30.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 998

Doğu Raporu 1 Onulmaz Yas

0

 

Güneydoğu insanı üzerinde çok duruldu. Duruluyor.

Hiç kendi başına bırakılmadı. Bırakılmıyor.

Kendi kafasını sâkince dinleme imkânı verilmedi. Verilmiyor.

Bir türlü kendi başıyla başbaşa kalmadı. Kalamıyor.

Kısaca Güneydoğu’lu insanımız bir türlü kendini bulamadı. Bulamıyor.

Kendine gelemedi. Gelemiyor.

Çünkü yalnız kalmasına izin verilmiyor.

Aklı selîm sahibi olması önleniyor.

Sağduyusunu kullanması engelleniyor.

Bu fırsat sanki ona tanınmıyor. Sanki ondan esirgeniyor.

Devamlı dış telkinler karşısında kalıyor.

Sürekli olarak içten; kulağına bir şeyler fısıldanıyor.

X

Bütün bu kaynatılan fitne fesat ortamı içinde bile o, ağır başlılığını bırakmıyor elden.

Kendisinden istenen ve beklenen topyekûn menfî hareket ve davranışlardan daima uzak durmasını biliyor.

Nitekim her zaman kendisini bilinçli şekilde korudu ve korumaya devam ediyor.

X

Neylersiniz ki dışarıdan Avrupa kâfirlerinin, içeriden Asya münafıklarının elleri yakamızda. Özellikle Güneydoğu’lu insanımızın yakasında. Ne yaptık ne ettik, ne çare düşündükse de, düşüremedik onları Güneydoğu’lu insanımızın yakasından.

Oysa birine kırk gün deli dense, deli olur derler.

X

İşte bu yüzden şimdi daha iyi anlıyorum şu sözü:

“Şark husûmeti, İslâm inkişafını (gelişmesini) boğuyordu; zâil (ve yok) oldu ve olmalı. Garp husûmeti, İslâmın ittihadına (birliğine), uhuvvetin (kardeşliğin)  inkişafına en müessir (en etkili) sebeptir; bâkî (ve dâim) kalmalı.”

Evet Garp / Menfî Batı nefreti devam etmeli. Şark / Doğu muhabbet ve sevgisi ihya edilmeli. Diriltilip geliştirilmeli. Yani müspet Batı ile ilişkilerimizi kesintiye uğratmamak kayıt ve şartiyle yüzümüzü artık Doğu’ya çevirmeli.

Bulunduğumuz coğrafî çevrenin gereğini yerine getirmeliyiz.

Çünkü artık ilim ve fen Doğu’ya geçmiş bulunuyor.

İşte Japonya, işte Güney Kore, işte Çin ve işte Hindistan ve işte; el attığı her işten yüzünün akıyla çıkmasını bilen ve dünyanın her yerinde başarıdan başarıya koşan Türk İnsanı.

Zaten bir yanında Türk Âlemi var Türkiye’nin. Diğer tarafında İslâm Âlemi. Ötede Rusya ve Asya ülkeleri bulunuyor.

İşte Türkiye böyle bir odak noktasında bulunuyor.

Nitekim Batı’nın Türkiye’ye çelme atmak, Türkiye’yi bölgelere ayırmak istemesi boşuna mı?

Elbette ki hayır.  Yalnız bu çelme şimdilik sadece Güneydoğu’lu insanımıza atılıyor. Fakat sırada başkaları da var!

1791

Ama bilelim ki, Batılı insanın bu hesabı karşısında, şüphesiz Yaratanın da bir plânı, birhesabı var.

Nitekim âyet der:

“…ve ma yemkûrûne illâ bienfüsihim ve ma yeş’urûne.” (En’am: 123)

“…ama çevirdikleri entrikalar yalnız kendi aleyhlerine olur; ve onu da anlamazlar.”

X

Şüphesiz Allah’ın bilinen o yüce takdîri
Bozacak bed-hâl olan kulların aldığı tedbîri

 

 

1792

 

 

Gel biraz da Hafız olalım

İran’ın İsfahan ve Şiraz şehirlerini görmek kısmet oldu. Her ikisi de gerek tarihi dokusu gerek insanları ve kültürü ile çok özellikli şehirler. İsfahan’ın Nakşı Cihan Meydanı, Şiraz’ın Tahtı Cemşit tarihi şehri, saraylar, anıt mezarlar, otantik şark restoranları ve kafeleri ile bambaşka bir dünya.

Şiraz’a kadar gidip de Hafız’ın kabrini ziyaret etmeden dönmek olmazdı. Yağmurlu bir akşam vakti Hafız’ın kabri olan bahçeye vardık. O soğuk ve yağmurlu akşamda kalabalık bir ziyaretçi grubu ile karşılaşınca şaşırdık. Yabancılar vardı ama İran’ın muhtelif şehirlerinden gelen yerli ziyaretçiler daha fazlaydı. Türbeye yaklaşınca müzik eşliğinde şairin gazellerini duymaya başlıyorsunuz, Hafız şiirleri ile falınıza bakıp ruh halinizi tarif eden gençler görüyorsunuz.

Size biraz Hafız’ı anlatayım. Hafız Şirazî doğunun yetiştirdiği en büyük lirik şairlerden birisi. Yahya Kemal, Nabi ve birçok büyük şair ondan etkilenmiştir.

Batıda da şöhreti vardır. Batı dünyasının en büyük edebiyatçısı kabul edilen Goethe de Hafız’dan etkilenmiştir ve “Onun karşısında benim de verimli olmam gerekiyordu, yoksa bu büyük şahsiyetin önünde duramayacaktım.” demek suretiyle hayranlığını dile getirmiştir. Ayrıca Goethe’nin Türk soylu olduğu ve Hafız’ı okuduktan sonra imana geldiği, o etki ile yazdığı Doğu-Batı Divanı adlı eserinde müslüman olduğuna dair iddiaları inkâr etmediği de söylenmektedir.

Hafız’ın gerçek adı Şemseddin Muhammed’dir. 1317’de Şiraz’da doğmuş, 1390 yılında yine Şiraz’da vefat etmiştir. Türbesi Şiraz’ın Hafıziye semtinde, ölümsüz rind kişiliğine yaraşır bir estetik ve sadeliktedir.

Hafız ismi, küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberlediği için verilmiştir. Hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf eğitimi aldığı, eserlerinden anlaşılmaktadır. Herhangi bir tasavvufi ekole bağlı olmadığı bilinmekle birlikte şiirlerinde tasavvufi bir derinlik görülür.

Eski Arap şiirinin vazgeçilmez nazım biçimi olan kasidenin içindeki duygusal şiir bölümünü (tegazzül) geliştirerek başlı başına bir tarz oluşturmuştur. Gazelleri bir divanda toplanmıştır. Olağanüstü bir dil inceliği, anlatım yeteneği, insanın en derin duygularını harekete geçiren bir lirizmle yazdığı gazelleri daha sağlığında tüm dünyada şöhret kazanmıştır. Fikirlerindeki kuvvet, görüşlerindeki hususiyet ve edasındaki rindlik okuyanı kesinlikle etkilemektedir. Her türden insan onun beyitlerini okumuş ve sevmiştir.

Hafız Divanı, Osmanlı ve İran medreselerinde asırlarca okutulmuş, üzerine bir çok şerh yazılmıştır. Bu şerhlerin en ünlüsü Türkçe kaleme alınmış olup, sonradan Farsça’ya da tercüme edilmiş olan Sûdî Bosnevî’nin şerhidir.

Şiirlerinde sevgi ve mutluluk anlatılır. Hafız; insanın dünyaya olan bağlılığının azalması ile mutluluğa ulaşacağını düşünmektedir. Çünkü dünya geçicidir. Bu özellikleriyle Hafız rindlik raconunun simge kişilerindendir.

Eserlerinde ilmi, ahlaki, felsefi öğelere ve konulara yer vermiştir. Ayrıca edebi sanatlara yer vermiştir. Bütün bunlarla birlikte mana ve ifadeyi boğmamaya itina göstermiştir. Henüz bilinemeyen veya görülemeyen dil ve sırlara tercüman olduğu inancıyla kendisine “Lisanü’l-gayb”, “Tercümanü’l-esrâr” gibi lakaplar da verilmiştir.

Hafız hayatı boyunca hediye ve iltifat almak için hiç bir yöneticiye methiye yazmamıştır. Belki de Hafız’ı ölümsüz yapan özelliği bu müdanasız ve pervasız halidir.

Hafızı anlatarak bitiremeyiz, anlatılmaz yaşanır diyerek bu yazıyı aklıma düşüren rind hikâyesine gelelim. Rind; dünya umurunda olmayan, gönlünce yaşayan kişinin sıfatıdır. Dünyanın getirdiği sıkıntılar, günlük hayatın içindeki koşuşturmaca rindin neşesini kaçıramaz. Pervası yoktur. Günlük hayatın karmaşasında boğulmak istemez. Bildiğince, dilediğince yaşar.

Rindler şekilden kurtulmuş, öze ermiş kişilerdir. Gönül adamıdırlar. Bünyesinde ilginç özellikleri bir arada taşırlar. Meyhanenin kadehi ile tasavvufun kadehi, aşkın mecazi olanıyla hakikisi, iç doluluğu, dışa aldırmayış, parayı küçük ve değersiz görüp önemsememe, kıyafetinde rahatlık, faniliği ezelin elesf’i ile ebedin sonsuzluğunda avuttukları için, hayattan zevk almayı akıl kârı bilmek şeklinde rindliği tarif etmek belki mümkün olur.

Rind ölüme de farklı bakar. Ölüm kendisinden kaçılacak, her dem korkusuyla yaşanacak bir şey değildir. Zaten rind kendisini mukadder olan bir akıbetin korkusuyla yıpratarak mutsuzluk üretecek bir adam da değildir. Tam aksine rind, yaşadığı her ânı en güzel şekilde geçirir.

Yahya Kemal’in ünlü “Rindlerin Ölümü” eserini işin pirine adamış olması ve onun mezarı üzerinden bir rindin ölüme bakışını anlatması çok manidardır.

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Hafız, ömrünün tamamına yakınını Şiraz’da geçirmiştir. Orda doğmuş, orda ölmüştür. Şiirlerinde Şiraz’ı anlata anlata bitiremez, bir Şiraz aşığıdır.

Hayatından her durumda neşe çıkarmasını bilen bir adamın yaşadığı yeri sevmemesi düşünülemez zaten. Hemşehrisi Sadi Şirazi dünyayı dolaşmış birçok yer görmüştür ama Hafız nedense memleketini terk etmeyi pek düşünmemiştir. Bu durum bana biraz enteresan geliyor. Mevzunun erbabına rastlarsam sebebini soracağım.

Hafız sadece Şiraz şehrinin kendisine değil, doğasına, taşına, toprağına, insanına her türlü tutkundur.

Hakkında bu kadar söz söyleyip de Hafız’ın o ünlü beytini söylemesek vebalinden kurtulamayız. Bu beytin ünlü olması biraz da benim o beyti ezbere bilmemden kaynaklanıyor 🙂 Şiraz’daki rehberimiz Hüseyin Lale Hocamın öğrencisi Foroogh’un benden daha güzel okuduğunu söyleyenler de var, ama siz inanmayın, ben daha güzel okuyorum.

Eger an Torkî Şirazî bedest âred del-i mârâ
Bi-hâl-i hindûyeş bahşem Semerkandû Buhârârâ

Anlamı:

Eğer o Şirazlı Türk (güzel) bana gönlünü açarsa
Onun siyah benine Semerkand’ı da bağışlarım, Buhara’yı da!

Hafız memleketini terk etmese de Şiraz  onun yaşadığı dönemde bir çok farklı hanedan ve yönetimler görmüştür. Mesela Timur Anadolu ile birlikte İran coğrafyasını da işgal etmiştir. O coğrafyada bir süre kalıp hüküm sürdüğü de bilinmektedir. Timur Han, bölgede hüküm sürerken Şiraz halkına da altından kalkamayacakları yeni vergiler salmıştır.

Vergisini ödeyemediği için Hafız’ı da Timur’un huzuruna çıkarırlar. Timur yukarıdaki meşhur beyti bilmektedir. Der ki:  “Sen ki sevgilisinin yüzündeki bir ben için benim mülküm olan iki gözüm Semerkand ve Buhara’yı bağışlayacak kadar zenginsin de, nasıl yoksulluktan söz eder ve saldığımız vergiyi ödemezsin?” Hafız’ın “Gördüğünüz gibi, ölçüsüz cömertliğimiz yüzünden bu hallere düştük!” cevabını Timur çok beğendiği için affeder ve hediyeler vererek uğurlar.

Gördüğünüz gibi Hafız olmak hiç de kolay değil. Hafız kadar olmasa da birazcık ölümsüz, az biraz mutlu olmak isteyenlere yukarıdaki yazı bazı ipuçları vermektedir. Haliyle ben de biraz Hafız olmak istiyorum. Sen istemez misin?

Bu yazı bütün rindlere gelsin.

Hafız'ın kabri olan bahçede

Hafız’ın kabri olan bahçede

Hafız'ın kabri olan bahçede

Hafız’ın kabri olan bahçede

Hafız'ın mezarı başında ziyarette

Hafız’ın mezarı başında ziyarette

Hafız'ın mezarı başında ziyarette

Hafız’ın mezarı başında ziyarette

Hafız'ın kabri

Hafız’ın kabri

Kürt Açılımı ve Akil İnsanlar

 

Barış kardeşlik huzur içerisinde yaşamak kim istemez.

Kan akmasın şehit cenazeleri gelmesin güven ve huzur sağlasın Türkiye kalkınmış ülke olsun Dünya Devletleri arasında ilk sıralarda yer alsın kim istemez.

Ancak 29 sene Türk Milletine isyan eden Güneydoğu Anadolu da ve Türkiye’nin her yerinde asker, polis, öğretmen, sivil vatandaş ve bebekleri dahi öldürmekten çekinmeyen bu Teröristlerle nasıl barışacağız nasıl uzlaşacağız.

Türkiye ekonomisini perişan eden yabancı güçlerin desteğiyle Türkiye’yi kan gölüne çeviren bu teröristler nasıl oldu da Türkiye’den çekilmeye razı oldular. İmralı Kandil Oslo üçlüsü nasıl bir garanti aldılar ki şimdilik kaydı ile Askere, Polise, Okullara ve Karakollara saldırmıyorlar. Bu durum hiç inandırıcı olmuyor. Kim nereden nasıl çekiliyor, çekilenler işgal kuvvetleri mi? İşgal ettikleri toprakları terk ediyorlar hem de silahlarıyla çekilen kişiler Türk Vatandaşı değil mi? Çekildiklerine göre Türk Vatandaşlıkları sonlandırılacak mı?

“İki insanın iyi geçinmesi hiç kusursuz olmaları ile değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle sağlanır”

Devleti bölmek parçalamak ve Türkiye Toprakları üzerinde, yabancı güçlerin yardım ve teşviki ile yeni bir devlet kurmak isteyen bu teröristlerin hangi kusurlarını hoş göreceğiz bir kere kusur başkadır, isyan başkaldırı başkadır. Bunları iyi bilmemiz gerekmektedir.

Türk düşmanlığı Osmanlı Döneminden beri devam etmektedir. Osmanlı da Türklere ” Etrak-ı bi-idrak” denirdi. Türkler devamlı aşağılanırdı yani idraksız Türkler diye alay edilirdi.

Osmanlı da; uleması Türk ve Arap Tacirleri Rum-Ermeni ve Yahudi olan, diplomasisi Ermeni ve Rumlarla yürütülen üst sosyal sınıfları Farsça ve Fransızca eğitim gören bu devlet bir Türk İmparatorluğundan çok bir uluslararası İmparatorluktu.

Eğer Osmanlı Türklere böyle bakmasaydı kendi ırkını aşağılamasaydı belkide Türkiye bu gün dünya devletleri arasında emsali görülmemiş birinci sırada büyük devlet olurdu.

Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasası hazırlanıyor. Anayasadan Türk kelimesini çıkartmak isteyenler, hatta bizzat hükümetin içindeki bakanlar T.C. nin de kullanılmasından rahatsız olup T.C. yi kaldıran bakanların olduğu bir hükümetten başka ne beklenir?

Akil adamlar seçmişler halkı ikna etsinler diye halkımızın iknaya ihtiyacı yoktur. Bu akil adamlar o kadar becerikli iseler teröristleri ikna etsinler. Zaten çoğu teröristlere yakın duran insanlar.

Ankara’nın taşına bak gözlerimin yaşına bak teröristlere kucak açanlar akil adam olmuş şu feleğin işine bak.

Güneşin her gün en yüksek noktaya çıktıktan sonra tekrar alçalıp battığını gören akıllı bir insan işgal ettiği mevkiin yüksekliği ile kibirlenir mi? Hangi insan ikbal mevkiini ebediyen muhafaza edebilmiş ki.

 

 

Bir Yağmur Başladı

 

Büyük Doğu ve Serdengeçti Dergilerini okuyunca ister istemez size edebiyat da sanat da, memleket meselelerine çözüm bulmak, kafa yormak da bulaşıyor. Roman, hikaye ve şiir görünce akan sular duruyor ister istemez. Yıl 1959 Serdengeçti hem eser yayınlıyor, hem okunacak kitap listeleri veriliyordu. Dikkatle takip ediyordum. Serdengeçti Yayınları’ndan hemen ödemeli kitap istedim ortaokul son sınıf öğrenciyim(1959); Necip Fazıl Kısakürek’in Bir Adam Yaratmak(tiyatro) ve Sonsuzluk Kervanı(şiir) ile Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Yağmur Başladı adlı şiir kitabı. Bu eserler gençlik rüyamızın ideal kapılarını da açtı.

1960’lı yılların hem milli, hem mistik, hem romantik bir şairi Bekir Sıtkı Erdoğan İstanbul Gayrettepe Site Koleji’nden edebiyat öğretmenim oldu daha sonra. Sözkonusu yıllarda moda olan Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş ve Şemsi Belli gibi şairlerimiz de bu çerçevede eserleriyle maratonu hep önde götürdüler. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bir ayrıcalığı yerel ögeleri ağır basmasıydı ve bunu öyle bir anlatırdı ki içinizden fışkıran bir ses, bir nefes gibiydi. Kimliğinizle örtüşürdü üstelik.

VATAN GÖREVİ HİÇ BİTER Mİ?

Televizyon Türkiye’ye geç girdiği için İstanbul Radyosu Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Marya;
“Bu insanlar, bu yıldızlar, bu gök, bu yer/ Birer birer kaybolmaya mahkum, birer birer/ Biz ki, bu sapsarı hasret içinde susuz/ Biz ki çoktan kaybolmuşuz/ Nasıl ağlıyor musun Marya?/ Sil gözlerini, haydi sil yavrum/ Bizim yokluğumuzdan ne çıkar!/Aşkımız var ya!..”,
sonra Binbir Gece(Hancı);

“Gurbetten gelmişim yorgunum hancı!/ Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş../Aman karanlığı görmesin gözüm/ Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”,
ardından Kışlada Bahar;

“Bahar geldi koyun kuzu koklaştı/ İki aşık senelerdir bekleşti/ Kara gözlüm düğün dernek yaklaştı/ Vatan borcu biter bitmez ordayım!.” şiirlerini her hafta Tarık Gürcan, Rıdvan Çongur, Julide Gülizar ve Yılmaz Tok’un sesinden dinletir, bestelerini çalardı. Daha sonra şiirler Yeşilçam’a da konu oldu.

Bir gün Astsubay Saadettin Kaplan(şair ve yazar) komutan Bekir Sıtkı Erdoğan’a yaklaşarak sorar “Efendim, hiç vatan borçu biter mi ki böyle yazdınız?” Evet bu soru üzerine Bekir Sıtkı Erdoğan düşünmeye başlar “Vatan borcu gerçekten biter mi ki?” Bittabi bitmez. Yıllar sonra Kışlada Bahar şiirine bir ekleme yapar;

Bu borç bize şeref, bitmez hiç bir an,
Kesme Nihai’den ümidi aman;
Tezkere yoldaymış sevgilim inan,
İlk adımı atar atmaz ordayım!.

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ilk dersinde sanki karşımda Anadolu duruyor gibi etkilendim. Her kelimesi özenle seçilmiş, kültür yüklü, yerel medeniyet fişekleri gibiydi. Üstelik sakıncalı dergi Serdengeçti’den de şiirlerini takip ediyordum.

TÜRK VE İSLAM RUHUNUN ULVİ KAYNAŞMASI

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Heybeliada Deniz Lisesi’nde Binbaşı olduğunu öğrendim. Kara Harp Okulu’nu bitirdikten sonra (1948) 10 yıl piyade subayı olarak hizmet veriyor, Ankara’ya ataması yapılınca kaçak olarak DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitiriyor. Yasak ama o bitiriyor! Mezuniyetten sonra da öğretmen subay olarak Türk Deniz Kuvvetleri’ne katılıyor ve İstanbul Heybeliada’ya geliyor. Bu hizmetini sürdürürken Alman Lisesi ve Site Koleji gibi bazı okullara da edebiyat öğretmeni olarak ders veriyor. İşte hocam ile de böylece tanışmış oluyorum. Bir sene sonra Vefa lisesi’ne geçince Bekir Sıtkı Erdoğan ile hiç bağım kopmadı. Bir gün baktım “Vefa Lisesi VI Fen B Beyazıt İstanbul” adresime Öğretmen Binbaşı Bekir Sıtkı Erdoğan’dan Ramazan Bayramı tebriği gelmişti; “Gözlerinden başarı dilekleriyle öperek” diyerekten. Doğuda askerim(1969) Deniz Lisesi Komutanlığı antetli bir zarftan “Mehmet Çiftçigüzeli Top. Atğm. 29. Tümen Topçu Alayı Uçaksavar Bataryası” na bir başka bayram kutlaması. İmza; Bekir Sıtkı Erdoğan. Bütün duygusallığım birbiri üzerine doluştu. O günden bugüne bütün hocalarımı hiç ihmal etmedim. Ayrıca eşimle birlikte hep ev ziyaretlerine, el öpmelere ve dualarını almaya gittim.

Yeni bir eseri yayınlanmıştı(1965). Adı Dostlar Başına..Mor kapak üzerinde bir hediye şeker kutusu gibi kordela ile bağlanmış bir kompozisyon içeriyordu. Kapak dahil kitabın bazı bölümlerine Bekir Sıtkı Bey kendi kaleminden çıkan grafik çalışmalarını da yerleştirmişti. Cağaloğlu’nda İbrahim Minnetoğlu’nun (Hilal Yayınevi’nden Vagon Penceresi’den adıyla yayınlanmış eserin sahibi) Kitapevi’nden Dostlar Başına’yı aldım. Heybeliada’daki evine ziyarete giderek hem kutladım ve eserini imzalattım; “Karakterinde Türk ve İslam Ruhunun ulvi kaynaşmasını görerek iftihar ettiğim, çok değerli öğrencim Mehmet Çiftçigüzeli’ne candan sevgi ve başarı dileklerimle..09 Ekim 1966 Heybeliada” diye bana yol salık veren ifadeleriyle imzaladı. Titredim ve sorumluluğumu hatırladım. Medyünu şükranım.

TORUNUN İSMİ Mİ, MAZİNİN ŞİİRİ Mİ?

“Bir ömür dediğin, bir gün kadar az,
Dünya halidir bu, hiç belli olmaz!”
diyen Bekir Sıtkı Erdoğan(1926 Karaman) bugün 87 yaşında. Eşi Zeliha ve oğlu Yahya Bey’i geçen sene peşpeşe kaybetti. Kızı Sahil Hanım İstanbul’da. Biri erkek üç torunu var Bekir Sıtkı Bey’in. “Artık yaşlandım, torunlarımın dahi adlarını unutuyorum” dedi ve ekledi;

“-Yahya Kemal’in, Akif’in şiirlerini unutmuyorum ama!” Hayretime teaccüp olmuştu ki ardından Mehmet Akif’in Ressam Haklı’sını okumaya başladı;

“Bir zaman vardı ya tarih-i mukaddes modası,
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası;
Mutlaka eski tesavir ile ziynetlensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin!
Biri peyda olarak, “ben yaparım” der kolunu,
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu;
Sıvar amma ne sıvar! Sahibi der “Usta bu ne?”
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!”

İnanın eğer siz Bekir Sıtkı Erdoğan’dan bir şiir dinlemediniz ise başta şiir bazı güzelliklerin farkında değilsiniz demektir.

LİSELERARASI KÜLTÜR PLATFORMU

Bekir Sıtkı Bey “iki manevi oğlum var, biri Halil Gökkaya ve..” ötekisi Faruk Gökbulut dediği genç arkadaşım ile birlikteErenköy Ethemefendi Fırın Sokaktaki evine gittik. Bu yaşta birine nasıl bir hediye götürülürdü? İşin içinden çıkamayınca mevsimlik meyveler almaya karar verdik. Ukraynalı bakıcısı açtı kapıyı. Sandalye üzerinde namaz kılıyordu.

Birbirimize sarıldık, elini öptük, gözlerinden ameliyat olmuştu, az da olsa akıntısı vardı. Elindeki mendille silmeye çalıştı. Lise günlerimize döndük. Ben o’na sınıfta okuduğu Marya şiirini anlattım, okuldan kaçan ve kumar oynayan öğrencilerin yatılı pansiyonunu nasıl bastığını belirttim, her Çarşamba günü başta Aşık Veysel olmak üzere bir sanatçıyı okulumuza getirdiğini hatırlattım, daha da önemlisi o yıllarda İstanbul’daki mevcut liselerin edebiyat ve kültür kolu başkanlarından oluşan bir platforma ön ayak olduğunu, bu işle beni görevlendirdiğini ve ilk toplantının Çengelköy Askeri Lisesi’nde yaptığımızı bildirdim. Epeyi bir nostalji yaptık. “Seni şimdi daha iyi hatırlıyorum oğlum Mehmet “demez mi?

Sohbet ettiğimiz salonda her taraf hatıraları olan resim ve eşyalarla dolu.Bekir Sıtkı Erdoğan özetle dedi ki:

-Dünyaya geldik, kursumuzu ikmal ettik, gideceğiz. Eşim ve oğlum gibi. Dönüşü yok çünkü. Ancak teknoloji öyle bir ilerledi ki bilgisasayar ve cep telefonları vs süper gelişmeler. Hele eski günleri bilenler için.Konya Askeri Lisesi’nde öğrencilik yıllarımda kantinde kötü bir radyo vardı, sesinin çıkıp çıkmadığı anlaşılmazdı. Kulağımızı dayayarak bir şeyler duymaya çalışırdık. O günlerden bu günlere geldik. İşte bütün bunlar Allah’ın verdiği akılla oluyor. Yaratıcımızın bir yansıması olarak kulları da bir şeyler yaratarak ortaya çıkarıyorlar. İnsan aklını ortaya koyabilmeli. Hayvandan farkı bu. Bir anektod aktarayım;

Adamın biri, kasabada eşinin ördüğü külah ve çorapları satıyor. Bunu da örnek olarak başına ve ayağına giyerek gösteriyor. Biraz sonra bütün çorap ve külahların çevredeki maymunlar tarafından çalınarak onların başında ve ayağında görünce oradan geçen bir atlıya şikayet ediyor. “Eve nasıl ekmek götüreceğim?” Atlı “Şimdi sen başındaki külah ve  ayağındaki çorapları çıkar ve yere at” deyince bütün maymunlar da aynısı yapıyor. Adam da sermayesine yeniden kavuşuyor. İnsan beden, akıl ve duygudan oluşur, icad eder; taklid etmez, hayvanlar eder. İnsan canlı anlamındaki Allah’ın “hay” isminin yansımasıdır. Hayvan kelimesi ise çoğuludur. İnsanlardaki akıl da, duygularının frenidir. Herşey insanda Allah’ın isimlerinin bir yansıması şeklinde tecelli eder.

MİLENYUMA GİRERKEN YENİ BİR KALIP

Bekir Sıtkı Bey’in Babası da kayınpederi de ayrıca din adamıymış. Evde pastırma ve et sucuğu yapıp satarken müşterilerine etin içinde ne olduğunu hatırlatarak tartıp verirlermiş. “İşte insan ve ahlak”diyor. Askerlerinden biri izinden geç dönünce hediye olarak bir teneke peynir getirmiş. Genç Subay Erdoğan bunu kabul etmiş ve yemekhanede askerlere “sahanlarınızı çıkarın, arkadaşınız taze peynir getirmiş, afiyetle yiyip, teşekkür edin!” demiş ve erata buyur etmiş. Ancak izin tecavüzünden askerin ifadesini alarak gerekli işlemi de yapmış! Hatıralarını dinledik. Sonra “Allahıma şükürler olsun helal kazanç yetiyor. Üç evim oldu, biri kirada. Şiir ve güftelerimden para kazandım, diğer okullara ücretli derse gittim. Çok talebem oldu.” dedi. Gerçekten öyle Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yiğit Uğur da, Ali Kırca da, Savaş Ay da talebesi.

-Ali Kırca Deniz Lisesi’nde yasak ve aykırı fikirlere sahipti. Bunu yazı, söylem ve eylemlerine de yansıtıyordu ama büyük bir kabiliyetti. Yazılı kağıtlarını sakladım, iyi not verdim,çünkü hak ediyordu, bunları yukarılara duyurmadım. Ancak Ali Kırca Harp Okulu’nda deşifre olunca devlet gereğini yaptı. İşinde başarılı biri Ali Kırca.

Evde ikibuçuk saat kadar kaldık. Hep hocam konuştu, hatıralarını da anlattı, edebiyat ziyafeti çekti;

-Geçenlerde Alman Lisesi’nin bir toplantısında, müzik hocası Ali Bey eserimi seslendirdi. Ne zaman beste yaptın dedim. “Bu zaten bestelenmiş, siz aruzla yazıyor ve kalıbına itina gösteriyorsunuz. Bu bizatihi bestedir.”deyince sevindim. Dikkat edin Peygamberimiz “Kur’an’ı güzel sesliler okusun” der. Bu aynı zamanda müzik ve melodi demektir. Dinimiz bunu önemser. Milenyuma girerken heyecanlıydım ve yeni bir aruz kalıbı ortaya koydum. Anadolu kelimesi mevcut hiç bir aruz kalıbına uymuyordu. Mütefailün ile birleştirdim. Sorunu çözdüm.

ÇAĞIN ŞİİR Mİ, ÇAĞLARLA ÇAĞDAŞ ŞİİR Mİ?

Bu olayı şöyle anlattı: ” Nazım Hikmet’in (makinalaşmak  istiyorum/ trrrrum/ trrrrum/trrrrum/trrrrum/ trak, tiki tak tak/ makinalaşmak istiyorum) diye bir şiiri var. Beni eleştirmelerine rağmen buradan yola çıkarak 2000 yılına girerken yeni bir aruz kalıbınıhayata geçirdim:

Makinalar çalışır tika tika tik tak!.
Amacımız asrın hızına ulaşmak,
Makinalar çalışır tika tika tik tak,
Amacımız asrın hızını da aşmak!

biçimine getirdim. Anadolu Mütefailün’ün içine girdi. Çağın şiiri olmaz, çağlarla çağdaş şiir olur. Şiirimizi unutturmamalı, sahip çıkmalıyız. Kültür paylaşılır, para değil. Şiir hazmı malesef yok artık. Ruhdaşlık en güzel olanıdır.” Bu anlatılanlar bir medeniyet tasavvuruydu bizler için, neyin, niçin olması sorusunun cevabıydı.

Bekir Sıtkı Erdoğan’a göre şiir kuraldır. Duygular da müzik ile eğitilebilinir. Aruz açık heceyi kabul etmez.

“Hocam her zaman gelin” diye hatırlattı, bizi sıkıp sıkmadığını sordu ve dedi ki;

-Topraklarımızda her şey var. Deniz, bereketli topraklar, güzel mevsimler hiç bir ülkede aynısı yok. Allah bezenerek böyle bir Anadolu ortaya koymuş. Ancak dışarıya gidenlere üzülüyorum. Kardeşim hekim olarak Amerika’da, ötekisi Almanya’da! Bir yığın örnekleri mevcut. Peki neden? Olmamalı. Ben şairim ve dolayısıylahayalperestim. Milletvekilliğini kabul etmedim, oysa daha fazla emekli maaşı bile alacaktım. Akıllı birini bulun milletvekili yapın dedim, ama yapmadılar.

DİVAN-I NİHAİ HAZIRLANIYOR

Bekir Sıtkı Erdoğan  özellikle şiir vemüziğimizin yaşatılması gereği üzerinde bir hayli durdu, önemini anlattı. Bazı şiirlerinin ilahi formatında bestelendiğini, cami ve mevlidlerde okunduğunu söyledi. Sevinçliydi.

Şimdi tek nüshası kendinde olan bir divan hazırlıyor, 87 yaşında bir şair gibi değil de, delikanlı bir öğrenci gibi. Divan-ı Nihai. Bize “nihai” nin anlamını soruyor, aktarıyoruz, sonra kendisi de ekliyor “Nihai hem işi bitmiş, miadını doldurmuş demek, hem de en son anlamındadır. Benimki böyle bir şey işte.” Divan’ın oluşturduğu edebi örnekleri okuyor hepsi birbirinden daha nefis dizeler. “Hocam bir de okuduğunuz şiirleri muhtevi bir band, bir cd falan doldursanız! Bu kadar güzellikte okuyan çok az edebiyatçımız kaldı” diyorum, Faruk Gökbulut görüşüme arka çıkıyor, evde bir stüdyo bile  kurulabileceğini hatırlatıyor. Hoca, ticari endişeleri olabileceği gerekçesiyle böyle bir görüşe sıcak bakmıyor.

BİR SANATÇI NEDEN ÜZÜLÜR?

Memleketi Karaman’da adına yapılmış bir okulu var. Bir şiiri de burada mermer üzerine oyularak yazılmış. Cumhuriyet’imizin 50. ve 75. Yılı dolayısıyla açılan marş yarışmasına ısrarlara dayanamayarak girmiş. Her ikisinde de birinci olmuş. Ancak bu dizelerde “Atatürk” ismi geçtiği için bu şiirler ambargoya uğramış ve okunmadığından dolayı şikayetçi Bekir Sıtkı Erdoğan;

-Atatürk bu ülkeye Allah’ın bir lütfu. İstiklal Savaşımızın kahramanlarından biri. Neden tavır alınıyor, anlamakta güçlük çekiyorum. O günün tarihini ve şartlarını iyi bilmek gerek. Her iki şiirimde Atatürk ismi geçtiği için unutturulmak isteniyor. Allahtan güftesini yazdığım Deniz Harp Okulu Marşı benim de teselli oluyorum, gururlanıyorum.

Bekir Sıtkı Erdoğan’a Faruk Gökbulut Nevşehir’de tanıştığı Şair Mehmet Nacar’ın imzalayıp gönderdiği “Sürgün Aşklar” kitabını verdi; “Kilisli bir şair efendim. Size saygılarını da gönderdi, ellerinizden öpüyor.” Hoca ilk fırsatta okuyacağını söyledi.

Hocam Bekir Sıtkı Erdoğan ikindi namazı vaktinin dara girdiğini hatırlatarak  “Sizi namazdan sonra uğurlayayım, müsaade ederseniz” diyor. Öyle yapıyoruz.

 

 

Sevgi Eğitimi-14

 

Bilim son yıllarda sevginin gücünü keşfetti. Psikiyatristler ruhsal hastalık ve pek çok problemin sebebinin büyük ölçüde sevgisizlik olduğunu buldular.

Dr. Erich FROMM’a göre de “sevmek, sevilen kişiye özen göstermek, onun hayatından, kendini gerçekleştirmesinden ve gelişmesinden kendini sorumlu tutmaktır.”

Sevgi aslında sevilen insanın içinde büyüdüğü ve geliştiği bir topraktır. Anne babalar çocukların tecrübe sahibi olmasında büyük rol oynarlar. Çocuk doğduğu andan itibaren çevresinden öğrendiği ve aldıkları ile sürekli aklını ve sevgisini geliştirir.

Bilgili anne babalar çocuklarına kendi tecrübeleri ile katkıda bulunarak, sorularını cevaplayarak onlara ilgili ve sevgi göstererek gelişmelerine yardımcı olurlar.

Çocuklarının bu şekilde gelişebileceğini bilmeyen anne babalar ise çocuklarına yeterli ilgi ve sevgi göstermez, sorularını cevaplamaz, onları küçümser, belli kalıplar içine sokmaya çalışır.

Engelli çocuklarımızın gelişebilmeleri büyük ölçüde bu ilgi ve sevgiye bağlıdır. Çocuğun ister anne baba, ister öğretmen veya çevreden bir kişi olsun gelişebilmesi için mutlaka bir sevgi kaynağına ihtiyacı vardır.

Şu olay bunu bariz şekilde ortaya koymaktadır. C… engelli bir çocuktur. Hiç kimse ile sıcak ve insancıl ilişkiler kuramamış ve yapayalnız bir insan olarak yetişmiş, çünkü küçüklüğünde anne, baba ve insan sevgisi görmemiş.

15 yaşında kliniğe yatırılmış. Gerçek hayattan koptuğu için kendi yarattığı hayal dünyasında yaşıyormuş. Klinikte odadan dışarıya çıkmayı reddedip kimseyle konuşmak istememiş.

Doktorlar “karşılık beklemeyen sevgi” ilacını uygulamışlar. Ona sevgi göstermişler. Onunla oyunlar oynamış, konuşmaya çalışmışlar.

“Ne kadar iyi görünüyorsun bu gün”,

“Ne güzel dama oynuyorsun!

Seninle sohbet gerçekten zevk”

gibi sevgi içeren sözler söylemişler…

Bir sabah C… Bahçeye çıkmış çevresi ile ilgilenmiş dünyanın artık kendisine o kadar korkunç gelmediğini söylemiş.

Benzer bir örneğinde Saygı Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi Meram Şubesinde yaşadık. Kuruma yeni başlayan F… isimli bir çocuğumuzu grup öğretmeni her gelişinde kapıda karşılayıp ona “bugün ne güzel görünüyorsun, seni özlemiştik, hoş geldin” gibi sözler söylüyordu.

Öğrenci kısa zamanda davranışlarında ve eğitiminde büyük yol kat etmişti. Bir gün öğretmen sınıfta iken F… geliyor, kapıda öğretmenini göremiyor. F… o gün sınıfa gönülsüz giriyor, köşeye kapanıyor, hiç kimseyle konuşmuyor. Öğretmeninin bir ders saati boyunca gönlünü alması da sonuç vermiyor, yüzüne bakmıyor.

Böyle durumlarda normal çocuklarda 10-15 dakikada iletişim kurulabilirken, engelli çocuklarımızda bu birkaç saati hatta birkaç günü alabiliyor.

Çünkü; öğretmenin artık onu sevmediğini düşünebiliyor. İster aile olsun ister eğitimci olsun çocukta sevgi tohumunu ekip, damla damla besleyip filizlenmesini, boy verip büyümesini sağlamak gerekir.

Bir kez bu sevgi bağı kurulduktan sonra da hassas bir şekilde ve titizlikle korumak gerekir.

Sevgide fedakarlık vardır. Sevgi onun için güzeldir. Sevgide vericilik vardır. Sevgi onun için güzeldir. Sevginin ücreti yoktur. Sevgi onun için güzeldir.

ÖĞRETMENİM

Her sabah karşılarsın beni “Ooo! Kimler gelmiş, benim güzel çocuğum gelmiş” diye, Senin bu ilgin öğretmenim inan bana en güzel hediye. Korkularımı yendim seninle kendimi aştım, Hiç barışamayacağım sandığım kendimle kıyasıya savaştım. Sen güç verdin öğretmenim. Dudaklarım tebessümü öğrendi sayende. Kaç defter dolusu yazılar yazdım. Yazamayan ellerimle. Alkışlar aldım coşku dolu arkadaşlarımdan, sizlerden. Hele annemin parlayan gözlerini bir görseniz. Ağlamaklı sevinçten… Her sabah sen karşıla beni öğretmenim sakın kaybolma bir yerlere. Her kapı açışımda seni bulayım. Bana gül öğretmenim beni sev, bana sarıl. Sana bütün dünyanın en güzel çiçeklerini toplayım(Livatyalı).

 

 

“Bölündük Biz…”

 

Yazının başlığındaki söz; Kardak Kayalıklarına Türk Bayrağını diken, Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen’e ait. Albay Türkşen; Balyoz Davası’ndan tutuklu ve 800 günü aşkındır cezaevinde yatıyor. Balyoz Davası’ndan 16 yıl ceza alan, SAT Komandosu Albay Ali Türkşen için Poyrazköy Davası’nda da iki kez müebbet hapis cezası isteniyor.

Bölünme deyince aklımıza hemen pkk geliyor ama Albay Türkşen’in kast ettiği bölünme farklı bir şey…

Türkiye’nin ve Türklerin yaşadığı bütün sorunların temelinde, Albay Türkşen’in kast ettiği bu “bölünme” ve bu bölünmeye neden olan düşünce ve eylemler yatıyor.

Türkşen“Kader birliği yapmak gerekirken burada bile bölündük biz…Buradan çıkınca herkes başka yerlere dağılır… Kimse kimseyi görmez bile. Hepimizi böldüler. Bu ülkede yaşayanların tek ortak noktası Türkçe konuşmak oldu… O yüzden buradakilerden kimse bir şey beklemesin” diyor.

Saygıdeğer Albayım, merak etmeyin biz zindanlarda yatanlardan dünde bir şey beklemiyorduk, bundan sonra da beklemiyoruz. Çünkü sorunun doğumunda dahli olanların sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünmek ancak saflık olur.

Yine Albay Türkşen’in, Sözcü Gazetesi‘nde verdiği röportaj da önemli bir tespit daha var “… Biliyormusunuz Atatürk bu ülkeye bol geldi, büyük geldi. Biz Atatürk’ü taşıyamadık”. Bu da doğrudur. Atatürk’ü sevdiğini, saydığını ve onun izinden yürüdüğünü söyleyenler, Atatürk’ü kullanarak lümpen bir hayat sürmüş ve halka tepeden bakarak adeta onunla alay etmişlerdir.

Ancak Albay Türkşen merak etmesin, onlar bölünmüş olabilir ama Türk Milleti bölünmez ve Atatürk’te Türk Milletine bol gelmemiştir. Kendi adına konuşabilir ama Türk Milletini kapsayan değerlendirmelerde bulunması yanlıştır.

Türkiye; AKP iktidarının arkasındaki zihniyete onlarca yıl süren operasyonlarla nasıl teslim edilmiştir? Bunu konuşalım. Çünkü bu sorunun, milliyetsever ve vatansever insanlarımız tarafından iyi cevaplanması gerekir. Bu gün gelinen nokta da; Atatürk’ün ölümünden buyana görev alan karar vericilerin hepsinin değişen oranlarda sorumluluğu ve suçu vardır. Ülkeyi yönetirken yanlış tercihlerde bulunmuşlardır. Bunun ana sebebi; şuursuzluk, tarih bilmezlik ve menfaatlerin göz ardı edilememesidir.

Karar alıcılarca, vatanın sahibinin Türk Milleti olduğu gerçeği göz ardı edilmiş, ülkenin imkanları ve makamları aynı Osmanlı zamanında olduğu gibi etnik mikro ırkçılara, onları da kazanırız düşüncesi ile, pay edilmiştir. Böyle yaparak hem ülkenin ve hem de kendilerinin koltuklarının korunacağını zannetmişlerdir. Ancak memleketi Türk çocuklarına teslim edecekleri yerde, Türk Milletine gizli düşmanlık besleyenlere teslim edenlerin, şimdi sızlanmaya hiç hakları yoktur. Unutulmamalıdır ki;bu ülkenin Milli Güvenlik Kurulları(MGK)nda, Türk Milliyetçilerinin de; devlet için öncelikli tehtid olduğu konuşulmuş ve bu durum belgelere yansımıştır.

Tabii ki; kutsal bir davası olmayan, her şeyden önce koltuğunu korumak ya da bir koltuk elde etmek isteyen ve devletin imkanlarını gelecekleri için kullanmaktan çekinmeyenlerin, fikri ve zikri bir birlik içinde olmaları düşünülemez. Onun için zindanda yatanların birlik içinde kalmaları mümkün olamazdı ve nihayetinde Albay Türkşen’in ifade ettiği gibi bölünmüşlerdir. Ancak dediğim gibi bu bölünmenin altında yatan neden, bizzat bölünenlerin kendileridir. Bunu geçte olsa anlayanlardan biri de Albay Türkşen’dir diye düşünüyorum.

Onlar zindanda bölünmüş olabilir ama Türk Milleti asla bölünmemiştir ve bölünmeyecektir. Türk Milletinin önünde, Atatürk’ün de önünde olduğu gibi Türk Milliyetçiliği fikri ve Türk Milliyetçileri vardır. Birileri zaafiyete, yılgınlığa, zorluğa düçar olabilir ama onlar tarafından adam yerine bile konulmayan Türk Milliyetçileri; Türk Milletinin, yegane kurtuluş ve yaşam ümididir. Ebediyen de yılgınlığa düşmeyecek ve pes etmeyeceklerdir.

Birilerine Atatürk bol gelmiş ve Atatürk’ü taşıyamamış olabilir. Ancak Atatürk, Türk Milliyetçileri’nin ölmez ve önder Başbuğudur. Onların her biri; Atatürk olup, sadece Atatürk’ü değil Türk Milletini de ebediyen sırtlarında taşıyacaklardır… Çünkü onlar için yaşamın sırrı; Allah’ın rızasını kazanmak için bila bedel halka hizmetten ibarettir. Yani menfaat ve makam Atatürkçüsü değildirler.

Türk Milletinin bundan sonra yapacağı tek şey, çok basittir. O da ülkesini korumak, mazlumların ve mağdurların çilesine son vermek, şehit ve gazilerin hakkını aramak, fakirin sıkıntısına derman olmak için tek bir çatı altında toplanmaktır. Ben bunun adresi olarak; MHP’yi ve onca saldırıya rağmen Türk Milletinin haklarını korumaya çalışan, dik duruşlu lider Devlet Bahçeli’yi görüyorum. Çözümümü beğenmeyenlere de eğer bir çözümünüz var ise, buyrun dinleyelim diyorum. Gerçekler bir yana ama, gönlümüzün ve duamızında ülkesine hizmetten kaçınmayan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen gibi kahramanlarda olduğunuda ifade ederek nokta koyuyorum. Bilmem anlatabildim mi?

 

 

Küçük Bir İlave

0

Farklılıklarla yaşamaya dair ele aldığımız üçüncü derste, farklılıkların algılanmasında dinin çok önemli hatta temel bir rolü olduğunu ifade etmiş, bu rolde dinin insanı tanımlama biçiminin etkili olduğunu belirtmiştik.

Konuyu bitirmiştik, ancak bir başka vesile ile okuduğum bir kaynak, yazımızın Batı açısından da bir izahına temas ettiği için, sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.

Kitabın ismi “Üç Muhammed”. Yazar Mustafa İslamoğlu, Hz. Peygamber’in (S.A.V.) nasıl algılanması gerektiğine dair yaptığı çalışmasında, Hıristiyanlığın insan tanımına dair şu çarpıcı satırlara yer vermektedir:

“İlk günah teorisi, Pavlus Hıristiyanlığı’nın insan anlayışını da ele vermektedir. Söz konusu insan, daha anasının karnındayken günahkar olan insandır. Bu tez oğula babasının suçunu yüklemek gibi bir zulmü meşrulaştırırken, aynı mantığın bir uzantısı olarak İsa’nın başkalarını günahlarından kurtarmak için kendini feda ettiği gibi “mitolojik” bir tezin de doğmasına yol açacaktır. İslam’ın insan tezi bu tezin tam zıddıdır: Kur’an’a göre insan doğuştan günahkar değil, doğuştan sorumluluk sahibidir.” (s. 67)

Hz. İsa’nın da insanların günahlarının bedelini çekmek üzere çarmıha gerilip acı çekerek öldüğü iddiasıyla insana bakışını şekillendiren Pavlus  Hıristiyanlığı’nda “acı ve ıstırap çekmek” dinin önemli bir unsuru olarak ortaya konulmuş, bu nedenle insanların vaftiz olarak arınması ve “çarmıhta acı çekerek ölen İsa gibi acı çekerek” günahlarını affettirmesi istenmiştir. Zira derin pişmanlık yani tövbe insanı masum kılmak için yeterli görülmemiştir. (s. 67)

Bu noktalardan hareketle yazar şu değerlendirmelerde bulunmaktadır:

“Bu korkunç öğreti, gerçekte zulmü içselleştirmekten ve ona dinsel bir kılıf geçirmekten başka bir şey değildi. Çünkü acı çekmek insanı masum kılmanın kaçınılmaz ve mutlak yoluysa, Hıristiyan olmayan ya da “sapık” olduğu düşünülen birine acı çektirmek ona iyilik etmekti. Bu öğreti, sonunda en iğrenç canavarlıkları dahi din kisvesi altında meşrulaştırdı. Ünlü Engizisyon Mahkemelerinin verdiği insan yakma cezaları, her türlü işkence ve cinayeti yapan Kilise tarafından bir “arınma” ve “saflaştırma” olarak adlandırılıyordu. Batı tarihi boyunca görülen saldırganlık ve ille de bir düşman/öteki yaratma hastalığında, Pavlus’un bu iman maddesinin rolü hayli büyük olsa gerektir. Değilse, sırf çeyrek yüzyıl içinde, 60 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan insanlık tarihinin en kanlı savaşları, hangi tasavvurların ördüğü toplumsal bilinçaltıyla açıklanabilir? Bu tesbiti yapan, bizzat konunun uzmanı batılılardır:

‘Fox, K.T. Ware’e dayanarak şunları yazmaktan kendini alamamıştır: ‘Zulüm Hıristiyan tarihinin kalıcı bir gerçeği olagelmiştir; 1918-1948 yılları arasındaki otuz yılda, çarmıha gerilişinden sonraki ilk 300 yıldakinden fazla Hıristiyan’ın ölmüş olması raslantı değildir. Ve Bertrand Russel’in dikkatini çektiği gibi: ‘İspanyollar Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip hemen arkasından beyinlerini dağıtıyorlardı; böylece bu bebeklerin cennete girmesini güvenceye almış oluyorlardı…'” (s. 69-70)

Neden ihtiyaç hissedildiği açıkça ortada olan reform hareketleri ve günümüz açısından bakıldığında Hıristiyanlığın da kendi içinde geçmişe nazaran farklılaştığı bir gerçek. Dolayısıyla günümüz açısından durumun aynı olmadığı ifade edilebilir.

Fakat bir milletin, bir medeniyetin zihniyetini şekillendiren kavramların bir günde oluşması nasıl mümkün olamazsa, bu kavramların tedavülden kalması da çoğu zaman mümkün olmaz.

Zira onunla düşünmeye alışırsınız, siyasetten edebiyata her alandaki dünya görüşünüzü ona göre şekillendirirsiniz ve bunu eğitimle gelecek nesillere aktarırsınız.

Ve yerlerine ikame edeceğiniz kavram oturtmak da çok zordur.

Dolayısıyla toplumsal bilinçaltınızdan atmanız da çok zordur.

Bu noktadan hareketle, yakın geçmişte yaşananları da göz önüne alarak, değişenlerin ve değişmeyenlerin hatta değişmiş gibi görünenlerin ve bunların yeni biçimlerinin takdirini size bırakıyorum…

Manevi Kazanç Mevsimi Üç Aylar ve Regaib Kandili

 

Yüce Rabbimiz, rahmetinin bir gereği olarak insanlar içerisinde (peygamberler gibi) özel insanlar, mekanlar içerisinde (Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebi gibi) özel mekanlar yarattığı gibi zamanlar içerisinde de özel zamanlar yaratmıştır. Bu özel zamanlardan biri de, dini geleneğimizde üç aylar diye isimlendirilen Recep, Şaban ve Ramazan aylarını içinde bulunduran maneviyat mevsimidir.

Üç aylar, dünya meşguliyetleri içinde unuttuğumuz kulluk sorumluluklarımızı hatırlamak, günah kirleriyle kararan kalplerimizi tevbe ve istiğfarla arındırmak, sadaka ve iyiliklerle bolca sevap kazanmak,   hayır işlerinde yarışmak ve ahiret yurduna hazırlanmak için bulunmaz bir fırsattır. Çünkü yapılan ibadetlere, hayır ve iyiliklere kat kat mükâfat verildiği bu müstesna zaman dilimi, biz mü’minlere az zamanda, az amelle daha çok kazanma imkanı sunmaktadır. Bu yönüyle üç aylar adeta bir ömre bedel olan bereketli hasat mevsimidir.

Üç aylar içerisinde her biri bir rahmet, mağfiret ve bereket vesilesi olan Regaib, Miraç, Berat ve Kadir geceleri bulunmaktadır.  Bu mübarek kandiller, dünya sıkıntılarıyla bunalan gönüllere şifa imkanı sunan, günah kirleriyle paslanan kalplerin nedamet gözyaşlarıyla temizlenip arınmasına fırsat sağlayan rahmet pınarlarıdır.

Üç aylar, Yüce Rabbimizin sonsuz ikram ve ihsanlarının biz kullarının üzerine sağanak sağanak yağdığı rahmet ve bereket mevsimidir.  Ancak bu manevî ziyafetten istifade edebilmek için bu fırsat günlerini iyi değerlendirmek gerekmektedir.

Peygamber Efendimiz, bu mübarek aylarda ibadetlerini artırır, gündüzlerini oruçla geçirir, gecelerini de namaz, dua, zikir ve istiğfarla değerlendirirdi. Yine bu aylarda cömertliği zirveye çıkar, sadakalarını artırırdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) üç ayların ilki olan Recep ayı girdiğinde, “Allahım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur”(Ahmed b. Hanbel; Müsned, 1, 259)diye dua ederdi.

Mübarek üç ayların ilki, içinde Regaip veMirac geceleri bulunan,Hz. Peygamber (s.a.s)’in haram aylardan olduğunu haber verdiği (Buharî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24)Recep ayıdır.Üç ayların ikincisi olan Şaban ayı, Peygamberimiz (s.a.s.)’in hakkında; “Bu ay benim ayımdır, çünkü bu ayda amellerim Rabbime yükseltilir”(Feyzü’l-Kadir, 4/161)buyurduğu kutlu bir aydır. Şaban ayının 15. gecesi bağışlanma ve günahlardan kurtuluş gecesi olan Berat Kandilidir. Mübarek üç aylar geçidinin son halkası ise; Kur’an ve oruç ayı olan Ramazan-ı şerif ayıdır. Ramazan ayının 27. gecesi Kur’an-ı Kerim’in indirildiği Kadir Gecesidir.

Recep ayının ilk Cuma gecesi mübarek RegaibKandili’dir. Regâib, “çok bağış ve bol ihsan anlamına gelen “rağîbe” kelimesinin çoğuludur. Regaip Kandili, kıymeti ve değeri büyük, rağbet edilmesi gereken bir rahmet ve mağfiret gecesidir. Bundan dolayı bu mübarek gecenin kıymeti iyi bilinmeli ve gereği gibi değerlendirilmelidir.

Regaib Kandili’nde, Yüce Rabbimizin değer verdiği, rağbet ettiği şeylerle meşgul olmalıyız ki,O’nun değer verdiği ve razı olduğu kullarından olabilelim. Gafletten ve faydasız boş işlerden uzaklaşıp, dünya ve ahiretimiz için yararlı davranışlar yapmalıyız.

Bu gece, nefis muhasebesi yapmalı,  hata ve günahlarımız varsa onları terk etmeli, Allah’ı ve hesap gününü bize unutturan dünya sevgisinden, kötü duygu ve düşüncelerimizden kurtulmaya çalışmalı,  kardeşlik hukukumuzu zedeleyen her türlü haset, kin, nefret, düşmanlık gibi zararlı davranışları terk etmeliyiz.Bu mübarek kandil gecesini kaza ve nafile namazları kılarak, dua, zikir ve tövbe ile geçirerek, “Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir”(Furkan, 25/64) ayet-i kerimesinde övgüyle bahsedilen bahtiyar kullardan olmaya çalışmalıyız.

Başta anne-babamız olmak üzere akrabalarımızla, komşularımızla, arkadaşlarımızla münasebetlerimizi güçlendirmeli; birbirimize sevgi ve saygıyla yaklaşmalı; aramızdaki dargınlık ve küskünlükleri kaldırmalı; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi pekiştirmeliyiz.             11 Mayıs Cumartesi günü üç ayların ilki olan Recep ayına girmiş olacağız. 16 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece de Regaib Kandilini idrak edeceğiz. Mübarek üç aylarınızı ve Regaib Kandilinizi tebrik eder; ilimiz, ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara, barışa ve huzura vesile olmasını Yüce Mevlamızdan niyaz ederim.

1 Mayıs’ların İstismarı ve “Hakimiyet” Kavramı

1 Mayıs’ı geride bıraktık. 1 Mayıs’ları emek ve dayanışma bayramı olarak kutlamak ve milli bütünlüğün bir parçası haline getirmek aslında faydalı olmuştur. Ancak ülkemizin gerçeklerinden kaynaklanan çelişkili durumlarda ortaya çıkmaktadır.

Bu çelişkilerden birisi, bayramı sosyalizm adına bir meydan okumaya çeviren ve psikolojik baskı aracı olarak kullanan aşırı sol ve bölücü ırkçı grupların ittifakıdır.  1 Mayıs’lar kullanılarak devrim ve anarşi provaları yolu ile içlerindeki kini boşaltan, etrafı tahrip eden, kamuoyunu sindirmeye dönük faaliyetler sadece “marjinal gruplar“a bağlanamaz.

Diğer bir çelişkide emeği savunmak ve dayanışmayı sağlamak yerine; bazı gayri milli işveren kuruluşları ile içli dışlı olan ve adeta onların izni ile 1 Mayıs’ta dışarı dökülen sözde kuruluşlar vardır. Son 1 Mayıs’ta ekranları bu kuruluşların ve sendikaların bol bol reklamı ile doldurdular.

*          *          *

Türkiye’de kanlı terör örgütünü kendi milli çıkarları için kullanan ülkelerle yıllarca mücadele ediyoruz. Şimdi bu örgütü, yoğun bir şekilde Suriye’de ve İran’da kullanacaklar. Onun için silahlarıyla sınırdışına çıkarılma izni istiyorlar. Daha doğrusu bunu dayatıyorlar.

Örgütün talepleri dış yönlendirme ve tekliflerle doludur. Etnik ırkçı terör örgütü yeni statü istiyor. Oysa statü istediği insanların en az yarısı bu örgüte karşı ve PKK ve teröristbaşını sadece %20 oranında güvenilir buluyor. Kürt vatandaşlarımızın çoğunluğu teröristbaşının Kürtleri temsil etmesine karşıdır.

Anayasanın milli kimliksizleştirilmesi, örgütün başına ve mensuplarına af ve özgürlük verilmesi, koruculuğun ve özel kuvvetlerin kaldırılması, yerel yönetimlerin özerkleştirilip federasyona giden yolun açılması gibi talepler ortada dolaşmaktadır. Pazarlıklar yapılmaktadır. Terör örgütü Batılı kaynaklarda “aktivist” oldu. ABD’li yetkililer son günlerde Türk kavramını kullanmamaktadırlar.

Türkiye’deki sorun, küresel çapta egemenlik peşinde koşan küresel gücün politikasının bize yansıyan bir parçasıdır. Türkiye’de Türk ile uğraşılıyor. Bu yolla Türkiye üzerinden Türk Dünyası çökertilmeye, sahipsizliğe, ümitsizliğe sürükleniyor. Küresel güç gözünü Orta Asya’ya dikmiş, Çin’e karşı politikalar üretmektedir. Balkanlarda, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da Türkiye’yi pasif ve küresel güce itaat edecek bir ülke haline getirmek için milli kimlik hedef alınıyor. Konu sadece Türkiye ile ilgili değil…

*          *          *

Sürekli tartışılan bir hâkimiyet kavramı var. Bazılarına göre,hâkimiyet milletin olamaz. “Hâkimiyet Allah’ındır” ifadesi maksatlı ve saygısızca kullanılıyor. Hâkimiyet Allah’ın mı; yoksa milletin mi?tartışmaları üzerinden milli devlet, milli egemenlik ve milli irade taşlanıyor. Rahmetli Hocam Prof.Dr.AmiranKurtkanBilgiseven bu istismarı çok güzel açıklardı. O’na göre “Hakimiyet, bir milletin Allah’ın çizdiği adalet esaslarına uyarak veya uymayarak bir politika takip etmek suretiyle kendi kaderini iyi yada kötü yönlerden birine sevk etme kudretidir.” Hâkimiyet tabii ki Allah’ındır.

Ancak, en kâmil varlık olan ve akılla donatılan insan yüce yaradanın verdiği aklı ve cüz’i (kısmi) iradeyi kullanarak durumunu ve geleceğini tayin edebilir.  Bu tayinde ilim ve bilimden faydalanılır. Hâkimiyet milletindir derken milletin kendi geleceğinin iyi veya kötü olması konusunda kullanabileceği cüz’i iradeyi kastediyoruz. Bunu ilahi (külli irade)ye rakip gibi görmek inanç istismarının alâsıdır. Ölebileceğini düşünmeden beşinci kattan atlamak cüz’i iradeyi kötü kullanmaktır. Önemli bir ameliyattan önce evvela Allah’a ve ondan sonra da Allah’ın yarattığı bilgi ve ilimle mükâfatlandırılmış cerraha teslim oluyoruz.

Mitolojiden Postmodernizme Yeni(den)leşme: DeğişmeE ve Kadın – 3

 

SONUÇ: GELECEĞİN MİTOLOJİSİNİ ŞİMDİDEN OKUMAK(?)

Sonuç olarak, mitolojiden postmodernizme, kadının merkezinde veya kıyısında yer aldığı muhtemel birtakım değişmeler, yenileşme ve yenidenleşme çerçevesinde ve şartlı cümlelerle tartışılacaktır. Burada yeni tarihte hiç karşılaşılmadan gündeme gelene, yenidenleşme ise yaşanmış, bilinen veya hayal edilen durumların tekrar günümüze taşınmasına işaret etmek üzere kullanılmaktadır.

Kadının ikincil hale gelmesinin temelinde dölleyen erkek ve doğurgan kadın anlayışının bulunduğu iddia edilir. Bundan kurtulmanın yolu olarak da biyolojik devrimle çocuğun kadının bedeninin dışında üretilmesi gösterilir. Şayet gelecekte kadın döllenme olmadan anne olabilecekse bu, dini muhtevasının dışında ve bir başka şekilde Hz. Meryem’in anneliğinin biricikliğinin ortadan kalkmasıyla sonuçlanacaktır. Böylece her kadın, bir babaya ihtiyaç duymadan anne olabilecektir. Bu da babanın olmadığı aile fotoğraflarının görülebileceği anlamına gelecektir.

Babaya figüranlık rolünün bile verilmediği, baş rolleri anne ve çocuğun paylaştığı bir senaryonun kadınlar tarafından yazılacağı bir dünya resmedilecekse, bu da Gaia’nın oğlu ile birleşerek yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, cinsi birleşmeyi kastetmeden, güç birliği ederek anne ve çocuğun yaratacağı ve yaşayacağı bir dünyayı çağrıştırmaktadır.

Eğer babaya rol verilmeyen böyle bir senaryo gerçekleşirse, erkek çocuklar cinsiyet rollerini dayılarından öğrenmek zorunda kalacak, bu da anaerkil ailenin yeniden kurumsallaşmasını sağlayabilecektir.

Şayet çocuk, cinsiyet rollerini dayısından öğrenmeyecekse, o zaman erkek çocuklar anneleri tarafından en hafif tabiriyle ana kuzusu, başka bir tabirle de kadınsı tavırlara sahip olacak, böylece erkeğin sonunun ilanı da kaçınılmaz olacaktır.

Kadınsı tavır sergileyen erkeklerin yaygınlık kazanması halinde, ihtimal maçoluk pirim yaparak, aranan ilk ve hatta tek özellik olabilecektir.

Sipariş usulü ile fiziki ve entelektüel anlamda mükemmel çocukların dünyaya gelmesi sağlanacaksa, belki hata yapabilen ve özür dileyen insanlar özlenir olacaktır.

Kadınların bu Amazonca meydan okuması karşısında belki erkekler resti görerek, cinsel tercihlerini değiştirecek ve Lut kavminde olduğu gibi eşcinsellik yaygınlık kazanacaktır.

Kadın ve erkek bu senaryodaki gibi rekabet yerine cinsiyetin ihmal, hatta inkâr edilmesiyle tek cins veya cinsiyetsiz bir çizgiye gelecekse; hep birlikte artık cinsiyetin ölümünü -şimdiye kadar ilan edilmediyse- ilan edeceklerdir. “Kadın ve erkek”, yerini “kadın veya erkeğe” bırakacaktır.

Kadınların hakimiyeti, erkekleri ikincil hale getirerek, kadınların 1960’larda erkeklerle eşitlenmek arzusuyla pantolon giymelerinde (Naisbitt-Aburdene, Ts.: 201) olduğu gibi erkekler de kadınlarla eşitlenmek için -hala etek kadınların kıyafeti kalırsa şayet- etek giymeye başlayacak ve İskoç erkekleri Top model olacaktır.

Tüketim iştihasının önlenemeyen yükselişi devam ederse, nihayetinde muhtemelen kadınla erkek birbirini tüketecek, ailenin ölümünün ilanı ile serbest ilişki yaygınlık kazanacaktır. Bu serbestiyet bazılarınca “duygular demokrasisi” (Giddens, 2000: 77) şeklinde okunabileceği gibi, bazılarınca da şayet iddia doğru ise avcı-toplayıcı dönemdeki hetairizme (Mann, 2004: 129) dönüş olarak okunabilecektir.

Evlilikler “ölüm bizi ayırana” kadardan “bir sonraki bildirime” kadara dönüşecek ve yerini “epizodik” bir ilişkiye bırakacak (Bauman, 1998: 133). Şayet bu gerçekleşirse, bekârlık, kısırlık ve evde kalmışlıkta olduğu gibi, bir yastıkta kocayın temennisi de tarihin tozlu raflarında yerini alarak antropolog ve etnologların ilgi sahasına girecektir.

Modern dönemlerde eğitimin okula, işin fabrika ve büroya, hastaların hastaneye bırakılmasıyla (Toffler, Ts.: 151) yeniden tanımlanan roller üçüncü dalgada işin tekrar eve dönmesiyle ailenin doğal haline geri dönüşü de gerçekleşebilecektir.

Belki de cins olarak kadın ve erkek, insan olma bilinciyle hareket etmenin yöntemini icat edecekler. Bu icatla kadınların güçlü olduğu dönemlerde kadın, erkeklerin güçlü olduğu dönemlerde erkek olarak nitelendirilen Tanrı, çok sık olmasa da, gücün el değiştirmesine bağlı olarak cinsiyet değiştirmekten, daha doğrusu böyle algılanmaktan kurtularak, cinsiyetten münezzeh olduğu kabul edilecektir.

Hz. Havva’nın Hz. Ademi kandırdığı gerekçesiyle, kadın hakkındaki ayartan ve ayartıcı kabuller, her ikisinin de şeytan tarafından kandırıldığı keşfedilerek, kadının değil insanın kandırıldığı teslim edilecektir.

İlk suçun kadın tarafından işlenmesi anlayışının terk edilmesiyle, ilk ceza olarak anneliğin de kadına ceza olarak verildiği düşüncesi, yerini, kadının tam da bu özelliğinden dolayı, Allah’ın Rahim ismini kadınla paylaşmasından hareketle olumsuz algı ve uygulamalara son verilebileceği de ihtimal dahilindedir.

Tarihte gerçekleşen kadın algısının cadı veya melek şeklinde resmedildiği görülmektedir. Olumsuz algıya işaret eden cadı resmini burnundan dolayı iş yapabildiğini, süpürgesinden dolayı işbölümünü çağrıştırdığını ifade edebilir ve ilk uçak fikrinin mucidi olarak okuyabiliriz. Melek ise olumlu özelliklere işaret eder. İster kadının kendini ifade etmesi, ister erkeğin onu algılaması isterse erkeğin kendini yansıtması olarak görülsün, aslında cadı ve meleğin her ikisinin insanı yansıttığı görülecektir.

Bütün bunlardan sonra bütün erkek filozofları gölgesinde bırakacak kadın filozoflar yetişerek, “neden hiç kadın filozof yoktur” yaman sorusunun muhatabı olmaktan kadınlar kurtulabileceklerdir.

Tarihte “kadınlar ne ister?” sorusunun bir kral tarafından bir başka krala sorulduğu söylenir. Herhalde, artık “erkekler ne ister?” sorusunu sormanın vakti gelmiştir. Bir kraliçe olarak olmasa da, soruyu ben soruyor ve “herhalde erkekler babanın olduğu bir evde yetişmek ve baba olmak isterler”i cevap olarak teklif ediyorum. Ama hakkın bilinmesine inanan bir kadın olduğu kadar haddin bilinmesine de inanan bir insan olarak, bunun sadece bir teklif olduğunu ifade ediyor ve cevabı muhataplarına bırakıyorum.

Kaynaklar

ERHAT, Azra,  (1984). Mitoloji Sözlüğü, 3. Basım, İstanbul.

BARBER, Benjamin R., (2003). McWorld’e Karşı Cihad, (Çev. E. BİREY), İstanbul.

BAUMAN, Zygmunt, (1998). Postmodern Etik, (Çev. A. TÜRKER), İstanbul.

BEST, Steven-KELLNER, Douglas, (1998). Postmodern Teori, (Çev. M. KÜÇÜK), İstanbul.

CAMPBELL, Joseph, (1992). Batı Mitolojisi, Tanrının Maskeleri, (Çev. K. EMİROĞLU), Ankara.

CAN, Şefik, (1994). Klasik Yunan Mitolojisi, 3.Basım, İstanbul.

FISKE, John, (1996). İletişim Çalışmalarına Giriş, (Çev. S. İRVAN), Ankara.

GIDDENS, Anthony, (2000). Elimizden Kaçıp Giden Dünya, (Çev. O. AKINBAY), İstanbul.

GÖKA, Erol, (2002). “Küreselleşme ve Ruh sağlığı”, Küreselleşme ve Psikiyatri, 9. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi, Malatya.

GÜNGÖR, Erol, (1995). Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, İstanbul.

KOCABAŞ, Füsun-ELDEN, Müge, (2001). Reklamcılık, 2. Baskı, İstanbul.

LULL, James, (2001). Medya, İletişim, Kültür, (Çev. N. GÜNGÖR), Ankara.

LYOTARD, J.F., (1997). Postmodern Durum, (Çev. A. ÇİĞDEM), 2. Baskı, Ankara.

MALINOWSKI, Bronislaw, (1989). İlkel Toplumlarda Cinsellik ve Baskı, (Çev. H. PORTAKAL), İstanbul.

NAİSBITT, J.-ABURDENE, P., (Ts). Megatrends for Women, (Çev. H. PEKİNER), İstanbul.

ÖNÜR, Huriye, (2004). Türk Toplumunda Cinsiyete Dayalı İşbölümünü Etkileyen Sosyolojik Faktörler, Malatya Uygulaması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Malatya.

RITZER, George, (2000). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, (Çev. S.S. KAYA), İstanbul.

TATAR, Hüsniye C., (2003). “Bir Tercihin Kapısında: Milenyumun Sinderellası Kalmak Ya da Medusası Olmak”, (Ed. Y. KAYA), İstanbul.

TOFFLER, Alvin, (Ts.). Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor, (Çev. M. ÇİFTKAYA), İstanbul.

TURNER, Brayn S., (1999). “Oryantalizm, Postmoderizm ve Din”, Postmodernizm ve İslâm, Küreselleşme ve Oryantalizm, (Der. A. TOPÇUOĞLU-Y. AKTAY), 2. Baskı, Ankara.

TÜRKÖNE, Mualla, (1995). Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü, Ankara.