeti ise daha Lozan’ı imzalamadığı zaman belli olmuştu.

Büyük devletlerin uzun vadeli stratejik planları olur ve bu kapsamda ekonomik, sosyal ve askeri olaylar bir bütün olarak değerlendirilerek netice almaya çalışırlar. Bu planları uygulamak için içeriden ve dışarıdan ittifaklar aranır, uzun vadeli çalışmalarla kamuoyu çalışmalarıyla destekler sağlanır. Zamanı geldiğinde plan uygulamaya konulur.

Güç mücadelesi yapan büyük devletlerden hangisi bizim aleyhimize olarak güç alanını genişletmek istiyorsa bölgedeki etnik kimlikleri kullanarak çeşitli isyanlar çıkartmıştır.

Bu kapsamda Kürt aşiretlerini tahrik ve teşvik ederek Osmanlı döneminde 1806-1920 yılları arasında 13 isyan olmuş. Demek ki PKK ile sonuncusu sahneye konulan isyanların sebebi “Cumhuriyet döneminin kimlikleri reddeden ve tekleştirici politikaları” değilmiş. Osmanlı döneminde de benzeri kalkışmalar olmuş.

PKK isyanı ile Cumhuriyet döneminde yaşanan isyanların 25. sini yaşıyoruz.

***

Üç Proje

Yakın coğrafyamızda birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje olduğunu yeniden hatırlatalım:

1- Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.” Uzun vadedeki hedefi İsrail’in Tevrat’ta bahsedilen Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.

2- Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak.İsrail’i emniyet altına almak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”

3- Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır. Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol ve doğalgaz boru hatlarının da üzerinden geçtiği yeni bir uydu devlet kurulmak isteniyor.

PKK meselesinin adının “Kürt Sorunu” olarak tanımlanması da, bu narko-terör örgütü vasıtasıyla onbinlerce vatandaşımızın kaybı, milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplara sebep olan saldırıları da tesadüf değildir. Bu mesele bahsettiğimiz üç ana projenin bir ARACINDAN ibarettir.

Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor. Federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağına büyük patron olarak, ABD karar verecek. Plan bu. Planın tutup tutmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.”

***

Federasyon Kabul Edilirse

A.    Öcalan liderliğinde Kürdistan Federe Devleti kurulacak.

B.    Bu coğrafyamızda “PKK’nın başlatmış olduğu, Türk ve Araplara yönelik etnik temizlik geliştirilerek sürdürülecek…” Daha şimdiden AKP milletvekili Mehmet Metiner’in açıkladığı gibi “PKK’lı olmayan vatandaşlarımızın bölgede seyahat özgürlüğünün bile kalmadığını.. PKK’nın silah marifetiyle herkesi susturmaya kalkıştığını görmüyor musunuz?”

C.    Diğer bölgelerde Kürt vatandaşlara karşı bir hareket başlayacak…

D.    Ülkenin ekonomik kaynaklarının paylaşımının çok sancılı olacak ve bir iç savaştan başka çare kalmayacak.

***

Ne Yapmalı?

Bu konunun güvenlik boyutuna dair görüşlerimi yansıtan Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın tekliflerini aktarayım:

“PKK ile süren müzakereleri keserek, PKK’yı ezmek için ağır isyan bastırma programını uygulamaya koymalı.

TSK, sınır bölgelerinde ağır güvenlik önlemleri almalı, Kuzey Irak’taki PKK kamplarını işgal etmeli, Türkiye içinde tekrar alan hâkimiyetine geçilmelidir. Halk üzerinde son yıllarda oluşmasına izin verilen PKK baskısı kırılmalıdır.

Bu çerçevede Öcalan tecrit edilmeli, terörist örgüt ve lider kadrosu yıldırılmalıdır.”

*********************************************

Aydınlar Ocakları 41. 4ûrasından

Aydınlar Ocakları yılda iki defa “Şûra” adı verilen toplantılar yapıyor. Her seferinde başka bir ilde yapılan ve 3 gün süren şûralarda alınan kararlar, kamuyu ile bir “sonuç bildirisi” yayımlanarak paylaşılıyor.

15-17 Mayıs tarihleri arasında Manisa Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Manisa Saruhan Otel’de gerçekleşen 41. Şûra‘da alınan kararlardan bir kaçını aktarmak istiyorum.

  • “Yeni Türkiye” Söylemi: 41. Şûramız, devletimizin kuruluş felsefesinin, üniter millî yapısının bozulmaya, Cumhuriyet kazanımlarının ortadan kaldırılmaya ve parlamenter sistem yerine, sonu belli olmayan Başkanlık sisteminin ikame edilmeye çalışıldığı, bunların sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’ni “Yeni Türkiye” adı altında yeni bir devlete dönüştürmeyi amaçlayan karmaşık bir dönemde gerçekleştirilmiştir.

“Yeni Türkiye” söylemi, Türk milletinin birlik ve beraberliğini bozup ayrıştırmaya çalışanların, vatanımızın bütünlüğünü parçalamaya kalkanların ortak söylemidir. “Yeni Türkiye” Türk tarihiyle, Atatürk’le,  Cumhuriyet’le ve millî kimlikle hesaplaşmadır. Bu söylem ülkeye kurulan dış destekli bir kumpastır.

  • Başkanlık Sistemi: “Başkanlık sistemi”, başına “Türk” kelimesi getirilse de, demokrasiyi onarmak ve sorunları çözmek yerine, “federal yapı”ya geçişin anahtarı olacaktır. Bunun yerine parlamenter sistemin geliştirilerek yaşatılması gerektiğine inanıyoruz.
  • Çözüm Süreci: Bölücü terör örgütü ile vatanın bütünlüğü, milletin birliği ve devletimizin bağımsızlığının, sözde “açılım ve çözüm sürecinde” pazarlık ve müzakere konusu yapılması asla kabul edilemez. Bölücü terör örgütünün, “çatışmazlık ” aldatmacasıyla bazı bölgelerimizde “fiili durum” yaratmasına seyirci kalınmasını da şiddetle kınıyoruz.

Türk Devletinin, “millî ve üniter” yapısından vazgeçmeyeceğiz. Ülkeyi böleceği açık olan “çok ortaklı” veya “özerk bölgeli” ya da “çok kültürlülüğe” dayalı bir rejim şeklini asla kabul etmeyeceğiz.

  • Kuvvetler Ayrılığı ve Hukukun Üstünlüğü: Son dönemde yargıya azalan güven yeniden tesis edilmelidir. Yargı kesinlikle siyasallaştırılmamalı, yürütme, yargıya müdahale etmemelidir.

Hukuk devleti, siyasi müdahalelerle “parti devleti“ne dönüştürülmemelidir. Milli irade paralel yapılarla paylaşılmamalıdır.

Yolsuzluklardan, yargıya müdahale ederek, hâkim ve savcı değiştirerek, tutuklayarak veya meslekten ihraç ederek, dosyaları hasıraltı yaparak değil, ancak bağımsız yargı sürecinde adil yargılanıp beraat ederek aklanmak mümkündür.

  • Seçim Güvenliği ve YSK: 7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak Milletvekili Genel Seçimleri sürecinde milli iradenin sandığa tam yansıyabilmesi için öncelikle seçim güvenliğinin sağlanması gereklidir. Bu görev birinci derecede, “Yüksek Seçim Kurulu”nundur. Seçimlerin “dürüst” yapılması ile görevli YSK’nın, hangi makam ve kişiden baskı gelirse gelsin, buna karşı durması ve tarafsız olması gerekir.
  • Ekonomik Durum: Ekonomimiz, halkın yoksullaşması, gelir ve servet dağılımındaki uçurumun daha da artması ve kamu vicdanını kanatan büyük boyutlardaki yolsuzluklarla iyice bozulmuştur. Bugün cari açık ve katlanarak artan dış borç, ülke ekonomisini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Türkiye en riskli beş ülkeden biridir.

 

Şerefsizlerin iftirasına karşı dik duruş

Meral Akşener, kırk senelik dostum, dava arkadaşım, fikirdaşım Nihat Gürer bey’in kardeşidir. Nihat Gürer bey uzun yıllar MHP Kocaeli İl Başkanlığı yapmış Kocaeli’nde sigortacılık yapan ve Kocaeli Ticaret Odası Başkanlığı yapmış değerli ve saygın bir ailenin ferdidir. Değerli kardeşim Meral Akşener’ i de onun sayesinde tanıdım. Meral Akşener hayatı boyunca kişiliğinden taviz vermemiş makam ve mevki için eğilmemiş, zaman zaman bazı ahlaksızlar tarafından kırılmış fakat dimdik ayakta durmasını başaran bir kardeşimizdir.

Meral Akşener, eniştemiz olarak kabul ettiğimiz Rize’nin saygın ve kalabalık bir ailesine mensup olan hemşerimiz Tuncer Akşener ile evlidir. Bu sebeple beni kendi öz abisi kadar sever ve benimser ve çocuklarıma da her seferinde ben sizin halanızım bana hala diye hitap edeceksiniz diye söyler.

Meral Akşener’in Üniversite’de öğretim görevlisiyken, siyasete atılmasında ağabeyi Nihat beyin önemli katkıları olmuştur. Kendisine güven ve cesaret vermiştir. Meral Akşener Doğru Yol partisinden millet vekili seçilmiş ancak milletvekilliği ve bakanlığı döneminde ülkücü hareketten hiç kopmamış ülkücü fikirlerden taviz vermeden çalışmalarını merkez sağ siyasetinde sürdürmüştür.

28 Şubat olaylarında kendisine şuanda iftira atanlar sağa sola kaçışırken, görevi başında kimseden korkmadan manevi ve milli değerlere karşı saldırıya geçenlere önemli dersler vermiştir. Bu davranışıyla da Türk milletinin takdirini kazanmıştır.  Meral Akşener’e iftira atanların hedefleri bellidir. Meral Akşener’in çalışmaları ve konuşmaları ile büyük bir ivme kazanan Milliyetçi Hareket Partisinin önünü kesmek ve bu yükselişi durdurmaktır.

Bu suretçe Meral kardeşimin yanında yer alan ona destek veren Türk medyasına, siyasi parti liderlerine ve Türk milletine saygılarımızı sunuyoruz. Meral Akşener hukuki yollara başvurmuştur biz bu yollardan netice alacağına inanıyoruz. Kendisinin de televizyonlardan belirttiği gibi hukuki yollardan bir netice alamadığı takdirde iftira atan bu şerefsizlere karşı şer’i hukuka müracaat edeceğini ve bunun gereği olarak bu şerefsiz iftiracılara 80 değnek atma hakkı doğduğunu belirtmiştir. Bizde Meral kardeşimize diyoruz ki, Türk hukuku inşallah sizi haklı bulur ve lehinize karar verir. Bu olmadığı takdirde seksen değneğin seksenini de atmaya hazır olduğumuzu takdirlerinize arz ederiz.

 

‘Tanrı İnancı Beynimizin Sabit Bir Parçasıdır.’ Prof. Dr. Hasan Elik İle Üç Ayların Kutlu İkliminde ‘Kurtuluş Yolları’nı Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Üç aylar ile ilgili genel bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz hocam?

Prof. Dr. Hasan Elik:Üç aylar‘ denildiğinde, Hicrî takvime göre; Recep, Şaban ve Ramazan ayları ifâde edilir. Bir yıldaki Mukaddes Gecelerin dördü; Regaib Gecesi, Mî’rac Gecesi, Berat Gecesi ve Kadir Gecesi, üç ayları süsleyen değerlendiren zaman dilimleridir. Üç aylar, diğer zamanlara göre daha fazla ibadet yapılarak arınma ve bağışlanma aylarıdır.

İlahi rahmetin gökten yere, Arş’tan Arz’a indiği; bütün varlığımızı kuşattığı bu mübarek üç aylarda bambaşka bir âlemdeyiz. Âdeta, kendimizi aşmış durumdayız. Şu halimizi ve ruhanî deneyimlerimizi, ibadetlerimizdeki huzuru, teneffüs ettiğimiz havayı değerlendirelim. Üç ayları, namazdan, hayır hasenattan, dualardan aldığınız manevî hazzı, dua ederken geçirmiş olduğunuz değişimleri dikkate alarak yaşayalım.

Çetinoğlu: Üç ayları idrak etmeye başladığımız şu günlerden başlayıp Ramazan Bayramının sonuna kadar nasıl bir hayat tavsiye ediyorsunuz?

Prof. Elik: İnsan kitabı, kâinat kitabı ve Kur’ân kitabı üçlüsünden hareketle; Kur’ân merkezli, hayat merkezli, insan merkezli bir hayat tavsiye ediyorum.  Bunu yaparken de doğu ve batı dünyasının birçok bilim adamının görüşlerini etüt ediyorum. Bu röportaja hazırlanırken bir makaleye rastladım: adı ‘Ahlâkın Biyolojik Temelleri‘ idi. Dikkatinizi çekerim; biz ahlâk ve maneviyatı biyolojik yapımızın dışında; görünmeyen, manevî bir varlık olarak düşünürüz. Bu yazıda ise, ahlâkın biyolojik temellerinden söz ediliyor. İngiliz doğa bilimcisi Edward Osborne Wilson; bu ilgi çekici makalesinde diyor ki: ‘Nasıl oluyor da doğaüstü bir güç bizim beynimizi etkiliyor?’ Bu güce kimisi ‘Huda‘ diyor, kimisi ‘God‘ diyor, kimisi ‘Allah‘ diyor. Kastedilen, aşağı yukarı aynıdır.

Çetinoğlu: Dış âlemdeki tabiatüstü büyük bir güç nasıl oluyor da beynimizin içine girip bizi etkiliyor, yönlendiriyor?

Prof. Elik: Bu soruyu Edward Wilson da soruyor. O’nun bulgularına göre; beynin kimyası ile dindarlık deneyimleri arasında bir bağ var. İnsan ibadet ediyor; kendisini duaya, manevî âleme veriyor. Bu sırada kendisinde muazzam değişiklikler oluyor ki bunlar tamamen beyinle ilgilidir. Çünkü hayatı ayakta tutan her şeyin biyolojik bir temeli vardır. Dolayısıyla, maneviyat ve ahlâkın da biyolojik bir temeli olmalıdır.

Çetinoğlu: İnsan beyni bu düşünceden mi etkileniyor?

Prof. Elik: Bu konuyu da Pennsylvania Üniversitesi’nden Prof. Andrew Newberg’in irdelemiş. O da diyor ki: Tanrı inancı, beynimizin sabit bir parçasıdır.

Çetinoğlu:Tanrı inancı, beynimizin sabit bir parçasıdır.’ Dediniz. Demek ki Tanrı inancı doğarken insanda vardır…

Prof. Elik: Bunlar öyle köy kahvesinde yazılıp söylenen lâflar değil. Çeşitli ilmî indeksler tarafından taranan ilmî dergilerde neşrediliyor. Bazı ülkelerde, bunu söyleyen adamı hastaneye veya başka bir yere atarlar! Çok ciddî meseleler bunlar.

Ona göre, Tanrı inancı beynin sabit bir parçasıdır; bir gerçekliktir. Başka türlü izah edilemez bu iş. Çünkü hayatı ayakta tutan her şeyin bir biyolojik temeli olması lâzım. Tanrı inancı bu kadar hayatî, bu kadar önemli ise, bunun beyinle ilgili sabit bir gerçeklik olması lâzım. Yoksa insanın yaratılışından bugüne kadar bütün insanları bu kadar etkisi altına alan ve birçok şeyin değişmesine rağmen, insanda değişmeyen bir tanrı inancı olamazdı.

Aklı görüyor musunuz? Akıl bu işte… Ve Kur’ân bu tefekkürü kutluyor.

Newberg’e göre; insanoğlu dinî tecrübeleri ve ruhanî deneyimleri esnasında; ibâdet ve dua ederken evrenle birleşmektedir. Âdeta kendisini aşmakta, şahsına ait ilişkilerinden, ihtiyaçlarından, maddî yapısından uzaklaşıp varlıkla arasındaki sınırı kaldırarak bütün varlıkla birleşmektedir. Artık orada insanın fert olarak kendisi yoktur; varlığın bir parçası olarak bütüne kavuşmuştur. Tıpkı bir damlanın denize karışması gibi…

Çetinoğlu: Bu nasıl mümkün oluyor?

Prof. Elik: Bu ancak, beyindeki Tanrı inancıyla mümkündür. O halde, Tanrı inancının biyolojik bir temeli vardır.

Çetinoğlu: Başka deliller de olmalı…

Prof. Elik: Söylediğim iç delildi. Size bir de dış delil sunayım: Tarih boyunca din ile mücadele eden nice güçlü kişi ve kurumlar geldi. Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller… Peygamberler ise, maddî güç anlamında zayıftılar. Ellerindeki asadan, sırtlarındaki abadan başka bir şeyleri yoktu. Sadece; ‘Ey insanlık! Sadece bir olan Yaratıcınıza kulluk edin. Birbirinizin haklarına saygılı olun; ahlâklı olun. Komşunuzun canına, malına, ırzına dokunmayın. Riyadan uzak durun.’ diyorlardı o kadar. Silahı yok, ordusu yok, hazinesi yok; hiçbir şeyi yok. Hz. Musa -selâm olsun ona!- dünyayı allak – bullak eden Firavun gibi bir tirana karşı, sarayda bir prens gibi yaşama imkânını reddederek tek başına hakkı hakikati savunuyor… Üstelik de kekeme. Nitekim belagat ve fesahatte kendisinden çok ileride olan kardeşi Harun’un desteğini istiyor. Ama inancın gücü O’nu ölümsüz kılıyor. Bugün Hz. Musa büyük peygamberlerden biri olarak herkes tarafından sevgi ve saygı ile anılırken, Firavun diye birinden bahsediliyor mu?

Öte yandan, insanlık muazzam devrimlere imza attı; tarım devrimi, endüstri devrimi, sanayileşme, küreselleşme, bilgi çağı dediğimiz hadiseler muazzam değişimleri beraberinde getirdi. Hemen her şey değişti, ama Tanrı inancı değişmedi. İşte bu da beyinde sabit bir tanrı inancı gerçeğinin olduğunun ifadesidir.

Çetinoğlu: Tanrı merkezli inanç, ahlak ve maneviyat sadece sosyal bir gerçeklik mi?

Prof. Elik: Değildir. Bu da önemli bir tespittir. Çünkü bazı sosyologlar diyorlar ki; ‘Efendim, din ve maneviyat insanların bir araya gelmesinden kaynaklanan bir şeydir. Başka bir temeli yoktur. İnsanlar bir araya gelip bir toplum oluşturunca, kendine göre usuller, âdetler, sosyolojik kurallar ihsas eder. Dolayısıyla, din sadece sosyal bir olgudur. Birçok şeyi ortaya çıkaran, sosyallik olduğu gibi, dini ortaya çıkaran da işbu realitedir.’

Çetinoğlu: Bazı sosyologlar öyle diyorlar. Wilson ne diyor?

Prof. Elik: Wilson da diyor ki: Evet, sosyallik var, ama bu sadece sosyal hayata ait bir olgu değildir. Beynimizdeki sabit bir genle ilgili bir gerçekliktir.

Bu, aslında Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği şu gerçeğin ilmî bir ifadesidir: ‘Biz, insana şah damarından daha yakınız.’ (Kaf 50/16) Yani, ey insanlar! Bizi arıyorsanız, kendinize bakın. Çünkü biz uzakta değiliz ki…

Görüyor musunuz? O bize şah damarımızdan daha yakın. O halde, O’nu uzaklarda aramayalım. Zâten içinizde. Dışarıda bulamazsınız. İçinizde varsa, dışarıda; sosyal yapıda da, ufukta da O’nu görürsünüz. Ama O esas içimizdedir; bize şah damarımızdan daha yakındır.

Çetinoğlu: Bazı insanlar; ‘Artık dine – imana gerek yoktur. İnsanoğlu aklıyla her şeyi çözer.’ Diyorlar.

Prof. Elik: Bu tip düşünceler aslında, ilk olarak batıdaki Kilise baskısına karşı doğmuştur. Bunlara göre; Varlık insanın 5 duyusuyla algıladığı şeylerden ibarettir.

Görünmeyen şey, yoktur. Maneviyatmış, ahretmiş, böyle bir şey yoktur! Bunlar insanlığın bilimden, teknolojiden uzak olduğu dönemlerin mahsulüdür. Eskiden, insanoğlu tabiattan korkuyordu. Gök gürlüyor, şimşek çakıyor, yıldırım düşüyor. Bunun sebebini bilmiyordu. Bilmediği için de korkuyordu. Fakat bugün biliyor; gök neden gürlüyor, şimşek nasıl oluşuyor, yıldırım nasıl, nereye düşüyor, bu biliniyor artık. Bildiği için de artık bu ‘inanç konusu olmaktan çıkmıştır.’ Deniliyor.

Fakat zamanla, batı da yanıldığını anlamıştır. August Comte’un Pozitivizminden sonra batı düşüncesi ve dünyası inanç döneminin sona erdiğini, artık aklın egemenliğinin yaşandığını savunuyordu. İnanç insanı, artık ‘akıl ve bilim insanı’ olmuştu; olacaktı. İnsanlığın bütün problemleri de 19. yüzyıl sona ermeden akıl ve bilim sayesinde çözümlenmiş olacaktı.

Çetinoğlu: Fakat çözümlenemedi…

Prof. Elik: Bu ‘ham bilimcilik’, ‘romantik aydınlanmacılık’ birçok bilim adamının ve bu alıntıyı yaptığımız kültür antropologu Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in de ifade ettiği gibi, gerçekleşmemişti.

Gerçekleşemezdi de…

Zira insan rasyonel (akıllı) olduğu kadar irrasyonel (akıl ötesi) bir yapıya sahiptir. Yüreğin öyle gerçekleri vardır ki, akıl onları kavrayamaz. Doğu ve batıyı çok iyi bilen düşünce adamı Erich From; ‘Gerçeklerin görülmesi bir zekâ işi değil, kişilik meselesidir.’ der. Vakıa da bunu ispatlamaktadır. Nitekim insanoğlu hâlâ dinle irtibatlıdır. Bir ‘in’ vardır, bir de ‘out’ vardır. Bir moda değerler, bir de modası geçmiş, ‘demode’ olarak hayatın dışına çıkarılmış değerler vardır. Din bazılarının tabiriyle ‘out’ olmuş; onun yerine bilim girmiştir; sanat girmiştir, moda girmiştir, spor girmiştir, eğlence girmiştir.

Bugün dünyadaki birçok olumsuzluğun sebebi büyük ölçüde bu ters bakış açısıdır; ezilenler, haksızlığa maruz kalanlar, öldürülen bebekler, açlıklar, sefâletler hep bu anlayışın sonucudur.

Çetinoğlu: Çözümü nerede görüyorsunuz?

Prof. Elik: İnsanlık temel meselelere temel çözümler aramalı. Devasa problemler, öyle mevziî, lokal şeylerle, ufak-tefek oluşumlarla, ağızdan öylesine çıkan laflarla, hayatın ve insanlığın tümünü kucaklamayan yaklaşımlarla çözülmez. Aslında bu sorunları çıkaran, zaten dine, maneviyata, vicdana yapılan baskıdır.

Avrupa’daki bu rasyonel/akılcı bakışın kalıntıları bugün bütün Müslüman ülkeleri esir almış vaziyettedir. Eskiden insanları ve toplulukları örfler, âdetler, gelenekler yönetirdi. ‘Bizim âdetimiz budur, bizim geleneğimiz budur‘ denirdi; ‘Biz böyle gördük‘ denirdi. Şimdi ise bâzı insanlar dinden kaynaklanan değerlere karşı cephe almış vaziyette… Din; haksızca, acımasızca eleştiriliyor. ‘Olur mu canım bu çağda bu?!’ deniyor. Ama öbür taraftaki bir moda çılgınlığını, bir futbol, bir eğlence çılgınlığını ağzı açık alkışlıyor. Öyle değil mi?

Çetinoğlu: Peki, bu gidişin sonu ne olacak?

Prof. Elik: İnsan kendinden, vicdanından utanır oldu. Vicdan sahibi olmak neredeyse ‘enayilik’ olarak gösteriliyor. Böyle bir şey olur mu? Bir yerde bir olay oluyor. Onu bir büyütüyorlar, bir büyütüyorlar; haber üstüne haber… Programlar… Sanki dünya yıkılıyor! Her gün, her akşam orada- burada, toplu yerlerde, stadyumlarda, sokaklarda, diskolarda, barlarda yüzlerce insan eğleniyor; olaylar çıkıyor. Bunlar doğal, ama meczubun biri din adına bir halt işledi diye, her Allah’ın günü gazete manşetlerinde bu konu işleniyor.

Geçen gün bir arkadaşımız Rusya’dan geldi; ‘Ne var, ne yok Rusya’da?’ diye sordum da ‘Rusya’da, din komünizmden intikam alıyor.’ dedi.

70 yıl dine baskı yaptılar. Ama boyunduruk kalkar kalkmaz insanlık ruhuna döndü; kilisesine döndü, camisine döndü. Ki, Komünizm dünyanın en şiddetli uygulamasıydı biliyorsunuz. Bu da göstermiştir ki, inancı yasaklayabilirsiniz, ama onu yok edemezsiniz. Çünkü din doğuştan insanın beynine kazınmıştır. Din kadar büyük, toparlayıcı bir sistem yoktur. Hiçbir sistem, hiçbir ideoloji küçüğünden büyüğüne, fakirinden zenginine bütün insanları kuşatamaz. Her sistemin, her ideolojinin üyeleri vardır. Ama din herkesi içine alır.

Dinin mabedi de böyledir. Bazı derneklere, kulüplere, lokallere gitmek isteseniz, sizde bir sürü şartlar / yeterlilikler ararlar, değil mi? Bunlar olmadan giremezsiniz. Üye kartı gerekir, aidat gerekir vs. Ama camiye herkes girebilir.

Bütün insanlığı kucaklayan din bu yönüyle de önemlidir, çok anlamlıdır. Çünkü baktığınız zaman, her şey insanı ayırıyor; ticaret ayırıyor, siyaset ayırıyor, meslekler ayırıyor. Hattâ ayırmakla da kalmıyor, rekabet bazen öyle ileri gidiyor ki, insanları birbirine düşman bile yapabiliyor.

Çetinoğlu: Din, aksine… Birleştiriyor, kaynaştırıyor…

Prof. Elik: Gerçek din, bütün insanları birliğe ve kardeşliğe çağırıyor. Hayatta her şey, her kurum doğası icabı dar kitlelere hitap edip insanları ayırırken, öyle bir kurum var ki, bütün insanları kardeş görüyor: Hepiniz birsiniz; hepiniz aynı ana-babanın çocuklarısınız, diyor.

Birlik-beraberlik, sürekli kullandığımız bir kavram. İnsanları birleştirecek dinden daha büyük bir disiplin olabilir mi? O halde, dine karşı çıkmak aynı zamanda birliğe-beraberliğe kurşun sıkmaktır.

İkincisi; din bütün iyilikleri kuşatır. Hayatta iyilik yapmayı amaçlayan birçok insan, birçok düşünce, birçok kurum ve kuruluş vardır. Ama her birisi sadece bir alanda iyilik yapar. Sözgelimi kimisi emeğe saygıyı, kimisi sermayeye saygıyı; kimisi zeki çocuklara burs vermeyi, fakir çocuklara yardım etmeyi hedef edinir. Fakat din bütün güzellikleri içine alan bir sistemdir.

Her bir iyilik İslâm’dan alınmış parça bir değerdir. İyilik adına yazılan her kitap da Kur’ân’dan koparılmış bir yapraktır.

Çetinoğlu: Çözüm Kur’an’da‘ diyorsunuz…

Prof. Elik: İnsanoğlu iyilik istiyorsa dine olumlu yaklaşmak mecburiyetindedir.

Çetinoğlu: Hocam, dün, Mi’rac kandili idi. 15 gün sonra Berat Kandili’ni idrak edeceğiz. Sonra Ramazan ve Kadir Gecesi… Mübarek geceler için okuyucularımıza mesajınızı lütfeder misiniz?

Prof. Elik: Mübarek geceleri, yeni bir hayatın başlangıcı yapmalıyız. Eksiklerimizi gidermek, yanlışlarımızı düzeltmek için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Sadece bir gecede yapılan ibadetlerle Cennet elde edilmez. Zira Cenb-ı Hak insanın tek bir gecesine, tek bir gününe bakmıyor. Bütün hayatını değerlendiriyor. O halde bu geceler bir başlangıç olmalıdır.

Mübarek geceler için çeşitli konuşmalar yapılıyor: İşte şu kadar ibadet edilmeli, şu kadar tespih çekilmeli, şöyle dua edilmeli, bu kadar namaz kılınmalı… Şu duayı yapalım, bu duayı ezberleyelim, 100 kere sübhanallah, 50 kere elhamdülillah diyelim diye tavsiyelerde bulunuyorlar. Duaların çoğu, gençlerin bilmediği şeylerdi. Bir sanatkâra mikrofon uzattılar. O’na dediler ki: ‘Sizin çok sayıda hayranınız var. Şu an burada dinî duygular da canlı. Ne dersiniz, gençler nasıl dua etsin?’

Sanatkâr; ‘Allah desinler. Gönüllerini O’na versinler de nasıl dua ederlerse etsinler.’ Dedi.

İşte bu!  Dua budur. İçinden ne geliyorsa o şekilde dua edilecek. Bunun kalıplaşmış bir standardı yok. Millete Arapça dua ezberletmeye gerek yok. Dua, kalbin Allah’la konuşmasıdır. Bu irtibatı sağlarsak, mesele bitmiştir. Ne derseniz deyin.

Herkes kendine ne lazımsa onu yapmalıdır. Cömert değilse, o tarafını takviye etsin. Elini biraz cömertliğe alıştırsın. Hoşgörülü değilse, onu tamamlasın. İbadet eksikliği varsa, o tarafını tamamlasın. Dolayısıyla mübarek gecelerde herkes kendi derdine derman arasın. İbâdetlerde sayı değil, nitelik önemlidir, ihlâs önemlidir.

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

1949 yılında Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul Üniversitesi   İlahiyat  Fakültesi’nden mezun oldu.

 

1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan’a gitti.

 

King  Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü’nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında “Nur suresinde toplumsal adab” isimli mastır tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr‘ adlı eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007 yılında profesör oldu.

 

Yayınlanmış eserleri:

01- DİNİ ÖZÜNDEN OKUMAK: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını.

02- KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU ÜZERİNE: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

03- KUR’AN IŞIĞINDA FARKLI KONULAR, FARKLI YORUMLAR: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

04- İÇİMİZDEKİ ALLAH: İstanbul, 2007

05- MODEL İNSAN PEYGAMBER: İstanbul, 2007

06- EVRENSEL MESAJ / KUR’AN: İstanbul, 2007

07- İSLAM VE İNSAN: İstanbul, 2007

08- İSLAM VE HAYAT: İstanbul, 2007

09- YARATAN VE YARATILANLARLA İLETİŞİM BİÇİMİ OLARAK İBÂDET: İstanbul, 2008

10- İSLAM VE DENGE: İstanbul, 2008

11- İSLAM’IN VA’DETTİĞİ HUZUR: İstanbul,2008

12- BÜTÜN İNSANLAR HÜR VE TOK OLUNCAYA KADAR: İstanbul, 2009

13- KURULUŞ VE KURTULUŞUMUZDA İSLAM: İstanbul, 2009

14- İNSAN EKSENLİ DİN: İstanbul, 2013

 

 

Peşindeyiz bilesin!

Gölge  adam  olsan  da, bizlerden  kaçamazsın. 
Cümle  âlem  biliyor, yediğiniz  haltları,
Nereye  gidersen  git, bizden  kurtulamazsın.
Peşindeyiz, bilesin  mahmuzladık  atları.

Yalanlarından  bıktık,  halkı  kandıramazsın,
Çok  mahir  hırsızsınız,  çaldınız  umutları.
Türk’e  düşman  kesilip,  ülkemi  soyamazsın,
Peşindeyiz, bilesin  mahmuzladık  atları.

Millet  sefil  yaşarken, sen  orda  kalamazsın,
Bu  halk  artık  uyandı,  yutmuyor  reklamları.
Adalet  sıfırlanmış, sen  Ömer  olamazsın,
Peşindeyiz, bilesin  mahmuzladık  atları.

 

Bunlar Hep Dış Güçlerin Oyunu!

0

Seçimlere çok az bir zaman kaldı ve propaganda bombardımanına nerede yakalanacağımızı kestirmek oldukça güçleşti. Sadece miting meydanlarında olmayan, kitlesel iletişim araçları sayesinde evimize, matbaa sayesinde yazılı basınlara ve siyasal İslamcılar sayesinde Kur’an-i Kerim’in içine kadar giren bu ‘kitlesel uyuşturma’ sürecinde ne ile karşılaşacak ve neleri kaybedeceğiz belli değil.

Bu duruma yabancı değiliz, lakin normal şartlarda seçim dönemlerinde yapılan bu çalışmaların seçim sonrası da devam etmesi geleneği yeni ortaya çıkmış bir durum. ‘İki seçim arasını’ da değerlendirme gayreti, ‘iki Cuma arasını’ doldurmaya kadar ilerledi.

Bu dönemde nelerle karşılaştığımızın farkında olan pek az insan var. Özellikle bir ‘Dünya Lideri’ ile karşılaşmış olduğumuz bu yıllarda, ilerleyip ‘Lider Ülke’ olma yolunda ayağımıza çelme takmak isteyen ‘Dış Güçler’ bu dönemleri hiç kaçırmıyor, halkı yanlış yönlendirmek için elinden geleni yapıyor. Burada ‘Dünya Lideri’, ‘Lider Ülke’ kavramları, gerçeği göremeyen vatandaşlar için ‘Paralel Evren’de uydurulmuş birer büyük yalandan öteye gidemiyor tabi. Allah’tan aramızda Kuran’la büyüyenler var da bu oyunlardan ucuz atlatıyoruz.

Bir çoğumuz Joseph Goebbels ismini bilmiyoruz ama o içimizde yaşıyor ve her geçen gün biraz daha bizden biri oluyor. Adolf Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olan Goebbels bir propaganda üstadı. Aydınlatma için lamba yerine başka yöntemler kullanmış olması isminin duyulmamasına neden olmuş mudur bilemiyoruz.

Yalan ne kadar büyük olursa o kadar inananı olur diye düşündüğü için büyük yalanlar söyleyip, üstüne birde bu yalanların sürekli tekrar edilmesi gerektiğini savununa bir adam. Çünkü ne kadar çok tekrar edersen halk o yalana o kadar çok inanır ve hatta kendi doğrusuymuş gibi sahip çıkar. ‘Dünya Lideri’, ‘Lider Ülke’ gibi kavramların bunlarla alakası var mı yok mu takdir halkın.

Halkın her zaman ateşlenmesi gerektiğini, asla soğumasına ve düşünmesine izin verilmemesini gerektiğini de düşünüp ‘2023’, ‘dev projeler’, ‘2071’ ve daha nice hayal kurdurularak üstüne bir de ‘yeni Osmanlı’ gibi süslemelerle halkın sıcak tutulması taraftarı olan biri!

‘Asla rakibinizin üstün bir yanı olduğunu kabul etmeyin’ diye telkinde bulunan, sürekli olarak; ‘biz biliriz’, ‘biz bu işi iyi biliyoruz’, ‘sizden öğrenecek değiliz’ gibi sözlerle ‘en büyük benim’, ‘siz konuşursunuz biz yaparız’ mesajları verilmesini de öneren biri!

Yargının devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkarı olması gerektiğini de savunuyor!

İnsanları geçmişte yaşadığı olumsuz şeylerle korkutup hizaya çekmek, olumsuz giden her şeyi bir düşman seçip, şayet bir düşman yoksa ‘üretip’ onun üzerine yıkmak gibi yapılan hareketlerde de payı oldukça büyük. Neticede bizden biri değil bizim iyiliğimizi isteyecek hali yok!

Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun diye nasihatte bulunan bu dış güçlerin adamını dinleyen liderler, kendisine söveni bile yanına alıyor, kedisi çıkacak diye televizyonu yükseğe çıkarma hassasiyeti gösterecek, açılışta kullandığı makası mübarek sayıp camekânda sergileyecek tipleri etrafına topluyor.

Kendisine vicdansız bir medya temin edilirse, yönetenlere bilinçsiz bir halk sunma vaadinde bulunan bu propaganda üstadı Türk medyasına ne derece tesir etti ölçmesi güç. Çünkü onun döneminde bu kadar havuz kurmaya yer ve zaman yoktu.

Bu oyunları görüp ona göre hareket etmek gerekiyor. İçimizde Kuran’la büyüyenler, her açılışta ‘Ya Allah Bismillah’ diyenler olmasaydı halimiz ne olurdu bir düşünün. Dış güçlerin bu oyunlarına kanmayalım.

 

Öğretmenler Neden Nöbet Tutmak İstemiyorlar

Öğretmenlerin nöbet görevlerinin “fazla mesai” olarak tanımlanmaması nedeniyle, eğitim sendikaları nöbet tutmama kararlarını sürdürmektedirler.

Öğretmenler, yöneticiler yıllardır görevlerini her koşulda, karşılık beklemeden, özveriyle ve laikiyle yaptılar, yapmaya da devam etmektedirler.

Günümüzde, dünyadaki yeni gelişmeler ve kaçınılmaz değişim, insan unsurunu daha bir öne çıkarmış, demokratik hakların verilmesini kaçınılmaz kılmıştır.

Yıllarca okullarda sigortasız çalışan hizmetliler bilinçlenmiş, çalıştıkları kurum ve yöneticileri hakkında dava açarak, emekli olma ve tazminat alma hakkını kazanmışlardır.

Okullara kadrolu hizmetli vermeyen, para yardımında bulunmayan hükumetler, okul yöneticilerini ucuz maaşla sigortasız hizmetli çalıştırmaya mecbur ederek, usulsüz uygulamalara göz yummuştur.

Mağdurların haklarını kazanması durumunda da, okulları yalnız bırakarak mahkeme ve sigorta bedellerini yöneticilere havale etmiştir. Bunun cezasını da kurum müdürleri çekmiştir.

Birçok memur,  mesai dışı çalışmadığı halde, sanki çalışmış gibi yıllarca fazla mesai ücreti almış, öğretmenler ise yıllarca planlarını ve derse hazırlıklarını, “mesailerinin dışında 3-5 saat zaman ayırarak yaptıkları halde“, bu özverileri görmezlikten gelinerek, ya da görevin parçası sayılarak ücretle değerlendirilmemiştir.

Bir teftişimde, öğretmenlerimizden birinin eşi okula gelerek, “müfettiş bey eşim benle değil de planları ile evlenmiş san ki, akşamları birlikte oturacağımız zamanımız yok plan yapması yüzünden” diye serzenişte bulunmuştu.

Şimdi öğretmenlerimiz plan yapmasalar da, ders dışında yine 2-3 saatlerini ertesi günkü dersler için harcamaktadırlar. Haydi, fazla mesai sayılmasın, görevin devamı denilsin.

Bari milli eğitimin üst yetkilileri “öğretmen ne yapıyor ki yatmaktan başka” gibi öğretmeni yaralayan, kıran, rencide eden söylemlerden vaz geçsinler.

Bütün bunları nöbet görevi vesilesi ile dile getirdim. Nöbet tutma işlevi aslında eğitimin bir parçasıdır. Öğretmenden başkasının tutması da yararsız ve imkânsızdır. Ancak bir o kadar da risklerle, tehlikelerle dolu, hassas ve sorumluluğu ağır bir görevdir.

Öğretmen ve yöneticiler, çocukların geçirdiği kazalardan dolayı, nöbetçi oldukları için, görevden atılma dâhil, hapse girme, hatta darp edilme, canını kaybetme ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

Görevim gereği, çocukların geçirdiği kazalardan dolayı, birçok nöbetçi öğretmenimizin soruşturma geçirdiğini, yargılandığını, ya da ceza aldığını bilirim.

Öğrenci kazalarının birçoğunun, önlem almayla ilgisi yoktur. Her türlü ihtimama rağmen, vuku bulan öğrenci yaralanmaları, hatta ölümleri gerçekleşebilmektedir. Nöbet sorumluluğu olmasa, öğretmen bu riski paylaşmak zorunda kalmayacak elbette ki.

Bütün bunlara rağmen öğretmenlerimiz, “nöbet tutmayalım” demiyorlar. Sendikaların bildirilerinde; “Her ne kadar nöbet görevi nedeniyle eğitim emekçileri ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılsa da söz konusu görevin eğitim-öğretimin bir parçası olması ve öğretmenler tarafından yerine getirilmesi oldukça önemlidir.” Görüşü önemsenmeli ve dikkate alınmalıdır.

Öğretmenler, üstlendikleri sorumluluğun bir nebze paylaşılmasını ve ücretle karşılanmasını talep ediyorlarsa, anlayışla karşılamak gerekir.

Okullardaki nöbet görevinin, “polise”,koruma memuru” ya da taşeronlaştırma politikaları kapsamında, “taşeron işçilere ya da güvenlik görevlilerine” verilmesi asla doğru değildir.

Böyle bir uygulama, istihdam bakımından daha pahalı olacağı gibi, eğitimden anlamayan, çocuk psikolojisini bilmeyen kişilerce yürütülmesinden ötürü, kaosa yol açacak, telafisi mümkün olmayan sorunlar doğuracaktır.

Yapılacak olan en doğru düzenleme,  sendikaların nöbet görevi hususundaki görüşlerini uygulamaya koymak olacaktır. Kaldı ki bu da yetmez.

-İdarece öğrenci lehine alınacak bütün önlemlerin yanında, tüm öğrenci ve öğretmenler okul saatleri içinde, her türlü kazaya karşı hayat sigortası yapılmalıdır. Hayatları güvenceye alınmalıdır.

-Nöbet tutan öğretmenlerimize, tuttuğu nöbet süresi 40 dakikaya bölünerek toplam ek ders ücreti ödenmelidir. Bu ücret, alacağı aylık toplam ders ücretinin dışında tutulmalıdır.

-Nöbet tutan öğretmen,  o gün derse girmemelidir. Boş geçen derslere asla girmemelidir.

Aslında “sosyal devlet” nöbet görevi gibi her türlü sosyal hakkı, insan hakları ve emeğe saygı bağlamında değerlendirerek, kronikleşmeden önce çözebilmelidir.

Önemli olan eğitimin iyileştirilmesi, etkinleştirilmesi ve çalışanların motive edilmesi bağlamında, yetkililerin istekli ve anlayışlı olabilmesidir.

Nöbet görevinin bilimsel ve sosyal haklar bağlamında çözümlenmesi, eğitime yapılan en büyük pozitif yatırım olacaktır.

Sendikaların basın açıklamalarından, 08.12.2014 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı’na resmi yazı ile konuyu anlatarak, görüşlerini ve taleplerini bildirdikleri anlaşılmaktadır.

Bakanlığın bu görevi “fazla mesai” kapsamında değerlendirmeyerek, sorunu çözmeye istekli olmadığı belirtilmektedir. Görünen o ki sendikaların talepleri karşılanmadığı takdirde, konunun irdelenmesi devam edecektir.

Okulların bir an evvel huzura kavuşturulması, eğitim öğretim faaliyetlerinin uyum içinde yürütülmesi çok önemlidir.

Öğretmenlerimizin zihnini ve zamanını meşgul eden sorunlar çözüldüğü takdirde, öğrenme ve öğretme etkinlikleri daha bir güzelleşecektir. Öğretmenlerimizin motivasyona, öğrencilerimizin de mutlu öğretmenlere ihtiyacı vardır. Eğitime yapılan her türlü harcama en karlı yatırımdır.

Yıllardır zengin fakir ayırmadan her aileye bedava kitap dağıtan MEB’ nın, nöbet sorununu,  isterse eğitimin yararına kolaylıkla çözebileceği aşikârdır.

Olayın siyasi değil, sosyal haklar ve insan emeği bağlamında değerlendirilmesi, sorunun çözülmesine katkı sağlayacaktır.

Sevgiyle kalın…