26.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 997

Küçük Düşman Faydalıdır Ama

 

İnternette okuduğum bir yazıda Japon balıkçıların avladıkları balıkları taze tutmak için buldukları ilginç bir metottan bahsediliyordu.

“Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzaklara açılmak zorunda kaldılar. Uzaklardan dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.

Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurup balıkları dondurmaya başladılar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine balık havuzları yaptırdılar. Bu defa balıklar canlı kalıyordu. Fakat sıkışık ortamda, hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti kötüydü.

Japonlar, balıkları ülkelerine taze ve lezzetli bir şekilde getirmek için, alışılmadık bir çözüm yolu buldular. Balıkları yine teknelerindeki havuzlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.

*****

Bu hikâyeden çıkarılabilecek derslerden biri de şudur: Çok fazla hasar/ zarar vermeyen düşman veya rakip, verdiği zarardan çok dinamizm ve canlılık gibi, faydalar sağlayabilir. Bu vakıa devletler için de, şirketler, kurumlar ve fertler için de geçerlidir.

Necip Fazıl Kısakürek’e şu mısraları söyleten bu gerçekti:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”

Eğer rakibiniz veya düşmanınızı belli bir ölçekte yani size verdiği zararı tolere edilebilir boyutta tutabilirseniz, bu musibetten hayırlı netice çıkarmak mümkün olabilir.

ABD’nin her on senede bir dünyanın bir köşesinde savaş çıkarması ve bu savaşların sonucunda dünyada en güçlü emperyal devlet olarak kalmanın yollarını bulması tesadüf değildir.

ABD, Japon balıkçıların metodunu çok iyi uyguluyor. Kendisine büyük zarar verdirebilecek yakın güçte olan devletlerle savaşmadan ama savaşa girebilecekmiş gibi gerilimler yaratıyor. Bu arada küçük boyutlu devletlerle savaşmaktan çekinmiyor. Böylece toplumunu diri, ekonomisini canlı tutuyor. Hem de silah sanayisinin sürekli gelişmesini sağlıyor, enerji, madenler vd ekonomik kaynakları sömürebiliyor. Yarattığı gerilimler sebebiyle, en büyük silahlı gücün ve en büyük ekonominin sahibi olarak, dünyanın ağası olduğunu herkese kabul ettirebiliyor.

*****

Türkiye AKP döneminde, çerçevesini Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği iki ayrı politika izledi: İlk dönemkomşularla sıfır sorun” diye özetlenen dönemdi. Bu dönemde Başbakan Erdoğan ve Davutoğlu zihinlerindeki ecdattan miras kalan lezzeti bulamadılar.

İkinci dönemde Türkiye dış politikada, ABD’nin de uyguladığı, Japon Balıkçıların felsefesine uygun bir tarzı benimsemiş gibi görünmekte.

İsrail‘le “one minute” ve “Mavi Marmara” sonrası yaşanan gerilim, Suriye ile yaşadığımız bahar havasının birden sertleşerek düşman haline gelmemize yol açan tavır havuza köpekbalığı yavrusu bırakmak olarak nitelendirilebilir miydi?

“Mademki ABD dünyada böyle yapıyor. Biz de bölgede sözü geçen, bölgedeki gelişmelere müdahil olan bir devlet olmak iddiasında isek, bu türlü gerilimlerin içinde olmaktan kaçınmamalıyız” anlayışı ne kadar doğru olabilirdi? Esed’in “kendi halkına yaptığı katliama” en güçlü itirazı bizim yapmamız bir dinamizm belirtisi mi idi?

Burada önemli olan kontrolün sizde olmasıdır. Öncelikle köpekbalığı yavrusunu siz kendi iradenizle kendinize uygun zamanda havuza koymuş olmalısınız. Başkası da koysa köpekbalığınız küçükse ve vereceği hasarı tolere edebilecekseniz gerilimden kaçınmak gerekmeyebilir. Ancak köpekbalıkları büyükse ve sayısı çoksa durum tehlikeli demektir.

Dünya boyutunda ABD’nin yaptığını diğer ülkeler başaramıyor. “Bu zor ve karmaşık oyunda” bölge bazında bizim başarılı olmamız ise kontrolün bizde olmasına bağlı.

ABD destekli İsrail ve Rusya ile Çin destekli Suriye söz konusu olunca köpekbalığının boyutunun büyük, sayısının çok, zararının tahammül edebileceğimizden fazla olabileceğini gösteriyor.

Not.1 Obama’nın ısrarıyla büyük köpekbalığı İsrail’le barıştık. Şimdi İsrail’in ortak düşman Esed’i bombalamasını alkışlıyoruz.

Not.2 Reyhanlı saldırısında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet, yaralılara şifa, milletimize sabır ve başsağlığı diliyorum.

*****

PKK terörü de bir nevi Türkiye havuzu içindeki köpekbalığı yavrusu idi. Fakat havuzun içine köpekbalığı yavrusunu koyan ise havuzun sahibi değil, rakipleriydi. Çok can kaybına ve ekonomik zararlara sebep oldu.

Buna rağmen terörün, zinde ve her an savaşa hazır, operasyonel gücü yüksek bir ordumuz olmasına katkısı oldu. Milli duygularımız, Cumhuriyete bağlılığımız ve demokrasi kültürümüz gelişti.

Devletin terör karşısında bazen sertleşen mücadelesini, KCK tutuklamaları gibi teknikleri de köpekbalığı yavrusunun sağladığı dinamizm gibi değerlendirmeye başlamıştık.

Fakat ne olduysa balık havuzunun sahibi devlet, köpekbalığının çok büyüdüğünü, bütün havuzdaki balıklar için tehdit olduğunu düşünmeye başladı. “En iyisi havuzu ikiye böleyim. Köpekbalığının olduğu tarafı kaderine terk edeyim. Hiç olmazsa diğer tarafı kurtarayım” diye bir davranış içine girdi.

Esasen havuza köpekbalığı yavrusunu atanların niyeti de balıkların dinamizm kazanması değil, bu bölünmeyi sağlamaktı. Havuz sahibinin elinde köpekbalığını tesirsiz hale getirecek çok imkân vardı ama köpekbalığını havuza salanlar bunun imkânsız olduğunu telkin etmektelerdi.

Şimdi süreç havuzu ikiye bölüp, bir tarafını köpekbalığına terk etmek yönünde ilerliyor. Anayasa ve kanun değişiklikleri ile havuzu ikiye bölen duvar inşa ediliyor.

 

 

Amasyalı Olmak – III 2002’den 2012 ye

 

Başlıktan da anlaşılacağı üzere 2002 senesinden bu yana “Amasyalı Olmak” ismiyle üç ana başlıkta ayrı zamanlarda değişik konular işlemişiz.
Bu yazılarımızda “Değerlerimize sahip çıkmak gerektiğini ve Sahip Çıkmak İçin Tanımak Gerektiğini söylemiş durmuşuz.

“Amasya Halkı;  Vatan Müdafaası, Dinin Muhafazası, Devletin Bekası Uğruna Savaşanları Bağrına Basmakla İftihar eder. DİYEREK Mustafa Kemali AMASYA’ya davet eden HACI HAFIZ TEVFİK EFENDİ’yi; anmakla başlamış; sözü günümüze getirmiştik.

Zile İsyanında, Komutana İSYANCILARLA YÜZYÜZE GÖRÜŞMEYİ ve aldatıldıklarına inandığı bu insanlara gerçekleri doğrudan söylemeyi öneren, Komutanın muhalefetine rağmen bunu başaran ve İsyancıların Silah bırakmalarını daha fazla KAN DÖKMEDEN temin eden ve bu yönüyle bir ASKERİ STRATEJİ Uzmanı da olan HACI HAFIZ TEVFİK Efendiyi hatırlatmıştık.

“ADI HALİFE OLSUN PADİŞAH OLSUN, KİMSENİN ÖNEMİ KALMAMIŞTIR. MİLLETİN GELECEĞİNİ YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR. Diyerek; BİR ANAYASA İLKESİNİ CAMİ Kürsüsünden haykıran ve daha sonra 22 Haziran Amasya Genelgesine ve ilk Türk ANAYASASINA geçen bu ilkeleri ilk telaffuz eden bir SİYASET ve KAMU HUKUKU Bilim adamı olan ama Müftü olarak tanınan Abdurrahman Kamil Efendiyi; aynı Abdurrahman Kamil Efendinin, daha sonraki AMASYA Ziyaretinde, KÖSTEĞİNİ Tutarak, HOCAM CENNETİN ANAHTARI Burada mı?Diyen Mustafa Kemal’e;  PAŞAM CENNETİN ANAHTARI Sizin Öğrettiğiniz şu yeni harflerdedir. İşte onlar insanımızı ve sizi de cennete sokacaktır diyerek Yaygınlaşan Okuma Yazmanın ne büyük anlamı olduğunu esprili bir şekilde telaffuz eden, bir filozof bir eğitimci olan ama sadece AMASYA Müftüsü olarak bildiğimiz Kamil Efendiyi, ATATÜRK’ün ELİNİ ÖPTÜĞÜ İki Din Adamından birisi olan Abdurrahman KAMİL EFENDİYİ anlatmıştık.

Ve AMASYA’da TÜRK DEVLETLERİNİN ÜÇÜNCÜ KEZ KURULMASINA VESİLE OLAN; ŞEHZADE MEHMET OLAYINI; Timur’un; Padişahını da ESİR alarak YIKTIĞI OSMANLI DEVLETİ ON YILLIK ARADAN SONRA Şehzade Mehmet Tarafından AMASYA’da Yeniden Kurulmasını; Osmanlı’nın bu yeniden kuruluşunda, DİRİLİŞİNDE, can alıcı nokta AMASYA’da mevcut olan BİLİM SEVİYESİ olduğunu; PİR SÜCUADDİN İLYAS-I HALVETİ HAZRETLERİNİN Başkanlığındaki AMASYA BİLİM HEYETİNE On adet Sual TEVCİH Ettiklerini; On adet DOĞRU cevap aldıklarını ve karşıt ON ADET SUALİ İse cevaplayamadıklarını. Bunu Timur’a anlattıklarını ve;  “BU AMASYA İŞTE BÖYLE BİR YER. BİLİM SEVYESİ BİZDEN İLERİDE”.  Dediklerini;

Daha sonra İngiliz Perrat’ın “ANADOLU’nunOKSFORDU’ dur diyerek AMASYA’nın hakkını teslim etmek centilmenliğini gösterdiğini ve Evliya Çelebinin aynı şekilde “İLİM İRFAN YURDUDUR.” dediği AMASYA’ mızı geçmişten günümüze anlatmaya gayret etmiş ve günümüz yöneticilerine kibar bir mesaj vermeye çalışmıştık.

Hatta FERHATLA ŞİRİN konulu TESPİT ve YORUMLARIMIZDA günümüz yöneticilerine şöyle demiştik:”SİZİN ŞİRİNİNİZ İŞTE GÜZEL AMASYA’dır. Onlara kibarca hedef göstermeye çalışmıştık.

Ne demişler; ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ…. .

Ne yazık ki anlamıyorlar, davul zurna çalamayız şimdi yeni örnekleri ile seslenelim..

Bırakınız ZİYA PAŞA’yı, bırakınız VARİNLİ’yi;  bırakınız Hüseyin POROY’u ve CELALLETTİN LEKESİZ Valiyi; Yakın dönem valilerinden İKİ İSİM sayabilir misiniz. MACİT ZEREN ‘den sonra, İSMET ÖZASLAN’a, Ahmet ÇEKİN ve ÜÇ Hüseyinlerin HÜSEYİN’i;  BAŞ Hüseyinden başka KAÇ TANE BELEDİYE Başkanı SAYABİLİRSİNİZ. Ama ZİYA PAŞA Bulvarı; SELAĞZI-YAVUZSELİM Meydanı karşınızda; onları yapanlar da hafızalarınızda. KONAKLARI saymıyorum, MÜZELERİ saymıyorum.  İNSANLAR ESERLERİ ile anılıyor.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

 

İşte 3 Mayıs Türkçüler Günü

 

3 Mayıs’ta Mimar Sinan Açık Hava Salonunda anılan Türkçüler Günü tek kelime ile muhteşemdi.
Son yıllarda böylesine bir coşkuya hasret kalmıştık.

Adı bile birilerini rahatsız eden bu günde, toplumun bütün kesimlerinden insanların coşku, heyecan ve susamışlıkla dolu olmasını görmek son derece anlamlıdır.

MHP’nin yaptığı Bursa ve özellikle İzmir mitinglerinden sonra, Adana’da anılan bu günde bu beklentilerin çok üzerindeki katılım ve coşku çok önemli gelişmelerin habercisidir.

Konu, oya tahvil etmek, katılımcıların nereye oy vereceği meselesinin dışındadır ve oy meselesinin dışında değerlendirilmelidir.

Bu kadar sosyal hayatın içinde yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum.

Hiç bir değerlendirmemi şu kadar oy gelir veya şu insanlar şuraya oy verirler gibi anlayışlarla yapmadım.

Önemli olan yaşananların tarihsel, sosyolojik, psikolojik ve psiko-sosyal değerlendirilmesidir.

Toplumumuzda, sosyal bir dalgalanma olduğunu net olarak görüyoruz.

Ülkenin karar mercilerinin ve karar mercilerinin oluşturduğu ortamın, insanımızda, en azından ciddi sayıda bir kısmında ne oluyor, nereye gidiyoruz sorusunun sorulmaya başlandığını açıkça görmekteyiz.

Hürriyet gazetesinde yazan bir yazarın birkaç gün evvel bir yazısını okudum. Son derece ilginçti.

Bu yazar,” bayrak, millet, vatan falan çok önemsenmez” gibi son derece kimliksiz yazılar yazan biridir.

Bu yazar, çok önem verdiği bir yakınının evine gittiğinde, bu yakınının ogüne kadar söylemediği şeyler söylediğini duymuş ve çok etkilenmiş.

Yakını şu ifadeleri kullanmış: “sen yazılarında, bayraklar ortaya çıkmasın, barış sürecine zarar verir diyorsun da, bu bayraklar niye ortaya çıkıyor diye hiç sorguluyor musun?, ben bu yaşta yaşlı karımla beraber bayraklarla sokakta gezmeyi düşünüyoruz” mealinde ifadeler kullanınca çok etkilenmiş ve bayraklara sarılmaya neden olanları uyarmaya başlamış.

İşte bu konu, her şeyin özetidir.

Toplum, infial halindedir.

Bakınız!

Millî Mücadeleyi tolumun desteklemesinin nirengi noktaları vardır.

Bunlardan en önemlisi, İzmir’in işgalidir.

İzmir işgal edildiğinde, İstanbul zaten işgal altındaydı. Toplum İstanbul’un işgaline neden İzmir’in işgali kadar tepki göstermedi.

Fark, İzmir’in Yunanlar tarafından işgalidir. Türk Milleti, Yunan’ın işgaline dayanamamıştır.

Bu işgalden sonra, ülkenin her tarafından, Kuvvay-ı Milliyecilere destek gelmiştir.

Elbette, başka kırılma noktaları da vardır. Meclis-i Mebusan’ın basılması ve SEVR’in imzalanması.

Ancak, en önemli kırılma noktası, İzmir’in Yunanlar tarafından işgalidir.

İşte, bunun gibi, Recep Tayyip Erdoğan‘ın akil adamlar seçimi, inanın, toplumumuzda yukarıda belirttiğim gibi bir infial yaratmıştır. Bu seçim, yeni bir kırılma noktasıdır.

Öyle olmasa, Adana’da bu kadar korkulur mu idi. Bu kimliksizlerin toplantısı olmadığı halde olağanüstü önlemler ile toplanmak zorunda kalınmıştır.

Bu saatten sonra, kimse oy-moy yutturmacası ile uğraşmasın.

Damat Ferit de, 19 Mayıs 1919’dan önce seçime girse idi, yüzde 90’dan fazla oy alırdı.

İzmir’de Yunan denize döküldüğünde seçime girse idi kaç alırdı?

Bu teknolojide oy hesabından önce, Türk Milleti’nin farkındalık düzeyini takip etmek gerektir.

 

 

 

Anneler Günü Kutlu Olsun

 

Hemen hemen bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de, mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü olarak kutlanmaktadır.

Aslında inancımız, töremiz, geleneklerimiz kısaca kültürümüz ana sevgisine olağanüstü önem verdiğinden, anneler gününün kutlanması halkımız tarafından gönülden kabûl görmüştür.

Ana sevgisiyle dolu olan duygularımız, özlü sözlerle, şiirlerle, türkülerle, şarkılarla, masallarla her fırsatta gündeme getirilir. Kuşaktan kuşağa tüm canlılıklarıyla aktarılır.

İnsanlar yaşamları süresince annelerinin ne kadar özel, ne kadar önemli kişiler olduklarını sürekli hatırlarlar. Zaten  annelerimizin şefkatle, fedakârlıkla, hoş görüyle, sıcak, sevgi dolu sözleriyle bizleri kucaklamalarını, bizleri sükûna ve güvene kavuşturmalarını unutmamız mümkün değildir.

Bu özel günde annelerimizi, minnet, şükran, sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Hayatta olan annelerimize  huzur, sağlık, mutluluk dilerken aramızdan ayrılarak, Hakk’a kavuşanlara Cenab- ı Allah’tan rahmetler dileriz.

 

 

Etkin Karar Verme Yönetimi

 

rar verme süreci, insanoğlunun hayatındaki her an uygulamak zorunda olduğu bir eylemdir. Karar verme, düşünme, hayal etme ve fikir üretme eylemlerinin bir sonraki basamağı iken, eyleme geçmenin de bir önceki basamağını oluşturur. Kişinin anlamlı bir eyleme geçmesi için, anlamlı bir karar verme sürecini gerçekleştirmesi gerekir. Bazı eylemler ise, etkin bir karar verme sürecinden yoksundur. Bu çeşit eylemler daha çok insanı amaçsız ve hedefsiz bir şekilde can sıkıntısına sürükler. Kişi ne yaptığının ve ne yapacağının farkında ve idrakinde değildir. Kendisini başka etkileyenlerin insafına veya tercihine terk etmiştir.

Etkin bir karar verme süreci yürürlüğe konmadan yapılan eylemler, kişiyi amaç ve hedeflerine ulaştırmaktan uzaktır. Zira, hepimiz biliyoruz ki, “nereye gideceğini bilmeyen bir gemiye hiç bir rüzgar yardım etmeyecektir.” Kaliteli bir insan, gününün her bir dakikasını veya anını irili ufaklı ve kaliteli  kararlar vererek geçirir. Sabahleyin sağından mı yoksa solundan mı kalkacağına dair vereceği çok basit bir kararla birlikte, kiminle evleneceğine veya hangi işi kuracağına  dair çok önemli kararları da verebilir. Kısa, orta ve uzun vadede etkilerini gösterecek kararları vererek yaşamak zorundayız. Çok ileriki yıllar için bugünden verilecek altın değerinde kararlar vardır. Eğer onlar zamanında verilmez ve savsaklanırsa, hayatın kalitesi sıfıra inebilir. Sigara, alkol, kumar, hırsızlık, yanlış beslenme, atalet ve durağanlık, okumama, öğrenmeme gibi kaliteli yaşamın hırsızlarına karar verenlerin gelecekteki kalitelerinin ne olacağı herkesçe malumdur.

Halbuki, kariyer planlaması, sürekli okuma, öğrenme, danışma, paylaşma, sinerji üretme, kendini yenileme, anlamlı bir miras bırakma, çevreye ve topluma yararlı olma gibi kaliteli eylemlere karar verenlerin hayatlarının yüksek kaliteli olacağı da bir gerçektir. Kararların besleme kaynağı hayaller ve düşüncelerdir. Söz konusu düşünce ve hayaller anlamlı ve uygulanabilir olmalıdır. Ancak, uygulama imkanı olmayan fakat insanı mutlu eden bazı hayal ve düşüncelerin zarar yerine faydaları vardır. Mesela, Havai adalarına gitme imkanı olmayan ve orada olmayı çok isteyen birisinin, orayla ilgili güzel hayaller kurması, kendisine zarar vermemesi ve fayda sağlaması şartıyla güzel bir karardır. Paraşütle atlama imkanı olmayan birisinin, zevk alması kaydıyla sürekli paraşütle atladığını hayal etmesi  hayatının kalitesine olumlu katkı verecektir. Fakat, söz konusu ulaşılamaz hayalleri kurup, niçin ben bunları gerçekleştiremiyorum diye kendisini ve çevresini suçlama ve perişan etme kararı, fayda değil zarar verecektir.

Bazı kararların hemen ve çok acil verilmesi gerekir. Gecikme insanın hayatına mal olabilir. Trafikte, yangında, depremde verilecek hızlı kararlar bu türdendir. Trafik kazasına maruz kalmış bir yaralıya dokunma veya hiç dokunmama kararı oldukça önem arz eder. Hiç dokunmama kararı almış isek, kan kaybeden bir yaralıya tampon yapıp kanı durdurma görevini ihmal etmiş oluruz. Şok geçiren bir yaralının dili boğazını tıkamış ise, müdahale etmez isek, şoktan kurtulur ama nefes alamadığı için hayatını kaybeder.

İki Cihan güneşimiz, “makbul sabır, musibetin ilk çıktığı anda gösterilen sabırdır” demektedir. Musibetin ilk çıktığı anda sabırlı olmak veya öfkeli olmak kararı tamamen bize aittir. Yani tercih etme yeteneğimiz vardır ki, tercih de bir karardır. Hangi kararı verdiğimizde ise, sonuçlarının neler olacağını tahmin etmek, güç olmasa gerektir.

Bazı kararların verilmesi, kararın stratejik önemine binaen uzun bir süreç ister. Evlilik, yeni iş kurma, meslek seçme, yerleşim yerini değiştirme, ev veya araba almak, emekli olmak gibi. Bu konularda verilecek kararlar, hayatımızın çok önemli kararları olduğu için, ayrıntılı araştırma ve uzunca düşünme gereklidir. Zira, bu kararlardan hemen vazgeçmek zor olduğu gibi etkileri de hayatımızı önemli ölçüde olumlu veya olumsuz nitelikte etkiler. Üniversite tercihi yapacak bir öğrenci, sırf sevdiği arkadaşı ile beraber olmak veya sevdiği bir kentte okumak gibi uçuk bir gaye ile, hayatını tümden etkileyecek vasat bir karar vermemelidir.

Verdiğimiz bazı kararlar, hayatın dinamizminden veya beklenmedik nedenlerden dolayı kısa sürede etkinliğini kaybeder. Hatta zarar bile görebiliriz. Böyle durumlardan sonra takınılacak tavır çok önemlidir. “Ben bu hatayı nasıl yaptım”, “eşek kafam”, “kendimi asla affetmeyeceğim” gibi kendimizi suçlayıcı ve kurban rolü oynayıcı davranışlar, onarılmaz yaralar açacaktır. Halbuki, şöyle düşünmemiz gerekir: O zaman şartlara göre en iyi kararı vermiştim, şimdi etkileyici faktörler değişti, derhal yeni duruma göre daha etkin bir karar vermeliyim. Verilmesi gereken yeni kararın muhtemel külfetleri, kişiyi genellikle yılgınlığa, geri çekilmeye, suçlu aramaya ve mazeretler üretmeye yöneltebilir ki, bu yaklaşım fayda değil çok büyük zararlar meydana getirir.

Zorlama ve baskı kurma özelliği olmayan çok önemli işlerimiz için zamanında vermemiz gereken kararlarımızı asla geciktirmemeliyiz. Acil olup önemli olmayan, ama baskı kurma ve zorlama özelliği olan eylemler için ise, karar verirken tekrar tekrar düşünmeliyiz. Vereceğimiz kararların kısa, orta ve uzun vadede nimet ve külfet dengelerine çok dikkat etmemiz gerekir. Sigara içmeye karar vermek, gelecekte kanserle boğuşmak ve hayatı kendimize ve çevremize zehir etmek külfetiyle karşılaşmamıza sebep olacaktır. Her gün okumaya, yazmaya, öğrenmeye, öğretmeye, paylaşmaya, dayanışmaya, mutluluğa, güzelliklere, sağlıklı ve kaliteli olmaya verilecek etkin kararlar, hayatımıza lezzet üzerine lezzet katacaktır. Bunların tersi olan hırsızların palazlanması için verilecek kararlar ise, kaliteli yaşamımızı yerlerde süründürecektir.

UNUTMAYALIM: Karar vermek eyleme geçmemizin bir önceki basamağıdır. Vereceğimiz kararların hammaddesi olan düşünce ve hayallerimizin yüksek kaliteli olması, kararlarımızın da yüksek kaliteli olmasına yol açacaktır. Tersini ise, düşünmek dahi istemiyorum. Zira gömleğin ilk düğmesi yanlış olursa, diğer bütün düğmeler yanlış ilikleneçektir. Kararsızlık ise asla iyi bir karar değildir. Bazı kararların verilme süreci, kararın stratejik yapısından ve öneminden dolayı uzun sürebilir. Bu durum kararsızlık değil, kaliteli bir karar vermenin gerektirdiği kaliteli bir zaman istemesindendir.

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’a emanet olunuz…

 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’na Açık Mektup-2

0

Muhterem Hocam, Değerli Başkanım, malumları olduğu üzere, dil ile milli ruh ve kültür birbirinden ayrılamazlar. Dil, kültürün temelini teşkil etmekte olup, taşıyıcı durumundadır. Dil bozulduğu takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Hepsi yok olur. Bu itibarla, hepimizin dil meselesinde azami hassasiyeti göstermemiz icap etmektedir.

Rahmeti Rahmana kavuşmuş bulunan değerli Hocamız Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ “Türkçe’miz ve Uydurmacılık” isimli kitabının takdim yazısında aynen,

“Dil meselesi bir milli müdafaa meselesidir. Dilimizi korumak, vatanı korumakla birdir. Çünkü dil de vatan kadar, tarih kadar, gelenek ve töre kadar azizdir. Dil de bayrak gibi, aile gibi mukaddesattandır.

Belki de hepsinin ifadesi, aksi onda olduğu için hepsinden öncedir. Dil olmayınca millet olmaz, milliyet olmaz. Milli kültürün baş unsuru dildir.

Dil sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi gibidir,  sınırsızdır, her türlü fedakârlığı gerektirecek kadar engindir. Helal süt emenler vatanı da her şeyden üstün tutarlar. Sütü bozuk olanlar ancak dili bozmaya çalışırlar” ifadesi yer almaktadır.

Rahmetli Hocamız lisanın ehemmiyetini öz olarak çok güzel hülasa etmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah kendilerine rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Yine lisan hususunda söz sahibi olup,  O da rahmetli olan Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU da “Türkçe’nin Karanlık Günleri” isimli eserinde lisanın ehemmiyetini izah ettikten sonra,  kitabının bir yerinde,

“Türk Dilinin sadeleştirilmesi hareketinin asıl gayesinden saptırılarak tam bir kültür ihtilali şekline dönüşmesi 1960 yılından itibaren başlamıştır. Tesir sahası çok geniş Devlet organlarının ve kuruluşlarının böyle bir kültür yıkımına öncülük etmeleri Türkçe’nin çöküşünü büsbütün hızlandırmıştır. Eğer Türk milliyetçileri bu yıkılışın karşısına dikilmezlerse, en geç bir nesil sonra Türkiye de Türk diliyle yazılmış ilim, fikir ve sanat eserine rastlamak mümkün olmayacaktır.”

Tespitinde bulunmuştur. Hocamıza Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Hocamızın 1970 yıllarında üzerine ehemmiyetle parmak bastığı tehlike maalesef bugün de aynen devam etmektedir. Şöyle ki,

Üzülerek ifade edelim ki, geçmiş yıllarda dilde çok aşırı bir şekilde tasfiye hareketi başlatılmıştır. Bunun öncülüğünü de başta okullar olmak üzere,  basın yayın organları ile televizyon kanalları yapmıştır. Bu gün de basın yayın organları ile TV Kanallarının vurdumduymaz ve hatta gaflet teşkil eden tutum ve davranışları sebebiyle dilimiz mütemadiyen yozlaşmaya maruz kalmaktadır.

Lisan, insan ve cemiyet hayatında önemli bir unsur olarak görülmektedir. Millet olabilmenin ilk şartı da fertlerin ortak bir dile sahip olmalarıdır. Zira bir topluluğu Devlet yapan unsurların başın da din birliği, dil birliği, vatan birliği,  gelmektedir. Millet mefhumu tarif edilirken de ortaya çıkan çeşitli görüşlerin hepsinde, dil birliği ilk temel unsur olarak daima başta gelmektedir. Dilin çökmesi, Milletin dağılması, kaybolması demektir. Milleti tek vücut olarak ayakta tutan iskelet din ve dildir. Hatta öyle ki dil birliği en başta gelen unsur olarak görülmektedir. Zira dil olmazsa din dahi öğretilemez ve öğrenilemez de.

Konfüçyüs’e sormuşlar, bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız? Konfüçyüs şöyle cevap vermiş;

” Önce dili düzeltirdim. Çünkü dil düzgün olmazsa kelimeler, düşünceler iyi anlatılamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemelidir. Hiç bir şey dil kadar mühim değildir”

Bu cümleden olarak günümüzde de yapılan hatalardan bir örnek verecek olursak camilerimizde yapılan vefat ilanlarında da bazı hataların olduğu görülmektedir. Şöyle ki,

Bir mahallede birisi vefat ettiği zaman caminin ilan tahtasına ” Mahalle sakinlerimizden … vefat etmiştir. Cenazesi  Öğlen Namazına müteakip camimizden kaldırılarak …… Mezarlığına defnedilecektir.” şeklinde ilanın yazıldığı ve minareden okunan salayı müteakip yapılan duyurularda da aynı ifadenin kullanıldığı görülmektedir.

Burada, Öğlen Namazına müteakip yerine, Öğlen Namazını müteakip olarak kullanılmasının Türkçemizin kullanılış ve yazılış kaidesine daha uygun olduğu düşünülmektedir.

Diğer taraftan, camilerde cenaze namazlarından önce, imam efendiler evvelce cemaate, merhumu (veya merhumeyi)  dünya hayatında nasıl bilirsiniz diye sorarlardı. Ancak son zamanlarda bazı imamlar bu soruyu, merhumu (veya merhumeyi) dünya yaşamında nasıl bilirsiniz şeklinde sormaya başladıkları görülmektedir.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edelim ki, güzelim hayat kelimesi dururken onun yerine yaşam kelimesinin kullanılmasının doğru olmadığı kanaatinde bulunmaktayım. Zira hayat kelimesi lisanımıza o kadar yerleşmiştir ki, bunu bir kalemde hayatımızdan çıkarıp atmak mümkün değildir.

Bir de Cuma günleri okunan hutbeler ve yapılan vaazlarda, şeref, haysiyet, izzet-i nefis gibi kelimelerin yerine dilimize Fransızcadan gelen onur kelimesinin sıkça kullanıldığı görülmektedir. Hatta bir vaiz geçtiğimiz cuma günü, vaazında defalarca onur kelimesini kullanmakta beis görmemiş, hiç hilafsız en az bu kelimeyi 15-20 defa kullanmıştır. Bir hoca efendi de hutbede yıllardan beri zihnimizde yer eden ‘insan eşrefi mahlûkattır’ ifadesinin yerine ‘insan en onurlu bir varlıktır‘ cümlesini kullanmıştır.

Dilimize yerleşmiş,  herkes tarafından kolayca anlaşılmakta olan bu dini terimi terk etmenin sebebini anlamakta zorlanıyorum Bir kimse bu kelimeyi anlamıyor ise, artık onun dinle diyanetle hiçbir alakası yok demektir. Bilindiği üzere dini terimler rastgele değiştirilemez, değiştirilmesi de doğru değildir.

Bir vaiz de şart yerine koşul kelimesini kullanmıştır. Hâlbuki bu kelimeyi eskiden solcular kullanır, biz de onlara çok kızardık. Hatta öyle ki, evvelce bir kimsenin konuşma tarzından, kullandığı kelimelerden hangi fikre ve düşünceye sahip olduğu hemen anlaşılırdı. Şimdi görüyoruz ki,  kızdığımız ve bizim lisanımızda yeri olmayan bu kelimeler muhafazakâr olarak bilinen diyanet camiasında da kullanılır hale gelmiş bulunmaktadır. Bu durum bana çok ağır gelmektedir.

Şayet bu kelimeler yeni nesil tarafından anlaşılmıyor diyerekten, bilhassa kullanılmakta olan dini terimler terk edilip yerlerine bizim benimsemediğimiz, hoşlanmadığımız kelimeler konuluyorsa o takdirde bu işe Besmele‘den başlamak icap etmez mi?

Hatta endişem odur ki, vermesi sünnet, alması farz olan Allah’ın selamı olan Selamün aleyküm yerine bir gün bazı imam ve vaizler günaydın, tünaydın demeye başlarlar mı acaba?

Muhterem Hocam, maksadım tenkit etmek değildir. Gayem, dinimize sahip çıkan diyanet camiasının dilimize de sahip çıkmasını, Güzel Türkçemizde yapılmakta olan tahribata öncülük etmemesini temenni etmekten ibarettir.

Yukarıda ifade edilen hususlar tarafınızdan da uygun görüldüğü takdirde vaiz ve cami görevlilerinin bu konu ile alakalı olarak dikkatlerinin çekilmesini istirham eder, çalışmalarınızın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

 

İnsan Onuru

0

 

Hz. Peygamber’imizin (S.A.V.) yeryüzünü şereflendirişinin yıldönümü vesilesi ile salat-ü selam aziz Rasulullah’ın (S.A.V.), ehl-i beytinin ve ashabının üzerine olsun diyerek Cenab-ı Hak’tan Rasulü’nün (S.A.V.) ahlakıyla ahlaklanmayı tüm müslümanlara nasip etmesini niyaz ederim…

Sanıyorum pek çoğunuzun malumu; kutlu doğum haftası münasebetiyle Diyanet İşleri Başkanlığı bu sene “insan onuru” temasını ele almaktadır.

Tema hakikaten düşündürücü. Zira insana en büyük değeri veren bir dinin mensuplarının bu konu ile imtihanlarındaki vaziyetleri hayli dikkat çekici…

Neden mi?

Gelin beraber cevaplandıralım:

İnsan onurunu korumanın en temel yolu öncelikle insanın kim olduğunun doğru algılanmasından geçer.

Peki kimdir insan?

İslam insana “eşref-i mahlukat” yani yaratılanların en şereflisi der ancak bunu söylerken de bir hususa dikkat çeker: Eğer insanlığa uygun davranmazsa “aşağıların aşağısına” da düşebilir.

Yine İslam’a göre insan Allah’ın halifesi olarak yaratılmıştır. Yani yeryüzünde “Allah’ın adına” değil “Allah’ın rızası için” düzenin teminine vazifelendirilmiştir.

İşte tam da bu noktadaki ayırım o kadar önemlidir ki!

Çünkü Allah adına hareket ettiğini söyleyen insan kendinde sınırsız bir yetki bulabilir ve bu yetkinin sarhoşluğuyla düzeni sağlamak adına insanlara ve hatta kainata zulmederek “aşağıların aşağısı” konumuna düşebilir.

Halbuki “Allah rızası için” hareket eden insan hareketlerinin sorumluluğunun farkında olan insandır. Bu sorumluluğa binaen hesap vereceği merciin, hesabı mutlak surette göreceğini bilen ve ona göre kendini disipline eden insandır.

Dolayısıyla hem kendi onurunu hem de başkalarının onurunu tehlikeye atmaktan kaçınan insandır.

Çünkü bilir ki kendisinin ve başkalarının onurunu tehlikeye atmak veya zedelemek suretiyle hem kendine hem de başkalarına karşı işlediği kul hakkından kurtulmak, rahmeti sonsuz Rabbimizle arasında biten bir mesele değildir. Hakkını ihlal ettiği kişilerin affına bağlıdır…

Onurlu olmak ve onurlu kalmak bir mücadele ve irade işidir. Bunu bilir.

Ancak aynı zamanda “onurlu bir yaşam” adına veya hak arama mücadelesinde “her yolun mübah” olmadığını da bilen, başkalarının hayat hakkını ve geleceğini gasbederek, üstelik bunu en yakınından başlamak suretiyle yaparak kendi hakkını savunduğunu söylemekten uzak duran insandır.

Bunu yapanları da mazur görmeyi ve göstermeyi aklından bile geçirmeyen insandır.

Zira o, mücadelenin de bir onuru olduğunu bilen insandır.

O nedenle İslam açısından her ölenin neden “şehit” kabul edilemeyeceğini de bilir, kime “şehit” deneceğini de…

Yalan, iftira ve su-i zandan, Allah’ın engel koymadığı özgür iradeye engel koymaktan da kaçınan insandır.

Sıkıntılı zamanlarında veya zulme uğradığında, adalet için gereğini yapmaya çalışan, başına gelende kendi payına düşeni de anlamaya ve düzeltmeye gayret eden insandır. Bunu yapmadığı için mağdur olan insanların üzerinden kendine menfaat çıkarmaktan haya eder. Zira bilir ki o menfaatin de bedeli olacaktır…

Geçmişte kendine zulmedenlere, onurunu rencide edenlere karşı kızsa da aynını onlara yapmaktan, adaletsizliğe sapmaktan kaçınan insandır. Zira Allah-ü Teala’nın uyarısını çok iyi bilir: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8)

Dolayısıyla onurlu insanın hedefinin “takva” olduğunu da bilir.

Kısacası, ifade ettiğimiz gibi, onuru korumak için önce onurlu olmanın ve onurlu kalmanın gerekli olduğunu bilen ve hayatını buna göre tanzim eden insandır.

Şimdi tüm İslam alemini ve özelde ülkemizi dikkate alalım ve kendi nefsimizi de, katarak müslümanların, hatta kendini dindar olarak tanımlayan bazılarının insan onuruyla imtihanında aldıkları dereceyi bir düşünelim…

Cevabınız geçer notu içeriyor mu bilemiyorum…

Ancak kendi cevabımıza binaen dua ile başlayan sözlerimizi dua ile bitirelim: Cenab-ı Hak, gönderdiği İnsan-ı Kamil’in (S.A.V.) rehberliğinde “eşref-i mahlukat” olabilmemizi ve kalabilmemizi nasip eylesin…

 

 

“Milliyetçiyim” ve “Ulusalcıyım” diyen Milletvekillerine Son Çağrı

0

 

“Milliyetçiyim” ve “ulusalcıyım” diyen milletvekillerine diyorum ki;  olmadı, yakışmadı size. Hem “milliyetçiyim”, “ulusalcıyım” diyeceksiniz, hem de size sunulan menfaatlere sırtınızı dönemeyeceksiniz. Elinizin tersiyle itemeyeceksiniz. Şahsi menfaatlerini aşamayanlar, millî menfaatleri, millî ve ulvî değerleri nasıl koruyacaklar? “Vatan, millet, din, iman” dediğinizde nasıl inandırıcı olacaksınız.

Son günlerde “vatan elden gidiyor, ülke bölünüyor, Sevr hortlatılıyor, Anayasadan Türklük çıkartılıyor, Türkiye Ortadoğu bataklığında savaşa sürükleniyor,  ülkemize ve milli kimliğimize sahip çıkalım” diyordunuz. Bu asil düşünceleri savunan, bölücü ve Türk düşmanları ile mücadele ettiğini söyleyen Sizler, bugün milletvekillerine ayırımcılık, üstünlük ve saltanat kazandıran yasaya omuz vererek inandırıcılığınızı ve saygınlığınızı ne kadar kaybettiğinizin farkında mısınız? İçinizde çok sevdiğimiz, güvendiğimiz, milliyetçi, ulusalcı aydın bildiğimiz arkadaşlar var.  Yazık, onlar adına çok üzüldüm.

Sanki memleket güllük gülistanlıkmış, ortalık sütlimanmış gibi, birbirinizi yiyordunuz, hizipçilik yapıyor, birbirinizi tasfiye ediyordunuz. Biz size “Şimdi zamanı mı? Gün birlik ve beraberlik günüdür, kavganızı ülke düze çıkınca yaparsınız” diyorduk. Ama yine de sevgimiz, saygımız devam ediyordu. Fakat şimdi iş değişti. Bütün “milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü ve samimi müslüman” vatandaşlar;  “vatan elden gidiyor, Türklük siliniyor, Atatürk unutturuluyor, Cumhuriyet yok ediliyor, ABD-İsrail bizi savaşa sürüklüyor, din Vehhabi müslümanlığına dönüştürülmek isteniyor” gibi endişeler taşıyorlar. Ayrıca insanlarımızın çoğu kayıtdışı veya asgari ücretle, hediye paketleriyle gecekondularda, insanlık dışı ortamlarda, her türlü sosyal imkandan mahrum yaşıyor. Ülkenin on miyonun üzerinde işsizi var.

Böyle bir ortamda sizin, milletvekillerinin saltanatı ile ilgili yasanın çıkması için kaşla göz arasında muarızlarınızla anlaşmanız çok yanlış oldu. Onların dini imanı para. Fakat ben bu milletvekillerine kızmıyorum, onları ayıplamıyorum. Çünkü onların millî endişesi, gayesi, hedefi yok. Ama sizlere çok kızıyorum ve sizi ayıplıyorum. Çünkü sizin iddianız var. “Milliyetçiyim, ulusalcıyım” diyorsunuz. Dâva adamı geçiniyorsunuz. Millî ve ulvî fikirlerin sahibi görünüyorsunuz. İşte bunun için size yakışmıyor. Ya bu iddialarınızı bırakacaksınız ve “aslında bizim diğerlerinden farkımız yok” diyeceksiniz, ya da “ülke bu kadar hayati meselenin ortasında bir meçhule giderken ben bu işte yokum” deyip geri adım atacaksınız.

Milletvekillerine ayrıcalıklar, üstünlükler ve farklılıklar kazandıran yasa, Plan ve Bütçe Komisyonundan bir çırpıda geçmiş. Şimdi yasa tasarısı, Meclis Genel Kuruluna gelecek. Orada çıkıp “Biz yanlış yaptık, ülke ve millet zorda iken biz kendi derdimize düştük, nefsimize yenik düştük, ama zararın neresinden dönülse kârdır, biz imzalarımızı çekiyoruz” deyin. Biz de o zaman sizi tekrar bağrımıza basıp saygı duymaya devam edelim. Yoksa, sizsiz de biz “milliyetçiliğe, ulusalcılığa” sahip çıkarız. Dâvamıza hizmet ederiz.

Çünkü, millî ve ulvî düşünceler, kişiler ve partilerüstüdür. Lider, fikirdir, dâvadır. Vatanın menfaatleri söz konusu ise gerisi teferruattır.

 

 

“Bu devlet, Atatürk’ün ifâdesi ile; ‘Ne Mutlu Türküm’ Diyenlerindir.”

 

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu ile ‘Devlet’ üzerine konuştuk. 

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde ‘süper güç’ olarak anılan ABD, Rusya, İngiltere, Almanya ve Fransa ile diğer büyük devletler yokken yeryüzünde Türkler vardı. Gerek millet olarak, gerekse devlet olarak mâzimiz kimilerine göre 5.000 yıllık, kimilerine göre 40.000 yıllıktır. 
Türk’ün tarihini 1071 ile veya 1923 ile başlatan eblehlere hakikatleri öğretmek maksadıyla Türklük ve Devlet hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz? 
Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Eski Çin yazılı kaynaklarına göre M.Ö. 24. yüzyıla kadar uzanan Türk tarihi, yaklaşık dört bin beş yüz yıllık dönemi kapsamaktadır. Antropoloji bilimince değerlendirilen kaya resim-yazıların incelenmesine göre bu süre, on iki bin-otuz beş bin yıla kadar uzamaktadır. Bu süre zarfında milletimiz tarafından sayılan yüzü aşan imparatorluk, devlet ve beylikler kurulmuştur. Kardeş Turanî kavimler tarafından kurulan devletler de ilâve edildiğinde bu sayı çok daha artmaktadır. Beş bin yıllık yazılı tarihimizde, muhteşem görünen bunca devletlerimize karşılık hükümranlık haklarımızı yeterince koruyup koruyamadığımız veya diğer bir deyimle devletlerimize sâhip çıkıp çıkamadığımız tartışma konusudur.
Her ne kadar, başta Atsız Hoca olmak üzere birçok tarihçimiz, söz konusu devletleri, ‘tek bir devlette değişen hanedanlıklar’ olarak yorumlasa da batıya doğru akan ve bu akış sürecinde farklı yerlerde farklı hanedanlıklar hâlinde tecelli eden Türk devlet sistematiğinin ve millet olarak devlet anlayışımızın dikkatli bir şekilde gözden geçirilmesinin zamanı gelmiştir.
Tarihte kurulmuş olan Türk Devletleri konusundaki tartışmalar süregelmektedir. Örnek olarak, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, ‘Sakalar, Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar’ olarak özetlemenin yeterli olacağını savunurken; Prof. Dr. Saadettin Gömeç, ‘Kubilay’ın kurduğu Yuan Hanedanlığını, Hulagu’nun İlhanlılarını ve Çağataylıları Türk Devleti kategorisine sokamayız. Lou-Lan Hun Devleti diye bir devlet yoktur. Tabgaçları Türklerin ve Moğolların kurduğu söylenirse de, Moğollar ağırlıktadır. Dolayısıyla onlara tereddütle bakılmalıdır.’ düşüncesindedir.
Hüseyin Adıgüzel’e göre Türk tarihi M.Ö. 4.-3 yüzyıla kadar uzanmaktadır. İslâm tarihçisi Doç. Dr. Metin Yılmaz; Memlukler, İdil Volga, Hive Hanlığı, Sacoğulları ve hatta Eyyubiler’in dahi Türk devleti kategorisinde değerlendirmesi gerektiği görüşündedir.
Çetinoğlu: Türklerin ‘devlet anlayışı’ndaki en belirgin özellik nedir?
Erzurumlu: Devlet anlayışımızdaki en belirgin özellik, ‘devlet baba’ olarak tanımlanan ve yönetici kadrolara mutlak güven ve teslimiyete dayanan anlayıştır. Bilinen bütün yazılı Türk kaynaklar incelendiğinde, yönetici kişi ve kadroların ilâhî vasıflar taşıması ve yönetilenlerin biat kültürüne sahip olmaları dikkat çekmektedir. 
Türk Milleti,  18. yüzyıldan itibaren batıda başlayan milliyetçilik, demokrasi ve ideolojik akımlar, sanayi-bilgi-teknoloji ve iletişim gelişmeleri karşısında, ne çağa ayak uydurabilmiş ne de devletlerine sahip çıkabilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Atatürk dönemi hâriç tutulursa, millî kadroların söz sahibi olduklarını iddia etmek güçtür. Mecliste gayri Türk olduklarını açıkça söyleyen, millî kimliği reddeden ve hatta başbakan olmasına karşılık Türk olmadığını açıkça ifade edebilen yöneticilerimiz olmuştur.
Tüm bunların yanında, Türk tarihinde millî meseleler söz konusu olduğunda ‘kutsal isyan ahlâkı’nda birleşmiş kadrolar ve kahramanlar her dönemde olagelmiştir. 639 yılındaki Kür-Şad ihtilâli, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren Mustafa Kemal ve kadrosu, 1944 yılında Hüseyin Nihal Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektupla birlikte yaşanan 3 Mayıs 1944 direnişleri v.b. hareketler bu örneklerdendir.
Çetinoğlu: Türkler devlet kavramını nasıl algılıyorlar?
Erzurumlu: İnsanlarımızın kabul ettikleri devlet anlayışı zamana, zemine ve kişilere göre değişebilmektedir. Millet olarak devlet anlayışımız, bâzen Türkiye Cumhuriyeti, bâzen Âl-i Osman, bâzen Büyük Selçuklu, bâzen Timurlular, bâzen Cengiz İmparatorluğu’dur. Bu farklılıklar; ilahî-büyük-baba devletten, küçük-dinamik ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu modellere kadar değişen yelpâzede, bakış-yorum ve beklentilerin çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Bu çeşitliliğin sınırları, ‘Arz-ı Mev’ud’u hedefleyen İsrailoğlları’nın, ‘Sıcak denizlere inme’ hedefindeki Rusların, ‘Megalo İdea-Enosis’ peşindeki Yunarlıların beklentilerinden çok farklıdır.   
Türk devlet anlayışı ile ilgili en eski kayıtların tarihi, M.S. 7-8. yüzyıllarda hüküm süren Göktürk Devleti döneminde inşa edilen Orhun Âbideleri’ne kadar uzanmaktadır. Kağan ve Hatun’un yönetiminde toplanan kurultaylarla devlet işlerinin karara bağlandığı yönetim şeklinde, yöneticilerin ailesine katılan yabancılarla başlayan yabancılaşma, kılık-kıyafetle devam etmiş; örf-âdet-kültürün değişimine kadar uzanmıştır. 
Türk Dünyası göz önünde tutulduğunda, son 1000 yıllık dönemde Kuzey ve Doğu Türklüklerinde ‘var olma mücâdelesi’ esas olmuşken; Batı Türklüğünde millî-dinî kimliklerin olağanüstü uyumunun göstergesi olan ‘Devlet-i ebed müddet’ ve ‘Ilay-i Kelime-tullah’ felsefeleri ilgi görmüştür. Aynı zaman diliminde, Türk Dünyasının orta ve güney kesimlerinde kalan bölgelerde ise Gazneliler, Memluklular, Suriye Selçukluları gibi Türk Devletleri kurulmuştur. Ancak bu devletlerin süreklilikleri kadar, millî kimliklerini koruyup korumadıkları da tartışmalıdır. Öte yandan, -millî ülkü olan- ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi’nin devlet politikalarındaki yerinin ayrıca incelenmesi gerekir.
Hemen belirtelim ki, Türk devletlerinde idareci kadronun veya millî bürokrasinin oluşmasını olumsuz yönde etkileyen sayısız faktörler bulunmasına karşılık; ‘seçkinler-aydın-halk farklılaşması’ veya ‘merkez-çevre yabancılaşması’, Türk sosyal yapısının ve devlet hayatının en önemli sorunlarındandır.
Öte yandan en üst düzeyde devlet yapılanmasını temsil eden, devlete isim veren hanedanların devleti şahsî mallan gibi görmeleri, millî bürokrasiden ziyade kişiye (hakan-padişah-bey) bağlı yönetim kadrolarının oluşmasına yol açmıştır. 
Çetinoğlu: 20. yüzyılda Türk devlet yapısında meydana gelen değişiklikleri nasıl yorumlamak gerekir?
Erzurumlu: 1789 Fransız İhtilali sonrası Avrupa’da milliyetçilik akımları doğmuş ve 19. yüzyılın ikinci yansından itibaren yaygınlaşmışlardır. Avrupa’da milliyetlerin oluşması ancak bu akımdan sonra gerçekleşmiştir. Denebilir ki, Avrupa’da milliyetlerin ortaya çıkması yaklaşık 200 yıllıktır. Bu temel kuralın iki istisnası vardır. Bin yılı aşan tarihî kökenleri itibariyle bir Türk Devleti olan Hungaria / Macaristan ve 1215’de Magna Carta’yı ilân eden ve 16. yüzyılda kendi kilisesini (Anglikan) kuran İngiltere.
Konumuz açısından önemli olan husus, 19. yüzyılda Avrupa’da başlayan milliyetçilik akımlarının, Batı Türklüğü’nün hâkimiyet sahalarında yankı bulması ve azınlık milliyetçiliklerinin Osmanlı Devleti’ni sarsmasıdır.
Batıcılık-Avrupacılık akımlarının etkisindeki Osmanlı aydını, meseleyi insan hakları ve demokrasi konusuymuş gibi algılamış, Tanzimat Fermanı’nı kurtuluş reçetesi olarak kabul etmiştir. 1789-1850 yılları arasında batıda yaşanan olaylar, Osmanlı’nın devlet felsefesinin sanki encamını müjdeler gibiydi. Bu süreç, masonlar gibi uluslararası demeklerin Osmanlı’da hâkim oldukları ve ayrılıkçı Rum, Ermeni, Bulgar derneklerinin Osmanlı’yı parçalama faaliyetlerini yoğunlaştırdıkları bir dönemdir.
Tanzimat Fermanı, ‘iktidar kayması’dır. Halkın çoğunluğu Tanzimat’ı ‘devletin aymazlığı’ olarak görmüştür. Tanzimat Fermanı ile gayr-i Müslimlere tanınan imkânlar kendilerince ‘yetersiz’ bulunuyordu. Yeni Osmanlılar için, Tanzimat yeterince ‘radikal’ değildi ve ‘halktan kopuk’tu. Sonuç olarak Tanzimat fermanı, sosyal yapıyı etkilemesine rağmen Jakoben bir uygulamadır. 1839-1876 arasını kapsayan Tanzimat döneminde millet kavramının yerine vatandaşlık ikame edilmeye çalışılmıştır.  Bu çalışmanın tek taraftarı bürokratik kadrolardır.
Tanzimat’tan yaklaşık 50 yıl sonra, 1876’da yapılan 1. Meclis-i Mebusan seçimlerinde ortaya çıkan tablo dahi uykudan uyanmamıza yetmemiştir.
18 Mart 1877’de çalışmalarına başlayan ilk Meclis-i Mebusan’ın üyeleri, vilâyet, liva ve kazaların idare meclisleri üyeleri arasından seçildi. Elli bin oya bir vekil hedefleyen sistem üzerine yapılan seçim sonucunda, 133.367 Müslüman erkeğine 1 vekil düşerken, 107.557 Hıristiyan erkeğe 1 ve
18.750 Yahudi erkeğe 1 vekil olarak neticelenmiştir. Böylece mecliste 71 Müslüman, 44 Hıristiyan ve 4 Yahudi vekil yer almıştır. Bu meclis, üç ay görev yaptıktan sonra, 28 Haziran 1877’de dağıldı.
2. dönem meclis seçimlerinde ise durum daha da kötüleşmiş: Meclis-i Mebusan’a seçilen 96 üyeden sadece 56’sı Müslüman’dır; Boşo Efendi de bu mecliste milletvekilidir.
Maliye Bakanlığı’na atanan Ermeni asıllı Boşo Efendi, ‘Osmanlı Bannkası ne kadar Türk ise ben de o kadar Türküm’ demiş ve O’nun cezasını, Tanrı ibretlik şekilde vermiştir: Bir gün atla giderken, köpek saldırısı sonrası attan düşerek ölmüştür.
4 Aralık 1908 -1912 dönemi Meclis-i Mebusan’ında 142 Türk, 134 gayri Türk (60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah, 1 Asuri) mebus bulunmaktaydı.
Osmanlı’nın son 50 yılında giderek artan bir ilgiye mazhar olan Türklük ideali ve şuuru, devlet kademesindeki kadrolar (İttihat ve Terakki Partisi) tarafından devlet politikalarına sokulmaya çalışılmıştır. Ancak bu gayretlerde de, temel amaç olarak şahsî beklentiler ve partinin menfaatlerinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Ne yazık ki, Türk Dünyasının birleşmesi gibi ulvi bir amacın peşindeki İttihat ve Terakki, devletin yeniden yapılanmasını düşünmemiştir.
İttihat ve Terakki, sonuç olarak, Osmanlı yapılanması ile akılcı olmayan dış politikalar yürütmeye çalışmıştır. 
Son 500 yıllık dönemde, millî devlet fikrini, sadece Atatürk siyasî gündemimize getirmiştir. Bununla beraber, İstiklâl Savaşı’nı yürüten ve Cumhuriyeti hazırlayan kadrolar, Osmanlı Devleti’nde yetişmiş kadrolardır. Mustafa Kemal Paşa ve etrafındakilerin öncelikle Osmanlı Devleti’nin subayları ve eşrafından olduğu unutulmamalıdır. 
Mustafa Kemal; 1905’de topçu stajı için Şam’a gitmeden önce Beyrut’ta yaptığı bir konuşmada şunları söylemektedir: ‘Dâva yıkılmak üzere olan imparatorluktan, önce bir Türk Devleti çıkarmaktır.’ 
Çetinoğlu: Tekrar geri dönmek üzere zaman tünelini hızla aşıp günümüze geldiğimizde -olup bitenlerden ders alarak- yapılabileceklerle ilgili bir hüküm verebilir misiniz?  
Erzurumlu: Değişen ve gelişen dünyada, Türk Milleti, post-modern imparatorluklar, etnik azınlık milliyetçileri veya milletlerarası sermaye grupları kadar birlik-beraberlik içinde, yeterli dinamizmi göstermediği takdirde, sonuç, düşünülemeyecek kadar kötü olabilir. Burada asıl görev de Türkçülere düşmektedir.
Çetinoğlu: Özetlediğiniz ‘yaşanan olaylar’ üzerine devlet anlayışında değişiklikler olduğunu söylüyorsunuz. Ne tür değişiklikler oldu?
Erzurumlu: Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden itibâren, imparatorluklar tamamen dağılırken, dünya iki kutuplu hâle gelmiştir. Doğu ve batı imparatorlukları olarak da adlandırabileceğimiz bu yapıda, eski imparatorluklara ait olan ‘kuvvetli merkezî idare (bürokrasi-seçkinler), askerî güç, mensubiyet isteğini kışkırtan sosyo-ekonomik hayat, ihraç edilecek ideoloji, etki sahası, sömürge alanları özellikleri aynen devam etmiştir. Abartılmış tehlike (?) söylemleri ile ABD’nin ve Rusya’nın başını çektikleri NATO ve Varşova ittifakları, sömürge ve etki sahası olarak dünyayı ikiye ayırıp paylaşmışlardır.
Yirminci yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Atatürk’ün 1933 yılında dile getirdiği ‘Sovyetler Birliği’nin dağılacağı’ hakkındaki görüşü gerçekleşmiştir. Atatürk’ün bu tespiti 1950’lerden sonra ABD tarafından değerlendirilmeye alınmış ve o tarihten itibaren Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonrası için planlar yapılmıştır.
1990’a kadar yaşayan, dehşet dengesine dayalı iki kutuplu dünyada, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyal hayatta ve devlet hayatını kökünden etkileyen değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikleri hazırlayan faktör ise, bilgi çağına geçiştir.
Yaşanan bu değişimler, imparatorlukların (empeıyal devletlerin) strateji değişikliklerine sebep olmuştur. Özellikle 1. ve 2. Dünya savaşlarının sebebiyet büyük yıkım ve akabinde gelişen savaş teknolojisinin taşıdığı büyük yıkım riski, dünyayı dehşet dengesi ile yönetilir hale getirmiştir. Emperyal devletlerin kendi topraklarında mücâdeleyi ve hatta kütlevî yıkımı ve geniş savaş kayıplarını toplumlarına kabul ettirmeleri mümkün değildir. Bu sebeple gelişen nükleer silâhlara ve uzay teknolojisine karşılık, 20. yüzyılın ikinci yansından itibaren geniş (dünya) savaşlarının yerini dehşet dengesi ve 3. Dünya ülkelerindeki mahallî çatışmalar almıştır. Bu çatışmalar, gelişmiş ülkelerdeki silâh sanayii için pazar oluşturmuşlardır.
Emperyal stratejilerin 20. yüzyıldaki en temel araçları ‘bilgi yoğunlaşması’, ‘iletişimin artması’, ‘küreselleşme’ ve ‘sermayenin gelişerek milletlerarası güç haline gelmesi’, olmuştur.
Çetinoğlu: Bilgi çağının getirdiği değişiklikler neler oldu?
Erzurumlu: Bilgi çağının karakteristikleri, bilginin ticaret metaı ve mücâdele silâhı haline gelmesidir. Özellikle bilgi birikiminin iletişim sahasında kullanımı soğuk savaş döneminden itibaren emperyalizmin en temel yöntemdir. Artık tarım, buhar, sanayi çağları tamamlanmıştır. Tarım ve sanayi ürünleri, bilgi karşısında değersiz kalmıştır. Bilgi çağı öncesi, gelişmiş ülkeler tarafından, Üçüncü Dünya ülkeleri tarım ve hayvancılık konusunda teşvik edilmiştir. Söz gelimi ülkemizde üretilen binlerce tonluk tarım ürünleri, gemiler dolusu sanayi ürünlerinin değeri, basit bir cipte bulunan bilgi karşısında değersiz kalmaktadır.
Geçmiş asırlarda topla, tüfekle ve süngü ile gerçekleştirilen emperyalizm (sömürge sistemi), geçmiş yüzyılda ihraç edilen ideolojiler ve özendirilen hayat biçimi olarak kültür emperyalizmi haline gelmiştir. Bu yolla, silâhla ülke fethetmektense, kendi ülkelerini elleriyle teslim edecek yöneticiler oluşturulmuştur. On beş, on altı hatta on yedinci yüzyıllarda Avrupa’da Osmanlı (Türk) modasının hâkim oluşu ve dünyaya nizamın İstanbul’dan verilmesindeki ihtişam ile Okyanus aşırı veya komşu ülkelerde oluşturulan modaların ülkemize sokulması ve devletimizin bu modalarla yöneltilmeye kalkışılması arasındaki uçurum ürkütücüdür.
Bu acı durumun gelişmesinde en önemli etkenler, emperyalist devletlerin ihraç edecekleri ideolojilerinin olmasının yanında, iletişim teknolojileri vasıtasıyla millî kültürlerde meydana getirilen dejenerasyondur.
Bilgi çağının karakteristiği 2 kuraldan oluşur. Birinci kural: Üretilen bilginin uluslararası platformda kabulüdür. Bu bilginin uygulama (teknoloji) ve yaygınlaştırılma (sanayi) potansiyeli taşıması gerekir. Teknoloji ve sanayi aşamalarına geçemeyen bilgilerin değeri yoktur.
İkinci kural ise, çağın gereği olarak bilgi en büyük ticaret metaı olacaktır. Stratejik, ekonomik veya siyâsî açıdan değerli olan bilginin değeri yüksektir ve alıcısı çok olur. Keza, bu tür bilgileri üretenler, paylaşmaya sıcak bakmayacaklardır. Daha açık ifade ile gücü oluşturacak bilgi, ortalık yerde ve herkesin kullanımına açık olmayacaktır.
Çetinoğlu: Ekonomi ile devlet ilişkileri de önemli olmalı…
Erzurumlu: Gelişen bilgi-telekomünikasyon ve toplum mühendisliğinin yaygınlaşıp gündelik hayatımızı etkilediği çağımızda milletlerarası ilişkiler, sermaye grupları üzerinden gerçekleştirilmektedir. Denebilir ki, 21. yüzyılda milletlerarası ilişkileri düzenleyen faktörlerin başında ekonomi gelmektedir.
Millî ekonomisini kuramamış devletler, milletlerarası sermayenin ve dolayısıyla onların mensup oldukları devlet ve milletlerin kontrolüne girmektedirler. Bu yol bir kez açıldığında, kendi devletinden- milletinden önce başkalarının menfaatlerini koruyan; ruhunu evrensel şeytanlara satmış sermaye çevreleri gündeme gelmektedir.
Olaya millî kaynaklarımız açısından baktığımızda: Son 8 yılda Türkiye’de Telekom, araziler, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin neredeyse tamamı küresel sermayeye veya onların komisyoncularına (ortak olan yerli şirketlere) satılmıştır.
Son sekiz yılda, hükümetlerimizin kullandığı para 175 trilyon TL’dir. Paralel olarak borçlarımız 550 milyar doları aşmıştır. Buna rağmen işsizlik oranı % 20’lerdedir. Şehirlerdeki genç nüfusa ait işsizlik oram ise % 24’ü bulmaktadır.
Küresel sermayenin millî kaygıları yoktur. Dahası, millî kaygıları olan-millî reflekslere sahip kişi ve kurumları engel olarak görür. Küresel sermayenin, harcanan 175 trilyon TL’den üretime yönelik yatırıma ayrılan payın yok denecek düzeyde olmasından da şikâyeti yoktur. Aksine, üretimi amaçlamayan yatırımların, tüketim ekonomisini artıracağını ve ülkenin dış üretim için pazar hâline geleceğini sevinçle kabul eder. Bu amaçla, Karadeniz sahillerindeki Pontusçuluk, Ege sahillerindeki Yunancılık çalışmalarından rahatsızlık duymaz ve hatta destek olur. İçimizdeki küresel sermayenin komisyoncuları da onlara maşa ve destek olurlar. Küresel sermaye ve komisyoncuları için Türkiye 73 milyonluk pazardır. Üretiminin yok edilme düzeyine geldiği, dış desteklerle yalancı baharların yaşandığı, insanlarının tembelliğe itildiği pazardır. O kadar ki, asırlardır tarım ve hayvancılık ülkesi olarak bilinmesine karşılık, canlı hayvan, et, tahıl ve tohum ithal edecek duruma düşürülmüş pazardır. Olay, ‘balık tutmayı öğretmektense, hazır balık vererek balıkçılığı unutturmak’ değerlendirmesine uymaktadır.
Millî sermaye, -şüphesiz tabiatı gereği kârı amaçlar, ancak bunun yanında- üretimi ve millî menfaatleri savunur. Ancak unutulmamalıdır ki, millî sermayenin gelişmesi de siyâsî iktidarların alacağı tedbirlerle mümkün olabilir. Bundan dolayıdır ki, ‘her iktidar kendi zenginlerini yaratır.’ kanaati yaygınlaşmıştır. Maalesef, ‘iktidarların yarattığı kendi zenginleri’ de kendi doğrultularında olmaktadır. 
Çetinoğlu: Küreselleşmenin devlet yapısını üzerindeki etkilerini tahlil eder misiniz?
Erzurumlu: İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu Dünya’da, topyekûn savaşın meydana getireceği ölümcül ve yıkıcı sonuçlar karşısında emperyalizm metod değiştirmiş ve ‘kültür emperyalizmi’ esas hâline gelmiştir. Kültür emperyalizminin nasıl olduğunu anlayabilmek için bazı temel konuları açıklığa kavuşturmaya ihtiyaç vardır. Hedef devlette kültürel yozlaşma, hâkim devlete ait ihraç edilecek ideoloji, iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması, globalleşme ve bütün bunların koordinasyonuyla birlikte uygulanan toplum mühendisliği gibi…
Kültürel yozlaşma, hedef alınan toplumların öz benliklerinin yıpratılması ve sosyal dayanışmanın yok edilmesini amaçlar. Sosyal dayanışmanın, millî-mânevî değerlerin yıpratılması toplum yapısının yıpranmasına yol açar. Maalesef, Türkiye Cumhuriyeti, 1938’ten beri kültür emperyalizmine açıktır…
Çetinoğlu: Kültür emperyalizmine açık olmanın sonuçları neler olur?
Erzurumlu: Küreselleşme karşısındaki siyasî kültür dört şekilde olabilir: Milliyetçi-vatansever / beynelmilel-kozinopolit.  Milliyetçi kültür, temel değerlerini milletten alan, millî-mânevî değerleri savunan görüştür. Örnek vermek gerekirse, Türk olan her yeri ve her inşanı kendisine temel kabul eder. Vatansever kültür, temel değer olarak coğrafi sınırları kabul eder. Millet anlayışı coğrafyaya bağlıdır. Dolaylı olarak soy ve kültürü reddeder. Son yıllarda bazı siyâsîlerimiz tarafından dile getirilen vatandaşlığa bağlı millet anlayışı bu görüşün ifadesidir. Bu ifadeyi dillendirenlerin çoğunluğu, aslen ve soy olarak kendilerini Türk hissetmeyen ve bunu ifade etmekten çekinenlerdir. Beynelmilel kültür, kendi kültürüne inanmakla birlikte, millî kültürümüzü diğer kültürlerle eşdeğer ve diğerlerinden farksız olduğu görüşüne sahip insanlara hastır. Kozmopolit olanlar ise millî kültürle hiçbir ilişkisi olmayan; millîlik vasfını tümüyle reddeden kişilerdir.
Mahalle baskısı adı altında sosyal kontrol mekanizmalarının yıkılması, kişi hürriyeti adına toplum tarafından ‘ayıplama’, ‘kınama’ veya ‘dışlama’ ile cezalandırılan davranışların ‘normal’ kabul edilmesi, millî değer yargılarımızın yıkılması ile sonuçlanmaktadır.
Kişi hürriyeti adına her türlü edepsizliğin hoş görülmesi sosyal çürümenin başlangıcıdır. 
Toplumumuzda son elli yıllık dönemde, cinsel sapkınlığını ön plana çıkaran bazı kişilerin sanatçı adı altında topluma sunulmaları bu işin başlangıcı olmuştur. Dinî inançları oluşmamış veya az gelişmiş kişilerin, inananlara karşı saygı sınırlarını aşan davranış ve söylemlerine ‘inanç hürriyeti adına’ hoşgörü ile yaklaşılması, toplumumuzun en temel çimentolarının başında gelen dinî inançlarımızın sulandırılmasına yol açmıştır.
1980lere kadar millî ve manevî reflekslerimizin bir şekilde korunmuş olmasına karşılık, sonraki dönemlerde, -toplumsal yapımızla tamamen ters düşen- liberalizm uygulamaları ve ferdî menfaati her şeyin önünde tutan, fırsat düşkünü bir ‘insanlar topluluğu’ hâline getirildik.
Ülkemizde 1980’den sonra, artan haberleşme ve kitle iletişim araçları, batı kültürünü ve hayat tarzını, millî kültürümüzün yerine yerleştirmeye başlamıştır. 1800’lerden itibaren başlayan batlılaşma gayretimiz ve isteğimiz, öz benliğimize yabancılaşmamızı daha da hızlandırmış; kültür emperyalizminin yoğunlaşmasına zemin hazırlamıştır. Kozmopolit aydınlarımızın ve yöneticilerimizin, millî kültüre düşmanlık derecesinde karşı çıkışlarının yanında, Avrupa’dan veya Amerika’dan ithal edilen kültürlere gösterdikleri aşırı ilgileri ve onları benimsemeleri, batı tipi hayat tarzını, -özellikle büyük yerleşim yerlerinde- hâkim kültür hâline dönüştürmüştür. 1990’dan sonra ortaya çıkan Türk coğrafyasını ve sosyal-siyâsî-ekonomik potansiyelini, kendisi için tehlike gören kuvvet odakları, küreselleşmeyi gündemde tutmuşlardır. Sovyetler Birliği zamanında, Türk Dünyası’nda uygulanan alfabe, dil ve kültür değişmelerinin yol açtığı olumsuz sonuçlar aşılamamışken, küreselleşme sonucu öz kültürümüze yabancılaşma Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer Türk Devlet ve Topluluklarındaki etkilerini önemli ölçüde engellemiştir. Yüz yıllık çalkantılı dönemin sonunda Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve bütün orta Asya Türklüğü ile tercümanla konuşur duruma düşmekten ders almamışçasına; bugün Türkiye’de çevre ile büyük kentler arasında aynı dille anlaşamayan bir topluluk hâline gelmiş durumdayız.
Küreselleşmenin ve bilgi çağının önemli bir avantajı olarak sunulan bilgi ve teknoloji transferi ise, maalesef çağdaş düzeye ulaşmamıştır.
Toplumsal ayrışma, parçalanma düzeyine kadar ulaşmıştır. Toplumun genel kabullerine aykırı gelen davranışların yaygınlaşması ise çok daha vahimdir…
Çetinoğlu: Dünyada yaşanan değişiklikler Türkiye’yi nasıl etkiledi?
Erzurumlu: Geçmişte, mutlak hâkim ve her şeyi yapan, büyük devlet anlayışının yerini, ‘küçük, dinamik ve kontrol edici devlet’ almıştır. Günümüzde kabul edilen en yaygın devlet konsepti budur. Bunun sonucunda, devletin elinde bulunan kâr getiren üretim-tüketim kurumları özel sermayeye terk edilmiştir. Kısa deyimi ile devlet, lâstik, elbise, otomobil üreten iş sahalarından çekilerek, daha çok hizmet sahasında ve stratejik önemi olan veya sermaye gruplarının gücünün yetmediği büyük iş sahalarında bulunmaktadır. Öte yandan, özelleşen hizmet, üretim ve tüketim sahalarındaki işlevlerinde kontrol-denetim işlevinin baskınlaştığı görülmüştür. Bu durumun açıklaması, ‘küçük, dinamik ve kontrol edici’dir. 
Özellikle devletçi yapı arzeden, bizim gibi ülkelerde devletin elindeki kurumlar özelleştirilirken belirli sermaye çevrelerine özel imkânlar sağlanmakta ve sermaye grupları iktidar erkini kullananlar tarafından kuvvetlendirilmektedir. Millî sermayenin yeterince gelişmediği ve milletlerarası sermaye ile yarışamayacağı şartlarda, özelleştirme işlemleri devlet ve millet imkânlarının gayrı millî çevrelerin kontrolüne girmesine yol açmaktadır. Eşyanın tabiatı gereği ‘kâr’ takip eden sermaye, milletlerarası ilişkilerin gelişmesiyle millîlik vasfını göz ardı etmektedir.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Son derece kapsamlı, isâbetli görüşler sundunuz. 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu. 

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır. 

Prof. Erzurumlu, Evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.    

Web Sitesi:  http://www.kenanerzurumlu.com
E-posta:  kerzurum@omu.edu.tr

 

 

İnsansız Adalet Olmaz Ama Adaletsiz Bakanlık Oluyor

0

 

Yıl 1983 mevsim Sonbahar, köyde kış hazırlıkları yapılıyor. 35 yaşın dinçliği ve bekleyen işlerin telaşıyla duvara dayalı ağaç merdiveni koşarcasına çıktı, elindeki gözeri damın üstüne koymak üzereyken dengesini kaybedip düştü ve bir daha ayağa kalkamadı. Müebbet özre ve hüzne mahkûm oldu. İçindeki bir umutla hep gelmeyecek gideni, olmayacak nedeni bekledi.

Hayat acımasızdı, herkesin işi gücü vardı ve herkesin hayat gailesi başkaydı, bir gün yardım edenler, ertesi gün edemiyordu. “Elden gelen öğün olmaz, olsa da vaktinde bulunmaz” sözü sanki onun için söylenmişti. İki küçük çocuk ve bir eş hizmet bekliyordu, annesinin; ‘ben ana olmayaydım da dağlar, taşlar Ana olaydı’ diye sızlanmalarını hatırladı ve içinden;’keşke ben de Ana olmasaydım’ diye geçirdi ama Anaydı… Atsan atılmaz, satsan satılmaz! Neticede analık duygusu galip geldi ve ‘iki el bir baş içindir’ deyip elleriyle hayata sımsıkı tutundu. Yemeğini yaptı, bulaşığını yıkadı, yırtığı söküğü dikti. Çocuklarını büyüttü, okutup evlendirdi.

Dört duvara mahkûm olmayı başkalarının merhametine muhtaç olmaya tercih etti, kimseden yardım dilemedi. Ebediyen ayağa kalkamayacak olmanın hüznünde boğulmak üzereyken hayatın hediyesi torunlarıyla neşelendi ama tebessümü dudaklarında acıya dönüştü; oğlunun görme yeteneğini kaybetmesiyle can evinden vuruldu. Uzayıp giden tedaviler, göz nakli, uyumsuzluk, kornea nakli derken kendi derdini unuttu.

Bir ‘oh’ demeye vakit bulamadan gelininin kansere yakalandığını öğrendi, uzun uğraşlara rağmen emri hak vaki oldu ve geride iki torun kaldı. Birini evlendirdi diğerini okutuyorken kızı, eşinden ayrıldı ve çocuğuyla birlikte baba ocağına döndü. Onları da kanatları altına aldı ama artık takati gün geçtikçe tükeniyordu.

30 sene önce 50 kiloyla çıktığı bu çile yolculuğunda kortizon tedavileri neticesinde hayli kilo almış, kemik erimesi başlamış, hayatın bütün yükünü taşıyan kolları yorgun düşmüştü ve her geçen gün biraz daha yaşlanıyor, yardıma muhtaç hale geliyordu.

O bu haline yanarken, beklenmedik bir haber daha çaldı çile kapısını; ” hayat arkadaşı, can yoldaşı kansere yakalanmıştı.” Ey güzel Allah’ım! Dolmadı mı çilem? Sen merhametlilerin en merhametlisisin, merhametini ve yardımını esirgeme’ deyip Allah’a dayandı, saye sarıldı.

Allah kulunu yalnız bırakmazdı elbet. Merhamet ehli yiğit bir kardeşi vardı, ne zaman imdat dese yanında yöresinde bitiyordu ve bu güvenceyle ‘şükür’ diyordu bari o başımızda…

Şükrünü tamamlayamadan aldığı haberle sarsıldı, Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı yeni düzenlemeyle kardeşini başka bir ile tayin etmişti.

Kardeşi vefalı çocuktu, ablasını çaresiz koymamak ve hüzne boğmamak için iki yıl boyunca200 km yolu her gün gidip geldi.

Hayatı gittikçe sarpa sarmaya başlamıştı, kardeşini ‘vasi’ tayin ettirmek için dava açtı, elinde %82 süreğen ağır özürlü raporu vardı. İki yıl süren uzun bir süreçten sonra nihayet mahkemenin vasi kararı gerçekleşmişti. Umutla kardeşinin yolunu gözlüyor, sevinçli bir haber bekliyordu.

Bekleyiş boşunaydı. Çünkü Bakanlık, kardeşinin tayin talebine; mahkeme kararına ekli raporda ‘başkasının güç ve yardımı olmadan hayatını idame ettiremez’ ibaresi bulunmadığı için işlem tesis edemediği cevabını vermişti. Kardeşi, Bakanlığın gerekçesine; ağır özürlülüğün mevzuattaki karşılığını belirterek itiraz etti ve bizzat yetkililere anlattı.

Bir süre sonra Bakanlıktan gelen ikinci cevapta; ‘ablanın, nüfus kayıt örneği ve son altı ayda alınan sağlık kurulu raporunun gönderilmesi’ isteniyordu. Oysa özürlülüğün tespitine ilişkin mevzuat hükümlerine göre, elinde süreğen ağır özürlü raporu olanlara, ikinci bir rapor verilemiyordu ve ağır özürlülük raporuna rağmen sağlık kurulu raporu istenilmesi insanları eksik mevzuata mahkûm etmenin ta kendisiydi ama bu bir idrak meselesiydi.

Yetkililer, kelimenin tam anlamıyla keyfi davranıyor ve ‘Nuh deyip Peygamber’ demiyorlar, mahkemelerin konuyu incelemeden hüküm verdiklerini beyan ediyorlar her üç erki üstlenmiş görünen layüsel tutumlarını inatla sürdürüyor; hatır, gönül, söz kâr etmiyor, dost dinlemiyor, merhamet göstermiyor, gelen müracaatları; suçlunun cellâdın omzuna baş yaslaması gibi algılıyorlardı. Haklı olmak yetmiyor, makbul olmak gerekiyordu.

İnsan merak ediyor; bu kadar hodkâmlığın sebebi nedir, bir kurum kendi personelini niye hor görür ve ona şüpheyle bakar? Yardıma muhtaç insana karşı nasıl bu kadar merhametsiz olur?

Sanırsınız; Hz. Peygamberin “ezilmiş ve itilmişler olmasa, Allah, sizi rızıklandırmazdı” ya da “yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsinler” buyruğundan habersizler… Esasında daha fazlasını biliyorlar ama balık baştan kokuyor…

Sayın Bakan iradesi ve tercihi dışındaki her görevliyi kötü, her sistemi arızalı, her düzeni çürük ve her isteği şüpheli gören ve hukuk benim diyen bir portre çizince; göreve getirilmesinin tek sebebi Sayın Bakanın tercihi olan- eğitim yöneticiliğinden ve eğitim biliminden bi haber – yöneticilerin iletişime kapalı, mütereddit, mesuliyetten kaçan bu yapılarını gurur, kibir ve otoriteyle örtmeye çalışmalarından daha tabii ne olabilir?

Kurumda bilgililer yetkisiz ve havuzda, yetkililer bilgisiz ve bilenleri de dinleyen olmayınca devlet hizmeti şüphe üzerine bina ediliyor, itimat esas alınmıyor, şüphenin istisnai hal olduğu bilinmiyor.

Hayat da biter çile de ve insanlar bir gün yaptıklarıyla baş başa kalır ama iş işten geçmiş olur. Bu nedenle; devletli olmakla devlet adamı olmanın aynı şey olmadığını, devlet adamına öfke değil uysallığın gerektiğini, devlet kurumlarının ve devlet görevlilerinin varlık sebebinin vatandaşa hizmet olduğunu ve de adaletin bir gün herkese lazım olacağını birilerinin onlara anlatması gerekir, zira bu kurum en büyük ulusal sorunlarımızdan biri haline gelmek üzeredir.

Vatandaş, ‘Allah, zulmünüzü arttırsın, 28 Şubatçılar bile bu kadar layüsel değildi” diyorsa, orada durup düşünmek lazım… İlgililere saygı ile arz olunur.