24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 806

Basının Eski Gücüne Tekrar Kavuşabilmesi İçin Güçlü Bir Otokontrol Sistemine İhtiyaç Olduğunu Belirten Meslekten Gazete Sahibi Abdullah Akosman: ‘Sektörle ilgili olarak idari ve hukukî düzenlemelere ihtiyaç vardır.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de gazetecilik, eski dönemlerde yalnızca gazetecilerin faaliyet gösterdiği bir alan iken, zamanla tüccar ve sanayiciler de gazete sahibi oldular. Şüphesiz, gazetecilik de ticârî bir işletmedir. Fakat gazeteyi, ticari işletmenin baskı aracı, hatta tetikçisi olarak kullananların olduğu biliniyor. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdullah Akosman: Eskiden, gazete sahiplerinin bilgi ve birikimi, onları gazete çıkarmaya sevk ederdi. Gazete sahibi, aynı zamanda gazetesinin başyazarıydı. Başyazarın eğilimi, inancı ve vizyonu, gazetenin genel yayın politikasını belirlerdi. Zaman içinde gazete ve yayın işleri önemli sanayi dalları haline geldi. Gazete sahibinin, gazetecilik ve yazarlık özelliği aranmıyor, o önemli ölçüde finansördür. Tabii ki belli dünya görüşü vardır, ona göre yayın politikası izlemektedir. Zamanımızda gazeteler, siyasi bir güç olarak kullanılmakta, aynı yayın gurubunda farklı fikirlerin savunuculuğu yapılabilmektedir.

Çetinoğlu: Batılı ülkelerin birçoğunda, bir şahsa veya gruba bağlı gazete veya gazetelerin toplam satışlarının, ülkede yayınlanan bütün gazetelerin toplam tirajının % 25’ini aşarsa, sahibi; bu sınırın altına inmek, gazetelerinden birini satmak mecburiyetindedir. Bu düzenlemeyi Türkiye açısından değerlendirir misiniz?

Akosman: Yayın gücünün belli ellerde toplanması, toplumun yönlendirilmesi ve aydınlatılması açısından sakıncalar taşımaktadır. Ülkemizdeki uygulamalarda, aynı guruba ait olmasına rağmen, sözde başka sahipler adına gazeteler de yayınlanmaktadır. Tek şahsın patronajında oluşacak güce ‘Tekel‘ denmesin diye, gizli ortaklara yaptırılan yayın da aslında ‘Kartel‘dir. Şeklen değişik gözükse de özünde bir değişiklik yoktur. Batılı ülkelerin uygulamakta olduğu, yayın sahipliğinde % 25 hissenin muhafazası, iyi kontrol edilebilirse faydalı bir sistem.

Çetinoğlu: Türkiye’de bazı gazete isimleri paylaşılamıyor. Sabah isimli bir gazete yayında iken bir başka Sabah gazetesi yayınlandı. Aynı günde, iki ayrı Tercüman gazetesi yayın hayatına girdi. Siz, daha öne tescil edilmiş ‘Vatan’ ismini kullanıyorken, ikinci bir Vatan Gazetesi çıktı. Bu olayları değerlendirir misiniz?

Akosman: Batı ülkelerinde, her sınaî ürün için patent alınması geleneği yaygındır. Bizde patent alabilmek zor bir süreçten geçilerek yapılabiliyor. Talep edilen isim, aynı sektörde faaliyet gösteren firmalara bildiriliyor ve o firmaların itiraz etme hakkı var. Tescil edilmek istenen isim altı ay süre ile askıda kalıyor. Mesela ‘Vatan‘ markasını alan firma, içinde Vatan kelimesi geçiyor diye ‘Önce Vatan‘ ismine itiraz edebiliyor. Yayınlar için, her ilde kendi Valiliğine başvurarak imtiyaz belgesi alabiliyordu. Bu görev şimdi Savcılıklara verildi. Beyanname veren kuruluş, izin almıyor sadece beyanda bulunuyor. Değişik illerde, aynı isimde gazeteler olabiliyor. Diğer yayınları kapattırabilmek, patent sahibi olmakla mümkündür. Vatan Gazetesi de bizden sonra çıkmış olmasına rağmen, Önce Vatan Gazetesi’ni kapattırma davâsı açmış ve kaybetmiştir. Patent dairesine yaptıkları itirazları da reddedilmiş ve şimdi karar Temyiz aşamasındadır.

Çetinoğlu: Türkiye’de ‘Muhafazakâr kesim’ olarak adlandırılan, millî-manevi değerlerimize saygılı insanların yayınladıkları gazeteler yüksek tiraja ulaşamıyor. Ulaşsa bile tirajını koruyamıyor. Hatta gazete sahip değiştiriyor veya yayın hayatından çekilmek mecburiyetinde kalıyor. Hâlbuki milletimizin kahir ekseriyeti millî-manevi değerlerimize saygılıdır. Onlar gazete okumuyorlar mı, yoksa onlara hitap edecek gazete hazırlanamıyor mu? Söz konusu olumsuzlukların kabul edilebilir bir açıklaması var mı?

Akosman: Sizin de ifâde ettiğiniz gibi Türk Halkı’nın büyük çoğunluğu, millî-mânevî değerlere saygılı bir topluluktur. Maalesef halkımızın okuma alışkanlığı yoktur. Türkiye’de abone sistemiyle en yüksek satışa ulaşan gazetenin, gazete tezgâhlarındaki satışı 15.000 geçmez. 600-800.000 tiraja, ancak aboneye dağıtarak ulaşabiliyorlar. Bugün ve Milliyet gibi gazeteler, 10.000’lerce gazeteyi havaalanları ve benzin istasyonlarında ücretsiz dağıtarak, gazetelerini daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışıyorlar. Bir zamanlar Zaman Gazetesi’nin sahibi, eski İçişleri Bakanları’ndan Dr. Faruk Sükan idi. Benim şirketim de bu gazetenin İstanbul dağıtımını sağlıyordu. Sayın Sükan devamlı şikâyette bulunuyordu. ‘Şu kadar partili (Demokratik Parti) üyemiz var, bu gazetenin tirajı neden bu kadar düşük…’ diye. Bol resimli, renkli ve sansasyonel haberler yapan gazeteler daha çok satılıyor. Sadece satılıyor, okunuyor anlamına gelmez. Çünkü vatandaş gazete bile okumuyor, fotoğraflara göz atıp gazeteyi bırakıyor.

Çetinoğlu: Gazetelerin yazdıklarından değil, yazmadıklarından para kazandıkları söylenir. Bu söylentiyi yorumlar mısınız?

Akosman: Gazeteciliği şantaj vasıtası olarak kullanan, sözüm ona meslek mensupları da yok değildir. Onlar kişilerin ve kurumların açıklarını yakalar, hazırladıkları haberi önce ilgiliye gönderir, yayınlanıp yayınlanmayacağına ilgilinin karar vermesini beklerler. Bu işlere bulaşanlar, mesleğin yüz karası kişileridir. Basın dördüncü kuvvet olarak gücünü toplum yararına kullanmalıdır. Basının aslî görevi, kamuoyunu aydınlatmaktır. Bu tür gazeteler, yayınlamadıkları haberlerden de para kazanabilirler, doğrudur.

Çetinoğlu: Köşe yazarları bir anlamda fikir satıyorlar. Yani akıl veriyorlar. İstenmeden verilen akıl, hem vereni hem de akıl verilen kişiyi küçük düşürür. Buna rağmen köşe yazarları yazmaya devam ediyorlar. Demek ki sattıkları aklın alıcısı var. Bir paradoks yaşanıyor. Nasıl ve niçin böyle oluyor?

Akosman: Vatandaşın sadece haberleri okuyarak, olayların perde arkasını değerlendirmesi zordur. Yazarlar bu konuda birer rehberdir. Bu karmaşık labirentleri anlayabilmek ve oradan sağlıklı çıkabilmek için, kişiliğine güvendiğimiz yazarların yorumlarına ihtiyaç vardır. Toplumun değer yargılarını kökünden sarsmak isteyen yazarlara son zamanlarda sık sık rastlanmaktadır. Bilgi kirliliği ve beyin yıkama operasyonları birer planın parçaları olabilir? Halkın sağduyusu ile bu kaostan çıkılacağına inanıyorum.

Çetinoğlu: Devletin kâğıt üretiminden çekilmesi basın dünyamızı nasıl etkiledi?

Akosman: Gazete ve basılı yayınların en önemli hammaddesi kâğıttır. Devletin kâğıt üretim sektöründen çekilmesi çok önemli bir konudur. Bir dönem Basın’ın kullandığı kâğıt subvanse ediliyordu. Bu destek yayın organlarının yaşamasında hayatî önem arz etmekteydi. Modaya uyarak, Devlet kâğıt sektöründen çekildi. Özelleştirilen bu kuruluşlar, hâlen istenilen kalitede kâğıt üretemiyor. Önemli ve stratejik sektörlerde Devletin kalması iyi olurdu ama hastalığa yakalanmış gibi çok önemli kurumlar, yok pahasına elden çıkarıldı. Kâğıt maliyetleri kadar, resmî ve özel reklâm gelirleri de Basın için hayatî konulardan biridir. 2 Ocak 1961’de kurulan Basın İlan Kurumu, resmî ilanların tarafsız olarak, tirajları esas alınarak basına yansıtılmasına vasıta olmaktadır. Basın İlan Kurumu, kurulduğu tarihten beri tarafsız ve şaibeden uzak çalışan ender kurumlardan biridir. 1960 öncesi ‘Besleme Basın‘ dedikoduları ayyuka çıkmaktaydı. Basın İlan Kurumu bu tabuları yıkan kurum olmuştur.

Çetinoğlu: Basın dünyasının sansür baskısından kurtulması ile oluşan ortamı değerlendirir misiniz?

Akosman: Basında sansürün kaldırılışının 102. yılına ulaştık ama basını sansürleme hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmadı. Sansürün gerçek anlamda kalkabilmesi o ülkenin hukuk anlayışıyla bağlantılıdır. ‘Hukuk Devleti’ ilkelerini özünde benimseyemeyen iktidarlar, her vesile ile basına baskı uygulamayı sürdürürler. Eleştiriye olumlu ve hoşgörülü bakabilmek önemli bir erdemdir. Bunu başarabilen yönetimler pek enderdir. Düşünce özgürlüğü ve bu düşünceleri kamuoyuyla paylaşma vasıtası olan basını, eylemci gibi görmek sansürcünün en zayıf noktasıdır. Basında güçlü oto kontrol sistemi kurulmalıdır. Son yıllarda ülkemizde oluşan bazı sorumsuz basın kuruluşları görülmektedir. Ülkemizin saygın kuruluşlarına pervasızca saldırılmaktadır. Bu tür basın kuruluşları, yargı önünde hesap vereceklerdir ama attıkları çamurun izi kalmaktadır. Hiçbir ülkede, kendi değerlerine saldıran bu tür dış odaklarca beslenen bir basın olamaz. Sansür yoluyla değil ama basının oluşturacağı etkin oto kontrol sistemiyle bunlar engellenmelidir. ABD’deki ikiz kuleler olayının basına olumsuz yansımasını hangi güçler önledi? Ülke menfaati için kontrol sistemi de şart. Çetinoğlu: Fikir ve düşünce hürriyeti olmasına rağmen hapiste olan gazeteciler var. Hürriyetler kötüye mi kullanılıyor, gizli bir baskı mı söz konusu? Akosman: Düşünce suçlularının, özgürlüklerinin sınırlandırılması, sansür anlayışının farklı uygulama şeklidir. Düşünce suçlarına, eylem suçu gibi yaklaşılması, bu olumsuz sonuçları doğurmaktadır. Son yıllarda ülkemizde oluşan sokak terörüne daha ılımlı yaklaşılırken, basının eleştirisi terör suçu gibi algılanmaktadır. Toplumda bir sindirme operasyonu, sistemli bir şekilde uygulanmaktadır. Düşünenler, düşüncelerini açıklamaktan kaçınmaktadır. Korkutucu bir baskı söz konusudur.

Çetinoğlu: Basın sektörünün; yasama, yürütme ve yargı güçlerinden sonra ‘Dördüncü  Kuvvet’ olduğu söylenirdi. Öyle dönemler yaşandı ki, basının ‘Birinci Kuvvet’ olarak düşünülmesi gerektiği belirtildi.Günümüz basınının güç kaybettiği gözlemleniyor. Sebeplerini yorumlar mısınız?

Akosman: Toplumu yönlendirmede, basının etkin gücü göz ardı edilemez. İktidarların baskısı karşısında, basının özgürlüğü daha da anlam kazanmaktadır. Yasama erkinde ezici çoğunluğu ele geçiren iktidarlar, yargıyı da kontrol altına almaya çalışmaktadır. Ülkemizde sıkça tartışılan ‘yandaş yargı‘ veya kontrol altına alınmış yargı tehlikesinden bahsedilmektedir. Yargıya bağlı adlî güvenlik gücü olmadığından, yargı görevini ifa ederken, yürütmenin emrindeki kolluk gücünden gereği gibi yararlanamıyor iddiaları yaygın durumdadır. Yargının etkisizleştirilmesi durumunda, basının ‘Birinci Kuvvet‘ olarak algılanması büyük önem arzetmektedir. Yargının siyasileşmesi tehlikesi, basının da güç kaybetmesine yol açmaktadır. Basın tarafsız ve objektif görevini yerine getirebilmesi için, bağımsız ve tarafsız yargıya ihtiyacı vardır. Basının eleştiri odağında her zaman iktidarlar vardır. İktidarın hışmından basını koruyacak olan ancak bağımsız yargıdır. Yargının üst kuruluşu yürütmeye (Adalet Bakanı) bağlı olursa, yargının tarafsızlığı tehlikeye girer.

Çetinoğlu: Televizyon,  gazetecilik sektörünü ne yönde etkiledi?

Akosman: Yazılı basının, televizyonlarla yarışması mümkün değildir. Haber verme önceliği açısından televizyonlar hayli şanslıdır. Okuma alışkanlığı düşük olan ülkemizde, sadece TV izleyerek haber ihtiyacını karşılayan kesim önemli bir kitleyi oluşturmaktadır. Haberleri derinliğine değerlendiren gazetelerdeki yorumlardır. Bu ihtiyaç nedeniyle TV’ler gazetelerin yerini tutamaz. Televizyonların gazete tirajlarına olumsuz etkisi inkâr edilemez.

Çetinoğlu: Günlük gazete ile haftalık haber-yorum dergileri rekabetini yorumlar mısınız?

Akosman: Haber-yorum dergileri daha entelektüel okurlara hitap etmektedir. Günlük gazetelerde de yorumcular az değildir. Bu nedenle, gazetelere karşı haftalık veya aylık fikir dergilerinin mücâdele gücü zayıftır.

Çetinoğlu: Gazetelerdeki erotik resimlerin tiraj üzerindeki etkileri nedir, neden?

Akosman: Toplumun önemli kesimi gazetelerdeki erotik resimlere karşı çıksa da sessiz kitleler bu tür gazeteleri izlemektedirler. Ülkenin kültürel durumu ve cinselliğe yaklaşım açısı, erotik yayın istismarcılarına fırsat sağlamaktadır. 45 yıldır yayın dağıtımı hizmeti veren bir şirketimizin istatistik verilerinden hareket ederek, enteresan bir konuya açıklama getirmek istiyorum. Erotik içerikli yayınlar, ülkemizin daha çok muhafazakâr bilinen illerinde en yüksek tiraja ulaşmaktadır. Evet kendilerini baskı altında hisseden insanlar, erotik yayınlara daha çok ilgi gösteriyor.

Çetinoğlu: ‘Sorumlu gazetecilik’ kavramını yorumlar mısınız?

Akosman:Sorumlu gazetecilik‘ toplumda yerleşmiş objektif ahlak kurallarının, gazeteciler tarafından özümsenmesi ve tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda uygulanmasıdır. Her meslek gurubunun hatta kurumların, belirlenmiş ‘etik kuralları‘ olmalıdır. Toplumun ahlak kurallarının en etkin şekilde uyulması gereken mesleklerden biri de gazetecilik sektörüdür. Gazeteci, kendi veya patronunun çıkarları yerine, toplumun çıkarlarını ön planda tutmalıdır. Sorumlu gazetecilik bunu gerektirir.

Çetinoğlu: Gazetecilik sektörü ile ilgili idari ve hukuki düzenlemelerle ilgili düşüncelerinizi ve nasıl olması gerektiği konusundaki görüşlerinizi alabilir miyim? Akosman: Gazetelerin en önemli problemi maliyet problemleridir. Kâğıdın, kalıbın ve boyanın daha uygun temin edilebilmesi. Maliyet kalemleri arasında, matbaaların elektrik sarfiyatı da gelmektedir. Mali yükleri azaltılan gazeteler daha objektif ve daha tarafsız yayın yapabilirler. Gazetelerin ülke genelinde dağıtımı da çok önemli bir konudur. İki büyük basın kuruluşunun sâhip olduğu dağıtım şirketleri, diğer gazeteleri esir almış durumdadır. Her yayın organına, farklı maliyet çıkarıp, farklı dağıtım ücreti almaktadırlar. Sayın Ecevit döneminde, Devlet Dağıtım Ofisi kurulmuştu ama verimli olamadı. PTT veya diğer kuruluşlar da bu konuya el atamıyor. Tüm basının kaderi iki dağıtım şirketinin elindedir. Gazete satış noktaları, bu iki şirkete sözleşmelerle bağlıdır. Üçüncü bir şirketten yayın almaya çekiniyorlar. Rekabet Kurulu Başkanlığı, geçmişte Uzan Gurubu gazeteleri sebebiyle, mevcut iki dağıtım şirketini cezalandırmıştı ama ayni bayilere dağıtım yapabilmesini sağlayamamıştı. Sektörle ilgili idari ve hukukî alanda yapılması gereken hayatî düzenlemelere ihtiyaç vardır.

ABDULLAH AKOSMAN

1946 yılında Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. Hayrat İlkokulu’nu, Of Ortaokulunu, Trabzon Lisesi’ni bitirdi. 1965 yılında İstanbul’a yerleşti ve Milliyet Gazetesi’nde idarî kadroda çalışmaya başladı. 1966-1970 arası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu.

1970-1974 arası İstanbul İktisadî İdarî Bilimler Fakültesi Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1967-1971 yılları arasında Bugün Gazetesi’nde sanat köşesi yönetti. Daha sonraki yıllarda Sabah ve Hâkimiyet Gazeteleri’nde çalıştı.

1976 yılında askerliğini kısa dönem Yedek Subay olarak tamamladı.

 

 

Aydınlar Ocakları 41.Şûrası – Manisa ( 1 )

Aydınlar Ocakları genelinde her altı ayda bir yapılan Şûra toplantılarının 41. Si bu yıl 15 – 17 Mayıs tarihleri arasında buram buram Türklük ve İslâmiyet kokan şehzadeler şehri Manisa da yapıldı.

Duyurusu daha önceden yönetim kurulumuz tarafından ilan edilen, ilimiz Kocaeli Aydınlar Ocağını temsil etmek üzere, Av. Ruhittin Sönmez, Eşleri Dr. A. Gülden Sönmez Hanımefendi, Cemal Barış, eşleri Hanımefendi ve çocukları ( Özel Otolarıyla geldiler ), Mustafa Görgün ( Özel arabasıyla geldi ), İbrahim Gencer, İsmail Kaya ve İdris Türkten olmak üzere 41. şûraya katılma kararı aldık.

Sakarya Aydınlar Ocağıyla istişarede bulunarak aynı otobüsle gitmek üzere anlaştık ve gece saat: 24 00 te Kocaeli Otogar’ından hareket ettik. Susurluk’a vardığımızda otobüs şoförümüz yarım saatlik ihtiyaç molası verdi ve herkes tabii ihtiyaçlarını giderdikten sonra Susurluk köpüklü Ayranı‘nı içmeden gitmek olmaz diyerek birer bardak nefis ayran içildi.

Cuma sabahı saat 07 00 de konaklayacağımız otelimize geldik ve yol yorgunluğunu biraz olsun üzerimizden atmak için herkes odalarına çekilip istirahat etti. Cuma saati geldiğinde otelimize en yakın camiye Cuma namazımızı eda etmek için gittiğimizde caminin vaizi kürsüden vaaz ediyordu. Vaazda dikkatimi çeken, Türk milliyetçiliğinin ayaklar altına alındığı bir dönemde hiçbir cami vaiz’inin ağzına almaya cesaret edemediği Türklük konusunu işlemeğe çalışıyordu vaiz efendi. Dikkatimi çeken diğer bir nokta ise aynı caminin minberinin en üstünde Türk bayrağının asılı olmasıydı. Birilerinin “AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk” sözüne inat; Cuma vaazını dinleyip, Türk Bayrağını camide görmekten Türklüğümle bir defa daha gurur duydum.

Saat: 15 00 te otelimizin toplantı salonunda Şûramızın ilk oturumu başladı.

Divan heyeti oluşturulduktan sonra konuşmacılar:

–          Av. Gürsel Aslan: “Din ve Milliyetçilik”,

–          Prof. Dr. İbrahim Öztek: “Millet, Milliyetçilik ve İslamiyet”,

–          Prof. Dr. Mehmet Pekin Karagöz: “3 Mayıs Türkçülük Günü”

–          Av. Ruhittin Sönmez: “Çözüm Sürecimi, Çözülme Sürecimi”,

–          Doç. M. Kemal Cerrahoğlu: “GDO lu ürünler ve etkileri”.

Konularında yaptıkları söyleşilerle değerli bilgilerini bizlere aktardılar.

1.Günkü program bittiğinde Türk misafirperverliğinin en güzel örneklerini sunan Manisa Aydınlar Ocağı, havuz kenarında mutantan bir akşam yemeği ziyafeti sundular. Tabi bu arada diğer vilayetlerimizden gelen arkadaşlarla hasret giderme, aramıza yeni katılanlarla tanışma faslını da unutmayalım.

Programın 2. Gününde 09 30 da toplantı salonunda tekrar toplanıldı ve Divan heyeti seçimiyle oturum başladı. Divan Başkanlığına oy birliği ile Av. Ruhittin Sönmez seçildi. Açılış konuşmasını Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof.Dr. Mustafa Erkal yaptıktan sonra;

sırayla:

İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeki Aslantürk, Türk tarihinin çeşitli evrelerinden nefis bir konuşma yaptı.

3. Konuşmacı olarak Çanakkale Aydınlar Ocağı Başkanı Abdullah Sarıca, “Çanakkale Ruhu” konulu söyleşisiyle dinleyenlere güzel mesajlar verdi.

4. Olarak İstanbul Aydınlar Ocağı üyesi Akademisyen Dr. Sakin Öner ise, 13 yıllık AKP döneminde Milli Eğitim’in nasıl millilikten çıkardığını verdiği çarpıcı örneklerle gözler önüne serdi.

Devam edecek.

 

Göç Sorunu

Geçmişe baktığımızda göçe maruz kalan milletlerin başında Türklerin geldiği görülür. Özellikle 19.yy dan itibaren başlayan toprak kaybına bağlı zorunlu göçler milli tarihimiz içerisinde önemli yer tutmaktadır.

Bu göçler sırasında yaşanan sıkıntılar yaşanılan ölümler ve göç esnasında yapılan baskınlarla halkın uğradığı zulüm Türk tarihinin önemli bir bölümünü inşa etmektedir.

Bu nedenledir ki Türk milleti göç edene karşı sabırlıdır ve ekmeğini paylaşır. Nitekim Lozan anlaşması ile Rumeli’den göçen Türkler Anadolu’ya geldiklerinde yerli halk tarafından herhangi bir sıkıntı yaşamazken aynı şekilde Yunanistan’a giden Ortodoks ahali orada ki yerli halk tarafından benimsenmeyerek çeşitli tacizlere maruz kalmıştır.

Bugün Yunanistan’a gittiğiniz de Türkçe konuşan Rumların çoğu buradan göçen Rumlardan olup uğradıkları tacize tepki olarak çocuklarına Türkçe öğretmişlerdir.

Türkiye uzun zamandır aralıklarla göç kabul etmektedir. 1950 yıllarında Bulgaristan ve Yugoslavya’dan toplam 330 bin kişi göç etmiştir. Bu zorunlu göçlerin sebebi genellikle siyasi nedenle ülkeler arasındaki politikalardan kaynaklanmaktadır.

1989 yılında en son Bulgaristan’dan gelen 500 bini aşkın soydaşlarımız ile Türkiye’ye göç son bulmuştur.

Göç edenlerin tamamının Müslüman ve Türk olması daha sonradan yerleştirilmelerinde ve topluma adaptasyaonunda önemli rol oynamaktadır.

Nitekim ilk gelen göçmenlerin ülke ekonomisi o günlerde tarıma dayalı olduğu için köy ve ilçelere yerleştirilerek tarım ekonomisine katkı sağladıkları bir gerçektir. Daha sonra gelenler ise kentleşmenin artmasıyla birlikte şehirler de belirlenen yerlerde yapılan konutlara yerleştirildiği görülmektedir.

Göçmenlerin yarısının ise daha önceden gelen eş dost ve akrabalarının yanlarına yerleştiği önemli bir ayrıntıdır.

Bugün Türkiye Suriye İç savaşı nedeniyle Türkiye’ye göç eden 1.5 milyon Suriyeli göçmen nüfusu ile karşı karşıyadır.

Geçmişte yapılan göçler de ülkenin demografik ve ekonomik yapısı göçleri absörbe edebilirken bugün içerisinde bulunduğumuz nüfus yoğunluğu ve ekonomik şartların güçlüğü sebebiyle bu göç sıkıntı yaratmaktadır.

Ülkemizin içerisinde bulunduğu durum 1,5 milyonu aşkın yeni bir nüfusu kaldırabilecek durumda değildir. Özellikle bu yoğunluktaki bir göçün hazırlık yapılmadan meydana gelmesi daha da sıkıntı yaşatmaktadır.

İleride Suriye’de savaş bittiği zaman bu insanların bir çoğunun geri dönmemesi durumunda ülkemizi gelecekte güvenlik açısından da ciddi sıkıntılar beklemektedir.

Nitekim geçtiğimiz günler de İstanbul da çeteleşen Suriyeli gençlerin yaşadıkları yerdeki birkaç genci dövmesi ileri de yaşanabilecek sıkıntılara karşı bir örnek teşkil etmektedir.

Geçmişte yaşanan göçler de dil, örf adet noktasında herhangi bir sıkıntı yaşanmadığından göçmenlerin adaptasyon sorunu kısa süreli olmakta idi.

Bugün gelen Suriyeli göçmenlerin başta dil sorunu olmakla birlikte ülkemize adapte olmasında da güçlükler yaşanmaktadır.

Daha önce yapılan göçlerden farklı olarak eş dost ve akrabalarının da ülkede yaşamaması toplum içerisinde kabulü daha da zorlaştırmaktadır.

Suriyeli göçmenlere serbest dolaşım hakkı, oy kullanma hakkı verilirken eğitimlerinin nasıl olacağına dair herhangi bir bilgi verilmemektedir.

İleride büyük sorunlar yaşamamak adına Suriyeli göçmenlerin yerleştirilecekleri lokasyonlar iyi seçilmeli hem kendilerinin hem de vatandaşlarımız açısından uygun yerler yönetimce belirlenmelidir.

Kısa vadeli menfaat uğruna uzun vadeli sorunlar yaratmak bir ülkeyi dar boğaza sokacak yegane hamledir. Saygılarımla…

 

Çanakkale Zaferi ve Etkileri

0

Çanakkale Savaşları’nın tarihî akışını, içyüzünü ve sonuçlarını az çok hepimiz biliyoruz. Bunları tekrardan ziyade, bu tarihî olaydan ilham alarak; Çanakkale Zaferi’nin Türkiye’de ve özellikle İslâm Âlemi’nde yaptığı tesirleri dile getirmeye çalışacağım.

İki İslâm Âlemi var. Enfüsî ve Âfâkî yani İç ve Dış. Çanakkale Zaferi’nin her ikisine de te’sîri var. Çanakkale Zaferi’nin geçmişe ve geleceğe bakan yönleri var. Çanakkale Zaferi hâldir. Bunu geçmişe borçlu. Biz istikbâliz, bunu Çanakkale Rûhu’na borçluyuz. Bir de dış âlemin istikbâli var. Bu da ikidir. Batı ve İslâm âlemi. Çanakkale Rûhu, her ikisine de te’sîr etmiştir.

Çanakkale Zaferi, öyle bir yumak ki, çöz çöz bitmez. Çanakkale Zaferi’nde bizleri geriye doğru götüren ve ileriye doğru baktıran cihetler var. Çanakkale Zaferi arkamızda ibretler, önümüzde aydınlık ufukları gösteren bir tablo sergilemektedir.

Çanakkale Zaferi, geçmiş zaferlerimizin ruhunu taşıdığı gibi, gelecek olanların da, aynı ruhla kazanılacağını göstermekte ve âdeta  “Dokunmayın bu arslana.”  Dedirtmektedir. Geçmişten kopamadığımız  gibi, geleceğe de kayıtsız kalamıyacağımızın göstergesidir bu zafer.

X

İslâmiyet doğduğu günden bu yana, Hristiyanlığın ve Yahudilerin ufkunu kararttı. Kişilere ve milletlere köklü bir dinamizm kazandırdı. Rûhlarda ve kafalarda derin inkılâplar yaptı. Yeni bir nizam, yeni bir kültür, yeni bir ilmî anlayış ve medeniyetin doğmasına sebep oldu. Bu ilâhî nuru karartmak isteyen Haçlı girişimlerine ise dokuz asır boyunca hep Türk Sultanları karşı çıktılar. Hepsi İla-yı Kelimetullah yani Allahın ismini yüceltmek gibi büyük bir idealin peşinde koştular.

İşte Batı, İslâm Âlemi’ni rahatça sömürmesine en büyük engel gördüğü, Nizam-ı Âlem idealine sahip Osmanlı’yı ortadan kaldırmak istiyordu. Bu uğurda öldürücü darbeyi ise, ancak Çanakkale’den geçiş sağlıyabilecekti. Batı’nın bu husûsta kamuoyu da yeterince hazırdı.

Nitekim  “General Nelson, Edvar’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: ‘Ayaklananları yakmakta veya diri diri derilerini yüzmekte bizi serbest bırakacak kanunlar çıkartmalıyız! Çünkü içimizde yanan intikam ateşi, yalnız idam etmekle sönmüyor!’

“İngiliz meşhurlarından Gladstone da şöyle diyordu: ‘Kur’an yeryüzünden kaldırılmalı, Avrupa; Müslümanlardan temizlenmeli!’

“Lord Salisbury ise: ‘Hilâl, Haç’tan ne aldıysa geri vermeli, aksi olmamalı.’ Diyor.

“Yunanlı Kiçon da: ‘Kâbenin yıkılmasını, Peygamberimizin mezarının Luvr müzesine taşınmasını’ istemişti! -Bu sözler ve misaller için Bk.: Ahmet Emin, ‘İslamın Bugünü’ Çev: A. Öztürk. – ” (Yüz Plân, T. G. Djuvara-Emir Şekip, Terc: Yakup Üstün, İstanbul-1979, s.7)

“Kendileri için en büyük engel olan Osmanlı’yı ortadan kaldırmak için asırlarca nasıl yılmadan çalıştıkları, Raymond Lülle gibi felsefî tercümeler yapan papazların, Erasmus gibi  ‘Deliliğe Methiye’ yazan Hümanistlerin, felsefî sistemler kuran büyük filozof Leibnitz’in, Volter gibilerin, Volney, Didero gibi ateistlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmaya çalışmalarında hayret ve ibretle görülür.” (Aynı eser, s. 7-8)

Çünkü Müslümanlar,  “Hz. Osman’ın, İstanbul’un Kuzey Afrika ve İspanya tarafından gidilerek fethedileceği yolundaki bir direktifinin de te’sîri ile İslâm Fâtihleri; bir şimşek hızıyla bu istikamette ilerlemişler, 711’de İspanya’yı fethetmişler, Preneleri aşarak Fransa’ya ulaşmışlardır. Birinci Emevî Halifesi Hz. Muaviye zamanında Kıbrıs ve Rodos adaları alınmış, İstanbul muhasara edilmiştir. Emevîler, özellikle Doğu Akdeniz’de tam bir hâkimiyet

561

kurmuşlar, buna mukabil İbn-i Haldun’un ifadesiyle  ‘Hristiyanlar Akdeniz’de birkaç asır bir tahta parçası dahi yüzdürememişlerdir.’

“Daha sonra İslâm’ın Bayraktarlığı’nı ele alan Türkler, bir taraftan Müslüman Araplar’ın gerçekleştirdiği fetihleri devam ettirirken, bir taraftan da İslam’ı ve İslâm beldelerini Haçlı saldırılarına karşı korumuşlardır. Anadolu’yu fethetmişler, Rumeli’ye geçmişler, Avrupa içlerine kadar ilerleyerek Viyana’ya ulaşmışlardır.” (Aynı eser, s. 11-12)

Hakikaten, Bernard Lewis’in Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabında ifade ettiği gibi: “Kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı İmparatorluğu, İslam gücünün ve inancının ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Avrupa’nın geniş bir kısmında İslam egemenliğini kurma çabasıyla daha sonra da Batı’nın amansız karşı saldırısını durdurmak ya da geciktirmek için devamlı olarak Hristiyan Batı ile savaş hâlinde idiler.

“Osmanlı Türkü için, bütün ilk İslâm anayurtlarını kapsayan imparatorluk İslamiyet’in ta kendisi idi. Osmanlı vekayinamelerinde imparatorluğun toprakları  ‘Memalik-i İslam’ / ‘İslam Ülkeleri’, hükümdarı  ‘İslam Padişahı’, orduları  ‘Asâkir-i İslam’ / ‘İslâm Askerleri’, dinî başkanı  ‘Şeyhülislam’ olarak adlandırılırdı. Onun halkı, kendini her şeyden önce Müslüman sayardı.

“Osmanlı Türkleri kendilerini İslamlık ile özdeş görmüşler, diğer her hangi bir İslâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini İslamlık içinde eritmişlerdi. “Türk”  sözcüğü Batı’da Müslüman’ın  eş anlamı hâline gelmesi ve Müslüman olmuş bir Batılı’ya  ‘Türk olmuş’ denmesi ilginçtir.” (Modern Türkiye’nin Doğuşu, Bernard Lewis, Mütercim: Prof. Dr. Metin Kıratlı, 2. Baskı, Ankara-1984, s. 12-13)

“Hristiyan Avrupa yüzyıllar boyu İslam’dan intikam alma (uğruna ve Türkiye’yi parçalamak için 100 plân yapıp, tatbikata koymuş ve) İslam’ın feyiz ve bereketine engel olmak, İslâm’ın çekilmiş kılıcı Türkleri tarih sahnesinden silmek için, Şeytan’ın bile aklına gelmiyen tertiplere girişmiş, akıllara durgunluk veren entrikalar çevirmiş.

“1913’e kadar her fırsatta tatbikata konulan Türkiye’yi parçalama plânları Mondros ve Sevr’de çizilen karanlık tablolarla zirveye çıkmışsa da Çanakkale Zaferi’nin rûhuyla yeniden şahlanan Türk Milleti bu sonuca boyun eğmemiş, plâncılara gücünü kuvvetini ispat ederek Yeni Türk Devleti’ni kurmuştur.

“(Fakat) asıl hedef olan Türk Devleti tarih sahnesinden silinemediği için üzerinde oynanmak istenen oyunlar sona ermemiştir. Her geçen gün yenileri hazırlanmakta zaman ve şartlara uygun biçimlerde sahnelere konulmaktadır.” (Yüz Plân, T. G. Djuvara-Emir Şekip, Terc: Yakup Üstün, İstanbul-1979, s. 13-15)

Nitekim  “Mehmetçik 1914-1918 Cihan Harbi’ne katılmak zorunda kaldığı vakit, Avrupalı’ların artık bitti, tükendi, sandıkları Mehmetçik; 1915 yılı Martının 18. Günü İstanbul kapılarını zorlamaya kalkışan dünyanın en azametli, en kudretli iki büyük devletinin iş birliği yapmış deniz kuvvetlerine karşı, o parlak zaferi kazanmaya muvaffak oldu.” (A. Cemaleddin Saraçoğlu, Çanakkale Zaferi, İstanbul-1953, s. 3)

X

Rauf Orbay Birinci Dünya Savaşı’na giriş sebebimizi şöyle açıklıyor:

“Umumî Harb’e girmemiş olsaydık, o zaman İngilizlerin müttefiki olan Ruslar, Türkiye’ye girerlerdi. Eğer harbe girmemiş olsaydık, Rusya’da Bolşeviklik inkılâbı olmaz, Çarlık idaresi devam eder ve bu idare hele bir büyük harbin gâlibi olunca, öteden beri göz diktiği Boğazlar ve İstanbul’u mutlaka ele geçirmek yolunu tutardı. Öte yandan müttefikimiz olan Almanlar da, para veriyorlar, top veriyorlar ve harbe girmemizi istiyorlardı. Pek sıkışmış bir durumdakilerin bu istekleri idare edilemezdi. Zira o zaman Almanlar bizi bırakmış olsalardı, bittik demekti. Kısaca, bizim 1914’te Birinci Cihan Harbi’ne girmemiz zarurî idi.” (Yakın

562

Tarihimiz, Rauf Orbay’ın Hatıraları, Sayı:1, s. 20)

Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Dördüncü Ordu-yu Hümayun Kumandanlığı göreviyle Suriye’ye hareket edeceği sırada karargâhında şöyle konuşur:

“Bugün dünyanın her tarafında dökülmekte olan kanlar, tamamen emin olmalısınız ki, bir vakitler şarkta pek büyük şa’şaa ve şevketle yaşamış olan bir muazzam imparatorluğun sukutunu (düşüşünü) te’min içindir.

“Bu imparatorluk, İslâmiyetin şevket ve azametini temsil eden bir hükümettir. Altı asırdır İslâmın şevket ve azameti namına şarkta ferman-ferma oldu (fermanını yürüttü). Onu yıkmak, İslâm şevketini, azametini yıkmak demekti.

“Cihan Tarihi’ni baştan başa tetkik edersek, düşmanlarımızın, bihassa üç asırdan beri yegâne meşgalesinin bu İslâm Devleti’nin inhitatını (çöküşünü) te’mîn yolunda çalışmaktan ibaret kalmış olduğunu görürüz.

“Hasımlarımız son zamanlarda artık, bu emelin hakikat olmağa başladığını gördüklerinden dolayı birbirlerini tebrik ediyorlardı. Bugünkü harp, yıkmağa uğraştıkları imparatorluğumuzun, mirasını paylaşamadıkları için yapılmaktadır.

“Ne Bosna’da bir Sırplı’nın Avusturya veliahtine attığı kurşun, ne Fransa’da Reisicumhur’un Rusya Çarı’na vermiş olduğu söz, ne Almanya’nın Belçika bîtaraflığını (tarafsızlığını) ihlâl etmiş (bozmuş) olduğu içindir. İngiltere’nin ileri sürdüğü bu iddiaların hiç biri harbin hakikî sebebini teşkil etmez. Bunların hakikî gayeleri artık mâlûmdur.

“İngilizler Mısır, Irak, Ceziretü’l-Arab ve Filistin’i; Fransızlar Suriye’yi; İtalyanlar Anadolu sahillerini; Ruslar da İstanbul’u ve Boğazları almak suretiyle, Osmanlı Saltanatı’nın mirasına konmak istiyorlar. Diğer taraftan bunun kendileri için de kat’î bir tehlike olduğunu, Almanya gibi müttefiki de biliyorlardı. Bence bu umumî harp, işte bu gaye nâmına zuhur etmiştir. Eğer Osmanlı Hükümeti bu harbe iştirak etmemiş olsaydı, memleketin istiklâli tamamiyle tehlikeye girmiş olacaktı.” (Yakın Tarihimiz, Cemal, Enver Paşalara göre İlk Dünya Savaşı’na niçin girmiştik? Cilt:1, s.150-151)

Hariciye Nazırı olarak bu işlerin asıl uzmanı sayılan Halil Bey de Cemal Paşa’nın sözlerini kuvvetlendirecek mahiyette konuşur ve sonunda:

“Filvaki (gerçekten) o sıralarda Rusya’nın Vekiller Riyaseti (Başkanlığı) mevkiine geçen General Trepof, Mecliste ilk beyanatını okurken  ‘İstanbul surlarına Rus arması asacağından’  bahsediyordu (der ve ilave eder:) Osmanlı Devleti; Cihan Harbi’ne, iki gaye tâkip ederek karışmıştır:

“Devletin istiklâl ve tamamiyetinin muhafazası ve İmparatorluk dışında kalan Müslüman ve Türklerin mahkûmiyetten kurtarılması. Bu cihette bu cihan cengi, Türkler ve Müslümanlar için, bir istiklâl ve kurtuluş cihadıdır.” (Aynı eser, s.150-151)

“Gene o günlerde, harp devresinin ilk konuşmasını yapan Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa da:

“Biz Allah’ın inayetiyle yalnız Osmanlı Tâc ve Saltanatı’nı muhafaza değil, bütün İslâm Âlemi’nin hukuk ve hayatını muhafaza ve istihsale (elde etmeye) muvaffak olacağız, diyordu.” (Aynı eser s.151)

Nitekim  “Çanakkale Rûhu Millî Mücadele Rûhu’nun başlangıcı oldu.” (20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Ankara-1991 (7. Baskı) Cilt:1, s.113-114)

Çünkü  “İttihat ve Terakkî Umumî merkezi her ihtimali göz önüne alarak Dünya Harbi yenilmemizle neticelendiği takdirde, silahları bırakmıyarak Anadolu’ya çekilip orada kademe kademe müdafaaya devam kararını vermiş, bunun için de bir plan hazırlamıştı.

563

“Çanakkale’de bilhassa 18 Mart’ta zorlandığımız günlerde, bu plânın ilk defa tatbikine lüzum görülmüş ve düşman donanmasının boğazı geçip İstanbul’u işgal etmesi ihtimali karşısında bu plân gereğince vazifelendirilmiş olanlar harekete geçmişlerdir. Çünkü Almanlar, müttefiklerin dokuz saatte Çanakkale’yi geçeceklerini söylüyorlardı.” (Yakın Tarihimiz, İttihat ve Terakkî’nin Gizli Plânı, Cilt:1, s.263)

X

Çanakkale zaferi; Millî Mücadele’nin; Millî Mücadele mazlum milletlerin istiklâllerini netice vermiş ve hâlen sonuç vermeye devam etmektedir.

Sureta / şeklen istiklal ve hürriyetlerini kazanan İslâm Âlemi şimdilerde sîreten, keyfiyetçe yani içerik bakımından da, siyasî ve iktisadî serbestiyetlerini kazanma yolunda adımlar atmaktadır. Kısaca tasaffî yani safileşme, şahsiyetini bulma, hızla devam etmekte, Âkif’in:

 

Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakk’ın

Kimbilir belki yarın belki yarından da yakın.

 

İfadesiyle hükme bağladığı sonuca, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bütün İslâm Âlemi koşmaktadır.

M. Esat Bozkurt’un, yıllarca önce dediği gibi: “Türk İhtilâli (yani Millî Mücadele Rûhu) mevzii (yöresel) kalmayacaktır. Bizden başka, bunun esaslarıyla saadete erişecek milletler de vardır. Bunlar mazlûm uluslardır ki, kurtuluşlarını ihtilalimizin prensiplerinde bulacaklardır. Bulmağa başlamışlardır bile. İşte İran, işte Mısır ve işte  ‘Atatürk Atatürk’  diye, hürriyetleri için boğuşan  Çin. Dört yüz milyon insan.” (M. Esat Bozkurt, Cihan Yamakoğlu, Ankara-1987, s.90)

Çanakkale Zaferi bir hesaplaşmadır. Batı’nın istikbale yönelik bütün oyunlarının bozulduğu bir arenadır. Hayat hakkımızın başımız dik ve vakur olarak doğrulanıp, kuvvetlendirildiği ve pekiştirildiği ve artık  “Dokunmayın bu Arslana.”  Denildiği milletler arası hâkimiyet savaşlarının âdeta finali ve istikbale ait, parlak kaderimize fetva verdirdiğimiz bir fermanıdır.

Çanakkale Rûhuyla kazanılan Millî Mücadele ve safhaları, İslâm Âlemi’ni derin uykusundan uyandırdı, kendine getirdi. Bu uyanış geç de olsa meyvesini verdi ve XX. Yüzyılın ortalarında, başta Arap Devletleri omak üzere İslam Âlemi Batı esaretinden ve istibdadından kurtulup teker teker İslâm Devletleri olarak tarih sahnesinde beklenen aslî yerlerini aldılar.

Gerçi sureta / şeklen cumhurî birer devlettirler, fakat çok yakın bir zamanda sîreten ve keyfiyetçe de istiklallerine kavuşacaklar ve boyunlarına yapışmış olan sömürgen yaban elleri koparıp atacaklardır. İşte, içinde yaşadığımız olaylar, parlak yarınları doğuracak olan sabaha, en yakın en karanlık gecelerdir.

Ve şimdiki İslâm Âlemi’nin dünyevî saadeti, bilhassa Türkiye’nin saadeti, özellikle İslâm’ın ilerlemesi, onların uyanmasıyla olan Arab’ın saadetinin doğum belirtileri  II.Meşrutiyet’in ilânıyla görünmeye başlamış ve saadet güneşinin çıkması ta o zamanlar yakınlaşmış ve XX.Yüzyılın yarısında birer birer istikbâl ufkunda doğmuşlar. Ve istikbâlin yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacağında da, ilk sözü Osmanlı Meşrutiyeti söylemiş ve müjdelemiştir.

Çanakkale, günahlarımıza kefaret olarak, istikbal ufuklarını bizlere her yönüyle açmış, geleceğin maddî manevî fetihlerinin rehber yıldızlarını göstermiş ve artık ihtilâf ve çekişmeyi bırak, ittihada yani birlik ve beraberliğe sarıl diyerek, mânen cansızlar devri geçmek üzere olduğunu, canlılar ve câzibler asrının geldiğini müjdeliyerek, karanlıklar içinde boğulan şu asrı ve gelecek asırları aydınlatacak maddî-mânevî bir ışığı, cansızlara can, canlılara taze can olarak üflemiş, karanlığa açılan, hiçliğe giden hesapsız ve hedefsiz yollardan Doğu’yu kurtarıp

564

bir saadet ve ebed âleminin rotasını çizmiştir.

Çanakkale mucizesi, şimdiye kadar karanlıklarda kalan ve meçhullere karışan zihinleri aydınlattı. Bizi ve İslâm Âlemi’ni yolsuz yollarda yorulup kalmaktan korudu ve kurtardı. Savaşın bu dehşetli hengâmında bu temiz milletin ve bu cennet gibi memleketin sapasağlam bir hâlde durması ve bütün İslâm diyarında Çanakkale’de olduğu gibi her taarruzdan korunmasının ve gerektiğinde yine korunacağının bir İlahî ve Ahmedî yardımla olduğunu ve olacağını, dost düşman herkese gösterdi.

Bu savaşın acıklı ve aşağılık durumu karşısında Hristiyanlık Âlemi şimdi ne yapacaktı? Evet ya batacak, ya da kendisine ancak İslâm’ın gölgesinde bir hayat hakkı bulacaktı.

Evet, Çanakkale mucizesi körlere göz, sağırlara kulak, dilsizlere dil olmuştu. Yeni bir uyanıştan haber veriyor, hamiyet-i milliyenin ancak hamiyet-i diniyye ile galeyana gelip şahlanacağını, ateşten bir sel olup, Avrupa zalimlerinin  -Çanakkale’de olduğu gibi-  üzerlerine akacağını ve onları sefih âlemlerinden ışıklı bir çıkış yoluna çıkaracağını, Avrupa ve Amerika’nın İslâm’a hâmile olduklarının ilk emarelerini dünya kamuoyunun gözleri önüne sermiştir.

Çanakkale Rûhu, zamanın İngiliz lisesinde okuyan İslâm’ın kabiliyetli genci Hindistan; zamanın İngiliz Siyasal Bilimler Fakültesi’ne devam eden İslâm’ın zeki oğlu Mısır; zamanın Rus Harp Okulu’nda tâlim eden İslam’ın iki bahadır oğulları olan Kafkas ve Türkistan gibi İslam Mücahitleri’nin, eğitimlerini tamamlayıp diplomalarını aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçerek, muhteşem âdil pederleri olan İslamiyet’in bayrağını en yüksek ufuklarda dalgalandırmakla, ezelî kaderin nazarında, feleğin inadına, insanlıktaki ezelî hikmet ve gayenin sırrını cihana ilan edeceklerinin ilk işareti ve ilk habercisi olmuştur.

Ve Çanakkale, bize karşı bilmeden savaşan müslüman kardeşlerimizin uyanışına vesile oldu.

Yine Çanakkale, hem Osmanlı içindeki, hem de Osmanlı dışındaki müslümanların İslam ve insanlık vahdetini elde etmeleri gerektiğini ihtar ederek, birlik ve beraberlik nurunu saçmış, üzerlerindeki baskıları kaldırabileceklerini onlara anlatmıştır. Âkif’in ifadesiyle, Çanakkale’de bu millet, bütün samimiyet ve içtenliğiyle Allah’ın nazlı ve niyazlı bir kavmi oluşunun verdiği korkuyla karışık bir cesaretle:

 

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî

Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlâhî

 

Diyerek, yine Rabbinin şefaatine sığınmasını bilmiştir.

Çanakkale Rûhu, dünya ilim ve irfan sahasına; yapılan Millî Mücadele’yle Türkiye’den bir güneş doğmasına sebep olmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üç yüz sene önce, insanlık âlemine doğmuş olan güneşin bir yankısıdır ve o manevî güneşin her asırda parlayan ışıklarından birisidir. Beklenilen son manevî mucizesidir.

İslam’a bin yıllık tarihinin şehadetiyle hizmet etmiş olan ve İslamiyetin yeryüzünde yayıcısı bulunan yüksek ecdadın evlâdı olarak, lisanı İslam hakikatlerini âleme duyururken, hâl ve tavrı da onun mânasını gösterdiği takdirde, yeniden dünyanın efendisi, cihanın başı ve insanlığın saadetine vasıta olacağının da büyük müjdesini vermiş ve ancak bu şekilde, asırlardan beri İslâm’ın Bayraktarlığı göreviyle cihanda en kutsal ve saygın bir yüksek yeri elde etmiş olan atalarına lâyık olacağının da hangi ruh ve davranışta saklı olduğunu göstermiştir.

Çünkü en büyük yapım, en büyük yıkımın yapıldığı yerde olur. Çünkü en büyük yardım, en

muhtaç olana verilir. İşte bu yüzden, Osmanlı İslam Devleti’nin felaketi, İslam Âlemi’nin

565

gelecekteki saadetiyle telafi edileceğini, Çanakkale Zaferi bütün dünyaya gösterdi. Çünkü, Birinci Cihan Savaşı sonunda meydanda gâlip, masada mağlup oluşumuz, haksız yere yurdun dört bir yanından istilâlara uğramamız, vatanın yakılıp yıkılarak bir harabeye döndürülmesi, yapılan vahşet ve zulümler, hayatımızın mayası ve hayat suyumuz olan İslâm kardeşliğinin gelişmesini hızlandırdı. Biz incinir iken, İslâm Âlemi ağlamaya başladı. Avrupa daha da incitse bağıracaktı.

Asırlardan beri İslâm milletlerinin arasına girip yerleşmiş olan yanlış inanç, ihtilâf ve tefrikanın yâni bölünüp bölük pörçük olmuşluğu kaldırarak mevcut fitne ve fesadı, kökünden kurutup, büyük bir kitle ve bir kurtuluş topluluğu hâlinde ortaya çıkmanın artık zamanı geldiğini değil sadece Türk Milleti’ne bütün İslâm Âlemi’ne göstermiştir.

Çanakkale Zaferi, Millî Mücadele’ye atılmak için bize lâzım ve gerekli olan manevî gücü fazlasıyla vermiş, Kuva-yı Milliye denen İslâm Mücahitleri yurdu baştan başa sarmış, gönüllere istikbalin muştularını sunmuşlardı.

Çanakkale Zaferi maddeten yurdu kurtaracak Kuva-yı Milliye’nin doğmasına sebep olurken, mânen de kurtuluşumuza sebebiyet verecek ve milletin gören gözü, işiten kulağı, düşünen kafası olacak olan TBMM.’nin de kurulmasını netice vermiş ve Ehl-i Hal ve Akd denen, yani memleket mes’elelerini çözüme götürecek ve bunu sağlamak için de, meşveret, şura ve danışmayı yani istişareyi düstur ve prensip edinecek vatanseverlerin bir çatı altında toplanmasına bir vesile olmuştur.

Çanakkale Zaferi, Millî Mücadele gücünü bu millete vermekle, Doğu’nun uyanmasına da ve dolayısıyla İslâm Âlemi’nin dikkatlerini üzerine çekerek onların da kendilerine gelmesinde baş rolü oynamıştır.

“Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve doğruluk üstüne tesis edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve hükmetme üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin kötülükleri, iyiliklerine galebe edip ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle, Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir sebep, bir delil hükmündedir. Ve kısa zamanda üstün gelecektir.” (Hutbe-i Şamiye, B.S.N. , İstanbul-1960, s.31)

Müsbet fenlerle donatılmış olan İslâm gerçeği, medeniyet ve san’atın hakîkî rehberi ve teşvikçisi sayılan ihtiyaç ve yoksulluk yâni ihtiyaç içinde bulunmamız, müslümanları ilerlemeye, merak duygusu da, ilim edinmeye sevkederek, bir de insaniyete lâyık en yüksek gayeye olan meyil ve arzu ile donanarak, Batı’ya ilerleme yeri olan dünyanın, İslâm Âlemi için de bir ilerleme ve yükselme yeri yapılmasının artık imkânsız olmadığını, İslâm Âlemi yine Osmanlı aydınları olan İttihad ve Terakkî’nin önderliğinde ve İslâm Âlemi’ne örnek oluşunda görmüş ve tatbikata koymuştur. Üstelik en büyük yardımcıları yaratılışlarına konmuş olan ilerleme ve yükselme arzu ve emeli idi. Ki artık bunun farkındaydılar.

İnsanlığın başına çabuk bir kıyamet kopmazsa, istikbalde insanlığın eski hatalarına kefaret olacak bir saadete kavuşacaklarına, İslâm Âlemi bütün kalbiyle inanıyordu artık. Çünkü zaman doğru bir hat üzerinde hareket etmiyor, aksine bir daire içinde dönüyordu. Bazan ilerleyiş içinde yaz ve bahar mevsimi, bazan gerileyiş içinde kış ve fırtına mevsimini gösteriyordu. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın özellikle İslâm Âlemi’nin de bir sabahı, bir baharı olmalı, insanlık İslâm Güneşi ile dünya barışı içinde gerçek medeniyetin ne olduğunu görmeli, hayır ve hak din istikbalde mutlak üstün gelmeliydi.

Yeter ki, dehşetli bir hastalık olan ve İslâm Âlemi’nin kalbine girerek, O’nun yüksek ahlâkını öldüren ümitsizlik girdabından kurtulsun. Çünkü ancak ümitsizlikle uyuşturulmuş olduğu içindir ki, Batı’da bir iki milyonluk küçük bir devlet, Doğu’da yirmi milyon Müslümanı kendine hizmetkâr ve vatanlarını sömürge hükmüne getirmiş.

566

İslâm’ın  mânevî kuvveti ümitsizlikle kırıldığı için zâlim Batılılar dörtyüz seneden beri, üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmişlerdi. Halbuki ümitsizlik bütün yükselişlerin tek engeliydi. İslâm şehametinin işi değildi. Özellikle Arap gibi, insanlıkta medarı iftihar yüksek seciyelerle seçkin bir kavmin vasfı olamazdı. Kaldı ki, İslâm Âlemi ilk önce Arabın metanetinden ders almışlar. Yine Araplar  ümitsizliği bırakıp, İslamiyet’in Kahraman Ordusu olan Türklerle gerçek bir dayanışma ve birlik, beraberlik ile el ele verip İslâm Bayrağı’nı dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.

Nitekim  -bir gazete yazmıştı-  bir İngiliz yüksek şahsiyeti, bir Suud yetkilisine: “Neden Türkiye’ye yanaşıyor, onu dost görüyorsunuz? Bizim dostluğumuz size yetmiyor mu? Sizin istiklalinizi biz sağlamadık mı? ” deyince Suud yetkilisi: “Evet diyor sizinle yakınlaştıktan sonra, ne mal olduğunuzu anladık, onun için biz Türkiye’yi hakiki dost biliyor ve öyle görüyoruz.” Diyerek susturucu bir cevap verir.

Evet, İslâmın birbirine halef – selef olmuş, iki büyük milleti olan Arap ve Türk tekrar baş başa verecek ve diğer kardeş İslâm milletleriyle, İslâm sancağını birlikte istikbal semalarında şerefle, şanla dalgalandıracaklardır.

İslâm Âlemi’nin etkilenmesinde ve uyanmasında, odak noktası yine 1908’de II.Meşrutiyet’in ilanıdır. Abdülhamid’in başlattığı, İttihad ve Terakki’nin devam ettirdiği İslâm Âlemi’yle kurulmaya çalışılan manevî bağlardır. Çünkü irtibatsız ittihadın, yani ilişki kurmadan birlik-beraberlik olmıyacağı bir gerçektir.

İşte Hürriyet’in ilânı ve onun meşru dairede düşünülmesi şartiyle imkân verdiği meşru meşveret, hakiki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakiki milliyetimizin esası ve ruhu ise İslâmiyetti.

Osmanlı Hilafeti ve Türk Ordusu’nun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet Milliyeti’nin sadefi ve kal’ası hükmünde Arap ve Türk hakiki iki kardeş ve o kudsî kal’anın nöbetçileri oluyordu. Üstelik bu kudsî milliyet bağı ile, bütün müslümanlar bir tek millet hükmüne geçiyordu.

Artık aynı milletin fertleri gibi, İslâm taifeleri de birbirine İslâm kardeşliği ile bağlanmış oluyorlardı. Birbirlerine manen  -gerektirdiğinde maddeten-  yardım edeceklerdi. Sanki bütün müslümanlar nuranî bir silsile ile birbirlerine bağlanmışlardı.

Artık İslâm Âlemi tembellik ve  “nemelâzım”cılıktan vazgeçmesi icap ettiğini anlıyor, İslâm birliği ve hakiki İslâm milliyeti ile toparlanıp gayrete geliyordu.

Özellikle büyük ve tam kendine gelmiş veya gelecek olan Araplar; Türklerin ve bütün İslâm taifelerinin üstadları ve önderleri ve İslâmiyetin mücahitleri olmaları hasebiyle ve sonra büyük Türk Milleti, o kudsî görevin tam yardımcıları olarak, bu iki büyük milletin İslâm Âlemi katındaki sorumlulukları çok yüksekti. Yine İslâm Âlemi’ne önderlik ve rehberlik yapmaları onlara düşen en yüce bir görev ve mes’uliyet olmalıydı.

Araplar, Amerika Birleşik Devletleri gibi yüce bir durum almalı. Esarette kalan İslâm hakimiyetini mazide olduğu gibi, yine yeryüzünün yarısında, belki tamamına yakın bir kısmında kurmalı ve bunu başarmalıydılar. Çünkü Asya’nın bahtını açacak olan anahtar şura, yani meşveret, danışma, meclis usûlü idi. O da 1908’de II.Meşrutiyetle sağlanmıştı.

Artık İslâm’ın içtimaî heyeti, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde idi. Nasıl ki o fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin hareketi aksar. Demek ki İslâm Birliği’nin zamanı gelmişti. Artık zaman  İslâm Âlemi’nin birbirlerine çelme takma değil, birbirlerine omuz verecek bir zamandı. Birbirlerinin şahsî kusurlarına aldırış etmemeleri gerekiyordu.

Batılılar’ın bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline

567

çürük bir fiat verdiler. Onun gibi, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve sosyal

hayata temas eden ahlâkımızın bir kısmını da bizden aldılar. İlerlemelerine vesile yaptılar. Onun fiatı olarak da bize verdikleri kötü ahlâk ve davranışlarıdır.

Nitekim bizden aldıkları millî seciye ile bir adam der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir bâki hayâtım var.” İşte bu cümleyi bizden almışlar ve yükselişlerinde en sağlam esas budur.

Oysa Batılılardan içimize giren pis ve fena ahlâk itibariyle bencil bir adam bizde der: “Ben susuzluktan ölsem, yağmur bir daha yağmasın.” İşte bu ahmakça söz, dışardan içimize girmiş zehirliyor.

Halbuki o yabancılar, bizden aldıkları milliyet fikri ile bir ferdi, bir millet gibi kıymet alır. Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti nispetindedir. Kimin himmeti, milleti ise, o kimse tek başına küçük bir millettir.

İşte bizim olan, bizden olan bu rûhu İttihad ve Terakki yeniden ihya etti. Vatanı kurtarma ve İslâm Âlemi’ni yeniden uyarma ve yeni bağlarla yeniden birliği sağlama yolunda öyle metîn ve âlim kişiler, tek başlarına bir millet hükmünde öyle büyük ve takdire şayan kahramanlıklar gösterdiler ve İslâm Âlemi’ne öyle güzel örnek oldular ki, maddeten Osmanlı Devleti tarih sahnesinden, şanına yakışır şekilde çekilirken istikbalde kendisini ve İslam Âlemi’ni daha gür ve daha kuvvetli bir şekilde dirilişlerini sağlayacak zemini hazırladılar.

Tabii ilk diriliş, Millî Mücadele’yle gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Kendisinden sonraki doğuşların da müjdecisi ve habercisi oldu. Daha önceleri başlayan diriliş hareket ve faaliyetleri, Millî Mücadele’nin verdiği yepyeni ilhamla mânen daha da güçlenerek devam edecekti.

“Türkiye’de Mutlakıyet’in devrilmesi ve Osmanlı’nın Meşrutiyet’e geçmesi,  ‘Bütün Şark ülkelerinde ilkel bir Despotizm hâkimdir.’  bahanesiyle Hindistandaki istibdadını meşrulaştırmaya çalışan İngiliz propagandasını temelinden sarsmıştır. Osmanlı İmparatorluğu gibi çok milletli bir yapıya sahip bir devlet demokratikleşebildiğine göre, aynısının Hindistan’da da uygulanmasını beklemek, öz yönetimde ısrarlı Müslümanların da hakkıydı. Sonra, artık Müslümanlar meşrutî hükümetin İslâm’a daha uygun olduğunu rahatlıkla savunmaya başladılar.

“Yine Jön Türkler, İstibdad’ı yıkmak için Osmanlı’da diğer unsurlarla iş birliği yapmışlardı. Niye Güney Asya’da Müslümanlar da, İngiliz’e karşı Hindular’a elini uzatmasınlardı?

“Türkiye’deki gelişmelerin silsilesi veya II. Abdülhamit’in İslamcılığı’nın ardından İttihat ve Terakkî’nin hürriyet-perverliğinin gelişi akabinde de Osmanlı’nın başta kapitülasyonları kaldırma gibi Batı’ya kafa tutma dönemine girmesi, ilhamını Türkiye’den alan Güney Asya Müslümanları’nın millî davalarında İslamcılık, Hürriyetçilik ve Bağımsızlık temalarının neden birbirleriyle paralel sürdürüldüğünü açıkça gösterir.

“(Kısaca) Güney Asya Müslümanları  ‘İttihad ve Terakkî’ vakıasını  ‘Asya Dirilişi’nin müjdesi olarak yorumlamışlardır.” (Hilafet Hareketleri, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Ankara-1991, s.14-15)

“Enver Paşa, Buhara’daki Türkler’in  ‘istiklal’  isteklerini ve bu yoldaki çalışmalarını büyük bir isyan hareketi hâline getirmeyi başarmıştır. Enver Paşa’ya daha İstanbul’dan ayrılmadan kısa bir süre önce Türkistanlılar’ın ve Buhara İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin gönderdiği bir raporun son bölümü şöyledir:

“…’Şimdi kalbimiz tamamiyle Büyük Türkiye’ye iltihak ihtirası ile çarpıyor. Bütün Türklüğün birleşmesi, ulvî maksatlarımıza uyan yoldur. Bugün arzumuz, emelimiz budur. Duygumuzun,

568

 

maksadımızın ulviyet ve meşruiyetini fedakâr ve genç Türkiye’nin bugün iş başında bulunan milliyetçi, vatan-perverleri hiç şüphesiz takdir ederler. Zira o vatan-perverler bizlerde henüz doğmuş olan bu mukaddes emeli o, bütün Türklüğün millî birliğini, zaten çoktan, hayatlarının gayesi saymışlardır…’ ” (Uyanan Dev Türk Dünyası, Muhittin Nalbantoğlu, 13 Mart 1992, Tercüman.)

Buhara (Türkistan) heyetinden sonra Amkara’ya gelen Azerbaycan temsilcisine, TBMM Orduları Başkumandanı sıfatıyla Mustafa Kemal, 1921 Ekim’inde Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanan konuşmasında şunları söylüyordu:

“Şu kudsî mücadelede milletimiz, İslâm’ın halâsına, dünya mazlumlarının refahının gelişmesine hizmet etmekle de müftehiriz (iftihar ediyoruz). Milletimiz, bu gerçeklerin kardeş Azerbaycan’ın temsilcileri tarafından da tasdik edildiğini işitmekle büyük bir saadet duyar. Rumeli, Anadolu halkı Âzerî kardeşlerinin kalbinin kendi kalbi gibi çarptığını bilirler. Azerî Türkler’in bir daha esarete düşmemeleri ve hukuklarının payimal edilmemesi temennî ve arzusunu izhar eylerler. Azerî Türkler’in dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz olduğu için, onların muratlarına nâil olmaları, hür ve bağımsız olarak yaşamaları, bizi pek ziyade sevindirir. Türk’ün saadeti ve mazlumların halâsı yolunda Azerbaycan Türkleri’nin de kanını dökmeye amâde bulunduklarına dair beyanatınız, istilâcılara karşı Türk’ün ve mazlumların kuvvetini artıran pek kıymettar bir sözdür.” (Aynı makale, 7 Mart 1992, Tercüman.)

Ankara hükümeti yokluk içinde, son ölüm kalım savaşına devam ederken, Ankara’ya Azerbaycan ve Buhara Türk Cumhuriyetleri’nden ilk sefaret heyetleri de çıkagelirler. Buhara heyeti başkanı, Açıksöz’ün 17 Ocak 1921 tarihli ve 361 sayılı nüshasında yayınlanan konuşmasında şöyle demekteydi:

“Anadolu’nun kıyamı, bütün Asya’da yeni bir devir açıyor, bu yeni devir Asya’daki bütün Türkler’in halâs (kurtuluş) devri ve Asya’da İngiliz tahakkümünün kırılması devridir. Asya’da yeni bir güneş doğuyor. Buhara’lılar adına ben, bu yeni doğan güneşi selamlıyorum.” (Aynı makale, 7 Mart 1992, Tercüman.)

“Türkiye’de istiklal ve kurtuluş mücadelesi yapılırken Türkistan ve Buhara çalkantılar içinde idiler. Ancak Anadolu mücadelesine yardım etmek mes’elesi ortaya çıkınca, hemen hepsi de, bu konuda bir mutabakata varmışlardı. Buhara Cumhurbaşkanı (Osman Kocaoğlu) anlatıyor:

“Türkiye, Tanzimat’tan beri dışarıdaki bütün Türkler’e yenilik yani teceddüt örneği olmuştur. Buhara’nın o zaman dört buçuk milyon nüfusu vardı. Buhara parlamentosu, Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını, tek itiraz sesi yükselmeden bir anda ve tam bir oy birliği ile aldı. Hararetli tezahüratla, alkışlarla kabul etti.

“(Ne yazık ki,) Buhara Cumhuriyeti’nin Rus hazinesine Moskova darphanesinde para olarak kesilip Türkiye’ye ödenmek üzere teslim edilen bu altınların büyük bir kısmı, o zamanki Moskova yönetimi tarafından gasbedilmiştir!” (Aynı makale, 10 Mart 1992, Tercüman.)

“Sakarya Zaferi de bütün esaret altındaki ülkelere, Türklerin gösterdiği bu üstün örnek, onlara istiklal ve hürriyetleri uğrunda yapabilecekleri fed

7. Kocaeli Kitap Fuarı ve Okuduğum Bir Kitap Üzerine;

Kocaeli halkını yazarlarla-kitaplarla buluşturan bu etkinlik 16-24 Mayıs tarihlerinde gerçekleşti.7.cisi  gerçekleştirilen bu fuarda insanlarımız kendilerini geliştirip-yetiştirecek en güzel-en iyi kaynak olan kitapları ve bunların yazarlarının bir kısmı ile buluşmak tanışmak imkanını buldular. Kocaeli Kültür hayatına önemli bir zenginlik katan bu etkinliğe halkımızın ilgisi çok yüksek olmuştur. İnsanlar eşleri, çocukları, torunları ile büyük bir neşe ve ilgi içinde kitapların arasında dolaştılar. Sevdikleri eserleri satın alıp yazarları dinlediler. Bende torunlarım Elif Benan, Ahmet Berat ve Ayşe Naz’ la kitapların ve kitap severlerin arasında gezerken bu sevgi ve ilgiye vesile  olan Büyükşehir Belediye Başkanımız ve  tüm  ilgililere şükranla andım.

Aldığım kitaplardan biri olan  ‘Cemaatin İflası ve Hocanın Ayağının Kaydığı Yer’ isimli Sn.Hanefi Avcının 2.kitabını da dikkatle okudum. Sn. Avcının ilk kitabı ‘Haliç’de ki Simonlar’ı okuduktan sonra bir yerel gazetemizde ki yorumum 15.10.2010’da yayınlanmıştı. Bu yorumumu ayrıca Kocaeli Aydınlar Ocağının internet sayfasındaki makalelerimden de okuyabilirsiniz. Bu Kitapta okuyucuya önemli bilgiler aktarmaktadır.2010’dan sonraki çeşitli sosyal olayları yorumlamada faydalanılacak önemli kanaatlerini öğreniyorsunuz. 30. sayfadaki tespitler çok önemli ve yerindedir. Burada;

‘…Bütün bu yaşananlardan dolayı iki tarafla mesafeli olsam da her iki tarafında tabanında çok masum dostlarım ve arkadaşlarım vardır… Kavga ve hırs insanlara kirli yöntemleri kullandırır ve her yapılan çirkinlikte bir şeyler onların üzerlerine de sıçrar. Toplumdan önemli destek aldılar. Başlangıçta bu ülkeye hizmet de ettiler. Allah onlara çalışma, gayret ve hizmetlerinin çok üstünde nimet, destek, iyilik verdi ama onlar bu nimeti, bu verilenleri iyi kullanmadılar. Cemaat, yargı ve polis kanalı ile haksız suçlama, sahte delil üretme, iftira gibi her türlü haksızlığı yaptı. Baskı, zulüm ve adaletsizliğin kaynağı oldu. Resmen zulüm yaptı, binlerce insanın hayatını kararttı. AKP ise aşırı güç kibrine kapıldı, herkese üstten bakmaya, anti demokratik davranmaya başladı ve yolsuzluğa bulaştı... Şimdi bu mücadelede ikisi de kaybedecek ve ilahi yardım olarak fazladan verilenler alınıp, herkes kendi emeği, gayreti kadarı ile kalacak…

Cemaat’e karşı bu mücadeleyi ancak hükümet yürütebilir, başkası bu mücadeleyi veremez. Umarım Cemaat yanlış yolda olduğunu erken görür ve devlet içindeki elini çekmeye karar verir. Hükümet de olanlardan ders alıp, devlet hayatında tek yolun hukuk, demokrasi, insan hakları olduğunu anlayıp huzur ve güvenliği sağlar.’

Kitap 2013 den sonraki olayları anlamak bakımından önemli bilgileri ve yorumları okuyucusuna aktarmaktadır. Her bir bölümü önemli olmakla birlikte daha iyi bir toplum olabilmemiz bakımından son altı başlıkta ciddi tespitler yer almaktadır. Türk aydınının kendine hangi sosyal sıfatı verirse versin bu tespitlerden istifade etmesi gerekir. Ülkemizin geleceği bu eksik ve yanlışlarımızın giderildiği oranda parlak olabilir. Bunun için Sn.H. Avcı gibi insanlarımızın bilgi ve birikimlerinden daha çok istifade edilmelidir. Bu insanlarımızın da halkımızın bilgilenmesinde daha çok gayret göstermelerine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Bu olayları, iktidarın veya cemaatin ‘gözü kör eden hırsına’ bağlamaktan ziyade her iki tarafında üst aklına etkili olan Akil adamlardan uzaklaşmaları ve sen en iyisin-en doğrusun-en beceriklisin diyenlerini sorgulamaları lazımdır. Bu ve benzeri yanlışlara düşmemek için yönetim gücünü eline alanların ehliyet-liyakat-bilgi-beceri gibi öncelikleri unutmamaları gerekir. Yönetimlere yol gösteren siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının da bu tür yerleri geçim ve itibar kaynağı yapmayacak gözü karnı tok, bilgi ve birikimleri yeterli, bu tür kurum ve kuruluşları hizmet yerleri olarak gören insanlarımız tarafından temsil edilmelerinin önemini de her vatandaşımızın idrak etmesi gerekir.

İçinde yaşadığı topluma faydalı olmak ve iyi şeyler yapma gayreti olan insanlarımızın çoğalması ve bunların daha etkili ve yetkili olduğu güzel günler dileğiyle…

 

Sadeleştirme Hareketinden ‘Öztürkçe’ye

0

Türkçede sadeleştirme hareketi, Selanik’te yayınlanmakta olan Genç Kalemler Dergisi‘nde,  Ömer Seyfeddin‘in yazdığı ‘Yeni Lisan‘ başlıklı makale ile başladı.

11 Nisan 1911 tarihinde yayınlanan makalede, özetle:

*Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması,

*İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi,

*Dil ve edebiyatın doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılması…

Tavsiye ediliyordu.

Fâruk Nâfiz (Çamlıbel), Hâlid Fahri (Ozansoy), Orhan Seyfi (Orhon), Yusuf Ziya (Ortaç), Refik Hâlid (Karay), Reşat Nuri (Güntekin), Yahya Kemal (Beyatlı), Mehmet Âkif (Ersoy), Süleyman Nazif gibi dönemin şair, yazar ve fikir adamları kısa zamanda tavsiyeye uygun eserler vermeye başladılar. Böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark, giderilmiş oldu. Dil inkılâbı gerçekleşmiş; güzel, zevkli ve herkesin anlayabileceği bir dil, hem konuşma hem de edebiyat dili hâline gelmişti.  Cumhuriyetin ilk 10 yılında bu dil kullanıldı.

Bu dönemin Türkçesinden bir örnek:

…  Memleketimizde bir tiyatro mecmuasının eksikliği, dünya tiyatro hayatı hakkında malumat alınabilecek mehazların yokluğu, Dârülbedâyi’nin resmî programı mahiyetinde olmak üzere çıkan bu mecmuaya bu eksiklikleri de tamamlama vazifesini yükledi. Gittikçe çoğalan tiyatro alâkasını bu suretle daha da genişletmek ve dünyanın her tarafında çıkan tiyatro mecmualarından istifadeli görünen yazıları resimleriyle beraber naklederek seyircilerimizi dünya tiyatrosundan haberdar etmek istiyoruz. Eskiden tiyatro dâhilinde yalnız oynanan eserin rol taksimini gösteren bir program vardı. Şimdi bunun yerine resimli ve istifadeli bir mecmua çıkarıyoruz, bununla bir eksikliği tamamladığımız kanaatindeyiz. (Hâlit Fahri’nin Yazı İşleri Müdürü olduğu Dârülbedâyi Dergisi / 15 Şubat 1930)

 

1930 yılının ortalarına gelindiğinde Atatürk; ‘Türk milleti, dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.’ Dedi. Bunun üzerine Türkçe olmayan kelimelerin tasfiye edilmesi hareketi başlatıldı. 1932 yılında, sonradan adı ‘Türk Dil Kurumu‘ olarak değiştirilen ‘Türk Dilini Tetkik Cemiyeti‘ kuruldu. Tasfiye hareketi cemiyet tarafından devam ettirildi.

Bu dönemde Atatürk’ün irat ettiği nutuklardan bir cümle:

‘Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.’ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri / Atatürk Araştırma Merkezi, 2006)

1934 yılında Atatürk: ‘Türk dilinin bir çıkmaza saplandığını, kurtarılması gerektiğini‘ söyledi.  ‘Türkçeleşmiş kelime Türkçedir‘ prensibi ile yabancı dilden gelmiş olsa bile milletin çoğunluğunun bildiği-kullandığı kelimelerin tasfiye edilmemesi gerektiği açıklandı. (Yavuz Bülent Bâkiler. Sözün Doğrusu 2 / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları 2005)

1935 yılında, yakın çevresinin bulunduğu bir yemek masasında Atatürk, Viyanalı Kvirgiç tarafından hazırlanan raporu çevresindekilerden birine okuttu. Raporda; ‘…ilk tefekkür güneşle alakalıdır. Dillerin doğuşu da güneşe bağlanmalıdır.’ Şeklinde bir cümle vardı. ‘Güneş Dil Teorisi‘ böylece gündeme geldi. Teoriye göre; ‘Türkçe, yeryüzünün bütün kültür dillerine ana kaynaklık etmiş, zengin, asil, büyük bir dildir.’

Emir verildi, uzmanlar, yeryüzünde konuşulan bütün dillerdeki kelimelerin tamamının Türkçe olduğunu ispat etmeye koyuldular. (Yavuz Bülent Bâkiler. Adı geçen eser)

Güneş-Dil Teorisiyle özleştirme hareketine son verilmiş oldu. Teori, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ders olarak konuldu.

Güneş-Dil Teorisi ile görünüşte; haşmetli Türkçe düzene girmiş gibi görünüyordu. Fakat dil sarayımızın kapıları yabancı, özellikle de Fransızca kelimelere, ardına kadar açıldı, kelime uyduruldu ve Türkçenin aslî yapısı bozuldu. Bu arada Farsça ve Arapça kelimelerin tasfiyesine devam edildi. Hedef, İslamiyet’le bağlarımızın zayıflatılmasıydı.’ (Dr.Şâkir Alparslan Yasa. Kültür Jenosidi / Hitabevi Yayınları, 2014)

Atatürk’ün 1937 yılında, TBMM’nin açılış konuşmasından birkaç cümle:

‘Memnuniyetle görmekteyiz ki, Cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnun en iyi yerleşmesini temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar, Cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkânlarından azami istifade etmektedirler.

Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeğe yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım.’ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri.)

Sonraki yıllarda rahatsızlığı sebebiyle Atatürk, dil konularıyla ilgilenme imkânı bulamadı. 1940 yılında İsmet İnönü, Güneş Dil-Teorisini müfredat programından kaldırttı. (Ahmet Kemal Yahyaoğlu Türkçenin Katli / Yakın Plan Yayınları 2013)

1944 yılında, o zamanki adı ile Maarif Vekâleti’nde bir büro kuruldu. Büronun vazifesi, okul kitaplarında bulunan ve Türkçe olmayan kelimeleri tespit etmek ve yerine ‘öz Türkçe / arı Türkçe‘ kelimeler koymaktı.

Tasfiyecilik‘ manasına gelen bu tatbikat ile ilgili olarak Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, gazetelerde üç yazı neşretti. Yazılarda, yapılan işlemin yanlış olduğunu anlattı.

Kendisine sonradan verilen bilgiye göre, bu yazılarla alakalı olarak şöyle bir olay yaşanmış: Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Bakanlar Kurulu’nu Çankaya köşküne çağırır. Söz konusu gazeteleri göstererek: ‘Maarif Vekili Bey, İstanbul’da bir profesörün şu gazetelerde bizim dil çalışmalarımız hakkında tenkit yazılarını gördünüz mü? Kendisi hakkında ne gibi bir muamele yapmayı düşünüyorsunuz?’ Diye sorar. Bu hâdise üzerine dilde özleştirme hareketlerine hız verilir. (Ali Fuat Başgil. Türkçe Meselesi / Yağmur Yayınları 2010)

Tasfiyecilik hareketine karşı çıkan yalnız Ali Fuat Başgil Değildi. Edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı,  Ord. Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü, Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan ve Gazeteci-Yazar Falih Rıfkı Atay, Şair ve Yazar Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi dönemin ileri gelen ilim adamları ve yazarlar da aleyhte düşüncelerini söyleyip yazdılar. Yazılarda; ‘en güçlü diktatörlerin, köklü reformlar gerçekleştiren totaliter liderlerin bile dilde böylesine bir yıkıma tevessül etmedikleri’ açıklanıyor, ‘insanlık tarihinde bu kadar mânasız ve zararlı bir hareketin benzerini bulmaya imkân yoktur‘ deniliyordu. (Ahmet Kemal Yahyaoğlu. Adı geçen eser)

Sonraki yıllarda tenkitlere, İsveç asıllı Türkolog, Oxford Üniversitesi’nde Ord. Prof. Dr. Geoffrey Lewis de, ‘Türk Dil Devrimi: Yıkıcı Bir Başarı‘ isimli eseri ile katılmıştır.

1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde; ‘devlet gücüyle dilde tasfiyecilik Hareketi‘ne son verildi. Nurullah Ataç, Tâhir Nejat Gencan, Ömer Âsım Aksoy ve Ahmet Cevat Emre gibi tasfiyeciler, gazete ve dergilerde heyecanlı yazılarla hareketi diri tutmaya çalıştılar.

27 Mayıs 1960 İhtilalı’ndan sonra, Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu tarafından tasfiyecilik hareketleri yeniden başlatıldı.

Dilimizi tahrip eden hareketler, günümüzde de devam ediyor. Farsça ve Arapça kelimeleri dilden atarak ‘özleştirme‘ yaptıklarını iddia edenler, batı dillerinden gelen kelimelerin dilimize girmesine seyirci kalıyorlar.

Dil hassasiyeti olanlar, eski fakat herkesçe bilinen kelimeler yerine konulan uydurulmuş veya ihtiyaç olmamasına rağmen batıdan alınmış kelimelere karşı direniyorlar. Direnenlerin sayısı giderek azalıyor.

Dil, bir milletin sahip olduğu kültür değerlerinin başında gelir. Türkiye Cumhuriyeti kültür temelleri üzerine kurulmuştur. O halde dilimiz, devletimizin en önemli temel taşıdır. Dilimizin; yabancı kelimelerin istilası, yabancı dille eğitim, internet Türkçesi, bazı kelimelerin yanlış kullanılması, yanlış yazılması ve yanlış telaffuz edilmesi sebebiyle kirlendiği, genel kabul görmüş bir gerçektir. Kirlenme önlenemezse dilin kaybedilmesi gibi bir felaketle karşılaşılması söz konusudur. Dilimizi kaybettiğimiz takdirde, candan aziz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

Kötüye gidişin çaresini, Türkiye’nin sayılı dil âlimlerinden Prof. Dr. Fâruk Kadri Timurtaş şöyle açıklıyor: ‘Dil Akademisi’nin kurulması, dil meselesinin düzelmesinde büyük rol oynayacaktır. Bozulan işlerin düzelmesi ancak bilgili, yetkili ve ilim haysiyetine sahip dil uzmanlarının çalışmasıyla mümkün olabilir.’ (Türkçemiz ve Uydurmacılık. Boğaziçi Yayınları, 2008)

(DİL ve EDEBİYAT DERGİSİ: Mayıs 2015. Sayı: 77, Sayfa: 38, 39, 40)

 

 

Zavallı Obama, Gariban Merkel

“Zavallı Obama” TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu‘nun bir tabiridir.

Kuzu, Başkanlık sistemi ile bizdeki parlamenter sistemi kıyasladığı 09.03.2013’deki konuşmasında “Obama zavallı. Başbakan (R.Tayyip Erdoğan) çok güçlü. Obama hakikaten zavallı elinden gelse ağlayacak. Adam istediği kanunu, istediği bütçeyi çıkaramıyor. Adam bir sandık reformu yaptı, muhalefetle beraber yaptı” demişti.

Gerçekten dünyada çok az Cumhurbaşkanının (ve başbakanın) sahip olabildiği güç ve imkâna sahip bir Cumhurbaşkanımız var.

Mevcut Anayasa ilga edilmediği halde, O isterse Parlamenter sistemi “bekleme odasına” alır.

İsterse ‘Ak Saray’ için yıkım kararı veren yargıya ‘Güçleri yetiyorsa yıksınlar’ diye çıkışır, Mahkeme kararlarını uygulamaz. İşine gelmeyen yargı kararlarını alan hâkimleri ‘hain’ ilan eder. Yakınları hakkında soruşturma açan savcılar, aleyhe karar veren hâkimler bir de bakmışsınız görevden alınır, hatta tutuklanır. Belli davalar öncesi kanunlar değiştirilir, HSYK’ nın yapısı ‘hükümetle uyumlu’ hale getirilir.

Bunların hiçbirini Merkel de, Obama da (istemek akıllarına bile gelmez ama) istese bile yapamaz.

Cumhurbaşkanımız halkımıza hitap etmeyi çok sever. Fırsatlar yaratılır, muhtarlar toplantısı, toplu açılış törenleri vb toplantılar, mitingler, TV programları ile her gün bir veya birkaç kere milleti ‘aydınlatır’. Hangi partiye oy vermemiz gerektiğini bile öğretir.

Her konuşması onlarca TV kanalında yayınlar kesilerek canlı olarak yayınlanır. Dünyada böylesine sık milletine hitap eden başka bir Cumhurbaşkanı yoktur. Böylece hem kendisinin her konudaki ‘engin fikirlerinden’ istifade eder ve hem de sağlığı hakkında çıkarılabilecek olumsuz haberlerin gerçek olmadığını anlarız.

Bunları biliyorduk da, Obama ve Merkel gibi dünyanın en büyük devletlerini yöneten kişilerin kullandıkları konutlardaki zavallılıklarını pek bilmiyorduk. Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’ye böylesi yakışır’ dediği Ak-Saray’a (resmi adı Cumhurbaşkanlığı Sarayı) yerleşmesinden sonra yeni yeni öğrenmeye başladık.

Almanya‘da 2001 yılında inşa edilen resmi başbakanlık konutunda 200 metrekarelik bir alanda hazırlanan iki oda Başbakanın kişisel kullanımı için düşünülmüş. Başbakan Angela Merkel ise ailesiyle Berlin’de bir apartman dairesinde yaşıyormuş.

Birleşik Krallık’ı (İngiltere) yöneten siyasetçiler ise Başbakan David Cameron da dâhil, Downing Sokağı’ndaki mütevazi binalarda yaşıyor. Downing Sokağı 10 Numara’daki Başbakanlık Konutu’nu Başbakan hem konut hem de resmi çalışma ofisi olarak kullanıyor. 1735’den bu yana Başbakanlık konutu olarak kullanılan bu binanın “halka ve diğer ülkelere devletin gücünü, ihtişamını yansıtmak için tasarlanmadığı hemen anlaşılıyor.”

ABD Başkanlarının konutu olan Beyaz Saray (White House / Beyaz Ev) ise 1792’de inşa edilmiş. 132 odalı Beyaz Saray’ın kullanım alanı 5 bin 100 metrekare. Geniş bir park içinde yaklaşık altı hektar büyüklüğünde bir arazide bulunmakta. 52,5 metre uzunluğunda ve 25,5 metre genişliğinde 2,5 katlı bir bina.

Bu ülkelerde bahsettiğim konutlarda güvenlik bizdeki ölçüde değildir. Geçen ay da Azerbaycan’da Cumhurbaşkanlığı binasının önünde hiçbir polis ve asker görmedim.

Ak Saray ise Atatürk Orman Çiftliği’ndeki alanda inşa edildi ve yaklaşık 200 bin metrekarelik bir alanı kapsamakta. 1,370 milyar TL‘ye mal olduğu açıklanan, 1200 odalı saray Başbakanlık olacağı planlanmıştı. Ancak Ağustos 2014’te Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından bina cumhurbaşkanlığına tahsis edildi. Cumhurbaşkanımız çok sayıda güvenlik görevlisi tarafından çok sıkı korunuyor.

Böylece Cumhurbaşkanımız ‘milletimize layık’ bir sarayda oturarak ‘devletimizin gücünü ve itibarını’ Almanya, İngiltere ve ABD gibi devletlerin üstüne çıkarmış oldu.

Hamdolsun…

*****

Saraydaki Masraflarını Cebinden Ödüyormuş

Saraydaki deyince Beştepe’deki Ak Saray‘ı kastetmiyorum. Biz böyle gariplikler yapmayız. ABD’deki Beyaz Saray‘ın masraflarından bahsediyorum.

Bu Amerikalılar bir tuhaf. Dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri açıdan bir numaralı devleti olacaksınız. Bu devleti yönetmek için 4 veya 8 seneliğine bir Başkan seçeceksiniz. Başkanlık süresi bittiğinde ise zenginleşeceği yerde başkan ve ailesi borç içinde kalacak.

Peki, bakın niçin 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar (Cumhurbaşkanımızın maaşının 4 katı) maaşı olan ve kira gideri olmayan Başkan ve ailesi Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılıyormuş.

Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası” başlıklı yazısında Cemal Tunçdemir‘in verdiği bilgiler şaşırtıcı.

“ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Kendisinin, ailesinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını Başkan karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, hafta sonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin hafta sonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil, geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’ olarak niteleyecekti.

Ülkenin first lady’si her gün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisi öder. First Lady’nin giyeceği kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı var ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine ABD Başkanından tahsil ediliyor.”

(Bizim first lady’ler de özel tasarım giyer. Parasını kim öder dert etmeyiz. “Biz büyük milletiz”, makam uçağı ile ailecek tatile de gitseler, düğün davetiyesi vermeye de gitseler, masrafını kim öder sormayız. Biz onun için Cumhurbaşkanı iken şahsi masraflarını cebinden ödeyen Ahmet Necdet Sezer’i de, devlet kesesinden özel tasarım giymeyen eşini de pek sevemedik.)

“ABD Başkanı ve ailesine, yapılan hizmetlerin kalitesine uygun oldukça yüksek fiyatlar üzerinden fatura kesiliyor, hiçbir indirim uygulanmıyor.”

Eminim ki ABD Başkanının envanter fazlası olarak milyonluk zırhlı araçları yoktur. Papaya veya Hahambaşına jest olsun diye Başkanlığın ‘fazla’ aracını hediye etme yetkisi de yoktur.

Gerçekten de zavallıymış bu Obama…

Ben böyle Başkanlık istemem. Olacaksa “Türk Tipi” olsun arkadaş…

 

Türk Dünyasının Önemli İsmi Saygıdeğer Turan Yazgan Hocamız

Türk Milletinin değerlerini unutturmamak ve bu kıymetlerimizi gençlere tanıtmak için köşe yazılırımda zaman zaman onlara verdim.  Orhan Türkdoğan, Necmettin Hacıeminoğlu Mehmet Eröz hocalarımızla ilgili yazılar yazdım.

Bir gece rüyamda Turan Yazgan hocamla konuşurken Ahmet Kabaklı hoca toplantı salonuna girdi. Turan hocanın yanına geldi ve Turan hoca da ayağa kalktı ve çok samimi bir şekilde kucaklaştılar. Ben de her ikisinin elini öptüm. Bu rüya beni ikaz eder gibiydi. Sonra her iki hocamız hakkında da yazmaya karar verdim önce Turan hocamızla başladım.

Turan Hoca, 1938 yılında Isparta’nın Eğirdir ilçesinde doğdu. 1948 yılında Eğirdir Zafer İlkokulu, 1951 yılında İstanbul Vefa Lisesi’nin orta kısmını, 1955 yılında ise parasız yatılı olarak eğitim gördüğü Kastamonu Fen Lisesi’nin pekiyi derece ile bitirdi. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra askerlik görevini yaptı. İmar ve İskân bakanlığı Bölge Planlama Daire Başkanlığı’nda “İktisadi Araştırmacı” ve “Bölge Plancısı” unvanlarıyla beş yıl görev yaptı. 1969 yılında İtalya’ya Güney İtalya Bölge planlaması konusunda staj yapmak üzere gitti. 1966 yılında ise İktisat fakültesine asistan olarak girdi. 1967 yılında “Şehirleşme Açısından Türkiye’de İşgücünün Demografik ve Sosyo-Ekonomik Bünyesi”adlı tezle ve pekiyi derece ile doktorasını yaptı. 1971 yılında “Gelir Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik” konulu tezi ile “doçent” unvanını aldı. 1977-1978 yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi Planı’nın genel koordinatörlüğünü üstlendi. 1979 yılında İktisat profesörlüğü unvanını aldı. 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın genel başkanlığını yürüttü. Türkiye’de ve Türk Dünyasındaki hizmetleri nedeniyle 200’den fazla plaketle ödüllendirildi. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışındaki pek çok üniversiteden verilmiş fahri doktora unvanları bulunmaktadır. Evli ve üç erkek çocuk sahibi olan hocamız 22 Kasım 2012 tarihinde Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Turan Yazgan hocamızla 1970’li yıllarda tanıştık. Hocamız bir Türk milliyetçisi ve sözünü budaktan esirgemeyen ilim adamı idi. Türk Dünyası ile ilgili çalışmalarını yaparken hiçbir baskıya boyun eğmedi. Türk Dünyası ile ilgili yüzlerce dergi yayınladı. Bu çalışmalarını yaparken yüzlerce dergi yayınladı. Bu çalışmalarını yaparken yokluklarla mücadele etti.

Turan hocamız kurduğu vakıf ile yurtdışında Türkçe eğitim gören fakülteler açtı. Türk dilinin Türk Cumhuriyetlerinde yayılmasında çok önemli katkılarda bulundu. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” çağırısını benimseyerek bu konuda unutulmaz hizmetler vermiştir.

Rahmetli hocamız ölünceye kadar araştırmadan vazgeçmedi. Kanser hastalığına yakalandıktan sonra da vâkıfa gitmeye devam ederdi. Biz de kendisini ziyaret ederdik. Bir gün balıkçılıkla uğraşan bir müvekkilim Kıbrıs açıklarında avladığı Orkinos balığından bana da bir 5 kilo kadar getirmişti. Ben de hiç paketini bozmadan vâkıfa hocamıza götürdüm ve nasıl pişirileceğini anlattım. Başka bir zaman hocamızın ziyaretine gittiğimde hocamız balığın sıhhatine çok iyi geldiğini söylemişti.

Allah rahmet eylesin hocamız yeri doldurulamayacak bir Türk büyüğü idi. Fikirlerini yaşatmak ve hizmetlerini unutturmamak dileğiyle…

 

Edebiyatçı Yazar Mehmet Nuri Yardım ile Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nı Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın yöneticilerindensiniz. Kubbealtı Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürü’sünüz. Vakıf hakkında vereceğiniz kısa bir bilgi ile söyleşimize başlayabilir miyiz?

Mehmet Nuri Yardım: Bazı müesseseler vardır ki, onlar sadece isim, cisim ve resimden ibaret değildir. Arkalarında hizmetle geçen uzun yıllar vardır. Vakıf ve dernekler arasında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, işte o müstesna kuruluşlardan biridir.1970 yılında ‘Kubbealtı Cemiyeti’ olarak kuruldu. Adı, 1978 yılında,  ‘Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’ olarak değiştirildi.

Çetinoğlu: Kurucuları ve şimdiki yöneticileri kimlerdi?

Yardım: Sâmiha Ayverdi (merhume), Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi (merhum), İlhan Ayverdi (merhume), Ergun Göze (merhum), Prof. (hc) Uğur Derman,  Prof. Dr. Bayram Yüksel, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Necâti Tahralı. Bugün vakfın mütevelli heyeti ise Sinan Uluant (Başkan), Dr. İ. Aydın Yüksel, Vahit Erdem, Selim Derman ve Dr. Şeref Nâci Engin’den oluşuyor.

Çetinoğlu: Kubbealtı Vakfı’nın hizmet binası hakkında bilgi verir misiniz?

Yardım: Vakfı, 1986 yılında bu günkü binasına, yani Köprülü Medresesi’ne taşındı. Daha önce harabe olan bu medrese, restore edildi ve kullanılmaya başlandı. O günden bu yana Köprülü Medresesi, Kubbealtı Vakfı faaliyetlerinin merkezi olarak hizmet vermeye devam ediyor. Tarihî Divanyolu üzerindeki binanın yapılışı şöyledir: Köprülü Medresesi 1661 yılında Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırıldı. Revaklı bir avlunun etrafında L şeklinde sıralanan yapıda bugün dokuzu tam, biri yarım olmak üzere on oda bulunuyor.  Avlunun ortasında şadırvan, yola bakan yerde ise Köprülü ailesinin yattığı hazire dikkat çekiyor. 1984 yılında Kubbealtı’na tahsis edilen medrese, eski harap vaziyetinden kurtarıldı ve bugünkü bakımlı hâline getirildi.

Çetinoğlu: Vakıfta ne tür faaliyetler yapılıyor?

Yardım: 1970’ten bu yana musiki, dil, edebiyat, klâsik sanatlar alanında mühim çalışmalara imza atılan bu mekân, o gün bugün âdeta açık bir üniversite gibi çalışıyor. Klâsik sanatlarımızın ihyasında birçok hocamız burada görev aldı. Vefat edenlerden Ekrem Hakkı Ayverdi, Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Rikkat Kunt, Muhsin Demironat, Münir Nureddin Selçuk gibi sanatkârların yanı sıra yaşayanlardan Yusuf Ömürlü, Muhittin Serin ve Aydın Yüksel gibi sanatkârlar bu bünyede mühim hizmetler üstlendi, değerli çalışmalara imza attı. Bu hayırlı hizmetlerin insanlara ulaşmasında vâkıfların büyük katkısı, maddî ve manevî desteği oldu. Vefat eden vâkıfları rahmetle analım: Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi Nihad Sâmi Banarlı, Ali Fuad Başgil, Safiye Erol, Fevziye Abdullah Tansel, Ahmed Yüksel Özemre, Ergun Göze, Ahmet Refik Sağkol, Nuriye Hayırlı, Azize Temel, Fatma Aközsoy, Nuriye Sezer, Safiye Diren, Suzan Bektaş. Hayatta olanlar ise, Müşerref Büyükaksoy, Cenan Rahşan Germiyanoğlu, Esma Nigâr Güneri, Şerif Tekerin, Nâdide Uluant, CâhiteYoğanak.

Çetinoğlu: Vakfın kuruluş maksadı hakkında bilgi verir misiniz? Yardım: Vakıf yetkilileri, vakfın kuruluş maksadını şu ifadelerle dile getiriyor: Vakfın gayesi ilim, fikir ve sanatta Türk milletine has tarihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir düşünce ve sanat merkezi etrafında toplamaktır. Vakfımız bu gayeye erişmek için ilim ve fikirde, sanatta, dilde, sosyal sahada ve neşriyatta muhtelif çalışmalar yapmaktadır.’ Çetinoğlu: Vakıfların vasiyetnameleri de mühimdir. Orada hangi ifadeler yer alıyor?

Yardım: Vakıf Vasiyetnamesi’nde  şu satırları okuyoruz: ‘Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı gibi, millî irfan ve sanata hizmeti gaye edinmiş bir müessesenin gelişme ve defamı için maddî fedakârlığa duyulan ihtiyaç, aşağıda bildirilen mal ve mülkümüzü Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’na devretmeyi bizler için vicdan borcu kılmıştır. Öyle ki, gençliği bağrında toplamakta bulunan bu ocağın mensuplarının zihnî ve rûhî bir düzen içinde yetişmelerine gayretin, ibâdet gibi temiz, mukaddes bir millî vazife ve vicdan borcu olduğuna inanmış bulunuyoruz. Hareket noktamız bu olmakla berâber, her Müslüman’ın fikir ve gönül dağarcığında bulunması gereken bir Hak kelâmı, hayâtımız boyunca bizi, çevremize maddî manevi imkânlarımızı açık tutmaya sevk eylemiştir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde: Ve mâ leküm illâ tünfiku fî sebîlillâhi mîrasü’s-semâvâti ve’l-arz…’ (Ne oluyor size ki iman ettikten sonra da Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin bütün mirası Allah’ındır) dediğine göre, O’nun vermiş olduğu mal ve mülkü, gene O’nun kullarının istifadesine arz eylemek, insanoğluna gurur değil, ancak şükür vermelidir vesselâm…’ Çetinoğlu: Kurs çalışmalarınızla da biliniyorsunuz… Yardım: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın en önemli gayesi ve kuruluş amacı Türk kültürünü korumak, medeniyetimizi gün yüzüne çıkararak yaşatmaktır. Vakıf, bu maksat etrafında 1970’ten bugüne kadar birçok kurs faaliyeti gerçekleştirdi. Tezhip ve hat kursları vakfın öncü olduğu kurslar arasında sayılır. Tezhip dersleri, 1970 yılında Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver ve yardımcıları tarafından başlatıldı. Daha sonra Prof. Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt’un katılımları ile devam etti. Bu ilk hocaların vefatlarından sonra onların talebeleri olan Dr. İnci Ayan Birol ve Prof. Dr. Çiçek Derman görevi devraldı. Şimdi de Dr. Gülnur Duran, Nur N. Azemimnezahat ve Esrâ Karaduman hocalık yapmaktadır. Bugüne kadar Kubbealtı tezhip kurslarından Prof. Dr. Ayşe Üstün, öğretim görevlisi Arzu Ercanoğlu gibi birçok kıymetli sanatkâr yetişmiştir. Öte yandan  Prof. Dr. Muhittin Serin’in başlattığı Hat kursları Sadri Sayıoğulları ve Mehmet Memiş tarafından devam ettirildi. Dersler, hâlen Tevfik Kalp tarafından veriliyor. Bu kurslar hat ve tezhip sanatlarına yeniden hayat vermiştir. Mûsıkî kursları ise Münir Nurettin Selçuk, Kemal Batanay ve Yusuf Ömürlü tarafından başlatıldı. Cahit Gözkan da sonradan bu kervana katıldı. Selçuk, Batanay ve Gözkan’ın vefatlarından sonra uzun yıllar Yusuf Ömürlü bu dersleri verdi, koroyu yönetti ve nota kitaplarını neşretti. Şimdi kızı Elif Ömürlü Uyar bu hizmetin başında. Ney derslerini Hüseyin Özkılıç, Ud derslerini ise İbrâhim Kararoğlu veriyor. Osmanlı Türkçesi’ni uzun yıllar Nermin Suner Pekin öğretmişti. Bu dersleri, 2002’den sonra Dursun Gürlek devam ettirdi. Şimdi İpek Dağlı ve Orhan Sakin de bu kurslarda hocalık yapıyor. Türkçeyi Doğru ve Güzel Konuşma (Diksiyon) sanatının hocası ise Galip Çakır. Bütün bu çalışmalara iştirak edenler, yerli ve millî sanatı kavramış ve hayata geçirmişlerdir. Kurslara bugün de büyük alaka gösterilmekte, toplumun her kesiminden ve her yaştan kişi, hocalarımızdan istifade etmektedir.                                     

Çetinoğlu: Umuma açık sohbet toplantılarınız var…

Yardım: Şüphesiz Kubbealtı deyince akla öncelikle kültür, sanat ve medeniyet sohbetleri geliyor. Zira kültür sanat sohbetlerini Türkiye’de ilk başlatan sivil toplum kuruluşlarından biri de Kubbealtı’dır. Geçmiş yıllarda Salı ve Cuma akşamları gerçekleşen bu sohbetler, uzun yılardan beri cumartesi günleri yapılıyor. Bugüne kadar birçok akademisyen, yazar, sanatçı ve idareci bu sohbetlere konuşmacı olarak katıldı ve dinleyicilere hitap etti. Çetinoğlu: Sohbet toplantılarının konuşmacılarından birkaç isim verebilir misiniz? Yardım: Başlıca şunları sayabiliriz: Mahir İz, Cemil Meriç, Tahsin Banguoğlu, Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün, Sadettin Ökten, Alaeddin Yavaşça, Selim İleri, Zeynep Kerman, Hicran Göze, Uğur Derman, Ergun Göze, Mehmed Şevket Eygi, Metin Eriş, Beşir Ayvazoğlu, Kâzım Yetiş, Orhan Okay, Kemal Eraslan, Birol Emil, Şeyma Güngör, Yavuz Bülent Bâkiler, Birol Emil, Dursun Gürlek, Abdullah Uçman, Rûhi Ayangil… Sohbetlerin yanı sıra aralarında Cinuçen Tanrıkorur, Ahmet Özhan ve Münip Utandı’nın da solist olduğu konserler tertip edildi.

Çetinoğlu: Kitap ve dergi neşriyatınız var…

Yardım: Kubbealtı Neşriyatı’nda Sâmiha Ayverdi, Nihad Sâmi Banarlı, Ali Fuad Başgil, Safiye Erol, Ahmed Yüksel Özemre ve Dursun Gürlek’in külliyatı bulunuyor. Sâmiha Ayverdi’nin 45’inci eseri de yayımlandı. Ayrıca sanat kitapları kültür hayatımıza kazandırıldı. Kubbealtı kitapları beğeniliyor ve okunuyor. Son yıllarda kitapları ardı ardına yeni baskı yapan kuruluşlar arasında Kubbealtı Neşriyatı da var.

Çetinoğlu: Kitapları yayınlanan isimler, daha ziyade vakfın kurucuları ve destekçileri gibi… Diğer yazarlara kapalı mı?

Yardım: Kubbealtı Neşriyatı arasında sadece kurucuların ve vâkıfların kitapları yayımlanmıyor. Kemal Y. Aren, Beşir Ayvazoğlu, Cemil Altınbilek, Ergun Balcı, Mes’ud Cemil, Altan Deliorman, H. Necâti Demirtaş, Gülnur Duran, Özcan Ergiydiren, Metin Eriş, Dursun Gürlek, Fırat Kızıltuğ, Gülbün Mesâra, M. Orhan Okay, Yılmaz Öztuna, Fevzi Samuk, Ahmet Güner Sayar, Muhittin Serin, Abdullah Uçman, Hüseyin Vassaf gibi yazarların kitapları da bu bünye içinde kültür hayatımıza kazandırılmıştır.

Çetinoğlu: Yazı İşleri Müdürü olduğunuz Kubbealtı Akademi Mecmuası için neler söylemek istersiniz?

Yardım: Vakfın kuruluşundan iki yıl sonra yayıma başlamıştır. Türkiye’de dergilerin, hele edebiyat mecmualarının ömürleri çok uzun olmaz. Kısa bir denemeden sonra kapanan çok dergi bulunuyor. Ama Kubbealtı Akademi Mecmuası bu sahada bir rekoru elinde tutuyor. 44 yıldır aralıksız çıkıyor. Varlık‘tan sonra denilebilir ki en uzun ömürlü edebiyat dergimizdir.

Çetinoğlu: Mecmuanın ilk sayısında Nihad Sâmi Banarlı imzasını taşıyan yazı, bengitaş kitabesi gibi muhteşem ve müstesna bir metindir.  Yalnızca Kubbealtı  Vakfı’nın ve Akademi Mecmuasının değil, Türk dergiciliğinin ve Türk kültür hayatının anayasası gibidir. Çok uzun olan bu yazıdan bir bölümünü okuyucularımıza intikal ettirir misiniz?

Yardım: 1 Ocak 1972 tarihli ilk sayısında, Nihad Sâmi Banarlı’nın kaleme aldığı ‘Beyannâme‘ başlıklı yazıda şöyle deniliyor:

Biz, sanatın, bütün insanlığa, yeniden çeki-düzen ve­recek kudreti kendinde bulabilir hâle gelmesi lüzumuna inanıyoruz. Bu arada doğrudan doğruya kendi Türk sanatımız üzerinde de söyleyecek sözlerimiz ve bugünün genç i­nsanlarına tekliflerimiz olacaktır:

1- Edebiyatta dil olarak, Türk milletinin yarattığı ve asırlarca işleyerek güzelleştirdiği Türkçeyi kullanınız. Milletinizin, bu asırlar içinde, aynı işleyişiyle Türkçeleştirdiği kelimeler de, vatanınız gibi, sizindir. Tarihsiz, mûsikîsiz, zevksiz ve uydurma kelimelere iltifat etmeyiniz.

2- Edebiyatımızın, gerek aydınlarca, gerek saz şairlerince kullanılan nazım şekillerini, vezinlerini, kafiye­lerini, dil ve söyleyiş inceliklerini araştırınız. Onlardaki mûsikîyi; onlardaki zevk, zekâ, kültür ve tefekkür çiz­gilerini benimseyiniz. Beğendiklerinizi modernize ederek yeni Türk edebiyatını kendi millî temelleri üzerinde yük­seltiniz.

3- Türk dilinin, şiir târihinde  kafiyeyi îcât eden dil olduğunu hatırlayınız. Dile böylesine kuvvetli bir mûsi­kî unsuru ilâve eden bir milletin dilde ve şiirde ses anlayı­şının da derinliğine ulaşmış olursunuz. Bunun basit bir hâdise olmadığını, en kuvvetli şiir tahlillerinden öğrenme­ğe çalışınız. Bu hususlarda bizden de gereken yardımı gö­receksiniz.

4- Türkiye Türkçesi’nde 700 yıldan beri kullanılan bir uzun hece vardır. Uzun hece, bir bakıma bizim üzerinde vatan kurduğumuz toprakların sesidir. Eski Yunan’da, Lâtin’de ve İbranî’de çeşitli uzun heceler vardır. Bizim önce Arap ve Fars edebiyatından aldığımız bu sesin, zamanla bizim sesimiz hâline gelmesi, Türkçeye büyük mûsikî kazandırmıştır. Dîğer taraftan, dillerinde uzun hece bulunan bütün milletlerin edebiyatında vezin, pek tabiî olarak, hecele­rin sayısına göre değil, sesine göre ayarlanan, ya aruz ya da aruz karakterinde bir vezindir. Bu sebeple, Türk edebiyatı, tam dokuz yüz yıl, Türkçenin notası olmuş ve dilimize büyük ahenk kazandırmış bir vezin olan arûz’u itmemelidir.

5- Türk Halk edebiyatında, Türk Dîvan edebiyatın­da göreceğiniz sosyal, târihî, fikrî ve estetik çizgilere nüfuz ediniz. Eski Türkler, uzun söylemez, fakat derin söy­ler, vecîz söyler, çok kere sayfalarca söylenecek bir sözü, bir beyitte, bir dörtlükte söylemenin sırrına ererlerdi. Bu arada, millî, içtimaî ve beşerî olan her mevzua, her duygu ve düşünceye mutlaka temas eder, söyleyince de çok güzel söylerlerdi.  Bu edebiyata, çeşitli sebeplerle, bir asırdan beri yapı­lan iftiralara aldanmayınız. Ona, her türlü art düşünce­lerin üstünde, gerçekçi ve ilimci bakışlarla bakınız.

6- Size, edebiyatta vezin, şekil, kafiye, düzgün cüm­le gibi, kaideci yollar tavsiye ettiğimizin farkındayız. Ancak, bütün dünyâ, er-geç, bu başıboşluktan ve düzen­sizlikten bıkacak ve defalarca olduğu gibi, bu aşırı ro­mantizmden ayrılıp yeni bir neo-klâsisizme başvuracaktır. Siz, Türk edebiyatının şuurlu nesilleri olarak bu yeni­liğin öncüsü olabilirsiniz.

7- Eserlerinize gıda olacak ideolojiler içinde, siz yine Asya’daki ve Türkiye’deki atalarınızın milliyetçi, vatancı ve insancı hedeflerini seçiniz. Milliyetçiliğin ve vatancılığın belki en üstün ve orijinal sözlerini, Asya’daki eski Türk edebiyatı eserlerinde bulacaksınız. İnsancılığa gelince, bu hususta size, bu yolda bir dünya hâkimiyeti kurmuş olan Müslüman Türk atalarınız büyük örnek olacaktır. Önce Türk ve Müslüman olmak, sonra üstün ırka men­sup, vicdanlı bir insan ruhuyla bütün insanlığı sevmek… Bu mevzuda size, Anadolu’daki Türk edebiyatının ilk ölümsüz şairi Yunus Emre ebedî bir rehber olma kudretindedir.

8- Mevzu olarak, Türk halkının, dünkü ve bugünkü, hayat, sanat, iman, feraset ve yaşama neşesi yollarında­ki macerasını işleyiniz. Türk şehir halkını, Türk köylüsünü, son zamanlarda örneklerini çok gördüğünüz gibi, kaba, pis, izansız, şah­siyetsiz, ezilmiş insanlar olarak değil, onları hakiki hayat­ları ve hakîkî şahsiyetleriyle görüp gösteriniz. Halide Edib’in, Reşat Nuri’nin romanlarında tanıtılan halk tiple­ri gibi tipler yaratınız. Türk halkının, yurt içindeki içtimaî hâdiselerle dünya hâdiseleri karşısındaki çok zeki ve anlayışlı reaksiyon­larım görüp gösteriniz. Onların Nasreddin Hoca’dan, Bek­taşî Nükteleri’nden bu yana, hâlâ aynı nicelikle yaşayan zekâ çizgilerini eserlerinize almaya çalışınız.

Çetinoğlu: Kubbealtı Vakfı’nın yayınladığı kitap ve dergilerde, Türkçe hassasiyetinin üst seviyede olduğu görülüyor. Yardım: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın hassas olduğu alanlardan biri de dilimiz, Türkçemizdir. Ülkemizin en seçkin dil ve edebiyat âlimlerinden oluşan Kubbealtı Dil Akademisi, 1 Haziran 1971 tarihinde kurulmuştu. Sâmiha Ayverdi, Nihad Sâmi Banarlı, Tahsin Banguoğlu, Kaya Bilgegil, Faruk Nafiz Çamlıbel, Abdülkadir İnan, Orhan Seyfi Orhon, Fevziye Abdullah Tansel, Faruk Kadri Timurtaş ve İlhan Ayverdi’den oluşan bu akademiye Ekrem Hakkı Ayverdi, Nermin Pekin ve Prof. Dr. Kemâl Eraslan, üç üyenin vefatı üzerine dâhil edildiler. Dil bahsinde Faruk Kadri Timurtaş başkanlığında kurulan komisyonda Misalli Büyük Türk Lûgatı‘nın hazırlanması karara bağlanır ve 1976’dan itibaren de bu karar doğrultusunda çalışmalar başlatılır. 35 yıllık zaman zarfında hazırlanan, birçok ilim adamının da katkıda bulunduğu, rahmetli İlhan Ayverdi’nin bir ömür harcadıktan sonra telif ettiği Misalli Büyük Türkçe Sözlük (Kubbealtı Lugatı), neşredildiği 2005 yılından bu yana ilim,  edebiyat ve basın dünyasında büyük ilgi görmüş ve hakkında pek çok yazı yazılmıştır.

Çetinoğlu: Birkaç yazımda belirttim: ‘Eline kalem alan herkes, Kubbealtı Lugatını, mutlaka elinin altında bulundurmalıdır.’ Sizin de ilâve edeceğiniz sözler vardır mutlaka. Lütfeder misiniz?

Yardım: Estağfirullah. Türkçenin zengin kelime hazinesinin gösterildiği eserde 100.000’den fazla kelime ve deyim bulunuyor. Sözlüğümüzün Önsöz’ünde geçen şu ifadeler eserin büyüklüğünü gözler önüne seriyor:

“13. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar farklı devirlerdeki yazılı ve sözlü dil örneklerini kapsayan üç ciltlik bu temel başvuru eseri, Türk dilinin bir dökümü, bir nevi envanteridir. Bu sözlük, sadece yaşayan Türkçemizi değil, târihî seyri içinde Türk dilinin kazanmış olduğu zenginlikleri de gözler önüne sermek, Türk çocuklarına geçmişleriyle bağ kurmalarında ve milletlerin tarihlerinde daha dün demek olan 100-150 senelik metinleri okuyup anlayabilmelerinde yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır. Bu sözlükte, devirlerini tamamlayıp unutulmakta olan ve büyük bir gayretle dilimizden atılmak istenen kelimelere, yaşayan Türkçe kelimelere, yeni türetilenlere yer verilmiştir. 400’ü eser sahibi toplam 1000 kişiden 100.000 misal 200’ü aşkın yazarın 350’ye yakın eseri tarandı. Çeşitli sözlüklerde ve kaynaklarda geçen yaklaşık 250 eserden misaller alındı. 800’ü aşkın yazar ve şairden alıntılar yapıldı. 96.000 açıklamalı, kelime madde başı ve ara madde olarak 61.000 kelimeye yer verildi. Bu kelimelerle oluşturulan yaklaşık 35.000 deyim ve kelime açıklandı.”

Çetinoğlu: Diğer çalışmalarınız hakkında da kısaca bilgiler lütfeder misiniz?

Yardım: Kubbealtı’nın 2001 yılından itibaren Safiye Erol’un bütün kitaplarını yayımlamaya başlaması edebiyat dünyasında heyecana vesile oldu. Sâmiha Ayverdi’nin de yakın arkadaşı olan Safiye Erol, dört romanı, bir hikâye kitabı, bir etüdü, makalelerinden meydana gelen kitabı ile edebiyat camiamızın ve fikir dünyasının dikkatini çekti.

Ayverdi Enstitüsü çalışmalarına aralıksız devam ediyor. Vakfın sosyal faaliyetleri arasında yurtiçi ve yurtdışı geziler ve sosyal yardımlar da bulunuyor. Lisans ve lisansüstü öğrencilere burs veriliyor, konser, gezi, kermes, tez sunumları ve yemekli toplantılar tertip ediliyor. Merkezi Fatih’te bulunan vakfın bitişiğindeki kitabevinde kültür kitapları okuyuculara sunuluyor. İnternet sitesi ise meraklıların alakasıyla karşılaşıyor. Kubbealtı bütün bu faaliyetleri ve hizmetleriyle bir ‘irfan ocağı’ ve ‘medeniyet kalesi’ olarak kabul edildi. 45 yıldan beri ilim ve edebiyat âşıkları, sanata meraklı nesiller bu kültür ve sanat hizmetlerinden istifade ediyor ve feyz alıyor. Türk Tarih Kurumu, TYB ve ESKADER gibi birçok kuruluşun ödüller verdiği Kubbealtı’na, Kültür ve Turizm Bakanlığı da üstün hizmetlerinden dolayı, “Büyük Kültür Sanat Ödülü”nü lâyık görmüştür. Vakıf mensupları, şevk ile çalışmalarına devam ediyor.

 

 

 

MEHMET NURİ YARDIM:

23 Nisan 1960 tarihinde Siirt’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu. 1979 yılında başladığı gazetecilik mesleğini 2001’e kadar devam ettirdi; muhabirlik, musahhihlik, editörlük, röportaj ve köşe yazarlığı yaptı, kültür sanat sayfalarını yönetti.

2001 ‘de emekli olduktan sonra Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı bünyesindeki Kubbealtı Akademi Mecmuasının Yazı işleri Müdürü oldu. Bazı yayın projelerini üstlendi, sivil toplum kuruluşlarında görev aldı. Milat Gazetesinde köşe yazarıdır.

Yayımlanmış kitaplarından bazıları: *Aşina Çehreler, *Babıâli’de Hayat, *Dersimiz Edebiyat, *Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hâtıraları, *Edebiyatımızda Hüzün, *Edebiyatımızın Güleryüzü, *Kalem Efendileri, *Kayıp İstasyon, *Mizahın İzahı, *Ömer Seyfeddin, *Romancılar Konuşuyor, *Refik Halit Karay, *Safiye Erol, *Sait Faik Abasıyanık, *Sefertası, *Şair Olacak Çocuklar, *Tarihimizin Güleryüzü, *Türk Şiirinden Portreler, *Unutulmayan Edebiyatçılar, *Yazar Olacak Çocuklar, *Yıldızlarla Uyumak, *Ziya Osman Saba, *Ziya Osman Saba Sevgisi.

İnternet sitesi: www.mehmetnuriyardim.com e-posta: yardimmehmetnuri@gmail.com

 

 

 

41. Şura

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını resmen gerektiği gibi kutlayamadık. Birileri ellerinden gelse milli bayramları kaldıracaklar. Bayramı statlardan alıp kapalı salonlara sıkıştırdık. Bir büyük ilimizin valisi güneş altındaki eski kutlamalardan şikâyetçi. Çocuklar şimdi daha rahat ortamdaymışlar…

***

HDP’nin Türkiye partisi olup olmadığı tartışılıyor. Sol ve aşırı sol oylara talip olan ve buna göre konuşan bu parti Yunanistan ve Ermenistan’ın çıkarları ile paralel beyanlar verdiğine göre olsa olsa Yeni Türkiye‘nin partisi olabilir.

***

İktidar partisinin Kıbrıs politikası yanlış ve çelişkilerle doludur. Anlaşılan bu yanlış AB Bakanı ve Başmüzakereci ile sürüyor. Bu zat Türk tarafını toplum olmaktan çıkarıp devlet yapan KKTC kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli R. Denktaş’ı çözümden yana olmamakla adeta suçluyor. “Çözümsüzlük çözüm değildir”diye ortaya fırlayan aceleciler Rum tarafı ve Yunanistan ile değil; Denktaş ile mücadele etmişlerdi. KKTC’yi AB üyelik sürecinde engel gören çarpık anlayış Rum ile nasıl pazarlık yapabilir. Sadece Kıbrıs politikası bile Türkiye’de bir iktidar değişikliğinin gerekçesi olabilir.

***

Aydınlar Ocakları‘nın41. Şurası Manisa Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde 15-17 Mayıs 2015 tarihleri arasında yapıldı. Manisa Ocağımızda eski ve yeni yönetimlerde çok değerli arkadaşlarımız görev yapmışlar ve yapmaktadırlar. Başta başkan Sayın Ergün Tuatay olmak üzere Yönetim Kurulunu tebrik ederiz.

Her tarafı tarih kokan bu şehzadeler şehrinde 23 Ocağımız bir araya geldi. Yoğun bir iştirak gerçekleşti. Aslında bu şura Manisa’da yapılan üçüncü toplantı idi. Şura Manisa Belediye Başkanlığı’nın Mehteran gösterisi ile başladı. Açılış ve protokol toplantılarından sonra istişare toplantılarına geçildi. Akşam Miraç Kandili dolayısıyla özel bir program yapıldı ve Prof. Dr. Mustafa Yıldırım ilgi çekici bir konuşma yaptı. Ertesi gün bir hilal şeklindeki Çanakkale Müzesi ziyaret edildi. Değerli tarih öğretmeni ve Yönetim Kurulu üyesi Sayın Kenan Tozak savaşı yaşarcasına milli duygu yüklü güzel bir sunum yaptılar. Tarihi mekânlar ziyaret edildi. Mevlevihane’nin bakımı Celal Bayar Üniversitesi tarafından üstlenilmiş; ancak duvarlardaki Celal Bayar University afişi bu esere o kadar yabancı ki… Eserlere maddi bakım yapmayı üstlenenler bunları manevi bakımsızlığa terk etmemelidirler. Bize rehberlik yapan Sayın Mehmet Veysi Dörtbudak’a teşekkür borçluyuz. Şura diğerlerinde olduğu gibi sonuç bildirisinin hazırlanması ve açıklanması ile sona erdi. 42. Şura Iğdır Aydınlar Ocağı’nın talebi üzerine Iğdır’da yapılacaktır.

Beş sayfalık sonuç bildirisi Ocağımızın internet sitesindedir. Bildiride; Türk Tarihi, Atatürk, Cumhuriyet ve milli kimlikle bir hesaplaşma ve dış destekli bir kumpas olan Yeni Türkiye macerası ele alınmıştır. Yeni Anayasa, başkanlık sistemi, açılım ve sözde çözüm süreci, hukuk devletindeki kayıplar, bürokrasinin siyasallaştırılması, genel seçimler, ekonomide gizlenen gerçekler, eğitimdeki partizanlık, uyuşturucu terörü, kadına şiddet, GDO’lu ürünler, dış politikadaki çelişkiler ve yalnızlaşma, KKTC’nin önündeki birleşme tuzağı ve yeni Annan Planı, Irak ve Suriye Türkleri, Suriyeli mülteciler sorunu, sözde Ermeni soykırımı iddiası gibi konular yer almıştır. Manisa’nın sorunları ve özellikle tarım öne çıkmıştır. Genelde tarım ihmal edilmektedir. Çiftçi, kotalar konduğundan pamuk ve tütünü ekememekte; eş-dost ve yandaşlara ithalat kapısı açılmaktadır. Bildiride, 80 bin dolayındaki Ermenistan vatandaşının geri dönmesi ve Yunan Adalarına tatil için gidilmemesi tavsiye edilmiştir.

Aydınlar Ocağı dün de bugün de etkili bir kuruluştur. Bugünkü iktidarlar 1970’lerdekilerin çizgisinde olabilseydi aynı tesirliliği iktidarlar üzerinde bugün de fazlasıyla gösterirdi. Milli devlet ve milli kimlikle kavgalı iktidarlara faydalı olamayız.