Hem
dünya tarihinde ve hem de Türkiye tarihinde devlet adamları, siyasiler ve
ünlülerin cinsel skandalları hep var oldu, olmaya da devam ediyor.
Bunların
çoğundan bizim haberimiz olmuyor fakat bazı kişiler bu konularda çok fazla
bilgiye sahip olabiliyor.
Ünlü
psikiyatrist Rahmetli Prof. Dr.Ayhan Songar bir sohbetimizde, “İstanbul’da
yaşayan ünlülerin özel hayatlarına dair bildiklerimi açıklayabilsem duyduklarınıza
inanamazsınız” demişti. (Hekim olarak vakıf olduğu bilgileri
açıklayamazdı.)
Geçmişte İstanbul Belediye Başkanlığı ve Valilik yapmış çok ünlü bir şahsın
bahçıvanı ile homoseksüelilişkisine dair anlattığı bir olay
fıkra gibi idi.
Cinsel
tercihleri veya yasal olmayan cinsel ilişkileri açığa çıkanların bir kısmının
siyasi hayatı biterken, bazıları bu badireleri zorlanarak da olsa
atlatabiliyor.
Bu
tür özel bilgilere sahip olanların sadece psikiyatristler olmadığı, “suç
örgütü lideri” denilen kişilerin de bu bilgilere vakıf olduğu anlaşılıyor. Sedat
Peker’in tivitlerinde “psikiyatrist” unvanını kullanmaya başlaması tesadüf
olmasa gerek.
****
Bıll
Clınton
1998’de,
ABD E. Başkanı Bill Clinton’un, Oval Ofis’te genç stajyer Monica
Lewinsky ile aşk yaşadığı ortaya çıktı. Önce iddiaları reddetse de sonradan
ilişkisini itiraf etti. “İlişkisini yalan söyleyerek gizlemekten”
suçlandı. ABD senatosunda yapılan yargılamada, tüm halktan özür diledi. ABD
tarihinin en başarılı Başkanlarından biri olan Bill Clinton kamuoyuna
saçılan bilgilerle rezil oldu. Fakat Başkanlık görevine devam edebildi.
Fransa’da Sarkozy’nin, İtalya’da Berlusconi’nin eşlerini aldattıkları
açığa çıktı. Fakat bu toplumlar bu tür ilişkilere daha toleranslı
olduğu için siyasi hayatları pek etkilenmedi.
****
Adnan
Menderes
Adnan
Menderes’in Başbakan olduğu dönemde kendisinden 25 yaş küçük ve
evli olan opera sanatçısı Ayhan Aydan ile ilişkisi Yassıada
yargılamalarında tutanaklara geçti.
Ancak
bana göre en affedilmez ilişkisi, dönemin İstanbul İl Emniyet Müdür
Vekilinin eşi, “erotik roman yazarı” Suna Sözen ile olanıydı. İlişkileri
başladığında Menderes 62, Suzan Sözen 32 yaşındaydı… Emrindeki Emniyet Müdürünü
göreve gönderip, karısı ile O’nun evinde birlikte olması ahlaki değerlerin en
rezil şekilde çiğnenme örneği idi. Hatta iddialara göre Başbakan bazen çat kapı
eve gelince Emniyet Müdürü koca bir odaya çekilir, karısı ile Menderes’i baş
başa bırakırmış.
Bu
konuda yazılanlara hiç kimse “iftiradır, böyle bir şey olmadı” diyemedi. Ocak
ayında kaybettiğimiz duayen gazeteci Tanju Cılızoğlu ile bir
sohbetimizde bu konu gündeme gelince; “Ben o sıralarda genç bir muhabirdim. İstanbul
Emniyet Müdürünün Teşvikiye’deki evinin önünde çok nöbet tuttum. Başbakan
Menderes’in eve giriş ve çıkışını defalarca gördüm” demişti. Adnan Menderes
Yassıada’da yargılanırken Suna Sözen ifadelerinde Menderes’le
ilişkilerine dair geniş bilgiler verdi.
Menderes’in
bu ilişkilerini öğrenen CHP’nin yetkilileri bir dosya halinde İsmet Paşa’ya
sunarlar. “Efendim, siyasi kampanyamızda kullanalım” teklifini, CHP lideri İsmet İnönü “Bu O’nun özel hayatıdır” diyerek reddeder.
****
Hasan
Fehmi Güneş
Dönemin
İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, 1979 yılında şarkıcı Aynur Aydan‘ın
Beşiktaş’taki evine girerken, objektiflere yakalandı. Evli olan Hasan Fehmi
Güneş, bu ilişkinin ortaya çıkması nedeniyle bakanlık görevinden istifa
etti.
****
Aldatılan
Eş Olmasa İski Skandalını Öğrenemeyecektik
1990’lı
yılların başlarında İstanbul susuzlukla boğuşuyordu. İstanbul’un içme suyu
temin etmekle görevli kurumu İSKİ’nin Genel Müdürü Ergun Göknel’in, kurumun
ihalelerinde yolsuzluklar yaptığı ortaya çıktı. Yolsuzlukları ortaya çıkaran
ise eşi Nurdan Erbuğ’du. Çünkü eşinin kendisini, sekreteri Feray
Işık ile, aldattığını öğrenmişti.
****
Deniz
Baykal
Dönemin
CHP lideri Deniz Baykal, internet yoluyla yayılan, gizli kamera ile
tespit edilmiş uygunsuz görüntüleri ile gündeme geldi. Baykal
“komplo” dedi ancak 10 Mayıs 2010’da genel başkanlık görevinden
istifa etti.
Başbakan
ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan mitinglerde bu olayı tepe tepe
kullandı. “Bu O’nun özel hayatıdır” diye eleştirenlere de mitinglerde
haykırarak cevap verdi:
“Kendi
eşiyle değil ya! Bu özel değil, bu genel geneeel! Bu genel bir
ahlaksızlıktır başka bir şey değil.”
****
10
Mhp’li Yönetici
Bir
başka seks kaseti olayı da 2011 genel seçimine sadece birkaç hafta
kala patlak verdi. Uygunsuz görüntülerle yapılan şantaj 10 MHP üst
düzey yöneticisinin istifasına yol açtı. İstifa eden yöneticiler 12 Haziran
2011’de yapılacak olan seçimlerdeki milletvekili adaylıklarından da çekildiler.
*********************************
Yeter
Ki Özel Hayat Devlet Ve Siyaseti Etkilemesin
Siyasiler,
devlet adamları ve üst düzey bürokratlar da insan. Bunların içinde de özel
hayatında aldatma, çapkınlık ve hatta cinsel sapkınlık gibi olayların
içinde olanlar olabiliyor.
Ancak
bu kesimin “sadakatsizliği” bizim gibi birçok toplumda hoş
karşılanmıyor.
Bazı
toplumlar bunları “eşine verdiği sadakat sözünü tutmayan milletine verdiği
sözü de tutmaz” diye değerlendiriyor.
Bazıları
eşine ve topluma “yalan söyleyen devlet adamını güvenilmez” buluyor.
Bazıları
da dini ve ahlaki değerlerine aykırı buluyor.
Ancak
nefsine kapılarak gayrimeşru ilişkilere giren bu insanlar, ilişkileri
deşifre olunca şantaja açık hale geliyor.
Şantaj
kasetleri ve diğer deliller ortaya saçılmasın diye en
sert şekilde eleştirdikleri rakiplerinin güdümüne girmeye, kendi değerlerine ihanet
etmeye başlıyor. Ülkenin aleyhinde olan siyasi karar ve eylemlere destek
veriyor.
Bu
yüzden bu tür skandallara“özel hayatıdır” deyip geçemiyoruz.
Bazıları bir milletin kaderini değiştirebilecek kadar ağır sonuçlara sebep
olabiliyor.
Anadolu Selçuklu
Devleti’nin Moğol baskısı altında kalması, hudut bölgelerinde bulunan uç
beylerine daha serbest hareket etme imkânı sağlamıştı. Bunlardan birisi olan
ve Karacadağ, Söğüt, Domaniç havalisinde faaliyet gösteren Kayı Aşireti’nin
reisi olan Osman Bey, kısa sürede müstakil olarak hareket etmeye başlamıştı.
Faaliyet sahası olarak Bizans’ın Bitinya’daki topraklarını kendisine hedef seçen Osman
Bey, elde etmiş olduğu bölgelerde kendi adını taşıyacak olan Beyliği’ni
kurmuş ve kısa sürede bu devletin aleyhine topraklarını genişletmişti.
14. yüzyılın
başlarında, Osmanlıların büyük bir güç olarak ortaya çıkışı, Anadolu târihinin
önemli olaylarından birisidir. Nitekim bu hususla ilgili olarak çağdaş
müelliflerden Nikeforos Gregoras, ‘Bizans İmparatorluğu doğu bölgesini görmezlikten
geldiği için, Bitinya bölgesindeki
birçok şehir ve bölge, Türklerin eline geçti.’ demektedir.
Bu sırada
Osmanlıların bölgede bir güç olarak ortaya çıkmasında, dış şartlar bakımından
önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; İran ve Anadolu’da hâkim İlhanlı
Devleti’nin çöküşü, Türkmen Beyliklerinin yükselişi, Latin koloni
devletlerinin 1204–1320 döneminde siyâsi-ekonomik baskısı sonucu Bizans’ın
çöküşü ve Rumlar arasında Kantakuzenos gibi Türklerle işbirliği yapmak isteyenlerin
ortaya çıkması, Bizans’taki saltanat mücadelesi, 1396’ya kadar batı
Hıristiyan âleminde Haçlı Seferi organizasyonunun yapılamaması, Batı
Anadolu’daki Türkmen Beyliklerinin özellikle Aydınoğulları Beyliği’nin
yükselişi ve Orhan Bay ile temasa geçmesi, Balkanlarda Sırp ve Bulgar
devletlerinin parçalanması ve Osmanlıların 1352’den itibaren Venedik ve
Latinlere karşı Cenevizlilerle ittifak kurmalarıdır.
Özellikle Moğol
etkisinin çok az hissedildiği Antalya-Sinop hattının, başka bir ifadeyle
Kızılırmak’ın batısındaki bölgede bulunan ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin
etkisini kaybetmesiyle filizlenen Türkmen Beylikleri içinde, Osmanlıların
müstesna bir yeri vardır. Nitekim fütuhat bölgesine açık olması sebebiyle,
Anadolu’da bulunan gaziler, öncelikle geçimlerini temin etmek, arkasından
gazâ hareketlerinde bulunmak maksadıyla, Marmara uç bölgesine yoğun bir
şekilde göç etmeye başladılar. Bu durum yeni fetih bölgeleri aramalarına
sebep olmuştur.
Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI
Oğuz Çetinoğlu:Osmanlıların
Rumeli’ye geçiş ve ilk fetihler hakkında bilgi lütfeder misiniz Hocam?
Prof. Dr. Mehmet
İnbaşı: Osmanlı kuvvetleri, ilk defa 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra,
Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak Rumeli ile karşı karşıya gelmişlerdir. Zaman
zaman da Bizans’ı tazyik maksadıyla küçük gruplar halinde Rumeli’ye geçiş
yapmaları, Türklerin Rumeli’yi görmelerine ve tanımalarına imkân sağlamıştır.
1341 yılında Bizans İmparatoru 3. Andronikos’un vefatı ile
tahta geçecek olan oğlu 5. Ionnes Paleologos’un çok küçük yaşta olması
sebebiyle, kendisine vasi olarak tâyin edilen Domestik Kantakuzenos, kısa bir
süre sonra iktidarı ele geçirebilmek için faaliyete girişmişti. Kantakuzenos
ile meşru vâris Ionnes arasında başlayan saltanat mücâdelesinden Türkmen
Beylikleri, özellikle de Osmanlı Beyliği istifade etmiştir. Çeşitli beyliklere
mensup Türkler, paralı asker veya müttefik sıfatıyla Bizans’ın saltanat
mücâdelesinde tam anlamıyla taraf oldular. Kantakuzenos, önce Aydınoğlu Umur Bey , onun da tavsiyesi üzerine Orhan
Bey ile temasa geçerek rakiplerine karşı üstünlük elde etmiştir. Orhan Bey ile
olan bu dostluk ve ittifak, Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmesiyle daha
da artmıştır. 1345 baharından beri Osmanlılar, Kantakuzenos’un müttefiki olarak
Balkanlarda faaliyette bulunmaya başlamışlardır. Bu dönemde Karesi
Beyliği’nde meydana gelen iç
karışıklıklardan istifade eden Orhan Bey, bu mücâdeleye müdahale etmiştir.
Böylece 1345’te Karesi ilhakının
Osmanlıların Rumeliye geçişini hızlandırdığı, hatta onların Rumeli’de gün
geçtikçe ilerleyecek fütuhatlarına önemli bir zemin hazırladığı görülmektedir.
Süleyman Paşa , Rumeli’ye geçişin gerek hazırlık safhasında gerekse sefer
sırasında Karesi Beyliği ümerâsından
olup, Osmanlı kaynaklarında Adan Bey’in hizmetinde bulundukları belirtilen Ece
Bey , Fâzıl Bey , Evrenos Bey ve Hacı
İlbeyi gibi beylerin yardım ve
desteklerini görmüştür.
Çetinoğlu:Osmanlıların Balkanlardaki devletlerle ilk teması ne
zaman ve nasıl başlamıştı?
İnbaşı:
Osmanlıların Balkanlar’daki devletlerle ilişkileri, 1340’lı yıllara kadar
dayanmaktadır. Bu târihte Bizans İmparatoru’na rakip olarak çıkan Sırp kralı
Stephan Duşan, Makedonya’yı elde ettikten sonra İstanbul’u ele geçirmek için
Orhan Bey’e bir heyet göndererek anlaşma teklifinde bulunmuştu. Orhan Bey,
menfaatlerine ters düştüğü için bunu dikkate almamıştı. Bizans’taki taht
mücâdeleleri sırasında Stephan Duşan, çıkarlarına uygun olarak Bizans
İmparatoru V. Paleiologos’u, Osmanlılar ise belirtildiği üzere, tahtı elde
etmek isteyen Kantakuzenos’u desteklemişlerdir. Böylece 1352’de Rumeli’ye adım
atan Osmanlılar, Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifâde ile kısa sürede
bölgedeki faaliyetlerini genişlettiler. Gelibolu Yarımadası’nda şehirlerin
etrafındaki bölgelere yerleşen Türk kuvvetlerinin başında bulunan Süleyman
Paşa ile ilgili olarak Gregoras, ‘Bir Osmanlı kolonisinde bulunuyormuş veya
kendi öz yurdunda imiş gibi davranıyordu.’ Demektedir. Aynı yıl içerisinde,
Cenevizliler Türk birliklerini
gemileriyle Avrupa’ya taşıdılar. Ekim 1352’de Türkler, Edirne’nin güneyindeki
Pythion’da Sırpları yenilgiye uğrattılar. Bu sırada Kantakuzenos’un kuvvetleri
arasında Katalanlar ile birlikte Türkler
de vardı. Orhan Bey ile Cenevizliler
arasında yapılan antlaşmayı Kantakuzenos de kabul etmek mecburiyetinde
kaldı. Osmanlıların desteği ile bu savaşı kazanan Kantakuzenos, tahtı elde
etmiştir. Bu hadiseden sonra Sırplar, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi
teşebbüsüne girişmişler, ancak 1355’de Kral Duşan’ın ölümü, bu faaliyeti
sonuçsuz bırakmıştır. Böylece Kantakuzenos, kendisine bağlı olmadığını
düşündüğü şehirleri gözetmek veya Bulgarlar ile Sırpları tehdit etmek için Türk
birliklerini kullanmaya devam etti.
İnbaşı:
Kantakuzenos, Orhan Gazi’nin yardımlarına karşılık Rumeli’de bir üs olarak
Çimpe , Çimbi (Cinbi) / Tsympe Kalesi ve civarını Osmanlılara verdi. Böylece
1352’de Kantakuzenos’un müttefiki olarak Çimpe Kalesi’ne yerleşen Süleyman Paşa , burasını Balkanlarda
yayılma için önemli bir köprübaşı olarak teşkilatlandırdı. Anadolu’dan
getirttiği kuvvetleri yerleştirdi ve böylece Osmanlı Rumeli’sinin çekirdeği
kurulmuş oldu.
Çetinoğlu:Sonraki gelişmeler nasıl oldu?
İnbaşı: Osmanlı
kuvvetlerinin Çimpe Kalesi’ne
yerleşmesinden sonra, 1-2 Mart 1354’te meydana gelen depremde, surları
yıkılan Gelibolu Kalesi ile etraftaki kasaba ve köyler, Türk kuvvetleri
tarafından fethedildi. Kısa sürede
Süleyman Paşa , Anadolu’dan getirttiği kuvvetleri, boşalan bu yerlere iskân
ederek Gelibolu’da önemli bir askerî üs oluşturdu. Gelibolu’nun fethinden sonra
Süleyman Paşa , Rumeli’de sağ, orta ve sol kolda olmak üzere uçlar teşkil
ederek fetih hareketlerini organize etmiştir.
Kantakuzenos, bu Türk ilerlemesi karşısında, Orhan Bey’e
haber göndererek elde ettiği yerleri para karşılığında iade etmesini teklif
etti. Ayrıca kendisi ile İzmit’te görüşmek istediğini bildirdi.
Çetinoğlu: Orhan Bey teklifi reddetmiş olmalı…
İnbaşı: Orhan
Bey, kendisine ittifak karşılığı verilmiş olan Çimpe Kalesi’ni on bin altın karşılığında iade edebileceğini,
ancak Gelibolu ve diğer kalelerin kendi kuvvetleri tarafından fethedildiğini,
bu sebeple de iadesinin mümkün olmadığını bildirdi. Bu sırada Süleyman Paşa,
Malkara, İpsala ve Vize taraflarını ele geçirdi. 1357’de Süleyman Paşa vefat etti.
Çetinoğlu:Süleyman Paşa’nın
vefatı ile fetihlerde duraklama oldu mu?
İnbaşı: Rumeli
fütuhatı bir müddet yavaşladı ise de, Orhan Bey’in diğer oğlu Şehzade Murad ve
Karesi beylerinden Evrenos ve Hacı İlbeyi gibi komutanların gayretleri neticesinde,
yeniden hız kazanmıştır. Ancak erken dönem Osmanlı Vekâyinâmeleri , Rumeli’deki
fetihlerde Karesi Türklerinin etkisinden
ziyade, Süleyman Bey’in kabiliyetleri
üzerinde durmaktadırlar.
Çetinoğlu:Balkan fetihlerinin gelişme dönemleri ne zaman başladı,
nasıl hızlandı?
İnbaşı: Sultan
Birinci Murad’ın saltanatının ilk yıllarında Edirne, 1361’de fethedildi. 4 yıl
sonra da devlet merkezi buraya nakledildi. Osmanlı hükümdarı, Meriç Vâdisi boyunca hareketle 1363’de Filibe’yi zaptetmiş ve Bizans’ı nüfuzu altına almıştı.
Edirne’nin fethinden sonra uçlarda biriken Türkmenlerin Rumeli’ye geçişleri
hızlandırıldı. Balkanlar’daki Türk ilerlemesine karşı Bizans, Papa’dan yardım
istemiş ve 5 Aralık 1366’da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi
ile bir Haçlı Seferi düzenleme teşebbüsüne girişilmiş, fakat bundan bir netice
elde edilememiştir. 26 Eylül 1371’de meydana gelen ve İkinci Meriç veya
Çernomen denilen muharebede, Sırp kralı ve müttefikleri, Osmanlılar tarafından
mağlup edilerek Vukaşin ile Uglyeşa öldürülmüştü. Çirmen Zaferi’nden sonra Batı Trakya’nın, müteakiben
Makedonya’nın zaptı da mümkün olmuştur. Buna karşılık Macar Kralı Layoş,
Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi düzenleme arzusunu açıkça belirtmesine
rağmen bunu, Bulgaristan ve diğer Hristiyan devletleri aleyhine olarak
topraklarını genişletme maksadıyla kullanmak istediğinden, sonuç alınamamıştır.
1371’den itibaren Osmanlı tehdidi, batı için tehlikeli bir boyut aldı. Batı
Hıristiyan dünyasında papanın öncülüğünde, bir Haçlı Seferi düzenlemek için pek
çok görüşme ve pazarlıklara rağmen neticesiz kalmıştır.
Evrenos Bey ve Halil
Hayreddin Paşa’nın başarılarından sonra,
Vardar Nehri vadileri Osmanlı
kuvvetlerine açılmış ve Vardar’ın
doğusu Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 1372’de Köstendil , 1380’de
Vardar’ın sol sâhilindeki İştip ,
1382’de Manastır ve Pirlepe ve 1385’te de Ohri fethedildi. Bulgaristan taraflarında da
1385’de Sofya, 1386’da Niş’in fethinden sonra artan Türk baskısını önlemek için
bu dönemde Sırp Devleti’ni yeniden kuvvetlendiren Lazar, harekete geçerek
Ploşnik’de önemli bir Türk kuvvetini mağlup etti. 1389’a gelindiğinde bile,
Osmanlı tehdidinin ciddiyetinin farkına varmalarına rağmen Batı Hıristiyan
âlemi, problemleri ve ticarî kaygıları ile fazlasıyla meşgul, kendi aralarında
bölünmüş durumdaydılar. Buna rağmen Ploşnik
başarısı, Balkan devletlerini ümitlendirmiştir. Bu sebeple Sırp ve
Arnavutların çoğunlukta olduğu Balkan devletlerinden oluşan bir ittifak
kurulmuştu.
Sultan 1. Murad, ordusunun başında İhtiman, Sofya, Köstendil
, Kratova yoluyla Priştine’ye hareket
edip, öncü kuvvetlerin komutanlığına, Gazi Evrenos Bey ile Paşa Yiğit Bey’i tâyin etmiştir. Öncü kuvvetlerini müteakiben
esas Osmanlı Ordusu da Priştine’nin hemen güneyindeki Kosova’ya gelerek düşman
karşısında tertibat aldı. Târihlere Birinci Kosova (Kosovo-Polje) Savaşı olarak
geçen bu harpte, Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazanarak Sırp Kralı ile
müttefiklerini mağlup etmiştir. Sultan Murad, savaş sonunda muharebe alanının
gezerken, padişaha bir elçi gibi yaklaşan Miloş Obiliç adında bir Sırplı
tarafından şehit edilmiştir.
Çetinoğlu:Birinci Murad’ın şehâdeti sebebiyle fetihlerde yeni bir
duraklama dönemi yaşandı mı?
İnbaşı: Daha da
hızlandı. Sultan 1. Murad’ın şehadetinden sonra, Osmanlı tahtına oğlu Yıldırım
Bayezid geçmiştir. Kazanılan Kosova Zaferi’nden
sonra başlayan ve Güney Balkanlar’da genişleyen Türk fetihleri,
Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya kadar uzanmıştır. Yıldırım
Bayezid, 1390 yılının baharında Timurtaş Paşa’yı Lazar ilinin zaptına gönderdi. Aynı zamanda
Evrenos ve Paşa Yiğit Beyler de bölgede fetih yapmakla görevlendirildi.
Bu hususta Hadîdî’de manzum bir kayıt
bulunmaktadır. Buna göre;
‘Cülus eyledi tahta
Yıldırım Han
Atasının yirinde oldu
sultan
Karatova gümüş
madenlerini
Cevahir toptolu
mahzenlerini
Paşa Yiğit Beyi
Üsküp’e saldı
Vidin etrafını Firuz
Bey aldı.’
şeklinde bilgiler yer almaktadır.
Burada da belirtildiği gibi Üsküp , Yıldırım Bayezid
zamanında Paşa Yiğit Bey tarafından
fethedilmiştir. Osmanlı müellifleri fetih hâdisesinden bahsetmekle beraber,
fethin tam olarak târihini vermemektedirler. Batılı müellifler ise, şehrin
fethini 6 Ocak 1392 olarak göstermektedirler.
Çetinoğlu:Fetihler karşısında Hıristiyanların karşı koyma
hazırlıkları olmadı mı?
İnbaşı: Batı
Hıristiyan âleminde, Balkanlardaki Türk ilerlemesine karşılık, 1396’da yeni bir
hareket meydana gelmiştir. Ancak 1396’da Niğbolu’da meydana gelen savaşta, Osmanlıların galip
gelmesine rağmen, Konstantinopolis üzerindeki baskı geçici bir süre için
kaldırılmış oldu. Osmanlılar, 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı koyamayarak mağlup oldular. Bu
sırada Venedik ve Ceneviz gemileri, kalan Türk kuvvetlerini Avrupa’ya taşıyarak
güvenliklerini sağladılar.
Çetinoğlu:Osmanlı’da fetret dönemi başladıktan sonra Balkan fetihlerindeki
gelişmeler nasıl oldu?
İnbaşı: 1403’te
de, Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi ile ittifak kurmaktan ve O’nu
desteklemekten geri kalmadılar. Latinlerin ve Hıristiyan âleminin
duyarsızlığından yakınan Luttrell bu durumu, ‘Verilen tavizlerin ardından Latinler, Osmanlıları Levanten dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye
başladılar ve onu sürekli koruma yolunu seçtiler.’ Şeklinde ifâde
etmektedir. Luttrell’in bu şekildeki ifâdesine rağmen, Osmanlıların elde
ettikleri arazinin stratejik konumu, Çanakkale Boğazı’na hâkim olmaları ve
Karadeniz’e açılan ticaret kolonilerini kontrol etmeleri sebebiyle, Avrupalı
Hıristiyan devletler özellikle de, İtalyan devletlerinden Venedik ve Ceneviz,
ticarî menfaatlerini, çoğu defa kurulacak bir Haçlı ittifakına tercih
etmişlerdir. Bu durum, Osmanlıların lehine bir gelişme olmuştur.
Osmanlılar, Balkanlarda üç koldan ilerlemelerini devam
ettirdiler. Güneyde Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarına, Yunanistan ve
Selanik’e, kuzeyde Bulgaristan ve Sırbistan üzerinden Belgrad’a kadar
ulaştılar. Balkanların fethi, 14. yüzyıl ortalarından yüzyıl sonuna kadar çok
kısa bir sürede gerçekleşti. Şayet Timur tehlikesi ortaya çıkmasaydı,
Balkanların fethi çok daha çabuk olacaktı.
Çelebi Mehmed (1413-1421) zamanında Balkanlarda yapılan
fetihlerde bir duraklama olmasına rağmen, Sultan 2. Murad, tekrar bu hususa
ağırlık vermiştir. Sırbistan, Arnavutluk ve Macarlarla olan mücâdeleler
neticesinde pek çok başarılar elde edilmiştir. Bizans’ın ikinci büyük bir kenti
olan Selanik bu sırada fethedilmiştir. Varna ve 2. Kosova zaferleri ile artık Osmanlılar, Balkanların en büyük
hâkimi olmuşlardı. Fatih’in Bizans’ın merkezi olan İstanbul’u 1453’te
fethetmesi, kendisini Bizans’ın meşru vârisi ilan edip önceki Bizans
topraklarını ele geçirmek için faaliyete geçmesi, Balkanlardaki hâkimiyeti daha
da kuvvetlendirilmiştir. Mora, Bosna, Arnavutluk, Ege adaları ve hatta
Belgrad’ın muhasarasına kadar uzanan fetih hareketi, Fatih’in son dönemlerinde
Pulya seferi ile İtalya’ya uzanmıştır.
Çetinoğlu:Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı ile İkinci Beyazıd
Han dönemine geliyoruz…
İnbaşı: 2.
Bayezid’in Boğdan Seferi ile Osmanlı hâkimiyeti Romanya’ya kadar ulaşırken,
Modon ve Koron’un ele geçirilmesi ile Mora’nın fethi tamamlanmıştır.
Çetinoğlu:Babasının yerine Osmanlı tahtına oturan Yavuz Sultan
Selim Han döneminde Balkanlarda önemli bir gelişme olmadı değil mi?
İnbaşı: Olmadı.
Avrupa’daki Osmanlı hâkimiyeti, Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı zamanında
Rodos ve Belgrad’ın fethi ile yeniden başlamış, Macaristan’ın hâkimiyet altına
alınması, Viyana ve Malta muhasaralarına kadar çok geniş bir yelpazede devam
etmiştir. 16. yüzyılın sonuna kadar diğer hükümdarlar zamanında küçük çaplı da
olsa bazı başarılar elde edilmiştir.
Çetinoğlu:Osmanlı Devleti, fethettiği Rumeli topraklarında nasıl
bir iskân politikası uyguluyordu?
İnbaşı: Orhan Bey
zamanında Rumeli’de başlayan fütuhat hareketi, Osmanlıların kuracakları
imparatorluk için en önemli olaydır. Nitekim Osmanlı cihan devleti bir Balkan
devleti olarak doğdu ve gelişti. Türklerin Balkanlara geçişi ile ilgili olarak
kaynaklarda verilen bilgiler, günümüz târihçileri tarafından çeşitli şekillerde
yorumlanmaktadır. Bunun sebebi, birincil kaynakların olmamasıdır. İnalcık’ın da
belirttiği gibi, bu konuda yorum yapabilmek için Âşıkpaşazâde’nin çok iyi bir şekilde irdelenmesi ve bunun
üzerine, Bizans kaynaklarının da konularak toponomi araştırması yapılması gerekmektedir.
Çetinoğlu:Balkanların fethi konusunda İlber Ortaylı’nın ilgi
çekici değerlendirmeleri var…
İnbaşı: Evet!
Ortaylı; ‘Colin Imber’in Rumeli’ye
geçişle ilgili söylediklerinin ilmî bir dayanağı yoktur. Çünkü gerçekle
ilişkisi olmadığını tespit için, hakikaten gerçeği nakleden verileri bulmanız
lazımdır. Oysa Colin Imber, o sahayı gezmemiştir. Yani vekâyinâmelerdeki
nakilleri, dönemleri sınayacak bir saha araştırması yapmamıştır. Yapıldıkça
bazı şeylerin doğru olduğu anlaşılıyor Yani Halil Beyin ve öbür genç
arkadaşların yaptığı toponomi araştırmalarından vekayinâmelerin bazı anlattıklarının gerçek olduğu
anlaşılıyor… Rumeli’ye geçişle ilgili olarak kaynaklarda yer alan olay,
menkıbedir. Bunun da yaşatılması
gerekir. Çünkü menkıbe , milletlerin târihinde hoş şeyleridir… Yapılan
araştırmalar, Rumeli’ye geçişin hiç de kolay olmadığını, bir dizi olaylara
ihtiyaç duyulduğunu, İtalyan şehirleri ile Bizans’taki iç karışıklıklar sonucu
gerçekleştiğini, üstelik Gelibolu’da bir depremin lazım geldiğini biliyoruz.’
şeklinde, Rumeliye geçişle ilgili olarak şarkiyatçıların yaptıkları tenkitlere
cevap vermektedir.
Çetinoğlu:Osmanlı’da
Fethedilen toprakların iskânı meselesi nasıl hallediliyordu?
İnbaşı:
Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak amacıyla iyi
hazırlanmış bir iskân ve toplu sürgün yöntemi kullanmışlardır. Başıboş
göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak
bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar,
Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk
halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını
yerleştirme amacının yanı sıra, askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını
mecburî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını
azab ve yaya
adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı
Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem
taşıdığı muhakkaktır.
Çetinoğlu:Osmanlı’nın iskân politikası ile ilgili bilgilere
kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?
İnbaşı: Süleyman
Paşa’nın Gelibolu’ya yerleşmesinden
sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan
Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak
kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu
kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de;
‘Gaziler geçdi kâfir
mülküne hoş
Nice kâfir sarayı
etdiler boş
Çün Rumiline geçdi
Müsülmân…
Atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı.
Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle malum ola kim, bu tarafdan feth olunan
hisarlara vilâyetlere ehl-i İslamdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar
içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi.
Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi.
Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sakin oldılar…’
Şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek
mümkündür.
Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır.
Bunlardan Hadîdi’de;
‘…Bir iki gün içinde
daşınub er
İki binden ziyade
geçdi leşger, …
Hem alduk Rumeli’nin
üç hisarın
Tekturtağı, Gelibolı
diyarın,
Gaza içün bize leşger
gerekdür.
Hisarın hıfzı içün er gerektür…’
Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.
Aynı şekilde Neşrî’de
de;
‘…Süleyman Paşa Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep
olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan
hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi.
Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle
gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi. Bir
zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth
içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilâyetinin
halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular…’
Şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.
Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman
ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın 1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye
göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360
yılına ait vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin
kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.
Prof. Dr. MEHMET
İNBAŞI:
1964’te
Kayseri’de doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nü bitirdi. 1995’te ‘Osmanlılar Zamanında Üsküp Şehr’ başlıklı tezi
ile doktorasını tamamladı. 2003’te Doçent, 2008’de Profesör oldu. Halen
Balkan şehirleri ve târihi konusunda çalışmalarını sürdürmektedir.
Yayınlanmış
Eserleri:
1- 17. Yüzyıl Kayseri Avârız ve Cizye
Defterleri, Kayseri 2011
2- 1500 Târihli Kayseri Sancağı Mufassal
Tapu-Tahrir Defteri, Kayseri 2009.
3- Osmanlı İdaresinde Tortum Sancağı
(1549/1650), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2008
4- Balkanlarda Fetih ve İskan / Balkanlar
El Kitabı Cilt 1, Ankara 2006,
5- Ukrayna’da Osmanlılar; Kamaniçe Seferi
ve Organizasyonu (1672), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2004
6- Yörükleri (1544/1672), Erzurum 2000
7- 26. Yüzyıl Başlarında Kayseri, Kayseri
1992.
Verdiği
Dersler
Osmanlı Sosyal ve İktisat Târihi, Lisans,
Edebiyat Fak. / Târih Bölümü
Türkiye İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat
Fakültesi /Târih Bölümü
Avrupa Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü
Osmanlı Medeniyeti Târihi, Lisans Üstü,
Sosyal Bilimer Enstitüsü
İlk gençliğimde kendimi lisanlarla uğraşır buldum. Öğrenmek için,
hâkim olmak için ve dillerin karmaşık yapılarını anlamak için. Farklı
milletlerin farklı sesleri söyleyemediği, daha da önemlisi duymadığını erken
keşfettim. Hani İngilizcedeki “th” sesi var ya. Biz Türkler bunu çıkarmakta güçlük çekiyor, fakat sonunda başarıyorduk. Ama W öyle
değildi. Gayet güzel
İngilizce bilen fakat hâlâ W’yu
duymayan, telaffuz edemeyen dostlarım var.
W zor, orta sertlikteki h de zor
1981’de Suudî
Arabistan’a gittim
ve orada altı yıl öğretim üyeliği
yaptım. Aramco’ya bir öğrenci
grubunu götürmüştük. Bir mühendis,
orada yapıp ettiklerini İngilizce anlatıyordu- hocalık yaptığım okulun da, ona
komşu Aramco’nun da
dili İngilizce idi. Konuşmasının sonunda yanına geldim ve “Türk
müsünüz?” diye sordum. Şaşırarak “Nereden anladınız?” demişti. İngilizcesi
kusursuzdu ama W onu ele veriyordu.
Bir Arap arkadaşıma “Sen
benim vekilim ol” demiştim.
İngilizce cümleye “vekil” kelimesini, nasıl olsa Arapça diye olduğu gibi
yerleştirmiştim. Bir türlü anlamıyordu. Sonunda, “Ha! Wakil!” diye anladığını belirtti. Biz nasıl W diyemiyorsak
Arap da V diyemiyor, üstelik
duymuyordu. Sonra diğer sesler…
Bizim için W’dan başka
Arapçadaki üç h’den, en sert h ile bizim
kullandığımız yumuşak h arasındaki orta sertlikteki h de zordu. Altı yıl “bir çay”, yani “wahid
şay” isteyemedim. Sert h’yi mübalağalı bir gırtlak sesiyle hallediyordum. Yumuşak
olanı zaten bizim h idi. Fakat ortadaki! Şu noktasız olanı. Hele ayn! Bizim mümkün değil duymadığımız sessiz harf! Türkistan bu işi, ayn’ı g harfiyle göstererek çözmüş. Ali yerine Gali, ilan
yerine iglan yazıyor ve söylüyorlar.
Camig, bayig, sanayig. Biz ayn’ı
hiç göstermiyoruz. Sıkıntı bu isimlerin i hâlinde çıkıyor. Camigi, bayigi,
sanayigi yerine camii, bayii, sanayii yazıyoruz ve sıklıkla yazamıyoruz da.
Cami kelimesinin iki i ile yazıldığını zannedenimiz çok.
Arapçada P, Ç, V yok
Arapların çıkaramadığı sesler de boldu. P, Ç ve tabi V. P
genellikle B’ye dönüyor, Ç, Ş oluyordu. V sesi
bazen W bazen F’ye dönüyordu. Türkistanlılar Arabistan’a çevirme’yi
getirmiş. Sonra, nasıl olduysa çevirme
Bursa’nın döneriyle senteze uğramış fakat Arap hançeresinde şawarma olmuş. Bize
de tekrar şawarma diye geri geldi. Papa’nın baba olup oradan bize gelişi gibi.
Ptolemeus bu yolla Batlamyus olmuştu. Platon’un
Eflatun’a dönüşmesi daha karmaşık bir rotaylaydı muhakkak. Pepsi,
Arabistan’da sağlam
bir şekilde Bebsi’dir. Çay
da şay idi.
Dilciler insan hançeresinin 800 civarında ses çıkarabildiğini
söylüyor. Herhangi bir dilde bu
800 sesin ancak 100, hatta 50’si
kullanılıyor. Alfabeler de dildeki seslerin bir alt kümesi. Genellikle 30’un altında harf var. İşte farklı dillerin bu 800 içinden
seçtikleri alt kümeler bir
biriyle örtüşmüyor. Bazı milletlerin duyduğu
sesleri başkaları duymuyor. Ben bizim ı sesini telaffuz edebilen yabancıya
rastlamadım.
Farklı milletlerin
duyduğu sesler niçin farklı?
Farklı milletler niçin farklı sesleri duyup telaffuz
edebiliyor?
Şimdi ırkçılık yapıp, “Tamam
işte! Demek ki farklı ırkların duyduğu ve duymadığı sesler farklı!” demek kolay. Kazın ayağı öyle
değil. Olan şu: Buluğ çağına kadar insan yavrusunun 800 sesin hemen tamamını
duyup söyleyebilme potansiyeli var. Ergenlikten sonra bu geniş tayf kayboluyor.
Ve insan, sadece kendi lisanındaki 50- 100 sesi duyar ve söyler hâle geliyor.
Duymadığınızı söyleyemezsiniz zaten. Doğuştan duyma özürlülerin
konuşamaması bundandır. Bizim tabirimizle, sağırlar dilsiz olur. Sonradan sağır
olanlar hâriç. (Eğitimle ve bazı araçlarla bu engel aşılabiliyor.)
Çalıştığım üniversitenin
hazırlık okulu İngilizce öğretirken birkaç ders, Arap gençlerine p harfinin
telaffuzunu öğretmeye ayrılırdı. Başarısız öğrenciler bana geldiğinde kurşunun
simgesi Pb’yi “be-be” diye telaffuz ederdi. P işini kavrayanlar da bazen
aşırıya kaçıp “pe-pe” derlerdi. Bizde de bazıları
bütün yabancı dillerde V’nin W olduğunu zanneder ve mesela gururla “Harward” yazar.
Beynimize ne oluyor da bazı sesleri artık duymuyoruz?
Hazırlık okulu müdürü dostum Dr. Mulla’nın
ilginç bir teklifi vardı. Bütün dünyada, ilkokullarda, bir ses duyma ve çıkarma dersi
ihdas edilmeli ve fonetikteki bütün sesler çocuklara duyurulup
söyletilmeliydi. Böylece ilerde diledikleri yabancı dili kusursuz duyup
telaffuz etmeleri mümkün olacaktı.
Böylece ilk niçin sorumuzun cevabını buluyoruz. Milletler niçin
farklı sesleri kullanır? Farklı milletlerde çocuklar buluğ çağına kadar farklı
seslerle terbiye edildikleri için…
İkinci niçin hemen bunun arkasından geliyor. Çocuk ergenlikten sonra niçin yeni
sesleri çok zor duyup söylüyor?
İlerde anlatacağım.
Son not: Yazıya son hâlini vermeden genç dostum Prof. Dr.
Konuralp Ercilasun’a gönderdim.
Önemli katkılar yaptı: Korece’de
ı varmış. Fakat Latin harfleriyle yazarken “eu” diye yazıyorlarmış. Şawarma
Arabistan’dan Tayvan’a
gitmiş ve orada şa-wey-ma olmuş. Hoca bir noktada daha uyardı: “Şu İngiliz th’sini biz t veya d, Ruslar z, Çinliler
de s’ye yakın bir z gibi
duyuyorlar.“( https://millidusunce.com/diller-milletler-beyinler/)
Öğretmen her soruya açık olmalı. Talebe / öğrenci her soruyu
rahatça sorabileceğini bilmeli. Bu, hocanın / öğretmenin, her soruya cevap verebileceği
mümkün demek değildir. Ama bu şekilde öğretmen bilmediklerini öğrenir, bunu
telâfi etmeye çalışır. Fakat bildiği bir konunun başka cephelerinden de meseleye
bakması gerektiğini ve sorulan ve daha da sorulabileceği mutasavver / tasavvur
edilen sorulara karşı, kendini hazırlaması gerektiğini anlar.
Öğrenciyi derse
çalıştırmak için, dersi sevdirmek lâzım. İlmihal bilgisi kitabını okutmakla bir
kimseye namaz kıldırmak mümkün değil. Fakat ona ibadet ruhunu nakşettiğimizde,
kendiliğinden ilmihali alıp okuyacak ve namazını kılacaktır. Çünkü “Taharri-i
hakikat muhabbet iledir.” / Hakikati, gerçeği araştırma meyil ve isteği; önce
gerçeğe karşı duyulacak muhabbet / sevgi ile başlar.
Dersi, derste
öğretmek; bunun için de talebeye bu şuur ve bilinci vermenin yolunu bulmak,
yani talebenin derste, derse dikkatini çekmek gerek. Bunun için de, dikkat
etmediği takdirde kaybını,
alâka ve ilgi duyduğu takdir de ise, çifte menfaat, yarar ve
kazancını; müşahhas / somut şekilde göstermek, vaktin kıymet ve değerini idrak
ettirmek / algılatmak gerekir.
Öğretmen
öğrencinin dersinde başarılı olmasını istiyorsa; öğrencinin kendisine itimat ve
güven duymasını; yani bu dersi yapabilecek kapasitede olduğunu hatırlatması
gerek.
Öğretmen giyim
kuşamda da örnek olmalı. Gayri ciddî bir giyimle öğrencinin karşısına
çıkmamalı.
Öğretmen âdil,
doğru, bilgili ve tarafsız olmalı.
Öğretmen;
başarısının öğrencilere bağlı, başarısızlığın ise kendine ait olduğunu
bilmelidir. Bu gerçeği Almanya anlamış olacak ki, öğretmeni netice / sonuç
almakla mükellef / yükümlü tutmuş; böylece öğretmeni; ne yapıp edip başarılı
olmanın yollarını arar hale getirmiştir. Çünkü zafer; herkesin katkısıyla,
mağlubiyet / yenilgi ise komutanın yetersizliğinden ileri gelir.
Öğretmen;
öğrencilere anlayabilecekleri bir dille anlatmalı. Onların seviye ve
düzeylerine inerek açıklamalarda bulunmalı. Kaldı ki, Peygamberler bile,
insanlara akıllarının alacağı tarzda söylemekle emr olundular.
Sokrates’in dediği
gibi: “Dünyada her şeye değer biçilebilir. Oysa öğretmenin eserine değer
biçilemez. Çünkü onun eseri hem her şeydir, hem de hiçbir şeydir.”
Öğretmen:
“Sizlerin
yapmanızı istediğim şeyler; sizler içindir. Yerine getirmekle sizler
faydalanacak. Yapmamakla sizler zarar göreceksiniz. Hasta, doktorun dediğini
yapmazsa, doktor değil, hasta zararlı çıkar. Nizam, disiplin; hep sizlerin
iyiliği için.” derse, daha tesirli / etkili olur.
Öğretmen; ne
söyleyeceğini ve ne zaman söylemesi lâzım geldiğini iyice düşünmeli.
Hz. Ebu Bekir, her sözü hemen sarf etmesine
engel olsun diye, ağzında çakıl taşı bulundururdu.
Geçen yazımda, toplumun kural koyması ve bu kurallara
uyulması, insanın fıtratında, yani genetiğinde var demiştim. Bakınız, ünlü
siyaset bilimci Fukuyama, 2014 tarihli Siyasî Düzen ve Siyasî Çözülme kitabında
bu hâli şöyle anlatıyor:
İnsanlar, doğaları gereği, norm yaratan ve normlara uyan
yaratıklardır. Kendileri için toplumdaki münasebetleri düzenleyen ve grupların
birlikte hareket etmesini sağlayan kurallar koyarlar. Bu kurallar gerçi
rasyonel bir şekilde tasarlanabilir veya tartışılabilir, fakat normlara uyma
davranışı genelde mantığa değil gurura, suçluluk duygusuna, öfke ve utanca
dayalıdır. Çoğu zaman normlara bizatihi bir değer, hatta kutsiyet atfedilir.
Birçok farklı toplumun dinî kanunlarında olduğu gibi… Kurum, zaman içinde
sürekliliğe sahip bir kuraldan ibarettir; bundan dolayı insanların
davranışlarını kurum hâline getirmeleri de doğal bir eğilimdir. Kurumlar, bizatihi
kendilerine bir iç değer atfetmenin olağanlığından ötürü, kurumlar son derece
muhafazakârdırlar, yani, değişmeye direnirler. (Farrar, Strauss ve Giroux, 2104
baskısı, sayfa, aynı konu için https://bit.ly/2TnfsvC bağlantısına ve oradaki
atıflara da bakabilirsiniz.)
Nereden biliyorsun?
Böyle hükümlere, bir büyük adam böyle dedi diye inanılmaz.
Fukuyama’nın sözleri bir ispat değil, bir tasvirdir. Fakat yukarıdaki gibi
kocaman iddialar yığınla sosyoloji ve psikoloji araştırmasına dayanır.
Bunlardan sadece iki psikoloji deneyini nakledeceğim.
Geçen yazılarımdan birinde bahsettiğim, Joseph Henrich’in,
Başarımızın Sırrı (The Secret of Our Success, Princeton, 2016.) kitabının, 186.
sayfasında, bir kukla- çocuk deneyi var. Deneyde rol alan çocuklar 9 yaşındadır.
Hikâyenin bir kahramanı da Max adlı kukladır. Masanın üstünde değişik şekillere
sahip bir grup cisim yer alır. Önce, kendine güvendiği ve bu işteki ustalığı
hareket ve tavırlarından anlaşılan bir psikolog gelir ve çocuğun gözlerinin
önünde cisimleri belli bir düzene koyar ve gider. Sonra cisimler tekrar
dağıtılır ve düzene koyma sırası kukla Max’ındır. Max, daha önce uygulanan
süreçten azıcık saptığında çocuklar, onu derhal uyarır. Max’ın sapmaları sonuca
etki eden sapmalar değildir. Fakat çocuklar için gördükleri adımlar hemen
kurala uyma içgüdüsünü tetikler ve Max, art arda azarlanır: “Hayır öyle
değil!“, “Şunu kullanmalısın!“, “Hayır oraya koyma!” Resimde, bu deneyden bir
sahne görüyorsunuz.
Kurallar ve kurumlar bizi insan yapar
Daha da ilginç bir deney Max’sız yapılıyor. Bir kabın içinde
lezzetli bir meyve var. Fakat onu alabilmek için belli kapakların açılması,
kabın belli bir yöne çevrilmesi falan gerekli. Önce bir usta kaptaki meyveyi
alıp yiyor. Ancak bu alıp yeme eylemi sırasında gerekli hareketlerin yanı sıra,
sonuca etki etmeyecek, gereksiz hareketler de yapıyor. Bu sefer olan biteni
sadece bizim 9 yaş çocuklarımız değil, bir şempanze de izliyor. Ardından çocuğa
ve şempanzeye içinde meyvesiyle aynı kap veriliyor. Çocuk, tıpkı ustanın
yaptığı gibi davranıyor. Gerekli hareketleri de gereksiz hareketleri de yapıyor
ve meyveye ulaşıyor. Şempanzenin davranışı farklı. O ödüle ulaşmak için sadece
gereken hareketleri yapıyor. İnsan yavrusu şempanzeden daha mı az akıllı?
Hayır. Ama insan yavrusu kurallara uymada şempanzenin ilerisinde. Çünkü insan
şempanzeden daha sosyal, daha toplum odaklı. Bu onun genetiğine yazılmış. O
kod, şempanzede yok. İnsanı insan yapan, toplum yaratığı yapan da bu…
Geçen yazımda şahsım menfaati ile toplum menfaati arasındaki
gerginlikten söz etmiştim. Burada da bir ikilem var. İnsanı insan yapan, onun
toplumunu bir arada tutan ve ona güç veren kurallar. Kuralların yaşatıldığı
kurumlar. Şahsım menfaati, toplum çıkarını çiğnerse, kurallar hiçe sayılırsa
“Başarımızın sırrı” ortadan kalkıyor. Bir hayvan topluluğuna dönüşüyoruz.
Kadim ve cedid
Fakat madalyonun bir başka yüzü daha var. Kurallar ve
kurumlar, belli çevre şartları içinde, onlar göz önüne alınarak va’z ediliyor.
Topluluk, insanın fıtratından gelen eğilimle kurallara uyuyor, kurumlarına
saygı duyuyor. Buraya kadar güzel. Başarımızın sırrı bu işte. Ancak… Şartlar
değiştiği zaman ne olacak? Kuralların, yeni şartlara göre değişmesi gerek.
Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa, kaleminden çıkan 39. maddede ne demiş:
“Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz” (Zamanların
gayrılaşması ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.)
Şimdi zıt yönde iki kuvvet çekişecek. Bir tarafta yeni
şartlara uyum gereği; diğer tarafta insanın kuralları kutsallaştırma içgüdüsü.
Ahmet Cevdet Paşa, değişme gereği diyecek, selefi de olmaz, bu küfürdür diye
onun önüne dikilecek. Ceditçilerle kadimciler… Bir bakıma Osmanlı’nın ve bütün
Müslüman âleminin boğuştuğu çekişme.
Kuralların hiçe sayılması da kuralların kutsallaştırılması
da toplumu çökertiyor.( https://millidusunce.com/kurallar-kurumlar-muhafaza-ve-degisim/)
Makine
Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK)’nin anonim şirket olmasını düzenleyen kanun
teklifi AKP milletvekilleri tarafından TBMM’ne geldi. Haklı
olarak tepkiler ve eleştiriler yoğunlaştı.
Çünkü “MKEK’da statü değişikliği adı altında ‘özelleştirmeye’ zemin oluşturacağı” düşünülüyor.
Söz
konusu, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin her türlüsilah, mühimmat, roket,
araç ve gereç ihtiyaçlarınıkarşılamakla görevli” bir kurum olunca,
dikkatimiz ve endişemiz daha da çok oluyor.
Bu
tepkiler üzerine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar bir açıklama yaptı.
Bu
açıklama kamunun gözbebeği olan bütün kamu tesislerinin ‘özelleştirme’
adıyla belli kesimlere peşkeş çekilme ve kapatılmasından önceki ifadelere
benziyor.
Bizim
çok aşina olduğumuz türden sözleri Bakan Akar’dan işitince endişemiz daha da
arttı.
MSB
Hulusi Akar ne dedi?
“Yerli
ve milli savunma sanayinin gelişmesiyle ilgili yapılan çalışmalar içinde
MKEK’nin çok özel ve önemli bir yeri var. MKEK, yıllarca memleketimize hizmet
etmiş, bizim gözbebeğimiz son derece önem verdiğimiz bir kurumumuz.”
Peki
bu kadar çok hizmet etmiş, “önemli ve değerli” bir kurumun yapısı neden
değiştiriliyormuş?
Meğer,
MKEK’nin “mevcut hantal yapısıyla gerekli gelişmeleri sağlaması,
ilerlemeyi sağlaması, ileri teknolojiyi kullanması pek mümkün değil”miş.
“MKEK’in
modern bir yapıya kavuşması, bu hantal yapıdan kurtulması, rekabet gücünün
gelişmesi, etkin ve esnek bir yapıyla ülkemize, milletimize daha iyi bir
şekilde hizmet etmesi” isteniyormuş.
Çalışanların
şiddetli tepkisini yatıştırmak için de Bakan Akar “özelleştirme yok, çalışanların
özlük hakları geriye gitmeyecek” diye söz veriyor.
*********************************
Önceki
Yalanlar Ve Talanlar
Tank
Palet fabrikasının, 50 milyon dolar gibi komik bir para
olmadığı için, “modernleştirilemediği, hantal yapısının özelleştikten sonra
etkin ve esnek bir yapıya kavuşacağı” masallarını dinlememiş miydik?
Tank
Palet, bir yabancı devlete, Katar’a adeta bedava hediye
edildi.
Kırıkkaleliler“Katarlılar
geldi MKE’yi gezdi. Bunlar niye geldi dediğimizde ‘Tank Palet Fabrikası’nda
tank üreteceğiz, tankın üstüne konacak top namlularını tespit etmeye geldiler’
dediler. Bunlar MKE’ye de göz diktiler” diye düşünüyor.
SEKA,
Şeker fabrikaları, Tütün Fabrikaları, Sümerbank
fabrikaları kapatılmadan önce de benzer cümleleri duymamış mıydık?
Bütün
bu fabrikalar makine fiyatlarının yarısına satıldı, fabrikalar
kapatıldı. Satın alan yandaşlar tesislerin arazilerinde AVM, işyeri ve
konutlar inşa ederek servetler kazandılar.
Türk
Telekom gibi stratejik bir milli varlığı Lübnanlı Hariri
ailesine peşkeş çekmeden önce de benzer tezler ileri sürülmüş, Telekom’un özelleştirilmesine
karşı çıkanlar “vatan haini” ilan edilmişti.
Ne
oldu? Türk Telekom üzerinden Türk Hazinesi asrın soygunu diyebileceğimiz bir
talana uğradı. Hariri ailesinin şirketi Ogerşirketi Telekom’u zayıflattı,
hizmet kalitesini düşürdü. Bankalara olan kredi borcunu ödemedi. Telekom’u kredi
veren alacaklı bankalara devretti. Kârlarını aldı gitti.
*********************************
Hantallaşmanın
Sorumlusu
MKEK
bir KİT yani kamu iktisadi teşebbüsüdür. 2020 yılı itibarıyla MKE
Kurumu, Türkiye’nin en büyük 100 sanayi kuruluşundan biri olup 90.
sırada yer almakta.
MKE
Kurumu zarar mı ediyor? Hayır.
MKEK
en çok kâr eden kamu sanayi kuruluşları arasında ilk 3’te yer almış.
Buna
rağmen Makine Kimya Endüstrisi Kurumunun statü değişikliğinin gerekçesi yine
aynı: “Hantallaşma.”
Peki, MKEK’nun yapısı hantallaştı ise bunun sorumlusu kim?
Milli
Savunma Bakanı Hulusi Akar MKE’yi modernleştirmek istedi de
engel olan mı oldu? “Hantal” yapısını esnetmek için çalıştı da “hayır
yapamazsın” diyen mi oldu?
Buyurun
yetki sizin, güç sizde. Ne eksikliği varsa yapın.
Ama doğruyu söyleyin!
****
Türk
Silahlı Kuvvetlerinin, şanlı ordumuzun en tepesindeki komutanın Türk Milletine
yalan söylemesinin mümkün olmadığını haykırmak isterdim.
Ancak
Hulusi Akar’ın doğruyu söylediğine inanmıyorum.
Türklük
ve Atatürk düşmanı yazarları hem de Genelkurmay Başkanı iken ziyaret eden
birinin “Atatürkçüyüm” dediğine inanamadığım için inanmıyorum.
Tank
Palet Fabrikasının Katar’a verilmesi sürecinde söylenenlerin
hiçbiri doğru çıkmadığı için inanmıyorum.
Özelleştirme
ayağına yine Katarveya bir başkasına bu “gözbebeğimiz” kurum da talan
ettirilirse içimiz bir kere daha yanar.
Hem
ordumuzun ihtiyacı olan silah, mühimmat, patlayıcılar; top, obüs, tank
silahları, uçak bombaları, füze yakıtları vs üreten bir stratejik tesisinin
daha elden çıkmasına yanarız.
Hem
de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir MSB’nın, MKE’nin
talanına yardımcı olmasına yanarız.
Endişelerimin
bir vesveseden ibaret olmasını ve yanılmayı çok diliyorum. Ama aynı endişeleri
sizlerin de taşıdığınızı biliyorum.
Çiftlik Bank, Ponzi oyunu
üzerine kurulu, sisteme sonradan katılanın parasının daha önce katılana
aktarıldığı, bir dolandırıcılık hadisesidir. Mehmet Aydın isimli şahıs
tarafından Ağustos 2016’da kurulduğu söyleniyor. Çiftlik Bank, yüzlerce insanı
dolandırmıştır. Akabinde yurt dışına kaçan bu genç adam adeta sırra kadem
basmış ve bugüne kadar bulunamamıştır.
Türkiye’de kurulu bulunan kripto
para borsalarından biri olan “THODEX” isimli şirketin kurucusu Faruk
Fatih Özer, yatırımcılarını 2 Milyar ABD Doları çarparak 20 Nisan 2021’de
Arnavutluk’a kaçmış ve halen yakalanamamıştır.
Eskişehir’de kurdukları “ANKAWAY”
isimli saadet zinciri ile dolandırıcılık yaptığı iddia edilen 9 kişi hakkında
7200 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştır. İnternetten reklam izleyerek
gelir elde etme vaadi ile para toplayan çete yakayı şu an için ele vermiş
gözükmektedir.
Burada dolandıranlar kadar
dolandırılanların, emeksiz ve zahmetsiz bedavadan para kazanmak istemeleri de
çok düşündürücüdür! Diğer düşündürücü olan taraf bu benzeri hadiselerde
devletimizin bunları bulup getirmemesidir. Örneğin Zekeriya Öz ve Adil Öksüz
niçin bulunamamaktadır?
Son günlerde SBK Holding ve
sahibi Sezgin Baran Korkmaz hakkında ilginç iddialar ortaya atılmıştır.
Karanlıklar içerdiği anlaşılan bu işe gazetecilerin, iş insanlarının ve
siyasetçilerin karışmış olduğuna dair derin şüpheler oluşmuştur.
Sedat Peker’in videoları
ortalığı kasıp kavurmuştur ama her ne ise bu konuda büyük bir sessizlik vardır!
Bu iddialar hangi ülkede olursa olsun, toplumları “ne oluyor?” diye ayağa kaldırması gerekir ama bizde
tuhaf bir sessizlik bulunmaktadır.
Hakkında yönettiği bakanlığa
fahiş fiyatla kendi şirketinden mal sattığı iddiaları olan eski Ticaret Bakanı
Ruhsar Pekcan görevden alındı ama iddialarla ilgili bir şeyler yapıldığı
duyulmadı! Sanki bir şey olmamış gibi olan biteni umursamıyoruz. Her halde “iş bilenin kılıç kuşananın”
diye düşünüyoruz!
Yeni bir olayda Milli Eğitim
Bakanı Ziya Selçuk’un kardeşi Oktay Selçuk’un yönetim kurulunda bulunduğu
şirketin, son iki yılda başta özel okullar olmak üzere birçok kuruma 25 milyon
678 bin 159 TL’lik satış yaptığının anlaşılması oldu ve bakan da bunu kabul
etti!
İki maaş üç maaş derken bir de
baktık ki; Tarım ve Kredi Kooperatifleri Birliği Genel Müdürü eski AKP
Milletvekili Fahrettin Poyraz’ın 11 maaş, eski danışmanı Davut Arpa’nın ise 5
ayrı kamu kuruluşundan ücret aldığı ortaya çıktı. Her halde rekor bu 11 maaşta!
Yine Ulusal Kanal’da 23 Haziran
2021 gecesi katıldığı programda Prof. Dr. Emin Gürses’in; cebinde 50 milyon ABD
Doları olan bir bürokrattan bahsetmesi, Gürses’in ona bu parayı nasıl
kazandığını sorması üzerine, telefonla insanlara yardımcı olarak kazanmış
olduğu cevabını izleyenlere anlatması beni hayretlere düşürdü…
24 Haziran 2021 tarihli Hürriyet
Gazetesinde Kanat Atkaya kaleme almış olduğu yazısında, 2005 yılında başlayan
bir davanın 16 yıl sonra 2021 yılında sonuçlandığından bahisle, yargı kararının
uygulanmasını isteyenlerin nasıl bir tepkiyle karşılandığını anlatıyor. Adalet maalesef
bu topraklarda kayıplara karıştı ve bir türlü bulunamıyor!
Milyonlarca vatandaşımız net
2826 TL asgari ücretle çalışıyor. Milyonlarca emeklimiz bu ücretin altında bir
emekli aylığı alıyor. Yoksul sayısının milyonlarla ifade edildiği ülkemizde ise
A Milli Futbol takımımızın teknik direktörü Şenol Güneş primler hariç ayda 2
milyon 300 bin TL maaş alıyor.. Keza namı-ı diğer arabacıların takımı
Beşiktaş’ın teknik adamı Sergen Yalçın yıllık 30 milyon TL talep ediyor. Başarı
bonusları ile bu rakamın 40 milyonu aşacağı söyleniyor. Arabacıların takımı
olmak, halkın takımı olmak demektir. Halk nerede, dönen bu paralar nerede!
Tabii ki, hadise bu iki isimle sınırlı değil…
Diğer taraftan 31 Mayıs 2021
tarihli Sözcü Gazetesindeki habere göre, Ayasofya Camiinde Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın katıldığı programda devletimizin kurucusu Atatürk için “zalim ve kafir” benzetmesi
ile lanet okuyan emekli imam Mustafa Demirkan’ın Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)
Başkanı Yekta Saraç’ın kayınpederi olduğunu öğreniyoruz.
Hangi birine yazacağız derken
yine gözümüze bir konu daha takılıyor. Sakarya’nın Akyazı ilçesi Kuzuluk
mevkiindeki tarikat dergâhında 12 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda
bulunan sözde Uşşaki Tarikatının sahtekar şeyhi Eyyüp Fatih Şahban’ın dava
dosyasına girmiş şu sözleri ile çarpılıyoruz. Tacizci şeyh bozuntusu; çocuğun
halasına istismarı “Evliyadır
şaşar, Embiyadır şaşmaz.. Bizde nefis taşıyoruz. Masum bir hata işlemiş
olabiliriz” diye savunup 10 bin TL örtbas etmek için teklif ediyor ve bunu
daha da ileri götürerek çocuğun babasından banka hesap numarası isteyerek “Belki de senin kızına
piyango konmuştur” diyerek 70 bin TL vermeye kalkıyor
Bunlar ve benzer olaylar bana
göre bir çöküş içinde olduğumuzun açık emareleridir. Yanlışlar normal
karşılanıp sıradan görülmeye başlanmıştır. Bunları yazarken afakanlar bastı
içim karardı. Bu kadar kötü örnek birden yaşanamaz. Bunları yaşayan toplum
iflah olmaz. Devletler hasta bir toplumla ayakta kalamaz. Bu yanlışlardan
süratle arınmalıyız. Aksi halde çökeriz! Allah korusun…