28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 805

Azınlık Hükümeti mi, Koalisyon mu?

“Azınlık hükümeti mi, koalisyon mu olacak?” konusunu belirleyecek üç önemli parametre var.

1- HUKUKİ DURUM: Bizim sistemimize göre, hükümetlerin güvenoyu alması kolay ancak güvensizlik oyuyla düşürülmesi zordur.

“Bakanlar Kurulunun göreve başlama sırasında güvenoyu alabilmesi için TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu (276 oy) gerekmemektedir. Toplantıya katılanların salt çoğunluğunun güvenoyu yeterlidir.” Buna karşılık bir hükümetin güvensizlik oyuyla düşürülebilmesi için 276 red oyu gereklidir.

Mesela AKP tek başına bir azınlık hükümeti kuracak olursa, mevcut Meclis aritmetiği ile partilerden sadece biri dahi oylamaya katılmazsa kendi milletvekillerinin oylarıyla güvenoyu alır.

Ancak oylamaya katılmayan veya çekimser kalarak hükümete zımni destek veren partilerin çıkarılacak kanunlar ve hükümetin icraatı konusunda çok sıkıntılar çıkaracağını tahmin edebiliriz.

Diyelim Cumhurbaşkanı AKP’den bir ismi hükümeti kurmakla görevlendirdi. O isim hükümet kurmazsa mevcut hükümet arada göreve devam eder. Ama diyelim o isim bir hükümet listesi hazırladı ve Cumhurbaşkanı da o listeyi hükümet olarak atadı. O zaman o hükümet göreve başlar. Diyelim o liste güvenoyu alamadı. Ama güvenoyu alamasa dahi o atanan hükümet seçimlere kadar görevde kalır.”

AKP kanadının fikriyatını Burhan Kuzu özetledi. “Bu tablodan hükümet çıkmaz. Koalisyon bile çıkmaz. Erken seçim kaçınılmaz gözüküyor” dedi.

Cumhurbaşkanının en yakınından Binali Yıldırım 01 Mayıs’ta “seçimde koalisyon tablosu çıkması durumunda, AK Parti’nin azınlık hükümeti kuracağını ve 1 yıl içinde yeniden seçime gidilebileceğini” açıklamıştı.

Bazı AKP’li yetkililerin “AK Parti-MHP koalisyonu olursa, bir sonraki seçimde bu oyu da alamayız” dediği de basında yer aldı.

Bu açıklamaların hepsi AKP kanadında kendilerinin bir azınlık hükümeti kurması ve bir yıl sonra yapılacak erken seçime bu hükümetle gitme arzusunun hâkim olduğunu göstermekte. Ancak problem şu ki, bu dış desteği hangi parti verecek?

2- TAYYİP ERDOĞAN FAKTÖRÜ: “Azınlık hükümeti mi, koalisyon mu olacak?” konusunu belirleyecek ikinci önemli parametre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘dır.

Cumhurbaşkanının Anayasa’dan kaynaklanan önemli yetkileri var. Ayrıca Tayyip Erdoğan’ın hem Anayasada yazılı yetkilerini aşma alışkanlığı ve hem de Ak Parti üzerinde çok tesiri olduğu bilinmekte. Bu bakımdan en beklenmedik ve akılcı olmayan çıkışlar sürpriz olmaz.

Anayasal yetkisine göre, öncelikle güvenoyu alabilecek milletvekilinin kim olacağına Cumhurbaşkanı karar verir.  Meclis Başkanlık Divanı kurulmasından itibaren 45 gün içinde hükümet kurulamazsa, Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. (Yenilenmesine karar vermek zorunda değil.)

Seçimlerin Yenilenmesi kararı verilirse, Cumhurbaşkanı bir milletvekilini hükümeti kurmakla görevlendirir. Siyasi parti gruplarından, oranlarına göre üye alınarak geçici bir seçim hükümeti kurulur.

3- PARTİLERİN YAPISAL FARKLARI: Koalisyon ihtimallerini azaltan diğer durum ise partilerin birbiriyle çok ayrışmış, kutuplaşmış yapıda olmalarıdır.

HDP’li koalisyon ihtimallerini pek imkân dâhilinde görmüyorum. Demirtaş zaten “AKP ile içeriden ve dışarıdan koalisyon yapmayacağız” dedi. CHP ve MHP koalisyonu da HDP desteği olmazsa sayısal olarak mümkün değil.  HDP desteği ile MHP’li koalisyon ihtimali ise siyasal olarak imkânsız.

MHP yolsuzluk dosyaları ve Cumhurbaşkanının yetkilerini aşan tavrına karşı çok hassas. Çözüm süreci denilen konuda da AK Parti ile MHP’nin anlaşması mümkün değildir. Dolayısıyla MHP, AKP ile koalisyon kurmak istemeyecektir.

Yolsuzluk dosyaları ve Cumhurbaşkanının yetkileri konusunda CHP de aynı tavır içinde. “Çözüm Süreci” konusunda ise CHP birbirine zıt iki parça. CHP ne yaparsa yapsın yüzde 25-26 oy oranını aşamıyor. İktidar olmaya kendisini mecbur hissedebilir. CHP, Tayyip Erdoğan ve çevresinin yargılanmaması, Saray’ın rahat bırakılmasını kabul ederek bir koalisyona yanaşabilir. “Çözüm Süreci” konusunda AKP ile CHP anlaşabilir.

Kanaatimce, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin ilk tercihi AK Parti’nin azınlık hükümeti kurması ve bir yıl içinde yeniden seçime gitmektir.

İkinci tercihi Cumhurbaşkanını rahat bırakmak şartına bağlı olarak AKP ve CHP koalisyonudur. Bu seçenek bana göre en kuvvetli ihtimal gibi görünüyor.

Üçüncü tercihi ise 45 gün içinde güvenoyu alabilecek hükümet kurulamazsa, güven oylaması tarihinden itibaren 3 ay içinde (geçici bir seçim hükümeti ile) erken seçime gitmektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, erken seçime gidilecekse muhakkak mevcut hükümetle veya AKP’nin yeni kuracağı hükümetle gitmek isteyecektir.

*****

ÜÇ GENEL BAŞKAN İSTİFA ETMELİ Mİ?

Resmi olmayan seçim sonuçlarına göre, 3 Kasım 2002 den bu yana ülkemizi tek başına iktidar olarak yöneten AKP’nin tek başına iktidar olması sona erdi.

A- 2011 Milletvekili seçimlerinde yüzde 49,9 olan oy oranı yüzde 40,9′ a, milletvekili sayısı ise 327 den 258’e düşen AKP ciddi bir yara aldı. Bu arada (toplam Türkiye’nin geçerli oy sayısı 3 milyon 192 bin artmasına rağmen) AKP 2011 seçimlerine göre 2 milyon 550 bin oy kaybetti. AKP hiçbir ilde oyunu artıramadı. Buna rağmen yine açık ara birinci parti oldu.

Ancak bırakın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilk önce 400 daha sonra 330 a düşürülen milletvekili hedefine ulaşmayı, tek başına hükümet kurma sayısı olan 276’dan bile 18 milletvekili kadar eksik kaldı.

Mevcut Başbakan Ahmet Davutoğlu seçim kampanyasında “8 Haziran sabahı iktidar olamazsak istifa ederim” demişti. Balkon konuşmasında ise “birinci parti olmak başarı sayılmalıdır” mesajı verdi.

AKP adına çok yoğun bir seçim kampanyası yürüten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘a da seçmenin itibar etmediği de anlaşıldı. Ama Erdoğan’ın istifası konusunun gündeme bile geleceğini sanmıyoruz.

B- CHP çok başarılı bir seçim kampanyası yürütmesine rağmen oyunu artıramadı. 11,5 milyon olan oy sayısını korudu. Ancak oransal olarak 2011 de yüzde 25,9 olan oy oranı yüzde 25’e, Milletvekili sayısı ise 135’den 132’ye düştü.

“Geçen seçimde yüzde 26 almıştınız, bu rakam ve altında kalırsanız bırakacak mısınız?” sorusunu cevaplayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Elbette. İlla ben koltuğumda kalacağım diye bir anlayışım yok” demişti.

CHP’den yapılan açıklama ise Kılıçdaroğlu’nun da istifa etmeyeceği yönünde.

C- MHP ise 2011’de yüzde 13 olan oyunu 16,3 e milletvekili sayısını da 53 den 80’e çıkardı. Oyunu 1,9 milyon artırarak 7,5 milyon oy aldı. Ancak HDP’nin bu kadar oyunu artırdığı, AKP’nin bunca yıllık yıpranmışlığına rağmen AKP içindeki eski ülkücülerin sadece çok azını geri alabildi. Orta Anadolu ve Karadeniz’in milliyetçi kitleleri hala AKP’ye destek vermekte.

Bana göre oyunu artıran ikinci parti olmasına rağmen MHP açısından çok başarılı bir sonuç değil. MHP potansiyel oyunun çok altında kaldı. AKP içindeki ülkücülerin hala büyük çoğunluğunun oyunu geri alamadı. MHP neden iktidar alternatifi olamadıklarının bir iç hesaplaşmasını yapmalı.

D- Bu seçimi esas kazananı şüphesiz HDP. Oyunu bağımsız adaylarla girdiği 2011 seçimlerindeki yüzde 6,5 dan iki katına, 13,1 mertebesine çıkardı. 35 olan milletvekili sayısını da 80’e ulaştırdı. Oy sayısı da 6 milyonu geçti.

AKP’nin kaybettiği 9 puanın 3,5 puanının MHP’ye, 5,5 puanının da HDP’ye gittiği anlaşılıyor. HDP’ye yüzde 1′ lik bir kesimin de CHP’den geldiği kanaatindeyim.

Muhafazakâr Kürt seçmeninin AKP’den HDP’ye kaymasının ana sebebi AKP’nin yanlış “çözüm süreci” politikalarıdır.

Bu oyların bir kısmının ödünç/ emanet olduğunu HDP de kabul ediyor. Ancak Türkiye’de yüzde 17-19 yetişkin Kürt seçmeni olduğu söyleniyor. HDP’nin emanet oyları çoğunlukla bu Kürt seçmen kitlesinden geldiği için zamanla kalıcı hale getirmesi güç olmayabilir.

HDP’nin “demokrat ve Türkiye’nin Partisi” olma görüntüsünün gerçek olmadığı ve kalıcı olmayacağı kanaatindeyim. HDP eşbaşkanı Demirtaş, “zafer” konuşmasında, “sayın Öcalan’a özellikle teşekkür ediyorum” diyerek ve “Ortadoğu’daki dengeleri değiştirebilecek bir sonuç elde ettik” mesajı ile bunun işaretini verdi.

09.06.2015

Ruhittin Sönmez

 

 

Mahinur Özdemir’ler Artmalı.

Batı’nın ne ölçüde çifte standart içinde olduğunu gösteren ve Haçlı taassubunu belgeleyen bir haber geçenlerde basında yer almıştı. Aslında bu haber pek de yadırganacak bir haber de değildi. Daha önce Hollanda’da iki Türk asıllı milletvekili adayı hayali sözde Ermeni soykırımını kabul etmedikleri için seçimlerde listeden çıkarılmışlardı. Türkiyeli değil ama Türk olduklarını ispat eden milletvekili adaylarının haysiyetli ve gurur verici davranışları takdirle karşılanmıştı.

Bu defa geçenlerde Belçika’daki ilk türbanlı milletvekili olan Türk kökenli Mahinur Özdemir’in hayali ve ispat edilemeyen sözde Ermeni soykırımını tanımadığından başına gelmedik kalmadı. Sözde demokratik, fikir ve düşünce hürriyetine saygılı olması gereken Belçika’da önce partisinden ihraç edildi. Gerekçe de Hümanist Demokratik Merkez’in politikasıyla ters düşen bir tutum sergilemesi idi. Baskı gören ve tehdit edilen Türk asıllı Brüksel milletvekilinden parlamento üyeliği ve Belediye Bölgesel Meclisi Danışmanlığı görevlerinin de iadesi istendi. Halkın iradesi ile seçilmiş bir milletvekiline reva görülen bu çirkin ve düşündürücü muamele 2015 Belçikası hakkında bize bir fikir vermektedir.

Aslında anlaşılamayan nokta, sözde soykırımı haçlı taassubu ile tanıyan ülkelerin parlamentoları mahkeme midir, yoksa meclis midir? Belçika ve diğerlerini suçlamayalım. Bu örnekler çoğalmadan TBMM’de Batının bazı soykırımlarını tanıyıp onları caydıramazsanız Türkiye’yi bu tip saldırılardan kurtaramazsınız. Biz hala Hocalı Soykırımını TBMM’den geçiremedik. Bu Türk asıllı milletvekiline uygulanan soykırımı ihracı, Belçika’daki kuruluşlarımızca protesto edilmelidir. Tepki yeterli olmazsa bu tip örneklerin azalmasını bekleyemeyiz.

Bugün 7 Haziran 2015. Türkiye bir önemli Genel Seçime gidiyor. Bu seçim Türk Siyasi tarihinin önemli kilometre taşlarından birisi olacaktır. Adeta yol ayrımına getirilmiş bir ülkenin tercihi ortaya çıkacaktır. Ülke yararı açısından seçmenin demokrasiye sahip çıkmasını ve ülkeyi maceralara sürükleyecek bir sürece yol açmamasını dileriz. Bu genel seçimlerin Türk Milleti ve Türk Dünyası için hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ederiz.

Seçimlere katılmak ve oy vermek her şeyden evvel vatandaşlık görevidir. Bu sorumluluğu hissederek sandık başına gidilmeli ve muhakkak oy kullanılmalıdır. Oy kullanmayanın hiçbir söz hakkı olamaz. Seçime iştirak ne kadar artarsa, milli iradenin tecellisi o kadar anlamlı ve belirgin olur.

7 Haziran Genel Seçimleri Türk milletinin millet olma şuurunu ortaya çıkaracaktır. Genel seçimler Türk milletinin demokrasiyle imtihanı olacaktır. Demokratik parlamenter sistem dışı maceralar ülkeyi tahmin dahi edilemez badirelere götürebilir. Her şeyden evvel uzun bir geçmişi olan demokrasi tecrübesinin bulunduğu ülkemiz, bir deneme tahtası değildir. Demokrasinin değeri yeterli demokrasi tecrübesi olmayan ve demokratik zihniyetin bulunmadığı ülkelerin aydınlarına sorulmalıdır. Tam anlamıyla işleyen ve eksikleri tamamlanmış bir demokratik rejim her türlü otoriter ve totaliter denemelerin çok üstünde bir değer taşır. Hukuk devletinin korunmasından, fikir, düşünce ve basın hürriyetinden geriye gidilmeyeceğinden emin olmak isteriz. Ülkede artan siyasi gerginliklerin ve kamplaşmaların azaltılması bir bakıma siyasilerin elindedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Milli Mücadelenin kuruluş ve yapılış amacı ve temel ilkeleri etrafında birleşmek birlik ve beraberliğin teminatı olacaktır. Birlikte yaşama kültürünün sürdürülmesinde milli kimliksizlik; ne Türkiye’de, ne de herhangi bir ciddi ülkede kabul göremez. Demokrasi milli seviyede ortak mutabakatların geliştiği, milli sembollerin kabul gördüğü, milli kimlik ile etnik sıfatların birbirine rakip görülmediği bir rejimin adıdır. Demokrasinin değerini bilmek ve bu uğurda gereğini yapmak vatandaş olmanın vazgeçilemez bir sorumluluğudur.

 

Jeoloji-Jeofizik Mühendisi Türköz Özbey İle Hazırlayıp Yayınladığı Kur’an-ı Kerim’de İslam’ın Ana Yapısı İsimli Kitabının Ekseninde İslamiyet’i Konuştuk.

İlim öğrenmek ve öğretmek, böylece ilâhî mesajı insanlara tebliğ etmek,

Müminin üzerinde bir yükümlülüktür.’

Oğuz Çetinoğlu: Jeoloji-jeofizik Mühendisi olarak petrol aramalarında çalışmış bir kişisiniz. Bütün çalışma hayatınız yurt dışında geçti. Emekli olduktan sonra vatanınız Türkiye’ye döndünüz ve İslam ile ilgili bir konuda araştırmalar yapıp, benzerine kolayca rastlanamayacak bir kitap yazdınız, yayınladınız.

Sizi, tahsiliniz ve mesleğinizle ilgisi olmayan bu çalışmaya yönlendiren etkenlerden söz eder misiniz?

 

Türköz Özbey: Galatasaray Lisesi’ndeki daimi-yatılı öğrenicilik yıllarından başlayarak, Yüce Rabbimizin bir lütfu olarak İslam dinine yakın alaka duydum Ortaokul yıllarından itibaren ibadete başladım ve devam ediyorum.

 

İslam ilâhiyatçılar da dâhil kimsenin tekelinde değildir. Yediden yetmişe ilim öğrenmek (ve öğretmek) ve böylece ilâhî mesajı insanlara tebliğ, müminin üzerinde bir yükümlülüktür.

 

Asıl mesleği itibarıyla bir hukukçu olan Edwin Hubble, Pasadena CA, USA gözlem evinde, teleskobunun başında onlarca yıl uzayın derinliklerindeki hakikatleri başarıyla ortaya çıkarmak için ne yaptı ise, ben Türköz’de kendimi, pek tabiidir ki bir ‘telâfi Eğitimi’ne tabi tutarak, jeolog-jeofizikçi  gözü, birikimi ve mantığı ile samimi bir Müslüman olarak İlâhi Kitaba yöneldim ve sözünü ettiğiniz bu derleme mahiyetindeki eser İngilizce, Fransızca ve Almanca versiyonlarıyla ortaya çıktı.

 

Çetinoğlu: Eserinizin özelliklerini anlatır mısınız?

 

Özbey: Yüce Allah insanlığa sayısız nimetler lütfetmiştir. İman sahibi hiçbir kimse bunu inkâr edemez. Ama diğer bir hakikat da, bazı istisnalar hariç, Yüce Allah’ın bu nimetleri, insanlara bir gayret ve çalışma karşılığı nasip ettiğidir. Bu gayret hem dünyevî hem de uhrevî nimetleri elde etmek için istenmiştir. Yüce Allah’ın insanlara vereceği en büyük nimet ise ‘Rızası’dır. O Rıza’yı kazanmanın yolunu da bize, kulu ve elçisi sevgili peygamberimiz Muhammed s.a.’a Cebrail a.s.vasıtasıyla vahyettiği, âlemlere rahmet Kur’ân-ı Kerim’le göstermektedir. Ama o yüce Kit ab’dan nasiplenmek, gayret, hem de büyük bir gayret istiyor.

 

Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onda Kitabın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Ona (Kur’ân’a) inandık, hepsi Rabbimizin katındandır derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.’ (Âl-i İmrân  3/7:)

 

Yukarıdaki Âyeti Kerime’de bahsedilen kesin (muhkem) ayetler zaman üstü ve cihanşümuldurlar.

 

Zamana ve mekâna göre değişmeyen, Allah’ı ve ilahî düzeni, temel ahlakî kuralları öğreten. değişmez, uyulması şart olan ilâhi mesajlardır.

 

Çeşitli anlamlı (müteşâbih) ayetler ise dinamik ayetlerdir, sembollerle de anlatılırlar, yorumları zamana, mekâna, fertlerin ve toplumların gelişmişliğine göre sürekli olarak değişebilir, Çeşitli anlamlı (müteşâbih) ayetler muhkem ayetlere ters düşmemek şartıyla, yorumlanmaya açıktırlar, insanlar kendi kapasitelerine göre bu ayetlerden de nasiplerini alırlar.

 

Bazı ayetlerde de muhkem ve müteşâbih mesajlar birbirinden ayrılmamış, iç içedirler. Ayetin muhkem kısmı amaca yönelik ve cihanşümuldur, müteşâbih kısmı ise bu amaca ulaştıracak araçlardır.

 

Çeşitli anlamlı ayetleri veya karma ayetlerin yoruma açık kısımlarını muhkem kısımlarının önüne çıkarmak yukarıdaki (Âl-i İmrân 3/7) ayetinde belirtildiği gibi fitne sebebi olabilir.

 

Bu çalışma, Kur’ân-ı Kerim’deki İslam’ın ana yapısını en kısa zamanda ve doğru şekilde -seçtiğimiz âyetlere dayanarak-, öğretebilme gayesi gütmektedir.

 

Çeşitli surelerden seçtiğimiz ayetler hayatın her safhasını içerecek şekilde düzenlenmiştir. Bir mevzuu tam kavramak için, birçok sure’den birçok ayeti, çeşitli başlıklar altında bir araya getirip derlemek icap ediyor.

 

Bu seçim, Kur’ân-ı Kerim’deki İslam’ın ana yapısına odaklanmıştır ve niyetimiz hiçbir şekilde Kur’ân’ın bütünlüğünü bölmek veya bir kısmını ihmal etmek değildir. Ümidimiz bu çalışmanın Kur’ân’ı okuma ve anlama arzusunu artırmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’in bütünü için, yayınlanmış Türkçe meallere bakmak yeterli olacaktır.

 

Ben bu kitapta sadece deneme mahiyetinde bir ‘derleme’ yapmaya çalıştım. Derlediğim bu Türkçe âyet metinleri üzerinde hiçbir iddiaya sahip değilim; benim yaptığım şey, günümüzün uzman yorumcularının verdiği metinleri bu kitapta bağdaştırmak ve telif etmek ile sınırlı kalmıştır diyebilirim.

 

Bunun için, birbiriyle karşılaştırarak, dört Türkçe, iki İngilizce ve bir Fransızca yedi ayrı mealden faydalandım.

 

Mümkün olduğu kadar, ‘muhkem’ olduğunu düşündüğüm ayetleri seçtim. Ayrıca az da olsa, bazı ayetlerde parantez içi kısa bilgiler vermek suretiyle âyet meallerini daha iyi anlaşılır hâle getirmeye çalıştım ve okuyucular için önemli saydığım bazı bölümlerin başına, bazı ayetlerin de sonuna (Bir Acıklama: …) biçiminde ekler koyarak onlara faydalı olmaya gayret ettim. Bu çalışmada gerçekleştirdiğim mütevazı açıklamalar için Profesör Dr. Salih Tuğ’un görüşü ve onayı alındı.

 

Çetinoğlu: Kitabınızda insanı yücelten vasıflara da yer veriyorsunuz. Bunların neler olduğu konusunda okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

 

Özbey: İnsanı yücelten vasıflar şöylece özetlenebilir:

İman, Amel-i salih (iyi şeyleri en iyi şekilde yapma), İlim, Hikmet (Bilgelik), Akıl, Bilgi, Sevgi, Sabır, Tevazu, Dürüstlük, İyi kalplilik – merhamet -Affetme, Sadâkat, Cömertlik – hayırseverlik…

 

Çetinoğlu: Bir de insanı alçaltan özellikler var. Onları da özetler misiniz?

 

Özbey: İnsanı alçaltan vasıflar:

Küfür, Kötü ameller, Nefse düşkünlük, Kıskançlık- Haset ve Fesatlık, İftira-Arkadan konuşma, Gizli konuşma ve kötü sözlülük, Bölücülük, Kibir, Cimrilik, Şehvet, Zan, İhanet, Gösteriş, Zulüm, Nankörlük…

 

Çetinoğlu: Kitabınızı hazırlarken, Kur’an-ı Kerim’in, yerli ve yabancı değişik kişiler tarafından yazılmış meal ve tefsirlerini incelediniz.

Müsteşrikler ile yerli uzmanların yorumlarında farklılıklar buldunuz mu?

 

Özbey: Çalışmamda sadece dünyaca tanınmış ve kabul görmüş Müslüman/müminlerin meal ve tefsirlerini ve eserlerini inceledim. Bunlar: 1- Diyanet İşleri Başkanlığı veb sitesi: www.diyanet.gov.tr

2- Muhammad Hamidullah, Le Saint Coran, Paris 1956 ve d. 3- Muhammad Hamidullah, Aziz Kur’ân,  (Çeviri: Abdülaziz Hatip, Mahmut Kanık), İstanbul 2000. 4- Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı  Kerim Tarihi,  (Çeviri: Dr. Sâlih Tuğ),  İstanbul 1993. 5- Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, ( Çeviri: Dr. Salih Tuğ) , İstanbul 1990. 6- Muhammad Asad, The Message of The Qur’an,  Gibraltar  1993. 7- Muhammed Esed, Kur’ân, Mesajı , (Çeviri: Cahit Koytak, Ahmet Ertürk) İstanbul. 8- A. Yûsuf  Ali, The Holy Qur’an, A.B.D.  1983. 9- Yûsuf  Ziyaeddin ve diğerleri, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe anlamı, Ankara  1991. 10- Ali Özek ve arkadaşları, Kur’ân-ı Kerim ve açıklamalı meali, Ankara 2002. 11- Süleymân Ateş, Harâm Olan Eylemler, İstanbul  1997. 12- Yûnus Vehbi Yavuz, Kur’ân’da Kadın hak ve Özgürlükleri, İstanbul 1999. 13- Recep Aykan, Kur’ân Fihristi, İstanbul 2000. 14- Ahmet Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, İstanbul 1998. 15- Ahmet Yüksel Özemre, İslam’da Aklın Önemi ve Sınırı, İstanbul 1995. 16- Ahmet Yüksel Özemre, Kur’ân’ı  Kerim ve Tabiat İlimleri, İstanbul 1999. 17- Ali Murat Daryal, İslam’ın Doğuş ve ilk yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili,    İstanbul 1999. 18- Metin Yurdagür, Allah’ın sıfatları (Esmâu’l Hüsnâ), İstanbul 1984.

 

Çetinoğlu: Müslüman toplumların batı medeniyeti ve teknolojileri karşısındaki durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Özbey: Müslüman toplumların batı medeniyeti ve teknolojileri karşısındaki geriliği o kadar aşikar ki yoruma hacet yok.

 

Çetinoğlu: Müslümanların bu durumda olmalarının sebepleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Özbey: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan birçok ayette isabetli ve dirayetli bir biçimde kullanılan akıl yüceltilmekte; Kur’ân’ı ve Kâinatı anlamak, düşünmek, ibret almak ve öğüt almak, cehalette kalmamak, aydınlanmak ve hidayete ermek için akıl, ‘olmazsa olmaz’ kabul edilmekte, aklını kullanmayanlar ise yerilmektedir.

 

… O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar. (Yûnus 10/100)

 

İçtihat kapısının kapatılması dolayısıyla pozitif düşünce ve ilmin önüne set çekilmesi İslam’a yapılan en büyük kötülük olmuştur ve geri kalmanın en önemli sebebidir.

 

Çetinoğlu: Türkiye dışındaki Müslüman ülkelerinde de bulundunuz. Türkiye’deki Müslümanlık ile bulunduğunuz ülkelerdeki İslâmiyet anlayışı ve İslamî yaşayış arasında dikkatinizi çeken durumlar oldu mu?

 

Özbey: Türkiye henüz istediğimiz seviyede olmamakla beraber doğru yolda. Biraz daha zamana ve birliğe ihtiyacımız var.

 

Çetinoğlu: Hıristiyanların, Müslüman’la teröristi özdeşleştirmesinin sebeplerini tahlil eder misiniz?

 

Özbey: İslam barış dinidir. Dini, vatanı, zulme uğrayan korunmasız kimseleri savunmayı emreder. Fakat aşırı gitmeyi yasaklar. İslam, İslamî hayat tarzını kabulleniş hakikî bir mümin Müslüman’ı kainat ve tabiattaki düzenle uyum içinde yaşamaya ve bu düzeni, adaleti ve sulhu muhafazaya teşvik eder. Şuur sahibi hakikî bir mümin Müslüman’ın düzeni, sulhu, adaleti bozucu davranışlarda bulunması düşünülemez. Gayri Müslimlerin Müslüman’la teröristi özdeşleştirmesinin sebebi Kur’andaki İslam’ı bilmemeleri ve kendine Müslüman diyen ama hakikatte mümin olmayan bazı yanlış yönlendirilmiş İslam istismarcılarının yaptığı anarşik davranışların İslam’a mal edilmesidir.

 

İslamiyet bazı kasıtlı tenkitçilerin ileri sürdüğü gibi, kesinlikle, bir şiddet dini değildir.

 

Öyleyse, sen (Ey Muhammed!) inkârcılara uyma, onlara boyun eğme; bununla (Kur’ân ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver. (Furkan 25/52:)

 

Ayette belirtildiği gibi mücadele terörle, şiddetle değil Kur’ân’la, ilimle olur.

 

Çetinoğlu: İmanı tam olmakla birlikte insanımızın İslamiyet’i doğru algılayamadıklarını söylüyorsunuz.

 

Dikkatinizi çeken algılama hatalarını belirtir misiniz?

 

Özbey: Günümüzde yer yer bazı Müslümanlar, İslamî düşünüş ve yaşayışlarında bu aziz ve sâde dini birtakım hurâfelerle karışık hâle getirebilmektedirler.

 

Biz Müslüman Türklere gelince: Etrafta Kur’ân meali’ bolluğu olduğu halde, müelliflerinin kullandıkları devrik cümleler ve akıcı olmayan Türkçe yüzünden, birçoğunu anlamak ve akılda tutmak bir çok kimse için zor oluyor. Zaten okumayı pek sevmeyen yurttaşlarımız bu durum karşısında okumayı bırakıp, ondan bundan duyduklarıyla yetinip, hurafeyi İslam dini sanıyorlar.

 

Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terkettiler‘. (Furkân 25/30).

 

Kur’ân’ı anlamadan, hayata tatbik etmeye çalışmadan sadece yüzünden, hele de menfaat karşılığı, okumak onu terk etmektir, neticesi de hüsrandır.

 

Çetinoğlu: Kur’an-ı Kerim’in müteşâbih ayetlerinin farklı yorumlanmasının sebepleri hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?

 

Özbey: Çeşitli anlamlı (müteşâbih) ayetler dinamik ayetlerdir. Muhkem ayetlere ters düşmemek şartıyla, yorumlanmaya açıktırlar. Yorumları insanların hayatlarını zamana, mekâna, değişen ekonomik ve sosyal şartlara adapte edebilmeleri için kıyamete kadar baki kalacak olan Kur’an’ı Kerim’in, her devre hitap etmesine ve tekâmüle imkân sağlarlar. Yüce Allah’ın müminlere sayısız lütuflarından biridir.   İnsanlar kendi kapasitelerine göre bu ayetlerden de nasiplerini alırlar.

 

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah’ın kâinatı yaratış sebepleri tartışma konusudur.

 

İncelemeleriniz sonunda, bu konuda oluşan kanaatlerinizi açıklar mısınız?

 

Özbey: Allah, O’ndan başka tanrı olmayandır. Kayyumdur (varlığı tamamen zatından kaynaklanan, mevcudiyeti, yarattıkları gibi şarta ve ortama bağlı olmayandır). Ebedîdir (zaman ve mekânı yaratmadan evvel de bütün sıfatlarıyla zaman ve mekân boyutu olmadan ezelde var olandır). Hiçbir şey O’na benzemez. Allah, kâinatta var olan her şeyi yaratandır. Yarattığı her şeyin kaderini ancak O tâyin eder. O yarattıklarına hükmünü geçirendir.

 

Çetinoğlu: Allah, kâinatı niçin ve kimler için yaratmıştır?

 

Özbey: Hiç kimse için değil, kendisi için yaratmıştır. Evrenin yaratılış sebebi bizzat Allah’ın kendisidir. Biz yaratıklar, Allah’ın yaratıcı gücü dışında, ayrı ayrı varlıklar olarak mevcut değildik. Şeklen yaratılmadan evvel de Allah’ın bilgisinde vardık. Allah yarattıklarının varlığını yarattıktan sonra öğrenmiş değildir. Çünkü O’nun bilgisine yeni bilgiler eklenmez. O’nun gücü ve  bilgisi ne artar, ne eksilir, ezelde olduğu gibi hep aynıdır.

 

… Kitab’da (Levh-i Mahfuz) Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık… (En’âm 6/38:)

 

Maddî âlemlerin yaradılışı, zaman ve mekânın yaradılışı ile başladı (Big bang/büyük patlama). Metafizik (manevî) âlemin yaradılışı ve özellikleri hakkında ise var olduklarına olan inancımız dışında bilgimiz yoktur.

 

Allah, bilgisindeki bu varlıkları (kader), görünür âlemde, yarattığı zamanın akışı içinde, bilgisine göre biçimlere kor; arzu ettiğinde ‘Ol!’ der ve o da hemen oluverir.

 

(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘Ol!‘ der, o da hemen oluverir. (Bakara 2/117:)

 

Allah’ın birçok sıfatları vardır. Allah Yaratandır, Öldürendir, Yeniden yaratandır, Rızk verendir, Bilendir, Hükümdardır, Hükmünü yürütendir, hasılı sayısız sıfatların (Esmâü’l-Hüsnâ) sahibidir. Allah, Evreni kendi ulûhiyet ve rubûbiyetinin tezahürü için, sıfatlarının etkinliği için yaratmıştır. Zira yaratılanlar olmadıktan sonra yatılıcığın, rızk verilenler olmadıkça rızk vericiliğin, anlamı kalmaz. Bu sıfatların etkinleşmesi için yaratıkların var olması gerekir. Rabbimiz sonsuz Kemal sahibidir. Eğer bu kâinat (Evren) yaratılmasaydı Rabbimizin Kemal sıfatında noksanlık olurdu.

 

Işığı olmayan güneş düşünülemeyeceği gibi, yaratığı olmayan yaratıcı da düşünülemez.

 

Çetinoğlu: Uzun yıllar yurt dışında kalanlardan bazıları, milletinin değerlerine yabancılaşarak, batı hayranı bir kimlikle Türkiye’ye dönüyorlar. Bazıları da Yahya Kemal Beyatlı gibi kendi özünü bularak ve bağlanarak…

 

39 yıl gurbette kaldıktan sonra, özü ile bütünleşen bir insan olarak yurdunuza döndünüz. Konu ile ilgili duygularınızı anlatır mısınız?

 

Özbey: Üzgünüm. Maddeten ilerlemiş fakat sosyal hayat ve ahlak bakımından, bıraktığımız zamandakinden daha zayıf durumda bir ülke buldum.

 

Çetinoğlu: Batılıların; Müslümanları, özellikle Müslüman Türkleri sevmedikleri konusunda genel kabul görmüş bir kanaat var. Bu kanaatin oluşumunda, bizim hatalarımız, batılıların yanılgıları olmuş mudur? Tahlil eder misiniz?

 

Özbey: Bizim hatamız ilmi dışlayıp hurafeye yönelmek, dolayısıyla da maddî ve manevî gücümüzü kaybetmemizdir.

 

Çetinoğlu: Uzun yıllar bir arada yaşadığınız batılıların elit tabakası ve medyası; Müslüman Türklerin adının karıştığı, kendi toplumlarında da rastlanabilecek olayları genelleyerek Türkler aleyhinde kullanmaları, sıkça rastlanan provokasyonlardandır.

 

Bu provokasyonları tek tek ele alıp tahlil edersek, bir sonuca ulaşmak zordur, belki de mümkün değildir. Biz de onlar gibi genelleyerek ve gözlemlerinize dayanarak batının Müslüman-Türk aleyhtarlığını yorumlar mısınız?

 

Özbey: Bunun en bariz sebebi Haçlı seferlerinden ve Osmanlı’nın hâkim olduğu asırlardan kalan kuyruk acısıdır.

 

Tarih boyunca İslam ülkelerinde hukuken kabul görmüş varlığından rahatsız olunmamış kiliselerdeki çan kuleleri ve çan sesleri bugün dahi Türkiye’mizde ve diğer İslam ülkelerinde varlıklarını sürdürebilmektedir. Batıda ise bugün, camiye müsâmaha gösterdikleri halde ‘minâre ve ezan sesi var olsun mu olmasın mı?’ meselesi hukukçular ve halk tarafından münâkaşa edilebilmektedir.

 

 

TÜRKÖZ ÖZBEY

1935 yılında babamın doktor olarak vazifeli bulunduğu Malatya’nın Arapkir ilçesinde doğmuşum. İlk okulu çeşitli Anadolu  illerinde okuduktan sonra Galatasaray Lisesine yazdırıldım.

 

1954 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olunca, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde jeoloji-jeofizik öğrenimimi ve vatanî vazifemi tamamladıktan sonra 1960 yılında yurtdışına gittim. Almanya’da mesleğimde dokuz aylık bir staj gördükten ve Paris’te de iki yıllık ilave öğrenimden sonra Jeoloji-Jeofizik Yüksek Mühendisi olarak meslekî hayatıma bir Fransız petrol şirketinde Cezayir’de başladım. Cezayir’de geçen on bir yıldan sonra, âilemle birlikte Londra’ya geçtik. Büyük bir milletlerarası Amerikan petrol şirketine intisâp ederek onlarla sekiz yıl Londra’da, on beş yıl kadar da Amerika’da çalıştıktan sonra emekli olarak âilemle birlikte 1997 de yurda döndük.

 

Ben teokrasi taraftarıyım!

21. Yüzyıl Dergisi 78. sayı”Ben teokrasi taraftarıyım. Teokrasiye kim itiraz edebilir ki! Hâşâ. Evet, ben, teokrasi taraftarıyım. Ama vekâleten değil! Allah’ın tahsildarları bulunduğuna inanmıyorum.” Bu, rahmetli Dündar Taşer’in teokrasi konusu açıldığında söylediklerinin özetidir.

Burada işi bitiren şu üç kelimedir: Ama vekâleten değil! Sıkıntı şu ki Hazreti Allah insanları bizzat yönetmeye kalkmıyor. Yönetim bilimi diliyle söylersek: “Mikro-management” yapmıyor. Onlara temel değerleri ve aklı veriyor ve bunlarla kendi kendilerini yönetmelerini istiyor. Dolayısıyla aracısız teokrasi yok. İşte bütün kavga da yalancı aracıların, vekillerin, tahsildarların iddialarından çıkıyor.

Katoliklikte aracılar belliydi. En tepede papa, sonra kardinaller… Mahalle kilisesinin papazına kadar giden bir organizasyon. Katolik papazlar insanları cehennemlik de edebilirdi; cümle günahlarını affedip cennetlik de. Günah affı işine bugün de devam ediyorlar.

Her şey İstanbul yüzünden bu hale geldi

Katolik kilisesinin Tanrı adına hareket edebilmesi Avrupa tarihindeki bir dizi tesadüfün neticesidir. Ferid Zekeriya “bütün bu işleri başımıza Konstantin açtı; başkent Roma’yı bırakıp İstanbul’a gitti ve giderken papayı yanında götürmedi; her şey bu yüzden böyle oldu ” diyor. Herhalde din ile devletin ayrılmasının tarihteki en fiilî ve fizikî örneği buydu: Devlet otoritesi bırakıp giderken din otoritesi Roma’da kalmıştı.

Sonra Papalık zenginleşti. Zenginleşince siyasî güce de erişti. Bir türlü merkezî devlete geçemeyen paramparça Avrupa’da manevî ve mali gücüyle kendisine askerî destek verecek yandaşlar, kontlar, dükler, krallar buldu. 1075’te Papa o güne kadar genelde krallarda, özelde de Roma Germen İmparatoru’nda bulunan kardinal tayin yetkisini uhdesine aldığını ilân etti. İmparator Dördüncü Henri’nin reaksiyonu kesindi: “İn aşağı, in aşağı ebedî lanetli!” Gregory, Henry’i aforoz ederek karşılık verdi. Sonra kısa bir siyasî bilek güreşi başladı. Derebeyler ve kardinaller Papa’yı tutunca Henry Papa’dan randevu istedi, af diledi, üç gün kabul edilmeyi bekledi ve ancak karda, yalınayak diz çökerek affı elde edebildi.

Bilek güreşi bununla bitmedi. İmparatorların papa azilleri, papaların imparator afarozları 1122 yılında Worms Konkordatı’na kadar sürdü. 1122’de Papalık Tanrı’nın vekili olarak hareket etme ve kendi teşkilatını tayin hakkını siyasî otoriteden aldı. Bu özerk kilise yapısının paralel – ama gerçekten paralel-siyasî gücü asırlarca devam etti. Kilise kral tayin eden, hal’eden, dünyayı kolonizatörler, emperyalistler arasında taksim eden, devlet reislerinin eşlerini boşayıp boşayamayacağına kadar burnunu sokan bir oyuncuydu. Katoliklik tam bir lider- doktrin- teşkilât yapısıdır. Lider Papa, teşkilat Kilise (büyük harfle; çünkü bu kullanış kutsal teşkilâtı kast eder: Papa’dan kardinallere ve sonunda köy papazlarına kadar) ve Katoliklik doktrini.

O sırada Asya’da

Doğu’da, hele hele Asya bozkırlarında durum çok farklıydı. Orada devlet baştan beri merkezidir. Siyasî otoritenin öyle kontlara, düklere tahammülü yoktur. Müslümanlarda ve bilhassa sünnî dünyada da tavuğun bacakları baştan ayrılmış, siyasî iktidar din adamlarının tayin ve azil yetkisini daima elinde tutmuştur. İmamı Âzam Ebu Hanife Abbasilerin kendisini ikinci kez hapsettiği sırada öldü. İmam Şafi idamdan kıl payı kurtuldu. Gazzali ” El-Münkızü min-eddalâl”de sultanın talimatı üzerine sapkınlıklarla mücadeleye giriştiğini ve Nişabur’a geldiğini yazar. Siyasî takip, talep ve baskı altında kalmayan, adımlarını hesaplı atma gereği duymayan pek az İslâm âlimi vardır. Dinî bir nas gibi savunulan Sünnî siyasî davranış reçetesi şöyledir: Zalim bir sultanın idaresinde kırk yıl, bir gecelik sultansızlıktan daha hayırlıdır!

İyi Müslüman etliye, sütlüye karışmaz, oturur ibadet eder! Ancak daha az zulmedecek bir sultan ufukta belirirse ona biat eder ve isyana katılır. Mevcut halifeye karşı alternatif halife adayı olabilme şartlarından biri “mevcut halifeye isyan etmek” idi. Belki bizim de oturup bizi kurtaracak bir liderin zuhur etmesini beklememiz genlerimize işlemiş bu kültür unsurunun sonucudur.

Bizim neo-Haricî siyasî ümmetçilerimiz, İslâm tarihinde çoğunlukla teokrasinin (her ne demekse) hüküm sürdüğü düşüncesini yaşatmaya çalışırlar ve inkâr edilemez tarihî gerçekler karşısında da şöyle bir cümle ile müdafaaya başlarlar: “Tabi, saltanat devirleri hâriç…” Burada “saltanat” ve “sultan” onlara göre şeriat dışı, keyfî yönetime işaret eder. Girdikleri hava, böyle devirlerin pek ender, kırk asırda bir falan zuhur ettiği, sair zamanlarda Müslüman devlet modelinin tıpkı Hasan El-Benna’nınki gibi yürüdüğüdür. Onlardan birinden şu ricada bulunmak isterim: Emevilerden başlayarak Müslüman dünyasına hâkim devletlerin belirtildiği bir tarih şeridi yapınız ve lütfen bunların hangisinin size göre “zalim”, “saltanat” devirleri olduğunu, hangilerinin olmadığını işaretleyiniz. Bakın bakalım tarih şeridi hangi renge boyanıyor.

Doğuda, yalnız Müslüman doğuda değil, Çin, Japonya, Rusya dâhil Asya’nın tamamında– belki Türklerden önceki Hindistan hariç– teokrasi değil, onun tam zıddı sezaropapist yönetim hâkimdir. Yani sezarın, yani devlet reisinin din teşkilatına da hâkim olduğu düzen. Din adamlarını siyasî iktidarın tayin ve azlettiği, merkezi devlet otoritesinin hangi şeriat ve hangi itikadın makbul olduğuna karar verdiği yapı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki devletin Diyanet İşleri mensuplarını tayin ve azil yetkisine sahip oluşu Cumhuriyet’in icadı değildir. Bin küsur yıldan beri yapı farklı isimlerle aynıdır.

Bütün iktidar “lay”lere!

Takvimler 1789’u gösterirken Avrupa’nın kalbi sayılan Fransa’da bir meclis vardır. “Les États-Généraux” denilen bu danışma meclisinde üç sınıf eşit temsil edilmektedir. Bu, klasik Avrupa cemiyetindeki kuvvet dengelerinin belirlediği üç sınıftır. Birincisi ruhbanlardır. İkincisi asillerdir. Üçüncüsü reaya, düz halktır. İşte “lai” denilen bu üçüncüsüydü. Dolayısıyla laik (laïque), ruhbana, okumuşa, asile değil halka ait manasına geliyordu.

İhtilal koptuğunda, üçüncü sınıf, yani halk, Fransa’yı biz yönetiriz dedi ve millî egemenliğe giden yolda ilk adımı attı: Kendi adını “Millî Meclis” olarak değiştirdi. Bu başkaldırı hem merkeze, yani krala, hem de diğer iki sınıfa karşı idi: Asillere ve bir numaralı sınıf ruhbana! Katolik ülkelerde laiklik, egemenliğin ruhban sınıfından, halk adına, millet adına geri alınması demektir.

Protestan ülkelerde ruhban sınıfının hâkimiyeti daha önce kırıldığı için burada aynı kavram başka bir kelime ile, “dünyevî”, “dünyaya ait” anlamına gelen “seküler” ile karşılandı.

Zıt iki dünya

Şimdi Fransa’dan, İngiltere’den kafamızı kaldırıp Türkiye’ye bakalım. Tarihî gelişme açısından pek benzerlik yok; hattâ zıtlık var. Bir tarafta devlet gibi davranan bir kilise, diğer tarafta, yani bizde ise devletin kontrolündeki diyanet teşkilatı… Bu hüküm, Sünnî Müslümanların hemen tamamı için ve bütün tarih boyunca geçerli. Fukuyama bu hali, “Türkiye Avrupa’nın zıddı istikametinde hareket etti. Din üzerinde siyasi kontrolü arttırdı. Roma kilisesi devlet nitelikleri edinirken Türk devleti kilise nitelikleri edindi. ” diye anlatır. Türkiye dediği Osmanlı’dır. Fukuyama’nın bu hükmünü, papalık devlet yetkileri kullanıp, siyasî alanda da etkili olurken; Türk devleti dinî alanda da otorite sahibiydi, din adamlarını tayin ve azlederdi diye de ifade edebiliriz.

İlham: Tanrı’ya direkt hat

Peki, bu fark, daha doğrusu bu zıtlık, tamamıyla tarihin iki iklimde iki ayrı tarzda akışının sonucu mudur; yoksa Hıristiyanlık ile İslâmiyet’in özündeki bazı farklardan mı kaynaklanmaktadır?

Doğru cevap, kanaatimce, “her ikisi” olmalıdır. Konstantin’in başkenti ve başkentteki kardinali kendi başına bırakıp Bizans kolonisine göçmesi muhakkak ki önemli bir etkendir. Hun ve Germen hücumları ile Batı Roma’nın siyasî gücünü kaybetmesi ve Roma Kilisesi’nin o bin yıllık merkezde tek otorite olarak kalması da… Fakat Tanrı’dan daimî ilham ve haber alan ruhban, bu tarih med-cezirlerinden önce de Hıristiyanlığın yabancısı değildir. Unutmayalım ki bugün bildiğimiz İncil, Hazreti İsa’ya nazil olmamış, İsa’dan çok sonra azizlere ilham yoluyla yazdırılmıştır. Mademki ilham yoluyla bir çok azize (geriye dördü kaldı) kutsal kitap yazdırmak mümkündür, o halde bir papazın ilham yoluyla günahlarınızı affetmesi veya sizi cennetle müjdelemesi de imkân dâhilinde olmalıdır. İşte ruhban sınıfını yaratan temel mekanizma budur. Seçilmiş bazı kimselerin Tanrı ile iletişim halinde bulunması ve bunların halkın geri kalanına gerektikçe veya talep halinde haber ve talimat vermesi. Bu seçkin kimselerin örgütü de kilisedir.

Müslümanlıkta, hiç olmazsa sünnî Müslümanlıkta böyle seçilmiş bir azınlık yoktur. Dolayısıyla sultasından kurtulunacak bir ruhban sınıfı da. Tanrı indinde tek ölçünün kısmen etik ve vicdan diye de anlayabileceğimiz “takva” olduğu, Tanrı’nın herkese şah damarından daha yakın olduğu bu anlayışta herkes “lai”dir. Dolayısıyla laiklik diye bir problem ve kavram da olmamalıdır.

Ama vardır. Ruhban yoktur ama ruhban gibi davranmak isteyen, egemenliğe papazca el koymak için Tanrı adına konuştuğunu iddia eden sapkınlar vardır. Yazının başında Dündar Taşer Bey’in ifadelerinde sözü edilen yalancı vekil ve tahsildarlar işte bunlardır.

 

Hatırla” Ey Sevgili Milletim!

7 Haziran 2015 Pazar günü yapılacak olan 25. Dönem Milletvekilliği Seçimleri için son düzlükteyiz. Temel‘e işkence yapmışlar, gıkı çıkmamış. Sonra bakmışlar hücrede kafayı duvarlara vuruyor; “hatirla oni, hatirla oni” diyerek.

Köprüden önce son çıkış, son istasyon bâbında uyarı levhalarımızı ve yol işaretçilerimizi koyalım isterseniz son son:

  • EMEKLİ, MEMUR, ÇİFTÇİ AÇLIK SINIRINDA… HATIRLA!
  • ZONGULDAK, SOMA, ERMENEK… FITRATINDA YOK, İHMAL VAR… HATIRLA!
  • OSLO GÖRÜŞMELERİNİ, İHANET PAZARLIKLARINI HATIRLA!
  • KADINA ŞİDDETİ DURDURACAĞIZ DEDİLER, KADIN CİNAYETLERİ ARTTI… HATIRLA!
  • YANDAŞLARINI İŞE ALDILAR… 12 YILDA 6,3 MİLYON İŞSİZ… HATIRLA!
  • GELECEĞİNİ ÇALDILAR… SINAV SKANDALLARI BİTMEDİ… HATIRLA!
  • TAKİBE DÜŞEN KREDİ KARTI BORÇLUSU 2.980.000 KİŞİ… HATIRLA!
  • 17/25 ARALIK… RÜŞVETE – RÜŞVETÇİYE KOL KANAT GERDİLER… HATIRLA!
  • AK-SARAY DEĞİL KARA-SARAY: 1.370.000.000 HATIRLA!

Dikkat, dikkat! Sandık yolunda aşağıda yinelenen trafik kurallarına uyalım,

uymayanları da uyaralım ey halkım:

  • KUTUCULARA, KASACILARA, MİLLETE KÜFREDEN HAVUZCULARA, GEMİCİLERE, VİLLACILARA KARŞI BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • TOPLUMSAL ONARIM VE HUZURLU GELECEK İÇİN BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • BARIŞ İÇİNDE BİR HAYATA BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • ÜRETEN EKONOMİ İÇİN BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • YOLSUZLUĞA, YOKSULLUĞA KARŞI BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • ÇÖZÜLMEYE VE İHANETE KARŞI BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • KUTSAL KİTABIMIZIN MİTİNG MEYDANLARINDA SİYASETE MEZE YAPILMASINA KARŞI BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • ADALETSİZLİĞE, ASAYİŞSİZLİĞE, AHLÂKSIZLIĞA, KUTUPLAŞMAYA, KARGAŞAYA, KAVGAYA, KARANLIĞA KARŞI BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!
  • VAKİT TAŞIN ALTINA ELİMİZİ KOYMA, OYNANAN OYUNU BOZMA VE KARANLIK DEVİRLERE SON VERME VAKTİDİR; BİZİMLE YÜRÜ TÜRKİYE!

Allah hakkımızda hayırlısını nasip etsin. Mevlâ bu millete acısın ve onu tarihî

misyonuna bağışlasın inşallah.

Oy, oyunu bozar.

 

Mehmet Akif / Hüzünlü Bir Yolculuk

0

Hicran Göze Hanımefendi, ilk baskısı Eylül 2008’de okuyucuya sunulan ‘Mehmet Akif / Hüzünlü Bir Yolculuk‘ isimli eserinin, Eylül 2009’da yapılan ikinci baskısı için yazdığı önsözde; eseri niçin kaleme aldığını, eline kalem alan herkese örnek teşkil edecek edebî ve nefis üslupla şöyle açıklıyor:

‘… Kalemi, aczimin şuurunda olarak, Mehmet Akif’e duyduğum büyük sevginin ve hayranlığın verdiği cesaretle elime almıştım. Bu kitap büyük bir iddianın neticesi değildi. İslam Âlemi’nin içinde bulunduğu durumdan büyük üzüntü ve ızdırap duyan bir kadının, gerçek bir Müslüman nasıl olur sualinin bütün cevaplarını hayatının her safhasında olanca açıklığı ve güzelliği ile gözler önüne seren Mehmet Akif’in bilinmesi, unutulmuşsa hatırlanması arzusuydu.

Müslümanların, Müslümanlığın ahlakından, yani özünden ve gerçeğinden çok uzaklara düştüğü, altınla, gümüşle kucak kucağa yaşar olup ihtişam ve gösterişe merak sardığı devrimizde, bütün bunlara yan gözle dahi bakmayarak Hak bildiği yolda yürüyüp, madde planındaki fakirliğine asaletle göğüs gerip, kimseden bir şey beklemeden büyük bir fazilet macâdelesi veren Akif’i tanımaya bu gün hepimizin çok ihtiyacı var.

Temizlenmek, arınmak ve günahlarımızdan utanmak için.’

Eserin üçüncü baskısı Mart 2015’te 16,5 X 21,5 santim ölçülerinde 152 sayfa hacimle yeniden gün yüzüne çıkarıldı.

Yazar, eserini yazarken gözyaşlarını tutamadığını belirtip asil bir tevazu ile; ‘Akif’in o temiz pırıl pırıl, düşmanlarının bile inkâr edemediği berraklıktaki hayatının içine girince, zamanımızı istila eden kirlerden ve paslardan temizlendiğimi hissettim.’ Diyor. Kumpasla ölçülüp kuyumcu terâzisi ile tartılan kelimelerle dantel gibi örülen cümleleri okuyanlar da kendilerinin bir taksiri olmaksızın, içerisinde yaşadığı ve şâhit olduğu olaylar sebebiyle bedenlerine, hiç değilse gözlerine ve kulaklarına bulaşan kirlerden, kendi gözyaşlarıyla yıkanıp arınacaklar, hafifleyeceklerdir. Mehmet Âkif’i bütün ihtişamı ile tanımanın yanında ikinci ve bî müsl-ü baha manevi kazançtır. Bu kazançların küçük bir bedeli var: Başta Mithat Cemal ve Eşref Edip olmak üzere, okumakta oldukları eserin yazarına dua.  Âlicenap okuyucu, rahmet-i Rahman’a kavuşanlardan Fatiha’larını, hayatta olanlara dualarını esirgemeyecektir.

Okuyucunun bir başka kazancı da, artık benzerlerine nadiren ulaşabileceği güzel, nezih ve zarif Türkçe ile yazılmış bir eser okumanın doyumsuz hazzıdır. Her satır hayranlıkla bir daha… bir daha okunacak, kır çiçeklerinin usaresi ile yapılmış kara kovan balının lezzet ve rayihasını son zerresine kadar hissedebilmek için damağında bekletir gibi aklında ve dimağında beklettikten, silinmeyecek bir şekilde hafızasına nakşettikten sonra, heyecan ve iştiyakla, sonraki hazlara dolu dizgin koşmaya devam edecektir.

Mehmet Akif Ersoy’un ulu şahsiyetinin roman üslubuyla anlatıldığı eser, tabutunun Beyazıt Camii’nde musalla taşına konulmasıyla başlıyor. Geri dönüşlerle Akif abidesi kelimelerle inşa ediliyor. Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın tahsis ettiği Mısır Apartmanı’nda bulunan dairedeki son günleri hep hüzünlü yolculuğun izlerini taşıyor. Kendisinden ‘canlı cenaze‘ olarak bahsediyor.

Akif, talep üzerine Prenses Emine Abbas Hanımefendi için ‘Safahat‘a, ithaf yazısı yazmak isterken mecalsizlikten kalem elinden kayınca; ‘Kendisine bir şeyler yazacak birini buldum, fakat şimdi de yazacak takat bulamıyorum.’ Diyerek hüznünü ifade etmiş olmakla birlikte huzurludur. Ömrü boyunca Muhammedî bir tevazu içinde yaşayan, fakirliğiyle iftihar eden Akif, ilahî bir tevafukla ömrünün son günlerini Peygamber (sav) Efendimizle aynı yaşta ebedî âleme intikal edecek olmanın huzurunu yaşamıştır.

 

Yine Sayın Göze’den öğreniyoruz: 18 Mart 1915’e kadar Akif’in, Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu.  İman edercesine; ‘Bütün dünya toplanıp hücum etse, yine de Çanakkale sükût etmez‘ diyordu. Bu cümle aynı zamanda O’nun dilinden düşmeyen duası idi. Duasının kabul olacağına olan inancını, şiirine;

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,

Meğerki harbe giden son nefer şehit olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar

Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

mısralarıyla yansıtıyordu

Mehmet Âkif Ersoy, Birinci Dünya Harbi sırasında Avusturya’dan sonra özel bir vazife ile Suudi Arabistan’a gönderilir. İngilizlerin tahriki ile bizi sırtımızdan vurmak için ayaklanan dindaşlarına, tezgâhlanan oyunları anlatmaya, vazgeçirmeye çalışacaktır. Bu görev için kendisine teklif edilen ücreti de, Türkiye’de kalacak olan eşinin masraflarının karşılanması teklifini de sert bir dille reddediyordu. Çölün öldürücü sıcağı ile ve tehlikeli tuzaklarla dolu zor yolculuklarda karşılaştığı engellerle kahramanca boğuşmuş, ümitsizliğe düşen arkadaşlarına moral vermişti. O’nu çölün kavurucu sıcağı değil, Çanakkale vahşetinin oluşturduğu yürek yangını yakıyordu. Bu yangını cehennemî öğle sıcağında Çanakkale’nin kurtulduğu müjdesini alınca, sevinç gözyaşlarıyla söndürebilmişti. O gözyaşları ki gece sabaha kadar hıçkırıklar arasındaki ‘Allah’ım, Çanakkale Destanı’nı yazmadan canımı alma‘ yakarışlarıyla devam etmişti. Hicran Göze bu olayı, Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın ifadeleriyle şöyle naklediyor:  ‘Geceleyeceğimiz istasyonun ilerisinde bir tepeye çekildi ve görenlerin bildiği çölün yıldızlı gökyüzüne ışıklarını eklemiş mehtabın aydınlığında hıçkıra hıçkıra şiirini yazdı. Bu müsveddeyi daha sonra defalarca okudu. Fakat hiçbir esaslı değişiklik yapmadı.’

*   *   *

Göze Hanımefendi’nin yazdıklarından öğrenileceği üzere Mehmet Akif, kendi nefsine çok katı olmakla birlikte, muhataplarına hoşgörülü idi. Dünya görüşleri farklı olan Abdülhak Hâmid Tarhan’a nasıl olup da hayranlık duyduğunu merak edenleri; ‘Ben, Abdülhak Hâmid’in ne çıktığı yere çıkabilirim, ne düştüğü yere düşerim.’ Diyerek susturmuştu. O’nun, çok sevdiği dostlarının bulunduğu ve fakat içki içilen bir masada oturmak mecburiyetinde kaldığı andaki tavrı, pek çok kişiye örnek teşkil etmelidir.

Hicran Göze‘nin ‘Mehmet Akif – Hüzünlü Bir Yolculuk‘ ismini verdiği çalışması, ‘büyük bir mustaribin heder olmamış muhteşem hayatını‘ anlattığı kitap, ‘hatıra kırıntılarının derlemesi‘ gibi görünse de hepsi bir araya geldiğinde, kaşıkçı elması iriliğinde ve değerinde bir bütün oluşturan  müstesna bir eserdir.

Bir toplumda, faziletli insanlar yetişmesini sağlamanın bir yolu da, o toplumda yaşamış faziletli insanları tanıtacak, sevdirecek ve örnek alınmasını sağlayacak eserler yazmaktır.

 

HİCRAN GÖZE:

Gazeteci, yazar ve hukukçu. Yarım asırdır devam gazetecilik ve yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza attı.

1931’de Kadıköy’ünde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar- İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te bitirdikten sonra gene aynı paşanın hayır eseri olan günümüzdeki adıyla Kenan Evren Lisesi’nde lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun kapatılması üzerine lise tahsilini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde payı büyüktür.

1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu,  beş torunu ve bir de torun çocuğu bulunmaktadır.

Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ‘nde imzasız olarak ‘Kadın ve Ev ‘ köşesini hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ‘, ‘Töre‘, ‘Büyük Türkiye‘, ‘Şadırvan ‘ ve ‘Kubbealtı Akademi’ mecmualarında yazıları yayınlanmıştır.

Gençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren Hicran Göze, yazı çalışmalarına hâlen devam etmektedir.

Yayınlanmış eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın (Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü Yıllarım (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif (biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları

 

Bu Seçim (!) Adil Değil! Üstelik Gidişat Şaibeli

Milletten özellikle gizlenen bir hakikat olması nedeniyle; Şurası mutlaka bilinmelidir ki, Osmanlı Devleti’nde yapılan bütün seçimler ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 5 Haziran 1946’ya kadar vaki seçimlerin tamamı iki derecelidir. Sistemin esası: Cumhuriyetten önce, tıpkı bu gün Amerika’daki uygulama gibi; Birinci derece seçimde, sınırlı sayıda seçmen ile aday, ‘hiçbir aracı ve etki unsuru olmaksızın’ yargı gözetiminde karşı karşıya gelir. Sadece bir asil ve bir yedek delege için “daraltılmış birim alan çerçevesinde” seçim yapılır. Sistemde her 500 seçmen, adeta yüz yüze gelerek bizzat delege adaylarını belirler ve sonuçta 1 asıl (bir yedek) delege seçilerek ilk aşama tamamlanır. İkinci derecede: (ABD örneğinde olduğu gibi) Kendi aralarından (veya Osmanlıda Ehli Vukuf bir seçici kurul tarafından) vekil tespiti yoluna gidilerek seçimler tamamlanır ve her derece/düzey seçim bu delegeler arasından yapılır.

Cumhuriyetten sonra uygulanan iki dereceli sistem ise, İslâm’da Devlet İdaresi’ne dair kaynaklarda öngörülen (Medeni Siyaset) sistemindeki ‘şûra usulünü’ andırmaktadır. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk zamanında; Önce vilâyet halkı kendi aralarından emin/âlim, mutemet, akil ve mütekâmil zevatı belirler. Bir nevi, ön seçimle belirlenen isimler Ankara’ya bildirilir; Ankara, önerilen isimler arasından seçim/tespit ve vekil atama işlemini yapardı. Bu uygulama çok mükemmel bir sistem idi; Bilhassa Atatürk döneminde, dünyanın en kaliteli, onur-erdem ve sorumluluk sahibi Millet Meclisi Türkiye Cumhuriyeti nezdinde kurulurdu.

Eğer dikkatlice bir gözlem, inceleme ve araştırma yapılırsa görülecektir ki: 11 Kasım 1938 karşı devriminden itibaren meclise dâhil edilenler ile 27 Mayıs 1960’tan sonra gelenler arasında: Hırsızlık, yolsuzluk, iş takipçiliği, afyon-esrar kaçakçılığı, rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma suçluları ile anarşi-terör, tedhiş dâhil olmak üzere aşağı-yukarı her mazarrattan zanlı, mücrim, sabıkalı ve dahi mahkûm bulmak mümkündür. Ama Atatürk ile tarihi ve kadim D.P.  dönemlerinde böyle yaygın, salgın bir yüz karası, utanç mahlûkatı çok nadirdendir.

Literatürde II. Cumhuriyet denilen 1938 – 1950 döneminde yaşanan bozulum, istismar ve deformasyonun sebebi CHP ve İsmet İnönü’dür. Eylem bazında: 150’likler denilen “vatana ihanet suçundan” vatandaşlıktan atılmışların affı; Atatürk kadrolarının Ordu ile Kamu Kurum ve kuruluşlarından tasfiyesi; Hain başı Mustafa Suphi’den intikal “kadrocu ve aydınlıkçıların” devlet görevlerine alınması; Yolsuzluk, ayırma-kayırma, gasp ve hırsızlıkların yoğunlaşması!

5 Haziran 1946’ya kadar inanılmaz bir başıbozukluk, kitlesel tek parti sömürüsü, sulta, cunta ve diktatörlük hüküm sürer. Fakat tarihi-kadim Demokrat Parti’nin kurulması ile bozuk düzene “DUR” deme yürekliliği baş gösterir. Halk Partisi paniğe kapılır ve saltanatını garanti etmek için bir takım acil kararlar alır. Bunları derhal kanunlaştırır. Kısaca ve öz olarak:

Önce 1945’de, tek partili cunta ve diktatörlükten, çok partili demokratik sisteme adım atılmasına ve bir “deneme yapılmasına” karar verilir. Her ne kadar ortada bir “Siyasi Partiler Kanunu” yoksa da, Cemiyetler Kanununa göre faaliyet gösteren bir takım teşekküller vardır. Halk Fırkasındaki derin ayrışma ve kurmayların terki sonucu, 07 Ocak 1946 da, demokrasinin lokomotifi Demokrat Parti kurulur. Aslında iliklerine kadar demokrasi karşıtı, fakat kendisine verilen rol icabı “Cumhuriyetin kurucusu, koruyucusu ve demokrasi yanlısı” görünmeye özen gösteren malum fırka, çok acele bir seçim kanunu çıkartır. 5 Haziran 1946 tarihli bu kanunla, iki dereceli seçim sistemi sona erdirilir ve yerine “Açık Oy – Gizli Sayım” usulüne dayalı çok rezil bir “seçim düzeni” getirilerek; Kanunun tartışılmasına bile imkân tanımadan 21 Temmuz 1946 tarihinde genel milletvekili seçiminin “ani ve baskın” biçimde ifa ve icrası kararlaştırılır.

Netice malum. Cumhuriyet tarihine geçen en kara leke ve tiksindirici bir utanç vakıası.

Makûs Talih Tekrarlanmak mı isteniyor?

Aslında bu ne ilk ve ne de son olacağa benzer. Hani 1946’da, “Türkiye’ye çok partili sistemi getirdi” dedikleri, Cumhuriyet düşmanı bir politik organizasyon; Demokrasi, adalet ve çok partili düzene geçilmesin diye “açık oy gizli sayım” usulü ile güya bir seçim yaptırmıştı. Sonra 14 Mayıs 1950’de millet iktidar oldu ve seçim mevzuatındaki bütün pislikleri temizledi.

Aslında, ismiyle müsemma olmadığı sonradan anlaşılan Adalet-Kalkınma Partisinden de aynı beklenti vardı. Maalesef beklenen olmadı. Barajın kaldırılması; Hazine soygununun iptali; Dar bölgeli, iki dereceli ve milli delege sistemine dayalı “namuslu, dürüst, demokrat” seçim usulü ikame edilerek halkın ‘kendi vekilini bizzat seçmesi’ sağlanacaktı. Olmadı!

Üstüne üstlük: Konya Milletvekili Atilla Kart, 1.06.2015 günlü Basın duyurusunda: “12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde; seçim suçu işledikleri sabit kişiler hakkında 2586 soruşturma açıldığını, bu soruşturmalarda yargılanan zanlı sayısının On-Bin dolayında olduğunu; Ancak, Temmuz 2012’de AKP eliyle gece yarısı çıkartılan bir düzenlemeyle bu suçluların örtülü olarak affedildiğini! Sonuçta yargılama dosyalarının AKP tarafından düşürüldüğünü” açıklayınca ortalık iyice karıştı.

Bu karmaşa içinde, 25. dönem genel parlamenter seçimlerinin yapılacağı gün geldi çattı ve 07 Haziran çok az kaldı. Adına parti denen fakat “kitle partisi olmakla hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan” teşekküllerden seçime katılma şansı elde edenlerin tanıtım, ses kirliliği, beyin yıkama, kafa ütüleme ve propaganda yarışı hızlandı. Radyo, gazete, TV ekranlarından yayılan ses kirliliği, cadde ve sokakları dolduran el ilânı ve afiş çirkinliği; Hoparlörlerle çok yüksek frekanslarda yapılan yalan bombardımanı ile kulaklara verilen zarar. Hâsılı medeni, çevreye saygılı olmaktan uzak, insanlık dışı, dayatma ve ilkel bir seçim rezaleti yaşanıyor.

Hazine Yardımı Kepazeliği

Bu panayır keşmekeşinin sebebi: Halkın rıza ve muvafakatine aykırı olarak, kesinlikle objektif norm ve adil kriterlere dayanmaksızın alınan/verilen “hazine ulufesi”. Bu haksız ve haram parayı alan partiler, adeta çılgın mirasyediler gibi bol keseden atıyor, işitsel ve görsel medyayı hovardaca kullanıyorlar. Buna mukabil, asgari % 3 oyu alamayan veya % 10 barajını aşamadıkları için “tüyü bitmemiş yetimin hakkından” nemalanamayan diğerleri lâf salatası yapamıyor. Hatıra binaen listeledikleri “fedakâr adaylarını” ekranlarda dolaştıramıyor, çarşaf çarşaf ilan veremiyorlar. Çok yoğun masraf ve fuzuli israf, bol avanta ve peşkeş gerektirdiği için de açık hava toplantıları, konvoy şovları ve miting yapamıyorlar.

Çok Adaletsiz Bir Yarış

Bir taraf, millet razı olmadığı halde, devletten cebren, hile ve desise ile hortumladığı haram para ile seçim safahatı yaparken; Diğer taraf parasızlık ve imkânsızlıktan kırılıyor ve seçim sefaleti içinde kıvranıyor. Şöyle bakıldığında: Önce parti sahipleri, sulta-cunta, vesayet ya da velâyet unsurlarınca yapılan aday atama işlemi! Azıcık olsun, kanunda öngörülmesine ve fırsat verilmesine rağmen, “aday belirleme konusunda seçmene söz hakkı tanınmaması”; İmkân, kaynak ve eşitliğe bütünüyle ters adaletsizlikler; Sandık güvenliği konusunda duyulan büyük kaygılar; Fuat Avni nam bir eşhas tarafından ısrarla yayılan 7 milyon oy’un çalınacağı söylentisi; YSK tarafından kullanılan “Elektronik Seçim Programı” SEÇSİS’e karşı duyulan derin şüphe, alabildiğine güvensizlik, korku-endişe ve kuşku; Haksızlığı vicdanları sızlatan ve 1983’e kadar hiç uygulanmamış, “millet iradesine karşı ipotek misali konulmuş” % 10’luk seçim barajı; Bunların tamamı vesayet, emanetçilik, sulta ve cunta icadı haksızlık. Hukuksuz, etik, saydam ve adil olmayan ahlâksız zorbalık, diretme ve dayatmalar.

Sözde “millet iradesini, devlet idaresine taşıyacağı” iddia olunan bu yarışın aktörleri, argümanları ve elemanları arasında millet iradesi yok. Adalet, hakkaniyet, eşitlik ve hukuk desen hak getire! Bu nedenle şimdilerde sıkça dile getirilen 21 Temmuz 1946 günlü 8. dönem parlamenter seçimi, bu melânet yüz karası, kalleşlik ve komedinin düzenbazlıkları, sahtekârlık ve alçaklıkları akıllara geliyor. İnsanlar birbirlerine: Neden? Öyleyse, siyasi partiler ve seçim kanunları bu güne kadar düzeltilmedi? Diye, derin bir hayret, merak ve taaccüple soruyorlar…

İşte bu gerilim, güvensizlik, baskı, dayatma ve korkularla süren bir seçim sathı maili!

Adalet mi bu? Hukuk bunun neresinde? Devleti vekâleten üstlenecek, “Hak ve halk adına” yürütecek olan “Millet iradesi” bu yaman çelişkiler içinde mi tecelli edecek. Büyük bir demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk ayıbı bu! Ya vaktiyle Demokrat Parti’nin yaptığı gibi, partilere kesinlikle hazineden para verilmemeli, siyasi şirket eğilimi önlenerek “parti içi demokrasi ve kitle partisi özelliği zorunlu kılınmalı” ve şimdilerde “hazine yardımı” namıyla yapılan bu hortumlama, olabildiğince objektif, adaletli ve “aidat veren, gerçek, sorumlu, aktif üye sayısına endeksli” hakkaniyetli ilkele, norm ve kriterlere bağlanmalıdır.

Bu insanlık dışı, adaletsiz ve haksız uygulama çok ayıp ve iğrenç. Dolayısıyla, haksız edinimlerle elde edilen oylar da helâl değil, haram, hayırsız, onursuz, umursuz; Kamu vicdanı yönünden şaibeli, meşruiyeti tartışmalı, haksız kazanılmış ve gerçekte geçersiz oylardır.

Demokrasi Bunun Neresinde?

Birileri, bütün beyan, ilân, bildiri ve çağrılarında durmadan Demokrasi, İnsan hakları, Hak, Adalet ve hukuktan bahsediyor. Oysa en başta yaptıkları seçim adil değil. Cumhuriyetin başı durum ve konumundaki zatın, seçimlere paralel biçimde ve muhtelif açılış bahaneleri ile meydanlara çıkması etik değil. Demokrat Parti zihniyetine göre “eşit şartlar, eşit imkânlar ve saydam kaynaklarla” yapılması halinde seçimlerde “millet iradesi” tecelli edebilir. Aksi halde bu sulta, cunta ve nihayet emanet, vesayet unsurlarının kirli oyunlarından ileri geçemez. Peki, gösterin bakalım. Şu seçim sathı mailinin neresinde adalet? Neresinde insan hakları, hukuk, eşitlik, eşit şartlarda yarı ve demokrasi var?

Tabana Vurmuş Siyaset ve Seçim Vaatleri

Geleneğe göre: Adalet timsali, devlet idaresinde millet iradesinin mutlak tecelli biçimi ve bütün usul ve uygulamaları ile fazilet olarak kabul edilen siyaset; Asla yolsuzluk, haksızlık ve kanunsuzlukla birlikte anılamayacak kadar yücedir. Amma lâkin günümüzdeki çirkinliğin esas sebebi: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra siyaset kirlenmiş, kalite taban yapmış, Politik-Acı‘lar en alt düzeylere inmiş ve adeta bir yalancılar ve talancılar mesleği haline getirilmiştir. Bu Türk milletine hakarettir. Ayıptır, utanç ve hicap vericidir. Siyaset derhal temizlenmelidir.

Seçmen Şunu Bilmeli ki

Adeta bir açık artırımla, birbirleri ile kıyasıya yarışarak, taklitçilikle siyaset yapanlar; Propaganda araçlarından ses; Mesnetsiz iddialar ve bu saçma iddiaların yer aldığı broşürlerle bilgi ve çevre kirliliğine yol açan politikacıların “millet iradesi, devlet idaresi, dürüst siyaset ve demokrasi ile her hangi bir ilgileri alâkaları yok. Üstelik bunların % 99’u önseçim ile değil sulta, cunta, vesayet ve emanetçi ataması ile oralarda fink atıyor. Seçmen şunu bilmelidir: Bu seçimler kaderdir. Ülkemizin geleceğidir. Asıl olan: Bilgi, birikim, inanç, azim, irade, sağlam karakter sahibi; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, insan hakları adalet ve demokrasiye saygılı insanların seçilmesidir. Bu nevi insanlar ise ancak “helâl oylarla” seçilir.

Şimdi Oy’lara ve Sandıklara Sahip Çıkma Zamanı

Son olarak tekrar etmekte yarar var. Bu seçimlerde özellikle muhalefet ve seçmenlerin çok büyük bir kesimi; Seçim sonrası oylarımız ve sandıklara bir şey olur mu endişesi içinde. Daha önceki seçimlerde bu tür iddiaların gerçekleşmiş olması ve bir şekilde seçim sonuçlarını etkilemesi seçmenlere ‘şimdi oylara ve sandıklara sahip çıkma zamanı’ dedirtiyor. Dahası her gün yapılan anketlere göre iktidar partisindeki oy erimesi iktidarı çıldırtıyor. Halkın korku ve endişesi “AK Parti kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Geçmişte de oy hırsızlıkları olmuştu. Bu kez, herkesin daha dikkatli hareket etmesi gerekiyor” şeklinde. Bu nedenle ve haklı olarak: “Oyuna ve sandığa sahip çık” kampanyaları yapılıyor. Daha önceleri yapılan sahtekârlıklar ve oy hileleri bir, bir açıklanıyor, seçmen uyarılıyor ve aydınlatılıyor. Oy çalınmaması ve sandık güvenliği için “teknik yol ve yöntemler” hakkında bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.

NETİCEDE: Çağdaş, lâik ve demokratik bir hukuk devletinde seçimlere hile, desise ve şaibe bulaşması; Oy ve sandık çalınmasından, elektrik kesintisinden korkulması, çok utanç vericidir. Bundan iktidar partisi, hükümet ve YSK sorumludur. Bu rezilliğin, savunulacak bir yanı olamaz. Zira bunu Türkiye aşmış olmalıydı. Ayrıca: Seçim suçluları ile bu tiksinç, iğrenç ve insanlık düşmanı suçluları himaye edenler; Hukuk içinde hesap vermeye mecburdur. Aksi takdirde sadece “seçimlerin meşruiyeti” değil; Seçilenlerin de meşruiyeti yok hükmünde olur.

 

Kıymayın Diyanete

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’e alınan milyon TL’lik  (eski parayla trilyonluk) makam aracı meselesi artık bizzat Cumhurbaşkanı eliyle Diyaneti yıpratma sürecine dönüştü.

Önce bir hata yapılmıştı.

Çünkü dinimize göre “israf haramdır.” Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde çok açık ifade edilmiştir: “Allah, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31) (En’âm, 141)  “Saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır.” (İsra, 27) “İsraf ve kibirden sakının!” [Buhari]

Bu sebeple Diyanet yayınlarında Müslümanlara şu telkinde bulunulmaktadır: ” İsraf; fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye sebep olur. Her israf haramdır, büyük günahtır.”

Üstelik Diyanet İşlerinin başında bulunan zatın örnek olma gibi bir sorumluluğu vardır.

Diyanet İşleri Başkanı yaptıkları yanlışlığı anladı ve “bu aracı kullanmayacağım ve ibret-i âlem için iade edeceğim” dedi.

İş burada kapanabilirdi. Olmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan önce Görmez’e bir jest yapacağını söyledi.

Sonra Cumhurbaşkanlığında “envanter fazlası” olarak bulunan (ve iade edilenden daha pahalı olan) zırhlı Mercedeslerden birinin makam aracı olarak tahsis edeceğini dile getirdi. “Diyanet İşleri Başkanımla görüştüm ve mutabık kaldık” dedi.

Bu açıklamadan sonra 10 gün geçti ve fakat Diyanet İşleri Başkanından bir açıklama gelmedi. Bu aracı kullanmaya başladığına dair de bir haber çıkmadı.

*****

Utandım

Zırhlı Mercedes yetmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Görmez’e uçak tahsis edileceğini söyledi.

İlginç olan bir başka husus uçak tahsis etmenin gerekçesi idi: “Vatikan’da dini liderin özel uçağı var, özel araçları var, zırhlı araçları var. Niye bunları görmüyorsunuz? Biz sıradan bir ülke miyiz? Vatikan’da yapı bu olacak, bizim dini liderimiz tarifeli uçakla seyahat edecek.”

Vatikan bir devlet. Papa hem bir devlet başkanı ve hem de dünyadaki Katoliklerin ruhani lideri.

Bizde ruhban sınıfı yoktur. Diyanet İşleri Başkanımız ise müsteşar seviyesinde bir bürokrattır.

Bu bakımdan Papa ile Diyanet İşleri Başkanımızın mukayese edilmesi doğru değildi.

Dahası Papa’nın pahalı araç kullanmadığını Türkiye seyahatinde gördük. Vatikan’ın resmi açıklamasından Papa’nın özel uçağı olmadığını, İtalya Hava Yollarından kiralanan uçakla yurtdışı seyahat yaptığını, Papa hariç yolcuların uçak biletlerini ödediklerini öğrendik.

  • Katoliklerin “dini liderinden” haram olan israfa dair ders almak beni bir Müslüman olarak utandırdı.
  • Cumhurbaşkanımızın konuşmasının yabancı bir devlet başkanı ve Katoliklerin ruhani lideri tarafından yalanlanması bir Türk olarak da beni utandırdı.
  • Bizi en çok utandıran hususu da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ifade etti: “İsraf için kimi gerekçe gösterdi? Papa’yı. Bu Müslüman değil miydi? Papa’yı niye örnek gösteriyor? Sevgili Peygamberimizi niye göstermiyor, nasıl yaşadığını niye anlatmıyor?”

Eyyy Ak Partililer… Lütfen vicdanınıza sorun. Şimdiye kadar “dinsiz imansız” diye tanıttığınız CHP’nin Genel Başkanının bu sözleri sizi utandırmadı mı?

*****

Görmez Seçimden Sonra Tavrını Açıklar

Diyanet İşleri Başkanı bu olayda nasıl davranmalıydı?

Bir kısım samimi dindarlar İmam-ı Azam Ebu Hanife tavrı beklediler. Malum “Ebû Hanîfe, bütün zorlamalara rağmen saltanat sahiplerine boyun eğmemişti. Yönetim anlayışını onaylamadığı Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi, Ebu Hanîfe’yi Bağdat’ta hapsettirip işkence ettirmiş ve zehirleterek öldürtmüştü.”

Yani Diyanet İşleri Başkanı da İslam’a ve ahlaka uygun olanı yapmalı, kendisine gelen baskılara bedeli ne olursa olsun direnmesini bilmeliydi. Zira Cumhurbaşkanı’nın “jestini” kabul etmesi Diyanete ve dine zarar verme noktasına gelmek demekti.

Bu görüşe göre Diyanet İşleri Başkanının zırhlı aracı iadesi ve gerekiyorsa da istifa etmesi lazımdı.

Prof. Dr. Mehmet Görmez böyle bir tavır ortaya koyabilir mi?

Belki. Ancak seçimden sonra…

Çünkü bu tavır seçime kadar açıklanması halinde siyasi bir anlam yüklenecektir. Başkan Görmez kurumun itibarını düşünerek seçimden önce bir açıklama yapmaz. Seçimden sonra ise Cumhurbaşkanının araç ve uçak jestini kabul etmediğine dair bir açıklama yapması mümkündür.

İkinci ihtimal, seçimden sonra Cumhurbaşkanının tahsis ettiği zırhlı lüks aracı ve özel uçağı kullanmaya başlar. Biz de deriz ki, İmam-ı Azam olmak kolay değil…

*****

Diyanet Olmalı

Atatürk’ün yaptığı reformlardan en doğru ve en önemli bulduğum ikisi Tevhid-i Tedrisat ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıdır.

AKP hükümetleri döneminde “eğitimde birlik” ilkesinin ağır yaralar aldığını söyleyebiliriz.

Şimdi Diyanet’in yönettiği Camileri parti propaganda merkezi olarak kullanmaktalar. Ama eskiden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını isterlerdi.

Mesela Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan 1993’de Yeni Zemin Dergisi’ndeki ‘Dinin Özgürleşme Talebi’ başlıklı makalesinde devletin dinden elini çekmesini ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını savunmuş.

Akdoğan makalesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını ve dini hizmetlerin sivil topluma devredilmesini, okullardaki din dersinin kaldırılması ve TRT’nin dini yayın yapmayı bırakması yönünde düşüncelerini yazmış.

AKP Milletvekili Mehmet Metiner‘in de derginin aynı sayısında ‘Devlet dinden elini çekmeli’ başlıklı makalesi bulunmakta imiş.

Bu bilgileri eski arkadaşları İslamcı Kürtçü HDP’li Altan Tan açıkladı.

***

Cumhurbaşkanının jesti” muhalefet liderleri tarafından “kendisinin Saray’daki lüks ve ihtişamlı hayatına Diyanet üzerinden meşruiyet kazandırma gayreti” olarak eleştiriliyor.

Böyle midir bilmem. Ama Diyanet İşleri Başkanlığının zırhlı lüks makam aracı ve uçak tahsisi üzerinden yıpratılmasına sebep olduğuna hiç kuşkum yok.

Diyanet itibarsızlaşırsa, siyasallaşırsa veya ortadan kalkarsa Almanya’daki gurbetçilerimiz ve Türkiye’de bazı örneklerini gördüğümüz gibi Müslüman halkımızın aynı Camiye gitmeyen cemaat, tarikat ve dini gruplara bölüneceğine inanıyorum. Ayrıca IŞİD gibi aşırı yorum ve yapılanmaların Türkiye’de de gelişmesine zemin hazırlanmış olur.

***

Devlet Din Eğitimi Vermeli mi?

İlahiyatçı Yrd. Doç. Dr. Banu Gürer‘in “Türkiye’de Din Eğitimini Kim Vermeli?” başlıklı yazısı ve sorduğu soru çok önemli. “Diyelim devlet elini eteğini din eğitiminden çekti. Herhangi bir cemaate mensup olanlar zaten bu sistem içerisinde de alternatif din eğitimi faaliyetlerini yürütüyorlar.

Peki, ben bir cemaate mensup olmayan, olmayı da düşünmeyen ama dini hassasiyetleri olan ve bu nedenle din eğitimi almak ve çocuğuna da aldırmak isteyen bir kişi olarak bu ihtiyacımı nereden karşılayacağım?”

Din eğitimini devlet vermeli. Ancak “parti militanı” değil, bütün Müslümanların saygı duyduğu insanları yetiştiren bir din eğitimi vermeli. Herkese insani, ahlaki temel değerleri; isteyen herkese (sadece İmam Hatiplere değil) İslami değerleri öğretmeli. İmam Hatipler ve Camiler de parti seçim bürosu gibi olmamalı.

Taha Akyol’un tespitiyle “Siyaset ve güç hırsıyla dinin ahlaki ve manevi içeriğini boşaltan, demokrasinin denge ve denetim mekanizmasını bozan, hukuk devleti ilkesini ‘yürütmeyle uyumlu’ hale getiren” bir siyasi akımın etkisindeyiz.

Bir “dinsiz” dedikleri Atatürk’ün dine hizmetlerine bakınız, bir de bu “dindarların” Din ve Diyanet’te yaptığı tahribata.

.

 

Açmazlarımız

Atasözleri imbikten geçmiş irfan damlalarıdır. MÖ.

Sınırlı insan yaşamında göreceli olan zaman, geçen asra göre değişen ve gelişen şartlar altında çok daha hızlı akıp gitmektedir. Dün yarım asırda gelişen ve değişen olgular, bu gün birkaç yılda olgun hale gelmekte ve biz farkına varmadan hayatımıza girmektedir. Nüfus artışları sosyal hayatımızda sadece etrafımızdaki kalabalıkları büyütmekte buna karşılık birey olarak yalnızlaştığımız bir dünyada yaşıyoruz.

İnternetin etkin bir şekilde sosyal hayatımıza hâkim olmasıyla sanal âleme esir olduğumuzu pek aklımıza getirmiyoruz. İnterneti yaşam ve kültür hayatımızın bir parçası haline getirdiğimizde, de değer yargılarımızın kıymetlerle yer değiştirdiğinin farkına varmamız mümkün olmamaktadır. Bu halin devamında ise kıssa zamanda kendimizi tanımakta zorlanıp, değer yargılarımızın bozulduğunun da farkında olmayacağız. Bilgi ve teknoloji insana hizmet etmesi gerekirken bu defa insan bilgi ve teknolojiye hizmet eder hale gelmektedir.

Geleceğimiz olan yeni nesilleri, yetiştiren genç anne ve babalara ve özellikle de annelere büyük görevler düşmektedir. Genç anne rahat televizyon izlemek veya cep telefonundan mesajları takip etmekten fedakârlık yapıp, yarını olan çocuğunu sanal âlemin kucağına atıp, gelecekte onun yalnızlaşmasına fırsat vermemelidir.

Geçen gün Eminönü’nden Eyüp oyuncakçılar çarşısına geldiğimde önümde genç bir anne ve baba yanı başında elinde oyuncak ayısı ile onları takip eden 4 veya 5 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Anne ve baba ellerindeki “akıllı telefon”.la ilgilenirken bir taraftan da konuşmaya çalışıyorlardı. Küçük kızları önce babasına karnım acıktı dedi. Baba duymazlıktan geldi, bu defa annesine Anne karnım açıktı. Dedi. Annede babası gibi elindeki telefona daldığı için, duymasına rağmen o da duymazdan geldi. Küçük kız bu defa ayağının birini yere vurarak ve avazı çıktığı kadar bağırıp! Anne, Baba beni dinler misiniz diye seslendi. Benim için bu durum tam bir tiyatro sahnesiydi. Anne ve baba AKILLI telefonlarına o kadar dalmışlardı ki yine duymazdan geldiler. Anne ve babayı ikaz etmek istedim. Fakat ne tepkiyle karşılaşacağımı bilmediğimden vazgeçtim.

Küçük çocuk susmuş elindeki oyuncağını sıkıca göksüne bastırıp, arkalarından onları takip etmeye devam etti. Böyle bir anne ve babanın iyi bir eğitmen, örnek olması ne derece mümkündür. Baba yalnız eve para getiren, anne temizlik ve yemek yapan olarak kendini görürse o ailede yetişen çocukları mutlu ve başarılı bir gelecek beklediği söylenemez. Mutlu ve hedefi olan bir aile, mutlu ve hedefleri olan bir toplumu oluşturur. Yeni açmazlarımızdan biri budur.

Diğer taraftan okuma alışkanlığı edinmiyor veya bu alışkanlıklarımızı terk ediyoruz. Yazan ve çizen kaç gencimiz var. Türkiye genç nüfusa sahip olmasına karşılık, kaçımız müzikle, edebiyatla, resim ve tiyatroyla ilgileniyor. Sadece moda kavramlarla boğuşup durmaktayız

Etrafımıza baktığımızda kıraathane siyasetçilerinden geçilmiyor. Aktif siyasetle uğraşanlarımız da bile yeterli donanıma sahip kaç politikacımız var. Siyasetle uğraşan, tabiri caiz ise meslek edinen bu zevatın kaçı siyasi, ekonomik kavramları bilmekte. Kapağı Meclise atanlar bir dönemde Milletvekili yemininden sonra kaç defa kürsüye gelmiş veya önerge, kanun tasarısı vermiş. TBMM. İnternet sitesinden bu bilgilere kolaylıkla ulaşılabilinir. Çevremizde yeterli donanıma sahip olmalarına rağmen hep konuşan insanlarla dolu. Bu kabuğu kıran bir arkadaşımız Muhsin KOÇ beyefendi 93 harbi ve devamında Kars ve çevresinde yaşayan insanların “Soykırıma” uğradıklarını söyleyen Ermenilerin yaptığı insanlık dışı zulümlerini yaşayanlardan derleyerek romanlaştırdığı Gülfidanım Küçük Kuzum adlı eseri Yesevi Yayıncılıktaki raflarda yerini almıştır.

Muhsin Koç akıcı bir üslupla kaleme aldığı bu eserinde okuyucuyu olayların içine çekmekte ve o günleri yaşıyormuşçasına insana çekilen acıları hissettirmektedir. Muhsin KOÇ’u tebrik eder, çalışması devam eden yeni eserlerini dört gözle beklerken, kendisine sağlık ve muvaffakiyetler dilerim.  Saygılarımla.

 

Aydınlar Ocakları 41.Şûrası – Manisa ( 2 )

5. Konuşmacı, İstanbul Anadolu Aydınlar Ocağından Hicabi Meral, “Çözüm süreci” konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Daha sonra sırayla Iğdır Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Sürmeli, İstanbul Aydınlar Ocağından Av. Mustafa Özkurt, Kadıköy Aydınlar Ocağından İnci Altınok hanımefendi, İstanbul Aydınlar Ocağından M. Şakir Polat, yine İstanbul Aydınlar Ocağından Aynur Soydan ( şair ) ve Zübeyde Yıldırım hanımefendiler söz alarak konuşmalarını yaptılar. İkinci günün son konuşmacısı olarak kendisini “Garip Türk – Piyade Müslüman” olarak tanımlayan Erdoğan Aslıyüce, Kırım ve Türk dünyasının sorunlarını dile getirdi.

Öğleden sonra Manisa Belediyesi Mehteran Takımının kaldığımız otel’in önünde dinleyenlerin ruhunu coşturan müzik ve marş dinletilerinden sonra; şehirde tarihi eserler, Camiler, Şifahane gezilip dolaşıldı ve bol bol resimler çekildi.

Daha sonra Çanakkale Müzesi ziyaret edildi. Müze’nin canlılığı ve eserlerinin zengin oluşu birde sağ olsunlar tarih Öğretmeni Kenan Tozak beyefendinin heyecan verici üslûbu, biz müze ziyaretçilerine Çanakkale ruhunu doya doya yaşattı.

Akşam yemeği gene havuz kenarında yenildi ve tatlı sohbetlerden sonra otele dönüldü. Akşam otelin toplantı salonunda tek kişilik müzik şöleniyle gecenin ilerleyen saatlerinde, günün yorgunluğunu gidermek üzere herkes otel odalarına çekildi.

3. Gün sabah kahvaltısından sonra, Toplantı salonunda üç gün müddetince konuşmacılar tarafından dile getirilen Türkiye’nin meseleleri, derlenip kâğıda döküldükten sonra sonuç bildirisi olarak üyelere okundu. Altı ay sonra yapılması düşünülen şûra toplantısının Iğdır A. O. Başkanlığının Iğdır da yapılması talebi üzerine, oylama yapıldı ve oy birliği ile kabul edildi.

Artık bir dahaki şûrada buluşmak üzere otelden ayrılmanın vakti gelmişti. Kafileler birbirleriyle samimi duygularla vedalaşırken, birer birer yola koyulmuşlardı bile.

Otobüsümüz saat: 15 00 te geleceğinden Kocaeli ve Sakarya Aydınlar Ocakları olarak otelden en son ayrılan bizler olduk. Vakit geçirmek için Manisa’nın en güzel parklarından olan “Aynen Ali” parkına gidip takriben150 yıllık çitlembik ağacının altında ki masalara oturduk. İlk önce Manisa’nın özel altın sarısı çayından herkes birer bardak afiyetle içti. ( İsterseniz Aynen “Ali Parkı‘nın” ismini nereden ve nasıl almış, bizlere anlattıkları kadarıyla sizlere nakledeyim. Birinci dünya savaşında İngilizlere esir düşen Türk askeri, esir kampında pranga’ya vurulur. Asker bir sabah erkenden uyanıp gözlerini açtığında birde ne görsün kendisini baba ocağında bulur. Şaşkınlık içinde etrafındakileri ne “yahu nasıl oldu beni kim buraya getirdi” diye sorar. Yanındakiler de komşularının Ali isminde genç bir delikanlı oğulları varmış. Derler ki: “Seni, aynen Ali’ye benzeyen bir delikanlı getirdi evin önüne bıraktı”. O askerin mezarı sonraları türbe halini alır ve prangası da kalın bir zincir halinde Türbenin kapısının üzerinde asılı durur. Ogün bu gündür türbenin içinde bulunduğu parkın adı: “Aynen Ali Parkı” olarak kalır.)

Burada, Başta Başkan Ergun Tuatay olmak üzere Manisa Aydınlar Ocağı yönetim kurulu üyelerinin misafirperverliklerinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Otele geldiğimiz ilk dakikadan, dönüş otobüsüne bininceye kadar bizleri bir saniye olsun yalnız bırakmayan Manisalı dostlarımıza tekrar tekrar teşekkürler. Sağ olsunlar ilgi ve alâkaları en üst seviyedeydi.

Daha önce de değindiğim gibi otobüsümüz Manisa Terminal’inden 15 00 da hareket etti ve 7 saatlik rahat bir seyahatin sonunda Kocaeli Terminali’ne indik. Saygılarımla.