Bir okulda
yüzlerce öğrenci okur. Öğretmenler bunlara eğitim verir, öğretimde bulunur.
Bunlar mezun olarak sosyal hayatta yerlerini alır. Normal hayatlarına devam
eder. Böylece bir okul seneler boyunca sayısız öğrenciye, okul sonrası lâzım
olacak donanımı sağlamış olur. Çıkacaksa bir mûcit, bir kâşif veya büyük bir
devlet adamı; işte ancak bunların içinden çıkacak, kendini gösterecek; milletine
ve hattâ dünyaya büyük hizmetler yapacaktır. Kırk yılda çıkacak bir kıymet;
bunca eğitim ve öğretime yapılan masrafa değer mi? Diye düşünmemeli. Nâdir
istidat ve kabiliyetlerin ortaya çıkması, bâzı zeki ve dâhilerin kendini
göstermesi; sayısız normal öğrencilerin eğitim ve öğretimleri için hazırlanan
imkânların ve bu daimi eğitim faaliyetlerinin mevcudiyetine bağlıdır. Çünkü
onlar bunların içinden çıkacaktır.
“Kırk gün kar
yağar bir gün av olur.” dedikleri gibi. Bizler zemini hazırlamakla mükellefiz.
Ekmek bizden Yetiştirmek O’ndan.
Unutmayalım ki:
“Bağban / bahçıvan, bir gül için, bin hâre / dikene hizmetkâr olur / hizmet
eder.”
Tabii Sa’dî’nin:
“Gül olacak yerde gül, diken olacak yerde diken ol.” dediğini de yabana atmamak
gerek.
Kelâmın / sözün
tabakaları var. Biri mütekellim / söyleyen, biri muhatap / kendisine söylenen,
biri maksat / ne için söyleniyor, biri de makamdır / ne makamda söyleniyor.
Öyle ise yalnız
söze bakmamalı! Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda
söylemiş? Olduğuna da bakmalı! Çünkü kelâm / söz; kuvvetini, hüsnünü /
güzelliğini bu dört menbâ ve kaynaktan alır.
Evet kelâm / söz;
mütekellime / konuşana yani öğretmene bakıyor. Öyleyse, öğretmen ehil olmalı.
Söylediği hak, yaptığı âdil, bildiği doğru olmalı.
Her yeni ders
yılı; yeni bir ders yılıdır. Her öğretmen, her yeni ders yılına bir yıl daha
tecrübe kazanmış olarak girmeli.
Hem bilgisini
artırmış, hem de son edindiği tecrübelerle yepyeni bir zihniyetle, farklı bir
uygulamanın eşiğine gelmiştir.
Talebeye daha
feyizli, daha nâfiz / nüfûz edici / etkili ders anlatabilmek için, biraz daha
tecrübe sahibidir.
Bunu mutlaka yeni
ders yılında tatbik etmek isteyecektir. Bu bakımdan daha zinde / canlı, daha
heyecanlı, daha iyi netice almak düşüncesiyle; yeni bir umutla ders yılına
başlayacak. Her ders yılı başında olduğu gibi, mutat / her zamanki konuşmasını
zevkle yapacak. Talebelerden yeni ders yılında isteği doğrultusunda çalışmaları
gerektiğini isteyecektir.
Sınıfta öğrenciye
en çok tesir / etki eden husus; öğretmenin samimiyetidir.
Eğer öğretmen;
öğretmek, yetiştirmek, terbiye etmek. Başka bir ifadeyle talebesini hem âlim /
bilen hem ârif / olan yapmak gibi bir ruh iştiyakı / şevki, icbar ve
zorlamasıyla. Onlara geleceğimizi kuracak nesil nazarıyla bakarak. Bu gayeye
engel teşkil edecek talebelerini, etrafındaki tehlike zincirlerini görüp; engin
şefkati sebebiyle üzülerek, bu meseleyi kendine dert edinerek derse başlarsa;
söyledikleri öğrencinin dimağ ve kalbine bir ateş nehri halinde akar. Onu da
tutuşturur.
Öğretmen;
öğrencinin aklına yerleştirdiğiyle onu âlim, öğrencinin kalbine koyduğuyla onu
ârif eder. Çünkü ilmin yolu akıldan, irfanın yolu kalbten geçer. Zira aklımızla
bilir, kalbimizle severiz.
Fakat bu güzel ve
ulvî neticeye ulaştıracak olanın da, talebenin samimi ve içten istekli oluşuna
bağlı olduğunu unutmayalım. Çünkü Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, ancak talebenin
öğrenme isteği nispetinde, öğretene ilham olunur. Kaldı ki:
Türkiye ağır
sorunlarla boğuşuyor. Bunlardan biri de yoksulluk. Yoksulluk 2020 yılında
TÜİK’in resmi verilerine göre %27.4 artmış. Buna göre Türkiye’de 27 milyon 600
bin kişi mutlak yoksulluk içinde yaşıyor.
Bu yetmemiş
gibi 01 Temmuz 2021 tarihinde elektriğe %15, konutlarda kullanılan doğalgaza
%12 ve LPG’ye önemli oranlarda zam geldi. Bu zamlar geliri sabit olan
kitlelerde yoksulluğu artıracak ve 2021’de yoksul sayımız daha da katlanarak
artacaktır.
Bu duruma
yol açan ülkeyi kötü yöneten siyasetçilerdir. İki kutuplu Türkiye siyasetinde
iktidar uyguladığı ekonomik politikalarla yoksulluğun artışına neden olurken
muhalefette güven vermeyen tutumu ile kamuoyu araştırmalarına göre bir türlü
öne geçememektedir.
Türkiye’de
siyaset düzelecek ki; yoksullukla boğuşalım!
Ülkemizde
yoksulların siyasete katılmaları diye bir şey söz konusu değildir. İster iktidarda
olsun isterse muhalefette nerede ise tüm siyasetçilerin hali vakti iyi yani
tabiri caizse tuzu kurudur. Allah daha çok versin. Servet düşmanlığı içinde
değiliz.. Ancak açın, fakirin, yoksulun derdinden aç olan, fakir ve yoksul olan
(tok açın halinden anlamaz gibi) anlar diye pek çok atasözümüz ve deyişimiz
var.
Öyle ise
zengin siyasetçilerimiz yoksul halkın halinden nasıl anlayacaktır?
Bugün Yalçın
Doğan, T24’deki yazısında emekli büyükelçi Yalım Eralp’in kitabında yer alan
bir anektotdan bahsediyor. Hindistan hükümeti 1989 yılında elektiriğe %25 zam
yapınca 1 milyon insan başkent Yeni Delhi’de oturma eylemi yapıyor ve Hint
hükümeti zammı %10’na çekmek zorunda kalıyor. Yani zamdan etkilenen yoksul halk
ancak kendi eylemi ile bir menfaat elde ediyor.
Bir de “siyasetin finansmanı” diye
bela bir konu var ki; hiç sormayın! Bu konuda da kamuoyuna yansıyan bilgilerden
anlıyoruz ki; iktidar ve muhalefet kanadının biri birinden hiç bir farkı yok!
Yani bu konuda da “at izi it
izine” karışmış durumda…
Hal böyle
olunca, gidip fakir ve yoksul halkın ya da ekonomik sıkıntıya düşmüş insanların
derdini dinleyen ve onlara “vah
vah” yada “çok
haklısınız” diye anlamlı sözler sarf eden zengin siyasetçilerin
varlığı ve tahakkümü, ülkemiz ve yoksullarımız için büyük bir ironidir.
İnşallah
yoksullukla boğuşanlar bir an önce tuzu kuru siyasetçilerin arasında yoksullar
adına siyasette temsili yakalarda en azından bu trajikomik görüntüleri
izlemekten kurtuluruz.
Değerli
vatandaşlarımız şunu iyi bilmelidir ki; tuzu kuru zengin siyasetçilerin
yoksul(laşan) halkımızı anlaması ve onu refaha kavuşturması mümkün değildir.
Aksini düşünmek ve onlardan bu konuda çözüm beklemek bugüne kadar olduğu gibi
aptallık olur.
Türk
siyasetinde toplumun tüm katmanlarının hakça temsil edildiği, siyasetin
finansmanının şeffaflaştığı, siyasetimiz üzerinde oligarşik ve feodal yapıların
zincirlerinin kırıldığı ve içinde geleceğin refah toplumunu barındıran bir
Türkiye’yi hep birlikte görmek istiyoruz.
Gelin tuzu
kuru siyasetçilerin bizleri aptal yerine koymasına daha fazla müsade etmeyelim!
Ötüken’den çıkarken kafilemiz çok
kalabalıktı. Bir araya gelemedik, tanışamadık. Çağrı Beğ’in ve Sultan
Alparslan’la birlikte Anadolu’ya gelişlerimizde de…
2010 yılının başlarında Dil ve
Edebiyat Derneği’ndeki konferansında bir araya gelebildik. Kaynaşmamız hiç de
zor olmadı. Kendisine röportaj teklif ettim. ‘Sorularınızı gönderiniz, cevaplar fırsat bulduğumda Ankara’dan yazar
gönderirim’ dedi. Şaka ile karışık kinâyeli bir şekilde; ‘Gecikme
olursa Ankara’daki dostlarım, ziyaretinize gelir münâsip bir lisanla
hatırlatırlar’ deyince sordu: ‘Kimlerdir,
tanıyor muyum acaba?’ . İsimleri sıraladım: Nuri Gürgür (O târihte Türk
Ocakları Genel Başkanı idi) Yücel Hacaloğlu (Türk Ocakları Genel Başkan
Yardımcısı idi), Sadi Somuncuoğlu, Acar Okan (O tarihte Ankara’da idi) ve
birkaç isim daha… Cevabı imbikten süzülmüş nezâketinin zarâfetinde idi. ‘Merak
etmeyiniz…’
11 yıllık bir zaman dilimine
bâzıları nehir röportaj türünden ve 3-5 bölüm hâlinde 5 adet röportaj,
kitaplarından bâzılarına ait 10 adet tanıtım yazısı … Ve… her vesile ile
gerçekleştirilen, sayısı 100’leri aşan uzun telefon görüşmeleri sığdı.
Zamanı iyi değerlendirme
konusunda da tecrübe ve beceri sâhibi idi ki, 60’dan fazla eser telif
etti.Çok kişinin makale bibliyografyası
ile alâkadar olmuş, bir kısmını makale olarak yayınlamıştır. Ümit edilir ki,
kendi makalelerinin de bibliyografya çalışmaların yapmıştır.
Son derece titizdi. Selis
Türkçe’si ve inci gibi el yazısında en küçük bir hatâ bulmak mümkün değildir.
Arşivciliğin ilmini yapmış bir
ilim adamı, mükemmel bir kütüphâneci, mutasavvıf, gönül insanı ve bu
meziyetlerini nezâketi, asâleti ve tevazuu ile taçlandırabilen müstesna bir
şahbsiyetti. İlim ve hizmet aşkı ile doluydu. Kültür meselelerine Ermeni
problemleri ile alakalı bilgi ve belge incelemeleri, O’nun için dinlenme ve
enerji toplama fırsatı idi.
Her ölüm erkendir. İsmet
Binark’ın vefatı kültür hayatımız için kuşluk vaktinde havanın kararması,
gecenin başlaması gibi oldu.
Mekânı cennet olsun, kabri
nurlarla dolsun.
***
Kendisiyle yaptığım röportajlardan bölümler:
İsmet Binark: Ermenilerin târihi
ve ana yurtları ile ilgili olarak çok sayıda neşriyat yapılmasına karşılık, bu
neşriyatın genelde büyük bir kısmında, konuya objektif ve ilmî ölçüler
içersinde yaklaşılmadığı görülmektedir. Ermenilerin menşei ve anayurtları
konusundaki bilgiler, birbirinden çok farklılık göstermektedir. Ermenilerin
menşei konusunda Ermeni târihçiler dahi kendi aralarında fikir birliği içinde
değillerdir. Bu da, anayurtlarının neresi olduğunu şüphesiz tartışma konusu
yapmaktadır. Bu konuda Ermeni târihçilerinin birbiri ile çatışan ve çelişen
görüşlerini şu çerçevede sıralamak mümkündür:
a- Ermenileri Nuh Peygambere
dayandıran görüş: Buna göre, Ermeniler Nuh Peygamberin torununu olan Hayk’tan
gelmektedirler. Bu var sayımdan hareketle, Huh’un gemisi Ağrı Dağı’na
oturduğundan Ermenilerin ana yurdu Doğu Anadolu’dur. Ermeniler kendilerini
‘Hayk’ diye isimlendirirler ve ülkelerine de ‘Hayastan’ derler. Ancak,
efsânelere dayanan ve ilmî olmaktan çok uzak bulunan bu görüş üzerinde durmanın
tabiatıyla gereği de yoktur.
Târihçi Auguste Carriere, 1896’da
Paris’te neşredilen ‘Moise de Khoren et la Généalodie Patriarcale’ adlı
eserinde:‘….eski Ermeni târihçilerin
verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını, çünkü verdikleri
bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu’ kaydetmiştir.
b- Ermenileri Urartulara
dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3.000
yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan önce İskitlerin, sonra
Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin
Lydialılarla Medler arasında mücâdeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin
nüfuzuna girdiği bilinmektedir.
Bu dönemlerde Anadolu’da Ermeni
adına hiçbir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de
birbirine benzemektedir. Urartu dili bir Asya dili olup, Ural – Altay dilleri
ile benzerlik göstermektedir. Ermeni dilinin ise, Hint – Avrupa dillerinin
‘Satem’ grubuna girdiği kabul edilen bir ilmî görüştür. Bu durumda, Urartularla
Ermeniler arasında bir yakınlık bulunduğunu ileri sürmeye de imkân yoktur. Bunu
doğrulayacak, elle tutulur hiçbir bulgu da mevcut değildir.
c- Ermenileri Urartu bölgesini
işgâl eden bir Trak – Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni târihçileri arasında
en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak – Frig
soyundandır. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. Yüzyılda Doğu Anadolu’ya göç
ederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk olarak M.Ö. 521 yılında Med (Pers)
İmparatoru Dara’nın (Darius) Bissutun (Behistun) yazıtında rastlanılması ve
Dara’nın ‘Ermenileri yendim’ ifâdesinin, bunu doğruladığı ileri sürülmektedir.
Bu görüş ise, Nuh ve Urartu teorilerini temelden çürütmektedir.
d- Ermenileri Güney Kafkas ırkı
olarak kabul eden görüş: Buna göre Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya’dır.
Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak
gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Dara’nın ‘Ermenileri yendim’
ifâdesinin, yer olarak Kafkasya’yı işâret etmiş olduğu şeklinde
yorumlandığıdır. Ne var ki, Ermenilerin diğer Kafkas ırklar ile bir ilgileri de
yoktur.
Görüldüğü gibi, Ermenilerin
menşei ve anayurdu bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Böylesine birbiriyle
çelişen görüşler karşısında, Ermenilerin iddia ettikleri gibi Doğu Anadolu’da
3–4.000 yıldır mevcut olduklarını kabullenmek ilmî olarak mümkün değildir.
Ermenilerin bu asılsız iddialının
arkasında, Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere
indirmek, Doğu Anadolu’ya bir anayurt olarak sâhip çıkmak ve bunu eski bir
kültür varlığı olarak sunmak düşüncesi yatmaktadır. Böylece, Türklerin,
Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri ileri sürülmek
istenmektedir.
Târih itibâriyle Ermeniler Doğu
Anadolu’nun otokton halkı olmayıp, dışarıdan buralara gelip yerleştikleri ve bu
bölgedeki mevcudiyetlerinin ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği
anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Anadolu’nun en az15.000 yıldır meskûn olduğu ilmî olarak
bilinmektedir. Bu zaman dilimi içersinde Anadolu, yerleşik ve göçebe çok
çeşitli kavimlere ve medeniyetlere yurt olmuştur. Bölgeye zaman dilimi
itibâriyle nisbeten yeni gelmiş Ermenilerin, Doğu Anadolu’ya tek başlarına yurt
olarak sâhip çıkmaları hiçbir şekilde söz konusu olamaz.
***
1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden
önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın bâzı Türk şehirlerini
işgâl ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet ederek istiklâl
amacı ile Bâbıâlî’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve Berlin
andlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir hükümler konulduktan sonra bu hükümlere
dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdâhalelerinde
bulunması sonucu Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.
Ermeniler çeşitli vaatlerde tahrik
edilmişler, bunun neticesi olarak kanlı olaylar meydana gelmiştir. Bu olayları
hazırlayan sebepler arasında Ermeni kilisesi, din faktörü, misyoner
faaliyetleri ve propaganda etkili olmuştur.
19. yüzyılın ikinci yarısında,
bir ‘Ermeni Meselesi’nden söz edilmeye
başlandığı söylenebilir. Ermeni meselesi için bir başlangıç noktası aramak
gerekirse, bunu 1856 Islahat Fermanı veya 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi ve
bunu tâkiben Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkündür.
Aslında, Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil
etmektedir. ‘Düvel-i Muazzama’ diye
adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri
(Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya), menfaatleri doğrultusunda Osmanlı
Devleti’ni parçalamak için, gayri Müslim tebaa arasında başlayan milliyetçilik
ve ayrılık hareketlerini hararetle desteklemişler ve Balkanlarda kendi
nüfuzları altında devletler kurmaya
çalışmışlardır. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan
milletleri ayaklanmışlar; bunun sonucu olarak Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ
devletleri ortaya çıkmış, 1860’da Lübnan’a muhtariyet tanınmıştır.
***
Oğuz Çetinoğlu:İsmet Binark;
bu vatanı, bu toprağın insanını ve bayrağını seven bir Türk milliyetçisi olarak
tanınıyor.Bu özelliklerinizi göz önünde
bulundurarak; ‘Küreselleşen dünyâda bizi biz yapan aslî değerlerimiz,
müştereklerimiz neler olmalıdır?’ diye sorarak röportajımıza başlayabilir miyim?
İsmet Binark: Önce, ‘küreselleşme
ve yenidünyâ düzeni’ nedir? Bu konuya temas etmek istiyorum.
Günümüzde, dünyânın çok önemli
değişimler geçirdiği görülmektedir. ‘Yenidünyâ
düzeni’, ‘medeniyetler savaşı’, ‘Târihin sonu’, ‘tek kutuplu dünyâ’, ‘dünyâ
toplumu’, ‘multikültürel yapılanma’
ve ‘küreselleşme’ gibi kavramlar
dünyâ kamuoyunun gündeminde yer almıştır.
‘Dünyânın tek bir mekân olarak bütünleşmesi…’ şeklinde târif edilen
küreselleşme, batı’nın dünyâ hâkimiyetini sağlamak için sahneye koyduğu bir
senaryodur. Bugün dünyâya hâkim olan, Anglo–Sakson güç ve kültürdür. Bu güç ve
kültür, kendi şekillendirdiği demokrasi anlayışını, insan haklarını ve ortak
kültür değerlerini bütün dünyâya hâkim kılmak istemektedir.
Küreselleşme, ‘yenidünyâ düzeninin’ temellerini
oluşturmaktadır. Bu düzenin, dünyâyı tek bir mekân olarak ele alan politikaları
ise, netice itibariyle, vatan, devlet, millet, millî şuur, millî kültür
kavramlarının ve ekonomi, siyaset ve kültür değişkenliklerinin ortadan
kalkmasına veya yozlaşmasına yol açmaktadır.
Bu oluşum ve dayatmaya karşı,
millî devlerin, millî şuûrun, millî kültürün ve ekonomik yapının çok güçlü
olması gerekmektedir. Eğer millî devlet ve toplum güçlü olursa, millî kültürünü
ve aslî değerlerini yaşatabilirse, müştereklerine sâhip çıkabilirse, millî
bünyenin yıpratabileceği endişesi yersizdir. Ancak, endişeye yol açan, büyük
güçlerin, bir takım yaptırımlar, kendi menfaatleri doğrultusunda dayatma gayreti içinde olduklarıdır.
Küreselleşme, çoğu toplumlarda ve
kültür sistemlerinde ‘millî kimliklerde’ çözülmeler meydana getirerek, alt
kültür sistemlerine bağlı alt kimliklerin ön plâna çıkmasında büyük rol
oynamaktadır.
Bu çerçevede, ‘etnik ve dinî
kökenli’ kimliklerde, ‘yöre ve bölge kökenli yerel’ kimliklerde bir öne çıkış
görülmektedir. Küreselleşme ile ilgili birlikte, millî kültürler aşınmakta ve
zayıflamaktadır. Bunun sonucu olarak da, ortaya kimlik krizi çıkmaktadır.
Küreselleşmeyi dünyâ ile birlikte
biz de yaşamaktayız. Bununla birlikte, etrafımıza görünmeyen duvarlar örerek,
dünyâdaki gelişmeleri yok farz etmek sorumsuzluğuna sâhip olamayız.
Küreselleşmeye üçüncü dünyâ
ülkeleri refleksleri ile yaklaşmak, Türkiye’yi hiç de hak etmediği bir
yalnızlığa sürükler. Dünyâda içe kapanarak, kendi dışındaki dünyâyı ve aktörleri
komplocu düşmanlar diye görerek kalkınabilmiş tek ülke yoktur. Kendi içine
kapanarak gelişmiş tek ülke kültür de yoktur!
Dünyâda yeni dengelerin kurulduğu
günümüzde, bu dengelerin kuruluşunu dışarıdan seyrederek, bize biçilecek
rolleri kabullenmek yerine; inisiyatif kullanarak kendi rolümüzü kendimizin
tâyin etmesi, geleceğimizin güvencesi olacaktır. Kendi kaderine sâhip olmak,
dünyânın geleceği belirlenirken o sahnede etkin rol almakla mümkün olabilir. Bu
büyük hesaplaşma ve anaforun içinde yapılacak şey, millet olarak, bizi biz
yapan aslî değerlerimizi birlikte paylaşmak, millî kimliğimizden kopmadan,
birleşen küresel dünyâda yerimizi almak ve varlığımızı devam ettirmektir.
Esâsen, mevut şartlarda başka bir alternatif de yoktur. Türkiye hem bütünlüğünü
korumak, hem de küreselleşmeden daha fazla pay alarak hızla gelişmek
durumundadır.
Küreselleşmenin getirdiği
milletlerarası birlik ve beraberliğe, teknolojik gelişmelere sırt çevirmek
Türkiye’nin menfaatine olamaz. Ayrıca, milletlerarası ekonomik yapılanmaya ve
hukuka ayak uyduramamak da mümkün değildir. Türkiye’nin küreselleşen dünyâda
varlığını devam ettirebilmesi, kendi kültür değerleriyle ve müşterekleriyle
barışmasıyla mümkündür. Kendi ruh kökünden kopmuş, müştereklerine sırt
çevirmiş, millî kimliğine yabancılaşmış, üstelik onlarla zıtlaşan bir toplumun
varlığını sürdürebilmesi söz konusu olamaz.
***
Sâmiha Anne, beni doğuran ve
emziren öz anamdan sonra, mânâ dünyâmı doyuran ve şekillendiren bir mübârek
annedir. O, bu sıfatının yanında, bir mürebbî, bir yol göstericidir. Ancak O’nu
tanıdıktan sonradır ki, bu dünyâdaki varlık sebebimi sorgulamaya başladım,
kendimi tanıma gayret ve cesâretini bulabildim.
O’nun yolunda, eksikleri,
kusurları, günahları ve sevâbları ile nasîbim ve kabiliyetim ölçüsünde ‘Son
Menzil’e doğru yürümeye gayret etmekteyim. Sâmiha Anne ile olan dostluğumuz
bizim için ezel ve ebed dostluğudur. Bu dostluğun aydınlığında son menzile
doğru olan yolculuğum, ancak O’nun irşâd edici berâberliği ile son ve huzur
bulabilir. Beni yarı yolda bırakmayacaklarını biliyorum. Çünkü bunu kendisi
söylüyor:‘İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murâddır…’ Diyor! İşte bu
sebeple, hiç kimse, beni O’nun yolunda yürümekten, O’na ve O’nun yoluna
hizmetten alıkoyamaz. Engelleri O’nun himmetleri ile aşarım. Ölümsüz bir
bağlılık ve sevgi hiç engel tanır mı?
Çetinoğlu:Sizi O’na bağlayan
sebepler nelerdir?
Binark: Sâmiha Ayverdi Diyor ki: ‘Ezel anasından ölmemek
üzere doğan bahtiyarlar vardır. Ender de olsa, zaman zaman târihte bunlara
rastlanır. Ölmezlerin hayâtı, kendilerine ait olmaktan çıkmış, kitlenin malı,
kitle menfaatinin nirengi, noktası olmuştur.
……………………….
Ammâ hangi mevki, hangi durak, hangi rütbe, hangi isimle görünürlerse
görünsünler, onların gerçek şahsiyetleri, dünyânın eliyle yüzlerine vurulan
varlık ve yokluk, sultanlık veya kulluk damgasıyla tâyin edilemez. Zîra onlar,
iki dünyânın sıfatlarını da hiçe saymış, iki dünyâyı da aşıp ölümsüzlük
sırrının uluları arasında yer almış yücelerdir. Bu yüzden de onları, herhangi
bir fâniden seçmek için, dünyânın kendilerine ikram ettiği sıfatlarla tartıp
ölçmek mümkün değildir.
………………………..
Bu ulular, ululuklarını büyük bir samimiyet ve tevâzû ile birleştirerek
cemiyet hayâtına karıştırmasını, böylece de kütlenin düşünce ve duygularına
tesir etmesini bilen tasarruf sâhibi ve müstesna yaradılışlı kimselerdir. Ammâ
büyük kudretlerine rağmen yokluk ve tevâzûları içinde kudret ve varlıklarını
eritmesini bilmişlerdir.’ Diyor.
Sâmiha Ayverdi’nin mânâ erlerini,
erenlerini, Allah dostlarını anlattığı bu satırlarda, O’nu mânâsı ve manevî
sureti ile gördüm. Zîra O, yazdıkları ve söyledikleri ile fikrî ve mânevi
dünyâsının gölgesini satırlarına düşüren, okuyucusuna da hakikat sırlarının
ipuçlarını veren, varlığını Allah katında yokluğa çevirmiş bir mânâ zengini, bir
mânâ sultanıdır.
***
Binark: 7 Kasım 2009 târihinde mürşidinin ayakucunda toprağa
verdiğimiz İlhan Ayverdi’yi özel kılan güzelliklerden başlamalıyım. Bugün,
geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza, örnek hayâtı, hizmetleri,
yazdıkları ve söyledikleri ile mürşid-i kâmil Ken’an Rifâî ve hayr’ül-halefı
Sâmiha Ayverdi’nin varlığı, îman ve tasavvuf anlayışı potasında şahsiyeti
yoğrulmuş, onların ruh ikliminde mânânın kemâline ermiş, Allah’a, Resulüne ve
dostlarına gönül vermiş, Hakk’ın bahşettiği güzel sıfatlarla ziynetlenmiş bir
İlhan Ayverdi çıkar…
Seçilmişlerden bir seçilmiş olan,
mutasavvıf ve mütefekkir yazar, insan-ı kâmil Sâmiha Ayverdi, O’nu, “Ezelden
ebede izzetlenmiş” ve “Allah’ın, iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu
ihlâs âbidesi” olarak övgüye lâyık görmüş ve kendisine hayr’ül-halef seçmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarından
Ken’an Rifâî Hazretleri ve talebesi Sâmiha Ayverdi, İlâhî aşk merkezli bir âlem
görüşünü anlatmışlar; insanın hem akıl hem de gönül dünyasına hitap
etmişlerdir… Madde ile mânâ dünyâsını birleştirmenin sır dolu güzelliklerini
‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısında buluşanlara karşılıksız sunmuşlardır.
Her ikisinin de dâvâsının
temelinde, insanlığı tevhide, güzel ahlâka, kendisi ile dost olmaya, bunun
idrâki ve mes’ûliyeti ile yaşamaya, bizi biz yapan değerlerle şahsiyetimizi
şekillendirmeye, mânâmızı öne çıkarmaya, bu mânâda üstün sıfatlı insanlar
olmaya dâvet vardır!..
Onlar, fâili ve mevcudu Hakk
bildiklerinden, tâkipçilerini de tevhid cennetinin birlik ve sonsuz rahmetine
dâvet etmişlerdir…
İlhan Ayverdi, işte bu nasipli
tâkipçilerdendir… Günlerden bir gün, yolu Ken’an Rifâî adlı bir mürşidin, bir
mürebbinin yoluna düşmüş, bu yolda Sâmiha Ayverdi’yi tanımış, her ikisinin
mânevî terbiye halkasına girmiş ve ‘Rahmet Kapısı’nda ezel künyesinin tâyin
ettiği kâmil insan hüviyetini kazanmıştır.
Binark: Bizce Türkiye’nin en hayatî ve temel meselelerinden biri de
insan yetiştirmektir. Zîrâ, toplumun temeli insandır.
Türk milletinin târih şuûruna
sâhip, millî kimliğini kavramış, millî iftiharlarımız ve manevî
zenginliklerinin farkında, şahsiyetini bu değerlerle bütünleşmiş, bilgi
muhtevâsı sağlam, mes’ûliyet sâhibi insana, aydın insana ihtiyâcı vardır.
Türkiye’de aydın olmak,
ilericilik adına, târihimize, mâzî mîrâsımıza, bizi biz yapan müştereklerimize,
dilimize ve dinimize tavır almak veya sırtını dönmek şeklinde olmamalıdır.
Türkiye’de bugün yaşanan da bir kıymetler buhrânıdır. Kendi ruh kökünden
kopmuş, mânâ ikliminden uzaklaşmış bu aydın tipi, halkımızın, bu milletin aslî
müşterek değerleri ile hiçbir şekilde buluşamamaktadır.
Çetinoğlu:Türk milletinin
yarınlarını nasıl görüyorsunuz?
Binark: Biz inanıyoruz ki, Türk insanı taklitçi bir arayışın değil,
yeniden diriliş hareketinin içinde olmalıdır. Bu da, dünyâdaki gelişmelere
gözlerimizi kapamadan, bilgi muhtevâmızı her gün yenileyerek, millî ve mânevî
değerlerimizle îmân tazelemekle, millî kimliğimizi ve müştereklerimizi bu
dirilişin hareket noktası yapmakla mümkün olabilecektir.
Türk insanı bugün bir kimlik
arayışı içindedir. Bu arayış içinde bulacağı en kuvvetli alternatif de, kendi
millî kimliği ve şahsiyetidir. Dolayısıyla, onun müşterekleriyle nikâh
tazelemekten başka çâresi de yoktur. Toplum dinamiklerimizi görmemezlikten
gelemeyiz. Aksine, onları doğru okumak, akıl ve îmân dünyâmızda ve duygu
yoğunluklarımızda yaşatmak mes’ûliyetindeyiz.
Târihimiz, mukaddeslerimiz,
müştereklerimiz, bu aziz ve mübârek vatan coğrafyasının bereketli kültürü,
bizlere, bu ülkeye lâyık insanlar olmanın hikmetlerini cömertçe, fazlasıyla
vermektedir. Yeter ki, bunun idrâk ve şuûru içinde olalım…
İSMET BİNARK
Türkistan’dan yollara düşüp
Anadolu’ya (Elazığ’a) yerleşmiş, ataları Türkistanlı olan bir aileye
mensuptur. Dedesi, ordudan topçu albay rütbesi ile emekli olmuş. Ahmet Hamdi
Binark’tır. Babası Mehmet Ferit Bey, Maliye Bakanlığı’nda emekli olan bir
bürokrattır.
Anne tarafı ise Osmanlı’nın ilk devirlerine kadar uzanan Kastamonulu
bir ailedir. Anne tarafından dedesi, Fâtih Hırka-i Şerif Camii imamlarından
Hâfız Cemal Efendi’dir.
“Suç
örgütü lideri” Sedat Peker bomba ifşa ve itiraflarına devam ediyor. Peker’in
açıklamalarıyla patlayan kanalizasyon borusundan çıkan pis kokular ve iğrenç
görüntülerle midemiz bulanıyor.
Sedat
Peker Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politika Kurulu üyesi Korkmaz Karaca’nın CHP
E. Genel Başkanı “Deniz Baykal’a kadın temin ettiğini, muhabbet tellallığı
yaptığını” iddia etti.O’nun için “pezevenk” sıfatını kullandı.
Sedat
Peker’in tweetinde şöyle yazdı: “Deniz Baykal bu durumdan haberi olduğu için
bunun eline düştü. Tabi ki Sayın Cumhurbaşkanıyla Deniz Baykal’ın
hastanedeki görüşmesini, Hasan Doğan üzerinden koordine eden Korkmaz
Karaca’dır. Sonraki yükselişini zaten tüm Türkiye biliyor.”
Haliyle
herkes Korkmaz Karaca’nın kim olduğunu araştırmaya başladı.
Korkmaz
Karaca 1978 doğumlu, yani henüz 43 yaşında genç bir adam. Uludağ
Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi bölümündeki tahsilini yarıda bırakmış.
Fakat
her nasılsa Çalık Holding, DAP Holding, Doğan Holding, Acarlar İnşaat, Sütaş
A.Ş., Tahincioğlu Gayrimenkul, Peker Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.,
İstanbul Anadolu Yakası Organize Sanayi Bölgesi başta olmak üzere birçok özel
sektör ve kamu şirketine de danışmanlık hizmeti vermiş.
Dahası
nasıl bir siyasi bilgi, yetenek ve birikimi varsa, 2010-2017 yıllarında Deniz
Baykal’a danışmanlık yapmış. Bu danışmanlığın “sosyal ve kişisel ilişkiler
kurma” alanında olduğuna dair yorumlar yapılıyor.
Karaca’nın
organize ettiği söylenen Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal arasındaki hastane
görüşmesi ile siyasi hayatımızda Erdoğan’ın önünü açan gelişmelerin
sağlandığı iddia ediliyor.
Euronews’un
haberindeki ifadeyle, “Şimdi Korkmaz Karaca’nın Baykal’ı koltuğundan eden
seks kaseti skandalı ile ilgisi olduğu tartışmaları yapılıyor. Bu şekilde
AK Parti’de yer edindiği ve yükseldiği iddiaları dile getiriliyor.”
Gerçekten
Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olduktan sonra, dümeni
AKP’ye kıranKorkmaz Karaca’nın hızla servet ve güce kavuştuğu
anlaşılıyor.
“Cumhurbaşkanlığı
sistemi hayata geçince de 8 Ekim 2018 tarihli kararla Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Ekonomi Politikaları Kurulu’nun üyesi olarak
atandı.”
“Daha
sonra 23 Mart 2021 tarihinde yapılan AK Parti Kongresinde MKYK üyesi olarak seçilen
Korkmaz Karaca, 19 Nisan 2021 tarihinde de AK Parti Yerel Yönetimler Başkan
Yardımcısı oldu.”
Peker,
Korkmaz Karaca’nın kara para aklamakla suçlanan Sezgin Baran Korkmaz’ın
tahsis ettiği birkaç milyonluk aracı kullandığını iddia etmişti. Karaca bu
iddiayı doğruladı. Fakat “benzinini kendim aldım” dedi.
*********************************
Silikon
Vadisi – Kurtlar Vadisi
ABD’de
Silikon Vadisinde süper zeki ve yetenekli gençlerin kurduğu Microsoft,
Apple, Dell, Facebook, WhatsApp gibi şirketler Amerika ve dünya ekonomisinin
lokomotifi oldular. Bu gençler de dünyanın en zenginleri arasında ilk on
sırada yer aldılar.
Türkiye’de
de çok yetenekli gençlerin var olduğunu Sedat Peker sayesinde öğrendik.
Sedat
Peker’in video ve tweetleri ile hedefe aldığı Sezgin Baran Korkmaz, Korkmaz
Karaca ve Cihan Ekşioğlu’nun üçü de çok genç yaşta zengin olmuş ve büyük
güce kavuşmuşlar.
Sezgin
Baran Korkmaz 1975 doğumlu, ayakkabı boyacılığından, 30’lu
yaşlarda dolar milyarderliğine geçebilmiş bir yetenek. ABD’nin Hazinesini 130
milyon dolarını dolandırma, çok sayıda şirketi satın alma ve Paramouth Oteli
alarak siyaset, bürokrasi, basın alanında birçok şöhreti misafir etme noktasına
gelebilmiş. Halen ABD’nin talebiyle kara para aklama suçundan Avusturya’da
tutuklu.
Cihan
Ekşioğlu 1979 doğumlu. Savunma sanayiinden teknolojiye,
turizmden inşaat sektörüne kadar birçok alanda faaliyet gösteren şirketleri
var. “Şirketlerinin uçak, tank, gemi gibi birçok alanda milli projeler
geliştirdiğini, insansız ve silahlı ile silahsız hava aracı ürettiklerini,
bunları Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Azerbaycan’a ve
Türkiye üzerinden NATO üyesi ülkelere pazarladıklarını” iddia ediyor.
Bu
tür üretimlerle dolar milyarderi olan bir Türk’e şapka çıkarılır. Fakat
bazıları Ekşioğlu’nun üretici değil, ithalatçı olduğunu söylüyor.
Peker’e
göre ise bu servetin kaynağı kirli işler ve ilişkiler. Cihan Ekşioğlu FETÖ
Borsası’nın mucidi imiş. Varlıklı insanları FETÖ’cü diye ihbar ettirip,
daha sonra onları yargıda beraat ettirmek için milyonlarca dolarlık mallarına
çöker, savcılara milyon dolarlık rüşvet verirmiş.
Paramouth
Otel’in
ilk sahibi Atilla Uras idi. Atilla Uras’ın kızı Cihan Ekşioğlu’nun Paramouth
Otel’e çöken ilk kişi olduğunu, babasının öldüğü gün Ekşioğlu’nun otele
devletin tankıyla girdiğini iddia etti.
Ekşioğlu’nun
Savunma Sanayi yetkilileri, MİT Başkanı, İçişleri Bakanı ve çok sayıda devlet
adamıyla yakın dostluklar kurduğu biliniyor.
Yine
Peker’in iddiasına göre, Sosyal medya ve Whatsapp yazışmalarının
çözümlenebildiği yazılımı 3 milyon dolara alıp, MİT’e 50 milyon dolara
satmış.
Korkmaz
Karaca da 1978 doğumlu. Yeteneklerini yukarıda özetledim.
Bu
üç süper yeteneğin de zenginliklerinin kaynağının resmi ve derin devlet
içindeki kritik isimlerle kurduğu ilişkiler olduğu iddia ediliyor. Anlaşılan
hepsi de Rubil Gökdemir’in “Yanaşma Düzeni” dediği sistemin birer
parçaları.
Sedat
Peker’in bütün bu dehşet verici iddiaları araştırılıp soruşturulsa ve keşke
iddiaların iftira olduğu ispatlansa.
ABD’nin
zenginleri Silikon Vadisini yaratan dâhiler olurken, bizde Çetin
Altan’ın “Hazine’den geçinmeli mesleksiz mevki sahipleri” diye tarif
ettiği kişiler olması üzücü.
Böyle
bir kesimin faaliyet alanı da herhalde Silikon Vadisi olmaz ancak Kurtlar
Vadisi olabilir.
Bugün, hayvanların
bile istidat dillerini keşfetme yollarında epeyce mesafe alınmıştır. Bizler
insan olarak, psikolojik ve sosyolojik kanunlardan faydalanmak suretiyle
birbirimizi dinleme, anlama ve anlaşma konusunda yeterince gayret gösterirken;
öğretmen de, her öğrencinin istasyon frekansını bulmayı başarabilirse, ona
kolayca ulaşır. Ondan ses alır, ona ses verir duruma gelebilir. Öğrencinin
anlamaması karşısında taaccüp edeceğine / şaşıp kalacağına; neden anlamıyorlar
diye kendini yoklaması gerekir. Bu suretle, dersi anlatma ve anlaşılma yolunda
farklı metot ve usuller bulup deneyerek başarılı bir öğretmen olur.
Konuşmak, bir konuyu
anlatmak içindir. Dinleyende anlayış istidat ve kabiliyeti ne kadar çoksa,
konuşanda konuşma yeteneği o nispette yüksek olur. Öğrencinin derse ilgisi
derecesinde öğretmen gayrete gelir. Büyük çaba gösterir. Yani öğretmen ve
öğrencinin başarısı birbirine bağlıdır.
Hz. Ali’ye:
“İlmini niçin öğretmiyorsun?” diyenlere verdiği cevap çok düşündürücüdür:
“Karşımda ilmimi bırakabileceğim vasıfta insan bulamadığım için!” der.
Diyojen’in, gündüz
fenerle dolaşırken: “Ne arıyorsun?” diye soranlara: “İnsan.” cevabını vermesi
de konumuza ışık tutar mahiyettedir.
Unutmayalım ki,
insan okumuyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir. Çünkü suretâ /
görünüşte insan olan insan; ancak, sîreten / huy ve karakter bakımından; yani
ahlâken, mânen ve okumayı kendine şiar edinerek ve kendini, çevresini, içinde
bulunduğu kâinatı / evreni okuyarak gerçek insan olabilir. Kısaca insan olmanın
yolu okumaktan geçer. Bunun içindir ki, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm “İkra /
Oku!” hitabıyla sesleniyor insan olan insana. Tabii şuurlu ve bilinçli bir
okumayı yeğliyor. Yoksa papağanın sözü de insan sözü ama, özü insan değil.
Şüphesiz sözümüz; özümüze lâyık ve uygun olmalı.
Öğretmen bir konuyu anlatırken veya bir
şeyi tarif ederken “Etrafını câmi, ağyarını mâni’ ” bir çerçeve içinde
sunmasını da bilmeli. Yani konuyla ilgili her şeyi söylemeli. İlgisiz her söz
ve açıklamadan da kaçınmalı.
Zengin bir
Fransız portresini yaptırır. Fakat ücret olarak büyük bir meblağ istenince:
“Bir günlük iş için, bu kadar çok para istenir mi?” diye itiraz edince, yaşlı
ressam: “Hayır der, bir gün değil. Seksen yıl ve bir gün!” İstediği para hemen
ödenir.
Öğretmenin kolay ve rahatça ders anlatması
da, önceki çalışmalarının bir semeresi / meyvası ve bir sonucudur.
Talebenin
derslerden istifadesi / yararlanması ve hocasına saygısı; öğretmenin daha
önceki uzun çalışma ve birikimleri sayesinde gerçekleşir.
Hz. Mevlânâ’nın
yeni evlenen birine: “Her geceni gerdek gecesi bil!” demesi gibi. Her öğretmen
de, her derse girişinde, o derse ilk girişindeki heyecanı yeniden yaşamalı.
Kalbi aynı heyecanla atmalı ki, hem kendisi dersten tat alsın, hem de talebeler
cuş u huruşa gelerek / coşup taşarak, pür dikkat / büyük bir dikkatle derse
alâka duysun. Bu da öğretmenin kendini daima yenilemesi ile mümkün ve olası.
Yani bilgileri her zamanki tarzda sunmayıp, onlara her yıl yeni bir takdim
kılıfı geçirmesi ile bu yeniliği sağlayabilir.
Zaten her yeni;
eskinin bir başka biçimde ortaya konulması değil midir?
İşte öğretmen de,
kendine her yıl yeni bir çeki düzen vererek öğrencinin karşısına çıkmasını
bilmeli. Aksi takdirde ne kendisi zevk alır, ne de öğrencinin derse alâkası
kalır.
Süleyman Nazif
“Son Nefesimle Hasbihal” başlıklı manzumesinde diyor ki:
“Evlâdımı, ecdâdıma
bigâne görürsem,
Ruhum ebediyette
kalır ebkem-i mâtem.”
(Evlâdımı,
atalarına yabancılaşmış görürsem,
Ruhum ebediyette
matemden dili tutulmuş durumdakalır.)
Öğretmen; bu millî
vasiyeti yerine getirmekle de, mükellef ve yükümlüdür.
o Yaşamın
atomlaşmasına atomlaşmış kimlikler eşlik ediyor. Zaman krizi; zamanın
atomlaşması.
o Zamanın
ölçüsü kaçıyor.
o Hiçbir şey
zamanı tutmuyor.
o İnsanlar
yaşlanmadan yaş alıyor.
o Bugün ölmek
çok zor.
o Zaman insanı
bütün gücüyle bedenine ufaltıyor.
o Radikal bir
kayba tâbiyiz; dünya yoksunluğu.
o Ve yaşam
yerleşik değil artık.
o İnsanın
elinde kendinden başka bir şey yok.
o Koku tarihe
gebedir âdeta.
o Zamanın
kokusu içkinliğin kokusudur.
o Koku yeniden
diriltme organıdır.
Biz ne diyor yada ne görüyoruz:
§Ölmeyi bilmiyoruz.
§Korona insanları buharlaştırıyor.
§Gitgide ölmek değersizleşiyor, artık sadece sayılar
sayılıyor.
§Tek dünya yok; ölümünüzü ertelemeyin.
§Var olan yok olmaz, yokluk zaten var değildir.
§Sağlığı putlaştırmayın; hayatta kalmak (survivor) en
önemli şey değildir, hayata anlam katmaktır aslolan. Maske–mesafe–hijyen
fetişizmi yeni tapıngaçlar yahut tapındıraçlar..
§Kurguyu anlayan, mânâyı kavrayan ölümsüzleşir; sürekli
ölüm korkusuyla yaşayan hissizleşir.
§İnsanı istatistiklere hapsediyorlar; her akşam (tablo),
her gün (hes, tc) biz de az/çok diyerek ve rakam söyleyerek varlığımızı
kemiriyoruz, kendi kendimizi yiyoruz.
§Virüsle mi, kıtlıkla mı, kuraklıkla mı, açlıkla mı,
susuzlukla mı, radyasyonla mı, ultraviyole ışınlarla mı, kırıma
susamış/susatılmış kalabalıklarla mı, doğal görünümlü felâketlerle mi ölmeyi
yeğlersiniz? Ölümlerimizden ölüm beğenininiz yoksa kendinizi beğenmişliğiniz
dışında ‘like’niz yok mu?
§Ölümümüzü cihazlara çaldıramayız.
§Ve paylaşmaktır ölüm; cimrilik yapamayız.
§Ölüm özgürlüğü istiyoruz; istediğimiz zamanda ve
sevdiklerimiz arasında.
§Köleler gibi ölmemeliyiz kardeşlerim; ölümü kendimize
yakıştırmalıyız, o sarı ve sıcak hüznü takıp-takıştırmalıyız.
§Zaman koktu tuz yerine; insanlık da kazanımlarıyla
birlikte çökertilmek üzere. Resetlenip/sıfırlanıp Homo-Deuslar tarafından
yeniden yaratıma tabi tutulacağız.
¾ İSYANIMIZ
bunadır. Dostlukla DİRENECEĞİZ.
§Tanrı’yı taammüden öldürüyorlar ve biz öldürürüz (mümît),
biz yaşatırız (muhyî) diyorlar.
§İnsanlığı yörüngesinden çıkarıyorlar; bir eksen
kayması yaşıyoruz türdeşlerim.
§DEVRİM çünkü doğaya ve doğala dönmeliyiz. DOĞAL DEVRİM
devrimin doğasıdır.
Antalya’nın Finike İlçesi’nde öz
anneleri ve üvey babaları ile yaşayan 6 yaşındaki G.E.G. ile 9 yaşındaki
ağabeyi İ.E.G.’nin öz anneleri Merve A. ve üvey babaları Rahmi A. tarafından
nitelikli cinsel istismara uğradıklarına ilişkin devam eden yargılamada,
tutuklu sanıklar Merve A. ve Rahmi A.’nın mahkeme tarafından tahliye edilmeleri
ve yargılamanın tutuksuz devam edeceği haberi tüm ülkede –haklı olarak- büyük
tepkiyle karşılandı.
Konu hakkında yorumumuza geçmeden
önce kısaca dava seyrinin gelişim sürecini kronolojik olarak sıralamaya
çalışalım.
Savcılık soruşturma dosyasına göre
iki kardeş, 2019 yılında öz anneleri, üvey babaları ve bu kişilerin arkadaşları
tarafından hem şiddete hem de nitelikli cinsel istismara uğrarlar. Önce
istismara uğrayan şu an 6 yaşında olan küçük kız çocuğu G.E.G.’dir. Sonrasında
9 yaşındaki ağabeyi İ.E.G. de istismar edilmeye başlayınca olay ortaya çıkar.
Çocuklar
Balıkesir’in Edremit İlçesinde yaşayan babaannelerinin yanında yaşamaya
başlarlar. Çocukların babaanneleri böylelikle durumdan haberdar olur ve 5 Mayıs
2020 tarihinde, torunlarının anneleri, üvey babaları ve 13 yaşındaki dayıları
tarafından cinsel istismara uğradıkları iddiasıyla Edremit Cumhuriyet
Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunur.
Ceza
soruşturmasında suçun işlendiği yerdeki başsavcılık yetkili olduğu ve Finike
ilçesi Elmalı Adliyesi’nin yetki alanında bulunduğu için Elmalı Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılır ve çocuklara pedagog desteği
verilerek Çocuk İzleme Merkezi’nde (ÇİM) uzman pedagog gözleminde çocukların
beyanları alınır.
Çocuklardan
G.E.G., annesi, üvey babası, dayısı S ile birlikte isimleri F, A ve M olan
kişilerin kendisine nitelikli cinsel istismarda bulunduklarını anlatır. İ.E.G.
de savcıya verdiği beyanında maruz kaldıkları cinsel istismarı ve fiziksel
şiddeti doğrular. Çocuklar, uğradıkları şiddet ve nitelikli cinsel istismarı
yaptıkları çizimlerle de anlatırlar. Bu çizimler de soruşturma dosyasına girer.
Savcılık
tarafından yürütülen soruşturma neticesinde elde edilen bulgular ve çocuklara
karşı nitelikli cinsel istismar eylemlerinin gerçekleştirildiği yönünde yeterli
şüphe oluştuğu kanaatiyle 24 Temmuz 2020 tarihinde düzenlenen iddianame ile
sanıklar Merve A., Rahmi A. ile çocukların dayısı 13 yaşındaki S.’nin
cezalandırılması istemiyle Elmalı Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açılır.
Çocukların
avukatı Av. Gülşah Ekin Taş’ın verdiği bilgiye göre dosyada altı (6) kişinin
daha ismi geçmektedir ancak bu kişiler hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.
16
Ekim 2020 tarihinde ilk duruşma yapılır. Mahkeme, delillerin tam olarak
toplanamamış olması ve delillerin karartılma ihtimalinin bulunması gerekçeleri
ile sanıklar Merve A. ile Rahmi A.’nın tutuklanmalarına karar verir.
5 Ocak 2021 tarihinde yapılan
duruşmada ise Mahkeme bu defa delillerin toplanmış olması ve “beyanların
çelişkili olması” gerekçeleri ile sanıkların tahliyesine yani tutuksuz
yargılanmalarına karar verir. Savcılık, tahliye kararına itiraz eder ancak
itirazı değerlendiren Antalya 10. Ağır Ceza Mahkemesi savcılığın bu itirazını
reddeder.
Yargılamada son duruşma 5 Mayıs 2021
tarihinde yapılır. Bir sonraki duruşma ise 17 Eylül 2021 tarihinde
gerçekleştirilecektir.
Çocuklarının
Avukatı Tarafından Verilen Bilgiler
Çocukların avukatı Taş’ın BBC
Türkçe’ye verdiği bilgilere göre, dava dosya içeriğinde çocukların beyan ve
çizimlerinden başka ayrı ayrı alınmış iki (2) tane adli tıp raporu
bulunmaktadır. Bu raporların ilki Balıkesir Üniversitesi’nden alınmış, bu
rapora itiraz edilmesi üzerine İstanbul Üniversitesi’nden ikinci bir rapor
alınmıştır. Her iki raporda da “çocukların olay tarihindeki yaşı dikkate
alındığında, beyanlarına ana hatlarıyla itibar edilebileceği, cinsel istismar
mağduru çocukların maruz kaldığı olayla ilgili psikiyatrik muayenedeki
ifadelerinin, anlatımlarının ve tanımlamaların tıbbi açıdan esas olduğu ve
çocukların istismara maruz kaldığı” şeklinde kanaat belirtilerek çocukların
cinsel istismara uğradıkları ortaya konulmaktadır.
Avukat Taş’ın verdiği bilgilere göre
çocukların annesi Merve A. mahkemedeki beyanında “seks işçisi” olduğunu ve
çocukların üvey babaları Rahmi A. ile çalıştığı yerde tanıştığını ifade
etmiştir.
Yine Av. Taş’ın açıklamalarına göre;
istismara maruz kalan çocuklar ifadelerinde, anne Merve A.’nın kendilerini çalıştığı
yerlere götürdüğünü beyan ederek, annelerinin kendilerini götürdüğü yerlerin ve
orada kendilerini istismar eden kişilerin ad ve soyadı bilgilerini verdiler.
Üstelik çocuklar bu bilgileri ‘Biz şu mekânın üst katındayken, senin şu
arkadaşların gelmişti’ şeklinde detaylı bilgiler veriyorlar. Kız çocuğu G.E.G.,
annesi Merve A.’nın çalıştığı yerlere kadar isim veriyor.
Av. Taş, aslında bu altı (6)
yaşındaki küçük kız çocuğunun dosyada adı geçen altı kişiye anne Merve A.
tarafından “pazarlandığını” ifade ediyor. Av. Taş’ın verdiği bilgiye göre
dosyada adı geçen altı kişi çocuğu istismar etmişler ancak her nasılsa bu
kişilerin adreslerine ulaşılamamış! Bu nedenle de haklarında takipsizlik kararı
verilmiş.
Av. Taş, aile için “suç makinesi
gibi şebeke” ifadesini kullanıyor. Çocukların anneanne ve dedesi “para
kazansınlar da nereden kazanırlarsa kazansınlar” düşüncesinde olan kimseler. Çocuklar
dedenin ve teyzelerin de fiziksel istismarına maruz bırakılıyorlar, çocuklara
telefon kabloları ile şiddet uyguluyorlar. Tüm bunları dinledikten sonra babaanne
çocukları psikologa götürüyor. Psikolog eşliğinde de tüm bu istismarlar,
çocukların önceden çizdiği resimler ortaya çıkıyor ve dava bu şekilde başlıyor.
Çocukların anneanne ve dedesi
dosyada sanık değil tanık sıfatıyla dinleniyorlar.
Yargı
Kurumu Ne İçin Var?
Olayın şikayetçi tarafın
beyanlarından derlenen kronolojik gelişimi bu şekilde. Diğer tarafın yani
sanıkların ifade ve savunmalarında neler söylediklerini bilmiyoruz. Sadece
tahliye edildikleri son duruşmada suçlamaları inkar ettikleri biliniyor.
Bir hukukçu olarak dosya içeriğini
incelemeden konu hakkında yorum yapmak pek adetim değildir. Ancak, gerek
çocukların sosyal medyada yayılan çizimleri gerekse yine sosyal medyada
paylaşılan ses kayıtları benim bu konu hakkında profesyonelliği bir kenara bırakmama
ve duygularımın aklımın önüne geçmesine neden oldu.
Her
ne kadar konuyu burada aktarırken soğukkanlı olmaya çalışsam da bunu pek
başaramadığım bir gerçek. Aynı nedenden dolayı bu yazıdaki yaptığım yorumların
son derece subjektif olduğunu ve yine pek de sağlıklı olmadığını ifade etmem
lazım. O nedenle burada yapacağım yorum hukukilikten tamamen uzak olacaktır.
Hatta hali hazırda devam eden yargılama faaliyetiyle ilgili olarak yorum
yapmayacağım.
Sosyal medyada hepinizin gördüğü o
çizimlerin küçük bir çocuk tarafından pedagog eşliğinde çizilmiş olması,
insanın yüreğinde, vicdanında, akıl ve mantık dünyasında kanamalar meydana
getiriyor. Ses kayıtlarını ise baştan sona dinlemedim, dinleyemedim. Küçük bir
çocuğun o olayları anlatımına sadece 3-5 saniye tahammül edebildim.
Bu ülkeye ne oluyor? Bu ülkede ne
zamandan beri bu iğrenç olaylar yaşanıyor? Finikeli o iki çocuğun başına
gelenler bu iğrençliğin su yüzüne çıkan kısmı. Asıl müsilaj ise daha
derinlerde. Bu ülkede kaç çocuk şiddet görüyor ve/veya istismara uğruyor? Bu
toplumda küçücük çocuklara şiddet ve istismar ne ara bu kadar yayıldı? Ve daha
beteri biz bu çocukları neden koruyamıyoruz? Çocuk istismarıyla mücadele etmek
için ne tür tedbirler almalıyız?
Öyle görünüyor ki minik yavruları bu
iğrençlikten korumak için hukuki tedbirler yeterli olmayacak. Bu iğrenç suçu
işleyen kişilere en ağır cezayı vermek bile çocuk istismarı ile mücadelede tek
başına yeterli olmayacak. Bu konuda ciddi şekilde psikolojik ve sosyal bir
takım önleyici tedbirlere gidilmesi gerekiyor. Ancak bu psikolojik ve sosyal
tedbirlerin somutlaştırılması meselesi benim bilgimin üzerinde konular. Bu işin
ehli ve uzmanı olan kişilere danışılmalı ve gerekli adımlar atılmalı.
Bu ülkenin kadınlarını
koruyamıyoruz, gençlerini koruyamıyoruz, muhtaçlarını koruyamıyoruz. Eğer
çocuklarını da koruyamayacaksak bu saatten sonra yukarıda gök çöksün, aşağıda yer
yarılsın!
Türk milletinin varlığı kültür
temelleri üzerinde yükselmeye devam etmektedir.. Bu sebeple kültürümüz üzerinde
yapılan araştırmalar dikkate alınmalı, araştıranlar takdirle anılmalıdır.
Arapça asıllı ‘hars’ kelimesi, ‘Tarla sürülür gibi insan zihninin işlenmesi ve alınan ürün’
mânâsında Ziya Gökalp tarafından, Fransızcadan gelme ‘kültür’ yerine teklif edilmiş 1960’lı yıllara kadar
kullanılmıştır. Ne yazık ki ‘hars’ kelimesine, günümüzde ancak
lûgatlerde rastlamak mümkün olabiliyor.
Alman asıllı Sosyolog Alfred
Louis Kroeber (1876-1960) ile Amerikalı Antropolog Clyde Kluckhohn (1905-1960),
yirminci yüzyılın ortalarında yaptıkları müşterek araştırmalar neticesinde
kültür kavramı ile alakalı olarak 164 ayrı târif tespit etmişlerdi.
Ziya Gökalp’in de ‘hars’ adını vererek yaptığı bir târif
var: ‘Bir millette, yaygın terbiye
yoluyla toplumdan kişilere geçen ruh hallerinin toplamı.’ Diyor. Geniş bir
muhayyile ile te’emmül edilmez ise, kısır bir târif olduğu söylenebilir. Ziya
Gökalp şüphesiz çok önemli bir sosyologdur. Fakat o günden bu yana her şey ve
çok büyük bir hızda değişmiştir.
Görebildiğim kadarıyla uzmanlar, kültür
kavramı için, müşterek bir târifte anlaşma sağlayabilmiş değiller. Kroeber ve Kluckhohn’dan sonraki târifleri de
hesaba katarsak 250’ye yakın kültür târifi var.
Günümüzde târiflere yansıyan
zenginlik, târih öncesi dönemlerde isimlerde görülmekteydi. Ön Türklerin anayurdu
Orta Asya’da; MÖ 9000-3000 yıllarında Anav, MÖ 3000’li yıllarda Keltiminar, MÖ
3000-1700 yıllarında Afenesyova, MÖ 1700-1200 yıllarında Andronova, MÖ 1200-700
yılları arasında Karasuk, MÖ 700-100 yılları arasında Tagar kültürleri hüküm
sürmüştür. Genç ilim insanı Dr. Elvin
Yıldırım, yeni yapılan kazılarla Andronova Kültürü’nün daha eski çağlarda
da var olduğunun belirlendiğini ifâde ediyor.
Bilginin göz açıp kapayıncaya
kadar, dünyayı altı 6 defa dolaştığı günümüzde, yeni bilgileri tâkip etmek,
ancak ilmî hassasiyetlerle mümkün olabiliyor.
Günümüz şartlarına göre
bakıldığında, kültürlerin temelinde milletlerin karakterlerinden yansıyan
unsurlarla din veya inanç sistemi vardır. Târih öncesi dönemlerdeki kültürlere
hâkim olan unsurlar ise üretilen ve kullanılan malzemelerdi. Tanrı Dağları’ndan
Ural Irmağına kadar uzanan bozkırda varlığını devam ettiren, Türkler tarafından
ortaya konulan Andronova kültüründe, hâkim unsurlar geniş ağızlı – düztabanlı –
kulpsuz fakat süslü kaplar, bakır, altın ve tunçtan yapılmış at dizginleri,
yüzük, kolye ve küpe gibi süs eşyaları ile silahlardır. Bu eşyaların resimleri,
renkli ve siyah beyaz fotoğraflarla ‘Andronova
Kültürü’ isimli eserin sayfalarını süslemektedir.
Dr. Yıldırım’ın eserinin bir
başka husûsiyeti de bu güne kadar ele alınmamış bir konuyu titiz bir hassasiyetle
ve mahallinde yaptığı uzun süreli çalışmalarla hazırlamış olmasıdır.
Andronova Kültürü’nün 1000 yıldan
fazla süre içerisinde hayatiyetini koruması ve Urallardan Yenisey havalisine,
Sibirya’dan Tanrı Dağları ve Doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir sahâya
yayılmış olması hatırlanırsa, hizmetin azameti daha iyi anlaşılır. Mühim bir
kapı açılmış, yeni ilim insanlarına yol haritası verilmiş olması, açılan
kapıdan yola çıkılarak, hazırlanan harita üzerinde yapılacak incelemelerle elde
edilecek bilgilerin şerefi de Dr. Yıldırım’a âit olacaktır.
Böylesine kıymetli bir eseri,
Türk kültür hayatına şık bir kapak içerisinde Iwory kâğıda basılı olarak
kazandıran Ötüken Neşriyat’ın bu şerefli hizmette büyük payı olduğu
şüphesizdir.
Târihin yazı ile başladığı
söylenirse de arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular târih ilminin
derinleşmesinde ve genişlemesinde büyük payı vardır. Hatta kültür târihçiliği
açısından bakıldığında, arkeolojiden faydalanılmaksızın hazırlanan târih
kitaplarının eksik yönleri mutlaka vardır. Bu bakımdan Andrnovo Kültürü’nün, sahasında dört dörtlük bir târih kitabı
olduğu muhakkaktır.
Bir başka hakîkati belirtmek hakşinaslık
olacaktır: Dr. Elvin Yıldırım; 14 x
24 santim ölçülerinde, 356 sayfalık eserini hazırlamak için çok geniş bir
coğrafyada yaptığı ilmî incelemeler dışında 284 adet yabancı, 77 adet yerli
kaynaktan faydalanmak gibi olağanüstü bir mücâdelenin galibidir.
Erbâbı bilir: Herhangi bir
mevzuda en doğru, en kapsamlı bilgiler, tez çalışmalarından elde edilir. Çünkü
tez çalışmaları göz nuru, el emeği ve zihin sancılarının ürünüdür. Hazırlayan
kişi, akademik kademelerde yükselebilmek için âdetâ canını dişine takarak
gecesini gündüzüne katarak, hocalarının takdirini kazanmanın, zafer belgesini
alabilmenin mücâdelesini vermiştir. Bir mânâda meydan savaşına girişmiştir. Bu
sebeple meydana getirdiği eser, yapılabileceklerin en mükemmelidir.
Elvin Yıldırım, -tâbir yerinde
ise- henüz çıraklık döneminde hazırladığı bu eseri ile bayan târihçilerimiz
arasında üst sıralarda yer alacağı müjdesini veriyor.
Eserden tadımlık bir bölüm:
Andronovo Kültürü’nün kökeni, yıllardır
uzmanlar tarafından tartışılan bir meseledir. Bazı araştırmacılar siyâsî ve
ideolojik görüşlerinden sıyrılamayıp dil teorilerine dayanarak meseleye
yaklaşmakta ve bu kültürün temsilcilerinin Hint-Avrupalı oldukları tezini ileri
sürmektedirler. Antropolojik, etnografik ve târihî ilişkiler Andronovo
toplumunu Türk milletinin teşekkülünde yer aldığı tezine daha fazla
yaklaştırmakta ve bunu savunan ilim adamlarının sayısı her geçen gün
artmaktadır.
…………
İskit/Saka grupları ve Göktürk mezarlarında
yapılar, antropolojik çalışmalar her iki toplumun antropolojik tipinin
Andronovo insanı ile olan uyumunu göstermiştir. Bu bakımdan İskit ve erken Türk
mezarlarına ait antropoler raporları üzerinde de durulmaya gayret edilmiş,
İskit ve Türklerin Andronovo toplumu ile aynı antropolojik tipte yâni Evropoid
tipte oldukları belirlenmiştir. Karasuk Kültürü ve ardından gelen Tagar-Taştık
âbideleri döneminde Çin kroniklerinin bölgede yaşayan milletler hakkındaki
bilgilerine başvurulmuş, söz konusu dönemde Andronovo toplumunun doğrudan
torunları oldukları düşünülen Tingling boylarının yaşadıkları tespit
edilmiştir. Tinglingler, Çin kaynaklarına göre Hunlarla birlikte anılan ve
onlarla aynı dili yani Türkçeyi konuşan bir Türk topluluğudur. Bu bakımdan MÖ
2150 yılında Ural bölgesinde erken dönem eserleri tespit edilen Andronovo
toplumunun atlı göçer bozkır hayatına geçişi ile ulaştığı son bölgeler olan
Yenisey havalisinde zamanla gerçekleşen üretimdeki ilerlemeler sonucunda
bölgede erken Türk dönemine kadar gelişim tamamlanmıştır ve Türk dili ile
kültürüne sâhip olarak karizmatik lider öncülüğünde bir devlet yapılanmasının
ortaya çıktığını söylemekte bir beis yoktur. Bu dönemle birlikte Orta Asya’nın
geniş coğrafyasından Avrupa içlerine kadar hâkimiyet altına alınan bölgelere
Türk yayılımının başladığı söylenebilir.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
30 Nisan 1983 târihinde Zonguldak’ın
Çaycuma ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümünü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Genel
Türk Târihi Ana Bilim Dalında ‘Türk
Kültüründe Renkler ve İfâde Ettikleri Anlamlar’ adlı teziyle 2012 yılında
yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2013 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Orta Çağ Târihi Anabilim
Dalında başladığı doktora eğitimini 2017 yılında ‘Androvo Kültürü’ adlı tezle tamamladı.
Yazar, çalışmaları kapsamında Rusya,
Güney Sibirya, Moğolistan, Doğu Türkistan’da sâha araştırmaları yapmış,
kütüphanelerde çalışmış ve müzelerde incelemelerde bulunmuştur. İstanbul
Aydın Üniversitesi Târih Bölümünde görev yapan Elvin Yıldırım, Türk ve Orta
Asya arkeolojisi ve Türklere ait maddî kültür unsurları üzerine çalışmalarına
devam etmektedir. Çalışmalarını daha çok Rusça arkeoloji eserlerine göre
yapan yazar, Rusçanın yanında İngilizce ve Almanca da okuyabilmektedir.
Yazar, evli olup Ülkü adında bir kız
evlât annesidir.
KIZIMA
ÇEYİZ
Firdevs
Günaçar
eserinde; 23 X 31 santim ölçülerinde kuşe kâğıda basılı kitabında,
Karadeniz’den Ege’ye uzanan geniş bir coğrafyadan ve çorbadan tatlıya kadar
tamamı denenmiş 173 târif, 129 hazır yemek listesi sunuyor. Doyurucu
salatalardan çorbalara, hamur işlerinden zeytinyağlılara, reçellerden tatlı ile
et, balık ve tavuk pişirme târifleri ile eserini zenginleştiriyor.
Eserde geçmişten geleceğe hayatın bütün
lezzetleri sunulmuştur. Bir yemek masasının etrafında yakalanan mutluluğun ilk
adımının yemek yapmaktan geçtiğine inanan Firdevs Günaçar’ın rehber
niteliğindeki ilk kitabı Kızıma Çeyiz
2019 yılında yayınlandı.
Renkli sayfalarda Anadolu’nun eşsiz tatları;
güneşin, denizin, toprağın bereketlendirdiği lezzetler var. Yazar, gizli bir
hazine gibi biriktirdiği târiflerini Kızıma
Çeyiz adlı ilk kitabıyla gün yüzüne çıkarıyor. Günaçar, çocukları ile
birlikte bütün yemek tutkunlarına armağan ettiği kitabında, gelenekli tatlarla
modern mutfakları harmanlıyor.
Fotoğrafçı Ayça Yalçıner’in iştahları açacak
yemek fotoğraflarıyla hazırlanan kitap, yemek yapmayı veya yemek listesi
hazırlamayı bilmeyenler için adeta kılavuz niteliğinde. Bir annenin evladına
bırakacağı en anlamlı miras olan çeyiz sandığı misali bu kitabın sayfaları da
mutfağa yönelik ipuçları, pratik bilgiler ve mükemmel sofralara giden
tavsiyelerle dolu.
Yazar; ‘paylaşacak
güzel bir sofranız varsa, yapılacak her yemek kolay ve lezzetlidir. Sevgi ile
hazırlayacağınız tatlar için mutfağınıza girmekten korkmayın!’ Diyor.
David
Evans’ın Burcu Yeşil tarafından Türkçeye
çevrilen ‘Sıfır Atık / Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı’ adlı kitabı, çiğ ve
pişmiş yiyecekleri bozmadan saklamanın ve yeterince pişirip kararınca
tüketmenin imkânını sorguluyor, bütün dünyanın en büyük sorumsuzluklarından
biri olan israf kavramını anlatıyor.
İsraf, yalnızca şahsî bir mesele değildir.
Sosyal ve iktisâdî sebeplerle gelişen bir alışkanlık ve hatta ‘huy’ hâlini
almıştır. Açıkçası biz müsrif değiliz, şehirde yaşamak, paketli gıda satın
almak, gıdanın kolay ulaşılabilir oluşu gibi detaylar bizi öyle yapıyor.
Yazar, bir parça semizotunun tarladan
sofraya, oradan çöpe ve dolayısıyla maddî mânevî bir zarara dönüşmesinin bütün
bir arka planını inceliyor. Bu sorumsuzluktaki şâhsî hatâlar kadar hükümet
bazındaki plansızlıklara, tarım politikalarındaki akıl almaz yanlıklıklara ve
satış biçimlerindeki yanlışların teferruatına dikkat çekiyor. Buna göre,
paketlenerek satılan gıdaların mecburen o kadar ölçüde alınması en büyük
problemlerden biridir.
Piştikten sonraki çöpleşme, yemek pişirirken
aşırı su ve enerji tüketimi ve ev dışındaki gıda üretim biçimlerinin müsrifliği
ile tüketim çılgınlıkları devam ettiriliyor..
Gıda atıklarının sosyolojisi üzerine nefis
bir araştırma diyebileceğimiz bu kitabı bin bir zorlukla satın alınan ve bir o
kadar zorlukla pişirilip taşırılan gıdaların nasıl olup da çöp kategorisine
dönüştüğünü ve dönüşmemesi için neler yapılabileceğini merak eden herkes
okumalı.
Kitaptan tadımlık bir bölüm:
Bozulmuş fazlalık gıdaları toptan kurtarmanın
çeşitli yöntemlerinin yanında, henüz tamamen bozulmadan çöpe gitmekten
kurtarılan gıdalar da var. Meselâ kötüleşmek üzere olan makarnanın üzerine evde
yapılan soslarla veya peynir – kıyma gibi yiyecekler konularak pek alâ
yenilebilir.
Ağustos 2020’de yayınlanan eser, 13,5 X 21
santim ölçülerinde, 128 sayfadır.
Şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Ömer
Seyfettin (1884-1920) 36 yıl devam eden kısacık ömrünün yalnızca 10 yılında
edebiyatla meşgul olabilmesine rağmen, 100 yıl sonra bile çok sevilen, çok
okunan yazarlar arasında ön sıralarda yer alır. Asker ve öğretmen olarak da,
şiir, hikâye, temsil yazarlığında da başarılı idi. Hepsinden önemlisi ‘Dilde Türkçülük’ hareketini başlatarak
büyük hizmetler gerçekleştirdi. Arkadaşı Ali Cânib Yöntem ile birlikte
Selânik’te yayınladığı ‘Genç Kalemler’ Dergisinde yayınlanan ‘Yeni Lisan’ başlıklı makalesi kısa
zamanda Ziya Gökalp, Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Hâlid Fahri
Ozansoy ve dönemin diğer şâir ve muharrirleri tarafından desteklendi. Dilde
sâdeleştirme hareketi başarıya ulaştı, konuşma dili ile yazı dili birleştirildi.
Bu hareketle, ‘millî edebiyat’ akımı
da başlamış oldu.
Hikâyelerinde kullandığı dil sâdedir. Türk’ün
kahramanlığı, mertliği, vatanseverliği, asâleti, yiğitliği, işlediği belli
başlı konulardı. Tip ve karakter yaratmakta çok başarılı idi. Mizah ve hiciv
ihtiva etmesi hikâyelerinin sevilerek okunmasını sağlıyordu.
Bjlgeoğuz Yayınlar’ının Türk Klasikleri
Dizisinin 4. Kitabı olarak yayınlanan ‘Ferman’
isimli 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 72 sayfalık eserde, Ömer Seyfettin’in; ‘Ferman’, ‘Baharın Tesiri’, ‘Cesâret ve
Kıskançlık’ başlıklı 4 adet hikâyesi yer alıyor.
Kitaba adını veren ‘Ferman’ isimli hikâye, tasvir ettiği fırtına gibi başlıyor:
Sanki bir tufandı. Gök delinmiş gibi
aralıksız yağmur yağıyor ve bütün ordu Semlin’e doğru sel, çamur ve sis içinde
ilerliyordu.
Karanlık ormanlara Belgrad-Şabaç yolu
çökmüştü. Karanlık ormanlara, sarp yokuşlara, uçurumlu dağlara alışkın olmayan
nakliye develeri, yedekçileriyle beraber kaybolmuşlardı. Subaylar bağırıyor,
boru sesleri işitiliyor, atlar kişniyordu. Hatta Padişahın otağı bile meydanda
yoktu. Bu kısa yol, üç gündür bitip tükenemiyordu.
Konak yerine yalnız sadrazamın çadırı
kurulabilmişti. Padişah, saltanat arabasının penceresinden kendi otağını
göremeyince, etrafındaki ıslanmış, allı, yeşilli, sırmalı elbiseleriyle,
gözleri kamaştıran iri ve çevik muhafızlarına:
– Daha
durmayacak mıyız? dedi.
Hiç kimse cevap vermedi. Herkes önüne bakıyor
ve şakır şakır yağmur yağıyordu. İhtiyar Padişah hasta idi. Fakat ayaklarındaki
hastalığın sızılarını duymuyor, Kurban Bayramı namazının Semlin’de kılınmasını
düşünüyordu. Artık eskisi gibi ata binemiyor, hatta vezirleriyle istişâre için
bile arabasından çıkamıyordu.
Konak yerinde Otağ-ı Hümayun’u görmeyen bütün
ordu, asumanî bir gazap karşısında dona kalmış günahkâr bir cemaat gibi
birdenbire sustu. Sesler, borular, uğultular, hatta atların kişnemesi bile
kesildi. Yalnız yerlere ve çalılara düşen yağmur damlalarının şıkırtısı
duyuluyordu…
Yargıda yeni düzenlemelere gidilirken bilhassa uygulamada
ortaya çıkan sorunlara çözüm bulabilmeliyiz. Uygulamadan kopuk tedbirler
zamanla yeni sorunlar doğurabilir ve kısır bir döngü içinde bizi sürekli meşgul
edebilir.
Maalesef
Yargıya olan güven zamanla azalmakta ve sorunların kapsamı büyüyerek onları
çözmek zorlaşmaktadır. Araştırmalarda yargıya güvensizlik %60’ları bulmuştur. Mesai
dışında evlere götürülüp getirilen dava dosyaları hâkimlerimizi zorlamakta ve
yormaktadır. Hâkimler dosyaların arasında adeta bunalmaktadırlar.
Yargıya olan
güvenin azalması bazılarını çok kötü bir yöne itmiş ve kendi işini kendi görme
şeklinde saldırı ve cinayetlere sebep olmuştur. Bu asla kabul edilemez.
Davaların
uzun sürmesi hep şikayet konusu olmuştur. Bunun için bazı tedbirlerin
alınmadığı da ileri sürülemez. Davalı veya davacıların sürekli yeni dilekçeler
sunmaları davaları yeni yönlere çekerek uzatmaktadır. Bazı kamu kuruluşlarına
başvurma gereğinin ortaya çıkması da davaları uzatmaktadır. Mahkemelerin
müracaat ettikleri her kurum haliyle kendilerine göre işlem yapmak durumunda
kalmakta; bu da zaman almaktadır.
Yargı ve
mahkemelerin işleyişinde son yıllarda kadına yöneltilen çirkin saldırılar bazen
cinsiyet ayırımcılığına da sebep olmaktadır. Kadınlar genelde zarar görenler
olarak kabul edilerek zaman zaman cinsiyet taassubu devreye girmektedir.
Yargıda
kararların uzamasını önlemek için ve işi hızlandırmak amacıyla kurulan istinaf
mahkemelerinin bazen kendilerini Yargıtay’ın yerine koymaları da dikkat
çekmektedir.
Kaliteli ve
tecrübeli hâkim ve savcıların zamanla emekli olmaları önemli boşluklar
doğurmuş; FETÖ terör örgütünce kandırılan bir kısım yargı mensupları bu boşluğu
artırmıştır. Yargıyı daha fazla fonksiyonel yapabilmek için yeni kurumlar
kurarak yetkiyi dağıtmak yerine; işleyişi kolaylaştırmak ve teferruatlardan
uzaklaştırmak, kuruluşları birbiriyle rekabete götürmemek esas olmalıdır.
Evlenmeler
ekonomik sorunlara ve salgına, yalnızlaşan ailenin genelde rehber sözleşmesine
rağmen sürmektedir. TV ekranları kanlı bıçaklı ve kurşunlu dizi ve olaylarla
doludur. Vatandaş yanlış yönlendirilmektedir. Covid-19 salgınının insanları eve
bağımlı kılması, alışılmış hareket imkânlarının sınırlandırılması, işsizliğin
artması, öldürücü hastalık karşısında insanların şüphe ve korkuya kapılmaları,
psikolojik sorunları ve aile içi huzursuzlukları tırmandırmıştır. Müteahhit ve belirli
çevrelere sağlanan imtiyazlar ve kamu kaynaklarının kullandırılması buna
mukabil memur ve işçi maaşlarına yapılan zammın enflasyonun çok altında kalması,
insanları borçlanma kafesine sokmuş, huzuru bozmuş ve geleceğe güveni
sarsmıştır.
İnsan hayatı
dünü ve bugünü ile geleceği ile bir bütündür. Bu bütün, yargıda bölümlere
ayrılarak farklı değerlendirilmemelidir. Mesela, boşanmalarda evlilik
tarihinden önce işlenen suçlar ve gayri ahlaki davranış örnekleri delil
niteliği taşımamaktadır. Nikah sonrası esas alınmaktadır. Bir arabayı alırken
ince bir kontrolden geçirebilirsiniz. Ama evlenirken eşlerin birbirini tam
anlamıyla tanıyabilmeleri her geçen gün zorlaşmaktadır. Toplumun reddettiği
yanlışlara sapan, ahlaki olmaktan uzaklaşan tipler kıyılan nikâhla adeta geçmiş
dönemlerini sıfırlamaktadırlar. İnsan kullanılan bir mal değildir. O halde nikâh
öncesi olup bitenler de hesaba katılabilmelidir. Nikâhı namus kurtarma ve
kurtuluş olarak gören bazıları evlilik sonrası hayali suçlamalarla ve mesnetsiz
iddialarla boşanma davaları açabilmekte ve tazminat ümidi taşımaktadırlar.
Adeta toplum bir çeşit dolandırıcılıkla karşı karşıyadır. Bu işi geçim yolu
yapanlar görülmektedir. Bu tip yapay boşanma örnekleri mahkeme ve savcılıkların
gereksiz yere meşgul edilmesini doğurmaktadır.
Bir ağacı tanıtmak
iki şekilde olur. Tohumu gösterip anlatarak, ağacı gösterip anlatarak. Öğretmen
tohum hükmünde olan mevzuyu izah, tefsir / açıklama, yorum, teşbih / benzetme,
istiare toprağında feyizlendirmeli, dallanıp budaklandırıp meyve verdirmelidir.
Sadece tohumu göstermek; dersi kuru ve cansız yapar. Açıklamalar ve
benzetmeler, dersi; câzip / çekici, zevkli ve canlı bir hale getirir. Öğretmen
konuyu; tohumu göstererek değil; dallı budaklı, meyveli bir ağacı; gözler önüne
sererek anlatmalı.
Öğrenci, hamur
yoğuranın önündeki un gibidir. Söz de su gibi. Öğretmen hamura ne kadar su
gerekiyorsa, o kadar su dökmeli. Öğretmen de, öğrencinin anlayışı nispetinde
konuyu işlemeli.
Öğretmen; gece
gündüz, kendisi için olmasa bile, öğrencileri için çalışmalı. Onların soracağı
bir sorunun altında kalmamalı. Kalırsa vazifesini / ödevini lâyıkı veçhile /
lâyıkı şekilde yapmamış olmanın ızdırap ve acısını duymalı. Öğrenciyi kendi
dalında, içtimaî / sosyal mevzu ve konularda;
sağa sola yalpalamaya fırsat vermeyecek şekilde yetişmeleri ve bunun
için, gereken bilgilerle donatılmaları için, evvelemirde kendisinin donanmış
olması gerektiğini hiçbir zaman unutmamalı.
Çocukları eğitmek;
onları kendimize benzetmek demek değildir. Onları, gerektiği gibi
yetiştirmektir. Hz. Ali’nin: “Çocuklarınızı yarınlara göre yetiştiriniz.” veciz
sözünü öğretmen her zaman
hatırlamalıdır.
Hz. Peygamber;
tebliğ edeceği / duyuracağı bir hakikat ve gerçeği beyan etmezden önce,
dikkatleri çekecek, merak uyandıracak, soru sorduracak bir üslûp kullanırdı.
Böylece zihinleri hazırladıktan sonra, esas hakikatin tebliğine / sunumuna
geçerdi. Bu metot ve usul sayesinde öğretilenlerin; zihinde kalması sağlanmış
olurdu.
Öğretmen talebeye
değer vermeli. Öğrenciyi adam yerine koymalı. Öğrencinin iyi tarafına hitap
etmeli. Problemli çocukları ihmal
etmemeli. Onlara da normal çocuklarmış gibi davranmalı. “İyisin iyisin.” diyerek
iyi olacağını ummaktan asla vazgeçmemeli. Nitekim umulmayan taşın baş yardığı
çok görülmüştür.
Öğretmen;
kırılmaz, gücenmez, alınmaz; âdeta hissiyat ve duygulardan tecerrüt etmiş /
sıyrılmış bir robot gibi olmalı.
Öğretmen her derse
girişte, sanki ilk defa giriyormuşcasına
duyacağı bir heyecanla sınıfa girmeli. Talebenin ilk defa karşısına
çokıyormuşcasına, tertemiz hislerle, sevgi dolu bakışlarla, sınıfa adımını
atmalı.
Öğretmen asla
kızmayacak. Asla sinirlenmeyecek. Serapa / baştan başa sabır, vekar ve
ağırbaşlılık içinde bulunacak. Öğrenciyi rencide edici / incitici lâfız ve söz
asla sarf etmeyecek.
Üç sınıf talebe
vardır: 1. Vasat / ortanın üstünde, 2. Vasat / ortanın altında, 3. Vasat /
orta. Öğretmen orta tabakaya hitap etmeli. Eğer 1. Grubun derecesinde dersi
anlatırsa, üçte ikisi dersi anlamaz. İkinci gruba hitap ederse, 1. Grubun
nazarında istihza ve alaya sebebiyet verir. Öğretmen 3. Gruba hitap etmeli. Ki
her gruba faydalı olsun.
Dersin keyfiyetini
öğretmen iyi belirtmeli. Yani derste öğrencinin neyi görmesi gerektiğini
öğrenciye hatırlatmalı. Dikkatini iyice çekmeli. Öğrencinin isteneni görmesini
sağlamalı. Öğrenciyi teyakkuz / uyanık hale getirmeli. Uyarmalı. Tabiri caizse,
zihnen alarma geçirmeli. Öğrenciyi dersi dinler hale getirmiş olduğu için,
artık derse başlayabilir.
Öğretmen talebenin
bakıp görmesini, duyup işitmesini, bilip anlamasını sağlamalı. Çünkü bakıp da
görmeyen, duyup da işitmeyen, bilip de anlamayan talebe; mâlûmat sahibidir ama
ilim sahibi değildir. Zira çok şey bilmek mâlûmattır ama, az bildiğini çok iyi
bilmek. Yani içselleştirmek; işte ilim budur.
Öğretmen kötü
söylerse, iyi öğrenciler de gücenir, kırılır. Öğretmen iyi söylerse, kötü
öğrenciler de memnun olur. Tasavvuf ehli “Işığı söndür!” demenin bile, incitici
bir algı doğuracağı endîşesiyle, bu isteklerini şöyle ifade ederlerdi: “Oğlum
ışığı dinlendir.” Ne ince bir davranış değil mi?
Öğretmen “Bâtıl
(yanlış) şeyleri iyice tasvîr, safi zihinleri idlâldir (bozar).” düstur ve prensibini
de unutmamalı.