19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 405

Türk’e Tavsiyem Odur ki, Dünyayı Gezsin!

Kokuşmuşluktan Kurtulmak İçin

0

Genlerimiz, karakterimizin patronudur, karakterimizin
şifrelerini genlerimizde okuyabiliriz, desem fazla iddialı bir şey söylemiş
olur muyum?

Kişilerdeki gibi, toplumların da bir karakteri vardır;
kişilerin karakter kalitesini davranışlarında, toplumların karakterini, o
toplumun ortak ürünü olan atasözlerinde ve deyimlerinde görebiliriz, desem bir
itirazla karşılaşır mıyım?

Deyimler ve atasözleri, bir milletin sosyal ve kültürel birikiminin
hem saati hem pusulasıdır. Atasözlerindeki hayat algısı, dünya felsefesi bize o
toplumun geldiği ve gideceği yeri anlatabilir. İnsan-insan, insan-toplum,
insan-doğa ilişkilerin düzeyi, biçimi kendini en veciz haliyle atasözlerinde
gösterir.

Günlük hayattaki insan münasebetlerine, siyasetteki politik
değerlendirmelere baktığımda “Bu topraklarda bireysel ve toplumsal kokuşmuşluğa
yol açan, çürümeye sebep olan bir şey var.” demekten kendimi alamıyorum.
Herkesin “ak” dediği yoğurda bir başkası, niçin “siyah” der, iyi niyetle
söylenen bir sözden nasıl fitne üretir, sevgiyle yaklaşan birine neden yumruk
atar? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Lakin her gün yüzlerce örneğini görüyorum.

“İti an, çomağı hazırla.” ile “İyi insan, lafın üzerine
gelirmiş.”, “Kurunun yanında yaş da yanar.” ile “Her koyun kendi bacağından
asılır.”, “Dışı (yüzü) güzel olanın, içi (huyu) da güzel olur.” ile “Dışı seni
yakar, içi beni…”, “Dost, dostun eyerlenmiş atıdır.” ile “Güvenme dostuna,
saman doldurur postuna.” atasözlerindeki karşıtlığı, atalarımıza hürmeten,
şimdilik, farklı durumları izah etmek için söylenmiş söz, diye izah edelim.

Kendimizde olduğu halde bunu görmeyip başkasında görerek şikâyetçi
olduğunuz, eleştirdiğimiz pek çok özelliğimizle iç içeyiz. Yalancılığı,
bencilliği, riyakârlığı, çıkarcılığı, değerbilmezliği, vurdumduymazlığı, sevgisizliği,
acımasızlığı, anlayışsızlığı, düzenbazlığı hiç kendimize yakıştıramayız, birisi
bizi bu özelliklerimiz nedeniyle değerlendirdiğinde ona itiraz ederiz. İnanırız
ki bütün güzelliklerin örneği biziz, kötülükler başkalarının eseri.

Bir tarihte sınıfta “Annelerin pek çoğu yalancıdır, çocuklar
yalan söylemeyi annelerinden öğrenir.” dediğimde öğrencilerimin hemen tamamı
bana itiraz etmişti. “Hemen her anne, çocuğunu öcülerle korkutarak susturmuş,
eğitmiş, ama o öcüler bir türlü gelmemiştir. Hiç öcü gören oldu mu?” diye
sorduğumda öğrencilerim bana hak vermişlerdi.

Kimse kızmasın; annemiz, babamız, öğretmenimiz,
siyasetçilerimiz, kendilerince meşru kabul ettikleri bir nedenle, yalan
söylüyorlar, riyakârlık yapıyorlar, bencilce davranabiliyorlar. Biz bu
kötülükleri birbirimizden öğreniyor ve birbirimize öğretiyoruz. Kokuşmuşluk,
burada.

Atalarımızdan “Söz, gümüşse sükût, altındır.” sözünü
öğrendik. Bununla ilgili kompozisyonlar yazdık. Ancak bu sözün, yalancıların,
istismarcıların, cüretkârların, kalpazanların işine yaradığını hiç düşünmedik.
Zalimler karşısında sustuk, yolsuzluk yapanlara itiraz etmedik. Edilgen olmayı
tercih ettik, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” uyarısına rağmen
şeytanlığı tercih ettik. Sözün altın olduğu yerde sükût gümüştür, anlayışını
geliştiremedik.

“Komşuda pişer, bize de düşer.” diyen atalarımızı sanki
haksız çıkarmamak için hazırcılığa yöneldik. Çalışarak kazanmak, kendi işimi
kendim gördüğüm için ensem kalındır, diyen aslan olmak varken tembelliği tercih
ettik.

Rüşveti ayıp sayar, almak da vermek de günah deriz.
Menfaatçileri hiç sevmeyiz. Ancak “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.”
sözüyle ayıpladığımız bu davranışları meşrulaştırır, olağanlaştırırız. Bu tür
sözlerin, bize giydirilmiş deli gömlekleri olduğunun farkında bile değilizdir.

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” sözünü hiç
kabullenemedim. Hiçbir vicdan da kabul etmez diye düşünüyorum. Bu sözle kaç
defa bastırıldığımızın, aptal ve patavatsız yere konduğumuzun farkında mıyız?
Doğru söylemekten dolayı ezildik, meydanı yalancılara bıraktık. İman ile yalanın
aynı ortamda bulunmayacağını bildiğimiz halde gereğini yapmadık.

“Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın.” sözü belki bir
ironiydi, alaysamaydı. Bencil insanları eleştirmek için tersinden söylenmişti.
Ancak biz buradaki düz anlamı tercih ettik, kötülükler karşısında duyarsız,
mazlumlara ilgisiz kaldık. “Rabbena, hep bana.” deyişini tercih ettik. Bugün beni
sokmayan yılanın, bir gün zehirleyeceğini düşünemeyecek kadar basiretsizleştik.

“Haramzade” sıfatını kimse üzerinde taşımak istemez.
“Üzümü ye, bağını sorma.” sözünün haram yemeyi mubah kıldığını hiç düşündük mü?
Sohbetlerimizde yetim hakkından, fakir ve fukaranın hakkından söz ettik, ancak
onların bağlarına girdik, haklarını yedik, hatta gasp ettik.

Kurnazlığı erdem saydık, “Köprüden geçene kadar ayıya dayı
de.” diyerek takiyyeyi davranış haline getirdik. Kendini dayı zanneden ayılar
meydanı sarınca yakınmaya başladık.

“Karda yürü, izini belli etme.” sözünden aldığımız ilham ile
gayrimeşru işler yapmanın kılıfını hazırladık. Bir güvensizlik iklimi oluşturduk.
İnsanları “karda yürüyenler” ve “iz sürenler” şeklinde cepheleştirdik. Daha
sonra “Memleket, cephelere bölünüyor.” diye böldüğümüz toplumun içinde
bağırdık, hep başkasını suçladık.

Tohum, topraktan aldığı vitamin ile meyveye dönüşür. Her
meyve, toprağının özelliklerin taşır. Meyvenin genleri, onu yetiştiren toprak
ve iklimde kodlanmıştır. İnsan da yetiştiği iklimin genlerindeki şifreleri ile
hayatta yol alır. Bu iklimin adı, kültürdür. Kültür; ataların, ailenin, eğitim
ve sosyal sistemin bileşkesinden ibarettir.

Amacım, birilerini suçlamak veya savunmak değil. Biz, buyuz.
Atalarımız böyleydi, biz de böyleyiz, muhtemeldir ki bizim neslimiz de böyle
olacak. Yetiştiğimiz iklimin, bizim için çizdiği yol haritası bu. Doğru tespit,
doğru tahlil ve tedavinin temel şartı.

Toplumsal reforma ihtiyaç var, zihniyet devrimine ihtiyaç
var. Toplumda birey ve vatandaş olma, ailede anne-baba sorumluluğu yeniden
tanımlanmalı. Okulda öğretmen, iş hayatında yönetici, siyasette politikacı olma
anlayış ve algılamaları yeniden gözden geçirilmeli.

Tarih yeniden yapılmaz, ama yazılır, yorumlanır. Din, dil,
sanat her zaman anlaşılmaya, açıklanmaya, ilham alınmaya muhtaçtır. Bizi
biçimlendiren bütün bu paradigmalar yeniden okunmalı, yorumlanmalı,
yazılmalıdır. Bir toplumun ihya ve inşası ancak bunları yapmakla mümkündür.
Batılılar buna “yeniden doğuş” anlamında “Rönesans” demiş.

Tek koşul, samimiyet.

İçimizdeki Diaspora

24 Nisan 1915 Ermeni tehciri
olaylarından sonra dünyanın çeşitli devletlerinde davalar açılmasına rağmen her
defasında reddedilen asılsız Ermeni iddialarına karşı, ne hikmetse Türkiye de
her 24 Nisan yaklaştığında merakla acaba ABD ne diyecek endişesi yaşanır.

İsrail’le ilişkilerimizin iyi
olduğu dönemlerde ABD’deki Yahudi lobisi bir şekilde Ermeni iddialarının
senatodan geçmesine mâni olurdu, ancak bu defa gerek İsrail’le iyi ilişki
içinde olmayışımız gerekse ABD başkanı Biden’in eskiden beri Ermeni yanlısı
tutumundan Soykırım yalanı senatodan geçti.

ABD’nin aldığı bu kararın gerek
tarihçiler gerekse hukukçuların açıklamalarına göre hiçbir yaptırımı yok, hatta
arkanızda bıraktığınız kara lekeleriniz yoksa Tarihçi-Yazar Murat Bardakçı’nın
deyimiyle: “Nemizekadar Amerika” der
geçersiniz ancak, devlet büyüklerimizin kişisel endişeleri, milli
çıkarlarımızın önüne geçince esas problem orada başlıyor. Şahısların şahsi
kusurları, devletimiz adına uluslararası arenada tehdit unsuru oluşturuyor.

Yüzyıllar önce
gelip bu topraklara can veren, Türk-İslâm medeniyetinin mayasını çalıp vatan
yapan atalarımız, bugün bu toprağın ekmeğini yemiş bir kısım güruh tarafından
işgalci ve soykırımcı olarak suçlanıyor. Neymiş: “Rum, Süryani, Keldani, Kürt, Alevi ve Êzidîler” katliama uğramış,
vatanları işgal edilmiş.

Katliam,
Soykırım yapıldı dediklerinin arasına Alevileri de almaları yok mu tam bir
rezalet… tarih bilmezlik ve iftiradan ibaret. Bu iftiraları atanlar herhalde
Alevilerin Oğuz Boylarından, Türkoğlu Türk olduklarının farkında değiller.

Ermeniler,
Osmanlı hoşgörüsünün bir tezahürü olarak yıllardır  “Milleti Sadıka” olarak tanımlanmış, Türk
askeri sınır boylarında cepheden cepheye savaşırken, onlar; Sarayda Paşa, Bab-ı
ali’de memur, İstanbul’un ticaret merkezi Kapalıçarşı’da sarraflık, Galata
Bankerlerinin arasında faizle para alıp para satıyorlardı.

Bu topraklarda
olmayan olayları olmuş gibi gösteren, tarihi olayları tamamen tersyüz eden
siyasi ve aydın geçinen ahmak değillerse bile yaptıkları hainlikleri sürekli
gündemde tutan birileri var.  Karar
yazarı Ali Bayramoğlu: “Toplumsal
yüzleşme, bellek alıştırması, hatırlama, arınma derken, bugün ülkenin geldiği
yer bir kez daha kolektif ret ve öfke durağı
…” diyor.

Bu Millet kiminle
ve daha kaçıncı defa yüzleşecek. İşgalci İngiliz, Fransız ve Rus bilim adamları
Osmanlıyı suçlu çıkarmak için tarihi belgeleri didik didik araştırdılar ve soykırım
suçu kabul edilecek tek bir belge olsun bulamadılar. Üstelik birçok vilayette
Ermeni çetecilerin yaptıkları katliamlarla karşılaştılar.

Timsal
Karabekir Hanımefendi babasından(Kâzım Karabekir) dinlediği şu hatırayı her
konuşmasında anlatır: “Erzurum’a
yaklaştık, uzaktan baktık, insanlar beni gülerek karşılıyor. Bir tuhaflık
vardı. Bu insanlar hiç kımıldamıyordu. Yakınlarına gidince gördük. Her biri
Ermeniler tarafından canlı canlı kazığa oturtulmuştu. Ölürken acıdan yüzleri
kasılmış, uzaktan gülüyor gibi görünüyorlardı. Allah benim gözlerimin
gördüklerini dünya gözüyle kimseye göstermesin
” dedi.

Ermeniler,
1924 ben beri sürekli olayı Avrupa mahkemelerine taşıdılar başta AHİM olmak
üzere Almanya, Fransa, İspanyol mahkemeleri soykırım yalanını her defasında
reddettiler. Daha bundan alâ yüzleşme mi olur?

Biran için bu
hezeyanların var olduğunu farz edelim. Eğer böyle bir soykırım yapıldıysa bu
Ermeniler 1921 de Gümrü ve Kars anlaşmalarının altına o imzaları nasıl attılar?

Ali Bayramoğlu
aynı yazısında: “Bu topraklarda,
cumhuriyetin vatandaşı olan Ermeniler var. Süryaniler var. 1915’in soykırım
olarak niteleyenler var. Yaşananların hatırlanmasını, konuşulmasını isteyenler
var. Ermeni mallarının nereye, kime gittiğini merak edenler var. Amnezinin bu
ülkenin kurucu ideolojisi olduğunu düşünenler var. Hem de hatırı sayılır
miktarda var…

Bu sözler gibi
ağır hezeyanlar yumurtlayan kişiler, tarihi bilgilerinin olmadığı gibi
emperyalist ülkelerin maşalığını yaptıklarının farkında değil midir?

Yıllarca
Osmanlı imparatorluğunun himayesinde yaşayan, fırsat bulduklarında Ruslarla
birlik olup Türk askerini arkadan vuran, savunmasız Türk köylerini yaşlı,
kadın, çocuk demeden vahşetle öldüren çetelere karşı Sadrazam Talat Paşa tehcir
yapmayıp ta ne yapacaktı? Kaldı ki tehcir kararı Talat Paşanın şahsi kararı
değil, hükümet üyelerinin aldığı ortak kararı uygulamıştır.

Ali Bayramoğlu,
Diyarbakır milletvekili HDP’li Garo Paylan’ın: 106 yıl sonra, soykırımın mimarı Talat Paşa isimli caddelerde
yürüyoruz. Talat Paşa isimli okullarda çocuklarımızı okutuyoruz. Almanya’da
bugün Hitler isimli caddeler olsaydı, Hitler isimli okullarda çocuklar okusaydı
nasıl bir Almanya olacaksa, öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz”

Ali
Bayramoğlu’nun hırsını, 1915
olaylarından sonra Ermeni katillerinin yurtdışında katlettikleri Talat Paşa ve yüzlerce
hariciyelerimiz kesmemiş olacak ki Garo Paylan’a verdiği cevapla Milletvekili
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ı, hedef tahtasına oturtuyor.

Sağlıklı
kalın. 

Pacta Sunt Servanda (Ahde Vefa İlkesi)

“Pacta
sunt servanda” yani “ahde vefa ilkesi” uluslar arası hukuka ait bir ilke olarak
bilinse de aslına Roma’dan beri genel anlamda hukukun en temel ilkelerinden
biri olagelmiştir. Hatta diyebiliriz ki, hukuk kavramını tek bir cümleyle izah
etmeye çalışsak “ahde vefa” ifadesi bu izahta tek başına yeterli olmaktadır.

 

            İster bireyle birey arasında, ister
bireyle devlet arasında, isterse devletle devlet arasında gerçekleşsin bütün
hukuki işlemler (ahitler/akitler) güven kavramı üzerine tesis edilirler. Güven
kavramının hukuktaki karşılığı “bonafide” (iyi niyet/good faith) terimiyle
ifade edilir. Bugün bizim Medeni Kanunumuzun 2’nci maddesinde düzenlenen “Herkes,
haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına
uymak zorundadır” hükmü ile 3’üncü maddesinde düzenlenen “Kanunun iyi niyete
hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır” hükmü
işte bu güven ve iyi niyet kavramlarının önemine vurgu yapılmıştır.

 

            Dolayısıyla bir hukuki ilişkiyi
güven ve iyi niyet üzerine tesis eden veya en azından tesis ettiği kabul edilen
tarafın bu hukuki ilişkiden doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi beklenir.
İşte bu beklenti de ‘pacta sunt servanda’nın yani ahde vefanın bir gereğidir.
Ahde vefa göstermeyen taraf bu defa hukuk düzeni tarafından yaptırıma maruz
bırakılacaktır.

 

            Amerikalıların bir sözü vardır;
“contract is contract” derler. Yani sözleşme sözleşmedir. Batıda sözleşme
kültürü hakimdir. Bireyle başka bir birey arasında (bireyi yanızca şahıs değil
aynı zamanda bir özel hukuk tüzel kişiliği örneğin bir şirket olarak geniş
manada düşünmek gerekmektedir) gerçekleştirilen hukuki ilişkilerde aslolan
sözleşmedir. Böyle bir hukuki ilişkiden doğan uyuşmazlıklarda önce sözleşme hükümlerine
bakılır. Çünkü hukuki ilişkiyi doğuran sözleşme tarafların tamamen kendi
iradelerini ortaya koydukları, kendi şartlarını öne sürdükleri ve karşı tarafın
şartlarını da kabul ettikleri bir hukuki düzenlemedir. Sözleşmeler güven ve iyi
niyet üzerine kurulduklarına göre o sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların çözümünde
de doğal olarak sözleşme hükümleri uygulanacaktır. Bu ahde vefa ilkesinin bir
yansımasıdır.

 

            Devletlerarası ilişkiler de bundan
çok farklı değildir. Hatta, uluslar arası hukukta bireyle birey arasındaki
sözleşmelere nazaran şekil şartlarından daha fazla muaf olma söz konusu
olabilmektedir. Örneğin bireyler arası hukuki ilişkilerde sözlü taahhütler
ispat yönünden zayıf olduklarından çoğu zaman taahhütte bulunan açısından bir
borç veya yükümlülük doğurmazlar. Ancak devletlerarası ilişkilerde öyle
değildir. İki devlet arasında başkaca hiçbir yazılı sözleşme hükmü bulunmasa
bile bir devlet başkanının sözlü olarak öne sürdüğü taahhütler o devlet için
artık bağlayıcıdır. Bu uluslar arası hukuk kuralı, diplomatik ilişkilerin
ciddiyet ve tabi ki güven üzerine sürdürülmesi amacıyla getirilmiştir. Bu kural
aynı zamanda devlet başkanına atfedilen değerin bir göstergesidir. Sonuçta
devlet adamlığı saygın ama bir o kadar da ciddiyet ve sorumluluk gerektiren bir
meslektir. Ahde vefa ilkesi burada daha bağlayıcı durumdadır.

 

            Devletle birey arasındaki
ilişkilerde de durum pek farklı değildir. Esasında devletle birey arasındaki en
önemli hukuki belge Anayasa’dır. Anayasa vatandaşın devletine, devletin de
vatandaşına olan borçlarının ne olduğunu belirleyen bir belgedir. Devletle
vatandaş arasında bir sözleşme olma görünümünden uzak olan bizim 1982 Anayasası
bile aslında böyledir. Sadece Anayasa değil tabi ki, Anayasa’ya uygun çıkartılan
kanunlar da devletle vatandaş arasında birer sözleşmedir esasında.

 

            Anayasa’ya ve kanunlara uymak hem
vatandaş hem de devlet açısından ahde vefa ilkesinden doğan bir zorunluluktur.
Ahde vefa ilkesi vatandaş için olduğu kadar devlet için de söz konusudur.

 

            Yukarıda, uluslar arası ilişkilerde
devlet başkanının sözlü taahhüdünün o devlet için bağlayıcı olduğunu ifade
etmiştik. Her ne kadar bizim hukuk sistemimizde ve genel olarak geleneğimizde
böyle bir teamül olmasa bile, devlet adamlığı konumunun sahip olduğu ciddiyet
ve sorumluluğun bir yansıması olarak, herhangi bir kanun hükmüyle kayıt altına
alınmamış olsa bile devlet başkanının vatandaşa yönelik sözlü taahhütlerinin o
devlet açısından bağlayıcı olacağını ve devlet başkanının o sözlü taahhütlerinin
artık devletin boynunun borcu olacağını söylemek hata olmaz.

 

            Örneğin bir devlet başkanı ister
görevdeyken, isterse göreve gelmeden önce ülkenin gelir seviyesini ve refahını
artıracağını, gelir dağılımında adaleti tesis edeceğini, kamuda gerek işe alımlarda
gerekse kurum içi atamalarda liyakati esas alacağını, adil ve bağımsız bir
yargı sistemi kuracağını, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini
vs. taahhüt etmişse bu taahhütler devlet için bağlayıcıdır ve artık devletin
boynunun borcudur. Devlet vatandaşına karşı bu borçlarını ifa etmek zorundadır.

 

            Bu kadar şey yazdıktan sonra dönüp
tekrar okuyunca yukarıdaki ifadelerin Türkiye için hiçbir anlam ifade
etmediğini görmek maalesef acı veriyor. Kendi Anayasasına uymayan ve bunu
meziyet olarak gören/gösteren yine kendini hiçbir kanunla sınırlı saymayan bir
hükümeti ve o hükümetin kanuna aykırı iş yapmak için adeta can atan bakanlarını
görünce insanın hukuka dair herhangi bir şey yazası gelmiyor açıkçası.

 

            Söz gelimi; polisin kamu görevini ifa
ederken hukuka aykırı uygulamalarının vatandaş tarafından kayda alınmasını
“özel hayatın gizliliğinin ihlali” gerekçesiyle yasaklayan ve kayıt alan
vatandaşın gözaltına alınması için emir veren bir İçişleri Bakanının hukuk
bilmemesi bir yana, hukuka ve kanuna aykırı böyle bir idari işlem tesis etmesi
ülke adına üzücü bir sahne olarak karşımıza çıkıyor. Yine Covid-19 tedbirleri
kapsamında alınan tam kapanma kararı sonrasında marketlerin ne satıp ne
satmayacakları konusunda her gün ayrı bir düzenleme yapan, yaptığı
düzenlemelerin ne hukuken, ne aklen, ne mantıken hiçbir dayanağı olmayan bir
bakanlığın bu iş bilmez tavırları devletin itibarını zedeliyor; insanların
devlete ve hukuka duydukları güveni sarsıyor.

 

            Hâlbuki devlet ve onu yönetenler
ahde vefa gösterseler hem ülke huzur bulacak hem de kendileri. Ülkeyi
yönetenler bir gün inşallah ahde vefa etmeyi öğrenirler. Bunu öğrenmek onlar
için bir hobi yahut bir erdem değil hepsinin boynunun borcu zira…

Ö t ü k e n’ d e n K ı r ı m’ a Türk Dünyâsı Kültür Târihi

0

Târih’ denildiğinde, umûmiyetle siyâsî hâdiseler ve savaşlar ile
devletlerin kuruluşu ve târih sahnesinden çekilişi akla gelir. Siyâsî
hâdiselerin millî kültürden kaynaklanan sebeplerle gerçekleştiği hakîkati çoğu
zaman göz ardı edilir. Bu sebeple târih kitaplarında milletlerin kültür, sanat,
ilim ve edebiyatına ait bilgileri bulmak nâdirattandır.  Bu sâhanın kültür ve sanat târihçilerine ait
olduğu kanaati hâkimdir. Oysaki târih bir bütündür. Devletlerin idârî, yapısı,
iktisâdî hayatı, milletlerin sosyal dokusu, sağladığı teknolojik gelişmeler,
târih ilminin ilgi sâhasında olmakla birlikte târih kitaplarında yeterli ölçüde
yer almazlar. Gerçekte bunlar, milletlerin krakter yapılarının şekillenmesinde
mühim roller oynadıkları gibi, târihî olayların gelişmesine ve insanlığın
geleceğinin belirlenmesinde etkili unsurlardır. 

Güzel bir gelişmedir ki, kısır ve
dar görüşlerle târih yazıcılığı artık gerilerde kalmıştır. ‘Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür
Târihi
’ isimli eser bizlere bu müjdeyi veriyor.

Ötüken Neşriyat, Türk Dünyası Kültürü’nün ehemmiyetini müdrik
olarak, Türk Halk Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bayram Durbilmez’in Türk
Dünyası Kültürü
isimli eserinin birinci cildini 2017, İkinci cildini
2019 yılında yayınladı. Seriye devam etmesi memnuniyet vericidir.

Bir bütün olan Türk dünyası,
Çarlık Rusya’sı da dâhil edilerek hesaplanırsa, 150 yıl boyunca özellikle dil
ve alfabe birliğine yönelik vahşi müdâlelelerle parçalanmaya çalışılmıştı. Bazı
sıkıntılar sebebiyle, 1991’den günümüze 30 yıla yakın bir süreyle devam
ettirilen ciddî çalışmalara rağmen istenilen neticeye henüz ulaşılamamıştır. Türk
dünyası kültürü ile alakalı kitaplar çoğaldıkça, ‘Türk Dünyası’ şuurunun kemâle ereceği şüphesizdir. Bu tür kitapları
hazırlayanlar ve yayınlayanlar büyük bir hizmetin gönüllüleridir. 

Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere ve
Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu’nun editörlüğünde hazırlanın 16,5 X 23,5 santim
ölçülerindeki 541 sayfalık eserde ele alınan konular ve yazarları:

1-Orta Asya Türk Târihine Dâir Umûmi Eserler: Prof. Dr.
Ahmet Kanlıdere. (s:
15-37) 

2-Asya Hunları, Akhunlar, Tabgaçlar: Prof. Dr. Tilla Deniz
Baykuzu. (s:
39-59)

 3-Göktürkler. Prof.
Dr. Ahmet Taşağıl. (s:
61-79)

 4-Uygurlar: Prof. Dr. Ayşe Melek
Özyetgin. (s:
82-104)

 5-Kırgızlar,
Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar: Dr. Öğr. Üyesi Hayrettin İhsan Erkoç (s: 105-135)

6-Doğu Avrupa’da Türkler: Dr. Öğr. Üyesi Umut Üren. (s: 137-164)

7-Prof. Dr. Ömer Soner Hunkan: İlk Müslüman Türk Devletleri.
(s: 165-204)

8-Doç. Dr. Sadi S. Kucur: Büyük Selçuklu Devleti. (s: 205-228)

 9-Dr. Öğr. Üyesi
Gülseren Azar Nasırabadı: Hârizmşahlar Devleti. (s: 229-249)

 10-Doç. Dr. Muhammed
Bilal Çelik: Moğollar Zamanında Ota Asya. (s: 251-272)

 11-Prof. Dr. İlyas
Kemaloğlu: Altın orda Devleti. (s:
273-291)

 12-Doç. Dr. Serkan
Acar: Altın Orda’nın Mirasçıları: Türk-Tatar Hanlıkları. (s: 293-317)

 13-Doç. Dr. Alper Başer: Kırım Hanlığı.
(s: 319-340)

14-Prof. Dr. Azmi Özcan: Hindistan’daki Türk Devletleri. (s: 341-353)

15-Doç. Dr. Gülay Karadağ Çınar: İran Türkleri. (s: 355-403)

 16-Prof. Dr. Hayrunnisa
Alan: Timurlular. (s:
405-423)

 17-Prof. Dr. Mehmet
Alpargu: Türkistan Hanlıkları. (s: 425-454)

 18-Prof. Dr. Ahmet
Kanlıdere: İdil-Ural ve Orta Asya’da Kültürel ve Toplumsal Dönüşüm 1800-

Eserdeki alt başlıklar ve ele
alınan konular, yazarların ne kadar titiz ve ince detaylara varıncaya kadar
hassas çalıştıklarını gösteren delillerdir:

Göktürklerin dürüstlüğü (s: 77);
Uygurlarda dil ve edebiyat (s:
92)
; Talas Savaşı (s:
121)
; Hunların dili (s:
142)
; Hazar Kültürü (s:
154)
; Peçenek Kültürü (s:
159)
; Karahanlılar’da suçlar ve cezâlar (S. 177); Selçuklularda Hayat Tarzı (s: 209);
Cengiz Kağan Sonrası Moğol Devletleri (s: 255); Altın Orda Devleti’nde Dînî Hoşgörü (s: 283);
Tatar Türklerinin Hanlıkları (s:
293)
; Hindistan’daki Türk Devletleri (s: 341); İran Türkleri (s: 355);
Timurlu Hânedânında Sanat (s:
417)
; Türkistan Hanlıkları (s: 426); İdil-Ural’da Dînî Uyanış (s:455).

Eserin sonraki sayfalarında, bu
türdeki hacimli ve geniş kapsamlı kitapların ‘olmazsa olmaz’ mesâbesindeki unsuru ‘Dizin’ bölümü yer alıyor. (s: 501-533) Son bölümde ise esere her biri,
hacimli kitapların konusu olacak makaleleriyle katkıda bulunan ilim
insanlarının alfabetik sırayla isimleri, hayat hikâyeleri veriliyor.

Her konunun uzmanlarından oluşan
zengin kadronun bir araya getirilmesi şüphesiz büyük gayret gerektirir. Tebrike
şâyan bu çalışma, yalnızca târihçilerin değil, profesyonel ve amatör târih okuyucularının
da ilgisini çekecek husûsiyetlere sâhiptir. Özellikle de Türk Dünyâsıyla
ilgilenenlerin…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. AHMET KANLIDERE:

     İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Yeniçağ Târihi Kürsüsü’nden mezun oldu (1982). Boğaziçi Üniversitesi’nde
başladığı yüksek lisans eğitimini (1983-84) Marmara Üniversitesi Târih
Bölümü’nde tamamladıktan (1988) sonra Amerika’ya gitti. Doktora eğitimini
Columbia Üniversitesi’nin Ortadoğu Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nde yaptı
(1988-96). İstanbul’a döndükten dört yıl sonra misâfir öğretim üyesi olarak
Kazakistan’daki Ahmet Yesevî Üniversitesi’nde bir yıla yakın ders verdi.
2004-2007 yılları arasında Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği’nde Kültür
Müşâviri olarak görev yaptı. Daha sonra Marmara Üniversitesi’ne döndü ve
2009’da profesör oldu. 2016-18 arasında Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü
başkanlığını yürüttü. Hâlen aynı üniversitede Genel Türk Târihi Anabilim Dalı
başkanı olarak görevine devam etmekte, İdil-Ural, Kırım, Türkistan ve
Kafkasya’da yaşayan Türk gruplarının fikir târihi alanında çalışmalar
yapmaktadır.

     Eserlerinden
bâzıları şunlardır:

     Reform
within İslam: The Tajdid and Jadid Movement among the Kazan Tatars (
1809-1917)
(İstanbul 1997); Kadimle Cedid
Arasında: Musa Cârullah
(İstanbul 2005); Muhammed Zahir Bigiyev: Mâverâünnehir’de Seyahat (haz., İstanbul
2005); Orta Asya Türk Târihi (ed.,
Eskişehir 2011); 19. Yüzyıl Türk
Dünyası
(ed., Eskişehir 2013); Çağdaş
Türk Dünyası
(ed. İlyas Kemaloğlu ile birlikte, Eskişehir 2014); Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî (1878-1954) (İstanbul 2019); Yusuf Akçura: Damolla Âlimcan el-Barudî:
Tercüme-i Hâli (İstanbul 2019).

 

Prof. Dr. İLYAS KEMALOĞLU:

     2001’de Marmara Üniversitesi Târih
Bölümü’nde lisansını, 2003’te ‘Altın
Orda – İlhanlı Münasebetleri
’ başlıklı tezle yüksek lisansını ve 2008’de
Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki
Türk-Tatar Etkisi
’ başlıklı tezle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent,
2017’de profesör oldu.

     Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav
ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında Avrasya
Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Rusya-Ukrayna Masası’nda görev yaptı.
2009-2012 yılları arasında Türk Târih Kurumu’nda çalıştı. 2009-2013 ORSAM’da
Avrasya Danışmanı olarak görev yaptı.                     

     Prof. Kemaloğlu, 2013 yılından itibâren
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü
Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır. 2013 ve 2018 yıllarında arka arkaya iki
defa Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu’na aslî üye seçildi. ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki
Türk-Tatar Etkisi
’ adlı çalışması, 201l’de Türk Târih Kurumu Teşvik
Ödülü’ne, 2019’da İlim Yayma Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görüldü.

     Başlıca
kitap çalışmaları:

     Moğolların
Kafkasya Politikası
(2003); Altın
Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi
(2009); Rusların Gözüyle Türkler (2015); Altın Orda Hanlığı’na Ait Resmî Yazışmalar
(A. Melek Özyetgin ile birlikte, 2017); Avrasya
Fatihi Tatarlar
(haz., 2007); Ötemiş
Hacı, Çengiz-Nâme
(haz., 2009); Rus
Elçi Raporlarında Astrahan Seferi
(haz., 2011); Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, (ed. N. Sarıahmetoğlu ile
birlikte, 2015); İkinci Dünya Savaşı ve
Türk Dünyası
, (ed. N. Sarıahmetoğlu ile birlikte, 2016); Avrasya’nın Sekiz Asrı: Çengizoğulları,
(ed. H. Alan ile birlikte 2016); Rus
Genelkurmay Belgelerinde İkinci Abdülhamid ve Osmanlı Ordusu
(haz. M.
Bashanov ile birlikte, 2018); Atlas
Tartarica
, (çev., 2017).

 

KUŞBAKIŞI

KADİM
TÜRK YURDU FERGANA VADİSİ ve BÜYÜK GÜÇLERİN HÂKİMİYET MÜCÂDELESİ

Fergana Vadisi, kuzeyden Tanrı
Dağları’nın Çotkal silsilesiyle, kuzey doğudan Fergana Dağları’yla, güney
yönünden Altay ve Türkistan Dağları’yla çevrilmiş korunaklı bir yerdir. Târihi
süreçte İskitler, Moğollar, Sartlar, Soğdlar gibi birçok kavimlerin yaşadığı
Fergana Vadisi’nde, Göktürkler zamanında Türk halklarının sayısında yoğun bir
artışın olduğu kaynaklardan bilinmektedir. Vadi, 16. yüzyıldan 18. yüzyılın
başlarına kadar Buhara Hanlığı’na bağlı olarak kalmıştır. 18. yüzyılda Hokand
Hanlığı’nın kurulmasıyla el değiştiren vadi, Buhara ve Hokand Hanlıkları
arasında sık sık mücâdele sahası olmuştur.

Birbirleriyle mücâdeleye tutuşan
Türkistan Hanlıkları, etraflarını saran Rusya gibi büyük devletlerin
politikalarını fark edememişlerdir. Bu mücâdeleler onların güç kaybetmelerine
ve ellerinde olanı da yitirmelerine sebep olmuştur. Hindistan’daki
sömürgelerini korumak için yoğun bir diplomasi mücâdelesi veren İngiltere,
Rusya’nın yayılma siyasetinin karşısındaki en dikkat çeken muhalefetti. İki
büyük güç arasındaki ‘Gölgeler Oyunu’nun kazananı Rusya olmuştur. İngiltere,
Afganistan’ın tampon bölge olmasından duyduğu memnuniyet ile Rusya’nın yayılma
siyâsetine göz yummuştur.

Bölge târihine baktığımız zaman,
Fergana Vâdisi’nde Türk kültürü ve İslâm medeniyetinin hâkim durumda olduğu
görülmektedir. İslâm kültürü ve tarikatları, vâdide yoğun bir şekilde varlığını
yüzyıllarca devam ettirmiştir. Hatta bölgede, zaman zaman tarikatlar siyâsette
belirleyici bir unsur olmuştur.

İlker Türkmen’in telif
ettiği 14 X 21 santim ölçülerinde, 382 sayfalık eser, Ağustos 2020’de yayınlanmıştır.

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür
Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Dâire: 6 Kızılay, Çankaya,
Ankara.

 Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232
14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com  www.berikanyayinevi.com 

HATÂ
NEREDEYDİ? Doğu’nun 300 yıldır Cevabını Aradığı Soru
  HURÂFELERDEN GERÇEKLERE: DOĞU’NUN GERİ KALIŞ TARİHİ…

Bernard Lewis tarafından
telif edilen, M. Murtaza Özeren tarafından Türkçeye çevrilen eserin 6. baskısı,
23,5 X 21,5 santim ölçülerinde ve 192 sayfa olarak Haziran 2020’de okuyucuya
sunuldu.

İslâm dünyası, yüzyıllar boyunca hem
askerî ve ekonomik anlamda hem de medeniyet sanatları ve ilim gibi alanlarda
öncüydü. İnsanlığın en ön safında, çok kuvvetli bir biçimde yerini almıştı.
Peki nasıl oldu da aynı yüzyıllar boyunca barbarlığın ve dinsizliğin
karanlığına batan, öğrenilecek ve korkulacak hiçbir şey barındırmayan yer
olarak gösterilen Hıristiyan Avrupa bir anda öne geçmişti? Her şey nasıl bu
kadar çabuk değişmişti? Savaş meydanlarından ekonomik pazara, kamudan özel
hayata kadar Batı hangi kuvvetleriyle zafer üstüne zafer kazanmıştı?

Otoriteler tarafından emsalsiz bir
bilgi birikimi ve zarâfetle yazıldığı belirtilen, ihtivâ ettiği konularla çok
kışkırtıcı ve ufuk açıcı bir eser olarak gösterilen Prof. Lewis’in kitabı, Batı
tarafından İslâm dünyâsının nasıl alt edildiğini, nasıl gölgede bırakıldığını
ve tahakküm altına alındığını anlamaya çalışan İslâm dünyasının acı dolu
tepkisini inceliyor. Karmaşa içindeki bir kültürün hayranlık uyandırıcı
portresini sunan Lewis, Ortadoğu’nun dikkatini nasıl Avrupa’nın silahlarına,
sanayisine, ticâretine, yönetimine, diplomasisine, eğitimine ve kültürüne
yönelttiğini gösteriyor. 18 ile 20. yüzyıllar arasında Batı ve Ortadoğu
kültürleri arasındaki çarpıcı farklılıkları, Hıristiyanlık ve İslâm, müzik ve
sanat, kadınların konumu, laiklik ve sivil toplum, saat ve takvim üzerinden
ortaya koyuyor.

Ortadoğu çalışmalarının önde gelen
ismi olarak kabul edilen Bernard Lewis, Ortadoğu ile Avrupa arasındaki târihî
ilişkiye çok isâbetli bir bakış açısı kazandıran çalışması ‘Hata Neredeydi?’
isimli kitapla Türk okuyucusunun karşısına tekrar çıkıyor. Bu yeni tercüme, her
yönüyle soluk soluğa okunacak bir başvuru kitabıdır.

KRONİK KİTAP:

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul.
Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

EMILY’YE
BİR GÜL

1897-1962 yılları arasında yaşayan Nobel
Edebiyat Armağanı sâhibi Amerikalı yazar William
Faulkner
tarafından telif edilen ve hikâyelerden oluşan eseri, Aysun Arslan ve 8 arkadaşı tarafından
Türkçeye tercüme edilerek 13,5 X 21 santim ölçülerinde 285 sayfa hacimle Kasım
2019’da yayımlandı. Kitapta yer alan 17 adet hikâyenin her biri roman
derinliğindedir. İşlenen konular; ırk ayırımı, kölelere yapılan insanlık dışı
muameleler, beyazlar, kızılderililer ve siyahlar arasında yaşanan
mücâdelelerdir.

Faulkner, günlük hayatın yeknesaklığında,
sıradan olaylar gibi görünen hâdiselerden yola çıkarak olup bitenleri iç yakıcı
bir şekilde anlatıyor. Güney’in sosyal yapısını ustalıkla resmediyor.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal
Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ: Cherles Dickens – Cihat Taşçıoğlu / Turkuvaz Kitap.

2-CENGİZ HAN: Michal Biran – Ahmet Fethi Yıldırım / Vakıfbank
Kültür Yayınları.

3-MİHALOĞULLARI: Fâtih Yurrtaş /
Bilgeoğuz Yayınları.

4-MUTLU OLMA SANATI: Arthur
Schopenhauer – Şebnem Sunar / Can Yayınları.

5-KASIRGA TUTULMASI: Jesmyn Ward –
Solina Silahlı / Doğan Kitap.  

 

Kıbrıs Konusunda Rumlar Hala Takılmış Plak!

        27-29 Nisan 2021 Tarihleri arasında BM
öncülüğünde Cenevre’de yapılan 5+1 gayrı resmi Kıbrıs konferansı sona erdikten
sonra KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Ersin Tatar ile Türkiye Dışişleri Bakanı Sn. Mevlüt
Çavuşoğlu,  ortak basın toplantısı
düzenleyerek şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

        Sn.Tatar, burada yaptığı konuşmada:

   “Rum Kesimi’nin amacı, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin devamı ve anayasal değişiklikle Kıbrıslı Türklerin buna yama
edilmesidir. Eşitliğe dayalı ve eşit statü tanınmadan eski şartlarda masaya
oturmamız ve resmi görüşmelere başlamamızın anlamı olmaz” diyerek
görüşlerini açıklamış.

       Sn. Çavuşoğlu ise:

     “KKTC’nin egemen eşitliğe dayalı iki
devletli çözüm önerisine çok güçlü bir şekilde destek vermeye devam edeceğiz”
değerlendirmesinde bulunarak, Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Anastasiadis’in
toplantıya yeni bir vizyon getiremediğine dikkat çekerek, “Takılmış plak gibi eski söylemlerini tekrarladı. KKTC’nin bağımsızlığı, egemenliği ve eşitliği konusunda
ödün vermeyeceğiz” demiştir.

       Bu görüşmelerde KKTC Cumhurbaşkanı Sn.
Tatar’ın BM Genel Sekreterine sunmuş olduğu 6 maddelik yeni öneriler paketi
bence bu toplantının en önemli, en çarpıcı gelişmesidir.

 O maddelere kısaca bakalım:

1-Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin iki tarafın eşit
uluslararası statüsünün ve egemen eşitliğinin güvence altına alındığı bir
kararı kabul etmesi için inisiyatif alacaktır. Böyle bir karar, mevcut iki
Devlet arasında iş birliğine dayalı bir ilişki kurulması için yeni bir temel
oluşturacaktır. ​​​​​​

 2-
Yukarıda belirtilen düzenlemeyle iki tarafın eşit uluslararası statüsü ve
egemen eşitliği sağlandıktan sonra, BM Genel Sekreteri himayesinde karşılıklı
olarak kabul edilebilir bir iş birliği anlaşması oluşturmak için sonuç odaklı
ve belli bir zaman aralığına dayalı müzakerelere başlayacaklardır.

 3-
Müzakereler, iki bağımsız Devlet arasındaki gelecekteki ilişkilere, mülkiyet,
güvenlik ve sınır düzenlemesinin yanı sıra AB ile ilişkilere odaklanacak.

 4-
Müzakereler, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin yanı sıra uygun olduğu
hallerde, gözlemci olarak AB tarafından desteklenecektir.

 5-
Herhangi bir anlaşma bağlamında, iki Devlet karşılıklı olarak birbirini
tanıyacak, üç Garantör Devlet bunu destekleyecektir.

 6- Bu
müzakereler sonucunda varılacak herhangi bir anlaşma, iki Devlette ayrı olarak
eşzamanlı referandumlarda onaya sunulacaktır.

       Yukarıda sıraladığım hususlar, Kıbrıs Türk
tarafınca masaya ilk kez getirilmektedir. Aslında bu maddeler, görüşmeler
öncesinde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Ersin Tatar’ın ifade etmiş olduğu yeni çözüm
önerisinin de esaslarını teşkil etmektedir.

        Sn. Ersin
Tatar’ı bu öneriler paketini kararlı bir biçimde hem Rum tarafının, hem de
Yunanistan ve İngiltere Dış İşleri Bakanlarının önüne koyduğu için tebrik etmek
gerekir. Sn. Tatar Kıbrıs Türk Halkının bugüne değin savunulmaktan hep
kaçınılmış hak ve hukukunu, bu altı maddelik öneri ile muhataplarına
iletmiştir. Ayrıca bu öneriler paketi tüm dünya basınında da yer alarak Kıbrıs
Türk’ünün sesi dünyanın her yerinde duyulmuştur.

         Bu esaslar, bundan böyle ‘’Birleşik Kıbrıs’’
sonucuna giden ‘’Federasyon’’ önerisinin bir daha görüşmeler masasında
olmayacağının da çok net ifadesidir.

        Türkiye’nin
de desteklediği bu öneriler paketinin, GKRY lideri Bay Anastasiadis tarafından
kabul görmeyeceği kesindir.

     Zaten Rum tarafının hala Kıbrıs
Cumhuriyetini savunması, Kıbrıs Türklerini anayasal bir değişiklikle bu
cumhuriyete yama etmek görüşünden vazgeçmemeleri de bundandır.

      Yani
GKRY lideri takılmış/bozuk bir plak gibi hep aynı şeyleri tekrarlamakta, ‘’Hep
Rumlara, Hep Rum Tarafına’’ demektedir.

      Artık yolun sonu gözükmüştür. 1960 yılında
kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini 1963 yılında ‘’Kanlı Noel’’ olaylarıyla ortadan
kaldıran, 15 Temmuz 1974 darbesi ile Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamaya
kalkan Rumlar, bundan böyle ne adada, ne de AB üyeliğini kullanarak Doğu
Akdeniz’in enerji yatakları üzerinde türlü Bizans oyunları oynayamayacaklardır.

      Ancak
şu hususun altını kalın çizgilerle bir kez daha çizmek gerekirse; adanın
yönetimi Rum tarafına geçmedikçe, GKRY hiçbir çözüm önerisine evet
demeyecektir.

      Böyle bir sona ne Türkiye, ne de KKTC evet
demeyeceğine göre, bundan sonrası için atılacak adım; 1983 yılından beri adanın
kuzeyinde yaşayan KKTC’nin tanıtılması için Türkiye’nin çalışmalara başlaması
gerçeğidir.  

      Bir 60 yıl
daha beklenmeyeceğine göre hayata geçirilecek bu gerçek, yıllardan beri
süregelen Kıbrıs anlaşmazlığına da son verecektir.

    Sözün
özü 27-29 Nisan 2021 tarihleri arasında Kıbrıs konusunda Türk tarafı Cenevre’de
tarihi bir adım atmıştır.

Bizi Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktınız

İktidar yanlıları sanıyorlar ki, memleketin içinde bulunduğu sıkıntıları dile
getirince ferahlıyoruz. Sanıyorlar ki, kötü yönetim örneklerini ve bunun
vatandaşa yansıyan acı sonuçlarını yazınca mutlu oluyoruz.

 

Hayır!
Yazdığımız her sıkıntı, çözülemeyen her mesele beynimizde “bir zehirli
kıymık” gibi bize acı veriyor.

 

Ülkemizin
her alanda “kör kuyularda merdivensiz bırakılmış” olduğunu hissetmenin acısını, “denizler ortasında yelkensiz
bırakılmanın” çaresizliğini hiç anlamıyorlar.

 

Ümit
Yaşar Oğuzcan’ın şiirindeki, (Münir Nureddin Selçuk’un bestelediği şarkıdaki)
ruh halini sosyal alanda yaşıyoruz:

 

“Beni
kör kuyularda merdivensiz bıraktın / Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
/

Öylesine
yıktın ki bütün inançlarımı / Beni sensiz bıraktın, beni bensiz bıraktın.”

 

Böyle
bir “çaresizlik psikolojisini”
yaşamanın kolay olduğunu sanıyorlar… Hayır, kolay değil.

Endişe içindeyiz… Korkuyoruz!

*************************

Nereden Nereye…

Endişe içindeyiz… Korkuyoruz!.. Çünkü;

 

Yolsuzluk, yoksulluk ve yasakları (3Y) kaldırmak için gelenlerin yolsuzluk bataklığını büyüttüklerini gördük. Yirmili
yaşlardaki çocuklar bile milyonlar ve milyar dolarlar götürüyor.

 

Yoksulluk nüfusun büyük kesimine yayıldı. Geçim derdi yüzünden her gün birkaç
intihar vakası duyuyoruz.

 

Yasakların hayatımızı kararttığı bir otoriter demokrasi dönemi yaşıyoruz. Yolsuzluk haberlerine yayın
yasağı, 65 yaş üstüne sokağa
çıkma yasağı, virüs bulaşmasını azaltmak
için(!) içki satış yasağı gibi
saçmalıklar; polisin orantısız davranışlarını kameraya çekme yasağı gibi tuhaflıklar icat edildi.

 

Keşke
3Y karabasanını artarak yaşamak durumunda
olmasaydık.

 

Keşke
“Avrupa’nın hasta adamı olarak
nitelendirmeyi hak etmiyoruz” diyebileceğimiz güçte olsaydık.

 

Keşke “gavurdan” borç da almasak,
buyruk da.

 

Keşke
dindarlık, Müslümanlık adına sergilenen davranışlarıyla, ateist sayısını
artırdıkları için Ateizm Derneklerinin
teşekkür ettiği din, bilim ve siyaset adamlarımız olmasaydı.

Keşke
“alnı secdeye değen” insanların dürüst, ahlaklı ve karakterli olduğuna inanmaya
devam edebilseydik. Siyasal İslamcıların sayesinde din, inanç ve milli
değerlerden bahseden herkese şüpheyle bakar olduk.

 

Keşke
bizi yönetenler dürüst kalabilseydi. Kendilerine “mücahit” diyenlerin bir kısmının devlet kaynaklarından
beslenen “müteahhit”, bir kısmının “her
şeye müsait” hale geldiğini gördük. 

*************************

Çıkmaz Sokak

Bir
süreliğine iktidar emanetini verdiklerimiz, size sesleniyoruz!

 

“Demokrasi” dediniz, “hukuk” dediniz, “insan hakları”
dediniz de geldiniz. “Kuvvetler ayrılığını” ortadan kaldırıp “otoriter bir yönetim” oldunuz.

 

“Özgürlük ve hukuk” gibi kavramları sadece kendiniz için istediğiniz anlaşıldı. “Haklının değil, güçlünün
hukukunu” seçtiniz.

 

“Liyakat” dediniz, “meşveret” dediniz de geldiniz. Devletten ve kurumlardan ehliyet ve
liyakati uzaklaştırdınız. Yakınlarınız,
partilileriniz, iş birliği yaptıklarınızı makamlara getirdiniz. Kamuda ve hatta
sivil kuruluşlarda bile herkes sarayın işaretine göre tavır alır oldu. İstişareyi,
ortak aklı yok ettiniz.

 

Devletin
kurumsal yapısını bozdunuz, beşerî
sermayesini çökerttiniz. Devletin tecrübesinin kayıtlı olduğu hard diski formatladınız.

 

Öylesine yıktınız ki inançlarımızı… Bizi kendinizden uzaklaştırdınız… Daha da kötüsü, bizi
değerlerimizden soğuttunuz.

 

Sizi
dostça uyaranları, iyiliği ve hakkı tavsiye edip, kötülükten sakınmaya
davet edenleri “düşman” gördünüz, “hain” ilan ettiniz.

 

Bütün
bu yaptıklarınıza rağmen hala kalabalıksınız. Sizi, Necip Fazıl’ın ifadesiyle uyarmak
istiyoruz:

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz
sokak!”

 

Çıkmaz sokaktan geri dönmek ilerlemektir.
Geri dönün!

*************************

Çaresiz Değiliz

Biz
ülkemizin içinde bulunduğu dertleri ümitsizlik,
karamsarlık ve çaresizlik duygusu yaymak için dile getiriyor değiliz.

 

Halkımızın
bir kesimi, ağır meselelerle kuşatılmışlığımıza rağmen, olanların farkında
değil.

 

Bu
kesimde farkındalığın artması için
bilgilerimizi, duygularımızı paylaşıyoruz.

 

Ümitsiz
değiliz. Türkiye’nin beşerî sermayesi, tarihten tevarüs ettiği birikimi,
stratejik coğrafi konumu birçok imkanlar bahşediyor.

 

Bugünleri
aşarız. Yeter ki akıl ve bilim
çerçevesinde sorunlarımızı tanımlayalım, hal çarelerini medeni bir şekilde
tartışabilelim.

 

Adalet, hukuk, özgürlük gibi kavramların ülkemizde hayata geçirilmesiyle siyasi olarak da ekonomik olarak da güçleneceğimizi biliyoruz.

 

“Yolsuzluğun,
Yoksulluğun ve Yasakların”, “kuvvetler ayrılığına” dayalı “tam demokratik” bir Türkiye’de kalkabileceğini anlatabiliriz.

 

“Hukukun üstün olduğu” diğer ülkelerde olduğu gibi iş, aş ve ekmek sorunlarının kalmadığını gösterebiliriz.

 

Rejim
otoriterleştikçe kişi başına milli gelirimizin 12.500 dolardan 7 bin dolar mertebesine düşmesi tesadüf değil.

 

Asıl sorunun, sorunları çözmesi
gerekenler olduğunu; “iktidarın gücünün
dengelenmediği ve denetlenemediği bir sistem”
olduğunu kitlelerin fark etmesini sağlayabiliriz.

 

Böylece
“kör kuyulardan” çıkabilir, “denizler ortasından” güvenli sahillere
erişebiliriz.

 

Biz Türklerin
bilimde, teknolojide, sanatta, ekonomide, medeniyetin her alanında insanlığa
örnek ve rehber olabilecek imkân ve kabiliyetimiz vardır.

 

Yeter
ki inanalım, yapabiliriz.

Türkler ve Türkçe

     Bizi millet yapan
unsurlardan başta geleni, dilimiz yani Türkçemizdir.

     Fâtih / fethedici,
bünyesine katıcı olarak Türkler; yeni bölgelerde yer alır, oralara yerleşirken;
o yörelerden kelimeler de almış ve vermiştir.

     Özellikle Arapça,
Farsça menşe ve kaynaklı kelimeler; İslâm oluşumuz sebebiyle dilimizde bol
miktarda bulunmaktadır.

     İran; Orta
Asya’dan Batı’ya doğru olan yürüyüş yolumuz üzerinde olduğu ve İslâm dininde
bulunduğu için, İslâmiyetle ilgili birçok kelimelerimiz Farsça menşe’ ve
kökenlidir.

     Meselâ biz
Türkler; Arapça “salât” kelimesi yerine, Farsça olan “namaz” kelimesini
kullanırız. “abdest” kelimemiz de Farsçadır. Keza / bunun gibi Arapça “savm”
yerine Farsça rûze /urûze / uruç’dan devşirdiğimiz “oruç” kelimesini
kullanırız.

     Bilhassa /
özellikle Ahmed, Hasan, Hüseyin, Mustafa, Ayşe, Fatma, Zeynep gibi erkek ve
kadın isimlerimiz; Müslüman olmamız hasebiyle Arapça menşelidir. Tabii Farsça
kaynaklı olanlar da var.

     Fakat artık
Türkçemizde yer aldıklarından dolayı Türkçe sayılırlar. Tabii doğuşlarından
dolayı değil, oluşlarından ötürü. Asılları Arapça veya Farsçadır ama işlenmiş
hâlleriyle onlar artık Türkçe olarak kabul edilirler. İşte bu fethin bir başka
türlüsüdür.

     Türkçemize giren
kelimelerin sözlük mânalarından başka, Türk diline has öyle yeni mânâlarla
zenginleştirmişizdir ki, o yeni mânâlar bize has olup, Araplar ve İranlılarca
meçhuldür. Evet aldığımız kelimelerin asılları Arapça ve Farsçadır. Fakat
Arabın Farsın bilmediği yeni mânâlarla  o
kelime ve sözcükler  artık Türkçemize
has, Türkçe kabul ettiğimiz yeni kelimelerdir.

     Mesela bir çocuğun
“mahsustan yaptım” derken; husus’tan gelen “mahsustan” kelimesini söylemesi;
bize has yepyeni bir anlam ifade eder. Bunu Arap bilmez. Yine Farsça “kafa”
kelimesi başın arka kısmı için kullanılırken, Türkçede başın tamamını ifade
eder.

     Nitekim İngiliz,
pamuğu Mısır’dan alır işler. Kendi sanat ve kabiliyetini ortaya koyarak;
kendine has meşhur İngiliz kumaşını dokur ve kumaşa damgasını vurur. Bir
Mısırlı çıkıp da “ham maddesi yani pamuğu Mısırdan” diyerek, o kumaşa sahip
çıkabilir mi?

     İşte Türkçemizde
yer alan kelimeler de, fethin bir başka çeşididir. Onlar Türkçeye girdikten
sonra Türkçeye has yeni mânâlar kazanarak, artık yepyeni bir hüviyete
bürünmüşlerdir.

     Zaten dünyada
maddî manevî her şey; onu işleyenin hüviyetine bürünür. Aslı değil ama son
hâliyle işleyene mal edilir. O şey, o kelime veya o madde; doğuşu bilinse de,
artık o; oluşuyla bir kıymet ve değer kazanır. Öyle bilinir, öyle tanınır.

     Zaten dünyada arı
dil yoktur. Varsa da, Afrika içlerinde, dünyadan kopuk halde yaşayanların çok
az sayıda kelimelerden oluşan kabile dillerinde kendini gösterir.

     Milletler
birbirleriyle münasebet hâlinde ve çeşitli ilişkiler içinde yaşamak
zorundadırlar. Kısaca birbirlerine muhtaçtırlar. Bu durum birbirlerinden kelime
alış verişine de yol açar. Alıp verilen kelimelerin hem telâffuz ve okunuşlarında,
hem de anlam verilişlerinde farklılıklar ortaya çıkar.

     Kelimeler de
insanlar gibi, asıllarını unutmamakla beraber, girdiği yeni ortama ayak
uydurmak mecburiyet ve zorundadırlar.

     Bünyesine giren ve
katılan kelimeler karşısında, Türkçe devreye girer. Türkçeye giren veya sokulan
kelimelere çeki düzen verir. Onlara Türkçe damgasını vurur. Ancak Türkçenin
hâkimiyet ve egemenliği altında, o kelimelere hayat hakkı tanır. Yani yabancı
kelimelere, Türkçe kaide ve kurallarıyla kullanım ve kullanış imkânı verir.

     Meselâ dilimize
giren “lokanta” kelimesini ele alalım: Türkçeye tam bir teslimiyet içinde
olduğu, yani Türk Dilbilgisi kurallarına göre kullanıldığı takdirde, yaşama
hakkına kavuşabilir. Nitekim lokanta-cı, lokanta-nın, lokanta-ya, lokanta-yı
v.b. Diğer yabancı kelimeler de, ancak Türk Dilbilgisi Kuralları’na göre
kendilerine Türkçede yer bulabilirler. 

     İşte milletlerin
de, böyle hususiyetleri vardır. Her şey; kurucu iradenin şemsiyesi, kullanım
göstergesi ve kimliği altında, kendini ileri sürebilir.

     Tarihin tabii
seyir, netice ve sonucunda, Türkler ve Türkçe; kurucu bir unsur olarak girdiği
her yerde başı çekmiş, çizdiği çerçeve içinde her şeye ve herkese var olma
hakkını vermiş ve tanımıştır. Yani bünyesindeki insanları Türkleştirmiş, aldığı
kelimeleri ise Türkçeleştirmiştir.

     İşte millet
oluşun, millet kalışın sırrı bu iki kelimede yatıyor.

     Bundan hiçbir
kavim, unsur ve millet gocunmamalı, her bakımdan rahat olmalı.

     Bu millî genel
çerçeve içinde, kendi aralarında, kendi dilleri, kendi dinleri, kendi örf ve
âdetleri dairesinde yaşamaları gerektiğinin şuur ve bilinci içinde olmalılar.
Zaten öyledirler.

     İşte Türklerin hâkimiyeti
altında, asırlarca yaşayan unsurlar; bugünlere aslî kimliklerini, ana dillerini,
örf ve âdetlerini müdahaleden uzak bir şekilde yaşayarak gelmişler; asliyet,
kimlik ve dillerini koruyarak bugünlere ulaşmışlardır.

     Nitekim hâkim
olduğumuz topraklardan çekildikten sonra, o unsurların aslî hâlleriyle
bugünlere geldikleri, daha doğrusu getirildikleri hayretle görülmüş ve
Türklerin yok edici değil yaşar ve yaşatır bir millet oldukları; o topraklardan
çekilirken geride bıraktıklarıyla tescil edilmiş ve kanıtlanmıştır.

Jedi’ın Dönüşü (Return of the Jedi)

Bazı filmler vardır, izleyen çoğu kişi o
filmde sadece bilim kurgu ve aksiyon görür. Hatta “aman bu ne saçma şey böyle!”
diye önyargıyla yaklaşarak filmi izlemezler bile. Halbuki bir izleseler içeriğinde
son derece derin bir felsefi alt yapı hâkim olduğunu görecekler. Matrix böyle
bir filmdir mesela. 1500 yıl önce dile getirilen ama çoğu kişinin anlamadığı
“Hepiniz uykudasınız, ölünce uyanacaksınız” hadisini tek bir sahneyle
anlatabilmeyi başaran bir filmdir. Yine insanların büyük çoğunluğunun idrak
edemeyeceği zamanın ve mekânın izafiliğinden, vahdet-i vücuda kadar pek çok
derin konunun üç serilik bir filmle üstelik tüm detaylarıyla anlatıldığını
görürsünüz. Finalde ise Fuzuli’nin “aşk
imiş her ne var âlemde. İlm bir kıyl u kâl imiş ancak”
beyitiyle
yüzleşirsiniz. Aynı yorumu yine bir bilim kurgu filmi olan Interstellar
(Yıldızlararası) için de yapabiliriz.

 

            Bazı film veya diziler ise başlı
başına bir üniversite gibidir. Battlestar Galactica bu tarz dizilerdendir. İzleyenlerin
çoğu bu dizide sadece bilim kurgu ve macera görürler. Hâlbuki tam anlamıyla bir
siyaset bilimi resitalidir. Demokrasi, totaliter rejim, darbeler ve cuntacılık,
cadı avı, siyasi entrikalar, medyanın siyasetteki belirleyici rolü gibi pek çok
konunun bir uzay macerasında hiçbir üniversitede anlatılmadığı kadar güzel
anlatıldığını görürsünüz.

 

            Ama bir film var ki, şüphesiz tüm
zamanların en iyi bilim kurgu görünümlü siyasal bilgiler fakültesidir.
Hangisini kast ettiğimi anladınız. Star Wars (Yıldız Savaşları) tabi ki. Pek
çok kişi Star Wars izlediği zaman uzay, boşluk, gezegenler, androidler, tuhaf
görünümlü yaratıklar, ışın kılıçları, lazer silahları, bir anda ışık hızına
çıkılarak gerçekleştirilen uzay seyahatleri falan görürler. Hâlbuki Star Wars
otoriter rejimler ile onlara direnen demokrasi ve özgürlük savaşçılarının hikâyesini
anlatan tam bir siyasi başyapıttır.

 

            Aşağıda aktaracağım olaylar size
tanıdık gelebilir ancak bu olayların gerçek hayatla, gerçek kişi ve kurumlarla
en ufak bir alakası yoktur! Aşağıda değindiğim olaylar uzun bir zaman önce çok
çok uzak bir galakside (a long time ago in a galaxy far far away) yaşanmıştır.

 

Gücün Karanlık Yanı (Dark Side of the Power)

 

            Tüm evrende iyi ile kötü veya gücün
aydınlık tarafı ile karanlık tarafı arasında bir mücadele devam etmektedir. Bu
mücadelede gücün aydınlık tarafını Jedi (“Ceday” şeklinde okunur) Şövalyeleri,
gücün karanlık tarafını ise Sithler temsil etmektedir.

 

            Jedi Şövalyeleri, cesaret,
kahramanlık, fedakârlık gibi erdemler üzerine kurulmuş bir yapıdır. Her biri
gözü kara, maharetli birer kılıç ustası olmalarının yanında son derece mütevazı
mensuplardan teşekkül etmektedir. Jedi şövalyelerini başında Usta Yoda’nın
bulunduğu bir konsey yönetmektedir. Jedi şövalyesi olabilmek için Jedi eğitimi
almak gerekmektedir. Bu eğitim ise herkese verilmez. Sadece “Güç” ile arasında
bağ olan çocuklara ve Jedi Konseyi’nin onayı ile bu eğitim verilir. Jedi
eğitimi için kabul edilen çocuk artık bir padawan olmuştur. Bu minik padawan,
bir Jedi şövalyesine emanet edilir ve rüştünü ispatlayıp artık bir Jedi olarak
kabul edilene kadar bu Jedi şövalyesinin çırağı olarak eğitimini devam ettirir.

 

            Gücün karanlık tarafını temsil eden
Sithler ise iki şeytani kişi tarafından yönetilmektedir. Yalnızca iki, ne bir eksik,
ne bir fazla. Sithlerin lideri Lord Sith’dir. Lord Sith’in daima bir çırağı
bulunmaktadır. Lord Sith, (genelde Jedi Şövalyeleri arasından devşirdiği)
çırağına gücün karanlık tarafını öğretir. Bu çırak aynı zamanda bir başvezirdir
ve Lord Sith kendi tebasını çırağı vasıtasıyla yönetir.

 

Cumhuriyetten İmparatorluğa Giden Yol

 

            Cumhuriyet Senatosu’nda, Naboo
gezegeninin Galaktik senatörü olarak görev yapan Senatör Palpatin son derece
hırslı bir kişiliktir. Mevcut Başkan’ın bir takım yolsuzluklara karışmasını
fırsat bilerek kulis çalışmalarına başlar ve Başkan hakkında güvensizlik oyu
verilmesini sağlar. Güvensizlik oyuyla Başkan’ı ve Hükümet’i düşürür ve
kendisini Başkan seçtirir.

 

            Senatör Palpatin’in bilinmeyen bir
özelliği daha vardır. Palpatin, Sithlerin gizli lordudur.

 

            Cumhuriyet Senatosu tarafından
seçilen her Başkan’ın bir görev süresi vardır ve görev süresi dolan Başkan’ın
yerine her zaman yeni bir Başkan seçilir. Ancak Palpatin, görev süresinin
dolmasına kısa bir süre kala Sithler aracılığıyla kendi yönettiği ülkeye savaş
açtırır ve savaşı gerekçe göstererek hem görev süresini uzatır hem de kendisini
olağan üstü yetkilerle donattırır.

 

            Bu savaş esnasında Palpatin’in yani
nam-ı diğer Sith Lordu’nun çırağı Kont Dooku genç bir Jedi Şövalyesi olan
Anakin Skywalker tarafından öldürülür. Sith Lordu’nun artık yeni bir çırağa
ihtiyacı vardır. Bunun için de en uygun aday olarak Anakin Skywalker’ı
görmektedir.

 

Güce Denge Getirecek Kişi

 

            Anakin Skywalker son derece genç,
yetenekli, özgüveni yüksek ve aslında Jedi kalıplarına pek uymayan bir Jedi
Şövalyesi’dir. Zaten Jedi Şövalyeleri’nin evlenmeleri yasakken, Senatör (eski
kraliçe) Padme ile gizlice evlenerek pek kural tanımayan biri olduğunu
göstermiştir. Anakin Skywalker’ın asıl özelliği ise kehanete göre “güce denge
getirecek olan kişi” olmasıdır. Anakin’in “güç” kullanma konusundaki
yetenekleri ama öte yandan karakterindeki dik başlılığı Jedi Konseyi’nin
kendisine pek güvenmemesine yol açmaktadır. Filmin her sahnesinde Büyük Usta
Jedi Şövalyelerinin gözlerinde “Bu çocuk adam olmaz” bakışını görebilirsiniz.

 

            İşte Anakin Skywalker tüm bu
özelliklerinden dolayı Sith Lordu Palpatin’in ilgi odağı haline gelmiştir.
Palpatin, Anakin’i her fırsatta yanına çağırmakta ve O’nu yavaş yavaş
işlemektedir. Jedi Ustalarının Anakin’e duyduğu güvensizliğin Anakin de
farkındadır ve Palpatin bunu çok iyi kullanarak en sonunda Anakin’i kendi
tarafına çeker. Eski Jedi Şövalyesi Anakin Skywalker artık bir Sith olmuştur ve
yeni adı da Darth Vader’dır.

 

 

Cumhuriyet’e Elveda

 

            Palpatin’in Darth Vader’a (Anakin)
verdiği ilk emir Jedi Tapınağı’na gitmesi ve orada çoluk çocuk demeden bütün
padawanları (küçük Jedi Şövalyeleri) kılıçtan geçirmesidir. Kendisi de Jedi
Şövalyeleri’nin kendisine suikast düzenledikleri iddiasını ortaya atıp o sırada
farklı gezegenlerde savaşta olan tüm Jedi Şövalyeleri’nin ölüm emrini çıkartır.
Darth Vader, Jedi Tapınağı’ndaki bütün padawanları kılıçtan geçirir. Cumhuriyet
askerleri de çatışmalar devam ederken gelen Başkan’ın emri sonrasında
silahlarını başlarındaki komutanları olan Jedi Şövalyelerine çevirir ve hepsini
katlederler. Sadece iki Jedi bu ihanetten sağ kurtulur; Usta Yoda ve Anakin
Skywalker’ın hocası Obi-Wan Kenobi.

 

            Jedi Şövalyelerinin bir gecede
ortadan kaldırılmalarından sonra, Palpatin aynı gece Senato’yu toplar ve şu
tarihi ve bir o kadar da ibretlik konuşmasını yapar: “Hayatıma yapılan saldırı
bende büyük yaralar açtı, izler bıraktı. Ama sizi temin ederim kararlılığım hiç
bu kadar güçlü olmamıştı. Her alanda güvenliği ve kalıcı dengeyi sağlamak
amacıyla Cumhuriyet sistem değiştirecek, adı da I. Galaktik İmparatorluk
olacak! Daha güvenli ve huzurlu bir toplum için!”

 

            Normalde bu sözlerin tepkiyle
karşılanması gerekirken, senatodaki herkes tepki göstermek bir yana Başkan’ı,
daha doğrusu yeni İmparator’u çılgınca alkışlamaya başlarlar.

 

            Bu manzarayı hayretle izleyen
Senatör Padme’nin yanında oturan akrabası Bail Organa’ya söylediği şu sözler
ise daha ibretliktir: “Demek özgürlük böyle ölüyormuş. Bir sürü alkışla…”

 

Ve Jedi’ın Dönüşü

 

            Senatör Padme, Anakin’den hamiledir
ancak Anakin’le olan tüm bağını koparmıştır. İkiz çocukları dünyaya gelir, bir
erkek ve bir kız çocuğu. Ancak Padme, doğum sonrasında hayata veda eder.
Obi-Wan Kenobi, çocukları korumak için Anakin’in çocuklardan haberdar olmaması
gerektiğini düşünmektedir. Kız çocuğunu (Leia) Bail Organa evlatlık alır. Erkek
çocuğu (Luke) ise Obi-Wan Kenobi tarafından Tatooine Gezegeni’neki akrabalarına
verilir.

 

            Aradan yıllar geçer. Bu geçen
yıllarda İmparatorluk bütün evreni tam bir dikta ve zorbalıkla yönetmektedir.
Ancak bir grup direnişçi İmparatorluğa karşı bir özgürlük mücadelesi
vermektedir.

 

            Luke Skywalker, büyüdükten sonra
önce Obi-Wan Kenobi, sonra Usta Yoda tarafından Jedi eğitiminden geçirilir. Hem
Luke, hem de Leia direnişçilere katılır ve İmparatorluğa karşı bir özgürlük
mücadelesi verirler. Mücadelenin sonunda Darth Vader’ın babalık hisleri kabarır
ve Luke’un hayatını kurtarmak için Sith Lordu Palpatin’i öldürür ancak bu
mücadelenin sonunda Darth Vader yani Anakin Skywalker da ölür.

 

            Jedi Şövalyeleri sonunda tekrar
galip gelmiş ve gücün karanlık tarafı mağlup edilmiştir. Böylece evrene tekrar
barış, özgürlük ve refah gelmiştir.

3 Mayıs Türkçüler Bayramı Kutlu Olsun!

Bazı günler var ki; o günlerde anma, hatırlama veya kutlama yapıyor
aynı zamanda konu ile ilgili görüşlerimizi de günümüzü ve geleceği kapsayacak
şekilde açıklıyoruz. Sizlere de “Biz
bu meseleye böyle bakıyoruz”
diyoruz.

 

Bunlardan biride ” 3 Mayıs
Türkçüler Bayramı”
dır. Bu bayram bir Türk yada kendini Türk Milleti
ailesinin bir ferdi olarak gören herkes tarafından şanla şerefle kutlanmalı
ancak niye bir bayramdır diye de, önünü arkasını düşünmelidir.

 

Türkler, Atatürk’e kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyük şeyler
borçludurlar. Bunların birincisi Atatürk’ün Türklüğü yüceltmesi ve bu
topraklardaki hükümranlığını hukuki bir belge olan anayasa ile tescillemesidir.
Atatürk’ün bunu ortaya çıkarması ve Türklerin Türklük bilincine yeniden
kavuşması için yaptıkları, Türk tarihi içinde inanılmaz bir yere sahiptir

 

Ancak Atatürk’ten sonra Türk karşıtları, dışarısının büyük desteği ile
Türkiye’nin idaresini ele almışlar ve Türk’e Türk Milletine karşı büyük
mesafeler kaydetmişlerdir.

 

İşte bu nedenle 3 Mayıs Türkçülük Bayramı, bu işin farkına varanların
yaktığı bir meşaledir…

 

Her Türk veya kendini Türk gören, Türkçülük Davasını, iddiaları,
yargılananların hayatını, duruşlarını ve fikirlerini iyi öğrenmelidir. Bunların
başında da, Nihal Atsız gelir.

 

Bu davadan sonra Türk’e karşı içeride ve dışarıda kıyasıya bir adeta
savaş verilmektedir.

 

Türk bunun yeterince farkında değildir. Ne yazık ki, dış güçlerin
kontrolündeki cemaat ve tarikatlar tarafından uzun yıllardır  “Türk
müsün? Müslümanmısın?”
sorusuna ve zorlamasına muhatap kalmış bir
topluluğun ruh halinin ne olduğu ayrı bir tartışma konusudur

 

Ancak bu topraklarda yaşayan Türk olsun olmasın herkes Türklüğe
sımsıkı sarılmak zorundadır. Aksi halde bu topraklar üzerinde yaşamak
zorlaşacak hatta imkânsızlaşacaktır… Dünyadaki gelişmeler ve salgınla
birlikte oluşacak yeni dünya düzeni, bize Türk adı altında millet birliğinde
buluşmayı daha da elzem hale getiriyor.

 

Bu nedenle biz “Türkçülük
Günü”
değil “Türkçülük
Bayramı”
diyoruz… Çünkü bayramlar daha bir coşku ile kenetlenme ve
birleşme anlarıdır. Bu güne yani 3 Mayıs’a bir bayram havası ile yaklaşmalı,
küçük büyük ailemizin tüm fertleri ile bu günü kutlamalıyız…

 

Aynı zamanda genç nesillere bu bayram vesilesiyle Türklüğün önemini ve
yaşamımızdaki değerini hamasetten uzak doğru bir şekilde anlatmalıyız.

 

Bu vesile ile “3 Mayıs
Türkçülük Bayramı”
nızı kutluyor, Türk’ün yeryüzünde kıyamete kadar
insanlık düşmanları önünde güçlü ve kudretli olmasını diliyoruz.

 

“Ne Mutlu Türk’üm
Diyene”