15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 406

İBB Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu

0

Ekrem
İmamoğlu İBB seçimlerinden önce,“Her şey
güzel olacak”
sloganıyla kampanya yaptı. Hiç ayırım yapmadan bütün sağ
partilerden de oy aldı. AK PARTİ’nin güçlü adayı Binali Yıldırım’a karşı 800
bin oy fark atarak, İstanbullu seçmenden %54,21 oy almak suretiyle, İstanbul
Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçimini kazandı.

Genel seçimlerde CHP’nin İstanbul’daki, oy
oranı %25 civarında olduğuna göre, İmamoğlu diğer partilerden en az yuvarlak
hesap % 29 oy almış demektir. Başka bir ifadeyle, kendi partisinden aldığı
oydan daha fazlasını diğer partilerden almıştır. Bu durum ise sağ bloğu temsil eden
parti seçmenlerinin keskin bir tercih değişikliği yaşadığının açık bir delilini
teşkil etmektedir. Üzülerek ifade edeyim ki, bir kısım sağ parti seçmenleri bir
slogana inanarak veya başka sebeplerle hayatta hiçbir zaman oy vermedikleri CHP’nin
başkan adayına oy vermekten imtina etmemişlerdir.

         Sağda bulunan parti mensuplarının
oyları ile seçildiğine dair hiçbir şek ve şüphe bulunmayan Ekrem İmamoğlu,
seçildikten sonra, aradan iki sene gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen,
seçimlerden önce vaat ettiklerinin hemen hemen hiç birisini yerine
getirmemiştir, getirememiştir. Şöyle ki,

         Seçimden önce, “İBB’ sini borçlandırmak ihanettir, seçildiğim takdirde İstanbul’un
gelirini %50 artıracağım”
sözünü veren İmamoğlu, iki sene zarfında öyle bir
borçlanmıştır ki, kanunlar gereği, şuan Belediyenin bir kuruş dahi borçlanma imkânı
kalmamış bulunmaktadır.

         Buna rağmen Ekrem İmamoğlu, ekranlarda “Ben İstanbullu vatandaşlarıma 618 milyon TL
sosyal yardım yaptım”
diye övünmektedir. Hâlbuki İBB’nin Resmi Denetim
Raporların da bu yardımın sadece 67 milyon TL olduğu anlaşılmaktadır. Buna
talebelere verilen eğitim yardımı, çocuklara verilen süt yardımı vb. yardımlar
da katılsa dahi yapılan yardımların toplamı yine de 262 milyon TL’de
kalmaktadır.  Bu durumda geriye kalan 356
milyon TL’nin nerelerde harcandığına dairherhangi bir malumat bulunmamaktadır.

         İmamoğlu seçilmeden önce,“Bizim önceliğimiz olan Deprem ve Kentsel Dönüşüme
çok büyük bütçeler aktaracağız”
diyordu. Fakat seçilip göreve başladıktan
sonra ise, AK PARTİ döneminde %5 olan Kentsel Dönüşüm Bütçesinin %1 in altına
düşürülmüş olduğu, İBB’ inin Resmi Bütçesinde açık bir şekilde görülmektedir.

         AK PARTİ İstanbul İl Başkanı Osman Nuri
Kabaktepe’nin yaptığı açıklamadan anlaşıldığına göre, 25 yıllık AK PARTİ dönemi
boyunca sadece 23 milyar 592 milyon lira borçlanan İBB, Ekrem İmamoğlu
döneminde mevcut borcu 43 milyar 402 milyon TL’ye çıkarmıştır. Kaldı ki, İller
Bankası ve Hazineden geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a 159 milyon TL yardım
gönderilmekte iken, bu miktar 180 milyon TL’ye çıkarılmıştır. Şu da bilinen bir
husustur ki, 2 yılda yaklaşık olarak 140 milyar TL kaynak tüketilmiştir. Fakat bu
arada yatırım bütçesi azalmış, reklam giderleri artmış, mal alım bedelleri de 5
milyar TL’den 10 küsur milyar TL’ye çıkarılmıştır.

İBB’nin borçlarının bu kadar artmasına
rağmen, Fatih Sultan Mehmet’in bir portresine 770 bin Sterlin, yaklaşık 6,5
milyon TL vermek suretiyle, satın alınmıştır. Fatih Sultan Mehmet tarihimiz de
bizim çok büyük bir değerimiz olmakla beraber, portresinin bu kadar yüksek
fiyata satın alınması hususu, İBB sinin yapması icap eden hizmetler meyanında hiçbir
zaman öncelikli meseleler arasında bulunması mümkün değildir.

Diğer taraftan, E. İmamoğlu seçimden önce
başkan seçildiği takdirde, Belediyede liyakate göre hareket edileceğini
söylüyordu. Fakat seçilip Başkanlık vazifesine başladıktan kısa bir zaman
sonra, 11 bin kişinin işine son vermiş ve bunların yerine de 18 bin kişiyi işe
almıştır. İşe alınanların tamamının da pay edilerek CHP, İYİ PARTİ ve HDP
tabanından alındığı cümle alem tarafından bilinen bir husustur. Buna ilaveten,
İBB’nin şirketlerine 100’ün üzerinde birim müdürü veya memur alındığı,sadece bunlara
ödenen aylık maaşın bir milyon TL’nin üzerinde olduğu belgelerle ortaya
konulmuştur.

          Yukarıda anlatılanlar nazarı itibara alınarak,
bundan sonra, İstanbullular şunu bilsinler ki, bütün borçlanma yetkilerini
kullanan ve borç aldığı bütün paraları verimli yatırımlarda kullanmayan Ekrem
İmamoğlu, bundan sonra ne yapacak sorusu akla gelmektedir. Tahminime göre yapacağı
şu olacaktır: Bundan sonra muhtemelen daha çok işten çıkarmalar yapacak, bunun
neticesi olarak da haliyle hizmetlerde gerileme dönemi başlayacaktır. Bundan
zararlı çıkanlar ise yine İstanbullular olacaktır. Bu ara da yapmış olduğu bir
konuşma da “beni engelliyorlar” demekte
ise de bu ifade doğru değildir. Kimsenin onu engellediği filan yoktur. Amiyane
tabirle bu beyan biraz da şuna benziyor, oynamasını bilmeyen gelin “yerim dar dermiş.” Bu da onun gibi bir
şey oluyor. Bir de şu var ki, İstanbul’da iki yıldan bu tarafa, taş üzerine taş
konulmamıştır. Bu güne kadar hep evvelce yapılmış olan yatırımlar ile idare
edilmiştir. Esasen, iş yapmaya niyetinin olmadığını, göreve gelir gelmez yapmış
olduğu “temel atmama merasimi” ile
çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

         Ancak, Ekrem İmamoğlu’na çok da fazla
haksızlık yapmamak lazım. Zira İmamoğlu İstanbul’a öyle büyük bir hizmet
yapmıştır ki, o da unutulur gibi değildir. O da şudur; E.İmamoğlu Beylikdüzü’ne,
Kıbrıslı Türk kardeşlerimizi büyük katliama tabi tutan, eli kanlı Kızıl Papaz Makarios’un, müstakil olmasa da
yanına birkaç kişiyi daha katarak heykelini yaptırmıştır. Bu da tabii ki, az
buz bir hizmet değildir! Bu itibarla, İmamoğlu’na oy veren, sağ partilere
mensup vatandaşlarımız ne kadar gururlansalar az gelir!

         Netice itibariyle, İstanbul’un yükünü
kaldıramayan E. İmamoğlu bir şekilde kendini bu görevden aldırmanın yollarını
aramaktadır. Yetkisi olmadığı halde bile bile borçlanma talebinde bulunması
herhalde bundan olmalıdır. Kendini görevden aldırmak suretiyle mağdurları
oynayıp, bu mağduriyet sayesinde 2023 yılında Cumhurbaşkanı olmanın yolunu
arayacak gibi bir tavır sergilemektedir. Bu tahminlerin doğru olup olmadığı her
halde önümüzde ki aylarda meydana çıkacaktır.

Not:
Bu yazı kısmen basın ve yayım organlarında çıkan haberlerden derlenerek
hazırlanmıştır.

Oruç Hakkında İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. FARUK BEŞER ile konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Oruca niyet
ediliyor. Bütün ibadetlerin niyetle başlamasının hikmeti nedir?

Prof. Dr. Faruk Beşer:Bilindiği
gibi ameller ancak kişinin niyetine göre karşılık görür’
. Neye niyet
ederseniz onu bulursunuz. Niyet öyle ilginç bir tohumdur ki, onu ne kadar engin
tutarsanız onunla o kadar çok verim alırsınız. Onun için ‘müminin niyeti
amelinden hayırlıdır’ denmiştir. Çünkü insanın ameli en nihayet gücü kadardır,
ama niyeti bütün insanlığı kurtarmaya, dünyayı güllük gülistanlık yapmaya
yeter. Niyetsiz ameller cansız bedenler gibidir.

Çetinoğlu: Hangi oruca günün
hangi vaktine kadar nasıl niyet edilir?

Prof. Beşer: Bunun kuralı şudur: Bayram hariç bütün günler oruca
elverişlidir. Ramazan günleri sadece Ramazan orucuna, kişinin adak için kendi
belirlediği günler de sadece o adak orucuna tahsis edilmiş sayılır. Sair bütün
günler ise nafile oruç için müsaittir. Dolayısıyla Ramazan orucu, günü
belirlenmiş adak ve nafile oruç, yeme içme olmadıktan sonra kendi günlerinde
otomatik olarak sahurla başlar ve öylece devam eder. O halde bu oruçlara kaba
kuşluğa kadar niyet edilebilir.

Ama kaza orucuna veya günü
belirsiz adak orucuna sahur bitmeden niyet etmek gerekir. Çünkü bu oruçlar
vaciptir ve o sair günlerde olacaktır. Oysa yememiş içmemiş olması halinde o
gün oruç nafile olarak başlamış sayılır ve nafilenin kuşlukta vacibe çevrilmesi
uygun olmaz, başlananı değiştirme olur. Güçlü zayıf üzerine bina edilmez.

Çetinoğlu: Bir de sahur ve
imsak vakti meselesi var.

Prof. Beşer: Ne yazık ki, fırka İslam’ı varlığını başkalarına ters
düşmeye borçludur, bu sebeple, onlar öyle diyorsa biz böyle demeliyiz diye
düşünülür. Bu anlayış çok kötüdür. Hakikat, hakikat olduğu için kabul edilir,
bizimkiler söylediği için değil. Bizden istenen şey vahdettir. Onun için bazen
yanlışa rağmen birlik olma, doğru olanı yapmaktan evladır. Ramazan’a başlama ve
bayram etme meselesi böyledir.

Çetinoğlu: Bu hükme nereden
varılıyor?

Prof. Beşer: Bunu hadisi şeriften anlıyoruz. ‘Orucunuz herkesin
oruç tuttuğu gün, bayramınız da herkesin bayram ettiği gün olsun’. Böyle
konularda bizim iddiamız doğru olsa da onu kabul ettiremedikçe herkesle
birlikte hareket etmemiz daha uygundur. Fakir bu sebeple Ramazan’a herkesle
birlikte salı günü başladım.

Bu konularda uzun yıllar kafa
yormuş birisi olarak söylüyorum; Diyanet takvimi şu anda en isabetli ve
çoğunluğun kullandığı takvimdir. Aksini iddia edenleri katıldığım o takvim
toplantıları sonucunda hiç samimi ve haklı bulmadım. Diyanet’in laik bir
devletin kurumu olması hakikati, güneşin doğma ve batma saatlerini değiştirmez.
Biz Diyanet’in takvimine o filan devletin kurumu olduğu için değil, konuyu
usulüne uygun belirlediği ve herkesin ittifak edebileceği bir takvim olduğu
için uyulsun diyoruz. Diyanet’in her dediğine uymak zorunludur da demiyoruz.

Çetinoğlu: Oruç tutmamayı mâzur
kılan hastalığın sınırı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Beşer:  Hastaların,
yolcuların, oruca güç yetiremeyen yaşlıların, hamilelerin ve emziren annelerin
oruç tutmama haklarının olduğunu herkes bilir. Peki, oruç tutmamayı mazur kılan
hastalığın miktarı ve sınırı nedir? Bunun kuralı da şudur: Oruç tutunca artacak
ya da iyileşmesi gecikecek olan her hastalık oruç tutmamanın bir mazeretidir.
Sağlığına kavuşunca kaza edilir. Bu da iki yolla anlaşılabilir: Kişinin kendi
tecrübesi ve adil bir doktorun haber vermesi. Ama adil doktor meselesi de
önemlidir. Türkiye’de artık ideolojik davranıp uzmanlığının gereğini değil,
dine zıt olanı söyleyen doktorlar yok demeyi arzu ediyoruz. Aynı şey ideolojik
fetva veren fırka hocaları için de geçerlidir.

Çetinoğlu: Herkes bilir yine de
tekrarında fayda var. Orucun bozulmasında kaza ve kefaret ile alakalı genel
hükümler nelerdir?

Prof. Beşer: Bunun kuralını söyleyelim: Orucu sadece yeme, içme ve
cinsel ilişki bozar. Bunun hem şeklen hem hakikaten olanında bir ihtilaf
yoktur. Bir miktar su içmek, bir lokma yemek yemek ve cinsel ilişkide bulunmak
böyledir. Bunu kasten ve mazeretsiz yaparsa hem kazası hem kefareti gerekir.
Ama mesela ağaç kabuğu yemek ya da istimna yapmak sadece şeklen ya da sadece
manen böyledir. Bunlar da orucu bozar ama sadece kaza gerektirir.

Çetinoğlu: Günümüzün aktüel
konusu: aşı ve iğne meselesine de bakabilir miyiz Hocam?

Prof. Beşer: Aşıya ve iğneye gelince, bunlar işin başlangıcında
bulunmadığı için ihtilaf bunların yeme içme sayılıp sayılmayacağı yorumundan
kaynaklanmıştır. Sayılmaz diyenler aşının veya iğnenin orucu bozmayacağını,
sayılır diyenler bozacağını söylemiştir. Bize göre doğru olan iğnenin orucu bozacağıdır.
Çünkü bugünkü iğnelerle vücuda farklı miktarlarda sıvı ve gıda verilebilir. Ama
bozmaz diyen müçtehitlere saygı olarak, aşı ya da iğne yaptırmak zorunda olan
yaptırır, orucuna da devam eder, sonunda da ihtiyaten bir gün kaza ederse
güzel, etmezse de bir şey gerekmez dedik.

Çetinoğlu: Hocam, oruçla
alakalı genel konular etrafında kısa bir gezintinin faydalı olacağını
düşünüyorum. Orucun hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?
 

Prof. Beşer: Orucun, insanın yaratıcısı tarafından belirlenen bir
ibâdet olarak elbette sonsuz hikmetleri vardır, ancak daha çok sevap vadedip
insanları cuş’u hurûşa getireceğiz diye uydurma hadisler, garip menkıbeler
zikretmek de kaş yapayım derken göz çıkarmak olur. Ayrıca ibadetler ve diğer
görevlerimiz arasındaki dengeyi bozmuş oluruz. Resulüllah (sa) ‘kim benim
söylemediğim bir sözü bile bile bana nispet ederse cehennemdeki yerine hazır
olsun’ buyurur. ‘Biz bilerek
söylemiyoruz, onun sözü olduğunu sanıyoruz, değilse değildir
’ gibi bir
mazeret insanı kurtarmaz.

Çetinoğlu: Güvenilir olduğu
zannedilen bir kaynakta okunan ve hadis olduğu belirtilen,  mantıklı bulunan, bilgiçlik taslamak için
değil, faydalı olunacağı düşünülerek nakledilen sözlerin tekrarlanmasında sorumluluk
söz konusu mu?

Prof. Beşer: Bugün herhangi bir hadisin sıhhat derecesini en çok
iki dakika içerisinde tespit edebiliyoruz. Hadis nakledenler, din adına, Allah
adına konuştuklarını bilerek naklettikleri sözün, usulüne uygun şekilde
sıhhatini ve anlamını araştırmak zorundadırlar. Bir de bunu hem araştırmayan
hem de doğrusunu söyleyenlere de itiraz edenler var ki, onlar iki kez hata
etmiş olurlar.

Çetinoğlu: Ramazanın gelmesine sevinen insanın bedenini
Allah ateşe haram kılar
’ mânâsında bir sözden bahsediliyor.  İlk bakışta İslâm’ın müjdeleyici ve inşirah
verici özelliğini hatırlatıyor ise de doğruluğundan emin olmak zor. Sizin
değerlendirmeniz nasıl?

Prof. Beşer: Elbette ramazanın gelmesine sevinmek üstün bir mümin
vasfıdır. Resulüllah Efendimiz ramazanın gelmesine sevinmiş ve onun gelişini
müminlere müjdelemiştir. ‘Oruçta mümini
sevindiren iki an vardır; iftara ulaştığı ve rabbine kavuştuğu an
’ diye
buyurmuştur. Ama söylemediği bir sözü Resulüllah’a nispet etmek de bir nifak
alametidir. Bu söz nakledildiği şekliyle hadis kaynaklarında bulunmadığı gibi
Arapça internet sitelerinde ararken de tek kaynak olarak hep bizim bir hocamıza
ulaşıyorsunuz. Demek onlar hadis uydurma becerisinde bizden geriler.

Çetinoğlu: Orucun faydaları
konusunda sınırın aşıldığı görülebiliyor…

Prof. Beşer: Orucun gayesi ve faydaları anlatılırken de aynı uçuk
edebiyatla karşılaşıyoruz. Oysa Allah (sa) orucun önceki milletlere farz
kılındığı gibi bize de farz kılındığını söylerken orucun hedefi ve gayesi
olarak ‘korunabilesiniz yani takvalı
olabilesiniz diye
’ hikmetini söyler.

Çetinoğlu: Korunmak/takvalı
olmak sözünü açıklamanız mümkün mü Hocam?

Prof. Beşer: Korunmak/takvalı olmak öncelikle ebedi azaptan
korunmaktır ama bunun, diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi dünyaya bakan yönü de
vardır ve oruç insanı dünyada da gerçekten cimrilik, bencillik gibi pek çok
kötü huylardan, hatta hastalıklardan korur. Bunun ilmi ispatı sayılamayacak
kadar çoktur. Ancak tam bir mümin, hastalıklardan kurtulmak için değil sadece
ve sadece Allah’ın emri olduğu için oruç tutar ve bununla o sözü edilen
takvaya/korunmaya da yine ulaşır.

Bununla beraber sağlıkla ilgili
faydalarını hesaba katarak oruç tutanlar, niyetlerinde Allah rızası da varsa
yine de o nispette sevap alırlar. Gerçi burada Gazzalî’nin şu formülünü de
hatırlamak gerekir. O niyet bahsinde der ki, ‘niyet insanı bir eyleme götüren
kalbi saiktır. Bir şeye niyet ancak yüzde ellinin üzerindeki bir saikla
gerçekleşir. İbadetlerde böyle olmayan bir niyet Allah için olmuş olmaz’. Yani
birincil sebep Allah rızası olmuş olursa diğer faydalarını düşünmek de onu
ibadet olmaktan çıkarmaz. Biz Allah’ı hakkıyla tanıdıktan, O’nun Hakîm olduğunu
bildikten sonra onun emir ve yasaklarında bize dünyamız için de ahiretimiz için
de faydalar olduğunu bilir, O’na güvenir ve ne buyurmuşsa onu öyle buyurduğu
için yaparız.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.
Deniliyor ki; Biz oruç tutarken, oruç da bizi tutmalı. Elimiz, gözümüz,
kulağımız, dilimiz, ayaklarımız, kalbimiz, aklımız… hâsılı bütün organlarımızı
bizi yâni nefsimizi tutmalı… Böyle yapabilenler gıpta edilir.

Prof. Beşer: Orucun sağladığı önemli faydalardan bir diğeri, onun
diğer eylemlerimizi de ibadete dönüştürme vesilesi olmasıdır. Oruç manevî bir
hal olarak içimize siner ve bütün amellerimizin arka fonu haline gelirse,
kısaca onu oruç ahlakıyla tutarsak her amelimiz onunla ibadete dönüşür. Bunun
sadece iki şartı vardı: Yaptığımız işin doğru olması ve onu halis bir niyetle
yapmış olmamız. Böylece bütün azalarımıza oruç tutturmuş oluruz.

Çetinoğlu: Nefsine hâkim
olamayanlar hatâ yapabiliyorlar.

Prof. Beşer: Bilindiği gibi bazı büyük hataların dünyadaki cezaları
arasında onun için üç gün, on gün, altmış gün oruç tutmak vardır. Demek ki oruç
aynı zamanda iyi bir temizleyicidir. Onun için Resulüllah Efendimiz (sa) ‘Kim imanla ve karşılığını sadece Allah’tan
bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları affolur. Yine kim imanla ve
karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini ihya ederse geçmiş
günahları affolur’
(Buhari, Müslim) buyurmuştur. Demek ki, biz oruç tutmakla
sadece o vaat edilen sevapları almıyor, aynı zamanda günahlarımızı da
sildiriyoruz. Kefaret örtme silme demektir. Bu da bütün azalarımızla oruç
tutmamızla yakından alakalıdır.

Çetinoğlu: Kefaret ve fidye
kavramlarının karıştırıldığı görülüyor. Açıklık getirir misiniz?

Prof. Beşer: Kefaret ceza anlamı içeren bir ibadettir, fidye ise
safi ve bağımsız bir ibadettir. Kefaret kelimesinde örtme ve silme anlamları
vardır. Belli günahlara dinen belirlenen yaptırımlar uygulanırsa kefaret
tutulmuş ve o günah silinmiş olur, ama bu aynı zamanda bir ibadettir. Yeminini
bozanın on fakiri doyurması gibi. Fidye ise bir günahın karşılığı değil,
tutamadığı ve artık kaza da edemeyeceği bir oruç için verilen yardımdır, ceza
tarafı yoktur, salt bir ibadettir.

Çetinoğlu: Şöyle bir durum söz
konusu: İlerlemiş yaşın getirdiği sağlık problemleri sebebiyle oruç tutamayan
bir insan, iyileşince kaza orucu tutarım diye düşünüyorsa da beklenti
gerçekleşmiyor ve vefat ederken; ‘Şuradaki
paramla veya şu malımı satarak fidyemi ödeyin
’ diye vasiyet ediyor. Vasiyet
yerine getirildiğinde oruç borcundan kurtulmuş olur mu?

Prof. Beşer: Elbette kurtulmuş olur. Çünkü bu insan geciktirmeyi
‘oruç tutabilirim’ düşüncesiyle yapmıştır. Gerçi bu düşünce ile olmasa da bu
böyledir. Varislerin bu vasiyeti yerine getirmeleri de zorunludur. Çünkü bu
vasiyet o insanın ölmeden önce kendi malındaki bir tasarrufudur.

Çetinoğlu: Bâzıları buna çirkin
yakıştırmalar isnad ediyor: ‘Cenneti
satın aldı
’ veya ‘günahını sattı
gibi… Durumu nasıl yorumlarsınız?

Prof. Beşer: Bunun günahı satmakla bir alakası yoktur. Sadece
Allah’ın kullarına olan merhameti sebebiyle onlara farklı alternatifler
sunmasından ibarettir. Böylece kul da Allah’ın kendine tanıdığı seçenekler
arasından birini tercih hakkını kullanmış olur. Allah’ın söylediği her şeyi
yapmak ibadettir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Oruçla alakalı meseleleri efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içinde
açıkladınız. Allah (cc) râzı olsun.

Prof. Dr. FARUK
BEŞER

1952
de Trabzon’da doğdu. İlkokulu Trabzon´da, Ortaokulu İzmit İmam Hatip
Okulunda, Liseyi Yozgat İmam Hatip Lisesinde okudu (1972). Atatürk
Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden mezun oldu (1978). Aynı fakültede
İslam Hukuku dalında “İslam’da Sosyal Güvenlik” adlı teziyle doktor
unvanı aldı (1986). Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif
görevler yaptı. İSAV ilmî sekreterliğinde bulundu. Bilahare Hakyol Vakfı’na
bağlı Hadis Enstitüsü’nde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. Bilahare önce
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, sonra Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesinde 28 yıl hocalığın ardından 2018’de emekli oldu.

 

01 MAYIS Emek ve İşçi Bayramı Hk’ da

Taşeronlaşmanın ortadan kalktığı / olmadığı, emeğin
sömürülmediği, sendikacıların holdingleşmediği, makamlarını siyasete sıçrama
tahtası olarak kullanmadığı, İşçi sağlığının, iş emniyetinin, iş güvenliğinin
öncelik kabul edildiği; masa başı delegelik kepazeliğine , ahlaksızlığına ,
hukuk katline son verildiği,

 

 İş
verenlerinde….. dini inançlarımızı paravan olarak kullanıp; kirli emellerini
kamuflaj için, şemsiye için perde yaparak; sadece birkaç deterjan ve temizlik
malzemesi ile kandırdığı ve boğaz tokluğuna çalıştırdığı, sömürdüğü anılan işçi
sınıfının hak ettiği sendikaya üyeliğinin engellendiği mevcut sömürü düzeninin
despotluğundan, faşizan baskısından, vahşi kapitalizmden bir an önce
kurtulunması ile…..

 

 Sosyal
barışın söz de değil özde (karşılıklı güven ortamında) gerçekleştiği ve  kutsal emeğinin bilinciyle hareket eden bir
çalışma dünyasının sağlandığı, ilave olarak sermaye düşmanlığı yapmayan, dış ve
iç düşmanlara yem olmayan, bölücülük, yıkıcılık, kışkırtıcılık, eylemlerine
asla ve asla katılmayan aklıselim bir İşçi sınıfının tercihi çerçevesinde,

 

 Milli birlik
ve bütünlük kapsamında…çalışanı ile iş vereni 
ile ülkemiz kalkınmasında öncülük eden emek dünyasının hakim olduğu bir
sosyal düzenin hüküm sürmesi temennilerimle…..  1 MAYIS işçi bayramının tüm çalışanlarımıza
sağlık, mutluluk, huzur ve güven getirmesini dilerim.

COVID-19 Pandemisi Kapanmalarında Alkol Satış Yasağı

29 Nisan 2021 günü saat 19:00’da başlayan tam
kapanma sürecinde şiddetle tartışılan bir konu da “alkol satışı yasağı” oldu. Bu
yasak özel yaşama müdahaleden, ideolojik bir yaşam tarzını dayatmaya kadar pek
çok yoruma neden oldu. Hukukçular yasal bir dayanağı olmadığı için geçerliliği
olmadığını söylerken, kamu iradesi aba altından sopa göstererek tekel bayilerine
gözdağı verdi. Devam eden tartışmalar sonucunda, kapanma süresince getirilen alkol
satışı yasağının kaldırılıp kaldırılmayacağını hep birlikte göreceğiz.

 

Covid-19 pandemisinin ilk aylarına gittiğimizde, 14
Nisan 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yaptığı bir basın açıklaması
ile alkollü içeceklerin Covid-19’a karşı herhangi bir koruma sağlamadığını ve
alkollü içeceklere erişimin kısıtlanması gerektiğini belirttiğini görmekteyiz. Bu
basın açıklamasının temel sebebi, DSÖ’nün halk sağlığını gözeterek, alkol ile
ilgili asılsız söylentileri ve pandemi süresince alkol kullanımının getirebileceği
problemlerle ilgili insanları bilgilendirme ihtiyacıydı.

 

Pandeminin ilk dönemlerinde yüksek dereceli alkol
tüketiminin COVID-19 virüsüne karşı etkili olabileceği konusunda dolaşan tehlikeli
bilgiler DSÖ tarafından kesin bir dille reddedildi. Buna ek olarak yüksek
dereceli alkol tüketiminin ölüm dahil olmak üzere ciddi sağlık sorunlarını da
beraberinde getirebileceğini belirtti. Ayrıca alkolün vücudun bağışıklık
sistemini tehlikeye atacağı belirtilerek özellikle COVID-19 pandemisi sırasında
alkol tüketiminin neden en aza indirilmesinin sebeplerini açıkladı. Buna göre:

 

Aşırı alkol kullanımı, bağışıklık sistemini
zayıflatmakla birlikte, zatürre ve diğer akciğer enfeksiyonları ve COVID-19’un
ana komplikasyonlarından biri olan akut solunum sıkıntısı sendromu gelişimi
için bir risk faktörü olarak görülmektedir. Aşırı alkol tüketiminin COVID-19’un
geçirilme şiddeti için muhtemel bir risk faktörü olduğunu gösteren ön kanıtlar olduğu
bilinmektedir.

Alkol, zihinsel bozukluklarla ilişkili psikoaktif
bir madde olarak tanımlanmaktadır. Bu yüzden, risk altındaki veya alkol
kullanım bozukluğu olan kişiler, bu tür kapanmalarda tek başlarına olacakları
için karşılaşacakları sağlık problemlerine karşı savunmasız hale
gelmektedirler. İnsanlar, kapanmalar süresince evde stres veya can sıkıntısı
ile başa çıkmak için daha fazla alkol kullanmaya başlayabilirler ki bu durum,
zihinsel sağlık sorunlarına neden olabilir veya var olan zihinsel sağlık
sorunları yoğunlaşabilir, böylece anksiyete ve depresyon riskini artırabilir.

İnsanlar, sınırlı ekonomik kaynakları, pandeminin
neden olduğu kısıtlı ekonomik koşullarda ihtiyaç duyulan temel öğeler için
kullanmak yerine alkol tedarik etmeye yönlendirebilirler.

Düzenli alkollü içki kullanımı, alkol toleransının
artmasına neden olur, bu nedenle bazı insanların aynı etkilere sahip olmak için
daha fazla içmeleri gerekir, böylece alkol bağımlılığı ve diğer kronik
hastalıklar riskini arttırır.

Alkol kullanımı, çevrimiçi iletişim için ve
pandemiden sonra evden çalışma dönemlerinde normal ve rutin hale gelebilir.

Alkol tüketiminin normalleştirildiği çevrimiçi
etkinliklerin teşvik edilmesi, alkol kullanımını çoğaltabilir ve genel alkol
kullanımını artırabilir, böylece akut ve uzun vadeli zararları şiddetlendirebilir.

Evde alkol kullanan kişiler, aile içi şiddetin
artmasına, düşme ve yanıklardan kaynaklanan yaralanmalara, kendi kendine
yaralanmalara (intihar girişimleri dahil) ve çocuk istismarına neden olabilir. Kapanmalar
sırasında alkol tüketiminde muhtemel bir artış (bazı ülkelerde karşılaşıldığı gibi)
alkol komalarına ve kardiyovasküler acil durumlar gibi alkolle ilgili zararlara
neden olabilir. Böylece, COVID-19 hastalarının yoğun olduğu ülkelerde sağlık
sistemlerine ek bir yük gelmektedir.

Sağlık çalışanları, stres ve artan iş yükü ile başa
çıkmanın bir yolu olarak alkol tüketimini artırabilir, böylece kendilerini ve
başkalarını tehlikeye atabilir.

 

 

İşte bu sebeplerden dolayı DSÖ, bireylere yönelik
risklerin yanı sıra, sağlık, güvenlik ve ekonomik kaygılar, özellikle kapanmalarda
ve karantina sırasında alkol tüketimi ile ilgili olarak, hükümetlerin gerekli
önlemleri almasını, alkolün neden olduğu zararı azaltmak için mevcut kurallar
ve düzenlemelerin, COVID-19 pandemisi ve acil durumlar sırasında desteklenmesini
ve hatta güçlendirilmesini; düzenlemelerin asla gevşetilmemesini veya
uygulanmasından kaçınılmamasını tavsiye etmiştir.

 

Kapanmalar sırasında DSÖ tarafından yapılan alkol kullanımı
kısıtlamaları tavsiyesine, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Kanada (bazı
eyaletlerde), İspanya, Grönland, Paraguay, Güney Afrika, Kenya, Tayland, Lübnan,
Vietnam ve Hindistan gibi ülkelerin uyduğu görülmektedir. Ülkemize yaşanılan
tartışmalara bilimsel veriler ışığında bakıldığında, DSÖ’nün tavsiye
kararlarına uyarak alkol satışına yasaklama getirilmesinin doğru hareket şekli
olduğu söylenebilir. Ancak yaşanılan tartışmaların temel sebebi, hükümetin
bilimsel verilere karşı ne kadar samimi olduğudur. Sosyal mesafenin dikkate
alınmadığı kongreler, cenaze törenleri, yardım dağıtma görüntüleri, bu konuda
eleştiri yapma hakkı doğurmaktadır. İşine gelince bilimsel veriyi kullanıp, işine
gelmeyince bilimsel veriyi dikkate almama ve kendi bildiğini okuma, alınan veya
alınacak olan kararların sorgulanmasına sebep olmaktadır. Bu gibi durumlarda da
haklı olarak, amacı “üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olmak” olan çevrelerin
eline ciddi bir koz geçmekte, tartışmalar uzayıp gitmekte ve zaman ve enerjimiz
gereksiz harcanmaktadır. 

İyi Olmak Yetmez İyiliği Yaymak Gerek

Prof. Dr. Mehmet Okuyan ile
Emre Dorman’ın konuşmacı olduğu bir Ramazan programında peygamberler hakkında söylenen
birkaç cümle bana çok çarpıcı geldi.

Salih Peygamber ile alakalı
bir ayet (Hud Suresi 62) üzerinden mealen şu açıklamalar yapıldı:

“Kavmi onun önceden de akıl,
zekâ, şahsiyet ve bilgisiyle daha önce içlerinde itibarlı biri olduğunu itiraf ediyordu.”
Fakat peygamber olarak iyiliğe ve ilahi mesaja davet edince kavminin tavırları
değişmişti. 

Salih Peygamber, (Hazret-i
Muhammed ve hatta bütün peygamberler) peygamber olmazdan evvel de toplum için
iyi, ahlaklı, erdemli, saygın, gözde insanlardı. Allah onları iyi insan, örnek
şahsiyet oldukları için peygamber olarak seçti.

Peygamberlik görevini üstlenmeleriyle
birlikte, toplumları iyiye ve iyiliğe doğru dönüştürmek için yaptıkları iş ve eylemler, onları unutulmaz
kılan bir yüceliğe eriştirdi.

Ancak bu dönüştürme işini
yapmaya kalkınca düşmanlıklar, fesatlıklar ve kötülüklere muhatap oldular.

Meziyetlerini sadece kendi iç
dünyasında yaşayan “kendine iyi” yani
kendisi ile sınırlı iyi bir insan olarak yaşamak hakiki mümin olmak için
yeterli mi? Öyle olsaydı, peygamberler bize örnek olarak gösterilmezdi.

“Pasif iyiliği aktif iyiliğe” dönüştürmek,
“İyiliği yaymak ve kötülükten alıkoymak”
sadece peygamberlere değil, hepimize verilmiş bir görevdir.

“Bu devirde” kötülüğe
bulaşmamış olmak, başkasına zararı olmamak,
toplumun güvendiği iyi bir insan olmak çok önemli meziyetler olarak
görülebilir.

Oysaki kendi iç dünyamızda iyi
olmak, toplumdan tecrit edilmiş iyilikleri yaşamak yeterli değil. İyiliği
yaymak gerek.

“Kimseye zararı olmayan insan”
olmak kâfi değil, “insanlara yararı ne?”
Ona da bakmak gerek.

Ama iyiliği yaymak için harekete geçmek risk almak, kötüler ve
kötülüklerle mücadele etmek zorunda kalmayı göze almak demektir.

Bunun için insanların
örgütlenmesi, iyiliğin geniş kitlelere yaygınlaşması için canını ve malını
ortaya koyarak mücadele edilmesi icap edebilir.

******************************

Zalimin Zulmüne Engel Olmak Görevi

İyiliği yaymak için aynı
zamanda kötülere ve zalimlere karşı tavır almak, dahası, kötülüğü ve zulmü engellemek için çaba göstermek gerekir.

Prof. Dr. Mehmet Okuyan bu
kapsamda şu veciz sözleri ifade ediyor:

“Zalim olmamak yetmez,

Zalimlerle
olmamak yetmez,

Zalimlere
destek vermemek yetmez,

Zalimleri
sevmemek yetmez,

Zalimlere
meyletmemek yetmez…

Zalimlerin zulmüne engel olmak gerekir.”

“Zalimin kim olduğuna bakmadan, Müslüman mazlumdan yana
olmalıdır.”

Hz. Peygamberin hadisinde
(vahiyden alınmış ilhamla) ifade ettiği tavsiye ne kadar anlamlıdır.

“İçinizden kim bir kötülük görüyorsa onu eliyle değiştirsin.
Buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmeyen kalbiyle buğz
etsin.” (Buğz: Düşmanlık hissi, nefret, kin)

Yani bir kötülük gördüğünde
kötülüğü engellemek için elinde olan bütün imkanları kullan. Ama gücün
yetmediğinde dahi kötülüğün kötülük olduğunu haykır! Bunu da yapamıyorsan hiç olmazsa kötülüğün
kötülük olduğunu unutma ve kötülüğe karşı
kalbinde nefret olsun.

“Kötülüğü engellemezseniz onu
kötülük olarak görmez olursunuz.

Kötülüğün kötülük olduğunu
unuttuğunuzda da kötülüğe karşı mücadele etmeyi kötülük olarak görmeye
başlarsınız.”

******************************

Ayetlerden… Allah Kimleri Sever?

…Allah iyilik edenleri sever. (Al-i İmran, 148)

…Allah, adalette titiz davrananları sever. (Hucurat,
9)

…Allah, adaletle hükmedenleri/adaleti ayakta
tutanları sever. (Maide, 42)

…Allah, güzellik sergileyenleri sever. (Bakara, 195)

…Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice
temizlenenleri de sever. (Bakara, 222)

…Allah sorumluluk bilinciyle hareket edenleri sever.
(Al-i İmran, 76)

…Allah, güzel düşünüp güzel davrananları sever.
(Al-i İmran, 134 ve Maide, 93)

…Allah sabredenleri sever. (Al-i İmran, 146)

…Allah kendisine güvenenleri sever. (Al-i İmran, 146)

****

Allah Kimleri Sevmez?

…Allah, zalimleri sevmez. (Ali İmran, 57; Şura, 40)

…Allah, zulme sapanları sevmez. (Ali İmran, 140)

…Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen şımarıkları
sevmez. (Nisa, 36)

…Allah, azıp sınırı aşanları sevmez. (Maide, 87)

…Allah, israf edenleri sevmez. (En’am, 141 / A’raf,
31)

…Allah, haddi aşanları/azmışları sevmez. (A’raf, 55)

…Allah, şımaranları sevmez. (Kasas, 76)

…Allah, bozgunculuk yapanları sevmez. (Kasas, 77)

Yumuşak Güç ve Avrupa’nın Hasta Adamı

Düzen ve İstikrar

          Bu
iki kavrama öyle olumlu anlamlar yüklenmiş ki olumsuz yönlerinin olabilirliğini
akla getirmek bile akla ziyan olarak kabul edilmiştir. Düzenin vaizleri (propagandacıları) sürekli olarak kaos ve korku
uyarısı yaparak bizim bu kavramları sorgulama girişimlerimizi doğmadan boğarlar.
Düzenin vaizlerine (propagandacıları)
 kulaklarımızı tıkamak ahlaki
başkaldırının birinci basamağı olarak kabul edilmelidir.


     Aslında düzeni
sorgulamayan bir ahlak ve akıl ahlaksız düzenin ateşine odun taşımaktan başka
bir şey yapmayandır. İnsanın insanca
varoluşuna düşman bir düzende, Ben namuslu bir adamım düzene uyuyorum “Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım
cümlesi namuslu olmak için yeterli değildir. Bu tipler düzenin devamının
sağlanmasında kullanışlı aparatlardır. Bu tipleri günlük hayatımızın her
alanında şu cümlelerle görürüz: “Sırası
mı şimdi?”, “İcat çıkarma.”, “İşimizi bozma kardeşim.”, “Suyu bulandırma.”, “Akıntıya
karşı kürek çekilmez.”  

       

Düzen kavramı masum görüntüsünün altında
düşüncelerimize giydirilmiş demir çerçeveler gibidir. İnsan doğumundan ölümüne kadar
bu kelimelere hapsedilir. Aile, yasalar (güçlünün) ve toplum
(iş-okul-komşu-akraba-dernek); kişiyi din, devlet, ahlak, sosyal ve gelenek
yapısının içine hapseder. Bireyin soracağı her soru, yaptığı her davranış bu
kalıpların dışına çıkarsa mahkûm edilir. Herkes bu düzen algoritmasına uymak
zorundadır. Buna uymayan mahkûm edilir derken, hem fiziki bir mahkûmiyet hem de
sosyal bir mahkumiyetten bahsediyorum. Cezaevlerinin diğer bir ismi
“ıslahevidir”. Islah etmenin Türk Dil Kurumundaki karşılığı “yola getirmek,
düzeltmek”tir. Kenan Göçer Hoca “Dost
yoldan çıkarandır” diyordu. 
Buna
göre düzenlemek, düzeltmek, ıslah etmenin hiç de dostane olmadığını görüyoruz.

     

 Güç sahibi düzenini devam ettirmek için
istikrar vurgusunu da unutmaz, yapışık kardeşler gibidir bu iki kelime.
Tarihsel sürece bakacak olursak düzen ve istikrar diye bağıranların neyi arzuladıklarına
bakalım.

      

Sokrates Atina devlet düzenine tehdit
oluşturduğu için yönetimin tanrılarını tanımamakla suçlanmıştır. Roma
İmparatorluğu kurduğu ticari ağlar ve köle düzeni üzerinde yükselen bir
devlettir. Spartaküs isyanı köle düzenini tehdit etmiştir. Hz. İsa’nın çarmıha
gerilmesinin nedeni Yahudi din adamlarının teo-ekonomik düzenlerine tehdit
olduğu içindir. Hz. Muhammed İslam’ı tebliğe başladığında Müşrikler Allah’ı
kabul etmediklerinden değil Mekke’de kurdukları ekonomi-politik düzenin
bozulacağını düşündükleri için büyük tepki koymuşlardır. Kilise Galileo’ya ölüm
cezası verirken dünyanın dönüp dönmemesinin hiçbir önemi yoktur. Galileo
kilisenin hâkim düzeninin altını oyuyordu. Babek, Hallaç, Baba İlyas, Pir
Sultan gibi birçok örnekte olduğu gibi ekonomi-politik düzen adı verilen
düzensizliğin veya düzenbazlığın foyasını ortaya çıkardığı için ortadan
kaldırıldı. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür.

    

Günlük
hayatımızda bu örneklerle doludur. Birey kendi tarihsel yolculuğunda “düzen” adı
altında ki marazları görmüştür.(görmeyenlerin de görmesi temennisiyle): aile de
konuşamazsın düzeni bozuyorsun derler, arkadaşlarınla oyunda düzeni bozuyorsun
diye oyun dışı bırakılırsın, okulda farklı bir şey yapamazsın düzen bozucu
olursun, iş yerinde ki düzensizliğin düzenine uymazsan düzen bozucu olursun, toplumun
genel kabulleri dışına çıkarsan anarjist kabul edilirsin.

     

Hayatın her alanını ele geçiren sistem de
mafya dahi bir düzen içinde olmak zorundurur.  herkesin ne satacağı, nerede satacağı, hangi
iş dalında olacağı belli bir düzendedir; bunun dışına çıkamazsın. Derneklerde,
sendikalarda mevcut yönetim anlayışını eleştiremezsin. Siyasetin kadim düzeni
dışına çıkıp yeni teoriler ve yeni söylemlerle “ cambaza bak-mamak”
gerektiğini ifade edersen, hem muhalefet hem iktidar tarafından düzen bozucu
olarak adlandırılıp siyaset dışına atılırsın. Yani unutma ve unutturulma süreciyle baş başa bırakılırsın.

       


Yukarıdaki örneklerde gördüğümüz üzere o dönemin ‘DÜZEN’ine tehdit olan
kişi ve olaylara baktığımızda büyük bir çoğunluğunun (halkın) içinden gelen
silahsız ve bireysel olay/kişiler olduğunu görürüz. Oysa düzen sahipleri -azınlık olan– gücün, paranın, doğal
olarak silahın sahipleridir. Bu kadar güce sahip olanlar nasıl oluyor da
bireysel silahsız olanlardan korkuyor ve çok sert tedbirler alma yoluna
gidiyorlar. Korkunun nedeni şu olsa gerek: Düzen sahipleri azınlıkta olmanın
verdiği korkuyla düzen karşıtlığının tüm halka sirayet etmesinden yani halkın
üreten biziz pastanın büyük kısmını neden onlar yiyor?      Allah herkesi eşit yaratmışken ve dünya
nimetlerini tüm insanlığın emrine vermişken neden herkes eşit değil ya da dünya
nimetlerinin büyük kısmı neden belirli bir sınıfın elinde? Mülkün sahibi Allah
diyorsun ama mülkü hep kendine toplamışsın diye sorgulama ihtimalinin artması düzen sahibi düzenbazlar tarafından en
büyük tehdit olarak kabul edilmektedir. Düzen karşıtları ağır ve sert cezalara
muhatap olmuşlardır. Bütün bunlara rağmen düzen ve istikrar tılsımına
kapılmamış sorgulayan ahlak ve aklın varlığı ümidi korumamızın en önemli
nedenidir.

Dizi ve Sızı; Bir Zamanlar Kıbrıs

TRT üzerinde her zaman, siyasi baskı olmuştur. Bazı
yöneticiler örneği az olmasına rağmen imkânları elverdiği kadar buna direnmiş,
ama bir kısmı kurumdaki ömrü uzun olsun diye buna çanak tutmuş, kraldan ziyade
kralcı olmuştur. Özellikle haberlerde liderler isterler ki kendileri ve
açıklamaları her zaman ekranda ve mikrofonda olsun.

 

Merhum Süleyman Demirel’in basın müşaviri erkenden TRT Haber
Merkezine gelir, basılı bültenleri gözden geçirir, haberlerde ne kadar yer
verildiğini görürdü. Sorun olursa hemen ikinci bültende bu telafi edilirdi.
Turgut Özal da haber Bültenlerini yakından takip ederdi. Yıldırım Akbulut haberlerinin
kırpıldığından şikâyet etse de, Mesut Yılmaz tam bir otoriteydi. Tansu Çiller’in
titizliği sadece haber merkezini yönetene yansır, telafi için onun personele
verdiği emirden yenilen” fırça”nın gücü ortaya çıkardı. Koalisyon dönemleri de
öyleydi. En rahat galiba Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş idi. Recep Tayyip
Erdoğan döneminde ise ilk beş yıl sessiz geçti. Haber merkezi hem nalına, hem
mıhına vurdu. Sonrasında çok genel müdür değişti. Sonunda en ideali bulundu ki
yıllardır devam ediyor göreve. Şanslı bir aile son genel müdür. Babası ve
kardeşi de üs düzey görevler ifa ettiler, ediyorlar.

 

Denktaş’tan Özür mü Dileniyor?

Liderlerin çoğu haberlere müdahale etti ama, programlara
karışmadı. Dolayısıyla yurt dışına satılan ve döviz girdisi sağlayan
prodüksiyonlar gerçekleştirildi. Mesela benim hemen aklıma gelen Hüseyin
Karakaş’ın Atila İlhan’dan Kartallar Yüksek Uçar, Ünal Küpeli’nin Orhan
Kemal’den Hanımın Çiftliği oldu. Yaş grubu bana yakın olanlar bu filmleri
hatırlayacaklardır. Her bölüm ses getirmişti. O gece kimse konuk kabul etmemiş
diziyi izlemişti.

 

Bugünkü yapımcılara gelince bütün çalışmalarını neredeyse
liderleriyle örtüştürmeye çalışıyorlar. Programlara, yapımlarına iyi
başlıyorlar, dizi tutulunca da hurafelere müracaat ediliyor! Mesela buna örnek
olarak Abdülhamit diyebilirim. Başka örnekler de verebilirim.

Ama TRT’nin yeni başlayan Bir Zamanlar Kıbrıs dizisi öyle
değil. Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin TRT’nin böyle bir prodüksiyona imza
atması önemli. Ayrıca Ankara’nın bu yayınla bir nevi Türk Dünyasının önemli
devlet adamı ve lideri Rauf Denktaş’tan sessizce özür dilemek gibi de
algılanabilir! Çünkü Türkiye Annan Planını desteklerken, Denktaş “Hayır” dedi
ve haklı çıktı. Keşke bu dizide Denktaş’ın hatıralarını muhtevi ve aynı konuyu
işlediği Karkot Deresi adlı kitabı senaryolaştırılıp, ekrana yansıtılsaydı. Bir
Zamanlar Kıbrıs adlı dizide de Rauf Raif Denktaş hep önde görünüyor, aynı Dr.
Fazıl Küçük gibi.

 

Bir haftada önceden bütün KKTC kentlerindeki bilbortlara
konulan filmin afişleri görücüye çıktı. Dizinin galası Gazimagosa’da yapıldı. 250
konuk takip etti ve pandemi dolayısıyla kurallara uyuldu. Cumhurbaşkanı yardımcısı
Fuat Oktay da Ankara’dan gelerek galaya katıldı. Bir aydır Girne’deyim.
Dolayısıyla gelişmeleri takip etme, yerel medyayı izleme imkânım oldu.

 

Yunanlılar Sadece Girit
ve Mora’da da 100 Bin Türk’ü Katletmişti

İlk iki bölüm gerektiği kadar gerilimli değildi. Sonraki
bölümlerde bir sıcaklık olması beni daha fazla bağladı diziye. İlk beklenti
Yunanistan’ın Girit ve Mora’da şehit ettiği 100 bin Türk ile başlaması
biçimindeydi. Olmadı. 1950’li yıllarda başlayan Rum-Yunan terör olaylarına
girilmedi. Direkt 1963 sonrası katliamlarla yayına girdi dizi. Filmin çekimleri
adada sürüyor.

Çekimlerden önce Adada Türk Mukavemet Teşkilatı TMT
mücahitleri, halk, gazeteciler ve yetkililerle görüşülmüş, görüşleri alınmış.
Hatta Kıbrıs Gazetesi Yazarı Ahmet Tolgay’a isteği üzerine dizinin sinopsisi bile
gönderilmiş, o da görüş ve tavsiyelerini bir rapor halinde yöneticilere vermiş.
Ama hiçbiri yapılmamış. Dizinin ileriki bölümlerinde bu gerçekleşebilir mi
bilinmiyor. Bekleyip göreceğiz.

 

Telefonla KKTC’deki dostlarıma, TMT mücahitlerinden
bazılarına, sokaktaki Kıbrıs Türklerine sordum. Hiçbiri olumlu görüş
belirtmedi, üzüldüm. Bunda sanırım KKTC’deki siyasi partilerin birbirine karşı
sert açıklamaları da etkili olabilir. Özellikle Rum yanlısı olduğu iddia edilen
CTP’nin. Oysa 1963 yılındaki katliamı o sene doğanlar bilmiyor, henüz dokuz
yaşında olduklarından 1974 barış harekâtını hatırlaması mümkün değilken,
dizinin sıcak karşılanmamasını garipsediğimi söylemeliyim. Bir kısmı da hiç
umursamıyor. Tam tersi çirkinleşiyor ve “Kıbrıs’ta bunlar asla yaşanmamıştır,
Kıbrıs Sorunu da 1974’de başlamıştır” saçmalığına kadar varıyor. Bunlar daha
çok adadaki Avrupa Birliğine girmiş Rum yanlılarından çıkıyor. Oysa iki defa
KKTC umhurbaşkanı CTP’den olmasına rağmen, hiçbir olumlu gelişme olmamış,
Rumlar Türkleri azınlık olarak görmeyi sürdürmüşlerdir!

 

Yeni Nesil Kıbrıs Türkü
1963 Olaylarını Unutmamalı

Benim kuşağım sinema olayının tam sarmalında yetişmiş,
sinema tutkusunu yaşam biçimine de dönüştüren, onları taklit eden neslin
içinden geliyor. Dolayısıyla tarihi belgeseli ile bu iddiayı asla öngörmeyen
“tarihi olaylara yaslandırılmış görsel hikayeler” i ayırt edebilecek birikime
sahibim.  İşte bu nedenle “Bir Zamanlar
Kıbrıs” bir dizi film benim için önemli. Belki de mevcut TRT yönetiminin
gerçekleştirdiği birkaç hayırlı yapımdan biri. Dizinin tarihi belgesel iddiası
yoktur, tarihi olaylardan yola çıkılan bir televizyon yapımıdır. Yeni nesile,
hatta yaşları 60 ve etrafında olanlara bu gelişmeleri hatırlatmak da Kıbrıs
Türküne yani insanımıza bir yatırım vardır.

 

Dürüst eleştiriyi öne çıkaran Yazar Ahmet Tolgay’ın yaptığı
açıklamalarla Kıbrıs’ta gerek bazı izleyicilerin ve gerekse medyanın
eleştirilerinden bazıları şöyle; Kıbrıs’ta yok edilmeye ve Rum katliamına karşı
toplumsal boyutlu kolektif bir direniş gösteriliği olaylara “Rambo” veya “Zoro”
tipli abartmalı kahramanlar ortaya çıkarmaya ihtiyaç duyulmamalıydı.

 

Kıbrıs’ta Kanlıdere adlı bir kasaba yoktur. Kurak adayı
sandalları dolaşan bir balıkçı kasabası sanmak da yanlıştır. Dizide Kıbrıs
Türkü lehçesi konuşulmuyor. Soldan uygulanan trafik önemsenmemiş. Adaya yapılan
silah sevkiyatında sandıklar üzerine EOKA yazılması yanlıştır. Çünkü EOKA bir
terör örgütüdür ve yasadışıdır. Bu silahlar Nikos Samson’un MAHİ Gazetesine
baskı malzemesi olarak limana girerken vinçten düşüp parçalanması üzerine
ortaya çıkmıştır! Samson’un bir Türk kızına aşık olması, Denktaş’ı Lefkoşa
sokaklarında kovalaması da palavradır, içselleştirilemez. Asker kimliği ile
gördüğümüz Samson asker değil, bir EOKA tetikçisiydi. Karpaz da karma bir okul
yoktu. Söz konusu günlerde Ankara’dan gelen müfettişin Rauf Denktaş’a telgraf
çekmesi imkânsızdı. Çünkü bu güzergahta böyle bir iletişim düzeneği mevcut
değildi. Hamitköy ile Lefkoşa arasında Rum barikatı ve kontrolü yoktu. Dizide
Kızılay konvoyunun böyle konuşlandırılması da doğru değildi. Kıbrıs Türkü’nün
Sesi Bayrak Radyosunun o günlerde röportaj yapacak, haber toplayacak muhabiri
yoktu. Belki Dr. Fazıl Küçük’ün demecini verdiği yayın kuruluşu TRT olabilirdi.

 

Eleştiriler Sürüyor,
Ama Dizi Dikkatle İzleniyor

Ankara’dan görevlendirilen ve kahramanlığı temsil eden
müfettişin Lefkoşa’ya gelir gelmez 
uçaklar için Türkiye’ye koordinatlar vermesi  sekansı 24 Aralık’ta  sadece iki uçak Lefkoşa üzerinden ihtar uçuşu
yaptı. Kıbrıs’ta ilk hava operasyonu Ağustos 1964’te Erenköy direnişidir.
Kıbrıs Türk Birliği diye bir örgüt yok, Türk Mukavemet Teşkilatı vardır.  TMT’nin başındaki komutan Bayraktan namıyla
Genelkurmay Özel Harp Dairesine bağlı Türkiyeli Albay Kenan Çoygun idi. Adadaki
tüm direniş bilgi ve raporları Denktaş’a değil TMT Bayraktarlığına
gönderilirdi. Rauf Denktaş da adadan ayrıldığında önce Ankara’ya, sonra
Newyork’a BM’e gider, Cenevre’ye değil. Rum iş adamına ait olan stratejik bina Severis
Un Fabrikası olayında ise; buradaki Rumlara ait makinalıyı susturmak için
görevli üç mücahit şehit oldu, iki yaralı da uçakla Ankara’ya gönderildi.

 

Rum barbarlığının en önemli belgesi olan Kıbrıs Türk
Kuvvetleri Alayı Doktoru Binbaşı Nihat’ın şehit edilen ailesinin fotoğrafları
yaralı mücahitlerin sargıları arasında Ankara’ya oradan da bütün dünyaya
ulaştırıldı. Mahkeme binalarında hastane oluşturulmamıştı. Ancak Kızılay’ın
yardımları buradan sağlandı. Bayrak Radyosunun bazı tesisleri de buradaydı. İlk
hastane Lefkoşa Girne Caddesinde, Özel Adiloğlu Kliniğidir.

 

Yedinci Sanatta Geri
Kalmak

Bütün bu eleştirilere rağmen TRT’nin Bir Zamanlar Kıbrıs
adlı dizi filmi önemli bir yapımdır. Dil ve görüş birlikteliği sağlayamıyorsak
bile hoşgörülü olmalıyız. Tüm acıları inkâr edenler olabilir, şartlanmışlıklar
bulunabilir ama önce dinlemeli, seyretmeli, sonra vurmalıyız. Farklı
pencerelerden ve kutuplaşmadan bakabilmesini öğrenmeliyiz. Bir Zamanlar Kıbrıs
dizisi ilerledikçe izlenmesi heyecan verici olduğundan mümkünse dünyadaki diğer
televizyonlarda da devreye sokulması gerekiyor.

 

Öte yandan her nedense sinema konusunda; galiba Libya’nın
bile gerisindeyiz. Hatırlarsanız Muammer Kaddafi’nin büyük bir bütçe ile
desteklediği ve yıllardır televizyonlarda gösterilen Mustafa Akkat’ın yönetmen,
Antony Quing’in baş rol oynadığı Çağrı ve Libya’nın Milli Kahramanı Ömer Muhtar
filmlerinin evrensel boyutuna oluşamadık. Ayrıca ne bir İstiklal Savaşı
filmimiz veya dizimiz vardır böyle dünya televizyonlarında gösterilen, ne de
böyle bir program. Hiçbir millet bizim kadar zengin bir tarihe ve temaya sahip
değilken üstelik.

 

Türkiye’de nedense yedinci sanat sinema dâhil fikri gelişme;
siyasi tıkanıklar, gerilimler ve kabızlıklar yüzünden bir türlü aşılamadı.

 

Kıbrıs Rum kesiminden örnek vermek istiyorum. 1960 yılında
Makarios Cumhurbaşkanı, Dr. Fazıl Küçük Yardımcısı iken Kıbrıs Cumhuriyeti
turizmi keşfetti. Turizm bir sinema filmi ile patladı. Kıbrıs’ta çekilen ve
kapalı gişe olarak bütün dünyada vizyona giren “Exodus” filmi bunu
gerçekleştirdi. Filmin konusu ise şöyle; Kıbrıs’taki İngiliz Karaolos
(Gülseren) toplama kampındaki esirlerin Exodus adlı gemiyle Mossad Ajanları
tarafından kaçırılarak İsrail Devletinin kuruluşuna yönlendirilen Musevilerin
öyküsü.

 

Bundan cesaret alan Rum Yönetimi Holywood’daki Yunanlı
yönetmen Dimitri Logothesis’le başrolde Nicolas Cage’yi oynatmak şartı ve Kıbrıs’ın
güzelliklerini muhtevi JiuJitsu adlı bir film çekimi için 8 milyon avroya
anlaşıyor. JiuJitsu film tam bir fiyasko oluyor ve gişelerde iflas ediyor. Yönetmen
“Benden Oscar mı bekliyordunuz” diye serzenişte bulunarak öfkeyle vaad edilen 8
milyon avroyu almak için Cenevre’de Kıbrıs Türkleriyle görüşmeler yapan
Anastasiadis Rejimin kapısında bekliyor.

 

Romantik Öykülerin Değil,
Acı Gerçeklerin Bilinmesi

Bir Zamanlar Kıbrıs dizisine dönersek abartılmış kurgular
içerse de yapılan eleştirilerin bir kısmı amaçlı, bir kısmı haksız. Ama doğru
eleştirileri de film yöneticilerinin dikkate alması gerekiyor. Olay gerçeklerin
canlandırılmasıdır. Bunu ispatlayacak belgeler, kanıtlar, özneler tarihimizde
ve arşivlerimizde vardır. Aynı bugün gündemde olan sözde Ermeni soykırımı
iddiasında olduğu gibi. Bu dizinin başarılı olması, geniş çerçevede her türlü izleyiciye
ulaşması Kıbrıs Türkü’nün lehine olduğu aşikardır. Evlere kapandığımız ve
talihsiz bir pandemi döneminde bundan daha iyi bir tanıtım mı olabilir?

 

Kıbrıs’ta yeni bir Türk katliamı yaşanmaması, siyasi
oyunlarla tuzağa düşürülmemesi, kanla yoğrulmuş Kıbrıs sorununa sürdürülebilir,
eşitlikçi ve güvenceli bir çözüm bulunabilmesi için uyduruk Pollyanna
öyküleriyle değil, acı gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Azami dersleri çıkarabilmek
erdem ve elzemdir. Bir Zamanalar Kıbrıs kin ve nefreti kışkırtmıyor. Dizi her
şeye rağmen başarılı ve dünya ekranlarında izlenmesi için de arayışlar ve
pazarlar bulmak gerekiyor.

Salak, Aptal ve Çirkin

Tarihçi değilim ama nedense
tarihe not düşmek istedim.

Belki de arkadaşlarımın
tarihçi ya da tarihe olan merakından dolayı. Öyle çok sonraları hatırlanıp
incelemelere konu olacak bir durum olmasa da uzun yıllar sonra değil şöyle
önümüzdeki yaz hatırlayıp, gülüşerek “Ne günlerdi ama…”  hatırlanacak bir not olması temennisiyle…

Bugün 26 Nisan 2021
etrafımda tatlı bir telaş, bizim kuşağın genetik kodlarına işlemiş olan
Sıkıyönetim günlerini hatırlayıp irkildim. O yıllarda üstüne bir de temel gıda
maddeleri tüp vb. ürünleri bulmak zorlaşınca; çocukluğumuz yağ ve tüp
kuyruklarında,  o tanzim satış yerinden
bu tüpçü dükkânına koşturmakla geçmiş. Elektrik faturasıyla mahalle bakkalından
margarin almışlığım aklıma düşüverdi birden bire. Neden diye sormuyorsunuz
biliyorum hep birlikte o tatlı telaşın içerisindeyiz bizde ve bu koşuşturma
içerisinde göz ucuyla baktığım haberlerde bir boşanma davasında eşine salak
diyen tarafın kusurlu bulunarak tazminat ödemek zorunda kaldığı habere istem dışı
gösterdiğim tepki acaba yanılıyor muyum? diye sormama neden oldu.

Salak ile aptalı
tanımlamak gerekirse birbirlerini örnek vererek anlatmak en doğrusu sanırım.
Aptal denildiğinde bir insana gerçekten hakaret edildiğini düşünürüm, çünkü
aklı pek gelişmemiş  kısaca akılsız akıl
yoksunu demiş oluruz herhangi bir bilgi belgeye dayanmadan yapılan bir
aşağılayıcı bir yakıştırma Oysa Salak öyle mi?  daha naif, her ne kadar giyiniş konuşma ve
davranışlarında dengesiz, seviyesiz, saf anlamı taşısa da kontrolü kaçırdığımız
zamanlarda en akıllı insanların hatta kendimizin de salaklık yapabiliyor
olmamızdan dolayı daha sempatik gelmiştir bana anlayacağınız aptallık kalıcı
bir akıl yoksunluğuyken salaklık geçici bir akıl yoksunluğu olarak
tanımlanabilir.

İzmir dikilide kurulmuş
olan salaklar derneği, Türkiye’de dernek kurmak çok basit 7 kişi bir araya
geldiğinizde işin yarısı hallolmuş oluyor gerisi teferruat. Demek 7 kişiyi
bulmuşlar ki dernekleşebilmişler. Başkanının salaklığı ise ilginç; İzmir’den
dikiliye arabasıyla giden başkan dönüşte otobüsle İzmir’e indiğinde arabasını
dikilide bıraktığını fark ettiğin de anlamış salak olduğunu kim bilir bizler ne
salaklıklar yaptık bunca yaşımıza gelinceye kadar.

Bazen öğrencilerime de
anlatırım dayandığım temelleri ve tüm veriler ışığında ve öğretilenlerin
penceresinden baktığımız halde bir problemin çözümüne akılcı yaklaşıp çözüm
üretemiyorsak panik yapmayın geçici bir aptallık yaşıyorsunuz derim. Kısaca an
itibariyle salaksınız … sakın hakaret ettiğimi düşünmeyin içinde gizli bir iltifatta
barındırır aslında sizin gibi zeki insanların nasılda böyle bir akıl tutulması
yaşadığınıza gösterilen hayret ifadesidir aslında diye açıklamamın arkasından
zeki insanların yaptığı  nadir  akıl tutulmaları içinde süzme salak tabiri
kullanılır diyerek bir tespitte bulunduğumda teşekkür nidalarıyla dersi
sonlandırdığım çok olmuştur.

Lafı bazen fazlasıyla
uzatıyorum Mesleğim gereği ayrıntılara dalarak konunun bilinmezleri arasında
tıpkı bir gezintiye çıkmışçasına dağları, kırları bayırları dolaştırır gibi
bilgi tepeleri gibi terimler, kelimeler kavramlarla seyahat etmeyi seviyorum saadete
gelecek olursam…

Kendime ve yakın  tarihimize not düşüyorum; Dışarıda çılgın bir
kalabalık var pandemi kuralları hak getire sanki kıtlık çıkmışçasına alt alta
üst üste yiyecek stoklamaya başlamış insanların arasından geçiyorum …tam bir
akıl tutulması yaşanıyor çevremde aklımda deli sorular, bir film şeridi gibi
iyi kötü çirkin üçlemesindeki Clint Eastwood , Eli Wallach, Lee Van
Cleef hangisiyim bilemedim
aptal salak ve çirkin üçlemesi daha uygun
diye düşünüyorum. Atatürk Türk milleti zekidir çalışkandır derken acaba gaz mı
veriyordu? Aziz nesin yüzdesini hesaplamaya çalıştığı toplum bu toplum muydu
onu da bilemedim. Fakat tüm masumiyetiyle kenarda alışveriş edenleri seyreden o
küçük çocuğun gözlerinde kendimi gördüm. Kim aptal kim salak bilemiyorum. Aylardan
ramazan tam kapanmaya 2 gün var. Ve o çocuk aç…Anladım ki biz Çirkiniz.

Yazmak, Yazan ve Yazılan

         Bir kitabın
yazılması için kâğıt ve kalem gerek.

     Tabii, kalemle
yazacak kâtip gerek.

     Kitap yazıldıktan
sonra, yanında;

     Ne kalem kalır ne
kâtip yani yazan.

     Yazılanın olması
için, yazan da lâzım.

     Yazacağı bir
kâğıdın bulunması da icap eder.

     Yazanın da ne
yazmak istediğini,

     Niçin ve kim için
yazdığını bilmesi gerek.

     İşte bu gaypler
yani bilinmezler,

     Bilinenden
hareketle bilinir.

     Kitap Kâtibini,
yazılan Yazanı gösterir.

     Sayfa ve kâğıttaki
yazıların tezahür etmesi;

     Görünmesi için,
kâtip harfleri kullanır.

     Harfler de sayfada
kendileri için değil;

     Taşıyacakları
mânâlar için yer alır.

     Mânâlar şekilsiz
birer ruh gibidir.

     Kelime ve
cümlelerle cisimlenir,

     Görünür bir hâl
alır.

     Tıpkı Yunus
Emre’nin dediği gibi:

     “Ete, kemiğe
büründüm Yunus diye göründüm.” misali.

     Hâl diliyle
konuşmak, anlaşılmak isterler.

     Kendilerini bu
şekilde insana sunarlar.

     Yazanın
karşımızda, yazdığının yanında;

     Cismen yer
almaması;

     Göstermez onun
yokluğunu.

     Zira fiili, ilmi, tasavvuru ve tahayyülüyle,

     Zaten karşımızda
tecellî etmekte, görünmekte.

     Kendisini bize
tanıtmakta,

     Her an takdim edip
durmakta.

     Basarın / dış
gözün yanında,

     Basiret / iç gözü
olmayanlar;

     Ne görür, ne anlar,
ne bilir ki zaten?

     Koyun da bakar ama
bir şey görmez!

     Koyun da duyar ama
bir şey işitmez!

     İşte insanın farkı
burada yatıyor.

     İşte insanın kalbi
burada atıyor.

     İşte insanın
değeri böyle anlaşılıyor.

     İşte insanın
insanlığı burada aranmalı.

     Tabii ki,
görenedir görene be dostlar!

     Şüphesiz ki, köre
ne?

     Kâinat ve Evren de
bir kitap!

     Sebepler;

     Birer imtihan ve
sınav perdesi,

     Düşündürmek için
herkesi.

     Müsebbibü’l-esbâbı
/

     Sebepleri sebep
yapanı;

     Her varlık canlı
cansız;

     Anlasın diye
Yaratanı.