15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 407

ABD, Ermeni Terörü ve Gerçekler

Önce soykırımı kavramına açıklık
getirmek gerekir. Soykırımı, belirli bir topluluğu, etnik grubu, milliyet,
mezhep veya din mensuplarını sistemli olarak yok ediş sürecidir (Erkal, Mustafa
E., Çokkültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı yayını, İstanbul
2020, sh.119). Sosyal bilimlerde birçok tarif olabilir. Bu tarif de bunlardan
birisidir.


Biden nihayet söyleyeceğini söyledi
ve yine sürpriz yapmadı. Adamın siyasi hayatında Türk düşmanlığının ayrı bir
yeri var. Lozan’ı bir türlü içine sindiremeyen, Wilson prensipleriyle
Anadolu’yu parselleme peşindeki ABD ile Türkiye’nin artık çıkarları çatışıyor.
ABD için önemli olan menfaatleridir; ne insan hakları, ne demokrasi, ne de
dostluk ve müttefiklik ön planda değildir.


Biden niyet ve çapını daha önce de
ortaya koymuştu. ABD olarak Türkiye’de muhalefeti destekleyerek Erdoğan’ı,
iktidarı devireceğiz diyebilen bir lideri, soykırımını hukuki bir sorun olarak
düşünmeyenleri fazla da ciddiye almamak gerekir.

           

1950 – 1980
dönemini geride bıraktık. Değişen dünya şartları dostlukları da değiştirdi.
Türkiye’de yapılan darbelere hep burnunu sokan, işbirlikçileriyle destekleyen
ABD 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal olayında içerdeki işbirlikçileriyle başarılı
olsaydı; milli devlet ve üniter yapı değiştirilecekti. Belki de FETÖ haini bazılarınca
eksikliği duyulan halife yapılacaktı. Bazılarına göre, Türkiye özgürleşip
demokratikleşecekti! Çok şükür gerekenler yapıldı ve bu ortak ihanet önlendi;
ama Türkiye için aynı görüşleri savunanlar yine ortada dolaşıyorlar. Sosyalizmden
ümidini kesenlerin ise şimdiki modası etnikçilik ve mezhepçilik oldu.

           

Dostluğa ve
müttefikine haksız ve belgesiz hakaret ve gerçek dışı suçlamalarda bulunan
Biden’i protesto etmek ve gereken cevapları vermek tabii ki gerekli ise de,
içerideki Türk düşmanları, ihanet odakları ne zaman emekli olacak? Daha doğrusu
ne zaman emekli edilecek? Maalesef tam tersi oluyor. İktidar partisi içindeki milli
kimlik düşmanlarına ses bile çıkarılmadı; ses çıkarılmadığı bir tarafa Ankara’da
önemli yerlere getiriliyorlar.

           

Artık bir
gerçeği öğrenelim; Ermenistan ve Taşnak kalıntıları bilimle, arşivle,
karşılıklı müzakere ile işleri yoktur. Bunu hep söylüyorlar ama bazı yanlış
ezber peşinde olanlar bir türlü anlamamakta israr ediyorlar. Tarihi belgeler,
arşivler ve ciddi tarihçiler onları haklı çıkarmıyor. Biz hep masaya görüşmeye
davet ettiklerimize aslında taviz vermiş oluyoruz. Konu siyasidir diyorlar.

           

Biden
açıklamasında İstanbul’u Konstantinapol yaptı. Aslında gönlünden geçeni
söyleyiverdi. Kimseyi suçlamadığını, açıklamaları sözde soykırımın
tekrarlanmaması için yaptığını belirtti. Soykırımın kabulü veya değerlendirilme
makamı meclisler ve başkanlar değil; suçun işlendiği ülkenin ilgili mahkemeleri
ve milletlerarası mahkemelerdir. Soykırımı suçu 1948 yılından sonra ortaya
çıkmıştır. AİHM’nin lehimize üç ayrı kararı bulunmaktadır. Çok şükür bizim
alnımız temizdir ve insan hakları konusunda dün ve bugün kimseden ders alacak
da değiliz. Sayın Doğu Perinçek’in ve Talat Paşa Komitesi’nin gayretleriyle
Ermeni soykırımı yoktur diyenler yargılanmışlar ve beraat etmişlerdir. Eğer bir
soykırım yapılmış olsaydı İstanbul’u işgal eden ve arşivi ele geçiren
İngilizler bu belgeleri bulabilirlerdi. AİHM’de Ermeni iddiaları sonuçsuz
kalmış ve adeta bir içtihat oluşmuştur. 1948 sonrası sözde ABD’li dostlarımızın
döktüğü kan, toprak işgalleri, siyasi cinayetler ve darbeler artık ciltlere
sığmıyor. Adamın birine sormuşlar ABD’de neden darbe olmaz diye… Verilen cevap
enteresandır:  ABD’de Amerikan
büyükelçiliği yok ki… Bu bakımdan darbe oyunları konusunda kimse ABD’nin
eline su dökemez.

           

Biz hep
yabancıları suçlarız ama kendimize çeki düzen vermeyiz. İhanetleri kolay
unuturuz. Oysa alınacak tedbirler bellidir. Gençleri ve bazı aydınları
devletinden ve vatanından soğutanların, onları ülkelerine yabancılaştıranların
rehberliği neye yarar ki? İçeride birbirimizle uğraşmaktan dış düşman ve
kuşatmalara bilhassa son senelerde fırsatlar tanımaktayız. İç politikayı
sürekli dış politikaya karıştırmakta ve kötü alışkanlıklarımızdan
kurtulamamaktayız. Göreve getireceklerimizde çoğu kere liyakat yerine sadakat
ararız. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu acaba hangi sebeplerle Türk Tarih Kurumu
Başkanlığından uzaklaştırılmış ve önüne çeşitli engeller konmuştur? Bir dönem
Boğaziçi Üniversitesinde Ermeni sorunu üzerine düzenlenen tek taraflı Türk
düşmanlığını esas alan toplantı nasıl düzenlenebilmiştir? Bazı sivil toplum
kuruluşlarının düzenlediği protesto ve toplantıya karşı yasal yolların
kullanılmasını sağlayanlar büyük mücadele vermişlerdir. Toplantıyı iptal eden
hâkim ödüllendirilerek mi Elazığ’a sürülmüştür? Devletin en büyükleri Erivan’a
milli maç seyretmeye gitmeleri ilişkilere olumlu katkı yapmış mıdır? Doğu Anadolu’da
bazı yer isimlerinin değiştirilmesi kabul edilebilecek bir şey midir? Milli
dava da neymiş küresel çıkarlar önemli diyebilen bakan ve bakmayanları gördük. Ülkemizde
bilhassa yüksek öğretimde suya sabuna dokunmayan, milli davaları fark
ettirmeyen, gerçekleri anlatmayıp işi idare eden sosyal tarihi kazandırmayan,
milli davalara yabancı ve bilgisiz nesiller yetiştirilmiştir. Bunlar genelde
kendini suçlama ve milli çıkarlar karşısında tarafsız kalama hastalığı
sürdürmüşlerdir. 1980’li yıllar başlarındaki heyecan ve şuur Ermeni sorunu dâhil
diğer konularda da neden yükselemiyor? Üniversitelerin Türkçe ve yabancı
dillerde yayınladıkları ciddi ve günlük olmayan bildiriler ne oldu? Birçok
kuruluşta Ermeni masalarını neden kapattık ve aydınlatıcı belgelere dayalı
yayınlara ne oldu? Alman parlamentosunda sözde Ermeni soykırımını kabul edenler
arasında Türk değil; ama Türkiyeli milletvekilleri yok mu? Tarih bir bütündür;
Osmanlı ile Cumhuriyet dönemlerini ayıramayız. Bir ara bu olaylar Osmanlı
dönemimde oldu;  Cumhuriyet dönemini
ilgilendirmez diyenlerimiz bile çıktı. Yüksek Öğretimde kültür konularını tarih
ve sosyoloji gibi dallarla uluslararası ilişkiler gibi konuları işleyen kitaplar
ve değişik yayınlar, bazı süreli yayınlar gerçekleri ve milli sorunlarımızı
neden hep göz ardı ettiler? Ders kitaplarına gerçekler girmelidir. Sivil toplum
kuruluşları gerçeklerden hep çekinmişler ve doğruları ortaya koyamamışlardır. Bir
kısmı gelen iktidarların yıkama yağlama servisi gibi çalışmışlardır. Milli
davalar gençlere yeterince verilmemiştir. Şahsi menfaat hesapları hep öne
çıkmıştır. Ermeni sorunu dâhil, Türk milletine mensubiyet duygusu yerini
bölgesel şuura, etnik ve mezhep duygularına bıraktığı için milli meseleler ikinci
plana itilmiştir. Milli mutabakatların ülkemizde yeterince gelişmemesi, tahripkâr
particilik oyunları vatandaşları birbirinden uzaklaştırmış ve sosyal mesafe
doğmuştur. Siyaset çok kötü kullanılmaktadır. Bugünkü nesillere Balkan Savaşı’ndaki
yenilgi bütün çıplaklığıyla anlatılmalıdır. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes
Kaçaznuni raporunda açıkça gerçekleri yazmış ve tehciri suçlayanların yanlış
yaptıklarını, Ermeni’lerin kullanıldığını ortaya koymuştur. Bizde ise; parti
başkanlığına soyunmuş bir dışişleri bakanımız ve başbakanımız tehcir dolayısıyla
Osmanlı’yı suçlamıştır. Aslında tehcir ülke içinde gerekli bir hareketliliktir.
Bunun soykırımla bir ilgisi yoktur. Her ülke gerektiğinde buna başvurabilir.

            Ermeni
sorunu olarak ortaya konulmaya çalışılan sorun, önce Osmanlı’ya sonra TC’ye
karşı bazı Ermeni terör gruplarını kullananların sorunu olmuştur. Türkiye’yi
vatan olarak bilen ve ülkesi için her türlü fedakârlığa katlanan, tabutunun
üstüne ay-yıldızlı bayrağın konulmasını vasiyet eden ve Türk milletine mensup
olduğunu açıkça ifade edenleri Hınçak ve Taşnak sürülerinden ayırmalıyız.  

Soykırım Yalanı Karşısında Biz

“Batılıların siyasî ve ekonomik, Rusların da askeri
desteğiyle palazlanan Ermeni örgütleri köyleri ve şehirleri basıp önlerine
gelen herkesi kadın-çocuk-ihtiyar demeden öldürmüşlerdir. Mensuplarının toplamı
150 bin ile 300 bin arasında ifade edilen bu çeteler topraklarımıza saldıran
Rus ordusunun saflarında da aktif olarak bize karşı savaşmışlardır. Van’dan
Kars’a, Erzurum’dan Anadolu içlerine kadar pek çok yerde sayıları milyonla ifade
edilen ve tamamı sivil Müslüman nüfus Ermeni çeteler tarafından katledilmişlerdir.”

            “24
Nisan 1915 tarihi sadece Osmanlı devletinin savaş halinde bulunduğu ülkelerle
bir olup aleyhine faaliyet yürüten Taşnak, Hınçak ve Ramgavar gibi örgütleri
kapatıp 235 yöneticisini tutukladığı gündür. Osmanlı devletinin 24 Nisan’da
yaptığı bu tutuklamaların ardından 27 Mayıs’ta Sevk ve İskân Kanunu çıkartılmış,
1 Haziran’da da uygulamasına geçilmiştir. Yapılan işlem muhtemel bir tehdide
veya tehlikeye değil bilfiil yürüyen bir isyana ve artarak süren katliamlara
karşı alınmış bir tedbirdir.”

            “1.
Dünya Savaşı öncesi Osmanlı topraklarında Ermeni nüfusun toplamı 1 milyon 300
bin olarak kayıtlarda yer alıyor. …Bu nüfusun yaklaşık 350 bini savaş döneminde
Rus topraklarına geçmiştir. İran’a gidenlerle birlikte bu rakam 500 bine
ulaşmaktadır. Dolayısıyla sevk ve iskâna tabi tutulanların sayısı Amerika’nın
kendi raporlarında bile en fazla 600 bin olarak belirtilmektedir ki gerçek
rakam daha da azdır. Osmanlı’nın Ermeni nüfusu yer değiştirme işlemi sırasında
salgın hastalıktan, asayiş sorunlarından veya güvenlik güçleriyle çatışırken
hayatını kaybedenlerin sayısı ise 150 bini ancak bulmaktadır. Elbette bu 150
bin kişinin her biri bir candır ve önemli bir rakamdır. Gerçek rakamların bir
‘0’ ilaveyle abartıldığını bizzat Ermeni tarihçilerin ve siyasetçilerin
kendileri de itiraf ediyor. Yine Ermeni tarihçiler, kayıpların çoğunun
cephedeki savaşlarda yaşandığını da belirtirler.”

            “Türklere
ait toplu mezarlar vardır ama hiçbir yerde Ermenilere ait toplu mezara rastlayamazsınız.
Çünkü böyle bir hadise yaşanmamıştır. Savaş döneminde ülkemiz topraklarında
çoğu, İstanbul ve batı şehirlerimizde olmak üzere 300 bin Ermeni yaşamayı
sürdürmüştür. …Savaş sonrası geri dönenler ile bu rakam bir ara 650 bine
yaklaşmıştır. Herhalde insanlar katledildikleri, soykırıma uğratıldıkları bir
yere gönüllü olarak geri dönmezler. İngilizler tarafından 1921’de yapılan bir
nüfus istatistiğinde, eski Osmanlı coğrafyasındaki toplam Ermeni nüfus 1,2
milyona yakın olarak belirtilmektedir. Bu rakam savaş öncesi nüfusla ve savaş
sırasındaki gerçek kayıplarla uyumludur. Bilhassa Suriye, Ürdün ve Lübnan gibi
yerlere gönderilen Ermenilerden önemli bir kısmı zamanla Amerika kıtasına ve
Avrupa’ya göç etmişlerdir.”

            Tüm bunları bu konuyla ilgili kitap ve makaleleri olan
bir tarihçi olarak benim söylediğimi
düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bilin bakalım, bu beyanlar hangi tarih
profesörüne ait: İlber Ortaylı’ya mı
yoksa Yusuf Halaçoğlu’na mı?
Bilemediniz; Cumhurbaşkanı Tayyib
Erdoğan
’a.

            Peki, ABD’nin densizliğine karşı en sert ve en şiddetli
tepki nereden verildi: Facebook ve tıvitter gibi sosyal medya kanallarından, ha bir de vatsap guruplarından. Kim tarafından verildi: Sivil vatandaşlar tarafından. Kınama-kızma, racon-gider-atar
hatta sin-kef’e dizi repliği giydirilmiş
sözler..

            Bu gündem geride kalınca önümüzdeki gündemlere bakıcaz
ya, bakmadan sorayım: Amerika’yanota’ dahi vermeyecek miyiz? TBMM’ce ortak deklarasyon ve soykırım kararı misillemesinde
bulunmayacak mıyız? Amerikan Üslerine
yönelik bir yaptırımız olmayacak mı? Rahip
Bronson
’u veya ülkemizdeki benzer
casusları tekrar tutuklamayacak
mıyız? Suriye’nin kuzeyinde ortak devriye attığımız Amerikan askerlerinden 11-12 tanesine çuval
giydirmeyecek miyiz? PYD’ye bağlı YPG Güçlerine şimdi ölümcül darbe indirmeyeceksek ne zaman indireceğiz? HDP’nin ve
PKK’nın üst düzeyinde yer alan kripto
kimlikleri
de mi açıklayamayacağız? Emekli amirallerle ilgili suç
duyurusunda bulunan 81 ildeki 910 dernek, 408 vakıf, 27 üniversite,
114 oda, 550 sendika, 46
federasyon Joe Biden hakkında da suç duyurusunda bulunabilecek mi?

Yoksa
tüm bunların yerine dizi çekerek mi cevap vereceğiz? Çözüm Süreci’nde “Ermenilerden Özür Diliyoruz
kampanyasının aktörlerini şimdi de soykırımın
yalanlığı rolünde
mi dinlemeye mahkûm olacağız? Tarihten nasıl ders
alacağız
; bir olay başımıza geldikten sonra mı? Tarihi okumadan, dönemin şartlarını kavramadan, bilhassa da İttihatçılarla ve Atatürk’le barışmadan hangi millî birlik-beraberlik?

Geçen
hafta Başiskele Belediyesi 1915
yılında bu çetelerden birinin Başkent
İstanbul
’un burnunun dibindeki Bahçecik’te
katlettiği 4 kişilik bir aile (1’,
çocuk, 2’si de kadın) için şehitlik
yaparak ve onların şahsında katliama
uğrayan tüm siviller adına anıt
dikerek bence en anlamlı cevabı verdi (Emeği geçenleri tebrik ediyorum). Bu
bölgede Donik, Vahan, Karabet gibi
Ermeni çetecilerinin neler yaptığı KBB sempozyum
kitaplarında
ayrıntılarıyla yazılı. Batıda bunu yapanlar Doğu’da neler
yapmışlardır
kimbilir. Aslında herkes biliyor ama konuşmaktan öte
gidemiyor. Cevap dediğin lâf değil somut icraattır. Yoksa başka
soykırım hikayeleri
de salarlar çayıra..

Dede Korkut Hikâyeleri

0

Dede Korkut Hikâyeleri, bilinmeyen tarihlerden itibâren gelişen
sözlü edebiyatımızın ürünüdür. Gerek
ifâde gücü gerekse okuyucuya ve dolayısıyla insanlara – insanlığa verdiği bilgi
itibâriyle Türk dil ve edebiyâtının şaheserlerindendir. Bir veya bilinen birkaç
kişinin eseri değildir. Türk milletinin kolektif değeridir. Masal ile destan
arasında bir üslûpla söylenegelen halk hikâyeleri, adı ve kimliği belli olmayan
bir Türk tarafından yazıya geçirilmiştir. Kitabın asıl adı: ‘Kitâb-ı Dede Korkud Âlâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzan
/ Oğuzların Dili ile Dede Korkut Kitabı
’dır.

Hikâyelerde yer yer masal ve
destan unsurları görülür. Anlatımda nazım ve nesir karışıktır. Yakın zamanlarda
yazıya geçirildiği için masal ve destan unsurları (olağanüstü ve tabiat dışı
varlıklar, olaylar) kaybolmaya yüz tutmuş, destan hikâyeleşmiştir; akla,
tabiata ve gerçeğe daha uygun hâle gelmiştir. Ancak destan özellikleri de
büsbütün kaybolmamıştır. Dede Korkut,  ‘ön
söz’de kişiliğinden bahsedilen, hikâyelerin sonunda ortaya çıkıp duâ ve
temennilerde bulunan yaşlı bir şahsiyettir. Bu hikâyeleri anlatan, bu destanı
tertip eden kişi gibi görünür, Fakat yazar veyâ şâir olarak bu isimde gerçek
bir şahıs tanınmıyor, bilinmiyor. Zâten önsözde anlatılan, hikâyelerde görünen kişiliği
ile de Dede Korkut efsânevi bir şahıstır. Oğuz Türklerinin Bayat Boyu’ndandır. Resûl
aleyhisselâm / Hz. Muhammed zamânına yakın bir zamanda doğmuş ve masallarda,
destanlarda görülebilecek şekilde çok uzun yaşamıştır. Bilge bir kişidir.
Oğuzların akıl hocasıdır. O dönemde bilinmeyen veya adı konulmamış fütüroloji
ilminin ölçüleri içerisinde gelecekteki zamanda olabilecek hâdiseler hakkında
da mâlûmat verir. Anlatan veya günümüze intikal eden metni yazan şahıs, inançlı
bir Müslüman olmalı ki, Gâipten, yâni gelecekten ve görünmez şeylerden haber
verirken; ‘Allah’tan gönlüne ilham
geldiğini
’ belirtir. Çünkü İslâmî anlayışta, ‘gayb’ denilen gelecekteki hâdiseleri ancak Cenâb-ı Allah bilir.
O’nun seçtiği kişilerin gönlüne ilham gönderebileceği, Cin Suresi, 26 ve 27.
Âyetlerde yer almaktadır. Bu âyetleri yorumlayan Buhârî ve Müslim gibi İslâm
âlimleri söz konusu kişilerin, peygamberler olduğunu, seçilmiş kişiler de
olabileceğini belirtmişlerdir. Buradan, Dede Korkut’un, ‘seçilmiş kişi’ olduğu kanaatine varılmaktadır.  

Dede Korkut; ozanların pîrîdir.
Çocuklara isim koyar. Büyüklere öğüt verir. İslâmiyet’ten önceki Şamanlara ve İslâmiyet’ten
sonraki evliyalara benzer, din büyüklerinden biridir. Dede Korkut Hikâyeleri,
Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Türklerin (Müslüman Oğuz boylarının)
yaşayışlarını, törelerini, âdet ve geleneklerini, iç mücâdelelerini ve
özellikle komşuları olan Hıristiyan Kafkas kavimleri ile Trabzon Rumlarına
karşı giriştikleri savaşları anlatır. Tepegöz ve Deli Dumrul hikâyelerinde olduğu
gibi, bâzan da tabiatüstü güçlere karşı savaşları nakledilir.

Dede Korkut hikâyelerinin çok temiz,
güzel ve zengin bir Türkçesi vardır. Anlatım açık, yalın ve kesindir. Yusuf Has
Hâcib’in Kutadgu Bilig isimli eserinde ısrarla belirttiği gibi düşünceler az ve
öz kelimelerle ifâde edilir.  Hikâyelerde
kahramanlık en büyük meziyet ve fazilet olarak işlenir. Âileye, çoğalmaya,
çocuğa ve çocuk terbiyesine, kadına büyük değer verilir. Bütün hikâyelerde
samîmi bir dindarlık havası hâkimdir. Kahramanlar Allah ve Peygamber sevgisi
için dövüşürler. Doğruluk, adâlet ve güzellik, yüceltilen değerlerdir. Ön plâna
çıkartılan diğer hasletler; Misâfirperverlik, cömertlik, tabiat sevgisi,
büyüklere saygı – küçüklere sevgi ve şefkat ile aile yapısında sağlamlık…
olarak belirtilebilir.

Ali Oğuzhan Cengiz; hazırlamış olduğu 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 256 sayfalık eserinde günümüz Türkçesindeki kelimeleri
kullanmakla birlikte, hikâyelerin aslındaki üslûba sâdık kalmıştır. Ayrıca son
yıllarda bulunduğu bilinen 13’üncü hikâyeyi de kitaba dâhil etmiştir. Bu
hikâyede Salur Kazan’ın Yedi Başlı
Ejderhayı Öldürmesi
anlatılmaktadır.

Salur Kazan’ın Yedi Başlı Erderha
ile mücâdelesi çok çetin geçmiş ve uzun sürmüştür. Hikâyenin son bölümü, ‘Onlar erdi muradına, biz çıkalım krevetine
mâhiyetindedir:

………………..

Sadağında bulunan okları çıkardı, seksen
oku önüne döküp, birbiri ardınca ejderhaya attı. Oklanan ejderhada daha
sömürecek hal kalmadı, can çekişmeye başladı. Kazan, kara çelik sağlam kılıcını
eline alıp, kılıcıyla ejderhanın üstüne yürüdü ve yedi başını da boynundan
kılıçla kesip, yere düşürdü. Ejderhanın ağusu yere dökülünce, yeryüzüne alevler
saçılıp, her yeri ateş sardı. Kazan, ejderhaya hançerini sapladı, kılıcını
sapladı, bıçağını sapladı ve ejderhanın üstüne bağdaş kurup oturdu.

Lala Kılbaş yerlere saçılan alevleri
görünce sandı ki ejderha Kazanı yuttu. ‘Ak
ekmeğini çok yediğim beyim! Ah beyim
!’ diyerek, elinde kılıçla ejderhanın
yakınına geldi. Yakına gelince ne görsün; ejderhanın yedi başını kara yerde
yatar gördü, Salur Kazan’ı ejderhanın sırtında bağdaş kurmuş oturur gördü.

Lala dedi: ‘Barekallah ağam Kazan! Erliğine, yiğitliğine aferin Kazan!’

Kazan dedi: ‘Canım Lala! Ejderhayı ben öldürmedim. Senin bana verdiğin cesâret ve
güç öldürdü. Hemen en iyi ustaları bul getir, bu ejderhanın derisini yüzdür
.’
dedi.

Lala en iyi ustaları getirtip ejderhanın
derisini yüzdürdü. Kazan, ejderhanın derisinden, korkusuz bedenine elbise
diktirdi; akça tozlu katı yayına kiriş gerdirdi, üç yelekli sahar oklarına
sadak diktirdi; kara çelik sağlam kılıcına kın yaptırdı, altı dilimli kubbe
şeklinde gürzüne kılıf diktirdi; ala budak sürcidasna sap yaptırdı, kurt tokalı
Konur atının eyerine örtü diktirdi; gölgeliğinin yelkenlerini ejderha
derisinden yaptırdı. Ejderhanın yedi başını hiç israf etmeden yüzdürüp,
ejderhanın iki kafa derisini Kazan kendi başına giydi. Atının örtüsü ile
kendisi de ejderha donuna girdikten sonra Padişah Bayındır’ı görmek için yola
çıktı.

Bayındır Padişaha haber geldi ki, ‘Kazan ejderha olup, gelir.’ Oğuz ile
Türk temiz ve saf bir inanca sâhiptir ki, ‘İnsan
nasıl ejderha olur
?’ demezler. Sağda, solda herkes konuşmaya başlayıp: ‘Kazan insan iken biz O’nun emrinden
çıkmazdık. O şimdi ejderha olmuştur, bizim hepimizi yutar. Bir tepeye çıkalım,
yoldan geçerken onu ok yağmuruna tutalım
.’

Bayındır Padişah söylenenleri dinledi ve
söze başladı: ‘Benim vekilim Kazan er
yiğittir, iyi yiğittir. Belki ejderhaya rast geldi ve ola ki onu öldürdü. Ola
ki ejderhanın donuna girdi. Ola ki Kazan ejderha olmuştur ne kavim ne kardeş
tanır
.’

Kara Budak dedi; ‘Padişahım, bana izin verin, gidip Kazan’ın karşısına durayım. Eğer
ejderha olduysa, evvela beni yutsun
.’

Kara Budak at oynattı, Kazanın karşısına
gitti. Sesi duyulacak yerde durdu. Sadağından sahar bir ok çıkartıp, yayıra
taktı ve amcasına: ‘Senin ejderha
olduğunu söylüyorlar. Olmadıysan benimle gümbür gümbür söyleş. Söyleşmezsen
sahar okun temreniyle öldürürüm Kazan seni. Kara çelik kılıcımın keskin
tarafıyla doğrarım Kazan seni. Eğer ejderha öldürdüysen, gazan mübârek olsun.
Avından bir parça delili bana ver
.’ dedi.

Kazan atından indi. Kılıcını Kara Budak’ın
beline bağladı. Kara Budak ki kılıcına pehlivan, orda durdu durmadı, hemen
Bayındır Padişaha varıp: ‘Kazan ejderha
öldürmüştür
.’ diye haber verdi.

İç Oğuz’u Dış Oğuz’u çağırıp, Kazanı
karşıladılar. Kazan meydana varınca atından indi, yetmiş adım yürüdü, Bayındır
Padişahın ayağına kapandı. Ejderha derisinden yapılmış gölgeliği dikti.
Bayındır Padişah gölgeliğin altında bağdaş kurup oturdu. Yedi gün, yedi gece
burada Padişahı konuk etti.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64
Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

 

 

OĞUZHAN CENGİZ

19
Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980
Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu
üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları yaptı. 1978 yılında girdiği
hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar,
Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya
ve Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir. 

ESERLERİ:
1-Yanık Kale(1999-2015), 2-Kapıaltı (2000- 2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk
Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020), Sorup Dinlediklerim (2020).

 

 

KUŞBAKIŞI

Geçmişten Geleceğe Hoca Ahmed Yesevî
Milletlerarası Sempozyum Bildiri Özetleri

Uluslararası Türk Akademisi, Kazakistan
Abay Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Türk Ocakları İstanbul Şubesi, Türk
İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Turkcell ve Üsküdar Belediyesi
tarafından tertip edilen Bilgi Şöleni, 2016 yılında İstanbul’da ve
Kazakisitan’ın Başşehri Almatı’da dinleyicilere sunuldu.

Bilgi Şöleni; Şeref Kurulu üyesi olarak 8,
Düzenleme Kurulu 7, Yürütme Kurulu 21, Sekreterya hizmetlerinde 6, Bilim
Kurulu’nda 53 olmak üzere 95 akademisyenin görev aldığı geniş bir kadro
tarafından hazırlandı.  Türkiye’den 91,
Azerbaycan’dan 7, Kazakistan’dan 6, Özbekistan’dan 4, Kırgızistan’dan 3, Türkmenistan’dan
2, Rusya’dan 2, İran’dan 1, Çin’den, Ukrayna’dan 1, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nden 1 ve ülkesi belirtilmeyen Prof. Dr. Mukhtar Kozha olmak üzere
120 akademisyen ve araştırmacı-yazar tarafından tebliğ sunuldu.

Tebliğlerin özetleri de 13,5 X 21 santim
ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 144 sayfalık kitap hâlinde okuyucuya sunuldu.

Tebliğlerin birkaçından tadımlık cümleler: *Altın Orda Hanlığı, diğer Cengiz Ulusları
içerisinde Türkleşme ve İslâmlaşma süreci bakımından ayrı bir yol tâkip
etmiştir. Özellikle 13. Yüzyılın ikinci yarısında hanlığın târihine damgasını
vuran Berke Han ve Emir Nogay, Altın Orda sâhasında Türk tasavvufuna ve Yesevîlik
anlayışına dayalı İslamlaşma ve Türkleşmenin önemli temsilcileri oldular.

Prof. Dr. Abdullah Gündoğdu. *Sûfiler,
İslâm’ın halk kütleleri tarafından sevilmesinde ve benimsenmesinde önemli rol
oynamışlardı
r. Dr. Aynur Gazanferkızı. *Türk-İslâm
düşüncesinde ebediyet felsefesi, Türk İslâm düşüncesinde sistem sâhibi büyük
filozoflarda ve büyük mutasavvıflarda Tanrı-evren-insan ilişkisindeki
‘ölümsüzlük’ şeklinde ele alınıyordu
.’ Prof. Dr. İsmail Yakıt. ‘Türk-İslâm dünyasının önemli bir şahsiyeti
olan Hoca Ahmed Yesevî, onbinlerce mürit/derviş yetiştirerek onları, Türkistan
merkezli olarak doğu-batı, kuzey-güney hattında irşat ile görevlendirmiştir
.’
Dr. Öğretim Görevlisi Kadir Sancak.   

Konu ile ilgilenenler için bu çok faydalı
kitabın basım yılı ve tedârik edilebileceğ adres belirtilmemiştir. Giriş
paragrafında belirtilen tertip eden kuruluşlardan veya Yesevî Vakfı / Erdoğan
Aslıyüce’den sorulabilir. (Telefon: 0.212-638 50 12  // 
e.asliyuce@yahoo.com  //  yesevidergisi@gmail.com    

 

Darwin’in Hayâletleri
İlk Evrimcilerin İzinde

Charles Robert Darwin (1809-1882) İngiliz
tabiat araştırmacısıdır. ‘Darwinizm
olarak anılan nazariyesinde; ‘Hayat ve canlı varlıklar, tesâdüfen meydana
gelen, önce inorganik (cansız) maddelerden, onlardan da organikler (canlılar)
meydana gelmiştir. Daha sonra da bu organik varlıklar böcek, solucan, yılan ve
maymun gibi biyolojik varlıklara dönüşmüştür. İlk canlılardan biri de
maymundur. Darwin’e göre maymunlar tekâmül ederek insanlar oluşmuştur. Böylece Âdem
aleyhisselâmın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği gibi topraktan yaratıldığı inkâr
edilmiştir. Bu safsataya materyalistler ve ateistler, mal bulmuş Mağribî gibi sarılmış,
uzun yıllar süren çabaları ile Darwîn safsatasını aklını kullanamayan kişilere
kabul ettirmeye çalışmışlardır.

İslâmiyet Darwinizm’i reddeder. Ancak İslâm
âlimlerinden bâzıları tevil yoluyla Darwinizm’in ciddiye alınması gerektiğini
iddia ederler.

İngiliz yazar 1964 doğumlu Rebecca Stott, geniş kapsamlı eserinde
tekâmül nazariyesinin Darwin’den önce de var olduğunu, hatta MÖ 384 – 322
yıllarında yaşayan Aristoteles’e kadar indiğini ileri sürüyor.    

Darwin’in
Hayâletleri
,
tabiatın işleyişini konu edinen ve bu fikirleri yayımlamanın hem siyâsî hem de
dinî açıdan çok riskli olduğu bir dönemde bunu yapma cesâreti gösterenlerin
hikâyesidir.  

13,5 X 21 santim ölçülerinde 584 sayfalık
eser Kasım 2020’de yayınlandı.

PANAMA YAYINCILIK:

 Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara.
Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta:
info@panamayayincilik.com  internet: www.panamayayincilik.comm

 

SELENGE

Prof. Dr. Saadettin Yağmur Gömeç’in eserine isim olan Selenge, târihte Türk yurdu olan, günümüzde Moğolistan Cumhuriyeti
sınırları içerisinde bulunan topraklardan doğan, Sibirya’da Baykal Gölüne
dökülen ırmağın adıdır.

Eserde, Selenge Irmağı çevresinde kurulan
Kök Türk Cihan Devleti’nin, Köktürk Hânedânı’nın yan kolu olan  Uygur Kağanlığı tarafından yıkılmasını ve
sonrasını anlatır. Uygurlar her ne kadar Kök Türklerin zengin mirasının üzerine
oturmuş ise de, bu serveti iyi bir şekilde koruyamadı. Kardeş kavgaları
sebebiyle güç kaybettiler. 745 yılında kurulan Uygur Devleti 95 yıl târih
sahnesinde kaldıktan sonra 840 yılında Kırgızların darbesi ile târih
sahnesinden değilse de bulundukları topraklardan çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Günümüzde Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’a yerleşip mütevâzı
sınırlar içerisinde devletlerini devam ettirdiler. Fakat diğer Türk boylarını
idâreleri altına almayı başaramadılar. Önce Moğol asıllı Karahitaylara, 1209
yılında Cengiz Han’a tâbi oldular. 1260 yılında ise Uygur Devleti târihe
karıştı.

Selenge isimli târihî roman
tarzındaki kitapta, daha kuruluş aşamasındayken, Uygur Türkleri arasında
yaşanan iktidar mücâdelesi edebî bir dille anlatılıyor.

14 X 21 santim
ölçülerinde 166 sayfalık eser, Kasım 2020’de yayınlandı. 

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür
Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya,
Ankara. Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com  www.berikanyayinevi.com 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-OĞUZ TEPEGÖZLÜ: Henrich Friedrech
Von Diez – Hasan Güneş / Ötüken Neşriyat.

 2–YÖNTEM
ÜZERİNE KONUŞMA:
Rene Descartes – Murat Erşen / İş Bankası Kültür
Yayınları.

3-DAMSIZ DİSİPLİN: Tina Payne Bryson
+Daniel J Siegel – Bulut Yazıcı / Pegasus Yayınları.

4-HAYATINI
DEĞİŞTİRMELİSİN:
Rachel
Corbett – Kerime Dalyan / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

5-İSTANBUL UFKU: Necati Birinci /
Boğaziçi Yayınları.

Türkiye’nin Bağışıklık Sistemi Zayıf

Koronavirüs tecrübesiyle iyice
öğrendik ki, etrafımızda her an bizi hasta edebilecek mikrop, virüs gibi
varlıklar, çeşitli kimyasal ve biyolojik etkenler var.

 

Fakat bu etkenlerle muhatap
olduğumuzda, mücadele edebilecek güçlü bir bağışıklık sistemine sahipsek, hasta olmuyoruz. Bağışıklık sistemimiz kısmen
etkili ise hasta olsak da ağır hasta
olmuyoruz. Fakat bağışıklık sistemimiz yok veya çok etkisiz ise ölüme kadar giden sonuçlarla karşılaşıyoruz.

 

Devletler veya milletler de
bünyelerini hasta edecek ve hatta onları tarihten silecek çok sayıda iç
ve dış tehdit ile karşı karşıyadır.

 

Hele Türkiye gibi “üç
tarafı denizlerle, dört tarafı
düşmanlarla kuşatılmış” bir ülke iseniz ve
tarihi mirasınız sebebiyle, “hain kontenjanı en yüksek” toplumlardan
biri iseniz tehdit ve riskleriniz çok
yüksektir.

 

ABD Başkanı Biden’ın 1915
olaylarını “soykırım” olarak
nitelendiren ve İstanbul yerine “Constantinopol” olarak bahseden açıklamasını da bu açıdan
değerlendirmek lazım.

 

Önceki dönemlerde ABD
Başkanları Türkleri “soykırım” yapmakla suçlamaya cesaret edemezken, şimdi
Biden’ın bu düşmanca tavrını açığa vurması, “bağışıklık sistemimizin”
çökertilmiş olduğunu görmelerindendir.

 

******************************

Güçlüysen Kimse Seni Suçlayamaz

ABD Başkanı Biden uluslararası bir mahkemenin hâkimi değil. ABD
Başkanının açıklamasının “hukuki bir değeri yok.” Yapılan açıklama Türklere bir iftira, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiası tarihi
gerçeklere aykırı.

 

ABD bize soykırım iddiasında
bulunabilecek en son ülke. Soykırım suçlusu aranacaksa ABD en başta sorumlu
tutulacak bir devlet.

 

Koca kıtanın sahibi 15
milyon Kızılderili’nin soyunu kurutup,
folklorik küçük bir topluluk haline getirdiler. Hiroşima ve Nagazaki’de attıkları atom bombaları; Vietnam, Kore,
Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanı
katletmelerini de unutmadık. Afrika’dan taşıyıp köleleştirdikleri
siyahilere yaptıkları insanlık dışı
muameleleri de.

 

Amerikalı yöneticilerin, Osmanlı
döneminde Ermenilerin Türklere yaptığı
katliamı da, Hocalı’da daha dün kadar taze katliamı da görmezden geldikleri de doğrudur.

 

Ama ABD hakkında bu konularda
bir suçlamada bulunmak ve uluslararası camiada hukuki ve siyasi olarak
sıkıştırmak hiçbir devlet veya kuruluşun aklına bile gelmez.

 

Çünkü ABD dünyanın en güçlü
emperyal devletidir. Bağışıklık sistemi o kadar güçlüdür ki ABD düşmanları dahi bu konuları gündeme getiremiyor.

 

******************************

Şiddetli Tepki Gösteremiyoruz

Biden’ın bizi “soykırım”
yapmakla suçlamasından sonra -haklı olarak- birçok vatandaşımız isyan ediyor.

 

“Ne pahasına olursa olsun, radikal tepkiler gösterelim.”

 

“Biz de Amerikalıların
Kızılderililere yaptığı soykırımı dünya
kamuoyuna mal edelim.”

 

“ABD üslerini kapatalım. İlgili şahıs ve şirketlere yasak getirelim.
PYD’ye silah taşıyan ABD kamyonlarını vuralım”
gibi tepki türleri teklif ediyorlar.

 

Bir hukukçu olarak en çok
beğendiğim teklif Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan geldi: “Uluslararası bir mahkeme kararı olmadan, keyfi bir
şekilde Türk Milletini soykırım yapmakla suçlamak ‘nefret suçu’ oluşturur. Biden’ın uluslararası
mahkemelerde nefret suçundan mahkûm olması için dava açalım.”

 

Ama ABD bütün bu konuları
elbette hesap etmiştir ve Türkiye’nin bu konularda bir tepki gösteremeyeceğini
görerek bu hamleyi yapmıştır.

 

“Eski Türkiye” denilen dönemde,
Ermeni diasporasının bütün gayretlerine rağmen, hiçbir ABD Başkanı “Türkler
soykırım yaptı” demeye cesaret edememişti.

 

Nasıl oldu da “dünya
liderinin” tek yetkili olduğu “yeni
Türkiye”nin tepkisinden çekinmediler?

 

******************************

Milli Bağışıklık Nasıl Çökertildi?

Bugün Türkiye’nin bağışıklık
sistemi son derece zayıftır. Ekonomide durum çok kırılgan, çöküşe gidebilecek kadar ağır riskler altında. Dış
borçları çevirmek için dünyanın en yüksek
faizini verdiğimiz halde borç bulmakta zorlanıyoruz.

 

Dış politikada her alanda
sıkıştık. ABD, 1,5 milyar dolar para
vererek satın aldığımız, F-35’leri
vermiyor. Rusya’dan aldığımız 2 milyar dolarlık S-400’leri, ABD baskısıyla kullanamıyor, hangara çekiyoruz. Doğu
Akdeniz’de gemilerimizi dolaştıramıyor, “6
aylık bakıma” alıyoruz.

 

ABD, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın malvarlığı ve Halkbank
davalarıyla Türkiye’yi adeta rehin aldı.

 

****

Bütün bu belalar karşısında, ortak
akıl ve milli direniş duygularıyla, iktidar ve muhalefetin birlikte
hareket etmesi gerekiyor. Ortak kararla milli
bir refleks göstermemiz gerekiyor.

 

Fakat milli birliğin
sağlanmasından sorumlu Cumhurbaşkanı muhalefet liderleriyle istişare yapmayı ve TBMM’ni devreye sokmayı düşünmüyor.

Tam tersine, AKP Genel
Başkanı şapkasıyla, muhalefet liderlerine
hakaret ediyor; dokunulmazlıklarının kaldırılmasına çalışıyor, davalar açıp
astronomik tazminatlar kazanmaya çalışıyor.

 

Böyle kritik bir dönemde hata
yapılmaması için Montrö Sözleşmesinin
önemini hatırlatan emekli amiraller hain ilan ediliyor. Günlerce gözaltılar, ifade almalar ve elektronik
kelepçelerle aşağılanıyorlar.

 

Böylece Türkiye’nin
bağışıklık sistemi çökertilmiş olunca en küçük
mikrop veya virüs saldırısında hasta oluyoruz.

 

Ermeni diasporası yaklaşık yüz
yıldır bıkmadan usanmadan, iğneyle kuyu kazar gibi, sabırla ve büyük fedakârlıkla
çalışmakta. 3T olarak formüle edilen
hedeflerinin birinci kademesinde (soykırım iddiasının Tanınması konusunda) çok mesafe aldılar. Bundan sonra 2T
yani Tazminat ve Toprak talepleri olacağı
biliniyor.

 

Bizim yapmamız gereken de
sabırla, istikrarlı ve stratejik bir plan çerçevesinde haklı olduğumuz meseleyi
dünyaya anlatmak.

 

Ama her şeyden önce milli
bağışıklık sistemimizi güçlendirecek tedbirler
almak zorundayız.

Kapana Girdiğimizin Farkında mıyız?

0

Birlikte olmaktan sıkılmıştık, fazla geliyorduk birbirimize.
Zamanı ve mekânı paylaşma sebebi olan bayramlarımızda bile birbirimizden
kaçıyor, tatil beldelerinde akrabalarımızdan uzak kalmanın özgürlüğünü
yaşıyorduk. Birbirine bakarak hayat bulan gönüller küçüldüğü için geniş
evlerimizde misafirlerimizi ağırlamaz, hatıralarımızı yâd etmez olmuştuk.

 

Düğün, cenaze işleri bir şekilde geçiştirilmeliydi. Ya
geçerken uğranılır düğüne, ya musalla taşından uğurlanırdı cenaze. Öyle ya
güler yüzümüze hasret anne ve babamızla, bizde emeği olan dayı ve teyzemizle,
aynı hatıralarla büyüdüğümüz arkadaş ve dostumuzla geçirilecek vakit, bir zaman
kaybıydı.

 

Değerli yalnızlık diye bir söylem geliştirmiştik, saygılı
birliktelik yerine. “At binenin, kılıç kuşananın.” diyerek kendimize kontrolsüz
hız vermiş, gaspçılığı meşrulaştırmıştık. “Bal tutan parmağını yalar.” diyerek kazanma
iştahının esiri olmuş, hırsızlığı mübâhlaştırmıştık. “Devlet malı deniz,
yemeyen domuz.” diyerek yemeyenlere enayi gözüyle bakmıştık. “Kol kırılır; yen
içinde kalır” diyerek her türlü pisliği yapanları gizleyip onlara yataklık yapmıştık.
Baktık ki kurduğumuz sistem bizi biz olmaktan çıkardı, fıtratımızı kirletti;
huzuru başka yanlış vadilerde, insani olmayan formüllerde aradık.

 

Dünyevileştik, bencilleştik, değerbilmez olduk. “Kendine gel.”
uyarısı yerine “Bize gel.” daveti yaptık; gelenleri de iğdiş ettik. “Veren el,
alan elden değerlidir.” öğretisi yerine alma uyanıklığını tercih ettik. “Ne
verirsen elinle, o gelir seninle.” parolasına rağmen vermekten, paylaşmaktan
kaçındık. Egosantrik bir hayatın ilahı olduk.

 

Bize imtihan olarak verilen
hayatı, fani olduğu bildirilen dünyayı cehenneme çevirmiş, emanet olarak
verilen eşyanın kulu olmuştuk. Arkasından gelecek tehlikenin fare kadar
farkında olmamıştık. Ev sahibinin kapan kurduğun gören fare bunu gider tavuğa
haber verir. Gıdaklamaya ara veren tavuk “İyi ama senin için bir sorun olsa da
bunun beni ilgilendiren bir tarafı yok, sen düşün bunu.” der fareye. Tavuktan
yüz bulamayan fare bahçedeki koyunun kapısını çalar. Koyun da: “Üzgünüm fare
kardeş, yapabileceğim bir şey yok, senin için dua edeceğim.” der ve fareye yolu
gösterir. Bu defa ahırdaki öküze yönelir fare: “Evde kapan var, kapan var.” diye
bağırır. Öküz, “Vov, senin için üzüldüm, burnumu sokabileceğim bir şey değil.”
diye savuşturur fareyi. Derdini kimseye anlatamamış vaziyette yuvasına döner
biçare fare.

 

O akşam bir gürültü olur. Eve bir
yılan girmiş, kuyruğunu kapana kaptırmıştır. Gece karanlığında durumu anlamaya
çalışan kadını yılan can acısıyla ısırır ve zehirler. Evin erkeği karısını
hastaneye götürür, tedavi ettirir, ancak halsiz düşen kadına bir tavuk suyu
çorba yapmak aklına gelir ve tavuğu güzelce keser. Kadın bir süre iyileşmez,
ziyaretine eş dost gelir. Adam, gelenlere bir şey ikram etmelidir. Koyunu
keser, misafirlerini memnun eder. Günler geçer ki kadın zehrin etkisiyle ölür.
Cenaze kalabalıktır, uzaktan yakından gelenler aç gönderilmemelidir. Adam,
öküzü keser, konuklarını doyurur. Olan biteni deliğinden seyreden fare, şimdi
bilgeliğinden dolayı sevinsin mi yaşananlardan dolayı üzülsün mü?

 

Bu dünyada tek değiliz, tek
yaşayamayız. Yaşamamız, toplumsal; hesabımız, 
bireysel. İyilik de kötülük de yankılanıyor. Okyanustaki martının kanat
çırpışı, Marmara’da dalgaya dönüşebiliyor. Sorumsuzluk, bencillik, en büyük handikabımız.
Son dönemdeki yaşantımız da yanlıştı, bizim için egemenlerin kurmaya çalıştığı
yenidünya düzeni de yanlış. Dünya kötülerin elinde, iyiler hala gaflet içinde.

 

Dijital teknoloji, insanı
yalnızlaştırıyor. Yapılan her icat, bulunan her yenilik, hayatı kolaylaştırmayı
gerektirirken yeni bir kötülüğün kapısını aralıyor. Nükleer denemeler, genlerle
ilgili çalışmalar, uzaydaki yarışlar, hiç de insanlığın hayrına görünmüyor.
Kirletilen denizler, türü sona eren canlılar, zehirlenen topraklar, bunalıma
düşerek intiharı tercih eden insanlar bize çok şey anlatmalı; maalesef anlayan
yok.

 

Yanlış formül veya yöntem fizik ve
matematikte yanlış sonuca götürür. İnsanların birbirlerine düşmanlığı,
yalnızlık tercihi, birbirinden kaçışı, Kovid-19 adlı belanın insanlığı esir
etmesi bir sonuçsa yol ve yöntemin yanlış olduğunu düşünmek zorundayız. Kapan,
içimizde, evimizde, dünyanın her yerinde. Kapanın kuruluşuna şahit olan,
tehlikesini hisseden ve sonucunu gören fare kadar da mı basiretli değiliz?
Maalesef, kimse üzerine alınmasın, ama her birimiz öykücükteki koyun ve öküz
tavrındayız.

 

Yılanın zehri sebebiyle ölmek
istemiyorsak, fareyi anlamak zorundayız. Her koyun kendi bacağından asılır,
lakin kokusu mahalleyi sarar. Yaşanan sıkıntılar, duyma, görme yeteneğini
kaybetmeyenleri uyarıyor: Hiçbir yaratılmışa düşman gibi davranmayın, onun bir
emanet olduğunu bilin, varlığına şükredin.

 

Karanlığın koyuluğu, ışığın
zayıflığındandır. Birbirimizi sevmek, rehabilite etmek zorundayız. Kaçarak
değil, kucaklaşarak; ayrışarak değil, anlaşarak; alarak değil, vererek; gasp ederek
değil, paylaşarak; kötülüğe ve kötülere teslim olarak değil, direnerek hem
yaşayabilir hem yaşatabiliriz.

Ahiret otobüsüne hangi duraktan
bineceğimiz önemli.     

Kanal İstanbul İsmi Yanlıştır, Doğrusu İstanbul Kanalı Olmalı

0

 Âcizane olarak şahsen, kanala verilen KANAL İSTANBUL isminin yanlış olduğu
kanaatinde bulunmaktayım. Bu cümleden olarak, hayretime mucip olan husus şudur
ki, AK PARTİ Gençlik Kollarının 6. Kongresinde yapmış oldukları konuşma da “Tarihte dinini, dilini, kültürünü ve
değerlerini kaybedip de varlığını devam ettiren hiç bir topluluğun olmadığını”

ifade eden, Değerli Cumhurbaşkanımız Recep
Tayyip Erdoğan’a
böyle bir ismi nasıl kabul ettirdiklerini anlamakta
zorlanıyorum.

Kanalın
isminin, İSTANBUL KANALI olmasının daha
doğru ve isabetli olacağına inanıyorum. Çünkü Kanal İstanbul Türk dilinin tamlama kurallarına uymamaktadır.
Türkiye
Türkçesinde son yıllarda iyelik ekinin atılarak kullanıldığını
görüyoruz. Bunun neticesinde meydana gelen tamlama şekilleri, Türkçe isim ve
sıfat tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir.”

 “Kanal İstanbul”
ismi de bu bakımdan bu konuda kötü bir emsal teşkil etmektedir.

Kanal
İstanbul’un yanı başında ki boğaza İstanbul
Boğazı
denildiğine göre, bu kanala niçin İstanbul Kanalı denilmesin ki.  Zira doğru olanı bu değil midir? Nitekim
Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan 14 Nisan 2021 tarihinde Millet Kütüphanesi’nde
gençler ile bir araya geldiği toplantı da yapmış oldukları konuşmada, İstanbul Kanalı İfadesini
kullanmışlardır. Bunu, Muhterem Başkanımıza her halde Allah söyletmiş olmalı.

Mühim
bir mesele olarak telakki ettiğim bu hususu, siz değerli okuyucularım ile
paylaşmak istedim. 

24 Nisan, Bin Yıldır Koruyup Kolladıklarımızın İhaneti

Bu gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Türk’ün esir
edilemeyeceğini tüm dünyaya haykıran Mustafa Kemal Atatürk ve silah
arkadaşları, yeni bir vatan ve yeni bir millet için işe Türkiye Büyük Millet
Meclisinin açılışı ile başladılar. Şöyle dediler;  “Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma
günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet
Meclisi açılacaktır”. Atatürk, arkadaşları ile önce Hacı
Bayram Camiinde Cuma namazlarını kılmışlar, daha sonra dualarla hatimlerle meclisin
açılışını yapmışlardır. Atatürk’ün Türk çocuklarına bayram olarak armağan
ettiği 23 Nisan, bugün tüm dünya çocuklarının bayramı olmuştur. Kutlu olsun.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (9)

     “Ey iman edenler!
İman ediniz!” (Nisa: 136)

     Evet inanıyoruz.
Fakat aynı zamanda aklımızı da kullanıyor muyuz?

     Çünkü aklı
olmayanın dini de yoktur.

     Akıl da bir âyet,
yani yol göstericidir.

     Öyle ise akıl
âyetimizi de, devreye sokmamız gerekiyor.

     Çünkü, aklımızı
asla devre dışı bırakmaya gelmez.

     İman, aynı zamanda
emin olmak demektir.

     Akıbet ve sonumuzu
emniyete almaktır.

     Çünkü, Allah
katında bir kurtuluş senedimizdir.

     Akıl, imanın
kökenini gösterir.

     Niçin iman etmemiz
gerektiğinin gerekçesini söyler.

     Evet, imanın
temelinde akıl olmalı.

     Tabii, bu akıl da
gerçek bir akıl olmalı.

     Çünkü, akıl göz
gibidir. Nasıl ki göz, ışık olmayınca bir şey göremez.

     Akıl gözü de,
vahiy ışığına, âyetlerin aydınlığına ihtiyaç duyar.

     Yoksa, vahiy
ışığından yoksun bir aklın gözü, görürlükten uzaktır.

     Akıl da bir
vahiydir.

     İçgüdüler de bir
vahiy, yani ilhamdırlar.

     Onlar aydınlık bir
atmosfer temin ederek, akıl gözünün görmesini sağlar.

     Nitekim Arı’nın
başarısında “Arıya vahyettik.” yani ilham ettik aydınlığı vardır.

     Kur’anın Arapça
aslından okunması için, büyük gayret ve çalışmalar yapıyoruz.

     Elbette
alkışlanacak bir husus. Takdir ve tahsin ediyor güzel buluyoruz.

     Fakat bir o kadar
gayret ve çalışmayı; Kur’anın mânâ ve anlamı için,

     Yeteri kadar
göstermiyor, gösteremiyoruz!

     Kur’anın anlamını,
âdeta dışlıyoruz!

     Kur’anı, sadece
ses ve haykırış olarak dinlemiş oluyoruz!

     Oysa, her şeyin
temelinde Allah var.

     Bu ise akılla
anlaşılır. Aksi hâlde,

     Bu husus ihmal ve
dumura uğrar!

     Kısaca bu âyet-i
kerîme:

     “Eksik inananlara
‘Tam inanın!’

     İnanıp da
güvenmeyenlere ‘Güvenin.’

     Delilsiz
inananlara ‘Delilli inanın.’

     Taklidî iman
taşıyanlara ‘Tahkikî iman taşıyın.’

     Gevşek inananlara
‘Sağlam inanın.’

     Geçmiş ve
bugünlerini imanla geçirenlere:

     ‘İmanınızda sebat
gösterin!’ mesajını verir.” (M. İslâmoğlu)

     İman, güzel bir
ağaç gibidir.

     “Bir ağacın
damarları, gövdesi, dalları, meyveleri vardır.

     İman ağacının
damarları ilim, marifet ve yakin (kesin bilgi)dir.

     Gövdesi ihlâstır.
Dalları iyi işler ve davranışlar, meyveleri ise,

     Güzel işlerin
gerektirdiği temiz huylar, güzel hasletlerdir.

     Bir ağacın
canlılığını sürdürmesi için, sulanıp bakılması gerektiği gibi,

     İman ağacı da
ilim, iyi işler, tefekkür ile gözetilmezse,

     O da kuruma
tehlikesine mâruz kalır.

     Bir hadiste Hz.
Peygamber: ‘Elbise nasıl yıpranırsa, kalpteki iman da,

     Öylece yıpranıp
eskir. O halde, imanınızı daima tazeleyin.’ buyurmuştur.

     İbadetlere vakti
vaktine devam, bu bakımı sağlar.’ ”

Bizim Çocuklar

Dilerseniz yazımıza Nasrettin Hoca’dan bir fıkra ile
başlayalım.

Nasrettin Hoca’ya bir sohbet esnasında
dostları sorar:

-Hoca yeni ay doğduğunda eskisini ne
yaparlar?

Hocamız hazır cevap sözü hemen
yapıştırıverir:

Ne yapacaklar kırpar kırpar yıldız yaparlar.”
demiş.

*

Adam, belediye başkanı olmak için
partisine müracaat ediyor. Parti, belediye başkanlığına bu şahsı uygun
görmüyor.

İlim adamlığından ziyade siyaseti o
kadar kafasına koymuş olacak ki, belediye başkan adaylığı olmadı bari milletvekilliği
adaylığına başvurayım diyor.  Partiye
müracaat ediyor ama milletvekilliği için de uygun bulunmuyor.

Ancak ne de olsa “bizim çocuklar”! listesinden ya… hadi
diyorlar bari Boğaziçi Üniversitesine rektör atayalım.

Prof. Dr. Melih Bulu’dan söz
ediyorum.

Belediye başkanlığına,
milletvekilliğine lâyık görülmeyen Profesör, dünyanın sayılı üniversitelerinin
arasında bulunan Boğaziçi Üniversitesine Rektör atanıyor.

Ancak bu defa durum diğer atamaların
benzeri olmuyor. Öğretim üyeleri, öğrenciler büyük bir direnç göstererek itiraz
ediyorlar. Rektörlerinin dışardan atamayla değil, kendi üniversitelerinin
bünyesinden seçimle gelmesini istiyorlar.

Üstelik bu Profesörün sicilinde
intihal suçlamaları da eklenmiş bulunuyor.

*

Skandallar bir değil beş değil yaz
yaz bitmiyor.

Adı 17/25 rüşvet olayına karışan, her
Cuma bakara-makara tiwitleri yuvarladığını kendisi itiraf etmesine rağmen AB
eski bakanı, mükâfat olarak Çekya Büyükelçiliğine atanıyor.

Adam, suçluluğunu kabul edip ilk
etapta sus-pus oldu, bakanlıktan alındı. Kendisini savunmaya gerek bile
duymadığı halde imdadına troller yetişti ve adı her geçtiğinde hala
televizyonlarda savunmasını yapıyorlar: “o
rüşvet aldı sayılmaz, FETÖ operasyonuna kurban edildi
.” diyerek olayın
üzerini kapamaya çalışıyorlar. Suçu işleyip işlemediği umurlarında bile değil.

*

Kaderin cilvesine bakın ki, bir
Ülkücü katili olarak aranan ve Avusturya’ya kaçan Dev-Yol üyesi bir zat, bu
defa aynı ülkeye Büyükelçi olarak atanıyor.

Aynı şekilde bu kişi de işe
siyasetten başlayıp, İzmir den AKP milletvekilliğine aday oluyor ama
kazanamıyor.  Liyakat ve siciline
bakılmaksızın “
bizim çocuklar” listesinden
Viyana Büyükelçiliğine ataması yapılıyor.

Ezcümle, yazımın başına aldığım
Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi mevcut iktidar, “Bizim Çocuklar” listesinde ne kadar eski suçlu, defolu açıkta
kalmış kimse varsa kırpıp, kırpıp bürokrat atıyor.

Son dakika Notu:

ABD başkanı Biden, 1914 sözde Ermeni soykırımını kınadı. Devletin
yetişmiş dışişleri adamlarını Monşer yaftasıyla bir kenara koyup, birtakım
sabıkalı ve Fetöcüleri “Bizim Çocuklar” adına onların yerine koyarsanız,
sonucuna da bu şekilde katlanırsınız. Bakın hiç sesleri çıkıyor mu
?

Sağlıklı kalın.

Oruç Hakkında İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. ABDULAZİZ BAYINDIR ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, ‘Oruç nedir’
sorusuyla başlayabilir miyiz?

Dr. Abdulaziz Bayındır: Orucun Arapçası savm / sıyam’dır. Oruçla
ilgili âyetlerde sıyam, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durma anlamındadır.
Allah Teâlâ oruçla ilgili dört âyette bütün kuralları koymuş ve sonunda şunu
söylemiştir:

Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki
kendilerini yanlışlardan koruyabilsinler.” (Bakara 2/187)

Allah’ın koyduğu sınırları
aşanların cezası şu âyette açıklanmıştır:

Kim koyduğu sınırları aşarak
Allah’a ve Resulüne/Elçisinin getirdiği âyetlere baş kaldırırsa Allah onu,
ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”
(Nisa 4/14)

Çetinoğlu: Buna rağmen sınırlar
aşılıyor mu?

Bayındır: Aşılıyor. Mezhepler, oruç konusunda sınırları aşmakla
yetinmemiş oruca, bir takım ekleme ve çıkarmalar da yapmışlardır.

Çetinoğlu: Örneklemeniz mümkün
mü?

Bayındır: Tasdik Açısından Oruç: Tasdik, Kur’ân’ın önünde bulduğu
ilahi kitapları doğru kabul etmesidir. Orucun, önceki kitaplarda da olduğunu
gösteren âyet şudur:

Ey inanıp güvenenler! Oruç,
sizden öncekilere (görev olarak) yazıldığı şekliyle size de (görev olarak)
yazıldı ki kendinizi koruyabilesiniz.” (Bakara 2/183)

Oruç günleri ile ilgili olarak da
şöyle buyurmuştur:

(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). (Bakara 2/184)

Peş peşe eklenmiş” anlamı
verdiğimiz madûdât, madûde’nin çoğuludur. Birbirine eklenmiş anlamına gelir.
Arapçada çoğul, üç ve daha fazlasını ifade eder. Daha fazlasının sınırı yoktur.
Sonra Allah o günlerin vaktini şöyle açıklamıştır:

(O günler) Ramazan ayıdır.
İnsanlığa rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o
Furkan’ın indirildiği aydır. (Bakara 2/185)

Böylece bize ve bizden önceki
ümmetlere farz kılınan orucun Ramazan ayında tutulan oruç olduğu açıklanmış
oldu. Zaten Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah Nuh’a ne buyurmuşsa onu,
sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya
ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun, bu konuda bölünüp
parçalanmayın. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır gelir. Allah doğru tercihte
bulunanı kendi tarafına alır, doğruya yöneleni de kendine yönlendirir.” (Şûrâ
42/13)

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
âyetlerde neler var?

Bayındır: Birincisi oruç tutulan günlerin gecelerinde karı-koca
ilişkisinin helal kılınmasıdır. Başlangıçta Ramazan ayı boyunca karı-koca
ilişkisi yasaktı. Bazıları bu yasağa uymayarak Allah’a karşı suçlu duruma
düşmüşlerdi. Âyetin şu hükmüyle yasak kalktı:

“Allah kendinize ihanet
ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla
birleşebilirsiniz.”

İkincisi de yatsı vaktinin
çıkmasından sonra başlayan yeme içme yasağının ikinci fecre yani sabah namazı
vaktinin girmesine kadar kaldırılmasıdır. Âyetin ilgili bölümü şöyledir:

Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi
kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için.

Berâ b. Âzib şöyle demiştir:
“Birisi, akşam yemeğini yemeden uyursa gece boyunca ve ertesi gün güneş batana
kadar bir şey yiyip içmesi helal değildi. ‘Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı.’ âyeti herkesi çok sevindirdi. Şu
da indi: “Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam
seçilinceye kadar yiyin, için.”

Yatsı vakti, alacakaranlığın
bitmesi ile birlikte biter.

Çetinoğlu: Oruç ibâdetinde
tahrif de söz konusu olabiliyor…

Bayındır: Sözü tahrif, iki tarafa yüklenebilecek anlamı, kötü
niyetle bir tarafa çekmektir. Oruç konusunda fazlası yapılmış, bir âyet
parçalanarak ortadan bir parça alınmış ve ondaki bir kelimenin anlamı da
bozularak yanlış algılar oluşturulmuştur. Âyet şöyledir: 

“(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Orucu tutabilenlerin bir çaresizi
doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek bir
iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya
yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara 2/184)

Çetinoğlu: Nasıl tahrif
edilmiş?

Bayındır: Âyet şu üç parçaya ayrılmıştır:

1- “(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun.

2- Orucu tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek
bir iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur.

3- Bilseniz oruç tutmanız sizin
için daha iyidir.”

Ayetin başı ve sonu ile ilişkisi
koparılarak alınan parça şurasıdır: 

“(Orucu) tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye verme görevi vardır.”

Tefsir âlimi Zemahşerî’nin
yaptığı açıklamalar şöyle özetlenebilir:

“Oruç tutmaya gücü yetenler,
özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa bir çaresizi doyuracak kadar fidye
vermelidirler.” Baştan böyleydi. Oruç farz kılınmış ama alışamamışlardı, zor
gelmişti. Âyetin bu bölümüyle onlara, oruç tutmayıp yerine fidye verme ruhsatı
verildi.”

Zemahşerî ve diğer tefsirciler
âyete “özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa” sözünü eklemek zorunda
kalmışlardır. Yoksa âyete yukarıdaki anlamı vermeleri mümkün olmazdı. Onları bu
yola sürükleyen, şu rivâyet ve benzerleridir:

“Ramazan geldi, insanlar
zorlandılar. Gücü yettiği halde oruç tutmayıp her gün bir çaresizi doyuran
tutmadı. Sonra oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” sözü bunu nesh etti ve
oruç tutmakla emrolundular.”

Âyeti parçalamadan ve ekleme
yapmadan okuyan herkes, oruç tutmama ruhsatının sadece hasta ve yolculara
verildiğini, onların da o onu daha sonra kaza etmeleri gerektiğini görür.

Âyetin ikinci bölümünün birinci
bölümle ile bağı koparılsa bile oradan, oruç tutabilecek güçte olanların oruç
tutmayıp fidye verebileceği anlamı çıkarılamaz.

Âyette yer alan, “Bilseniz oruç
tutmanız sizin için daha iyidir.” ifadesi ile de herhangi bir hüküm nesh
edilemez. İki şeyden birinin daha iyi olması öbürünün kötü olduğunu göstermez
ki âyetin bu bölümü, diğer bölümünü nesh etmiş olsun.

Böyle bir yanlış kabul edilemeyeceği
için inanılmaz bir yanlış daha yapılarak daha büyük bir tahrife gidilmiştir.
Zemahşerî’nin bununla ilgili iddiaları da şöyle özetlenebilir:

Âyetin ikinci anlamı “içinde
bulundukları sıkıntı ve zorluklara rağmen oruç tutanlar” şeklindedir. Bunlar yaşlı
ve âciz kimselerdir. Bunlar oruç tutmaz fidye verirler. Bu durumda bu hüküm
sabittir, nesh edilmiş değildir.”

Âyete bu anlamı verebilmek için
tefsirciler, “(orucu) tutabilecek güçte olanların” şeklinde anlam verdikleri
bölümündeki yutîkûne nin anlamını, “Çaba gerektiren ve zorlanılan bir yükün
altına girme” şeklinde değiştirmişlerdir. Aynı yola girenlerden Râgıb
el-İsfahânî (ö. 502 h.) tâkat kelimesine “insanın meşakkatle/güçlükle
yapabileceği şey” anlamını yükler ve buna şu âyeti delil getirir:

Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz
yükü bize yükleme!

Takat kelimesinin anlamının
“meşakkat” olduğu doğru ise âyetin meâli şöyle olur:

Rabbimiz! Meşakkat çekmeden
yapabileceğimiz bir yükü bize yükleme!

Böyle bir anlam olamayacağı için
el-İsfahânî âyetteki olumsuzluk eki olan lâ’yı yok sayar ve meşakkat kelimesini
de kullanmadan açıklamayı şöyle yapar:

Rabbimiz! Yapılması zor olan şeyi
bize yükleme!

İddiasında haklı olsaydı
olumsuzluk eki olan lâ’yı yok saymaz, âyeti şöyle açıklardı:

Rabbimiz! Yapılması zor olmayan
şeyi bize yükleme!

Bütün bunlar tâkat kelimesini
tahrif için ne kadar zorlanıldığını gösterir. 

Bu anlam, âyetteki şu ifadeyle de
çelişir: “Bilseniz oruç tutmanız sizin için daha iyidir.”

Gücü yetmeyen birinin oruç
tutması daha iyi olabilir mi? Çünkü şöyle bir âyet vardır:

Allah, hiç kimseye gücünün
üstünde bir sorumluluk yüklemez. (Bakara 2/286)

Oruçla ilgili yukarıdaki âyeti
doğru anlamak için âlim olmaya gerek yoktur ama âyeti bu şekilde tahrif etmek
ancak âlimlerin yapabileceği bir iştir.

Çetinoğlu: Fidye – fitre
meselesine de bakabilir miyiz Hocam?

Bayındır: Fidye, kişinin sıkıntıdan korunmak için ödediği bedeldir.
Bakara 184. âyette geçen şu ifade ile Ramazan orucunu tutan herkese fidye yani
fitre ödeme sorumluluğu yüklenmiştir:

 “Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak
kadar fidye (fitre) verme görevi vardır.”

Fitre verme görevi, Ramazan’ın
bitimiyle birlikte doğar. Daha önce ölenler, orucu tutabilmiş sayılmayacakları
için onların böyle bir görevi yoktur. İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre
“Allah’ın Elçisi fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek boş ve çirkin sözler
için bir temizlik ve çaresiz kalan kişiler (miskinler) için yemek olsun diye
farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât
olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.”

Abdullah b. Ömer demiştir ki;
“Allah’ın Elçisi aleyhisselam fıtır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına,
hüre ve esire, hurmadan bir sa’ veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı.
İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi.”

Fitreyi farz kılan âyettir. Çünkü
“Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi
vardır.” cümlesi, isim cümlesidir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Yani
Ramazan orucu ile yükümlü olan herkes, fitre vermekle de yükümlüdür. Allah’ın
Elçisi’nin yaptığı, âyetteki bu hükmü insanlara bildirmektir. Ama âyete yanlış
anlam vermede görüş birliği eden mezhepler, onun fitre ile ilgisini
görmemişlerdir.

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
olarak başka değişikliklerin yapıldığından da söz ediliyor…

Bayındır: Oruca yapılan ilave ve çıkarmalar var:

Orucun her ayrıntısı Allah
tarafından açıklanmış ve sonunda “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara
yaklaşmayın” (Bakara 2/187) uyarısı yapılmış olmasına rağmen sınırlar sadece tahrif
ile yetinilmemiş ona ilave ve çıkarmalar da yapılmıştır. Orucun kazası ve
keffâreti ile adetli ve lohusa kadına orucun yasaklanması bunlardandır.

a- Orucun Kazası ve Keffâreti

Allah Teâlâ oruç tutmama
ruhsatını sadece hasta ve yolculara vermiş ve şöyle demiştir:

“(Oruç günleri) İnsanlığa rehber
olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın
indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de
hasta yahut yolculuk halinde olursa o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç
tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı
tamamlamanız, (orucun bittiği gün) sizi buna yöneltmesine karşılık (Bayram
namazında) Allah’ı tekbirlerle anmanız ve ona karşı görevinizi yerine
getirmeniz içindir.” (Bakara 2/185)

“Bunlar, sayıyı tamamlamanız
içindir” ifadesi, hasta ve yolculara tanınmış bir ayrıcalığı gösteriyor. Allah,
oruçla ilgili ikramını bu iki sınıftan başkasına yapmamıştır.

Ebû Hureyre, Allah’ın Elçisi’nin
(s.a.v) şöyle dediğini rivâyet eder: “Allah’ın verdiği ruhsat olmadan
Ramazan’da bir gün oruç yiyen kişi bir yıl oruç tutsa bile borcunu ödeyemez.”

Âyet ve hadis açık olsa da
mezhepler, bir delile dayanma ihtiyacı duymadan Ramazan’da özürsüz olarak oruç
tutmayan birinin onu kaza etmesinin farz olduğunda ittifak ederler. Bununla da
yetinmez, Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki rivâyete dayanarak Ramazan günü,
kadının cinsel organından ilişkiye giren erkeğe keffâret gerektiğinde de
ittifak ederler.

“Bir kişi, Allah’ın Elçisi’ne
(s.a.v) geldi ve “Ben bittim!” dedi. Neyin var? deyince: ‘Ramazan’da eşimle
ilişkiye girdim’ dedi. ‘Bir esir bulabilir misin?’ dedi; ‘Hayır!’ dedi. ‘İki ay
aralıksız oruç tutabilir misin?’ diye sordu, ‘Hayır!’ dedi. ‘Çaresiz durumdaki
60 kişiyi doyurabilir misin?’ diye sordu; o yine: ‘Hayır!’ dedi. O sırada
Ensar’dan bir kişi, içinde hurma olan bir küfe getirdi. ‘Bunu götür, sadaka
olarak dağıt!’ dedi. ‘Benden ihtiyaçlı birine mi ey Allah’ın Elçisi! Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, buranın iki kara taşı arasında bizden
ihtiyaçlı bir aile yoktur.’ dedi. ‘Git onu ailene yedir’ dedi.”

Bu rivâyette Nebî’miz, soru soran
kişiye bir görev yüklememiş aksine onu ödüllendirmiştir. Mezhepler âyetleri
esas alsalar, Nebî’mizden geldiği söylenen rivâyetleri âyetler ışığında değerlendirselerdi
bu olayın oruç bozma ile değil, zihâr Keffâreti ile ilgili olduğunu görürlerdi.

Çetinoğlu: Hocam konunun
uzağında olanlar için zihar kelimesini açıklar mısınız?

Bayındır: Zihâr, kişinin eşine “sen bana annemin sırtı gibisin”
diyerek cinsel yönden onu annesi konumuna sokmasıdır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:

İçinizden, eşleriyle zihâr
yapanların eşleri, onların anaları değildir. Anaları, sadece kendilerini
doğuranlardır. Onlar kesinlikle, çirkin ve yalan sözler söylüyorlar. Ama Allah,
kusurları görmez ve çokça bağışlar.

Eşleriyle zihâr yaptıktan sonra
sözünden dönenler, onlarla ilişkiye girmeden önce bir boynu büküğü /esiri
özgürlüğüne kavuşturmalıdırlar. Bu size verilen öğüttür. Allah yaptıklarınızın
iç yüzünü bilir. Esir bulamayan, eşiyle birleşmeden önce peş peşe iki ay oruç
tutmalıdır. Buna gücü yetmeyen altmış miskini/çaresizi doyurur. İşte bu,
Allah’a ve elçisine inanıp güvenmeniz içindir. Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır; bunları görmezden gelenlere (kâfirlere) acıklı bir azap vardır.”
(Mücadele 58/2-4)

Eğer mezhepler, oruç keffaretine
delil aldıkları rivâyeti, olayı yaşayan kişiden dinleselerdi onun zihâr
Keffâreti ile ilgili olduğunu, net bir şekilde görürlerdi. Rivâyet şöyledir:

Süleyman b. Yesâr, Seleme b.
Sahr’ın şu sözünü rivâyet etmiştir: “Kadınlar beni, kimseyi etkilemedikleri
kadar etkilerler. Ramazan geldi eşimle, suçlu sayılacağım bir iş yapmaktan
korktum ve Ramazan bitene kadar onunla zihâr yaptım. Bir gece bana ikramda
bulunurken bir yerleri açıldı, dayanamayıp üstüne atladım. Sabah olunca
halkımın yanına çıktım, durumu haber verdim ve ‘Allah’ın Elçisi’ne birlikte
gidelim’ dedim. ‘Hayır, vallahi!’ dediler. Nebî’ye (s.a.v) ben gittim, durumu
anlattım. ‘Bunu yapan sen misin Seleme?’ dedi. İki kere: ‘Evet o, benim ey
Allah’ın Elçisi, sen Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmünü ver, ben sabrederim’
dedim.

-Bir boynu büküğü (esiri)
hürriyetine kavuştur?” dedi.

Boynumun üstüne vurarak “Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, bundan başka egemen olduğum bir boyun
yok!” dedim.

İki ay aralıksız oruç tut. dedi.

Başıma gelen oruçtan gelmedi mi?
dedim.

O zaman bir vesk hurmayı
miskin/çaresiz kalmış altmış kişiye paylaştır!” dedi.

Seni gerçek bilgilerle gönderene
yemin ederim ki, aç acına sabahladık, yiyecek bir şeyimiz yok, dedim.

“Züreyk oğullarının
sadakalarından /zekâtından sorumlu kişiye git, sana zekâttan versin, bir vesk
hurmayı altmış miskine/çaresize paylaştır, artanı da sen ve ailen yiyin!” dedi.

Halkıma döndüm dedim ki: “Sizin
yanınızda sıkıntı ve çözümsüzlük bulmuştum ama Nebî’mizin yanında hoşgörü ve
güzel bir çözüm buldum. Size sadaka vermemi emretti.”

Bu rivâyet hem oruç hem de
zihârla ilgili âyetlere tam uymaktadır. Ramazan gecelerinde karı-koca
ilişkisinin haram olduğu dönemde Seleme b. Sahr eşiyle ilişkiye girmekten
korktuğu için zihâr yaparak kendini engellemeye çalışmış ama başaramamıştır.
Olanları Nebî’mize anlatınca onun: “O sen misin Seleme?” demesi, Seleme’nin
de:  “Evet o, benim!” demesi, Bakara 187.
âyetteki şu hükmün inmesine sebep olan kişilerden birinin Seleme olduğunu
gösterir:

“Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz
de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de
yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz.”

Zihârı erkek yaptığı için
Seleme’nin eşine bir sorumluluk yüklenmemiştir. Olayı bizzat yaşayanın
anlattığı bu rivâyet ile âyetler arasında tam bir uyum varken mezheplerin,
orucun kazası ve keffâreti konusunda sınırları aşmaları kabul edilebilir değildir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Allah râzı olsun.

Dr. ABDÜLAZİZ
BAYINDIR:

1951’de
Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul
Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva
Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı.
1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî
toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme
Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam
İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent
oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku
Profesörü oldu. Temel İslâm Bilimleri adı altında İslam Hukuku Ana Bilim Dalı
Bölüm Başkanlığını yürüttü.

1993’te
Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Dr.
Abdulaziz Bayındır, evli ve dört çocuk babasıdır. 2018 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliğinden emekli oldu. Halihazırda
Süleymaniye Vakfı Başkanlığını yürütmektedir.

Eserleri:
*Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar *Bedir Savaşı ve Kader *Kur’ân’da
Beşer ve İnsan. *Para Piyasası ve Mal Piyasası. *İslam İktisadı. *Faizcilerin
Davranış Tarzı,.Kur’ân ve Sünnet’te Faiz. *Allah’ın Koyduğu Sınırların
Aşılması ve Oruç Örneği. *Mirasta Haleflik Dede Yetimliği. *Kur’ân’ı
Değersizleştirme Çalışmaları. *Namazlarda Okunan Dua ve Zikirler. *Ruh,
Allah’tan Gelen Bilgi ve Bilgiyi Değerlendirme Yeteneği. *Kitabı Tahrif.