29.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1000

Sokaklarımızın Eski Satıcıları (Bölüm2)

 

Sokaklarımıza zaman zaman uğrayan seyyar esnaflar da vardı. Bu esnaflar belli aralıklarla mahalleye uğrar, ancak bazıları da  işleri gereği hemen tüm günü burada geçirirlerdi.

Bunlardan kalaycılar genelde iki kişi olurlardı. Biri uygun bir arsada kazdığı küçük bir çukurda ateş yakarken, diğeri evleri dolaşır kalaylanacak kapları toplardı. O dönemde alüminyum, çelik veya teflon gibi malzemelerden üretilmiş kap kacaklar yoktu. Hemen bütün evlerde bakır kaplar kullanılırdı. Bu kapların mutlaka belli aralıklarla kalaylanmaları zorunluydu. Aksi halde zehirlenmelere yol açarlardı.

Hatırladığım kadarıyla en çok şaşırdığım şey, kalaylama işlemi bittikten sonra, değişik evlerden topladıkları kap kacakları, sahiplerine hiç karıştırmadan teslim etmeleriydi.

Bir diğer kişide sırtındaki çuval ve elinde taşıdığı torbasıyla geldiğini yüksek sesle bağırarak haber veren ayakkabı tamircisi ve boyacısıydı.

Kendine sokağın ortalarına denk düşen bir yer bulur, oraya tezgahını kurardı. Ayakkabıları tamir eder, boyar ve kenara dizerdi. O tarihte, ayakkabı kıt ve pahalı olduğundan eskiyen ayakkabıların topukları, burunları, tabanları tamir edilirdi. Ayrıca ayakkabıların çabuk aşınmalarını önlemek için, topuk ve burunlarına özel yapılmış madeni plakalar takılırdı.

Özellikle hanımlar için zaman zaman bohçacı kadın evlere uğrar, getirdiği çeşit çeşit kumaşları, dantelleri, el örgülerini, el işlerini, masa ve yatak örtülerini gösterir, fiyatlarının ne kadar uygun olduğunu anlatır, mallarını satmaya çalışırdı.

Sokağa seyrekçe gelenlerden biri de bileyici ustalarıydı. Beraberinde taşıdıkları, biley taşını ayak pedalıyla döndüren düzenekli ahşap aletlerini düzgün bir zemine yerleştirirler  ve “-bileyici geldi bileyici” diye seslenerek, müşteri beklerlerdi. Bu insanlar yalnız bıçakları değil, makasları da ustalıkla bileyleyebilirlerdi. Özellikle kurban bayramları öncesinde bileyici birkaç gün üst üste sokağa gelirdi.

Hallaç da sokağa nadir gelen, genelde ilkbahar ve sonbahar aylarını tercih eden, kendine özgü çalışma yöntemi olan bir kişiydi. Görevi, uzun süreli kullanım sonunda kıtıklaşan yün ve pamukları, yayından geçirerek kabartmaktı.

Kendi boyuna yakın bir yay ve bu yaya vurmak için kullandığı tokmakla sokakta gözükür, “hallaç geldi, hallaç geldi” diye seslenirdi.

Kabartılması gereken yatak ve yastıklar evin boş ve yeleken bir odasına yığılır, çağırılan hallaç kapısı kapalı camı açık bu odada, yün ve pamukları tokmaklayarak yaydan geçirir,  onları  eskisi gibi kabarık haline getirirdi.

Türkücü ve şarkıcılar genelde iki üç kişi olurlar, ellerinde günün meşhur şarkılarının sözlerinin yazılı olduğu kağıtları, satmaya çalışırlardı. Daha çok roman vatandaşlarımızın hem çalarak hem de söyleyerek neşe içinde sattıkları bu kağıtların bedeli bir kuruş kadardı. Gelip gitmeleri mahalleyi renklendirir ve eğlence kaynağı olurdu.

Eski dönemlerde evler genelde odun sobalarıyla ısınırdı. Su ısıtma ve yemek pişirme işlemlerinde en çok mangal kömürü kullanılırdı. Ayın bazı günlerinde kömür satıcısı sokağa uğrardı. Mangal kömürü satanlar ekseriyetle Kastamonulu veya Çankırılı olurlardı. Atın iki tarafına bağlanmış büyük mangal kömürü çuvalları ile mahalleye girer ve “- Elleme kömürü geldi” diye seslenerek, geldiğini duyururdu.

Çuvalların kiloları ve fiyatları sabit olurdu. İhtiyaçlarını uzun süreli karşılamak isteyenler, bu 25 kg ve yukarı ağırlıktaki çuvalları alırlardı. Ancak gereksinmelerini kısa süreli gidermek isteyenler, perakende kömür almak isteyenler, civardaki kömürcü ve oduncu dükkânlarına gitmek zorunda kalırlardı.

Sokaklarımıza gelen satıcılardan başka, bir de, duyuru amaçlı ziyaretçiler olurdu. Bunlar değişik gösterilerin habercileri olurlardı, reklam paytonlarıyla sokağımıza gelirlerdi. Kısmet olursa bundan sonraki yazımda, bunlarla ilgili bilgileri hafızam müsaade ettiği ölçüde, sizlere aktarmaya çalışacağım.

 

 

Medya Okur – Yazarlığı – 2

 

Medya okuryazarlığı konusunda çok farklı tepkiler alıyorum. Ne var bu kadar büyütecek? diyen de var, Medya okuryazarlığının bize ne faydası olacak? diyen de var.”Medyanın Kitle Anlayışı ve Pasif Alıcılaryazımda da belirttiğim bir soruyu tekrar hatırlattıktan sonra işin ciddiyetini biraz daha anlatmak istiyorum: Cevabını bulmamız gereken soru şu:”Kitle mi?“olmak istiyoruz yoksa “birey mi?”

Demokratik ülkelerde üç geleneksel kuvvet  “yasama,yürütme ve yargıdır”. Bu 3 kuvvetin kuvvetler ayrılığı niteliğinin bozulması, şaşırması, yanılması, hata yapması durumunda 4.kuvvet olarak medyanın devreye girmesi beklenirdi. Edmund Burke’un deyimiyle, gazetecilik (bir diğer deyişle medya)“Dördüncü Kuvvet”olarak tanımlanır. Bu “dördüncü kuvvet” masum insanların aleyhine verilen adil olmayan, haksız, yasa dışı hatta insani olmayan kararlara, hak ve adalet sınırları içinde karşı koymak, bunları eleştirmek ve iptal ettirmek için, mağdur ve bu tip yaklaşımlara karşı olan insanların başvurduğu iyi yönde kullanılabilen bir araç olmuştur. Ara ara sessizlerin sesi olmuştur.

Ancak son 10-15 yılda küreselleşmenin de aşırı ivme kazanması ve liberal kapitalist uygulamaların yumuşak bir şekilde ülkelere nüfuz etmesiyle birlikte “dördüncü kuvvet” iyi yönde etki eden bir kuvvet olmaktan çıktı. Bu yöndeki etkisini çoğunlukla yitirdi. Belirli güçlerin elinde spekülasyona dayalı, mali nitelikleri olan yepyeni bir endüstriye dönüşüp, küresel ve ulusal güçlerin hizmetine girdi. Aynı zamanda kitleleri etkileyerek, yasama, yürütme ve yargıyı derinden şekillendiren bir güç haline geldi.

Medya, bahsettiğim şekilde, bizim de içinde bulunduğumuz büyük insan kitlelerini etkilemeye çalışırken, ayrıca içinde bulunduğumuz devleti ve hatta başka devletleri dahi etkileyebilen/yönetebilen bir güç haline gelirken; kritik analitik yöntem ile okuma / eleştirel medya okuryazarlığı kavramı da bizim açımızdan büyük önem kazanmaktadır.

Bizler medya okuryazarlığı konusunda farkındalığımızı artırır, medyanın güçlü ve zayıf yönlerini, çalışma prensiplerini, önyargılarını, önceliklendirme yapılarını, bir rolünün olduğunu ve bu role uygun spor, magazin, sanat, finans, siyaset v.b konularda hileli bir niteliğinin olduğunu anlayabilirsek, medyayı kritik analitik düşünme becerileriyle okumayı öğrenebilirsek, o zaman medyanın olumsuz etkilerinden kurtulabiliriz.

Bu bağlamda eleştirel medya okuryazarlığı/kritik analitik okuma bir beceridir diyebiliriz. Hem de hayat becerisidir. Çok ama çok önemlidir. Küreselleşme ile birlikte hem yerel hem de ulusal kitle iletişim araçlarını anlama ve kullanma sürecinin bir parçasıdır. Bu da ancak kitle iletişim araçlarının kullandıkları teknikleri, yapısını, nasıl çalıştığını bilerek gerçekleştirilebilir. Bizler eğer medyanın nasıl çalıştığını, nasıl anlam oluşturduklarını, nasıl organize olduklarını, nasıl kurgu üzerine konuları anlamlandırdıklarını bilebilirsek ancak o zaman bu konu üzerine eleştirel bir bakış açısı geliştirebiliriz.

Bu konuda çalışmaları olan bir arkadaşımdan öğrendim. Bizi en çok hangi medya “etkileyebilir?, aldatabilir?”dedi ve cevabını da kendisi verdi: “Bizim en çok, sıklıkla takip ettiğimiz medya, yani benim, bizim dediğimiz medya”. Takip etmediğimiz medyanın bizi yönlendirmesi zaten mümkün değil. Biz genelde kendimizden gördüğümüz, kendimizden zannettiğimiz medyanın yayınlarına eleştirel gözle bakmayız, tamamen “pasif alıcı” durumunda rahat bir şekilde verilmek istenen algıları alırız ve zamanla hiç bizim fikirlerimize uygun gelmeyen birçok konuyu bile savunur hale gelebiliriz. Az olan savunma mekanizmalarımız da çöker. Medya yolu ile verilmek istenen yönlendirmelerin doğrultusunda algımız oluşur. Dolayısı ile Medya okuryazarlığı becerisini kazanırken, sadece fikirlerimizin karşısında yayın yapan medyayı değil, özellikle kendi takip ettiğimiz medyadan gelen bilgileri sorgulamamız, bu iletilere karşı bir seçicilik yapmamız gerekiyor.

Yine arkadaşım; “Türkiye’de haberlerin mutlak doğru olarak algılandığını ve dolayısı ile topluma haberler üzerinden rahatlıkla istenilen mesajların verilebildiğinden” bahsetti. Böylece bizim dikkat etmemiz gereken iki önemli konudan bahsetmiş oldu.

1.       Takip ettiğimiz medyaya karşı savunmasız oluşumuz 2. Haberlere karşı savunmasız oluşumuz. Bizim yumuşak karnımız buralar.

 

Eleştirel Medya okuryazarlığında medya ile ilgili bilmemiz gereken bazı bilgi ve kurallar vardır.

  • Medya kuruluşları, ticari çıkarları bulunan kâr amacıyla kurulmuşkuruluşlardır. Medya kuruluşlarının en büyük gelir kaynakları reklamlardır.
  • Medya mesajlarının içerisinde unutulmamalıdır ki saklı ticari anlamlar/algılar vardır. (Dünyadaki gazete, dergi, televizyon, film ve bilgisayar programı şirketlerinin yüzde doksan yedisi (%97) kurumsal holdinglere aittir)
  • Medyanın yayınlarını hazırlarken ticari çıkarlarına hizmet eden odakların menfaatlerine karşı duyarlı davranabileceklerini bilmemiz gerekir. (Anadolu’da bir deyim vardır “Parayı veren düdüğü çalar” diye.)
  • Medya kuruluşlarının bir diğer kuruluş amacı da bir fikri-ideolojiyi topluma yaymak, toplumu istenilen yöne yönlendirmek, istenilen yönde tutmaktır.” Dolayısıyla medya yayınları hazırlanırken yayınları hazırlayanların bir mesajı bize aktarmak, bizde istediği yönde bir algı oluşturmak için bazen para kaybetmeyi bile göze alabileceklerini bilmemiz gerekir. (Devlete ait resmi medya organlarının ise kâr amacı taşımaktan ziyade, belki de sadece resmi ideolojiyi veya o gün hâkim olan iktidarların olaylara bakışını yansıtmak amacıyla kurulmuş olmaları söz konusudur.)
  • Medyadaki ideolojik ve değer içeren mesajları üretenler, metinde yer almasını istedikleri medya mesajlarını titizlikle seçerler. Çünkü büyük bir izleyici kitlesi tarafından takip edildiği için, etkisinin de bir o kadar güçlü olduğunun bilinciyle hareket ederler.
  • Şu unutulmamalıdır. Objektif, değer yargıları taşımayan medya mesajları olmaz. Her haber bir yorumdur, her iletide hangi kısım öne çıkarılmışsa o yönde bir etkileme/yönlendirme vardır. Medya mesajları onu üretenlerin veya üretilmesini isteyenlerin inançlarını, değerlerini, görüşlerini ve önyargılarını içerir.
  • Medya mesajlarının içerisinde yine unutulmamalıdır ki, saklı toplumsal ve politik anlamlar vardır. Değişen aile yaşamları, politik tartışmalar, anket sonuçlarının açıklanması, yeme içme alışkanlıkları, boş zamanların değerlendirilmesi, kılık kıyafet gibi konularda toplumun yapısının dönüşmesinde veya bazı durumlarda değişmemesinde ve dönüşmemesinde toplumun konulara ilişkin değerlerinin, tutumlarının istenilen düzeye getirilmesinde büyük rol oynar.
  • Her medya aracının kendine özgü dili, üslubu, tekniği, estetiği ve oluşturduğu bir geleneği vardır. Hangi dilin, tekniğin neleri içerdiğini bilirsek eğer, medya okuryazarlığı becerilerimizi geliştirmekte oldukça faydalı olacaktır.
  • Medya, mesajları biçim ve içerik metodu kullanarak biçim ve içeriği ilişkilendirerek, bir konuyu benzersiz şekilde kodlayarak verir.
  • Farklı iletişim araçları ile farklı etiketler ve farklı mesajlar oluşturulur. Ancak sonuçta aynı etkinin verilmesi sağlanır.
  • Şunu bilmemiz lazım Medya çoğunluklakurgulardan oluşur.
  • Bir medya metni çözümlenirken şu soruların sorulması gerekir. Bu mesaj nasıl kurgulanmıştır? Gerçeği ne kadar yansıtmaktadır?
  • Her bir birey mesajları farklı farklı algılar ve yorumlar. Dolayısı ile aynı medyayı (TV, İnternet, gazete, reklam görselleri v.b) izleyen insanlar farklı farklı etkiye maruz kalırlar. Çünkü bireyin yaşı hayat tecrübesi, değerleri, yaşam felsefesi farklı farklıdır. (medyanın her yayını beni değiştirmek/yönlendirmek için değildir, bazen çocuğumu bazen babamı, bazen benim içinde bulunmadığım bir meslek grubunu, bazen bir güç odağını hedef alabilir. İyi bir eleştirel medya okuryazarı, medyanın, iletisiyle kimi/kimleri hedef olarak belirlendiğini iyi görebilmelidir)
  • Bir medya metni çözümlenirken şu soru dikkate alınmalıdır: Bu mesajı başkaları nasıl farklı şekilde anlayabilir?
  • Medya bizlere büyük ölçüde gerçeğin değişik sürümlerini sunar. Bize gerçekleri değil, kurguları/algılanan gerçekleri (yani algıları) sunar.

Yukarıda da belirttiğim gibi Kritik Analitik Okuma / Eleştirel Medya Okuryazarlığının öneminin kavranması, medya metinlerinin hangi şartlar dahilinde üretildiği ve bunun dağıtım süreçlerinin nasıl işlediğinin bilinmesi, bizlere medya mesajlarının okunmasında, analiz edilmesinde ve sorgulanmasında önemli katkılar sunacaktır.

Bizlerin medya metinlerini çok katmanlı okuyarak bize verilmek istenen mesajın altında yatan gerçek söylemleri çıkarmamıza yardımcı olacaktır. Küresel hegemonik güçlerin medya ilişkilerinin ve bu ilişkilerin toplumsal dönüşüme olan etkilerinin ayrıntılı bir şekilde farkında olmamızı sağlayacaktır.

Eleştirel medya okuryazarlığı bize bilimsel bir bakış açısıyla medya-sermaye-iktidar ilişkisinin çözümlenmesinde, bu ilişkinin varsa küresel aktörlerinin bilinmesinde, eleştirel bir bakış açısı kazandıracaktır. Bu kazanım bizi medyanın kolaylıkla yönlendirebildiği kitle olmaktan çıkarıp, oluşturulan algılara göre değil gerçeklere göre hareket eden, sağlıklı ve yerinde kararlar alabilen bir birey olmayolunda ciddi katkılar sağlayacaktır.

 

 

Farklılıklarla Yaşama Dersi: 3

0

 

İşte cevabım:

İnsanların tutum ve algılarını şekillendiren değerlerin pek çoğunun temelinde “din” yatar. Çünkü din hayata dair bir bakış açısı verir. Dolayısıyla insana dair de bir bakış açısı verir, zira insanı tanımlar. Bu nedenle farklılıkların nasıl algılanması gerektiğine dair değerlerimizde de dinimizin önemli bir rolü vardır.

Neden mi?

İslam dini farklılıkları Allah’ın birer ayeti olarak vurgular: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 13)

Ayet-i kerimenin de vurguladığı üzere farklılıklar Cenab-ı Hak’kın takdiriyle, tanışıp kaynaşma vesilesi olmak üzere yaratılmıştır. Yani farklılıklar tabiatları itibariyle birer tehdit unsuru değil, bu dünyanın olması gereken birer gerçeğidir.

O nedenle farklılıklar çatışma vesilesi değil, iyiye ve en güzele, ayette vurgulandığı üzere “takva”ya ulaşma doğrultusunda bütünleşme vesilesi olmalıdır. “Ben” olarak başarabileceklerimizin yanında “biz” olarak başarabileceklerimizi ve hayatta “biz” olarak varolmanın gücünü anlamamızı sağlamalıdır.

Peki biz bunu başarmış mıyız?

Bana göre evet. Milletimizin bu kaideyi çok iyi anlayıp hayata geçirdiğini, bu nedenle de farklılıklara karşı “biz” olma şuuruyla yaklaştığını tarihi gerçeklerden hareketle söyleyebiliriz.

Zira biz “ötekileştirme” kavramını Batı’dan ithal ederek tartışıyoruz. Bizim kavramsal mirasımızda böyle bir anlayış söz konusu değildir.

Öyle olsa idi, birçok milletle en az bin yıldır bir bütün oluşturmamız söz konusu olur muydu?

Bugün “ötekileştirildiklerini” iddia eden bazı kardeşlerimizle, bırakın bir arada yaşamayı veya başbakan, cumhurbaşkanı seçmeyi, aile kurmamız mümkün olur muydu? Sosyolojik olarak bunun bir örneği var mıdır?

İsteyenler ders verenlere sorabilir…

İslam dini açısından farklılıklara karşı tutumlarımızı belirleyen bir diğer önemli ilke de dinde zorlama olmamasıdır (Bakara, 256).

İnsanların en sert mücadele verdikleri ve çoğu zaman tahammülsüz oldukları alanlardan birinin, hatta belki de en önemli alanın din olduğu düşünülürse, bu ilkenin ortaya koyduğu metodun önemi de daha iyi anlaşılır. Zira, bir Müslüman ancak tebliğ edebilir (En’am, 107). İnanması için kimseyi zorlayamaz.

Dolayısıyla farklı görüşlere dair de tutum ve davranışlarını bu ilkeden hareketle şekillendirmek durumundadır. Burada kastedilen, doğru bilinenin anlatılması ve “doğru” diye nitelenmesinden kaçılması değildir.

Ancak bunu yaparken Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu üzere, haddin aşılması ve adaletin ve dolayısıyla hakların ihlal edilmesi kabul edilemez: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide, 8)

Bu nedenle savaşırken dahi “amaca ulaşmak için her yol mübah” olamaz. Öyle olmadığı için de hakimiyet kurmak adına mesela “suçiçeği hastalığı”nı yayamazsınız. Nitekim daha önce ifade ettiğimiz üzere, tarihimizde bu tip mücadele örnekleri var mıdır? Osmanlı’nın çekilmek zorunda kaldığı yerlerde kurulan devletlerin sayısını bir düşünün…

Netice itibariyle bizler farklılıklarla belki var olduğumuzdan bu yana yaşayan, bahsettiğimiz ilkeler doğrultusunda da bu farklılıklardan bir bütünlük meydana getirmeyi başarmış bir milletiz. Sadece Anadolu’da bin yıllık bir tecrübemiz mevcut.

Ders almak yerine hakkıyla ders vereceğimiz bir konuda kısır tartışmalarla kendimizi yıpratmanın kime faydalı olacağını unutmayalım…

 

 

İşi Doğru Yapmak mı, Yoksa Doğru İş Yapmak mı?

 

Dünyaya gelip de bir hayat süren her faninin önemli bir vizyonu olmalıdır. En önemli görev, amaç ve hedeflerimizden birisi de doğru iş yapmaktır. Doğru iş, zamana, zemine, duruma, ihtiyaçlara, beklentilere ve ileri vizyona uygun, sürekli değişen,  dinamizm ve esneklik gösteren bir yapıya sahiptir. Doğru iş, bir defa öğrenilip sürekli aynısı tekrarlanan bir iş değildir. Kim ki aynı işi en iyi öğrense dahi, yenilik ve gelişmelere kulak tıkayarak sürekli tekrarlasa, gelişimi durdurmuş ve geriye dönüşü başlatmış demektir. Doğru işi yapmak ve yaptırmak liderlerin işi iken, işi doğru yapmak veya yaptırmak ise, yöneticilerin işidir.

İşi doğru yapmak doğru işi yapmaktan farklıdır. Bir işi öğrenirsiniz ve sürekli aynısını kusursuz bir şekilde yaparsınız. Verilen emirleri harfiyen yerine getirirsiniz. Bana böyle emredildi veya böyle yapmam istendi dersiniz. İnsiyatif kullanamazsınız. Zira insiyatif kullanırsanız, verilen emirlerin dışına çıkmış olursunuz. Merdivene en güzel bir şekilde tırmanmayı öğrenmiş ve sürekli bu eylemi başarı ile yapabiliyorsunuzdur. Ancak, merdiven yanlış bir duvara dayanmış ise, birisi merdivenin yerini değiştirmiş ise, merdiven eskimiş ise, duvarın arkası uçurum ise ve duvar yıpranmış ise; bizim gözü kapalı merdivenden tırmanabilmemiz, başarılı olduğumuz sonucunu doğurmaz. Bütün olumsuzlukların bahanelerini başarı ile sıralamak ise, başarımıza hiç bir katkıda bulunmaz.

Çok iyi bir semer ustası olabilirsiniz. Çok iyi bir kaşık oyma ustası olabilirsiniz. Çok iyi bir tahta pencere imalat ustası olabilirsiniz. Çok iyi bir murat 124 ustası olabilirsiniz. Köyünüzün adet ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olabilirsiniz. Alışmadık belde kemer durmaz sözüne bağlılığınız özenle sürüyor olabilir. Dikkat ederseniz, yapılan eylemlerin hepsi de, mevcut ve bilinen işleri doğru yapmakla ilgilidir. Ama gerçekten yapılması gereken doğru iş bunlar mıdır?

Semerlerin kullanılma yeri olan eşeklerin dönemi kapanmıştır. En doğru iş olarak yaptığımız harika semerleri kime satacağız? Onun yerine değişim ve dinamizmin eseri olan yeniliklerin gerektirdiği daha çağdaş üretimlere geçmemiz doğru olmaz mı?

En kaliteli veya albenisi olsa dahi tahta kaşıkların kullanım yerleri oldukça sınırlı hale gelmiştir. En güzel kaşıkları üretiyor olabiliriz. Fakat kime satacağız?

Plastik pencere sistemlerinin hayatımıza dört nala girdiği bu günlerde, tahta pencerelerimiz ne kadar güzel olursa olsun, yeterli alıcıyı bulabilecek mi?

Hurdaya verilme zamanı bile geçmiş olan Murat 124’lerin çok iyi olan ustaları, daha fazla kullanım imkanı bulan modern otomobillerin ustalığına transfer olmadıkları sürece, işi doğru yapmış olmalarına rağmen, doğru işi yapmadıkları için işsiz kalmaya mahkumdurlar.

Köylerinin adet ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olup, hiç bir yeniliği köylerine sokmayanları bekleyen, çok büyük tehlikeler vardır.  Çağdaş teknoloji ürünlerini kullanmakta geciken veya direnenler, mevcut işlerini ne kadar doğru yapsalar dahi, doğru ve geçerli işlere kapalı oldukları için, yaşantıları sıkıntıya girecektir. Aynı zamanda, gereken işleri doğru yapanların yanında geri kalacaklar ve rekabet güçlerini kaybedeceklerdir.

Merdivenin doğru duvara dayanması, usta bir tırmanma yeteneğinden daha önde olmasının yanında; duvarın doğru olmasıyla birlikte sağlam ve güvenilir olması, merdivenin çağa uygun kalite ve sağlamlıkta olması, merdivenin uzunluğu ve iş yapma yeteneklerinin de doğru olması gerekir.

Kalabalık bir işçi ordusu çalıştıran bir fabrikanın orta düzey yöneticisi, çalışanlar arasındaki tartışma ve kavgaları çok iyi çözümleme yeteneğine sahip olabilir. Bu özellik klasik bir yöneticinin güya başarılı bir eylemi gibi gözükebilir. Önüne gelen işi iyi yapıyordur. Ancak, asıl doğru iş, işletme içerisinde kavga ve gerginliklerin olmadığı, karşılıklı sevgi, saygı, hoşgörü, affetme, paylaşma, dayanışma gibi yüksek kaliteli insan faktörlerini geçerli kılarak, çatışmaların olmadığı veya kaliteli bir şekilde yönetilebildiği bir çalışma iklimi oluşturmaktır. Hepimiz iyi biliriz ki, olmaması gereken olumsuzlukları oldurarak onları güya başarı ile çözmek, elbiseyi söküp yeniden dikmek gibi, beyhude yapılan bir eylemdir. Asıl olan mevcudu söküp tekrar dikmek yerine, yeni elbiseler üretmek daha akılcıdır.

Unutmayalım, her akıtılan ter mübarek değildir. Her, çok meşgul kişi de başarılı veya kaliteli değildir. Profesyonel hırsızlar da çok ter akıtarak, süper eylem planlarını uygulamaya koyarlar. Belki de işi doğru yaparak güya başarılı da olabilirler. Ancak, yapılan iş baştan yanlıştır, kanunsuzdur ve de kalitesizdir. İşi gereği gibi yapsalar dahi…

Bir cerrah organ hırsızlığı yapıyorsa  veya bir bilgisayar mühendisi bankalardan bazı kişilerin hesaplarını boşaltıyorsa; planladıkları işi doğru ve güya başarılı olarak yapsalar dahi, işin kendisi yanlış ve kalitesiz olduğu için, kişisel kalitelerini de yerlere seriyorlar demektir.

O HALDE, yıllardır başarıyla yaptığımız önümüzdeki işlerimizi yeniden gözden geçirelim. Hala doğruluklarını ve yüksek kaliteli olma özelliklerini koruyorlar mı? Hala, değişen ve gelişen her türlü şartlara uyum sağlamış vaziyetteler mi? Hızla değişen ve kendini yenileyen teknolojiye, insan beklentilerine, yaşam kalitesine  ve toplumsal kaliteye hizmet etmeye devam ediyorlar mı? Yüksek kaliteli bir insan olmanın unsurlarını taşıyorlar mı? Kaliteli yaşamın tüm hırsızlarından arınmışlar mı? Gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli bir miras bırakma özelliklerini koruyorlar mı?

Selam, sevgi ve dualarımla….   Allah’a emanet olunuz.

 

 

Gebze Fatih İle Anılmalı

 

Üniversitelerin tarih bölümü öğretim görevlileri ve öğrencilerinin yanı sıra çok sayıda tarihi konulara ilgili Gebzelinin de takip ettiği Hünkâra Vefa Uluslar Arası Tarih Sempozyumu’nun açılış konuşmasını Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker gerçekleştirdi. Her yıl düzenlenen etkinliklerle Fatih Sultan Mehmet’i vefat ettiği topraklarda, Gebze’de andıklarını söyleyen Başkan Köşker, Fatih’in 532. Vefat yıldönümünde daha kapsamlı bir anma etkinlik programı hazırladıklarını söyledi.

Köşker, “Sanayi şehri olarak bilinen ve tarih-kültür şehri olmaya namzet Gebze’mize hoş geldiniz. Fatih’in torunları olarak bizlere düşen görev; tarihe yön vermiş bir şahsiyete vefat ettiği kentimizde anmak, sahip çıkmak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Onun ruhaniyetine, vizyonuna ve misyonuna sahip çıkmak bizlere düşen bir diğer görevdi. Gebze Fatih ile anılan bir şehir olmalı diye düşündük. Gebze’nin Fatih ile anılır olması için, bu sene onun adına yakışır büyüklükte bir etkinlik düzenledik. Vefa duygusunu aşan perspektifle bugün burada bir araya geldiğimiz tarih sempozyumunu oluşturduk. Fatih anmak demek yeniden tarihin merkezinde yer almak demektir.

150 BELGELİ FERMANLAR KİTABI

Tarihin akışını değiştiren yeniden dizayn eden bir şahsiyet olan Fatih Sultan Mehmet, statükoya meydan okuyarak yeni bir tarih inşa etti. Tarihsel hafızamızı kaybettiğimizde kültürel bilicimizi de kaybetmiş oluruz. Hünkara Vefa Tarih Sempozyumu ile gençlerimize tarih bilinci kazandırmak istiyoruz. Fatih dönemi birçok açıdan incelenmeye değer bir dönemdir. Çok değerli misafirlerimiz, bizler bu etkinlikleri düzenlerken Gebze Fatih ile anılır bir kent olacak hedefini önümüze koyduk. Bu sempozyumun uluslar arası literatüre geçecek tezlerin ortaya atılacağı bir sempozyum olmasını temenni ediyoruz. Sempozyum ve anma etkinlikleri bir hizmete daha vesile oldu. Fatih’in fermanları titiz bir çalışmayla bir kitapta toplandı. 150 belgenin yer aldığı bu kitap geleceğe bir kültür mirası olarak aktarılacak inşallah” dedi.

 

 

 

Dil Yoksa, Kültür de Yoktur

 

‘Dil yoksa, kültür de yoktur. Kültürün olmadığı ortamlarda millet de olmaz.’ Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, ‘Dil’in Kimliğimiz Bakımından Önemi’ni anlatıyor. 
GİRİŞ:
‘Ben gelesiye herif vınlamış.’, ‘Sen gidesiye ben oki oldum.’
‘Nüans farkı ile çakozlayanlar.’, ‘Tiki oğlanları, ciks kızları görünce manyaklaşanlar….’ 
‘Oha olanlar’, ‘çüş olamayanlar’, ‘vicdan yapanlar (muhatabını kendisine acındırmaya çalışanlar), ‘su yapanlar (ciddi olamayanlar) ve daha niceleri…

Dil bayrağımız Türkçemizi, Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Ağzımızdaki ana sütü gibi temiz ve ak Türkçemizi’ yozlaştırıp, bir derin çukurun dibine attılar. Türkçe hassasiyeti olanlar, Türkçemizin millî varlığımızdaki yerini idrak etmiş vatanseverler, Türkçe gönüllüleri, dilimizin eski ihtişamına, yüksek ifâde gücüne, eşsiz mûsikîsine tekrar kavuşabilmesi için, Türkçemizi kurtarmak için çırpınıp duruyorlar. 
Onlar, zihni Türk-İslam tarihiyle meşgul; hayalleri milletimizin zaferleriyle, kulakları ezan sesleriyle ve Abdülkadir Meragi’den Itrî’den, Dede Efendi’den miras kalmış mûsikîmizle dolu, gözleri mimarî şaheserlerimizle parıldayan, elleri âminlere açılmış insanlarımızdır. Elbette gayretleri boşa gitmeyecektir. Onlar; Türk’ün medeniyet ve kültür savunucusu; İslam’ın, İ’lâ-yi kelime-t’ullah kavramının son ordusudur. Kuru bir taş parçasının üzerine düşen tohumu yeşerten yüce güç, gayretleri boşa çıkarmayacaktır. O bizlere; adaletiyle değil, merhamet ve şefkatiyle muamele edecektir. Hepimiz değilsek bile, içimizde bu muameleye mazhar olmayı hak edenler mutlaka vardır.    
Bir milletin dili ne kadar güçlü olursa, milletin kendisi de o kadar güçlü olur. Türkçe varsa, biz de var olmaya devam ederiz. Açık ifâdesiyle, Türkçenin bozulması, yozlaşması sâdece dilimizle ilgili bir durum değildir. Kimilerine göre 5.000 yıllık, kimilerine göre de 40.000 yıllık tarihi olan bir milletin, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi meselesidir. Bunun bilincinde olanlar aynı zamanda bu bilince sâhip olanların sayısı artırmaya çalışıyorlar. 
Bu gün, böyle bir kültür aşığı ile Emekli Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer ile; candan aziz vatanımız kadar değerli bir varlığımızı, Türkçemizi konuşacağız. 

İyi okumalar Efendim! 

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, dil –  kültür ilişkisini açıklar mısınız?
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Bir toplumda geçerli olan ve gelenek hâlinde devam eden her türlü duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış öğelerinin tamamı diye târif edebileceğimiz kültürde ‘dil’ ana unsur durumundadır.
Çetinoğlu: Neden ana unsur?
Ecer: Çünkü dil kişiler arasında en etkin, sürekli ve tabîi bir iletişim aracı, aynı zamanda kültürü elde etmek için kullanılan bir araç durumundadır. Zira dil; ilim, din veya felsefeyle ilgili her türlü düşüncenin taşıyıcısıdır. 
Çetinoğlu: O halde dil nedir? 
Ecer: Dil, düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam bakımından ortak olan öğelerden ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan gelişmiş bir sistemdir. Bu ses ve anlam bakımından ortak olan öğelerin, yani dili oluşturan kelimelerin ‘gözle görülebilen veya elle dokunulabilen işaretler’ halinde biçimlenmesine de yazı denilmektedir.  Konuşma imkânına sâhip olamayanlar yazı ve işaret dilleriyle iletişim sağlarlar. Genel bir ifadeyle insanlar arasında anlaşmayı ve insanın duygu ve düşünceleri ile başarılarını anlatmayı sağlayan araca dil adı verilir. 
Çetinoğlu: ‘Başarı’ Dediniz. Başarıdan kastınız nedir?
Ecer: İnsanın başarıları denildiği zaman, insanın meydana getirdiği ilim, felsefe, sanat, teknik… vesaire, başka bir ifâdeyle insanın kültürü akla gelir.
Dilin bulunmadığı yerde insan kültürü de, bilimi de, ‘tarihi varlık olma özelliği’ de söz konusu olamaz. Yani insanlar birbirleriyle ve kuşaklar kendi aralarında anlaşmayı dil ile sağlarlar. Sağlamakla da kalmazlar, eski kuşaklar başarılarını, çalışmalarını, düşünce şekil ve sistemlerini sonraki nesillere dil ile aktarırlar. 
Çetinoğlu: Dilin oluşumu hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Ecer: Dil hazinesi kendini benimseyene önceden biçimlendirilmiş bir düşünmeyi de sunar. 
İnsanoğlunun var olduğu günden beri dil vardır. Tek kişi dili oluşturamaz. Dili, kullanılmakta olan araç olarak hazır bulur ve konuşa konuşa bu dili edinir.
Bir başka bilim adamına göre ise; Dil, bir insan eseridir.  Dolayısıyla insanî ilgi ve etkinliklerdeki kaynağı dışında anlaşılması mümkün değildir. 
Çetinoğlu: Yâni?
Ecer: Dil, sosyal bir varlık olan insanın ürünüdür. İnsandan önce vardır ve insan doğduğu zaman tarihî varlık oluşu gereği dili yeniden icat etmek durumunda değil, var olan dili öğrenmek durumundadır. 
Çetinoğlu: ‘Dil toplumun ortak malıdır’ Diyebilir miyiz?
Ecer: Dil, toplumdan bağımsız olamaz. Prof. Dr. Muharrem Ergin’e göre ‘Dil, bir gizli antlaşmalar sistemidir.’ Bu antlaşmalar sistemine göre varlıkları, kavramları, hareketleri, çalışmaları karşılayan kelimeler üzerinde, bir milletin bütün kişileri gizli bir sözleşme yapmış gibidirler. Bir milletin bütün kişileri herhangi bir varlığı hep aynı kelime ile karşılarlar. Ancak bu kelimeler milletten millete değişir ve böylece farklı diller meydana gelir. Prof. Ergin bu hususu; ‘Her kavmin bir gizli antlaşmalar sistemi olduğuna göre yeryüzündeki kavimler kadar dil vardır.’ Şeklinde açıklar.
Milleti düşünmeden dili düşünmek mümkün değildir. Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, aynı konuyu ‘Bir kimse, düşünce ve duygularını konuşma yolu ile başkalarına aktaracağına göre, dilin var olabilmesi aynı zamanda insan topluluklarının varlığına bağlıdır.’ Cümlesiyle özetler.
Çetinoğlu: Dilin nasıl oluştuğunu sormuştum, zannederim cevap verme noktasına ulaştık…
Ecer: Dilciler ilk dilin, tabiat seslerini taklitten doğduğunu ileri sürerler. Ancak bunun ispat edilmesi zordur. Prof. Dr. Muharrem Ergin bu hususu ihtiyatlı ve mutedil bir ifadeyle şöyle açıklar:
‘Dil insanla birlikte var olageldiğine göre bu gizli antlaşmaların kökleri ilk insanlara kadar gider. Yalnız bu gizli antlaşmaların doğuşu ve mâhiyeti bilinmemektedir. Varlıkların ve hareketlerin sözlerle karşılanışı gibi bu karşılayışın aynı kavimlere göre farklı oluşunun da sebepleri ve mâhiyeti meçhulümüzdür. Bu hususta mevcut kanaat dillerin doğuşundan tabiattaki sesleri taklidin mühim bir yeri olduğu merkezindedir. Bugün her dilde ses taklidinden doğdukları açık olan bazı kelimeler de mevcuttur. Fakat böyle bir istisna dışında büyük kelime kütlelerinin herhangi bir ses taklidi izi taşımadıkları da muhakkaktır.’
Çetinoğlu: İlk insanlar kendi kavimlerine göre bir dil oluşturmakla, kendilerinden sonra gelenlere büyük bir hizmet yapmış oluyorlar… 
Ecer: Evet! İlk insandan sonraki nesillerde her doğan insan kendini -belirli bir oranda- gelişmiş bir dil içinde bulur. Prof. Dr. Kerim Yavuz yeni doğan çocuğun dili öğrenmesini şöyle anlatır:
‘Çocuk dünyaya geldiği ailesi içinde yaşamaya başladığı andan itibaren orada günlük hayatı, hayat tecrübelerini, davranış şekillerini, canlı cansız bütün varlıkları tanıyıp öğrenirken, bunlarla birlikte ailesinin dilini de öğrenmektedir… Çocuk, dili ile; gördüklerini, hissettiklerini ve düşündüklerini gelişmesine uygun olarak ifade etmeye çalışır. Dil, toplum içinde bir anlaşma vasıtası değil, aynı zamanda o insanın içinde yaşadığı dünyayı, hayatı görme, kavrama, anlama ve değerlendirme imkânı da verir.’
Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ‘Fert konuştuğu dili hazır bulur. Dil, ferde cemiyetin bağışladığı en büyük miras ve donanımdır. Ana, baba, çevre, okul, çocuğa dil vasıtasıyla cemiyetin asırlar boyunca biriktirdiği hayat tecrübesini ve kültürünü de aktarır.’ Cümleleriyle anlattığı gerçeği, felsefeci Nermi Uygur, ‘Kültür Kavramı’ ve ‘Dil Yönünden Fizik Felsefesi’  isimli eserinde; ‘Kendimi dil olmadan bulduğum hiç bir zaman birimi hatırlamıyorum.’ ifadesiyle ortaya koyar. 
Çetinoğlu: Dilin insanı, diğer canlılardan ayıran bir özellik olma vasfına da sâhiptir değil mi?
Ecer: Çok doğru. Dil, aynı zamanda, insanların hayvanlardan ayrılmasını sağlayan tarihî varlıktır. 
Prof. Dr. Takiyüddin Mengüşoğlu bu konuda şöyle bir açıklama yapar: ‘Dil olmadan tarihî bir varlık olan insan tarihi diye bir saha olmayacaktır. O zaman insan da hayvan gibi, tarihîlikten mahrum kalacak ve sâdece varlık olacaktı. Çünkü dil olmadan insanlar da tıpkı hayvan tekleri gibi yan-yana ve fakat birbirinden habersiz yaşayacaklardı.’
Çetinoğlu: Bir de ‘iç dünya’ meselesi var…
Ecer: İnsan dili ile iç dünyasını da ifâde eder. İnsan, dili ile insan olduğunu kavrar. Müjdat Kayaerli; ‘Türk Düşüncesinin gelişmesinde Dil Sosyolojisinin Önemi’ başlıklı makalesinde; ‘Dil demek insan demektir.’ ifadesiyle aynı konuyu anlatır.
Çetinoğlu: Dil-millet ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?
Ecer: İnsanlar hangi toplumun, hangi milletin içinde yetişirse o toplumun o milletin kültürünü benimser. O toplumun, o milletin ferdi olur. O millet, kendi içinden büyük adamlar, büyük bilginler çıkartırsa bağlı olduğu milletiyle birlikte kullandığı dili de yüceltir, yükseltir. Bir dil, ne kadar düşünülür ve ne kadar görülürse, o dil o nispette gelişir. 
Çetinoğlu: Nasıl oluyor?  
Ecer: Şöyle oluyor: Görme ve düşünme ile dilin gelişmesi arasında bir paralellik vardır. Çünkü düşünme dil aracılığıyla olur, başka deyişle; düşünce, dil dışında bir araçla gerçekleşme imkânı bulamaz. Çünkü Dil düşünmez, insan düşünür; ama insan dil içinde düşünür, bunu da dilini, her yönden düşünme uğrunda verimli bularak başarır.
Mâcit Gökberk, ‘Değişen Dünya, Değişen Dil’ isimli eserinde diyor ki: ‘Dil bizim üzerimizde bir güçtür. Düşünmemizi, değerlemelerimizi belirleyen bir güçtür. Biz onu hazır buluruz, yapısı içinde büyüyüp gelişmekle kendimizi ona göre biçimlendirmiş oluruz.’ Bir milletin birliği, bütünlüğünün temininde olduğu kadar; çağdaşlaşması, medenileşmesinde dilin büyük görevi ve ilgisi vardır. Dil mâziden hâle ve hâlden istikbâle uzanan bir kültür köprüsüdür. Elbette, yaşadığı asırla geçmişi arasında böyle bir köprüden mahrum kalan milletlerin hâli de istikbâli de olamaz. Bu sebepledir ki Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu, bu milletin dilini ortadan kaldırmaktır. 
Çetinoğlu: Dilin yozlaşması, bozulması; dilin ortadan kaldırılmasının ilk basamağıdır. Türkçemiz günümüzde bu basamağın üzerindedir. Dilimizi korumakla görevli olanlara bu gerçeği nasıl anlatabiliriz?
Ecer: Dil, milletin kültür yapısını bir arada tutan çimentodur. Bu sebeple milletin yükselmesi ile dil arasında ilişki vardır diyoruz. Zira ‘düşünme ile dil, görme ile dil, dil ile diğer akt’lar arasında bir ‘yapı birliği’ vardır, onların varlığı, birbirini taşıyan, birbirine dayanan bir varlık tarzıdır.
Batılı bilginlerden 1767 – 1835 yılları arasında yaşayan Wilhelm Von Humbolt, ‘Dil-Kültür Bağlantısı’ isimli eserinde; ‘Dil aynı zamanda milletin ruhunun dış görünüşüdür. Milletin fiîli ruhudur, ruhu da dili.’ Diyor. Gene aynı bilgine göre milletlerin ayrılmasını dil sağlar ve milletler de dile şekillerini verirler.  Diller milletlerle birlikte gelişir, milletlerin de fertler gibi özel ide’leri vardır. Bu özel ide’ler dillerinde yankılanırlar. Aynı bilgin; dil de milliyet üzerine kuvvetli bir etki yapar ve bu konuda ‘Millet kavramı da özellikle dil üzerine kurulmuş olmalıdır.’ Diyor.  Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında Yunus Emre’nin ‘Dil hikmetin yoludur.’ Sözü üzerinde durur ve şunları ekler: ‘Ben Türkçe üzerinde düşünürken, bazı hakikatlere ulaşır gibi olduğumu hissettim. Sadece Türkçenin değil, bütün insanlık dilinin pek çok beşerî hakikati gizlediğine inanıyorum.’
Çetinoğlu: Dil ve inanç kültürü arasında bir bağdan söz edilebilir mi?
Ecer: Ortak ve sürekli inançlar dilin içine sinerler. Milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu olan dil, bizi aldatmaz.  Dil, edebiyat veya kültür, inançları kalabalıklara yayarak onları yakıp yıkan bir fırtına hâline getirebilir veya onlara karanlık gecelerinde yol gösteren bir ışık olur.
Çetinoğlu: Bir milletin kültürü, milli özellikleri, dünya görüşü diline akseder mi? 
Ecer: Prof. Dr. M. Kaplan; ‘Kültür ve Dil’ isimli eserinde; ‘Her millet dilini kendi ihtiyaçlarına, kültür ve medeniyet seviyesine, zevkine göre oluşturur. Dil, tıpkı ev gibi bir milletin duygu, düşünce ve hayatının barınağı, korunağıdır.’ Diyor. Ayrıca, Dilin içinde bulunan yaratıcı hayat ilkesi dille birlikte düşünceyi de geliştirir. İnsanlar ve milletler dilleriyle düşünürler, birbirlerini dilleriyle anlar, sanat ve felsefelerini, bilimlerini dilleriyle oluştururlar. İngiliz bilim adamlarından Prof. W. M. Watt, bu konuyu, ‘Modern Dünyada İslam Vahyi’ isimli eserinde şöyle özetler: ‘Bir halkın bütün hayatı, özellikle kendine has düşünce kategorilerini, estetik ve ahlakî değerlerini içine alan kültür ve düşünce sahası, kullanılan dilde saklıdır… Her dil, bünyesinde, içinde geliştiği kültür sahasının geçmişteki tecrübesini saklar.’ Bu eser, Prof. Dr. Mehmet S. Aydın tarafından dilimize çevrilmiştir.  
Dilin bir toplumun oluşmasında, kültürünün teşekkülünde rol oynadığını çok iyi bilen, milletinin yaşama biçimini değiştiren millî kahramanlar ve dâhiler, dil üzerinde ısrarla durmuşlardır. Çünkü bir milletin millet olmasını, başka toplumlardan ayrılmasını sağlayan unsur kültürdür. Kültür ise sanatkârane bir beşerî ilişkiler ağı olup, çok zor örülür fakat o nispette de kolay tahrip edilir. Bu oluşumun anlayışı içindeki dâhiler, daha önce işaret ettiğimiz üzere bu yıkımın başında dilin bozulması öğesinin geldiğini bilirler.  Türk milletinin kurtarıcısı büyük dâhi Atatürk de aynı konuya gerekli duyarlılığı göstermiş, büyüklüğüne ve dâhiliğine yakışır biçimde konuya önem vermiştir. Atatürk, Türk Milleti için Türk dilini bilmeyi ve Türk dilini konuşmayı Türk olmanın şartı olarak görür. O’na göre millet kavramı için mecburi olan kültür ve ülkü birliğinin dil birliği olmaksızın gerçekleşebilmesi söz konusu değildir. O’nun şu sözleri dilin önemini vurgulaması bakımından anlamlıdır: ‘Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz.’
Atatürk ‘Millî bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih üzerinde çalışmaya mecburuz.’ sözleriyle de gelecek kuşaklara dil konusunda direktif vermektedir.
Çetinoğlu: Dilimizi korumakla görevli olanlara, dilimizin ne mânâ ifâde ettiğini, ilim adamlarından ve dâhilerden örnekler vererek muhteşem bir mesaj vermiş oldunuz. Çok teşekkür ederim. Ben de diyorum ki: Dilimizi kaybedersek, candan aziz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir. Hocam,tekrar ve  çok teşekkür ederim.  
Ecer: Dünyadaki her şeyin seslendirilmesi, isimlendirilmesi, şekillendirilmesi olan dil, insanların birbirlerini anlamalarını sağlar, insanları birbirlerine yaklaştırır.
İnsanlar dilleriyle ilim yaparlar, dilleriyle dinlerini öğrenirler. İnsanlar kültürlerini yeni kuşaklara dilleriyle aktarırlar, dilleriyle düşünürler. Milletler millet olma özelliklerini en başta dilleriyle korurlar. Millet dil ile var olur… Bir milletin varlığı dilinin mevcudiyeti ile anlaşılır. Dil, bir milleti diğer milletlerden farklı kılan ve ayıran ses dünyasıdır. Başka bir deyişle dil, kültürün bir parçasıdır, ama kültürü oluşturan en önemli araçtır.
Varlığımızın ve kimliğimizin devamını sağlayabilmek için herkes ve bütün kurumlar, dilimizin doğru kullanılması ve korunması hususunda duyarlı davranmalıyız. Yeni kuşaklara dilimizi doğru şekilde öğretip, sevdirmeyi görev edinmeliyiz. 
Mesajlarımı topluma iletme imkânı verdiğiniz için ben de size teşekkür ediyorum. 

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı. 

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.    

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış iki düzineyi aşkın eseri bulunmaktadır. 

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuştur.

 

 

Türk Milleti Açılım ve İmralı Süreci İle Akil İnsanlardan Rahatsız

0

 

Türk Milleti’nin kahir ekseriyeti, demokratik açılım ve İmralı süreci ile Terörist Başının affedilmesine karşıdır.

Anayasadan Türk Milleti’nin çıkartılmasını, milli devlet ve üniter yapının bozulmasını, ülkenin bölünmesini ve Başkanlık modeli ile eyalet sistemine geçilmesini, istememektedir.

Okullardan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile Andımızın kaldırılmaya çalışılmasından, Milli Bayramlarda yapılan resmi törenlerin iptal edilmesinden, resmi tabelalardan T.C. ibaresinin silinmesinden, PKK ile müzakere TSK ile mücadele edilmesinden, endişe duymaktadır.

BDP’nin hiç bitmeyen “iki dilli-bayraklı ve milletli yaşam, demokratik özerklik, bölge meclisi, öz savunma gücü, genel af vb.” bölücü taleplerinden sıkılmıştır.

Analar ağlamasın, demokrasi, insan hakları, barış ve özgürlük gibi kulağa hoş gelen ve kimsenin itiraz edemeyeceği söylemler altında, PKK terör örgütü ve terörist başı ile yapılan görüşmelerden rahatsızdır.

Açılım sürecinin ülkeyi nereye sürükleyeceğini, sözde barış karşılığında terör örgütü ve küresel güçlere hangi tavizler verildiğini ve Oslo görüşmelerinde neye imza atıldığını bilmediğinden, endişelidir.

TBMM’nde çözülmesi gereken milli meselelerimizin, ABD-İngiltere ve Barzani hakemliğinde görüşülmesinden ve uluslararası boyuta taşınmasından huzursuzdur.

Batılıların hakemliğinden Osmanlı’ya ne hayır geldi ki, Türkiye’ye hayır gelsin, demektedir.

Toplum mühendisliği ile görevlendirilen Akil İnsanların “sözde barış karşılığında iç ve dış mihraklara hangi tavizler verileceğini ve ülkenin nereye sürükleneceğini” bilmediğine inanmaktadır.

İşin içinde olmayan ve yürütülen pazarlıkları bilmeyen sözde Akil İnsanların “ne anlattığını, neyi amaçladığını ve kimi neye ikna etmeye çalıştığını” anlayamamaktadır.

Terörist Başından talimat alan ve eşkıya ile kucaklaşan BDP’li Milletvekillerinin, sürekli barış ve demokrasiden söz etmesini, algılayamamaktadır.

PKK ne zamandan beri Kürt kökenli yurttaşlarımızın hamisi oldu da muhatap alınıyor, diye düşünmektedir.

Savaş mı oldu ki, birileri çıkmış barıştan yanayız diyor, Türk Ordusu hangi meydan muharebesinde yenildi ki “Hükümet kaybeden taraf gibi önce mütareke, sonra müzakere istiyor ve küresel aktörlerin hakemliğinde terör örgütüyle görüşmeler yapıyor” diye sormaktadır.

TBMM’nde ülkenin meseleleri görüşülürken ve tüm Siyasi Partilerin eşit üye verdiği Meclis Anayasa Komisyonunda “siyasi uzlaşma ve toplumsal mutabakat aranarak” Anayasa değişikliğine gidilmişken, terör örgütü ile yabancı ülkelerin sürece neden katıldığını, sorgulamaktadır.

Beyler, Türkiye’nin PKK ve bölücü terör meselesi vardır, Kürt sorunu yoktur.

Osmanlı’nın parçalanma sürecinden beri hiçbir dönemde insanlar “kimlikler ön plana çıkartılarak” bu kadar rahatsız edilmemiş ve etnik-dini-mezhepsel ayrılıklar bu denli kaşınmamıştır.

Bir etnik grubun meseleleri sürekli gündeme getirilir ve Habur Şovu-Diyarbakır Mitingi gibi taşkınlıklara göz yumulursa; bundan ülkenin diğer insanları rahatsız olur ve savunma refleksi içine girer. Basında her gün yer alan demokratik açılım tartışmaları ve İmralı görüşmeleri; halkın gerilim ve öfkesini yükseltmiş, küçük bir kıvılcımın büyük patlamalara neden olabileceği toplumsal bir hassasiyet doğurmuş ve ülkeyi sosyal patlamanın eşiğine getirmiştir.

Önlem alınmazsa Türkiye “ALLAH korusun” önce Arap Ülkeleri gibi iç harbe, sonra bölünmeye doğru gitmektedir.

Zaten bir ülke çift dilli-bayraklı ve milletli hale gelirse, sonu bölünmedir.

Elbette zenginlik olarak görmemiz gereken etnik, dini, mezhepsel, kültürel farklılıklarımız vardır ve herkes ana dilini özgürce konuşmalı, inancını-kültürünü doya-doya yaşamalıdır.

Ancak devletin görevi ayırmak değil, tüm insanları “milli bir kimlik altında ve dil, din, kültür, ülkü birliği gibi ortak paydalar etrafında” bütünleştirmektir.

Türk Milleti içinde “Türkmen, Kürt, Arap, Gürcü, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, Boşnak, Roman vb.” unsurlar vardır ve hepsi de 1000 yıldan beri kardeşçe yaşamaktadır.

Atatürk de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı, hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır.” diyerek, hiç kimsenin ayrısı-gayrısı olmadığını açıkça belirtmiştir.

Dolayısıyla hiç kimse münferit olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli, tüm kişi-kurum ve kuruluşlar yapılabilecek tahriklere dikkat etmeli, bu hassas ortamda her türlü gerilim, kutuplaşma, cepheleşme ve çatışmadan uzak durulmalı ve Hükümet bir an önce etnik, dini ve mezhepsel tartışmaları sonlandırmalıdır.

 

 

3 Mayıs Türkçüler Günü Kutlu Olsun

0

 

3 MAYIS 1944 tarihi, Türk Milliyetçilerinin en özel, en önemli ve en anlamlı günüdür.

Bu gün, komünist ve faşist baskılara karşı Türk milliyetçilerinin Türklük bayrağını açtığı gündür. Bir grup Türk Milliyetçisi aydın ve gencin “IRKÇI, TURANCI, KAFATASÇI” diye Tabutluk zindanlarına atıldığı gündür. Halbuki Türk Milliyetçileri hiçbir zaman kafatasçı olmamışlardır. Kendini Türk hisseden ve Türk milletine hizmet eden herkesi kendilerinden kabul etmişlerdir.

Fakat o zamanlar her şeye rağmen bağımsız yargı ve  adil hakimler vardı. Tek parti yönetiminin bütün baskılarına rağmen siyasi tezgahı bozdular ve Türk Milliyetçilerini beraat ettirdiler. Türk milliyetçilerinin bir kısmı eğitiminden, bir kısmı işinden oldu ama, hiçbiri mücadelelerinden vazgeçmediler. İtildiler, kakıldılar, sürüldüler, ama millet yolunda azimle çalışmalarını sürdürdüler. Bu bayrağı bugünlere taşıdılar.

Çoğu rahmetli olan 3 MAYIS 1944 KAHRAMANI TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİ şükran, rahmet ve minnetle anıyorum. Çünkü onlara çok şey borçluyuz. Onlar vatana, millete, bayrağa, tüm mukaddeslerimize gönül verdiler, mevkiye, makama, paraya pula yüz vermediler. Adam gibi davalarının ardında dik durdular. En ufak menfaat ve en küçük kırgınlık da davalarını, mücadelelerini terketmediler, satmadılar. Adam gibi adam olmayı, her türlü değerin üstünde tuttular.

Bugün de Türk Milliyetçiği ve Türk Milliyetçileri ile topyekun Türk milleti, gayrı milli güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin saldırısı ile karşı karşıyadır. Bugün de Türk Milliyetçileri, “Faşist, Kafatasçı, Irkçı” olarak suçlanmaktadır. Bugün sadece milliyetçiler değil, Türk milletinin bizzat kendisi bölünme tehdidi ve tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Ama Türk Milliyetçileri nasıl 3 MAYIS 1944 zincirini de kırmışlarsa, bugünkü kirli oyunları da bozacak ve boynuna geçirilmek istenen Sevr zincirlerini kıracaklardır. Türk Milliyetçiliği, bu mücadelesinden de güçlenerek çıkacaktır. Türk milleti de bu mücadeleden milli kimliği konusunda daha da bilinçlenmiş ve güçlenmiş olarak çıkacaktır. Meydanlar bunun en güçlü sinyallerini vermektedir. Bölücü teröre teslimiyetçi bir anlayışla yaklaşan ve Türk milletine, onun bütünlüğüne ve Türk Milliyetçilerine savaş açanlar, sonunda mutlaka mağlup olacaklar ve ihanetlerinin bedelini ödeyeceklerdir.

O zaman 3 MAYISLAR, bütün Türk Dünyası tarafından BÜTÜN TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ olarak kutlanacaktır. Türk Milletinin TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ kutlu olsun.

 

 

Çözüm ve Barışın Arka Planı

 

Sık sık tekrarlanan ve yönetenlerin ağzında sakız haline gelmiş bir ezber vardı : “Efendim, terörle bir yere varılmaz“. Tam tersine, terör kullanılarak bir yerlere gelinebiliyormuş.

Başbakanın ekranlarda sık sık tekrarladığı terör örgütü ile arasına mesafe koymadığı sürece BDP ile temas etmem sözü de havada kaldı. Terörle mücadeleyi silah bırakmamış ve bırakmaya da niyeti olmayan terör örgütü ile müzakereye dönüştürmek gerçekten çok çirkin ve düşündürücü olmuştur. Örgüt silah bırakmayı reddetmekte ve teröristbaşının özgürlüğe kavuşmasını ve Anayasada tanınmayı şart koşmaktadır.

TSK anlaşılmaz bir şekilde çekilmekte ve alan PKK ve KCK’ye kalmaktadır. Yanlış politikalarımız dışarıda da etkisini göstermiş; PKK Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde terör örgütü kapsamından çıkarılarak “aktivist” olarak kabullenilmiştir. Terörle müzakere ve pazarlığın, onu muhatap alma ve taleplerini yerine getirmenin, ülkeyi yeni badirelere, çalkantılara iteceği, kamplaşmaları arttıracağı,Devletin itibarını zedeleyeceği, milli birlik ve bütünlüğümüzü dinamitleyeceği düşüncesindeyiz.

İktidar hazırladığı ve örgütün 60 milyar dolarlık parasına el konulabilmesini öngören yasayı geri çekmiştir. Çıkarılacak varlık barışı ile bu paranın aklanmaya çalışılacağı iddiaları yaygındır.

Barış ve kardeşlik, anayasada tanınma, egemenliği paylaştırma, etnik taassuba ve ırkçılığa prim vererek ve milli kimliği dışlayarak sağlanamaz. Türk Milletini Millet; Türkiye Cumhuriyetini devlet yapan, vazgeçilemez temel değerler ve semboller reddedilerek, devlet dairelerinden T.C. çıkarılarak, Cumhuriyetsiz demokrasi özlemleri ile barış ve istikrar gelemez.

Bazıları “85 gündür kan akmıyor” diyor. Kan niye aksın ki… Terör örgütünün taleplerinin kabul edildiği bir ortamda kanlı cinayet örgütü neden silaha sarılsın ki… Neden bombalama, mayınlama, adam kaçırmaya gerek duyulsun ki… Hele hele resmi kanaldan akiller heyeti kurularak örgüt aklanmak ve vatandaş ikna edilmek ile karşı karşıya bulunuyorsa…

İktidar partisinin grup başkanvekili bir hanım “bayram var, bayram var” diyor. Bu milletvekilinin demokratikleşme için Anayasadan Türk kimliğinin çıkarılması gerektiğini söylediğinde, kendisine gerekli tepki gösterilmemiştir.

İktidarca kumandalı basın ise ayrı bir alemdir. Günümüzde basının büyük bir bölümü, dünün Demirperde ülkelerindeki basının görünümündedir. Önce 300 ve daha sonra 400 aydının imzaladığı ve ülkenin kötü gidişine tepki duyan aydınların sayısı internet siteleri ile beraber 20.000’i aşmasına rağmen, birçok yazılı ve görüntülü basın buna haber değeri vermemiştir. MHP tarafından düzenlenen, yüzbinlerin katıldığı Bursa ve İzmir mitingleri iktidara hoş görünmek uğruna örtülmeye çalışılmıştır. İzmir mitingindeki coşkuyu ve milli heyecanı göstermek yerine, İzmir sahilindeki motorları ve denizi gösterenlerin, mitingin denizde değil, karada yapıldığını bilmemeleri mümkün değildi.

Türkiye Cumhuriyeti hangi şartlar altında “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı“nınyıldönümünü kutladı diye düşünmek gerek. Bu nasıl bir muhafazakârlık ki muhafaza edilmesi, yaşatılması ve genç nesillere aktarılması gereken milli bayramlar bile doğru dürüst kutlanamıyor. Türkiye sürekli sivil darbeleri yaşıyor. İstikrarsızlık ve belirsizlikler artıyor. Geleceğe olan güven sarsılıyor. Yapılan araştırmalarda, başkanlık sistemine olumlu bakanların sayısı sürekli düşmesine rağmen, yeni anayasaya sokulmak isteniyor.

Vatanın birlik ve bütünlüğü ve bölünmezliği için ırkçı teröre karşı hayatını kaybeden asker, sivil, kamu görevlisi ve korucularımızı unutmadık ve unutturmayacağız. O aziz varlıkları, şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz. Onlar çirkin dayatma ve tavizlerle dolu Sevr ve Mondros sözde barışına benzer bir barışa razı olmadıkları için hayatlarını kaybettiler. Onlar milli egemenliğin birileri ile paylaştırılması, Türksüz ve milli kimliksiz bir Türkiye için ölmediler.

 

 

Kandil’den Saraçoğlu’na

 

Türk Milleti bir yandan Fenerbahçe’nin tarihi başarısıyla sevinçli bir zaman dilimi yaşarken, diğer yandan da aynı gün Kandil’de ihanetin legalleşmesi ile büyük bir üzüntü yaşıyor.

Otuz yıldır, futbolla; hakem, temsilci, hakem derneklerinin yöneticisi,  spor yazarı, televizyon yorumcusu olarak uğraşmam yetmedi birde spor yönetimi konusunda yüksek lisans yaptım. Bu nedenle birazcık bilgim ve tecrübem olduğu için Simon Cuper’in “futbol asla futbol için değildir” sözüne yüzde yüz hak verir ve bu düşüncesine katılırım.

Onun için Kandil’de PKK tarafından yapılan basın toplantısı için seçilen günün hiçte tesadüf olmadığını düşünüyorum. Fenerbahçe’nin Benfica maçı, sonuç ne olursa olsun futbolla uyutulmuş olan halkı etkileyecek bir unsur olduğu için Kandil’deki basın toplantısı ve içeriği ikinci planda kalacaktı. Nitekim Fenerbahçe’nin zaferi haberlerde birinci plandadır.

Türk halkı, kendi için yaşamsal sonuçlar içeren terör ve teröre teslimiyet konusunda pek fazla fikir üretmez ve beyan etmezken, ne yazık ki; Fenerbahçe’nin maç onbirine, sakatlarına, cezalılarına, istatistiki değerlerine inanılmaz bir önem gösteriyor hatta işi daha ileri götürerek rakip Benfica içinde aynı çalışmaları yapıyor. Bu durum diğer takımların taraftarları içinde geçerli…

Ancak buna karşılık ülkenin bireysel yaşamımızı da etkileyecek sorunları karşısında halkta derin bir sessizlik hali halen devam ediyor.  Her halde önüne konulan yemeği yemeye alıştırıldığı için olsa gerek!

İlk önce şunu anlamamız gerek; ülkemiz sinsice bir planla elimizden alınıyor. AKP iktidarının 11 yıldır yaptıkları ortada. Bu konularda savunulacak hiçbir tarafı yok. Memleketi PKK’ya teslim etmiyor, PKK’yı taşeron olarak kullanan küresel güçlere hediye ediyor. Yoksa iki bin kişi olduğu söylenilen teröristlere 75 milyonluk bir ülke boyun eğer mi?

Terör örgütü tarafından Kandil’de yapılan basın toplantısı, terör örgütünü meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Türk Devletinin, Kandil’de bir türlü arayıp bulamadığı PKK, yüzlerce kamera önünde basın toplantısı yapıyor… Türkiye Cumhuriyeti açısından başarı bu mu? Basın açıklamasında söylenilenlere hiç değinmek istemiyorum.

Zaten Türk Milleti üzerinde tam bir abluka var. “Kara”yılan siyasete gireceğini söylüyor. Dağda eşkıya iken canımıza kast eden “Kara”yılan, ağbisi çocuk katili hain Öcalan ile siyasette bize ne yapar onu bilemem !  Siz biliyorsanız anlatın da öğrenelim… Katiller siyasette ! Ne yakışır ama…

Bir taraftan “Diyarbakır’ın bizim olmadığını, giderse üzülmeyeceğini” söyleyenler, diğer taraftan barışla(!) küreselcilerin Türkiye’ye gelmesine sevinenler, Avrupa’nın PKK’yı terörist  sınıfından aktivist sınıfına yükseltmesine ses çıkarmayanlar, öte yandan akillere destek olup “nasıl olsa aynı kıbleye dönüp namaz kılmıyormuyuz?” diye konuşan cemaat ve tarikatlar ve bütün olup bitene “aman bana bir şey olur mu ?” korkusunu yaşayanlar; etrafımızda olup bitenlere birer örnek… Bunların sayılarını yüzlerce artırmak mümkün. Memleket işte böyle teslim alınıyor, bir müddet sonrada teslim alınan memleket el değiştirecektir. İngiliz Muhipleri ve Amerikan Mandacıları halen bizim hafızamızda…

Bana bu yaşananlar; Mora İsyanı’nda Mora Başpiskoposu Germonos’un söylediklerini, Balkan Savaşları esnasında Rumelili Müslümanların kendi devletlerine ihanetlerini, Mondros Mütarekesi’nde sağlanan barış(!) ile gazetelerin attıkları  sevinç başlıklarını, Fatih Kerimi’nin “İstanbul Mektupları”nı hatırlatıyor. Sonrası hepimiz için malum; kan, gözyaşı, göç ve işgal … Nedir bunlar derseniz ; biraz araştırın, gözlerinizin fal taşı gibi açıldığını göreceksiniz derim.

Bu günler geçip gidecek, çünkü zaman akıp gidiyor. Ancak ortada bir fatura kalacak ve bu fatura gelişmelere bakarsak çoğu zaman olduğu gibi yine Türk Milleti tarafından ödenecek. Geçmişte gaflet ve ihanet içinde olanlar, bu gün yaşamıyor. Hesap soracak kimse karşımızda yok. Yine öyle olacak. Ah ! ettiğimizle kalacağız diye düşünüyorum. Çünkü Türk Milleti halen üzerine düşeni yapma konusunda tereddütlü. Memleketine sahip çıkmasının gerektiğinin farkında değil… İşi başkalarına havale etmiş durumda.

Size Fenerbahçe’nin tarihi zaferi kullanılarak “barış” denilen bir yemek yedirilmek isteniyor olabilir.. Bu yemek zehirli ama size çok güzel bir tabakla ve müthiş bir görüntü ile sunulabilir. Çünkü futbol bu işler için var. Futbol tarihi, böyle olaylarla dolu. Hain Öcalan’ın Türk Telekom Arena’da Galatasaray taraftarını protokol tribününden selamlamasını hayal ediyorum da, ülkemiz ne güçlenir ama ? Bilmem anlatabildim mi; Kandil, Saraçoğlu, TT Arena, küreselciler, iktidar, cemaat ve tarikat, medya, akil adamlar, sermaye vs. kullanılarak oluşturulmaya çalışılan cephenin ne işe yaradığını ?