Pacta Sunt Servanda (Ahde Vefa İlkesi)

43

“Pacta
sunt servanda” yani “ahde vefa ilkesi” uluslar arası hukuka ait bir ilke olarak
bilinse de aslına Roma’dan beri genel anlamda hukukun en temel ilkelerinden
biri olagelmiştir. Hatta diyebiliriz ki, hukuk kavramını tek bir cümleyle izah
etmeye çalışsak “ahde vefa” ifadesi bu izahta tek başına yeterli olmaktadır.

 

            İster bireyle birey arasında, ister
bireyle devlet arasında, isterse devletle devlet arasında gerçekleşsin bütün
hukuki işlemler (ahitler/akitler) güven kavramı üzerine tesis edilirler. Güven
kavramının hukuktaki karşılığı “bonafide” (iyi niyet/good faith) terimiyle
ifade edilir. Bugün bizim Medeni Kanunumuzun 2’nci maddesinde düzenlenen “Herkes,
haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına
uymak zorundadır” hükmü ile 3’üncü maddesinde düzenlenen “Kanunun iyi niyete
hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır” hükmü
işte bu güven ve iyi niyet kavramlarının önemine vurgu yapılmıştır.

 

            Dolayısıyla bir hukuki ilişkiyi
güven ve iyi niyet üzerine tesis eden veya en azından tesis ettiği kabul edilen
tarafın bu hukuki ilişkiden doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi beklenir.
İşte bu beklenti de ‘pacta sunt servanda’nın yani ahde vefanın bir gereğidir.
Ahde vefa göstermeyen taraf bu defa hukuk düzeni tarafından yaptırıma maruz
bırakılacaktır.

 

            Amerikalıların bir sözü vardır;
“contract is contract” derler. Yani sözleşme sözleşmedir. Batıda sözleşme
kültürü hakimdir. Bireyle başka bir birey arasında (bireyi yanızca şahıs değil
aynı zamanda bir özel hukuk tüzel kişiliği örneğin bir şirket olarak geniş
manada düşünmek gerekmektedir) gerçekleştirilen hukuki ilişkilerde aslolan
sözleşmedir. Böyle bir hukuki ilişkiden doğan uyuşmazlıklarda önce sözleşme hükümlerine
bakılır. Çünkü hukuki ilişkiyi doğuran sözleşme tarafların tamamen kendi
iradelerini ortaya koydukları, kendi şartlarını öne sürdükleri ve karşı tarafın
şartlarını da kabul ettikleri bir hukuki düzenlemedir. Sözleşmeler güven ve iyi
niyet üzerine kurulduklarına göre o sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların çözümünde
de doğal olarak sözleşme hükümleri uygulanacaktır. Bu ahde vefa ilkesinin bir
yansımasıdır.

 

            Devletlerarası ilişkiler de bundan
çok farklı değildir. Hatta, uluslar arası hukukta bireyle birey arasındaki
sözleşmelere nazaran şekil şartlarından daha fazla muaf olma söz konusu
olabilmektedir. Örneğin bireyler arası hukuki ilişkilerde sözlü taahhütler
ispat yönünden zayıf olduklarından çoğu zaman taahhütte bulunan açısından bir
borç veya yükümlülük doğurmazlar. Ancak devletlerarası ilişkilerde öyle
değildir. İki devlet arasında başkaca hiçbir yazılı sözleşme hükmü bulunmasa
bile bir devlet başkanının sözlü olarak öne sürdüğü taahhütler o devlet için
artık bağlayıcıdır. Bu uluslar arası hukuk kuralı, diplomatik ilişkilerin
ciddiyet ve tabi ki güven üzerine sürdürülmesi amacıyla getirilmiştir. Bu kural
aynı zamanda devlet başkanına atfedilen değerin bir göstergesidir. Sonuçta
devlet adamlığı saygın ama bir o kadar da ciddiyet ve sorumluluk gerektiren bir
meslektir. Ahde vefa ilkesi burada daha bağlayıcı durumdadır.

 

            Devletle birey arasındaki
ilişkilerde de durum pek farklı değildir. Esasında devletle birey arasındaki en
önemli hukuki belge Anayasa’dır. Anayasa vatandaşın devletine, devletin de
vatandaşına olan borçlarının ne olduğunu belirleyen bir belgedir. Devletle
vatandaş arasında bir sözleşme olma görünümünden uzak olan bizim 1982 Anayasası
bile aslında böyledir. Sadece Anayasa değil tabi ki, Anayasa’ya uygun çıkartılan
kanunlar da devletle vatandaş arasında birer sözleşmedir esasında.

 

            Anayasa’ya ve kanunlara uymak hem
vatandaş hem de devlet açısından ahde vefa ilkesinden doğan bir zorunluluktur.
Ahde vefa ilkesi vatandaş için olduğu kadar devlet için de söz konusudur.

 

            Yukarıda, uluslar arası ilişkilerde
devlet başkanının sözlü taahhüdünün o devlet için bağlayıcı olduğunu ifade
etmiştik. Her ne kadar bizim hukuk sistemimizde ve genel olarak geleneğimizde
böyle bir teamül olmasa bile, devlet adamlığı konumunun sahip olduğu ciddiyet
ve sorumluluğun bir yansıması olarak, herhangi bir kanun hükmüyle kayıt altına
alınmamış olsa bile devlet başkanının vatandaşa yönelik sözlü taahhütlerinin o
devlet açısından bağlayıcı olacağını ve devlet başkanının o sözlü taahhütlerinin
artık devletin boynunun borcu olacağını söylemek hata olmaz.

 

            Örneğin bir devlet başkanı ister
görevdeyken, isterse göreve gelmeden önce ülkenin gelir seviyesini ve refahını
artıracağını, gelir dağılımında adaleti tesis edeceğini, kamuda gerek işe alımlarda
gerekse kurum içi atamalarda liyakati esas alacağını, adil ve bağımsız bir
yargı sistemi kuracağını, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini
vs. taahhüt etmişse bu taahhütler devlet için bağlayıcıdır ve artık devletin
boynunun borcudur. Devlet vatandaşına karşı bu borçlarını ifa etmek zorundadır.

 

            Bu kadar şey yazdıktan sonra dönüp
tekrar okuyunca yukarıdaki ifadelerin Türkiye için hiçbir anlam ifade
etmediğini görmek maalesef acı veriyor. Kendi Anayasasına uymayan ve bunu
meziyet olarak gören/gösteren yine kendini hiçbir kanunla sınırlı saymayan bir
hükümeti ve o hükümetin kanuna aykırı iş yapmak için adeta can atan bakanlarını
görünce insanın hukuka dair herhangi bir şey yazası gelmiyor açıkçası.

 

            Söz gelimi; polisin kamu görevini ifa
ederken hukuka aykırı uygulamalarının vatandaş tarafından kayda alınmasını
“özel hayatın gizliliğinin ihlali” gerekçesiyle yasaklayan ve kayıt alan
vatandaşın gözaltına alınması için emir veren bir İçişleri Bakanının hukuk
bilmemesi bir yana, hukuka ve kanuna aykırı böyle bir idari işlem tesis etmesi
ülke adına üzücü bir sahne olarak karşımıza çıkıyor. Yine Covid-19 tedbirleri
kapsamında alınan tam kapanma kararı sonrasında marketlerin ne satıp ne
satmayacakları konusunda her gün ayrı bir düzenleme yapan, yaptığı
düzenlemelerin ne hukuken, ne aklen, ne mantıken hiçbir dayanağı olmayan bir
bakanlığın bu iş bilmez tavırları devletin itibarını zedeliyor; insanların
devlete ve hukuka duydukları güveni sarsıyor.

 

            Hâlbuki devlet ve onu yönetenler
ahde vefa gösterseler hem ülke huzur bulacak hem de kendileri. Ülkeyi
yönetenler bir gün inşallah ahde vefa etmeyi öğrenirler. Bunu öğrenmek onlar
için bir hobi yahut bir erdem değil hepsinin boynunun borcu zira…