Oruç Hakkında İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. ABDULAZİZ BAYINDIR ile Konuştuk.

36

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, ‘Oruç nedir’
sorusuyla başlayabilir miyiz?

Dr. Abdulaziz Bayındır: Orucun Arapçası savm / sıyam’dır. Oruçla
ilgili âyetlerde sıyam, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durma anlamındadır.
Allah Teâlâ oruçla ilgili dört âyette bütün kuralları koymuş ve sonunda şunu
söylemiştir:

Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki
kendilerini yanlışlardan koruyabilsinler.” (Bakara 2/187)

Allah’ın koyduğu sınırları
aşanların cezası şu âyette açıklanmıştır:

Kim koyduğu sınırları aşarak
Allah’a ve Resulüne/Elçisinin getirdiği âyetlere baş kaldırırsa Allah onu,
ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”
(Nisa 4/14)

Çetinoğlu: Buna rağmen sınırlar
aşılıyor mu?

Bayındır: Aşılıyor. Mezhepler, oruç konusunda sınırları aşmakla
yetinmemiş oruca, bir takım ekleme ve çıkarmalar da yapmışlardır.

Çetinoğlu: Örneklemeniz mümkün
mü?

Bayındır: Tasdik Açısından Oruç: Tasdik, Kur’ân’ın önünde bulduğu
ilahi kitapları doğru kabul etmesidir. Orucun, önceki kitaplarda da olduğunu
gösteren âyet şudur:

Ey inanıp güvenenler! Oruç,
sizden öncekilere (görev olarak) yazıldığı şekliyle size de (görev olarak)
yazıldı ki kendinizi koruyabilesiniz.” (Bakara 2/183)

Oruç günleri ile ilgili olarak da
şöyle buyurmuştur:

(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). (Bakara 2/184)

Peş peşe eklenmiş” anlamı
verdiğimiz madûdât, madûde’nin çoğuludur. Birbirine eklenmiş anlamına gelir.
Arapçada çoğul, üç ve daha fazlasını ifade eder. Daha fazlasının sınırı yoktur.
Sonra Allah o günlerin vaktini şöyle açıklamıştır:

(O günler) Ramazan ayıdır.
İnsanlığa rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o
Furkan’ın indirildiği aydır. (Bakara 2/185)

Böylece bize ve bizden önceki
ümmetlere farz kılınan orucun Ramazan ayında tutulan oruç olduğu açıklanmış
oldu. Zaten Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah Nuh’a ne buyurmuşsa onu,
sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya
ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun, bu konuda bölünüp
parçalanmayın. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır gelir. Allah doğru tercihte
bulunanı kendi tarafına alır, doğruya yöneleni de kendine yönlendirir.” (Şûrâ
42/13)

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
âyetlerde neler var?

Bayındır: Birincisi oruç tutulan günlerin gecelerinde karı-koca
ilişkisinin helal kılınmasıdır. Başlangıçta Ramazan ayı boyunca karı-koca
ilişkisi yasaktı. Bazıları bu yasağa uymayarak Allah’a karşı suçlu duruma
düşmüşlerdi. Âyetin şu hükmüyle yasak kalktı:

“Allah kendinize ihanet
ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla
birleşebilirsiniz.”

İkincisi de yatsı vaktinin
çıkmasından sonra başlayan yeme içme yasağının ikinci fecre yani sabah namazı
vaktinin girmesine kadar kaldırılmasıdır. Âyetin ilgili bölümü şöyledir:

Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi
kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için.

Berâ b. Âzib şöyle demiştir:
“Birisi, akşam yemeğini yemeden uyursa gece boyunca ve ertesi gün güneş batana
kadar bir şey yiyip içmesi helal değildi. ‘Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı.’ âyeti herkesi çok sevindirdi. Şu
da indi: “Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam
seçilinceye kadar yiyin, için.”

Yatsı vakti, alacakaranlığın
bitmesi ile birlikte biter.

Çetinoğlu: Oruç ibâdetinde
tahrif de söz konusu olabiliyor…

Bayındır: Sözü tahrif, iki tarafa yüklenebilecek anlamı, kötü
niyetle bir tarafa çekmektir. Oruç konusunda fazlası yapılmış, bir âyet
parçalanarak ortadan bir parça alınmış ve ondaki bir kelimenin anlamı da
bozularak yanlış algılar oluşturulmuştur. Âyet şöyledir: 

“(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Orucu tutabilenlerin bir çaresizi
doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek bir
iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya
yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara 2/184)

Çetinoğlu: Nasıl tahrif
edilmiş?

Bayındır: Âyet şu üç parçaya ayrılmıştır:

1- “(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun.

2- Orucu tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek
bir iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur.

3- Bilseniz oruç tutmanız sizin
için daha iyidir.”

Ayetin başı ve sonu ile ilişkisi
koparılarak alınan parça şurasıdır: 

“(Orucu) tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye verme görevi vardır.”

Tefsir âlimi Zemahşerî’nin
yaptığı açıklamalar şöyle özetlenebilir:

“Oruç tutmaya gücü yetenler,
özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa bir çaresizi doyuracak kadar fidye
vermelidirler.” Baştan böyleydi. Oruç farz kılınmış ama alışamamışlardı, zor
gelmişti. Âyetin bu bölümüyle onlara, oruç tutmayıp yerine fidye verme ruhsatı
verildi.”

Zemahşerî ve diğer tefsirciler
âyete “özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa” sözünü eklemek zorunda
kalmışlardır. Yoksa âyete yukarıdaki anlamı vermeleri mümkün olmazdı. Onları bu
yola sürükleyen, şu rivâyet ve benzerleridir:

“Ramazan geldi, insanlar
zorlandılar. Gücü yettiği halde oruç tutmayıp her gün bir çaresizi doyuran
tutmadı. Sonra oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” sözü bunu nesh etti ve
oruç tutmakla emrolundular.”

Âyeti parçalamadan ve ekleme
yapmadan okuyan herkes, oruç tutmama ruhsatının sadece hasta ve yolculara
verildiğini, onların da o onu daha sonra kaza etmeleri gerektiğini görür.

Âyetin ikinci bölümünün birinci
bölümle ile bağı koparılsa bile oradan, oruç tutabilecek güçte olanların oruç
tutmayıp fidye verebileceği anlamı çıkarılamaz.

Âyette yer alan, “Bilseniz oruç
tutmanız sizin için daha iyidir.” ifadesi ile de herhangi bir hüküm nesh
edilemez. İki şeyden birinin daha iyi olması öbürünün kötü olduğunu göstermez
ki âyetin bu bölümü, diğer bölümünü nesh etmiş olsun.

Böyle bir yanlış kabul edilemeyeceği
için inanılmaz bir yanlış daha yapılarak daha büyük bir tahrife gidilmiştir.
Zemahşerî’nin bununla ilgili iddiaları da şöyle özetlenebilir:

Âyetin ikinci anlamı “içinde
bulundukları sıkıntı ve zorluklara rağmen oruç tutanlar” şeklindedir. Bunlar yaşlı
ve âciz kimselerdir. Bunlar oruç tutmaz fidye verirler. Bu durumda bu hüküm
sabittir, nesh edilmiş değildir.”

Âyete bu anlamı verebilmek için
tefsirciler, “(orucu) tutabilecek güçte olanların” şeklinde anlam verdikleri
bölümündeki yutîkûne nin anlamını, “Çaba gerektiren ve zorlanılan bir yükün
altına girme” şeklinde değiştirmişlerdir. Aynı yola girenlerden Râgıb
el-İsfahânî (ö. 502 h.) tâkat kelimesine “insanın meşakkatle/güçlükle
yapabileceği şey” anlamını yükler ve buna şu âyeti delil getirir:

Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz
yükü bize yükleme!

Takat kelimesinin anlamının
“meşakkat” olduğu doğru ise âyetin meâli şöyle olur:

Rabbimiz! Meşakkat çekmeden
yapabileceğimiz bir yükü bize yükleme!

Böyle bir anlam olamayacağı için
el-İsfahânî âyetteki olumsuzluk eki olan lâ’yı yok sayar ve meşakkat kelimesini
de kullanmadan açıklamayı şöyle yapar:

Rabbimiz! Yapılması zor olan şeyi
bize yükleme!

İddiasında haklı olsaydı
olumsuzluk eki olan lâ’yı yok saymaz, âyeti şöyle açıklardı:

Rabbimiz! Yapılması zor olmayan
şeyi bize yükleme!

Bütün bunlar tâkat kelimesini
tahrif için ne kadar zorlanıldığını gösterir. 

Bu anlam, âyetteki şu ifadeyle de
çelişir: “Bilseniz oruç tutmanız sizin için daha iyidir.”

Gücü yetmeyen birinin oruç
tutması daha iyi olabilir mi? Çünkü şöyle bir âyet vardır:

Allah, hiç kimseye gücünün
üstünde bir sorumluluk yüklemez. (Bakara 2/286)

Oruçla ilgili yukarıdaki âyeti
doğru anlamak için âlim olmaya gerek yoktur ama âyeti bu şekilde tahrif etmek
ancak âlimlerin yapabileceği bir iştir.

Çetinoğlu: Fidye – fitre
meselesine de bakabilir miyiz Hocam?

Bayındır: Fidye, kişinin sıkıntıdan korunmak için ödediği bedeldir.
Bakara 184. âyette geçen şu ifade ile Ramazan orucunu tutan herkese fidye yani
fitre ödeme sorumluluğu yüklenmiştir:

 “Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak
kadar fidye (fitre) verme görevi vardır.”

Fitre verme görevi, Ramazan’ın
bitimiyle birlikte doğar. Daha önce ölenler, orucu tutabilmiş sayılmayacakları
için onların böyle bir görevi yoktur. İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre
“Allah’ın Elçisi fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek boş ve çirkin sözler
için bir temizlik ve çaresiz kalan kişiler (miskinler) için yemek olsun diye
farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât
olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.”

Abdullah b. Ömer demiştir ki;
“Allah’ın Elçisi aleyhisselam fıtır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına,
hüre ve esire, hurmadan bir sa’ veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı.
İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi.”

Fitreyi farz kılan âyettir. Çünkü
“Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi
vardır.” cümlesi, isim cümlesidir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Yani
Ramazan orucu ile yükümlü olan herkes, fitre vermekle de yükümlüdür. Allah’ın
Elçisi’nin yaptığı, âyetteki bu hükmü insanlara bildirmektir. Ama âyete yanlış
anlam vermede görüş birliği eden mezhepler, onun fitre ile ilgisini
görmemişlerdir.

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
olarak başka değişikliklerin yapıldığından da söz ediliyor…

Bayındır: Oruca yapılan ilave ve çıkarmalar var:

Orucun her ayrıntısı Allah
tarafından açıklanmış ve sonunda “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara
yaklaşmayın” (Bakara 2/187) uyarısı yapılmış olmasına rağmen sınırlar sadece tahrif
ile yetinilmemiş ona ilave ve çıkarmalar da yapılmıştır. Orucun kazası ve
keffâreti ile adetli ve lohusa kadına orucun yasaklanması bunlardandır.

a- Orucun Kazası ve Keffâreti

Allah Teâlâ oruç tutmama
ruhsatını sadece hasta ve yolculara vermiş ve şöyle demiştir:

“(Oruç günleri) İnsanlığa rehber
olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın
indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de
hasta yahut yolculuk halinde olursa o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç
tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı
tamamlamanız, (orucun bittiği gün) sizi buna yöneltmesine karşılık (Bayram
namazında) Allah’ı tekbirlerle anmanız ve ona karşı görevinizi yerine
getirmeniz içindir.” (Bakara 2/185)

“Bunlar, sayıyı tamamlamanız
içindir” ifadesi, hasta ve yolculara tanınmış bir ayrıcalığı gösteriyor. Allah,
oruçla ilgili ikramını bu iki sınıftan başkasına yapmamıştır.

Ebû Hureyre, Allah’ın Elçisi’nin
(s.a.v) şöyle dediğini rivâyet eder: “Allah’ın verdiği ruhsat olmadan
Ramazan’da bir gün oruç yiyen kişi bir yıl oruç tutsa bile borcunu ödeyemez.”

Âyet ve hadis açık olsa da
mezhepler, bir delile dayanma ihtiyacı duymadan Ramazan’da özürsüz olarak oruç
tutmayan birinin onu kaza etmesinin farz olduğunda ittifak ederler. Bununla da
yetinmez, Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki rivâyete dayanarak Ramazan günü,
kadının cinsel organından ilişkiye giren erkeğe keffâret gerektiğinde de
ittifak ederler.

“Bir kişi, Allah’ın Elçisi’ne
(s.a.v) geldi ve “Ben bittim!” dedi. Neyin var? deyince: ‘Ramazan’da eşimle
ilişkiye girdim’ dedi. ‘Bir esir bulabilir misin?’ dedi; ‘Hayır!’ dedi. ‘İki ay
aralıksız oruç tutabilir misin?’ diye sordu, ‘Hayır!’ dedi. ‘Çaresiz durumdaki
60 kişiyi doyurabilir misin?’ diye sordu; o yine: ‘Hayır!’ dedi. O sırada
Ensar’dan bir kişi, içinde hurma olan bir küfe getirdi. ‘Bunu götür, sadaka
olarak dağıt!’ dedi. ‘Benden ihtiyaçlı birine mi ey Allah’ın Elçisi! Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, buranın iki kara taşı arasında bizden
ihtiyaçlı bir aile yoktur.’ dedi. ‘Git onu ailene yedir’ dedi.”

Bu rivâyette Nebî’miz, soru soran
kişiye bir görev yüklememiş aksine onu ödüllendirmiştir. Mezhepler âyetleri
esas alsalar, Nebî’mizden geldiği söylenen rivâyetleri âyetler ışığında değerlendirselerdi
bu olayın oruç bozma ile değil, zihâr Keffâreti ile ilgili olduğunu görürlerdi.

Çetinoğlu: Hocam konunun
uzağında olanlar için zihar kelimesini açıklar mısınız?

Bayındır: Zihâr, kişinin eşine “sen bana annemin sırtı gibisin”
diyerek cinsel yönden onu annesi konumuna sokmasıdır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:

İçinizden, eşleriyle zihâr
yapanların eşleri, onların anaları değildir. Anaları, sadece kendilerini
doğuranlardır. Onlar kesinlikle, çirkin ve yalan sözler söylüyorlar. Ama Allah,
kusurları görmez ve çokça bağışlar.

Eşleriyle zihâr yaptıktan sonra
sözünden dönenler, onlarla ilişkiye girmeden önce bir boynu büküğü /esiri
özgürlüğüne kavuşturmalıdırlar. Bu size verilen öğüttür. Allah yaptıklarınızın
iç yüzünü bilir. Esir bulamayan, eşiyle birleşmeden önce peş peşe iki ay oruç
tutmalıdır. Buna gücü yetmeyen altmış miskini/çaresizi doyurur. İşte bu,
Allah’a ve elçisine inanıp güvenmeniz içindir. Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır; bunları görmezden gelenlere (kâfirlere) acıklı bir azap vardır.”
(Mücadele 58/2-4)

Eğer mezhepler, oruç keffaretine
delil aldıkları rivâyeti, olayı yaşayan kişiden dinleselerdi onun zihâr
Keffâreti ile ilgili olduğunu, net bir şekilde görürlerdi. Rivâyet şöyledir:

Süleyman b. Yesâr, Seleme b.
Sahr’ın şu sözünü rivâyet etmiştir: “Kadınlar beni, kimseyi etkilemedikleri
kadar etkilerler. Ramazan geldi eşimle, suçlu sayılacağım bir iş yapmaktan
korktum ve Ramazan bitene kadar onunla zihâr yaptım. Bir gece bana ikramda
bulunurken bir yerleri açıldı, dayanamayıp üstüne atladım. Sabah olunca
halkımın yanına çıktım, durumu haber verdim ve ‘Allah’ın Elçisi’ne birlikte
gidelim’ dedim. ‘Hayır, vallahi!’ dediler. Nebî’ye (s.a.v) ben gittim, durumu
anlattım. ‘Bunu yapan sen misin Seleme?’ dedi. İki kere: ‘Evet o, benim ey
Allah’ın Elçisi, sen Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmünü ver, ben sabrederim’
dedim.

-Bir boynu büküğü (esiri)
hürriyetine kavuştur?” dedi.

Boynumun üstüne vurarak “Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, bundan başka egemen olduğum bir boyun
yok!” dedim.

İki ay aralıksız oruç tut. dedi.

Başıma gelen oruçtan gelmedi mi?
dedim.

O zaman bir vesk hurmayı
miskin/çaresiz kalmış altmış kişiye paylaştır!” dedi.

Seni gerçek bilgilerle gönderene
yemin ederim ki, aç acına sabahladık, yiyecek bir şeyimiz yok, dedim.

“Züreyk oğullarının
sadakalarından /zekâtından sorumlu kişiye git, sana zekâttan versin, bir vesk
hurmayı altmış miskine/çaresize paylaştır, artanı da sen ve ailen yiyin!” dedi.

Halkıma döndüm dedim ki: “Sizin
yanınızda sıkıntı ve çözümsüzlük bulmuştum ama Nebî’mizin yanında hoşgörü ve
güzel bir çözüm buldum. Size sadaka vermemi emretti.”

Bu rivâyet hem oruç hem de
zihârla ilgili âyetlere tam uymaktadır. Ramazan gecelerinde karı-koca
ilişkisinin haram olduğu dönemde Seleme b. Sahr eşiyle ilişkiye girmekten
korktuğu için zihâr yaparak kendini engellemeye çalışmış ama başaramamıştır.
Olanları Nebî’mize anlatınca onun: “O sen misin Seleme?” demesi, Seleme’nin
de:  “Evet o, benim!” demesi, Bakara 187.
âyetteki şu hükmün inmesine sebep olan kişilerden birinin Seleme olduğunu
gösterir:

“Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz
de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de
yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz.”

Zihârı erkek yaptığı için
Seleme’nin eşine bir sorumluluk yüklenmemiştir. Olayı bizzat yaşayanın
anlattığı bu rivâyet ile âyetler arasında tam bir uyum varken mezheplerin,
orucun kazası ve keffâreti konusunda sınırları aşmaları kabul edilebilir değildir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Allah râzı olsun.

Dr. ABDÜLAZİZ
BAYINDIR:

1951’de
Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul
Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva
Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı.
1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî
toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme
Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam
İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent
oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku
Profesörü oldu. Temel İslâm Bilimleri adı altında İslam Hukuku Ana Bilim Dalı
Bölüm Başkanlığını yürüttü.

1993’te
Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Dr.
Abdulaziz Bayındır, evli ve dört çocuk babasıdır. 2018 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliğinden emekli oldu. Halihazırda
Süleymaniye Vakfı Başkanlığını yürütmektedir.

Eserleri:
*Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar *Bedir Savaşı ve Kader *Kur’ân’da
Beşer ve İnsan. *Para Piyasası ve Mal Piyasası. *İslam İktisadı. *Faizcilerin
Davranış Tarzı,.Kur’ân ve Sünnet’te Faiz. *Allah’ın Koyduğu Sınırların
Aşılması ve Oruç Örneği. *Mirasta Haleflik Dede Yetimliği. *Kur’ân’ı
Değersizleştirme Çalışmaları. *Namazlarda Okunan Dua ve Zikirler. *Ruh,
Allah’tan Gelen Bilgi ve Bilgiyi Değerlendirme Yeteneği. *Kitabı Tahrif.

Önceki İçerikSapanla Uçak Düşürmek
Sonraki İçerikBizim Çocuklar
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.