29.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 999

Mitolojiden Postmodernizme Yeni(den)leşme: DeğişmeE ve Kadın – 3

 

SONUÇ: GELECEĞİN MİTOLOJİSİNİ ŞİMDİDEN OKUMAK(?)

Sonuç olarak, mitolojiden postmodernizme, kadının merkezinde veya kıyısında yer aldığı muhtemel birtakım değişmeler, yenileşme ve yenidenleşme çerçevesinde ve şartlı cümlelerle tartışılacaktır. Burada yeni tarihte hiç karşılaşılmadan gündeme gelene, yenidenleşme ise yaşanmış, bilinen veya hayal edilen durumların tekrar günümüze taşınmasına işaret etmek üzere kullanılmaktadır.

Kadının ikincil hale gelmesinin temelinde dölleyen erkek ve doğurgan kadın anlayışının bulunduğu iddia edilir. Bundan kurtulmanın yolu olarak da biyolojik devrimle çocuğun kadının bedeninin dışında üretilmesi gösterilir. Şayet gelecekte kadın döllenme olmadan anne olabilecekse bu, dini muhtevasının dışında ve bir başka şekilde Hz. Meryem’in anneliğinin biricikliğinin ortadan kalkmasıyla sonuçlanacaktır. Böylece her kadın, bir babaya ihtiyaç duymadan anne olabilecektir. Bu da babanın olmadığı aile fotoğraflarının görülebileceği anlamına gelecektir.

Babaya figüranlık rolünün bile verilmediği, baş rolleri anne ve çocuğun paylaştığı bir senaryonun kadınlar tarafından yazılacağı bir dünya resmedilecekse, bu da Gaia’nın oğlu ile birleşerek yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, cinsi birleşmeyi kastetmeden, güç birliği ederek anne ve çocuğun yaratacağı ve yaşayacağı bir dünyayı çağrıştırmaktadır.

Eğer babaya rol verilmeyen böyle bir senaryo gerçekleşirse, erkek çocuklar cinsiyet rollerini dayılarından öğrenmek zorunda kalacak, bu da anaerkil ailenin yeniden kurumsallaşmasını sağlayabilecektir.

Şayet çocuk, cinsiyet rollerini dayısından öğrenmeyecekse, o zaman erkek çocuklar anneleri tarafından en hafif tabiriyle ana kuzusu, başka bir tabirle de kadınsı tavırlara sahip olacak, böylece erkeğin sonunun ilanı da kaçınılmaz olacaktır.

Kadınsı tavır sergileyen erkeklerin yaygınlık kazanması halinde, ihtimal maçoluk pirim yaparak, aranan ilk ve hatta tek özellik olabilecektir.

Sipariş usulü ile fiziki ve entelektüel anlamda mükemmel çocukların dünyaya gelmesi sağlanacaksa, belki hata yapabilen ve özür dileyen insanlar özlenir olacaktır.

Kadınların bu Amazonca meydan okuması karşısında belki erkekler resti görerek, cinsel tercihlerini değiştirecek ve Lut kavminde olduğu gibi eşcinsellik yaygınlık kazanacaktır.

Kadın ve erkek bu senaryodaki gibi rekabet yerine cinsiyetin ihmal, hatta inkâr edilmesiyle tek cins veya cinsiyetsiz bir çizgiye gelecekse; hep birlikte artık cinsiyetin ölümünü -şimdiye kadar ilan edilmediyse- ilan edeceklerdir. “Kadın ve erkek”, yerini “kadın veya erkeğe” bırakacaktır.

Kadınların hakimiyeti, erkekleri ikincil hale getirerek, kadınların 1960’larda erkeklerle eşitlenmek arzusuyla pantolon giymelerinde (Naisbitt-Aburdene, Ts.: 201) olduğu gibi erkekler de kadınlarla eşitlenmek için -hala etek kadınların kıyafeti kalırsa şayet- etek giymeye başlayacak ve İskoç erkekleri Top model olacaktır.

Tüketim iştihasının önlenemeyen yükselişi devam ederse, nihayetinde muhtemelen kadınla erkek birbirini tüketecek, ailenin ölümünün ilanı ile serbest ilişki yaygınlık kazanacaktır. Bu serbestiyet bazılarınca “duygular demokrasisi” (Giddens, 2000: 77) şeklinde okunabileceği gibi, bazılarınca da şayet iddia doğru ise avcı-toplayıcı dönemdeki hetairizme (Mann, 2004: 129) dönüş olarak okunabilecektir.

Evlilikler “ölüm bizi ayırana” kadardan “bir sonraki bildirime” kadara dönüşecek ve yerini “epizodik” bir ilişkiye bırakacak (Bauman, 1998: 133). Şayet bu gerçekleşirse, bekârlık, kısırlık ve evde kalmışlıkta olduğu gibi, bir yastıkta kocayın temennisi de tarihin tozlu raflarında yerini alarak antropolog ve etnologların ilgi sahasına girecektir.

Modern dönemlerde eğitimin okula, işin fabrika ve büroya, hastaların hastaneye bırakılmasıyla (Toffler, Ts.: 151) yeniden tanımlanan roller üçüncü dalgada işin tekrar eve dönmesiyle ailenin doğal haline geri dönüşü de gerçekleşebilecektir.

Belki de cins olarak kadın ve erkek, insan olma bilinciyle hareket etmenin yöntemini icat edecekler. Bu icatla kadınların güçlü olduğu dönemlerde kadın, erkeklerin güçlü olduğu dönemlerde erkek olarak nitelendirilen Tanrı, çok sık olmasa da, gücün el değiştirmesine bağlı olarak cinsiyet değiştirmekten, daha doğrusu böyle algılanmaktan kurtularak, cinsiyetten münezzeh olduğu kabul edilecektir.

Hz. Havva’nın Hz. Ademi kandırdığı gerekçesiyle, kadın hakkındaki ayartan ve ayartıcı kabuller, her ikisinin de şeytan tarafından kandırıldığı keşfedilerek, kadının değil insanın kandırıldığı teslim edilecektir.

İlk suçun kadın tarafından işlenmesi anlayışının terk edilmesiyle, ilk ceza olarak anneliğin de kadına ceza olarak verildiği düşüncesi, yerini, kadının tam da bu özelliğinden dolayı, Allah’ın Rahim ismini kadınla paylaşmasından hareketle olumsuz algı ve uygulamalara son verilebileceği de ihtimal dahilindedir.

Tarihte gerçekleşen kadın algısının cadı veya melek şeklinde resmedildiği görülmektedir. Olumsuz algıya işaret eden cadı resmini burnundan dolayı iş yapabildiğini, süpürgesinden dolayı işbölümünü çağrıştırdığını ifade edebilir ve ilk uçak fikrinin mucidi olarak okuyabiliriz. Melek ise olumlu özelliklere işaret eder. İster kadının kendini ifade etmesi, ister erkeğin onu algılaması isterse erkeğin kendini yansıtması olarak görülsün, aslında cadı ve meleğin her ikisinin insanı yansıttığı görülecektir.

Bütün bunlardan sonra bütün erkek filozofları gölgesinde bırakacak kadın filozoflar yetişerek, “neden hiç kadın filozof yoktur” yaman sorusunun muhatabı olmaktan kadınlar kurtulabileceklerdir.

Tarihte “kadınlar ne ister?” sorusunun bir kral tarafından bir başka krala sorulduğu söylenir. Herhalde, artık “erkekler ne ister?” sorusunu sormanın vakti gelmiştir. Bir kraliçe olarak olmasa da, soruyu ben soruyor ve “herhalde erkekler babanın olduğu bir evde yetişmek ve baba olmak isterler”i cevap olarak teklif ediyorum. Ama hakkın bilinmesine inanan bir kadın olduğu kadar haddin bilinmesine de inanan bir insan olarak, bunun sadece bir teklif olduğunu ifade ediyor ve cevabı muhataplarına bırakıyorum.

Kaynaklar

ERHAT, Azra,  (1984). Mitoloji Sözlüğü, 3. Basım, İstanbul.

BARBER, Benjamin R., (2003). McWorld’e Karşı Cihad, (Çev. E. BİREY), İstanbul.

BAUMAN, Zygmunt, (1998). Postmodern Etik, (Çev. A. TÜRKER), İstanbul.

BEST, Steven-KELLNER, Douglas, (1998). Postmodern Teori, (Çev. M. KÜÇÜK), İstanbul.

CAMPBELL, Joseph, (1992). Batı Mitolojisi, Tanrının Maskeleri, (Çev. K. EMİROĞLU), Ankara.

CAN, Şefik, (1994). Klasik Yunan Mitolojisi, 3.Basım, İstanbul.

FISKE, John, (1996). İletişim Çalışmalarına Giriş, (Çev. S. İRVAN), Ankara.

GIDDENS, Anthony, (2000). Elimizden Kaçıp Giden Dünya, (Çev. O. AKINBAY), İstanbul.

GÖKA, Erol, (2002). “Küreselleşme ve Ruh sağlığı”, Küreselleşme ve Psikiyatri, 9. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi, Malatya.

GÜNGÖR, Erol, (1995). Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, İstanbul.

KOCABAŞ, Füsun-ELDEN, Müge, (2001). Reklamcılık, 2. Baskı, İstanbul.

LULL, James, (2001). Medya, İletişim, Kültür, (Çev. N. GÜNGÖR), Ankara.

LYOTARD, J.F., (1997). Postmodern Durum, (Çev. A. ÇİĞDEM), 2. Baskı, Ankara.

MALINOWSKI, Bronislaw, (1989). İlkel Toplumlarda Cinsellik ve Baskı, (Çev. H. PORTAKAL), İstanbul.

NAİSBITT, J.-ABURDENE, P., (Ts). Megatrends for Women, (Çev. H. PEKİNER), İstanbul.

ÖNÜR, Huriye, (2004). Türk Toplumunda Cinsiyete Dayalı İşbölümünü Etkileyen Sosyolojik Faktörler, Malatya Uygulaması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Malatya.

RITZER, George, (2000). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, (Çev. S.S. KAYA), İstanbul.

TATAR, Hüsniye C., (2003). “Bir Tercihin Kapısında: Milenyumun Sinderellası Kalmak Ya da Medusası Olmak”, (Ed. Y. KAYA), İstanbul.

TOFFLER, Alvin, (Ts.). Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor, (Çev. M. ÇİFTKAYA), İstanbul.

TURNER, Brayn S., (1999). “Oryantalizm, Postmoderizm ve Din”, Postmodernizm ve İslâm, Küreselleşme ve Oryantalizm, (Der. A. TOPÇUOĞLU-Y. AKTAY), 2. Baskı, Ankara.

TÜRKÖNE, Mualla, (1995). Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü, Ankara.

 

 

Entelektüel Özentiliği

 

“Türklerin bile hafızalarında karşılığı olmayan bir Türkçülük ve Milliyetçilik üretildi…

Bunu yapanlar Türklüğe ve Anadolu’ya aidiyeti de sorunlu kimselerdi…”

Bu sözlerin neresinden tutsanız her tarafı dökülüyor.

Bu sözleri söyleyen kişi, bu konuları hiç bilmiyor.

Bu nedenle ciddiye almamak gerekebilirdi belki ama, bu ifadelerden alınmayan insanları uyarmak bakımından sözleri söyleyeni değil, bu sözlerden bazılarının nasıl rahatsız olmadıklarını görmek için cevap vermek gerekir diye düşündüm.

Şimdi bakın!

Türklerin bile hafızalarında olmayan Türkçülük ve Milliyetçilik üretilmiş…

Milliyetçilik, her şeyden önce, 19.yüzyıl kavramıdır. Elbette, tarih boyunca Milliyetçilik vardır, ama, ideolojik bir kavram olarak görülmesi 19. Yüzyılda gerçekleşmiştir.

Türkçülük kavramı, zaten 20. Yüzyılda, başka Müslüman milletlerin yaptıkları sonucunda Türklerin istemeden kabullenmek zorunda oldukları bir kavramdır. Türk aydınları, Osmanlı Devletinin dağılmaması için her türlü fedakârlığı yapmış, fakat, sonuç alınamayınca kendi Milliyetinin korunmasına girişmiştir. Ayrıca, Anadolu dışındaki Türkler de bütün baskılar karşısında kendi özlerini korumak gereğini anlamışlardır.

Yanlış mı yapmışlar ey arkadaşlar?

İlk cümle içi boş, dünyanın akla uygun gidişatına ve gelişmesine uymayan bir cümle. Bunu geç.

Gelelim ikinci cümleye!

Türkçülüğü ve Milliyetçiliği yapanlar, Türklüğe ve Anadolu’ya aidiyeti sorunlu kimselerdi.

Bir kere, şu aidiyet meselesinden başlayalım.

Demek ki!

Türklüğe aidiyet meselesi son derece önemli. Bu ifadeleri sarf eden şahısla burada anlaşıyoruz.

Kendinde Türklüğe aidiyet hissetmeyenler devamlı sıkıntı çıkarmışlardır. Bu doğru.

Peki kim bu Türkçülüğü, Milliyetçiliği çıkaran ve Türklüğe aidiyeti olmayan şahıslar?

Sayalım, Sultan GALİYEF, Yusuf AKÇURA, Zeki Velidi TOGAN, Sadri Maksudi ARSAL, Ahmet AĞAOĞLU ve diğerleri.

Şimdi bu isimleri saydıktan sonra ve bu isimlerin yaptıkları işleri bildikten sonra, yukarıdaki sözleri daha fazla ciddiye almak mümkün olabilir mi?

Haaa!

Bir yerden okunmuş veya bir yerde hatırlatılmış MoizTEKİN’den bahsediyorsa; bu kişi hakkında biraz daha bilgi edinmesini, en azından otelde ölü bulunan Arthur KOSTLER’in 13. Kabile kitabını, edinebilirse, okumasını tavsiye ederiz.

Şimdi gelelim bu sözleri sarf edenin adına…

Ömer ÇELİK…

Kültür Bakanı ve Adana aidiyetli(!) kişi…

Neden çok fazla bilmediği bir konuda böyle bir ifadede bulunuyor diye soran olursa;

1-    Yazının Başlığı

2-    Konjonktür

3-    Görev

diye cevap verebilirim.

 

 

Çözüm Süreci Anayasa Sürecine Dönmesin

 

Süreci destekliyor muyum?

Evet

Endişelerim var mı?

Var

Endişelerime rağmen süreci destekliyorum.

Sonucu hep beraber bekleyip göreceğiz.

Süreci desteklemeyenler de mutlaka

Alternatif çözüm önerilerini ortaya koymalıdır.

Bu ülke 35 senedir terörle bölünmedi

Yâda bölünemediyse

Bundan sonra bölünemeyeceğine inanıyorum.

Elbette ki PKK içeride ve dışarıda

Kökü derinlere dayanan bir terör örgütü

Dış odakların bundan pek memnun olmaları düşünülemez.

İçerdeki muhalefetin endişelerini de anlayışla karşılamak

Gerektiği kanaatindeyim.

Bu insanlar bana göre yanılıyor olsalar bile

Bunlarında vatanseverliklerinden endişem yok.

Tarafların sağduyulu olmalarında fayda var.

Olaya birde şöyle bakmak gerekir

Abdullah Öcalan 60 yaşlarda bir terör ele başısı

Ömrünün yarısı dağlarda mağaralarda korkuyla geçti

Onbeş yıldırda hücrede

Onun çömezlerinin bir kısmı mecliste

Bir kısmı Avrupa da

Kandildekilerde dâhil dışarıdakilerin keyfi yerinde

Öcalan ın barışı istemesinden daha akıllıca ne olabilir.

Terör bir otuz sene daha devam etse

Öcalan hücrede ölüp gitse

Onun mantığıyla bakarsan daha mı iyi olur

Peki, bizim açımızdan bakalım

On binlerce şehit verdik

Terörü yok edemedik.

On binlerce daha şehit versek bitirebileceğimizin garantisi mi var.

Yâda Anadolu nun gariban Hasanıyla Kürt Mehmet

Ölmüş kimin umurunda

Hangi tarafta olursa olsun ölen bu ülkenin insanı değil mi?

Ama kandırılmış ama korkutulmuş

Sonra bu terör örgütünün yöneticileri

35 senedir bu ülkeyi bölemediyseler

Bundan sonrada bölemeyeceklerini anlamış

Hatalarının farkına varmış olamazlar mı?

Sonra pişman olmak bir erdem değil mi?

Bunlar iyi niyetli değil

Olabilir

Silahlı çıkmış silahsız çıkmış

Bunun benim açımdan bir önemi yok

Silahsız çıksalar

Bu insanlar gittikleri yerde silah bulamazlar mı?

Benimde bazı endişelerim var.

Ben bardağın dolu ve boş tarafını beraber görmeye çalışıyorum.

Önemli olan tarafların dürüst ve iyi niyetli olmaları

Barışın kalıcı hale gelmesidir.

Artık hiç kimse evladını bayrağa sarılı tabutun içerisinde görmek isteniyor.

Analar tabutlarına değil,

Evlatlarına sarılmalı.

İnsansız toprak vatan değildir.

İnsanın dirisi ölüsünden sevilmeye daha layıktır.

Terörsüz yarınlar

Huzur barış ve güven dolu gelecek temennisiyle…

Biiznillah

Haftaya yeni anayasayı yazacağım.

 

 

Yıkarız Dünyayı Başlarına!

 

 

1976 – 1977 yıllarında Güneydoğu’da yatılı bir okulda öğretmendim.

Bayrak törenlerinde, İstiklâl Marşı’nı bir kısım öğrencilerimize söyletemezdik ne kelime; o bir kısım talebeyi sıraya bile sokamazdık!

O talebeleri ara ki bulasın. Arazi olurlar, sanki yer yarılıp içine girerlerdi! Her biri kendine göre saklanacak bir delik bulurdu!

Bu yüzden okul müdürünü ve nöbetçi öğretmen arkadaşları bir sıkıntı alırdı. Ama o gibi öğrencilerle bir türlü başa çıkamazlardı.

X

O zamanlar ben, bu hareketlerin gerçek mahiyetinin pek farkında değildim!

Aslında, aynı örtülü ve dolaylı kıpırdanmalar ve gizli faaliyetler; İstanbul’da iken de vardı!

Ama ben, o zamanlar o hareketlerin de henüz ayırdında değildim!

“Doğu Kültür Derneği” gibi kamuflaj isimlerle kurulan birçok derneklere gençler girer çıkardı!

Özellikle doğulu bâzı arkadaşlar  -çoğunluğu tenzih ederim-  buraları mesken tutmuştu!

Sonraları anladım ki, gençlerimiz kandırılıyor!

Kendi devletine, kendi askerine, kendi polisine karşı dimağlarına kin, nefret ve düşmanlık tohumları aşılanıyordu!

Gençler nefretle bileniyor! Düşmanca tavırlar alıyor! Saf zihinleri; bölücü, ayrılıkçı fikirlerle dolaylı yoldan zehirleniyordu!

O günlerde ekilen acı tohumlar; bu günlerde fidan olarak ne kelime, her biri koca birer zakkum ağacı olarak karşımıza çıktılar!

Kamuflaj perdelerini indirdiler! Gerçek yüzlerini hayâsızca gösterdiler! Gerçek çehrelerini yüzsüzce açtılar! Açmaya da hiç çekinmeden devam ediyorlar!

X

Sayısız gözlemlerimden sadece birini anlatmış olmam; bölücü terörün bu günlere nasıl sinsi ve gizli bir çalışma sonucu geldiğini belirtmek içindir.

Son zamanlarda yeniden hortlatılan ve kendisini tekrar göstermeye çalışan terör olayları hafife alınmasın diye.

X

Fakat yine de bölücü, uğursuz emelleri için; gençlere el atanlar  -çok şükür ki-  halkımızdan istedikleri desteği alamıyor. Halktan umdukları arka çıkmayı bulamıyorlar.

İnşâallah hiçbir zaman da bulamıyacaklar. Çünkü geniş halk kitleleri işinde gücünde. Evinde barkında. İstediği gibi yaşantısını sürdürüyor. Hayatına devam ediyor.

Nasıl isterse öyle giyinip kuşanıyor. Neye inanmak istiyorsa ona inanıyor. Neyi yemek istiyorsa, onu yiyor. Nasıl ve kimle evlenmek istiyorsa, onunla evleniyor.

Evinde, barkında, köyünde kentinde, ayrıca hangi ayrı dili konuşmak istiyorsa öyle konuşuyor.

Çünkü Anadoludaki halkın; devletiyle bir alıp vereceği yok. Halkın, devletiyle herhangi bir sürtüşmesi, söz konusu değil.

Ne diyelim, kendilerini ayrı gayrı sayanlara; kendilerini farklı sananlara Allah iz’an versin. Şuur ve bilinç ihsan etsin. Akıllarını başlarına devşirsin.

X

1676

Biz Türkiye’deki herkesi kardeş biliyor. Öyle inanıyoruz. Çünkü âyet diyor: “Ancak mü’minler / inananlar  kardeştir.”

Çünkü aynı dili konuşuyor. Aynı dine inanıyoruz. İşte asıl temel budur. Sonrası ayrıntı. Birlik ve dirlik burada, bu ruhta, bu temelde yatıyor.

X

Bir gün dış kışkırtmalar bitecek. Çünkü dışarıdan üfleniyor, burada oynanıyor.

Bir gün o kışkırtanların çanlarına ot tıkanacak inşâallah.

Başkalarını içinde boğdukları fitne fesat; kendi ayaklarına dolanacak. Kendilerini vuracak.

Zira Allah, bir zâlime başka bir zâlimi musallat eder.Sonra döner onu da kahreder.

X

Evet bir gün dış kışkırtmalar bitecek. Sular durulacak. Gençlerimiz sun’î / yapay kıpırdanışlardan elini eteğini çekecek. Yersiz çıkışları terkedecek. Bilinçsiz hareketlerden usanacak. Onlardan uzak duracak.

Ele güne karşı bir yumruk gibi bütünleşecek.

Açık kalan kollar kardeşlerle yine dolup taşacak. Hasretle kapanacak.

X

Velhasıl bu günlere çok sinsi desise ve hilelerle gelindi. Menfur emellere; menfî usul ve metodlarla ulaşıldı.

Sırtlar Batıya, AB’ye, ABD’ye ve Kuzey’e yaslandı. Yani terör yedi düveli arkasına aldı.

Türkiye yedi düvele karşı, ikinci bir İstiklâl Savaşı yapar konumuna geldi.

Yeniden Millî Mücadele verir oldu.

Yeniden bir nefis müdafaasında buldu kendini.

Yeniden savaşın içinde  -hem de ne savaş-  binlerce şehit verdi. Onbinlercesi gâzi oldu.

Daha da veriyor, daha da oluyor!

Daha da verecek, daha da olacak!

Çünkü toprak; eğer uğrunda ölen varsa, vatan oluyor ancak.

Bu bakımdan Türkiye’de olanları basite indirgemeyelim! Olayları hafife almayalım.

AB aşkına Midyat’a giderken, evdeki bulgurdan olmayalım.

Unutmayalım ki, Türkiye’nin bütünlüğü her şeyin üstündedir.

Bütünlüğe gölge düşürecek durumlardan kaçınalım.

X

Bir bütün olarak AB’ye gireceksek, oh ne âlâ

Parçalanmamız pahasına mı olacak bu iş yoksa?

 

Alınmamız parçalanma pahasına olacaksa,

Bilsin Batı bunu, yıkarız dünyayı başlarına!

 

1677- 1679

 

 

 

Bir Mayıs

 

1 Mayıs günleri ülkemizde yıllar boyunca kanlı olaylarla kutlandı.  2009 yılında TBMM’de alınan karar gereğince Emek ve Dayanışma Günü ilan edilmesine rağmen 2009 yılı kutlamaları da olaylı geçti. ‘Sözde kutlama‘ sırasında vitrin camları kırıldı, polisten ve göstericilerden yaralananlar oldu. İstanbul’da 48 yaralı var. 108 kişi gözaltına alındı.

Bu nasıl bayram? Bu ne biçin kutlama?

2013 yılının 1 Mayıs’ı da kanla çirkinleştirildi. ‘Bir Mayıs’lar Taksim’de kutlanır‘ sözü; nerede ise, ‘Bir Mayıslar Taksim’de Kanlı Olarak Kutlanır‘ sloganına dönüştürülecek.

Devletimizin temsilcileri; ‘Taksim Meydanı’nda inşaat çalışmaları sebebiyle açılan çukurlar var. Orada kutlama yapılamaz.’ Dedi ve onbinlerce polis ile gelenlerin meydana girmesini engelledi. O kadar polisle gelenlerin can güvenliği pekâlâ sağlanabilir, kan akmasının önüne geçilebilirdi.

Neden yapılmadı? İki sebebi olabilir: Birincisi; ‘Ben devletim. Ne dersem odur. Otoriteme riayet edilsin!’ Düşüncesi. İkincisi; ‘Özellikle Taksim’de hükümet aleyhine slogan atılmasından duyulan rahatsızlık‘ olabilir. Nitekim 3 Mayıs 2013 günü, Başbakan, Taksim’in miting alanı olarak kullanılamayacağını açıkladı. Bu açıklamanın; ‘Ben ne dersem o…’ despotluğunda kalmaması için mâkul sebeplerinin açıklanması gerekir.

İşçi kuruluşlarının ısrarını da anlamak mümkün değil. Onların gerekçesi nedir? ‘Yasaklara uymamak suretiyle Devlete karşı zafer kazanmak ihtirası….’ Bu hareketin, devleti yıpratacağı, yıpranmış devletin herkes için olduğu kadar kendileri için de kayıplara yol açacağının idrak edilmemesi.

Bir başka tehlike, yazılı, sesli ve sesli-görüntülü medyanın tavırlarında kendisini ortaya koydu. Hiçbiri akl-ı selim ile hareket edemedi. Meseleye tek taraflı yaklaştılar, kamplaşma oluşturdular. Kimileri yasakları tenkit etti, kimileri yasaklara uymayanları… Cılız olsa bile, devletin de işçi kuruluşlarının da hatâlı olduğunu söyleyenler duyulmadı.

BİR MAYIS’IN ANLAMI NEDİR?

Hâfızâlarda kalan izlere göre 1 Mayıslar, ülkemizde kardeş kanının akıtıldığı korkulu günlerdir.  Geçmiş yıllarda, neyi kutladıklarını bilmeyen sorumsuz kuruluşlar ve kötü niyetli insanlar, kanlı çarpışmaları, yağmalamaları, vitrin camı kırma eylemlerini, sopayla yerdeki çiçekleri dövme çirkinliklerini…  kızıl bayraklar açarak gerçekleştirdiler. O günler, bizim acılı günlerimizdir.

Ülkemizde, işçilerle ilgili hiçbir olumlu gelişmenin oluşum tarihi 1 Mayıs değildir. Türkiye’de 3008 Sayılı İş Kanunu’nun kabul edildiği 1 Temmuz  (1936) günü,  İşçi Bayramı olarak kutlanması daha uygun bir gün olarak düşünülebilir.

1 Mayıs Bahar Bayramı da değildir. Bahar Bayramı’nın kutlanması için geleneklerimize göre en uygun gün, Rumî takvime göre 23 Nisan’a, Miladî takvime göre 6 Mayıs’a denk gelen Hıdrellez’dir. (1) Bütün Türk Dünyası’nda bilinen bir gündür. Kırım’da Tepreş (2) adı ile kutlanır. O halde 1 Mayıslarda sokağa dökülenler neyi  kutluyorlardı?

Emek ve Dayanışma Günü ile sokağa dökülenlere gerekçe verilmiştir. Bu gerekçenin verilmiş olması, fâhiş bir hatâdır. Bu hatâdan dönmek şerefi, hatâyı yapanlara ait olmalıdır.

BİR MAYIS’IN KÖKENİ

1 Mayıs, komünist rejimin hüküm sürdüğü ülkelerde, eski tarihlerden kalma köhnemiş bir âdetin uygulama günüdür. Ve o âdetin günümüzde hâlâ devam ettirilmek istenmesi, bir kızıl irtica olayıdır. Günümüzde en geniş kapsamlı 1 Mayıs kutlamaları Moskova’da düzenlenmektedir. Bir tarafta Komünist Partisi, diğer tarafta işçi sendikaları, Kızıl Meydan’ın farklı köşelerinde 100.000 kişilik gruplar  1 Mayıs için bir araya gelmektedir.

1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren Amerika Birleşik Devletleri (ABD) sanayileşme sürecini yaşıyordu. İşçiler, günde 16-18 saat çalıştırılıyorlar, fazla mesai hakkından yararlandırılmıyorlardı.  Bu durumu protesto etmek üzere 1 Mayıs 1886 tarihinde,  Chicago şehrindeki işçiler bir gösteri düzenlediler. Gösteride, yağmalama olayları yaşandı. Kalabalıkları dağıtmak isteyen emniyet güçleri ateş açmak mecburiyetinde kaldı. Açılan ateş sonucunda ölenler, yaralananlar oldu.

İşçiler, ölüm olayını protesto etmek için 4 Mayıs günü yeniden toplandılar. İşçilerle polisler arasında çıkan çatışmalar sırasında her iki taraftan da onlarca kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Her iki mitingi düzenleyenler aleyhine açılan dâvâ sonunda yedi kişi ölüm cezâsına çarptırıldı. Bunlardan 4’ü idam edildi. İki kişi 15’er yıl hapse mahkûm oldu.

İşte bu sebeplerle; 1 Mayıs gösterilerinin kanlı bir şekilde kutlanması, âdetâ gelenek hâline getirildi. Amerika’da başlayan

1 Mayıs kutlama alışkanlığı,  Rusya’da geliştirilmiş, dünyaya buradan yayılmıştır.  Rusya’da yapılan törenlerde kapitalizme, sömürüye, global sömürgeciliğe, adâletsizliğe, eşitsizliğe, savaşlara, baskılara ve yasaklara karşı tepkiler dile getirilir. Çok sıkı güvenlik tedbirleri sebebiyle cam kırma, yağmalama eylemlerine rastlanmaz.

1 Mayıs kutlamaları özellikle;  emeğin, sermâye tarafından dâima sömürüldüğüne inanıldığı ortamlarda ve zaman içerisinde, sol çevrelerin, sendikaların ve sermâye aleyhtarlarının kışkırtmalarıyla daha da sertleşti.  Diyalektik materyalizmden beslenen bu kışkırtmalar, uygun gördükleri kişilerin kafalarına; önce, işçi ile patronun bir araya gelemeyeceği görüşünü yerleştirdiler. Sonra da özellikle işçi kesimini  en büyük sömürgen olarak gördükleri patronlara düşman hâline getirdiler.  Günün birinde, işler çığırından çıktı, 1 Mayıslar, sağ – sol çatışmalarının yoğunlaştığı kanlı eylemler günü oldu.

İşçi kesimi ve temsilcileri; 1 Mayısları, çalışanlar arasında  birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücâdele günü, emeğin hak talebi günü olarak  kabul ettiklerini belirtiyorlar. Birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücâdele… Bunlar, takdirle karşılanacak kavramlardır. Bu temiz kavramların kanla kirletilmemesi arzu edilir. Hakları, imtiyazlılar ve gücü temsil edenler arasında paylaştıran düzeni savunmak ne kadar yanlış ise; bu yanlışlığı, vurup kırmalarla – kan dökerek önlemeye çalışmak  da  o derece  zararlıdır. Tarihte, hak arayışlarında ölçüyü kaçıranların hayatlarını kaybettikleri çok görülmüştür. Fakatkanlı gösterilen sâyesinde kazanılan hiçbir hak olmamıştır.

BİZDE 1 MAYIS

Ülkemizde ilk 1 Mayıs kutlaması, 1909 yılında gerçekleştirildi. İkinci Meşrutiyet döneminde Üsküp’te, 1911 yılında Selânik’te, 1912 yılında İstanbul’da gösteriler yapıldı.  1 Mayıs 1921 tarihinde İstanbul’da, Şirket-i Hayriye (3) ve Tramvay işçileri gösteri düzenlediler.  1 Mayıs 1922 tarihinde İmalât-ı Harbiye (4) işçileri Ankara’da 1 Mayıs için miting düzenlediler. 1923 yılına gelindiğinde, gösteriler; Mersin, İzmir, İzmit ve Adapazarı’na yayıldı.  1924 yılında işçilerin fazla olduğu  daha çok merkezde toplantılar düzenlendi. 1925 – 1932 yılları arasında 1 Mayıs gösterileri yasak kapsamında kaldı.  En büyük işçi eylemi, 1 Mayıs 1976’da gerçekleştirildi. 1 Mayıs 1977 tarihinde İstanbul’da, Taksim Meydanı’nda yapılan mitingde, 34 kişi öldü, 93 kişi yaralandı.  12 Eylül 1981 tarihinde, Türkiye’de 1 Mayıs günü, resmî tâtil olmaktan çıkartıldı, 1 Mayıs kutlamalarının meydanlarda gerçekleştirilmesi  yasaklandı. 1996 yılına kadar 1 Mayıslar kapalı salonlarda  kutlandı. Yasaklamadan sonra salon dışındaki  ilk  1 Mayıs gösterileri  1996 yılında, Kadıköy’de yapıldı. Bu gösterilerde, mağazaların vitrin camları kırıldı, yağmalamalar oldu, üç kişi öldü. Frenleyemediği yıkıcı – kırıcı emellerini, çiçekleri beyzbol sopası ile döven kızın  fotoğrafı, bu gösterilerin sembolü olarak zihinlere yerleşti.

*   *   *

Günümüzde,  soğuk savaş  dönemi gerilerde kaldı.  İşçileri, kanlı savaşlara âlet eden komünist rejim  yıkıldı. Terörist eylemlerle hak aramaya kalkışanların bir kısmı, yaşama haklarını bile kaybettiler. Kin ve nefret kusarak, kan dökülerek  hak elde edilemeyeceği anlaşılmış olmalı.  Devlet, 1 Mayıslara anti sol söylemlerle karşı çıkıyordu. Sağduyulu insanlarımız,  hak arayışları ile vitrim camı kırmak – yağmalama yapmak arasında bir ilişki kuramıyordu. Bu sebeple 1 Mayıs’larda korkular içerisinde idi.

O korkulu günlerin geride kalması, bir daha yaşanmaması için 1 Mayısların yine kapalı salonlarda ve fikir bazında değerlendirilmesi,   hak arayışları ile birlikte, huzur arayışlarına ve beklentilerine en mükemmel karşılık olacaktır.

Milletlerarası ekonomik bütünleşmeler sebebiyle yabancı sermâye, artık sınır tanımıyor. Bu gelişmeler; yeni istihdam alanları oluşturacak yerde, ekonomik krizlerin yaşanmasına, işsizler ordusunun büyümesine yol açıyor. Günümüzde;  işsizlere iş temin  edilmesi problemi,  herhangi bir işe sâhip olanların haklarının alınması çalışmalarının  önüne geçti. O halde, kapalı salonlarda yapılacak açık oturumlarda ilmî  araştırmalar ürünü olan  tezlerle ve tebliğlerle bu problemlere çözüm aranması dönemindeyiz.

————————————-

(1) Hıdrellez: Kelimenin doğrusu, Hızır İlyas’tır. Hızır, ölümsüz olduğuna inanılan bir peygamberdir. Çâresiz kalan inançlı insanlar, rahatlamak için bir çözüme kavuştuklarında, ‘Hızır imdada yetişti !’ Denilir. Burada ismi geçen Hızır, sözü edilen Hızır Aleyhisselâm’dır. İlyas ise, tabiatı canlandırdığına inanılan bir başka peygamberin adıdır. Rivâyete göre, Hz. Hızır ve Hz. İlyas  6 Mayıs günü bir araya gelerek, tabiatı bahara hazırlamışlar, dertlilere devâ, hastalara şifa dağıtmışlardır. Hızır ve İlyas söylenişleri, zamanla Hıdrellez şekline dönüşmüştür. Hıdrellez; eski Türklerde, Nevruz ile eşdeğerli olarak kutlanan çok önemli bir gündü. Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de Hıdrellez’i  kutlamaya devam ettiler.

(2)Tepreş: Kırım Türkleri arasında, Tepreç ve Kıdırlez olarak da anılır. Anadolu Türklerinde  Hıdrellez olarak isimlendirilen kavramla aynı mânâyı ifade eder. Kırım halk  yaşayışında, İlkbahar mevsimi; 21 Mart’ta başlar, 20 Haziran’da sona erer. Mevsimin tam ortası 6 Mayıs günüdür. 6 Mayıs, eski takvime göre 23 Nisan’a denk gelir. Bu gün, Yeşillik Günü olarak isimlendirilir. Tabiat da bu isimlendirmeyi doğrular. Mayısın ilk günlerinde, bitkilerin yeşillenmesi son haddini bulur. Bu günlerde kalpler neşe ile dolar, gönüller coşar.  6 Mayıs günü Hıdrellez’dir. Kırım’lı ihtiyarlar, ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğuna inanılan Hıdır İlyas’ın, o günde çölleri, tarlaları dolaşmaya çıktığını;  İslâmî ve insanî  güzel amelleriyle Allah (cc)’a yaklaşmış, Allah’ın sevgisini kazanmış olan müminlere  göründüğünü söylerler. İnanılır ki,  Hıdır İlyas her kime görünürse, o kişinin bütün arzuları yerine gelir.

(3)Şirket-i Hayriye: Günümüzde İstanbul’da faaliyet gösteren Şehir Hatları İşletmesi’nin o dönemdeki adı.

(4)İmâlât-ı Harbiye: Günümüzdeki Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun o dönemdeki adı.

 

 

3 Mayıs Milliyetçilerin Bayramı

 

Yıl 1944  03 Mayıs yine böyle bir bahar sabahı milli mücadelenin kara bağrında Ankara da bir kıyamet koptu. Bu kıyamet hayra alametti ama şer gibi gösterildi.

Böyle bir bahar sabahı bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları vatansızlara, imansızlara karşı dik durdular. Yeni nesiller ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar Allahsız, ahlaksız, ruhsuz bir felsefe ile yetiştirmek isteyenleri böyle bir görüşün temsilcilerini protesto ettiler.

3 Mayıs 1944 bir bahar sabahı milli destanların söylendiği meçhul şehidin yükseldiği meydanları kendi malum maksatları için kullanmak iman kalelerini devirmek “ulus meydanını”  “kızıl meydana” çevirmek isteyenlere karşı geldiler.

Senelerdir milli mücadeleyi yapan ruh, Kuvayı Milliye ruhu bu meydanlarda katledilmiş, Mehmetçiğin ve adsız kahramanların hakkı, yüksek makam bol harcırah milliyetçileri tarafından ” biz yaptık, biz yarattık etrafında sımsıkıyız” gibi beylik bayramlık nutuklarla bu meydanlarda gasp edilmişti.

3 Mayıs 1944 sabahı genç Kuvayı Milliyeciler çiğnenenlere hakkını vermek çiğneyenlere haddini bildirmek için harekete geçtiler. Bu hareket Rusya tarafından daima tehdit edilen Türkiye’nin İstiklal bakımından takdir edilen bir hareketti. Fakat kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyenler vatanları oturdukları sandalye kadar dar olan, Türklüğü değil Türk olmayanlara yar olanlar bu yerli ve milli hareketi hazmedemediler.

Çankaya ile emniyet müdürlüğü arasında mekik dokuyan yüksek isimler alçak seciyeliler karayı ak, akı kara gösteren hokkabazlar kendilerine karşı yapılan bu hareketi devletin, kanunun, hatta vatanın aleyhine bir hareketmiş gibi gösterdiler.

İlhamlarını Allah – Millet – Vatan sevgisinden alan deli denizler gibi köpüren bu coşkun ruhlara bu temiz alınlara çamurlar attılar. Faşist dediler. Kendilerine karşı girişilen bu hareketi vatana ihanet gibi gösterdiler. Kimsenin cebinde tekbir jilet bıçağı dahi yokken bu gençlik hareketi toplu tüfekli bir hareketmiş gibi gösterildi.

Türk milliyetçilerini devlete, kanuna karşı gelmekle suçlayan bu adamları bizzat kendileri kanun üstü konuşarak mahkemeler den evvel hüküm vererek kanunları vicdansızca çiğnediler. Bu adamlar bununla da kalmadılar yabancı deyince tüyleri diken diken olan Türk Milliyetçilerini  “yabancı parmağı” ile harekete geçen insanlar olarak gösterdiler vatan hainliği ile suçladılar.

Okul sıralarında iken komünizme kendini helak edercesine vatan için millet için mücadele açan gençleri fakültelerinden anarşist diye kovdular.

Adaleti politikanın kirli eline teslim ettiler. Vatan kara sevdalılarını yalın kılıç meydana atılan Türk Milliyetçilerini zincirlere vurdular. Divanı harbe verdiler. Zindanlara attılar. Tabutluklar, bayıltıncaya kadar dövülen insanlar mahzenlerde çürüyenler 1500 mumluk ampullerin altında dökülen ecel terleri.

Yerel mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararını Askeri Yargıtay bozdu ancak Alpaslan Türkeş ve arkadaşlarının beraat etmesine rağmen bu isnatların bu işkencelerin hesabını kimse vermedi.

3 Mayıs bunun için çok önemlidir ve Türkçülerin bayramıdır. Türkçülerin 3 Mayıs bayramı kutlu olsun.

 

 

İsveç’te Bir 23 Nisan

 

Türk Milleti ile ilgili hep sıkıntılı olayları anlatıp duruyorum. Ancak güzel şeylerde oluyor. Sizlerle onları da paylaşmak gerekir diye düşünüyorum. Medya denilen kuvvet, küresel güçler ile onların yandaşlarının elinde olduğu için malumunuz bir karartma var. Bizleri ilgilendiren hayati olaylara ilişkin gerçek bilgileri alamadığımız gibi moral bulacağımız güzelliklere de bu medyada rastlayamıyoruz…

Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan etkinlikleri kapsamında İsveç Türk Kadınlar Federasyonu ve Malmö Balgöç’ün davetlisi olarak İsveç’e gittim. Oradan Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a geçtim. Malmö ve Kopenhag’ta iki konferans verdim. Yüzlerce Türk ve Türkiye sevdalısı ile beraber oldum demeyeceğim adeta bu insanlarla kucaklaştık diyeceğim…

İyi ki de gitmişim. Daha önce değişik vesilelerle gittiğim İsveç ve Danimarka’da böyle canlı ve örgütlü bir Türk toplumu olacağını düşünmezdim. Demek ki, gidip görmek lazımmış.

Malmö’de üç tane Türk sivil toplum kuruluşu var; Balgöç, Türk Anadolu Derneği ve Atatürk Derneği. Bu üç kuruluşu da ziyaret ederek, başkan ve yöneticileri ile sohbet ettim. Ayrıca İsveç Türk Kadınlar Federasyonu’na da ayrı bir dikkat çekmem gerekiyor. Duyarlılıkları ve ilgileri karşısında, gerçekten duygulandım. Atatürk Derneği’nde, Büyük Önder’in “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişinin önünde çektirdiğimiz fotoğraf benim için büyük bir hatıra olacak… Türkiye’de bile böyle dernekler bulmak pek mümkün değil!

Düşünün bir kere; binlerce kilometre ötede Atatürk’e, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yüksek bir maneviyatla, bağlı olarak yaşıyorlar, çocuklarını bu düşüncelerle yetiştiriyorlar ve 23 Nisan’ı ülkemdeki bir kısım insanın aksine büyük bir coşkuyla kutluyorlar. Bu insanlardan haberdar olmak, onları bilmek, tanımak ve tanıtmak zorundayız. Bu bizim için kaçınılmayacak bir görev…

Bu insanların bazıları Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı da değiller. Doğu Türkistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Musul-Kerkük, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi Türk coğrafyasının değişik köşelerinden, İsveç ve Danimarka’ya gelerek yerleşmişler…

1989 zorunlu göç sırasında İsveç’e iltica eden ve Türkiye’yi o güne kadar görmeyen İsveç vatandaşı Bulgaristan Türklerinin “bizi ana ve babamız Atatürk sevgisi ile büyüttü, bizde o sevgiyle çocuklarımızı büyütüyoruz” sözleri, hepimiz için ibret alınması gereken sözler oldu.

Annesi Türk, babası Arnavut olup, Makedonya’nın Kalkendelen’inden ancak İsveç doğumlu Atiye kızımızın, güzel Türkçesiyle tadı ağzımızda kalan tulumba tatlısını ikramı ve samimiyeti, bizi ağlatacak cinstendi. Hele bir Tebrizli kardeşimin “unuttun bizi, unuttun Güney Azerbaycan’ı, unuttun Tebrizli kardeşlerini…” deyişi beni can evimden yani kalbimden vurdu.

İşte böyle! Dünyanın dört bir tarafından gelen Türkler, başka bir yerde pek göremeyeceğiniz şekilde, 23 Nisan’ı büyük bir coşkuyla hem de İsveç’in Malmö ve Stockholm kentlerinde kutladılar. Bende onlara hitabımda söylediğim gibi “hayatımın en mutlu 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı” onların arasında yaşadım.

Bir de özellikle belirmeliyim ki; gözü ve kulağı Türkiye’de olan bu kardeşlerimizin aklı fikri 20 Nisan’da MHP tarafından İzmir’de düzenlenen “Bayrak Mitingi”nde idi. Mitingin kalabalığı ve coşkusu, her görüşten Türk insanını gurbet ellerde çok mutlu etti. Onlarda hangi siyasi görüşe ve partiye mensup olurlarsa olsunlar, Devlet Bahçeli ve MHP’nin duruşundan fazlasıyla memnunlar. MHP ve Bahçeli’yi kendilerini ifaden eden kuvvet olarak görmeye başlamışlar…

Ne dedim yazının başında; dünyanın neresinde Türk Milletinin bir evladı varsa, kalbi bizle ve bizim için atan bu insandan haberdar olmak, o ve onun gibilerle bu mutlu günlerde beraber olmaya çabalamak zorundayız. İşte İsveç ve Danimarka’da böyle binlerce kardeşimiz var.

Hepsine selam olsun, Türk Milletinin Milli Egemenliği kutlu olsun, yarınlar ve bütün bayramlar dünyanın gül yüzlü çocuklarının olsun…

 

 

Başbakan, Akiller, Helalleşme

 

Başbakan R.Tayyip Erdoğan partisinin Kızılcahamam’daki kampında önemli açıklamalar yaptı. “Âkil Heyetleri” ve “Süreç” hakkındaki dört cümlesini yorumladım, bakalım siz ne diyeceksiniz.

1- Başbakan R.T. Erdoğan Âkil insanlar heyetlerinin Kurtuluş Savaşı zamanında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından oluşturulan Heyeti Nasiha‘ya benzetilmesine karşı çıktı. Ankara hükümeti tarafından kurulan ve Mehmet Akif’in de görev aldığı İrşat Encümeni‘ni hatırlattı: “Biz de kendi İrşat Encümeni’mizi kurduk yani Âkil İnsanlar Heyeti…” dedi.

İrşat doğru yolu göstermek demek. İrşat edene de mürşit denir. Meğer âkiller halka “nasihat” için değil, “doğru yolu göstermek” için görevlendirilmiş mürşitler imiş. (KCK davasında yargılanan ve âkil seçilen iki kişi de mürşid-i kâmil olmalı.)

Oysaki Marmara Bölgesi Âkil Heyetinin STK’lar ile yaptığı (benim de katıldığım) toplantıda Heyetin Başkanı Deniz Ülke Arıboğan bir yönlendirme, bazı fikirleri telkin etme gibi bir görevimiz yok, bizden istenen sadece halkın görüş ve duygularını tespit etmek ve bunları Ankara’ya rapor etmekten ibarettir” demişti. Bütün bölgelerde görevli âkillerin çoğu TV’lerde aynı tarzda konuşmalar yaptılar.

Yani Başbakan’ın halkı irşat etmek için görevlendirdiğini söylediği kişiler böyle bir görevlerinin söz konusu olmadığını söylemekte.

Başbakan’ın verdiği görevi bilmemesi söz konusu olamayacağına göre, ya âkiller görevlerini anlamamışlar veya doğruyu söylemiyorlar.

2- Başbakan âkil heyetlerinin “gittikleri her şehirde büyük bir misafirperverlikle karşılandığını ve dikkatle dinlendiğini” aktardıktan sonra şunları kaydetti: “Gerçekten son derece etkili oluyorlar. Malum medya kuruluşlarının art niyetli haberlerinin aksine, çözüm sürecine çok büyük katkı sunuyorlar. Yaptığımız anketlerde çözüm sürecine destek yüzde 58’den hamdolsun 70’e tırmanmış durumda..”

Oysaki Kocaeli’deki âkil heyetin programlarından yakından gözlemlediğim ve geçen haftaki yazımda açıkladığım üzere âkil heyetleri tepki ile karşılandılar, halkla nasihat ve de irşat edebilecek şekilde temas edemediler. Bir fikir beyan edemediler. Sadece toplantılara katılan vatandaşları dinlediler.

Başbakan yalan söylemeyeceğine göre âkiller hiçbir şey anlatmadan sadece okuyup üfleyerek veya büyü yaparak halkımızın desteğini artırmış olmalılar.

3- Âkil İnsanlar Heyeti İç Anadolu Grubu’nun süreci anlatmak için CHP’den randevu istediğini bildiren Erdoğan, “CHP Genel Başkanı kabul etmemiş. Şimdi hem bilmiyorum diye sağda solda feryat figan dolaşıyor, hem de öğrenmek için en küçük bir gayret göstermiyor” diye konuştu.

PKK ile müzakere sürecine karşı çıkanların, bu arada ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun, sorduğu ve cevabını alamadığı husus “PKK’ya ne verildiği” konusudur. Bu konuda kimsenin bilgisi yok. Başbakan ve çok yakın çevresi ile Öcalan ve çok yakın çevresi hariç müzakerede ne verildiğini kimse bilmiyor.

CHP lideri de bilmiyor, MHP lideri de bilmiyor, Âkiller de bilmiyor.

Demokrasilerde iktidar alternatifi olan ana muhalefet liderine ve diğer muhalefete stratejik önemdeki konular bizzat Başbakan tarafından özel görüşmelerle anlatılır. Bilgi verilir, mümkünse desteği alınmaya çalışılır.

Başbakan’ın ana muhalefet liderine hiçbir resmi statüsü ve görevi olmayan, görüşleri devleti ve hükümeti bağlamayan ve “Öcalan ile müzakerede ne alındı, ne verildi” konusunda hiçbir malumatı olmayan “âkil insanlar” aracılığıyla bilgi vermeye kalkışması tam bir demokrasi ayıbıdır.

4- Başbakan “çözüm sürecini” savunurken “Kardeşler arasında hesaplaşma olmaz, kardeşler arasında helalleşme olur” dedi.

Türkiye’de bir Türk – Kürt savaşı veya çatışması yoktur ve olmamıştır. Hiç kimseye sırf Kürt olduğu için ayrımcılık da yapılmamaktadır. Başbakan’ın önceki konuşmalarında isabetle ifade ettiği gibi “Kürt Sorunu yoktur. Kürt sorunu tabiri bizi ayrımcılığa götürür. Bu sadece terör sorunu.” Bunlarda insan, esrar kaçakçılığı, kara para aklama var. Ne ararsanız var. Biz terör örgütünün kimlerin elinde oyuncak olduğunu, kimlere taşeronluk yaptığını gayet iyi biliyoruz.”

Başbakan’ın bu tespiti doğrudur. Örgütün varlığını ve ideolojisini bir etnik kimlik üzerine oturtması bu gerçeği değiştirmez.

Müzakere Kürt halkıyla veya onun temsilcisi olan bir kurumla değil, terör örgütü ile yapılmakta. Senelerce kadın-çocuk, sivil-asker, Türkmen-Kürt demeden binlerce insanımızın ölümüne sebep olan; uyuşturucu, insan ve silah kaçakçılığı yapan; yine Başbakan’ın ifadesiyle “dinsiz veya Zerdüştolan örgüt lideriyle müzakere yürütülmekte.

Bu çete ve liderini “kardeş kabul edip helalleşmek” Türk Milletinin kabul edebileceği bir şey olmasa gerek. “Biz bu örgüte yenildik, şartları müzakere ediyoruz” denilse dahi, bu gerçek dışı, haysiyet kırıcı, yürek parçalayan cümle bile, PKK’lıları kardeş kabul ederek helalleşme kadar rencide edici olamazdı.

Başbakan’ın konuşma metinleri hazırlanırken bu hususlara dikkat edilmesi gerekir.

 

 

Popüler Kültürünüz Ne İse Siz O sunuz -3

0

 

Türkiye’nin popüler kültürle ilgilenmesi ve popüler kültür üretmesi hayati derecede önemlidir. En azından kendi insanının bin bir emek ve beklentiyle açtığı işyerine ‘Rain Kuaför’,’Cafe House’, ‘Centır’ gibi isimler vermesini anlayıp yönlendirebilir.

Gençler kahvehaneye gitmiyor ama cafeye gidiyor. Çünkü orada onun beklentilerine ve hayat algısına uygun bir ortam var.

İşyerinin adı ‘Yağmur Berber’ iken ‘Rain Kuaför’ yapan arkadaş şimdi işlerim açıldı, müşterim fazlalaştı diyorsa; sokaklar, mahalleler, şehirler yabancı tabeladan geçilmiyorsa ve hatta anne babalar çocuklarının ismini yabancı isimler arasından seçmeye başlamışlarsa buna hiç kimsenin nemelazım deme lüksü olamaz

Şunu kabul edelim; bizim ciddi ve kronik manada popüler kültür sorunumuz var. Çünkü medeniyetimizle aramızda hafıza sorunu var, çağdaş hafızayla günümüz insanı arasında sorun var.

Maalesef Osmanlı ile Cumhuriyetin bağlarını kesme çabası bizi kültürsüz bir toplum yaptı. Bu nedenle toplum kültürsüz ve bu nedenle kültür bu toplumun çatışma alanlarından biri oldu. Siyaset bile bu çatışma üzerinden sürdürülüyor ve toplumu ortak bir kültür paydasında buluşturmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

Bu topraklar kendi kültürünü yeniden üretemez, yeniden insanına tanıtamaz ve yaşatamazsa bu toprakların insanlarının başka popüler kültürlerin insanı olduklarını görürüz.

Batı kendi kültürünü çok daha fazla üretiyor ve hatta bütün dünyaya dayatıyor. Biz kendi popüler kültürümüzü üretmekten aciz bir toplum olduk. Bu yüzden medeniyetimizi yeniden inşa etmenin yolunu bulamıyoruz.

Ülkenin geleceği üzerine kafa yoran insanlar, sivil kurumlar, belediyeler ve devlet toplumun kültüre olan ihtiyacını görmeli ve onu karşılayacak tedbirleri almalıdır. Sanata takılıp kalıyoruz, sanat kültürü taşımak için gereklidir ama sanatın milli kültür kaygısı olmaması ne acı!

Bir zamanlar tekke ve zaviyeler vardı ve bu kurumlar dini bilgilerin yanında birer kültür kurumu olarak işlev görürlerdi. Bu gün dini hassasiyeti başat unsur yapan sivil oluşumlar günümüz insanının ihtiyacı olan popüler kültürü üretmeyi esas almıyorlar, kuru bilgi ve rükünler ile dar görüşlü, hoş görüsüz ve hatta mütecaviz yapıda insanlar yetiştirerek hayatın pratiği olan dinden kitleleri uzaklaştırıyorlar.

Mevlana, Yunus Emre, Nabi, Itri, Evliya Çelebi yılları ilan ediliyor, 2013 yılı Piri Reis yılı ilan edildi. Muhtelif anma günleri ve haftalar düzenleniyor. Bu yıllarda, gün ve haftalarda kim ne yapıyor? Bu vesilelerle yeni nesle yüksek kültürden kim hangi popüler kültürü üretiyor ve üretti? Her şey bir törenle başlar ve bir başka törenle biter. Biten törenle birlikte gün biter, hafta biter, yıl biter ve bütün sorumluluklar biter, her şey rahmetliyi anmak üzeredir, o cevherden yaşama katılacak bir değer üretilmez, sonra da nesil bozuluyor, toplum yozlaşıyor diye en önde feryat figan eder.

Benim asıl söylemek istediğimi sanırım şu örnek daha iyi açıklar; ‘Gülnihal’ Itri’nin bestesiydi, besteyi orijinal haliyle gençlere benimsetmek imkânsızdı ama rahmetli Barış Manço’nun esere kattığı yorum onu gençlerin diline ve gönlüne yerleştirmeye yetip artmıştı.

Mevlana yılını kutladık. Bu kutlamaların öneminin idrakinde olsaydık bir yıl boyunca onun hayat felsefesinden günümüz gençlerinin sorunlarına ne çözümler ürettirdik… 20 senedir Ahilik kutlamaları yapılıyor, bu kutlamalarda günümüz esnafının sorunlarına hangi çözümleri üretebildik, ilmi yönü dahi olmayan nostaljilerle günü kurtarıyoruz.

Mevlana yılında Mesneviyi okutabildik mi, Şemsi ve Makalatını tanıtabildik mi? Bu bir ilim ve inanmışlık meselesi. Milletinin geleceğinden kaygısı olmayanların anlayabilecekleri bir şey değil, çocuklarının yabancılaşıp yok olmasına alkış tutanların umursayacağı bir şey değil. Çünkü onlar binmişler bir alamete gidiyorlar ama akıl ve izan sahipleri siz ne yapmayı düşünüyorsunuz

Elbette bu işler bireysel düşüncelerle olmaz, bireysel düşünce, endişe ve arayış ve üretimlerin birikip iktidarı, siyasileri, sivil toplumu ve devleti etkilemesiyle olur. (bitti)

 

 

 

 

“Türkiyeli”lik Ne Menem Şey?

 

 

“Türkiyeli” demek!

Türkiye karışım demek!

Türkiye mozaik demek!

Türkiye sentez ve terkip değil demek!

Ayrışması hemen mümkün ve olası demek!

İsterse ve istediği an; ayrılması işten bile değil demek!

Eğer böyle yaparsa; bu, yerinde ve onca gerekli demek!

Zaten “Her kavmin kendi kaderini tayin etme hakkı vardır!” şeklindeki kanun; bütün bunlara çanak tutmuyor mu?

“Türkiyeli” demek; zoraki nikah.

Zoraki birliktelik içindeyiz demektir.

Her an, herkes kendi yoluna yalnız başına gidebilir!

Gitme ve bütünden ayrılma hakkı vardır.

Bu hakkı mahfuz ve saklı demektir!

X

“Türkiyeli” demekle, kendi temelimize, kendi elimizle dinamit koymuş oluyoruz.

“Türkiyeli” demekle, yamalı bohça olduğumuzu resmen kabul ediyor ve onaylıyoruz.

Gafletin bu kadarına pes doğrusu!

X

Yüzyıllar beraberliğinde bir oldu Türk-Eli.

Şimdi öz yurdunda var sanki yabancı eli!

 

Akılları salıverdik olduk başıboş bir deli!

Esiyor kafamızda kasırga gibi AB(e) yeli.

 

Asırlar var ki, üstünde insanların kaynaştığı Türk-Eli,

Oldu, bu insanlar birbirine yabancı Türkiyeli!

 

Binbir çeşit kavim varken dünyada, sayıları belli.

Milletler sayılı; devlet sahibi olarak temelli.

 

Bedende âzâlar olursa başına buyruk,

Vücut âtıl kalıp, olmaz mı birine kuyruk?

X

Türkiye’deki insanlara “Türkiyeli” demek. Bir bakıma AB’nin  -yersiz-  isteklerine çanak tutmaktır.

Aynı zamanda AB’nin sinsi, gizli ve örtülü amaçlarına da boyun eğmektir.

X

“Türkiye’de azınlıklar var!” kapısını, bir kere araladınız mı, artık sonuna kadar açılır! Kolay kolay da kapatamazsınız.

Muhayyel ve musavver yani tasavvur ettiğiniz sayısının da altından kalkamazsınız.

Nitekim  “AB raporunda Türkiye’de yeni azınlıkların imal edilmesi arayışları var!” (Mustafa

1727

Balbay, Cumhuriyet, 18. 10. 2004)

X

“Türkiyeli” tâbirini kullanmak ve  “Türkiyeli” deyimini yerleştirmeye çalışmak hem yersiz hem de yanlıştır.

Alenen ve açıkça Türkiye’nin azınlıklardan müteşekkil olduğunu kabul etmektir.

Bundan ise Türkiye’nin azınlıklardan / azlardan meydana gelen bir devlet olduğu sonucu çıkar.

X

“Her şeyden bir şey olur.” Hükmünce, elbette millet; bir çok unsurların temelde ve genelde birleşmeleri sonucu doğmuş bir topluluktur.

Birçok unsurlardan oluşmuştur ama, artık o unsurlardan hiçbiri değildir. Onlardandır ama onlar değildir. Yepyeni bir oluşumdur.

İşte Türk milleti de  -her millet gibi-  birçok birlerden oluşmuş yepyeni bir “birdir”. Yani millettir.

Tıpkı atomlar gibi. Her şey atomların belli bir düzen içinde birleşmesinden ortaya çıkıyor.

O yeni oluş, atomlardan ama artık o yeni şeye atom değil molekül deniyor.

X

İşte Anadolu ortamında oluşan Türk milleti, Anadoludakilerin, aynîliklerle yoğrulmuş yeni bir hamulesidir.

Anadolu’nun mayasını teşkil eden Türkler; Anadolu merkezli yükselişin, yayılışın temelini oluşturmuşlar. Türk milleti ismiyle bir sentez, bir terkip hâlinde dünyaya damgalarını asırlarca vurmuşlar. Ülkelerin taşında toprağında; insanların dimağında, kalbinde unutulmaz, silinmez izler bırakmışlardır.

İşte AB, ağızlarında çiğneyemedikleri bu büyük lokmayı, yani Türkiye’yi  yutabilmek için onu nasıl bölük pörçük ederimin hesabı içinde.

Bunun yolu ise Türkiye’yi azınlıklardan ibaretmiş gibi görmekten geçer!

Azınlıklardan oluşuyor diye bilmekten geçer!

Türkiye için  “Azınlıklar Ülkesi”  demek ise, Türkiye’yi küçük küçük parçalara ayırmak isteyişin örtülü ifadesinden başka bir şey değildir.

X

Batılıların  “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve büyük bir ülkedir.”  Demeleri; Türkiye’yi azınlıklara bölerek Türkiye’ye ve Türklere hâkim olmak istediklerinin sözel göstergesidir.

“İstanbul güzel bir şehir ama, bir de Türklerin elinde olmasa!”  diyerek içlerindeki gizli emelleri açığa vurmaları ve İstanbul ismini kullanmaktan ısrarla kaçınmaları; yine yukarıda geçen Türkiye aleyhinde azınlık arayışlarını doğrular mahiyettedir.

X

Yurt içinde ve dışında; her yerde herkesce tartışılıyor Türkiye

Neden olmasın, içtekiler ayırmışken halkı “Türkiyeli” diye?

X

Her şeyden bir şey olduğu gibi, bir şeyden de her şey olur. Yani bir şey çok şeye dağılabilir. Çok şeye ayrılabilir.

İşte AB; bu düşünceden hareketle Bir Şey’i Çok Şey yapmanın  -uzun yıllar-  faaliyeti içinde.

Bu bir şey Türkiye’dir!

AB, Türkiye’yi azınlıklara ayırarak Çok Şey yapmanın sinsi, hain gayreti içindedir.

Şimdilerde AB’nin takkesi düşmüş keli görünmüştür.

1728

Ama bundan artık kaygı duymamakta; Türkiye’de gafletle aşılanmış ilgili, bilgili ve yetkililere (!) bu görüşünü nasılsa benimsetmiştir. Bunun rahatlığı içindedir. Artık baklayı

ağzından çıkarmıştır.

Açık açık Türkiye’nin çok büyük ülke olduğunu söylemekte. Büyük nüfusa sahip bulunduğunu belirtmekte. Türkiye  AB’ye girerse, iktidarı Türklerle paylaşmalarının mümkün olmadığını ve olamıyacağını itiraf etmekte. Bunları çekinmeden yüzümüze karşı utanmadan söyleyebilmektedirler.

X

Ama iyi bilsinler ve akıllarını başlarına alsınlar ki: “Türkiye’de yabancıların anlamakta zorlandığı bir Anadolu mayası var.” (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 18. 10. 2004)

İşte bu, onların bütün istek ve hayallerini kursaklarında bırakacak.

İşte bu, onların yüzlerine bir Osmanlı tokadı gibi  -inşâallah-  tüm hışmıyla inecek.

X

Olanın yeri  “Türkiyeli”

Öpülmez onun kirli eli

Söyleyen kim ise “Türkiyeli”

Adını defterden silmeli

 

“Türkiyeli”lik ne menem

Dile gelir söyleyemem

“Türkiyeli”lik dostlar ne demek?

Vatana vermişken bunca emek

 

Bu vatanda yok ayrılık gayrılık

Uğrunda akar kanlar ılık ılık

Yok bu vatanda karalık sarılık

Varsa yoksa arada sırf ahilik

X

Kim demiş: Türkiye artık bitti tükendi diye!

Verecek tavizi yok Türkün, birkaç türediye

 

Ne niyetle olursa olsun bundan böyle söylememeli:

Kendini bilen, ağza almaz olsun demeyi  “Türkiyeli”

 

729 – 1731