Dilde, Kültürde, Gönülde Ayrılık

61

 

Allah yarattığı kuluna hayatı anlamak, manalandırmak, ona karşılık vermek üzere birçok imkân bahşetmiş… Göz görmeyi, kulak duymayı, dil söylemeyi mümkün kılar.

İnsanlar, duygu ve düşüncelerini önceden müşterek anlam verdikleri ve çeşitli ses gruplarından oluşmuş kelimelerle paylaşırlar. Bu paylaşım sistemi ‘lisanı’ oluşturur.

İnsan bünyesinde tek yaratılan uzuvların başında gelen dilimizin, konuşmaya aracılık etmesini Hz. Mevlana; “Dil gönlün perdesidir, perde kımıldadı mı, gönüldekiler görünür olur” sözüyle açıklar.

Buradan anlıyoruz ki; dilimiz, gönlümüzün tercümanıdır ve divan edebiyatında ‘dil’ bu nedenle ‘gönül’ anlamında kullanılır.

Dil aynı zamanda insana birlikte yaşadığı toplumun gönül kapılarını açan anahtardır. Sağlıklı toplumlar gönül dilini oluşturabilen toplumlardır ve gönül dilinin lisanı aynı olur.

Gönül dilini konuşturan toplumlarda birlik, dirlik, huzur, neşe ve güven hâkim iken bu dili oluşturamayan toplumların kin, nefret, sevgisizlik ve çatışma sarmalının içine düşmesi kaçınılmaz bir durumdur.

İnsan ihtiyaçlı varlık. İhtiyaçlarını karşılamak için başkalarına hizmet sunmaya ve başkalarından hizmet almaya ve bu nedenlerle toplu yaşamaya mecbur.

Bu zorunluluk onu bir takım ‘sosyal organizasyonlara’ tabi kılar. Bu sosyal organizasyonların en başında ‘aile’ ve nihayetinde ‘millet’ gelir.

Ailede maddi ve manevi yakınlıklara yani soya dayalı sosyal bir bütünleşme vardır. Milletin sosyal bütünleşmesi ise, bireyler arasındaki ortak kabullerden doğan ortak özelliklerle sağlanır.

Ailedeki soya dayanan akrabalık bağının yerini, Millet varlığında yaşayış düzeyindeki ortak tutum ve davranışlardan kaynaklanan ‘sosyal akrabalık bağı’ alır. Bu bağ ve aynı toplumdan olma duygusu, fertlerin birlikteliğini sağlayan ortak bilinci oluşturur ve Milletin bütün fertlerinde aynı gönül dilini hâkim kılar.

Millet varlığında sosyal akrabalık bağını kuran ve toplum bilincini, ortak gönül dilini oluşturan değerlerin tümü milletin kültürünü oluşturur ve dil kültürün temel taşıdır.

Türk Aynştayn’ı olarak bilinen Prof. Dr Oktay Sinanoğlu: “dil gönlü yüzdüren gemidir, dil gemisi batarsa gönül de batar” diyor.

Türkiye Cumhuriyetinin bir milleti, bir dili vardı. Şimdi çok dilli, çok kültürlü, çok milletli bir yapıya doğru koşar adım gidiyoruz, sosyal akrabalık bağını ve gönül dilimizi paramparça ediyoruz.

Allah’ın emrine teslim olmuş bir Müslüman olarak; insanların anadilini yok sayanlardan olmamız mümkün değil fakat bir devlet söz konusu olduğunda çok dilliliği benimsemek devleti reddetmektir. Dünyada eşi benzeri olmayan bu yapıyı Türkiye’ye reva görmekle milletin gönül dilini, bilincini, birliğini, dirliğini bozmuyor muyuz?

Zorunlu eğitim beş yıldı, sekize çıkardık şimdi on iki yıl oldu. On iki yıl zorunlu eğitim verdiğin vatandaşına mahkemede “kendini daha iyi ifade edebileceği başka bir dilde sözlü savunma hakkı tanımak” dünyanın başka bir ülkesinde görülmedi ama biz bir ilki gerçekleştiriyoruz.

Bu hükmün ardından başka isteklerin geleceğini bilmeyen mi var? Yaratılan fiili durumun; sanığın savunma hakkı veya diğer sanık haklarının korunmasıyla bir ilişkisi olmadığını herkes biliyor.

Yürürlük kazanan bu hüküm, Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere de aykırıdır. Anayasanın 90/5 inci maddesini okuyan herkes bu maddenin getirilen hükme dayanak olmadığını anlar.

Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içinde bir millet olarak sosyal akrabalık bağı içinde bir arada yaşayacaksak tek dil benimsemek zorundayız. Ortak dil devletin ve o devleti oluşturan milletin temel taşıdır. O taş yerinden oynarsa belası herkesi bulur.

Bazıları Türkçeden hoşlanmıyor diye Milleti bir arada tutmak için atalarımızın hatalarından ilham alıp Arapçayı, Farsçayı ya da başka bir milletin dilini ortak dil olarak mı seçelim?

Dilde, kültürde, gönülde ayrışarak bir olamayız ama biz gittikçe ayrışıyoruz. Bunca ayrışmadan sonra bizi hangi güç bir arada tutar?

Akif; “Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” demekle neyi kastetmişti acaba?

Yoksa Akif’in de mi çağı geçti? Artık düşüncelerimizi Akif besleyemiyor mu?