18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 409

Hak Dedi Artık Canıma!

Küçüktük, mısır çuvalını
el arabasıyla değirmene götürürdük; para veya ‘hak’ karşılığında öğütülerek un
yapılırdı. Hakkın emek olduğunu
değirmende öğrendik.

 

            Armut bahçemizin alt tarafındaki yaşlıca komşumuz kendi
arazisine düşen armutları yukarı tarafa atardı; hakka hassasiyeti ondan öğrendik.

 

            Ve okulda “Hakka
tapan
” milletimizin istiklâli hak ettiğini öğrendik. Zira Müslüman Türkler, Allah’ın isimlerinden
biri olan doğruluğa, gerçekliğe taparcasına bağlılıkla Allah’a ubûdiyeti bir
sayardı.

 

Haksızlığa gelememek, hak
yememek
, haksız olduğunda özür dilemek, hakkı haykırmak hatta
dünyanın neresinde bir haksızlık varsa ona karşı çıkmak eskiden
toplumsal hasletlerimizden biriydi;
yada biz öyle zannederdik. (Az kaldı Çeçenistan’a gidecektik)

 

            Kul hakkı, kul
hakkı derlerdi; onun insan hakları
olduğunu veya insanlara haksızlık yapılmaması olduğunu sonradan öğrendik. Ama kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağını
Ahmet Kaya’nın şarkısından çok önce duymuştuk.

 

            Kuran’ın anlamı
üzerine yaptığımız okumalardaysa hakkı
ve sabrı tavsiyenin
(tevâ savb’il-hakkı ve tevâ savb’is-sabr) yani doğruyu/gerçeği ve dirençliliği önermenin
hüsrana düşmekten kurtarıcı rolünü keşfettik. Dahası ‘Son Kitap’ta “Hakka
diye bir sûre vardı; gerçek, hakikat, gerçekleşmesi
hak
olan.

 

            Kırk yıla yakın dinlediğimiz Hazret de haksızlığa ve gelir dağılımındaki
adaletsizliğe karşı itirazın, isyanın müzikal mümessiliydi; alâkayı sonradan kavramıştık.

 

            2009’daki ‘İmanifesto’mun
sonunda demişim (ki şiirin ana fikri son satırlarında saklıdır):

 

                        Aşktan ve adanmışlıktan geride ne varsa at;

                        Tek yaşasın hakikat,
yaşasın tek hakikat!

 

            “Hakikat, kaderin
imzasız mektubu
” diyor ya Cemil
Meriç
; aslında hayat yolculuğumuz
hakikate yani onu bir ölçü ve kriter
olarak yaratana ulaşma yolculuğudur.
Varlığın anlamı mutlak gerçeği ve
eşyanın hakikatini doğruyu/doğruluğu mikyas alarak aramaktır. Bu yolculuğun
yol keseni olmaksa Allahsızlıkta saf tutmaktır
.

 

            “Yâ hak!” sözü
bir nidâ değil bir yaşam biçimidir. Hakkın
hatırı
için zorluklara göğüs germek ve gerektiğinde bedel ödemekse insanın imtihanıdır. İnsan olmanın
gereği nedir ki?!

 

Halifelik;
doğanın ve tüm canlıların sorumluluğu, takvâ;
öz sorumluluk bilinci değil miydi?!

 

            Buraya nasıl geldik? Hak-hakikat arayışıyla.. Buraya
nerden geldik? Yoldan, yolculuktan.. Peki, o yoldan nasıl çıktık? Yalanlara gerçek muamelesi yapmaya ne
vakit girdik? Ne ara böyle bir dönüşüm geçirdik?

 

            Livaneli’nin
dediği gibi “Bunca hoyratlık, bunca kan, bunca hunharlık, bunca yalan-dolan,
iftira; ruhlarımızda iz bırakmadan mı geçip gidiyor sanıyorsunuz?”

 

            Herkes Hz. Ali sözleri paylaşıyor ama haksızlığa karşı
Ali duruşuna kalkışan yok
. Herkes hadis
share
ediyor ama düzenin zalimliğine karşı Muhammedî tavrı kuşanmayı asıl sünnet
saymıyor. Biz zıvanadan değil zıvana
bizden çıktı. Hayatımız yalan, yalanlar hayatımız olmuş.

 

            Tüyü bitmemiş yetimin hakkı, Dicle’nin kenarında kaybolan
koyunun hesabı buharlaşan milyarlarca
dolarlardan payımıza düşecek
birkaç yüz liraya yahut bir-iki koliye feda
olsun.

 

Selam vereceğiz, rüşvet
değil diye almayacaklar ama rüşvetçiye
selam çakmayı
sürdüreceğiz.

 

            Korona kaderi
hızlandırdı
. Lâkin Âkif’in
deyimiyle belâyı biz istedik, Allah da verdi; olay bu. Niyazi
Hocamın son günlerde diline pelesenk ettiği gibi:

 

Sen bozuksun ondan dünya bozuldu. / Niçin bu dünyaya sitem edersin?
(E.A.Yüknekî)

Yeni Türkiye Oyununa Anlamlı Tepki

Son günlerin en önemli sorusunu sormama gerek kalmadan,
Aydınlar Ocağı Genel Başkanı’nın yazısı devreye girdi. 128 Milyar ve hatta
belki de daha fazlasının nerede olduğunu zaten herkes biliyor, o nedenle,
bilinen ile her zaman ilgilenilir. Zaten bu konu, kısa sürede bitecek gibi
görünen bir konu da değildir. Toplumun neredeyse tamamının dikkat kesilmesine
neden olmuş bir konudur. Çünkü, nerede sorusuna cevap verilmedikçe, kamuoyu
NEREDE sorusuna olan ilgisini azaltmayacaktır. Çevremizde, hangi görüş ve düşüncede
olursa olsun, hemen herkes bu konuda bir tartışma ortamı içerisindedir.

 

Bu nedenle, 17 Nisan 2021 günü Aydınlar Ocağı Genel Başkanı
Sayın Mustafa Erkal Hoca’nın yazısını olduğu gibi yayınlamayı zamanlama
açısından daha uygun ve önemli gördüm.

 

 

Yazı Şu:

 

“Yine defolu mallar piyasaya çıktı. Bir ara yine Türkiye
Cumhuriyeti’nin ve hemen hemen her ülkede genç nesillere yönelik vatandaşlık
şuuru aşılayan andımızın kaldırılması, madalyalardan Atatürk resminin
çıkarılması, rahmetli Atatürk’ün isminin yeni havaalanlarından ve yeni yapılan
statlardan silinmesi, devleti yeniden kurma ve ismini de Yeni Türkiye olarak
koyma bazılarının gündemindeydi. Yeni Türkiye’ye yeni anayasa teranesi altında
bunlar tekrar piyasaya sürüldü. Bazı siyasetçilerin ve yargıdaki bazı
bürokratların amacı herhalde ülkedeki kamplaşmaları genişletip hızlandırmak
olmamalıdır. Eğer 15 Temmuz 2016’da FETÖ işgal ve darbe teşebbüsü başarılı
olsaydı onlar da bu ve benzeri değişiklikleri yapıp sözde Yeni Türkiye’ye
varacaklardı. Türkiye’den Yeni Türkiye’ye belki birkaç devletçik de
kurulabilecekti.  

 

Tükiye’nin isminin başına yeni ve eski şeklinde kelimeler
konması tamamen yanlış bir değerlendirmedir. Türk tarihi şerefli bir süreç ve
bir bütündür. Türkiye, yeni kurulmakta olan bir gecekondu devlet değildir. Yeni
Türkiye konusunda sözde dost ve müttefiklerimizin çok gayreti oldu. Patron aynı
olunca tezgâhtarlar sahibinin sesini haykırıyor. Graham Fuller bu isimle bir
kitap yazdı ve bize tavsiyelerde bulundu. Paul Henze ve AB Milletvekili İngiliz
Andrew Duff da aynı tavsiyelerde bulundular. Bu tavsiyeler Millî Devlet’in,
üniter yapısını bozması, çokkültürlülük virüsünü anayasaya sokması idi.
Kendileri için bitmeyen Ulus Devlet döneminin sona erdiğini bize hep
hatırlattılar.

 

AB Temsilcisi sarışın Karen Fogg’u da unutmayalım.
Kumkapı’da demlenip açıldıkça ne tavsiyelerde bulunurdu? Yeni Osmanlıcılık
modelini geliştirerek tekrar ağabeyliğe soyunun ve yanımıza ufalanarak gelin
dediler. Atatürk resimleriyle uğraşan AB yetkilileri Kumkapı’da içkiyi biraz
fazla kaçırınca kaldırın bu resimleri deyiverdiler.

 

İçeride ve dışarıda Atatürk ile bu derece uğraşmak üzerinde
iyi durulmalıdır. İçeridekiler şunu iyi bilsin ki; Atatürk’ü ve Cumhuriyet
Türkiye’sini içinize sindireceksiniz. Bunun başka bir yolu yok. Cumhuriyet
Türkiye’sini içe sindirmek de hiçbir zaman 1923 öncesini inkâr olamaz.
Tarihimiz örnek ve önemli bir süreçtir ve bir bütündür. Sözde dost gözüken, dün
Osmanlıyı Balkanlardan, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ni kuşatıp Ortadoğu’dan
çözmeye çalışanlar hilal-haç mücadelesini sürdürüyor. Ankara’dan kaçıp
Brüksel’in ve Washington’un şefaatine sığınmayı kurtuluş sanmayın. Biz kimseyi
zorla vatandaş yapmadık. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından rahatsız olanlar
kendilerini fazla yorup zorlamasınlar. Vatandaşlıktan çıkmak da kolaydır.

 

Bir soru ile yazıyı bitirelim: Yeni dedikleri anayasa’dan
Türk Milleti ve millî kimliği çıkarmayı kafalarına koyanlar, ülkeyi etnik
parsellere bölmeye çalışanlar, acaba Türk Dünyası’na ne diyecekler ve onlardan
utanmayacaklar mı? Herkes kendisine çeki düzen vermeli; yanlışları tekrar
etmemeli, olmadık adamlarca aldatılıp yeni çözümler merakına
katılmamalıdırlar.”

 

 

Olduğu gibi aktardığım Prof. Dr. Mustafa Erkal Hoca’nın bu
yazısı, Aydınlar Ocağı’nın kamuoyundaki algısı ve ülkemizin bugün, içinde
bulunduğu durumda hangi ana noktalarda birlik, beraberlik sağlamak gerektiğini
göstermesi açısından son derece önemlidir. Mutlaka dikkate alınması gereken
uyarılarla dolu bu yazı, aynı zamanda, MİLLÎ, YERLİ ve BAĞIMSIZ olmanın da bir
göstergesi ve ŞARTLARI olarak değerlendirilmelidir.

 

Duymayanlara ve görmeyenlere benim kanalımla da ulaşmasını
sağlamayı bir görev bilerek davranma gereği hissettim.  

Bir Ziyaretin Düşündürdükleri

Cumhuriyet tarihinde ve de mülki Amirler kapsamında saygın
bir kariyer ve üne sahip olup; Emekliliğini istediğinde de ” CUMHURİYET
tarihinden bir YILDIZ kaydı ” başlıklı yazım ile emeklilik yaşamında sağlıklı,
mutlu, huzur dolu ve de arzuları doğrultusunda yüce MEVLAM’ dan bir uzun yaşam
temenni ettiğim çok değerli ağabeyim E. ANKARA Valisi Alaaddin YÜKSEL’ in
tanıştırdığı, ilimize geldiğinde de Alaaddin ağabeyimin kanalı ile kendisine
hayırlı olsun ziyaretinde bulunduğum Sayın Valimiz Seddar YAVUZ çok yoğun
planlı programları ve ziyaretleri çerçevesinde özellikle Şehit yakınlarını bizzat
evlerinde ziyareti kapsamında ofisimize yakın bir Şehit Yakını sonrası bizleri
de ziyaret ederek onurlandırmıştır.

Elbette ki mübaret RAMAZAN ayı dolayısı ile kendisini layığı
ile ağırlayamadık ancak Bayram sonrası sözleştik. Sayın Valimize uygun ve ona yakışır
bir misafir ağırlamasını yapacağız.

Yüce MEVLAM her ikimize de sağlık, sıhhat ve ömür
bahşederse.

Sayın Valimiz ile daha önce makamında kapsamlı olarak
görüşmüştük. Gerçek bir halk adamı olup; özellikle ülke insanımızın tabanı ile
buluşarak onların sorunlarına uygun çözüm çareleri ve reçeteleri sunmayı çok
iyi bilen, halkına asla tepeden bakmayan bir idareci kimliğini öne çıkardığını
çok yakından gözlemledim.

Sayın Valimiz; Çok değerli ağabeyim E. Vali ve Emniyet Genel
Müdürü Alaaddin YÜKSEL Balıkesir Valisi iken; Dursun Bey İlçemiz Kaymakamlığı,
Antalya Valisi iken ise; Kemer İlçemiz Kaymakamlığında bulunmuş; anılan sürede
TÜRK İdarecileri Derneğinin 2008 yılı ” Yılın KAYMAKAMI ” ödülüne layık
görülen değerli bir Valimizdir.

Çalışmaları ile haklı bir kariyere sahip T.C. Devletimizin
MÜLKİ AMİRİDİR.

Bilgi birikimi ile, olaylara hakimiyeti ile oluşabilecek
veya mevcut sorunlara karşı çok duyarlı T.C. Devleti evladı ve de idarecisi
olduğunu yakından takip ederek gözlemleyenlerden biriyim.

Tekrar sayın Valimize öncelikle sağlık, mutluluk ve huzur
dolu uzun bir yaşamı yüce ALLAH’ tan dilerken; bir kere daha kendisine en kalbi
ve samimi teşekkürlerimi sunarım.

LANCET İLAÇ Merkezi Çalışma Ofisimizde Sayın Valimiz ile.
20 Nisan 2021 (GÖLCÜK)

Bitmeyen Yunan Küstahlığı

Türkiye’de temaslarda bulunan
Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Dışişleri Bakanımız Sayın Çavuşoğlu ile
yaptıkları basın toplantısı birçok açıdan ele alınabilir. Yunan Bakan hemen
Patrikhane ziyaretini de ihmal etmedi. Basın toplantısında Türkiye’den anlamsız
şikâyetlerini sıralayan Bakana Sayın Çavuşoğlu gerekli cevapları esirgemedi ve haddini
aşan eski arkadaşına gerekli dersleri verdi.

 

            İnsan
hakları konusunda sabıkası bulunan Yunanistan’ın Batı’nın oyuncağı olduğu
dikkat çekmektedir. AB tam üyesi olan, Batı’nın bu şımarık çocuğu ve hukuk
dinlemez ülkesi Ege’de sığınmacı botlarını batırıp insanları ölüme terk eden
bir ülkedir. Sığınmacılar geriye Türkiye’ye yönlendirilmektedir. Batı Trakya
açık hapishanesinde Türklere uygulanan eritme politikaları, Türkçe
eğitim-öğretim yapan bazı okulların kapatılması, Türkçe öğreniminin Lozan’a
rağmen engellenmesi, işgal edilen Ege adalarının birer askeri üs haline
getirilmesi, Batı Trakya’daki Türklere ait vakıf arazilerinin kamulaştırılması,
Türk azınlığının müftülerinin bile Yunanlılar tarafından seçilmesi, Ege ve
Akdeniz’de Türkiye’nin Milletlerarası Hukuk’tan ve antlaşmalardan doğan
haklarının gasp edilme ve çalınma gayretleri, KKTC’nin ele geçirilme çabaları,
bu sesi fazla çıkan ülkenin çatışmacı, saldırgan ve küstah eylemlerinden
bazılarıdır.

 

            Gerginlikten
beslenen, diplomasinin kurallarını çiğneyen hukuk ve yasa tanımaz ülkenin
Dışişleri Bakanı’nın sözleri aslında ABD başkanı Biden’in Putin’e “Katil”
demesinden farklı değildir. Lozan’a göre etnik azınlık olan Türkler, onlara
göre Müslüman Yunanlıdır. Türk
kelimesi yasaklanmış, dernek ve kuruluş tabelalarından sökülmüştür. Türk
kuruluşlarının camları geceleri devamlı kırılmaktadır. Rahmetli Dr. Sadık
Ahmet’in ölüm yıldönümü dolayısıyla Batı Trakya’ya gidişimizde birçok çirkin
olaylara şahit olmuştuk. Bunları Yunan için çok görmüyoruz. Türk düşmanlığı
Türk vatanında da var. Türk’e düşmanlık aynı zamanda İslam’a düşmanlıktır. Ancak
başkaları adına Türk’le kavgalı olanlar bunları anlayamaz. Irkçılığa sözde
karşı çıkanlar, Türk’e karşı ırkçılık yapmakta serbesttirler. Türk’ü milli
kimlik değil de, etnik grup sayan fikir sapıkları bolca ortada dolaşıyor. Anayasa’dan
milli kimlik çıkarılmazsa Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğini savunan bazı
iktidar milletvekilleri ve yöneticileri bile var. Efendim biz Türk dersek
başkaları da başka şeyler söylermiş. Bu başka şeyleri Almanya’da, Rusya’da,
Çin’de, Fransa ve diğer bir çok ülkede kimse söylemiyor veya söyleyemiyor; ama
bazılarına göre, Türkiye tamamen farklı olmalı!… Demek ki; hala bu ülkeler
demokratikleşip özgürleşerek, milli kimliklerinden kurtulamamışlar! Yerli Türk
düşmanlarının aynı fikirdeki Yunanlı kardeşleriyle buluşturmak ve kaynaştırmak
için Yunanistan’a göndersek hiç de fena olmaz. Kolay anlaşırlar. Din farkı olsa
da Türk düşmanları kardeştir. Bir de yere seccade serildi mi o yer de artık
vatan sayılır!   

 

            Bir ara
Başbakan ve Bakanlarımızın pasaportla gittiği Ege’deki adalardan birine
Türkiye’den bir grup turist gider. Çevredeki Rumlarla tanışırlar ve akşamları
içki sofraları kurulur. Sohbet derinleşir. Rumlar, Atatürk bizleri İstiklal
Harbinizde öldürdü; soykırım yaptı derler. Bizimkiler bu hakareti herhalde
sadece dinlemişlerdir. Türkiye’de nasıl olsa hep ülkemizi suçlarız. Rumlar bilhassa
son yıllarda Türkiye’de de Atatürk düşmanlığının yükselmesinden çok memnun
olduklarını söylerler. Kadehler kırılırcasına tokuşturulur. Atatürk düşmanlığı
Türk’e ve Türk tarihine ve İslam’a düşmanlıktır. Yunanlılara göre en iyi Türk,
ölü Türk’tür. Bu insan kılığındaki yaratıklarla oturup çay bile içilmez; ne
barış, ne de dostluk yapılabilir. Barış onlara göre, karşılarındakilerin
teslimiyetir.

Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Bir Fikir Adamı T a h s i n B a n g u o ğ l u

0

Prof. Dr. Hasan Tahsin Banguoğlu’nun üç kızından biri
olan Ülker Banguoğlu Bilgin
tarafından hazırlanan eser, 16,8 X 24 santim ölçülerinde, 371 sayfadır.

 

Dr. Metin Eriş’in teşviki ve katkılarıyla hazırlandığı belirtilen kitap,
Banguoğlu ailesinin hikâyesi, ‘Evlâd-ı
Fâtihân
’ olarak andığımız Balkan ve Rumeli Türklerinin göç trajedisi ile
başlıyor. Tahsil hayatı özetlendikten sonra Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nde
edebiyat öğretmenliği, Almanya’da doktora öğrenciliği, Türkiye’ye döndükten
sonra hocalıktaki hızlı yükselişi, Profesörlüğü siyâsete girişi, ilmî çalışmaları
ile iki dönem hâlindeki siyâsî hayatı, sonra tekrar ilmî çalışmaları,
sohbetleri, radyo konuşmaları ve Türk dili ve edebiyatına hizmetleri
anlatılıyor. Bu yorucu ve hareketli hayat içerisinde aile fertleri ve edebiyat
çevreleriyle ilişkileri, nesillere örnek teşkil edecek hizmet anlayışı,
teferruatlı bir şekilde okuyucuya yansıtılıyor.  

 

Tahsin Banguoğlu; Mehmet Fuat Köprülü, Tevfik İleri, Mehmet Turgut
gibi ender yetişen kültür, siyâset ve devlet adamlarımızdan biriydi. Anadolu
insanının gıpta ve gururla müşâhede ettiği husûsiyetleri ile ideal siyâsetçi,
eşine ender rastlanan aile reisi, kibirden uzak asâleti ile şahsiyet
âbidesiydi.

 

Portre yazarlarımızın
seçkinlerinden Altan Deliorman, Prof. Banguoğlu hakkında şunları yazıyor:

 

Dil bilgini, politikacı, fikir adamı… Haysiyetli bir imza, kıvrak bir
kalem, cesur bir mücâdeleci… Hayatının, uzun sürmüş sonbaharını yaşarken,
Vaniköy kıyılarından sanki bütün bir târihi seyrediyor. Hükümlerinde, kültür
birikiminden süzülmüş netlik ve açıklık var. Bütün bunlar O’na, bir nevi
‘dokunulmazlık’ sağlıyor
.

 

O’nun dokunulmazlığı, kanunlardan
değil, kanunları da aşarak, şahsiyetinden ve isminden geliyordu. Bunu kabul
etmesine tevazuu mâni oluyordu. ’ (Sessiz Bir Ses.
s: 96, 134. Bayrak Basım Yayım, İstanbul 1997)

 

Eser, saygı ile sevginin ideal
karışımı olan duyguların, kelimelerle inşa edilmiş bir Banguoğlu âbidisidir. Ülker Banguoğlu Bilgin Hanımefendi,
babasından tevârüs ettiği edebî zevk ve harikulêde ifâde gücünü ustalıkla
satırlara aktarıyor.

 

***

Tahsin Banguoğlu; edebiyatla alakalı çalışmalarına 1937 yılında,
Dil ve Târih – Coğrafya Fakültesi’nde doçentken Tan Dergisi’nde yayınlanan
kitap tenkitleriyle başladı. 1943 yılında Ülkü Mecmûası’nda devam etti.

 

İhtisası dil bilgisi / gramer
olmakla birlikte edebiyatla da ilgileniyordu. Halk edebiyatı ise gözdesiydi.
Durumu şöyle açıklıyordu: ‘Halk edebiyatı
benim dolayısıyla alakalı olduğum bir mevzudur (…) Ancak bu güzel eserlerle
devamlı surette meşgul olan bir adam için onların güzelliklerini duymamak, onların
renklerine ve kokularına hayran olmamak mümkün müdür? Çiçekleri târif ve tasnif
etmek için gece gündüz onlarca uğraşan bir nebatatçıyı elvan elvan güllere,
evlek evlek karanfillere, lâlelere, çiğdemlere meftun olmaktan menedebilir
misiniz? İşte ben halk edebiyatının bu türlü bir mensubu ve bu türlü bir
âşıkıyım
.’ (s: 49)

 

Devlet Konservatuvarı’nda fonetik
dersleri verirken, Türk çocuklarını Türk mûsıkîsinden uzaklaştırıp batı
müziğine yaklaştırmak isteyen ecnebi hocalara ders verircesine söylediği sözler,
O’nun Türk’e ait her değere nasıl içten ve kopmaz bağlarla bağlı olduğunu
göstermektedir: ‘Millî hayat nedir? Siz
bilirsiniz. İşte o bizde de öyledir. Bizde çocuğa ad konurken kulağına ezan
okunur. O ninnilerle uyutulur, türkülerle büyütülür. Ev onunla uyanır, sokak
onunla çalkanır. Millî musiki dil ile birlikte öğrenilir ve ikinci bir millî
dil olur. Kaldı ki bizim bir sanat musikimiz, bir klâsik musikimiz de vardır.
Şimdi nasıl düşünürsünüz ki çocuklarımıza ikinci bir anadilleri, duygu dilleri
olan yerli musikiyi öğretmeyelim, dinletmeyelim? O zaman Türkçeyi de bırakıp
Almanca konuşalım
.’

 

Günümüzde dilci veya edebiyatçı
olmamakla birlikte ‘dil hassasiyeti
bulunanlar, Türkçenin problemli bir dil olduğunu ifâde ederler. Prof.
Banguoğlu, bu ifâdeleri haklı kılan düşüncelerini, ‘Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Doçenti’ imzasıyla 1941 yılında
açıklamıştır. Bu açıklama 80 yıl sonrasını görebilen, dehâ denilecek bir aklın isâbetli
teşhisidir:

 

     ‘Bizde (…) imlâ meselesi [Batı dillerinde olduğu
gibi] ne esaslı bir reform işi, ne de sırası gelmiş bir revizyon işidir. Bizde
imlâ meselesi yeni yazı sisteminin dile tatbiki işinin tamamlanmamış
olmasından, yâni Lâtin alfabesinin kabulü sırasında Türk imlâsının hakkile
tedvin edilmemiş bulunmasından [toparlanıp kitap haline getirilmemiş olmasından]
ibarettir. (…)

     … Kelimelerimiz yeni yazı sistemine bir
defaya mahsus olmak üzere tatbik edilecekler ve aldıkları sâbit veya gramer
kaidelerine göre mütahavvil [değişen, değişken] şekilleri dâimi olarak muhâfaza
edeceklerdir. (…)

     … Kabul edilen sistemin fonetik bir esasa
istinat ettirilmiş olması, bizi imlâ meselesini bir yazı sistemi meselesi
zannetmek hatâsına düşürmüştür. Türkçenin konuşulduğu gibi yazılacağı
hakkındaki umumi hükme kapılarak 29 harften ibâret pratik bir alfabenin konuşmayı
aynen vermek hususundaki kifâyetsizliğini ve yazı dili için esas ittihaz
ettiğimiz [saydığımız] İstanbul şivesinin fevkalade tecanüssüz [uyumsuz,
tutarsız] bir konuşma olduğunu âdeta unutmuşuzdur. (…)

     İmlâ lügatinin yeniden basılması
düşünüldüğü bir sırada, Türk Dil Kurumu’nca imlâ meselesinin şümul [kapsam] ve
ehemmiyeti hakkında daha esaslı bir fikir edinilmiş bulunması temenniye şayandı
[arzu edilirdi]. Tanzim edilen imlâ kılavuzu bütün imlâ meselesini ele almak
şöyle dursun sadece imlâ lügatini yeniden basmak için lüzumlu esasları toplamış
olmaktan da uzaktır. (…)

     … İmlâ meselesinin bütün şumulile
vazedilmesini ve ciddî bir tetkike tâbi tutulmasını zaruri buluyorum. Bu
hususta bir veya birkaç mütehassısın hazırlayacağı bir proje salâhiyetli bir
komisyonun çalışmalarına esas olabilir. Kanaatimce TDK tarafından yüksek
vekilliğe takdim olunan imlâ kılavuzu, bu kıymette bir proje değildir. (27
Kasım 1940
)

 

Tanzim edilen imlâ kılavuzunun
Prof. Banguoğlu’nun düşündüğü ölçüde kapsamlı olmayışı sebebiyle bu gün; Ay adı
Kasım’ ile erkek ismi ‘Kasım’ı aynı imlâ ile yazıyoruz.

 

İmlâ Kılavuzu’nun birincisi 1928
yılında olmak üzere 2020 yılına gelinceye kadar; ‘İmlâ Lügati’, ‘İmlâ Kılavuzu’,
Yeni İmlâ Kılavuzu’, ‘Yeni Yazım (İmlâ) Kılavuzu’ ve  ‘Yeni
Yazım Kılavuzu
’ gibi, 5 ayrı isimle; 27 defa basılıp yayınlandı. Kapsam
keyfiyeti bir tarafa, hemen her basımda kelimelerin açıklamaları ile birlikte
kaideler de değişti. Özellikle birleşik kelimeler konusunda, ‘kaidesizlik’ ‘kaide’ hâline getirildi.

 

Karafatma’ değil
de ‘kara fatma’ şeklinde ayrı
yazılmalıymış.  ‘Kırkayak’ niçin bitişik yazılıyor? ‘Hemfikir’ bitişik yazılırken, ‘başyazı
ve ‘başyazar’ hangi sebeple ayrı
yazılıyor? 

 

Kara fatma’ ayrı
yazılırken, nasıl oluyor da ‘karagöz
bitişik yazılıyor? ‘Göz’ ve ‘yaş’ fiiliyatta birbirinden ayrılmazken, yazıda
neden ayrılıyor? 

 

Şaşırtıcı olanlar da var: Meselâ; ‘bir kaç’ dememişler de, doğrusunu ‘birkaç’ diye yazmışlar! ‘önsöz
dememişler de ‘ön söz’ demişler. Meselâ;
sıkı yönetim’ dememişler de,
doğrusunu ‘sıkıyönetim’ şeklinde
yazmışlar! Meselâ; ‘her hangi
dememişler de, doğrusunu yazmışlar, ‘herhangi
demişler!

 

Meselâ, niçin, ‘bilgisayar
ve ‘buzhâne’ bitişiktir de, ‘buz dolabı’ neden ayrı yazılmıştır?

 

Kaidesizlik, kılavuzların
isimlerine de sirâyet etti. Gerekçe olarak ‘imlâ
kelimesinin Türkçe olmadığı iddia edildi. ‘Yazım
kelimesi de Türk dil bilgisi kaidelerine uygun olarak türetilmiş bir kelime
değil. Mânâ bakımından da yanlıştır. Üstelik Nurullah Ataç,   ‘yazım’ kelimesinin, ‘metin’ karşılığı olarak bulunduğunu
belirtiyor. Kim veya kimler tarafından ‘imlâ
kelimesinin yerine yerleştirildi, belli değil.

 

TDK’da elbette Tahsin Banguoğlu’nun
ilmî seviyesinde kişiler de görev yapmışlardır. Muhtemelen siyâsî ve aydın
geçinen çevrelerin baskılarına karşı direnemediklerinden başarılı
olamamışlardır.

 

***

Tahsin Bangoğlu’nun hayatının uzun süren sonbaharı, denilebilir ki
aktif siyâsette ve makamlarda bulunduğu dönemlerdeki kadar verimli geçmiştir. Gazete
ve dergilerde yayınlanan makaleleri, ‘Kendimize
Geleceğiz
’, ‘Devlet Dili Türkçe
Üzerine
’ ve  ‘Dil Bahisleri’ isimli kitapları; ‘Ana Hatları ile Türk Grameri’ (Kılavuz Kitap,1940) ve ilk baskısı
1959’da, onuncu baskısı 2015 yılında yapılan ‘Türkçenin Grameri’ isimli eserleri kadar ilmî değer taşımaktadır.
Daha önemlisi de Kubbealtı Vakfı’nda, Aydınlar Ocağı’nda, Türk Edebiyatı
Vakfı’nda ve ‘Boğaziçi Sohbetleri
adı altında tertip edilen toplantılarda verdiği konferanslar, katıldığı diğer toplantılardaki
sohbetleri ve dil meraklılarının her fırsatta sorduğu sorulara verdiği
cevaplarla bir açık öğretim fakültesi hizmeti vermiştir.  Şüphesiz en büyük hizmeti de, yetiştirdiği
seçkin evlâtları ve yeni nesilden aile fertleridir. Onlar devraldıkları Türk
diline hizmet bayrağını yine yükseklerde tutarak Banguoğlu mektebini devam
ettiriyorlar.  

 

G YAYIN GRUBU:

 Ferit Tek Sokağı Nu: 48/2 Moda, Kadıköy –
İstanbul. Telefon: 0.216-337 15 59 e-posta:
bilgi@gyayingrubu.com 
// 
www.gayingrubu.com 

 

Eser,
BOĞAZİÇİ YAYINLARI’ndan da temin
edilebilir.

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Prof. Dr. HASAN
TAHSİN BANGUOĞLU                                                                                                       
     

     21 Nisan 1904’te hâlen Yunan Makedonya’sı sınırları içerisinde bulunan
Drama şehrinde doğdu. Babası buranın eşrafından tütün tüccarı Ahmed Cevdet
Bey, annesi Rukiye Hanım’dır.

    
İlkokula Selânik’te Fransızca öğretim yapan bir okulda başladı ve
Drama’da devam etti. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Türkiye’ye göç edip
Balıkesir’e yerleştiği için tahsilini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul
Sultânîsi’ne (İstanbul Erkek Lisesi) devam ederek 1926’da buradan mezun oldu.
Aynı yıl girdiği Dârülfünun Edebiyat Fakültesi Edebiyat Zümresi’nde Orhan
Şaik (Gökyay), Hüseyin Nihal (Atsız), Nihad Sâmi (Banarlı) gibi her biri daha
sonraları Türk dili, târihi ve edebiyatının otoriteleri olacak kişilerle
birlikte okudu. İyi Fransızca bildiği için bu yıllarda yardımcı iş olarak
Vakit Gazetesi’nin Beyoğlu muhabirliğini de yaptı. 1930’da Edebiyat
Fakültesi’nden mezun oldu.

    
1930-1932 yılları arasında Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü’nde
edebiyat hocalığı yaptı. Mart 1931’de Vakit gazetesinin eki olan aylık Vakit
Dergisi’nde yayımlldığı “Nedim Nasıl Ölmüştü?” ve aynı yerde Nisan 1931’de yayınladığı
“Safvet Tezkiresi” adlı iki yazısı ile ilim âleminin dikkatini çekti. Faruk
Nafiz (Çamlıbel), Ahmet Hamdi (Tanpınar), Necip Fazıl (Kısakürek), Ömer
Bedrettin (Uşaklı) gibi şâir ve yazarlarla birlikte 15 Mayıs 1931-15 Temmuz
1931 târihleri arasında  ‘Hız’ adlı bir kültür ve edebiyat
dergisi çıkardı.

    
Gazi Terbiye Enstitüsü’nde iken 1932 yılında ihtisas yapmak üzere
Berlin’e gitti. Almanca öğrendikten sonra Berlin’de 1936 yılında ‘Dr’ unvanı
aldı.    

    
Yurda döndükten bir ay sonra ‘Doç.
Dr.
’ unvanı ile 1936-1943 yılları arasında Dil ve Târih-Coğrafya
Fakültesi’nde ders verdi. Ayrıca 1937-1939 yıllarında Devlet
Konservatuvarı’nda fonetik dersleri okuttu.

    
1941 yılında Dil Bahisleri 1,
1942 yılında Dil Bahisleri 2 ve Devlet Dili Türkçe Üzerine isimli
eserleri yayınlandı.

    
1943’te Bingöl’den Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili seçildi ve bu
görevi 1950’ye kadar devam etti. 10 Haziran 1948’de Millî Eğitim Bakanlığı’na
getirildi ve 22 Mayıs 1950’de Şemseddin Günaltay kabinesinin istifasına kadar
bu görevde kaldı. Millî Eğitim Bakanlığı sırasında Türk Dil Kurumu (TDK)’nın
başkanlığını da yaptı.

    
1950-1955 yılları arasında politikayı bırakarak Ayvalık’ta çiftçilikle
meşgul oldu. 1955’te Londra Üniversitesi’nden aldığı dâvet üzerine 1959
yılına kadar burada mukayeseli Türk lehçeleri dersini okuttu, ayrıca
tasarladığı Batı Türkçesi gramerinin ilk cildi olan Sesbilgisi isimli kitabını hazırladı. 1959’da yurda dönünce Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde ihdas edilen Türkçe Dinî Metinler
Kürsüsü’nde ders verdi; altı ay kadar da aynı fakültenin dekanlığını yaptı.
Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü’nde kurulan Orta Türkçe Kürsüsü’nde çalıştı, ayrıca Robert College’da
Türk dili târihi dersleri verdi. 1961’de tekrar politikaya atıldı ve
Cumhuriyet Halk Partisi’nden Edirne senatörü seçilerek Cumhuriyet Senatosu’na
girdi. Bu görevi 1968 yılına kadar devam etti. (1960-1963 yılları arasında
ikinci defa TDK başkanlığı yaptı.

    
“Ortanın solu” görüşü İsmet İnönü tarafından kabul edilince Banguoğlu
bu politikaya karşı çıktığı için 1966’da Cumhuriyet Halk Partisi’nden ihraç
edildi. Bir süre sonra girdiği Yeni Türkiye Partisi’nde Ekrem Alican’ın genel
başkanlıktan ayrılması üzerine 1970 yılında genel başkan oldu. 1971’de Yeni
Türkiye Partisi’ni Güven Partisi ile birleştirdi ve aktif politikayı
tamamıyla bırakarak tekrar ilmî ve fikrî çalışmalarına döndü.

    
1983’te kurulan Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu’nun bağlı
kuruluşu olan TDK aslî üyeliğine seçildi. Türk Dil Kurumu’nda Terim Bilim ve
Uygulama Kolu başkanlığına getirildi. 1985’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türkiyat Araştırma Merkezi tarafından tertiplenen Beşinci
Milletlerarası Türkoloji Kongresi’nde ‘Türkoloji’ye Üstün Hizmet Armağanı’nı
kazanan ilk Türkolog oldu. Aydınlar Ocağı, Türkiye Millî Kültür Vakfı,
Boğaziçi Yayınevi, Kubbealtı Akademisi gibi kuruluşlardan da çeşitli şilt ve
hizmet armağanları aldı. 3 Mart 1989’da İstanbul’da vefat etti ve Edirnekapı
Şehitliği’ne defnedildi.

 

Diğer
eserleri:

1-Altosmanische
Sprachstudien zu Süheyl ü Nevbahar

2-Ana
Hatlarıyle Türk Grameri (1979 yılında ikinci baskısı yayınlandı.                                                                                                                              
3-Türkçenin Grameri (2015 yılında 10. Baskısı yayınlandı.

4-Dil
Bahisleri 1, 2, 3. (1940, 1941 ve 1987)                                                                                                                                      
5-Kendimize Geleceğiz (1984)

 

Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya tarafından
hazırlanan bu hayat hikâyesi, Diyânet İslâm Ansiklopedisi’nden kısaltılarak iktibas
edilmiştir.

 

ÜLKER
BANGUOĞLU BİLGİN:

     İstanbul’da doğdu. İlk ve orta
öğrenimini Ankara, İstanbul ve Londra’da çeşitli okullarda yaptı. Kandilli
Kız Lisesi’nden mezun oldu. 1969 yılında Robert Kolej Yüksek Okulu (bugünkü
Boğaziçi Üniversitesi) Fen- Edebiyat Fakültesi’nin Karşılaştırmalı Edebiyat
bölümünü bitirdi. 1979’da aynı okulun Eğitim Fakültesi’nde İngilizce
öğretmenliği eğitimini tamamladı. 1972- 2010 yılları arasında Yalova Lisesi,
Üsküdar Amerikan Kız Lisesi ve son 28. yıl Boğaziçi Üniversitesi Yabancı
Diller Yüksek Okulunda İngilizce öğretmenliği yaptı. Buradaki son sekiz
yılında İleri İngilizce Birimi’nde ‘araştırma ve yazma teknikleri’ üzerine
ders verdi.

     Meşrutiyet’ten
Cumhuriyet’e Bir Fikir Adamı; Tahsin Banguoğlu
isimli eserinin
dışında  İngilizceden Türkçeye
çevirdiği 2, telif ettiği 2 kitabı yayımlanmıştır. İhtiyar: (Uycan Yayınları 1973); Batı Çıkmazı: Puşkin Üzerine Konuşma: (Dergâh Yayınları 1973); İki Devir İki Kadın Münevver ile Perizat’ın
Romanı
: (Remzi Kitabevi 2018); Feride
ve Kızları
: Remzi Kitabevi, 2020)

     Ülker Banguoğlu Bilgin hâlen İstanbul’da
yaşamakta ve kitap çalışmalarına devam etmektedir.

Kıbrıs’tan Günümüze Yansıyanlar

    27-29 Nisan 2021 tarihinde BM öncülüğünde Cenevre’de başlayacak olan 5+1
Garantör ülkeler ve taraflar arası gayrı resmî Kıbrıs konferansı öncesinde;  50’li yıllardan beri adada yaşananlara bakarak
kısa bir analizle Kıbrıs gerçeklerini hatırlamak gerekir:

 
 Türkiye’nin Kıbrıs Konusundaki Tutumu:

  
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 50’li yıllardan, bugüne görev yapan
tüm hükümetleri; Türk Milletinden almış olduğu destekle her dönemde Kıbrıs Türk
Halkının yanında olmuş, 1974’te Kıbrıs Türklerinin adada neredeyse topyekûn
ortadan kaldırılmasına ramak kala garantörlük hakkını kullanarak adaya çıkmış, 15
Kasım 1983’de KKTC’nin kurulmasını takiben ekonomik, sosyal, mali konularında
yaşanan her türlü sıkıntıya destek vermiş; adada yaşayan kardeşlerimizin yaşam
geleceklerine daima olumlu katkılarda bulunmuştur. Hiç şüphesiz, bundan sonra
da bu desteğin artarak devam edeceği gerçeği de unutulmamalıdır.

  
 Kıbrıs konusuyla ilgili unutulmaması
gereken çok önemli bir hususu bir kez daha ifade etmem gerekirse; bu stratejik
ada, bize atalarımızdan emanettir. Türkiye’de milletimizin iradesini hangi
siyasi partimiz temsil ederse, etsin; ülkemizin bölgesel menfaatleri ada
üzerindeki kazanılmış tarihi, hukuki haklarımızın yılmadan savunulmasını
gerektirmektedir. Bu önemli husus, bugüne değin hep böyle gerçekleşmiş, hiç
kuşkusuz bundan sonra da böyle gerçekleşecektir.

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve
Yunanistan’ın Kıbrıs Konusuna Bakışı:

 
  Rum tarafının Kıbrıs konusunda üreteceği
hiçbir çözüm, vereceği hiçbir taviz yoktur! Rumlar halen AB’ye üye olmanın,
adanın sözde resmi hükümetiymiş gibi tanınmanın avantajını taşımakta, her
platformda bu avantajı kullanmaktadırlar.

 Aslında Rumlar; adanın yarı buçuğunda
‘’Enosisi’’ gerçekleştirmişler, şimdi aynı şeyi adanın kuzeyinde başarmak
istemektedirler!

 
   GKRY uluslararası platformda en önemli gücü,
dün olduğu gibi bugün de Yunanistan’dan almaya devam etmektedir.

   Rum tarafı hala Kıbrıs anlaşmazlığının 1974’te
Türkiye’nin adayı işgal etmesiyle başladığını, adada taraflar arası bir anlaşma
olacak ise; bunun ancak Türkiye’nin adada garantörlüğünün olmadığı, Türk
askerinin adayı terk ettiği temelinde gerçekleşeceğini öne sürmekte; AB ve BM çatısı
altında yer alan devletler de, bu gerçek dışı dayatmaya destek vermektedir!

    Rum-Yunan
ikilisi bugüne kadar, kendi menfaatleri adına uluslararası arenada yürütmüş
oldukları dış politikada daima kazanan taraf olmuştur. Çünkü Avrupa’nın bu
şımarık çocuklarının arkasındaki güç Hıristiyan âlemidir. Bu gücün varlığı,
desteği daima bizim ulusal çıkarlarımızın karşısında olmuştur, bundan sonra da
olmaya devam edecektir.

    Rum Ortodoks Kilisesi ve Rum Ulusal
Konseyinin Kıbrıs Konusuna Bakışı:

    Bugüne değin Kıbrıs konusunda bir çözüm
sağlanamadıysa eğer, bunun yegâne nedeni adanın güneyindeki bu iki yapının Rum
toplumu üzerindeki güçlü etkisindendir.

  Çünkü
ne Kilise, ne de Ulusal Konsey Kıbrıs adasının yönetimini hiçbir şekilde Kıbrıs
Türkleri ile paylaşmaya yanaşmamakta, Kıbrıs Türk’üne ada yönetiminde azınlık
haklarından bir fazlasını dahi kabul etmemektedir.

    Kıbrıs Türk Halkının Adadaki Yaşam Hakkına
Güncel Bakışı:

 
  Kıbrıs Türk Halkı; 1974’ten beri kazanmış
olduğu egemenliğini görmezden gelenlere, yıllardır adada ‘’Türk Halkı’’
kimliğiyle yaşayan insanlarımızı, ‘’Kıbrıslı’’ kimliği içerisinde eritmek
isteyenlere, Kıbrıs’ta barışın teminatı olmaya devam eden Kahraman Türk
Askerini ‘adadaki yabancı güçler’ statüsünde görerek adadan gitmesini isteyenlere,
‘Türkiye benim vatanım değildir’ diyebilen zihniyetin temsilcilerinin bu
taleplerine ezici bir çoğunlukla karşı çıkmıştır.  

   Önümüzde ki dönemde de Kıbrıs Türk’ü;
kendisini temsil eden siyasilerden; adada ki, kazanılmış tüm haklarını koruyan,
anayasal, hukuksal, tarihsel haklılığımızı ortadan kaldırabilecek her türlü
çözüm tuzağından uzak duran bir siyasi başarıya imza atmalarını beklemektedir.

   
 Bu başarının gerçekleşebilmesi
için Kıbrıs Türk Halkının tüm gücüyle liderlerini desteklemesi, KKTC’nin
yaşatılması yönünde irade beyanında bulunması, bu uğurda mücadele eden tüm
sivil toplum kuruluşlarının her vesileyle bunu dile getirmesi çok önemlidir. Bu
kritik süreçte KKTC Cumhurbaşkanlığı makamında Sn. Ersin Tatar’ın bulunması
büyük bir şanstır. Çünkü Sn. Tatar çözüm olsun da nasıl olursa olsun demeyecek
kadar milliyetçi, Rum’un her istediğine boyun eğmeyecek kadar tecrübeli ve
donanımlı olup, Türkiye’deki yönetim ile çok uyumlu çalışmaktadır.

     BM’nin Kıbrıs konusuna bakışı:

     BM
adanın yasal hükümeti olarak hala GKRY’ni tanımakta, Kıbrıs müzakerelerini bu
bakış açısıyla ele almaktadır. BM, 1959 Londra ve Zürih anlaşmaları adeta yok
sayılmakta, 1960 da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal iki kurucu
ortağından birisi olan Kıbrıs Türklerinin yasal haklarını, tarihsel özgeçmişini
göz ardı ederek,, Türkiye’nin 1974 yılında adayı işgal ettiği yalanını ön plana
çıkarmaya devam etmektedir.

    AB,
Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Konusu:

    Türkiye’nin AB ile başlayan müzakerelerin
ardında uzun yıllar kalmıştır! Geride kalan bu süreçte, 13 başlık açılmış,
açılan bu başlıkların içerisinde sadece 1 tanesi kapatılabilmiştir!

   AB ile yapılan müzakereler sürecinde Türkiye,
hiç de hak etmediği uygulamalar ve dayatmalar ile karşı karşıya kalmasına
rağmen görüşme sürecini yürütmeye devam etmektedir. Bu uzun süreçte yapılan
müzakerelerde, hiç de hak etmediği uygulamaların, dayatmaların başında Kıbrıs
konusu gelmektedir!

  Her
müzakere başlığının görüşülmesi öncesinde; Kıbrıs konusunu hallet baskısının
ülkemizin önüne konulması; bu süreci yönetenlerin tarih boyunca bize
oynadıkları oyunların bezerlerinden hiç de farklı değildir! 

 
 AB’nin her müzakere öncesinde olmaması
gereken Kıbrıs konusunda bu sürece dâhil edilmesiyle yaşananlar herkesçe
malumdur. Annan Planı aldatmacası ile GKRY’nin AB’ye üye yapılması bunun en
çarpıcı kanıtıdır.

  
AB’ye giden yolda Türkiye’nin ‘Kıbrıs Milli Davamızdan’, Kıbrıs Türk
Halkının adadaki tüm kazanımlarından vazgeçilmiş gibi bir duruma sürüklenmesi, Kıbrıs’ın
elimizden çeke, çeke alınabilmesi dayatmasından başka bir şey değildir!

  
27-29 Nisan arasında Cenevre’de yapılacak görüşmelerden hiçbir şekilde
Kıbrıs Türklerinin lehine ve Türkiye’nin adadaki yasal haklarını koruyacak bir
sonuç çıkmayacaktır.

 
Taraflar arası diyalog, müzakereler tabii ki her zaman önemlidir. Ancak
taraflar konuya olumlu ve çözüme odaklı yaklaşırsa sonuç alınır. Ancak Rumların,
BM’nin, AB, İngiltere ve Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki 1968 yılından beri
takındıkları tutum göz önüne alındığında bu görüşmelerden de bir sonuç
çıkmayacağı açıktır.

  Ama bu
görüşmelerin Türkiye açısından önemi ve kazanımı büyük olacaktır. Çünkü bundan
böyle adanın kuzeyinde 38 yıldan beri yaşayan, kendi ayakları üzerinde dimdik
duran KKTC’yi uluslararası arenada tanıtmasının önünün açılmış olacaktır. Hiç
şüphesiz bundan sonra Kıbrıs konusunun çözümü için ne Türkiye, ne de KKTC bir
63 yıl daha beklemeyecektir.

Kaybolan Sadece 128 Milyar Dolar Değil

T.C. Merkez Bankası’nın 128
Milyar dolar rezervinin kaybolması elbette çok önemli. Muhalefetin devletimizin
bir yıllık bütçesi kadar muazzam bir paranın ne olduğunu sorması da çok
kıymetli.

 

Ancak bu soruların gündeme
gelmesine yol açan afişlerin yasaklanması ve devamında yaşananlar çok
değerli başka kayıplarımızın olduğunu da
gösterdi.

 

Önce savcılar afişlerin fonunda bulunan “Saray” silueti sebebiyle
“Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla
soruşturmalar açtılar.

 

“128 milyar dolar nerede?” sorusunun muhatabı CB sisteminde bellidir. Sistem “tek kişilik
hükümet sistemidir.” Bakanlar da Merkez
Bankası Başkanı da Cumhurbaşkanı tarafından atanan ve istediğinde kolayca
görevden alınabilen teknisyenlerdir.

 

O halde muhalefetin
böyle bir soruyu soracağı en doğru kişi Cumhurbaşkanıdır.

 

Muhalefetin yürütmenin başı
olan Cumhurbaşkanına milletin parası hakkında soru sorması, bırakın suç olmayı, yapması gereken
görevidir.

 

Muhalefet bu defa saray
silueti olmayan afişlerle aynı soruyu sormaya başlayınca, daha da utanç
verici uygulamalara şahit olduk.

 

Bazı valiler afişleri
kaldırmak için “korona tedbirleri kapsamında” gerekçesiyle talimatlar verdiler.

 

“Lebalep kongreler” ve
binlerce kişilik cenaze namazlarında virüs tehlikesi görmeyen valiler birkaç
metrelik bez afişlerdeki virüs bombalarını
keşfettiler. Sağlığımızı korumak için (!)  itfaiye, özel kuvvet, zabıta bütün
kaynaklarını harekete geçirip afişleri indirme gayretkeşliğine girdiler.

 

Yaptıkları bu gülünç işlerle,
en az 128 milyar dolar kadar önemli olan, değerlerimizi yok ettiler: Devletimize,
demokrasiye ve hukuka olan inancımızı buharlaştırdılar. İdaresi, yargısı ve kurumlarıyla tam bir parti devleti görüntüsü verdiler.

 

“Muhalefetsiz bir Türkiye”
özleminin eseri olarak, CHP’nin “Kanal İstanbul”, “FETÖ’nün siyasi ayağı” ile
elektrik ve doğalgaz zamları hakkında halkı bilgilendirmek için bastırdığı kitapçıkları toplattılar. CHP Genel Başkanı dahil parti yöneticileri ve milletvekilleri
hakkında dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezlekeler hazırlandı.

 

Bunlar demokratik ülkelerde
normal sayılması mümkün olmayan işler.

 

İktidarın bu tavırları koltukları
kaybetme korkusunun eseri. “Halkın gönüllerine
girerek oy alma” imkânları kalmadığını görüp, korkutarak iktidarlarının
devamını sağlamak telaşı içindeler.

 

Ama Türk milleti her zaman zor
tepki verse de bu kadarına tahammül etmez. Çünkü Türkiye bir kabile devleti
değil. Demokrasi tecrübesi çoğunluğun genlerine işlemiştir. Gittikçe
otokratlaşan yönetim tarzı insanlarımızı ürkütmekte ve endişeye sevk
etmektedir.

 

Ak Parti “128 milyar dolar
nerede” sorusuna verdiği gülünç tepkilerle kendi ayağına sıktığını görmelidir.

******************************

Bugünün Uğruna Yarını Feda Etmek

Prof. Dr. İskender Öksüz iki
köşe yazısı
ile hem Türkiye’de ve hem de küresel çapta işlenen bir suça dikkat çekti:

 

“Bugünün uğruna yarını feda etmek. Bugünün menfaati için
gelecek nesillere ipotek koymak.”

 

Prof. Öksüz’ün verdiği
örnekler hepimizin bildiği konular. Ama sorduğu sorular tokat gibi:

 

“Türkiye’nin nefes
borularından Balıkesir ve Çanakkale’nin Kaz Dağları’nda, bu övülerek yaratılmış ormanların yüzölçümünün
%70’ine maden arama ruhsatı verilmiş! Bu
ruhsatlardan azımsanmayacak bir kısmı maden işletmesine dönüşmüş. Bunlar
arasında geriye dönülemez tabiat tahribatı
yapanlar çoğunlukta.

 

Bugün birileri kazanıyor.
Belki bugünün Türkiye’sinin de kazançları var. Ya yarının Türkiye’si? Çocuklarımız, torunlarımız? Onlardan izin
aldık mı?”

 

İskender Öksüz Hoca işte bu
noktada en kritik soruyu sorup, cevabını veriyor:

 

“Millî iradeye dayanan iktidar dilediğini yapabilir mi?”

 

İktidarlar milletten aldığı yetkiyi, belli sınırlar içinde kullanabilir, milletin geleceğine zarar
verecek şekilde kullanamaz!

****

Bugünün iktidarının “getirisi götürüsünden az olan gösterişli
yatırımlarla” gelecek nesilleri de borçlandırma hakkı var mıdır?

 

Mesela 1,7 milyar dolar yapım
maliyetli Osmangazi Köprüsü’ne, Hazine
garantisi kapsamında, sadece bir yılda 3,3 milyar lira ödedik. Çünkü her sene için dolar üzerinden gelir
garantisi verilmiş. Araç sahiplerinden tahsil
edilen, fahiş geçiş ücretleri bile yetmediği için ödenen fark bu. Mevcut
iktidardan sonra da yıllarca, garanti edilen bu paraları ödemeye devam
edeceğiz.

 

“Kanal İstanbul” projesinin
yapım maliyetinin 74 milyar dolar olacağı bildiriliyor.  Bugün İstanbul Boğaz’ından geçen gemi
sayısının iki katı kadar geçiş garantisi verilecek. “En az 300 milyar
dolarlık Kanal İstanbul’un Hazine garantisini” çocuklarımız
ve torunlarımız da ödeyecek.

 

İbrahim Kahveci’nin
ifadesiyle, “ecnebi ülke gemileri için evlatlarımızın geleceğini ipotek
ediyoruz.”

 

Böyle bir borçlandırmaya “iktidarın
hakkı vardır” diyebilir misiniz?

 

Hadi biz “oy verdik,
katlanalım” diyelim. Fakat “çocuklarımız, torunlarımız da size oy verdi
mi?”

****

Toplumsal vicdanın kabul
etmediği böyle bir yetki aşımı olduğunda
sistemin bir sigortası olmalıdır.

 

Bu sigorta “anayasal demokrasiyi” benimsemek ve tavizsiz uygulamaktır. Çünkü anayasal demokrasi “iktidarın milletin geleceğini ipotek altına
almasını engelleyen, demokrasiyi ve hürriyetleri ortadan kaldırmasını
engelleyen demokrasi cinsidir.”

 

CB Sistemi, bizi “Anayasal Demokrasi”den
uzaklaştırıyor ve iktidarın yetki aşımına karşı sigortadan mahrum
ediyor.

Yarınları Çalmak

Cuma yazımda, gelecek nesilleri yükümlülük altına sokan
icraatın, kanunen mümkün olsa da vicdanın ve bilgeliğin bunu reddedeceğini
yazmıştım. Uzun vadeli borçlarla, hazine garantileriyle çocuklarımızı,
torunlarımızı borçlu kılmanın…

 

Bugünkü çıkar uğruna gelecek nesillerin sağlığını, refahını,
yaşayacağı ortamı ipotek altına alan bir başka davranış çevreye karşı
duyarsızlıktır. Birçok örnek bulunabilir. Bir tanesinden bahsedeyim,
Türkiye’nin nefes borularından Balıkesir ve Çanakkale’nin Kaz Dağları’ndan. Bu
övülerek yaratılmış ormanların yüzölçümünün % 70’ine maden arama ruhsatı
verilmiş! Bu ruhsatlardan azımsanmayacak bir kısmı maden işletmesine dönüşmüş.
Bunlar arasında geriye dönülemez tabiat tahribatı yapanlar çoğunlukta. Bugün
birileri kazanıyor. Belki bugünün Türkiye’sinin de kazançları var. Ya yarının
Türkiye’si? Çocuklarımız, torunlarımız? Onlardan izin aldık mı?

 

 

 Çevresel Etki Değerlendirme – kısa adıyla ÇED- mevzuatının
yirmi küsur kez değiştirildiği söyleniyor. İhale kanunu da yüz küsur defa
değiştirilmişti. Ne için? İhale kanunu hangi maksatla değişiyorsa, ÇED mevzuatı
da tıpa tıp aynı maksatla değişiyor.

 

Gelecek nesilleri mahkûm eden başka bir haksızlık,
milletlerarası ekonomi tavsiyelerinde, ekonomi teorilerinde de gizlidir.
Mesela, “Mukayeseli Avantajlar Teorisi”… Bu teoriye göre her ülke en iyi
ürettiği ürünlere odaklanmalı, başkalarının daha verimli şartlarda ürettiklerinin
yerlisini üretmeye kalkmamalıdır. Bu teoriye uymanın, toplam değeri arttırdığı
matematikle de ispatlanabilir. Üniversite birinci sınıf iktisat kitaplarında
ispatını bulabilirsiniz.

 

Merdiveni Tekmelemek

Bu teori, bazen gönüllü, bazen güç kullanılarak uygulanmış.
Cambridge Üniversitesi gelişme ekonomisi hocası, Güney Koreli Ha-Joon Chang,
“Merdiveni Tekmelemek” kitabında, İngiltere’nin o zamanki kolonisi Amerika’nın,
dokuma endüstrisi kurmasını yasakladığını anlatıyor. İletişim Yayınevi, bu
kitabı, herhalde eyice anlayalım diye, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü”
diye çevirmiş, İngiliz gemilerinin Afrika’dan taşıdığı köleler sayesinde
Amerika’da pamuk üretmek ucuz ve avantajlıydı. Bu pamuklar, koloninin değil,
hızla büyüyen İngiliz tekstil sanayiinin yararına kullanılmalıydı. Bu muhakkak,
mukayeseli avantajlar teorisine de bire bir uygundu. Pamuğun Amerika’da üretimi
daha ucuzdu. Tekstilin İngiltere’de üretimi de. İşte size, çok sık duyduğumuz
“kazan-kazan, win-win” düzeni.

 

Amerika, mukayeseli avantajlar teorisine devam etseydi, hâlâ
Avrupa’nın ham madde tedarikçisiydi. Amerikan ihtilalinden sonra İngiltere
pamuk üretme işini Mısır’a kaydırdı. Osmanlı’nın ekonomik sıkışıklıktan, askeri
ve idari zafiyetten İngiltere’ye teslim ettiği Mısır’a… Ödünç verdiğimizi
sanıyorduk; Kıbrıs’ı ödünç verdiğimiz gibi.

 

 

 Ha-Joon Chang’ın kitapta fısıldadığı birkaç gerçek daha var.
Şimdi uluslararası serbest ticareti, ideolojik bir asabiyetle savunan
ülkelerin, kendileri kalkınırken ithal ikameciliği, koruyucu gümrükler ve genç
endüstrilerinin teşviki yönünde her şeyi yaptıkları. Endüstrileşme merdiveninin
basamaklarını çıkıp, sanayi ülkesi konumuna yerleştikten sonra sıfır gümrük,
koruma aleyhtarlığı ve diğer tezlerin savunucusu oluyorlar. Chang’ın deyimiyle
oralara çıkarken kullandıkları merdiveni, başkası kullanmasın diye tekmeleyip
atıyorlardı.

 

Bugün için yarını feda etmek

Mukayeseli avantajlar gibi, matematik ispatı olan bir
teoriyi, dünya ekonomisine yararı belli serbest ticareti kötü yapan nedir?
Bunların sadece bugüne bakıp yarını hesaba katmamalarıdır. Bugün kazan-kazan
olan bir davranış, yarınlarda, kalkınmakta olan taraf için kayıp olabilir.
Yarının kaybı.

 

ABD-İngiltere ile kazan-kazan oynasaydı hâlâ siyahlara pamuk
toplatıyordu. Serbest ticaretin, sıfır gümrüğün baş savunucusu ABD’nin bugün
Çin’le tutumları değiştirmesi de aynı gerçeğin çarpıcı bir örneğidir. Sanayi
üretimi, ucuz işçilik ve telif gibi, lisans gibi fazla endişeleri olmayan Çin,
bugün uluslararası ticarette liberal, ABD ise Çin’e karşı korumacıdır. Ne
günlere kaldık!

 

 

 Bu arada bir hakkı da
teslim edeyim: Bundan 11 yıl önce, Prof. Dr. Konuralp Ercilasun, şu öngörüde
bulunuyordu: “Bugünün en büyük ekonomisi olan ABD’nin yerini 2020’de Çin’in
alacağını düşünürsek, önümüzdeki yıllarda bu ülkeyi küreselleşme ve liberalizmin
en ateşli savunucusu olarak görmek bizi şaşırtmamalıdır.“(21. Yüzyıl, Haziran
2010, 18. sayı, sayfa 35-40) Gerçekten de satın alma gücü paritesiyle Çin,
ABD’yi geçti ve serbest ticaret ve liberalizm savunuculuğunda ABD ile yer
değiştirdi.

 

İki yazı boyunca hep aynı hatayı anlattım. Bugünün uğruna
yarını feda etmek. Bugünün menfaati için gelecek nesillere ipotek koymak. Bu
suç bazen bir ülke içinde, bazen dünya çapında işleniyor.

 

Kapitalizm işte deniyor. Şimdi son icat “Karma Kapitalizm”.
Bu karma ekonomi gibi bir şey değil. Hint alt kıtasının “karma”sı. Alev
Alatlı’nın tercümesiyle, “bıldırda yediğin hurmalar, bugün mideni tırmalar”
veya etme-bulma kapitalizmi. Bugün odaklılıktan kurtulup, bugünle yarını
birlikte düşünebilen kafalara ihtiyacımız var. Bugünkü nesillerin size verdiği
yetkilerle gelecek nesilleri yükümlülük altına sokarken iki defa düşünün, hatta
düşünmekle yetinmeyip vicdanınıza, ahlakınıza da bir danışın.

 

 Bugün yaşayan ahaliye halk denir. Bu halk, dününün
şuurundaysa, yarının sorumluluğunu da duyuyorsa, ancak o zaman millet olur. (https://millidusunce.com/yarinlari-calmak/)

Dayımın Vefatı, Özgürlük Yolculuğu

0

Ölüm üzerine büyük laflar edip aforizmalar üretebiliriz.
Bunların hiçbiri, ölüm hakikatini ne izah edebilir ne de değiştirebilir.

Dayım, ölüm gerçeğiyle yüzleşti. Seksen yıllık dünya
yolculuğunu nisan ayının üçüncü cumasında sonlandırdı. Arkasında gözü yaşlı
insanlar bıraktı. Istırabı vardı; kurtuldu, diyenler oldu. Kimine göre vakti
gelmişti. Kimse gibi, belki o da ölmek istemedi. Ama öldü.

Hiçbir canlıyı üzmezdi, karıncayı dahi incitmek istemezdi
rahmetli. Varsa bir kötülüğü, kendisineydi. Annemin yarısıydı, hatta ötesi.
Küçüklüğümde “Dayday” derdi bana, biraz daha olgunlaştığımda “Yeğenim” oldum
onun lisanında. Büyüklenmez,  her cuma
arardı beni. İyiliğim, onun iyiliğiydi; mutluluğum, mutluluğuydu. Dünyası
küçüktü, ilişkileri samimiydi. Evlatlarına, akrabalarına düşkündü. Komşu
hukukunu bilir, vatanseverdi.

Vefatından iki gün önce yoğun bakım ünitesinde kendisini
ziyaretimde anlamıştım, dönülmez yolun yolcusu olduğunu. Tanımadı beni, duymadı
sözlerimi, bir boşluğa bakıyordu, belki gideceği mekânı temaşa ediyordu.
Helalleşemedim kendisiyle. Hakkım helal olsun.

“Öldü“ sözcüğü dağlıyor içimi, “vefat etti” demek istiyorum.
Daha sıcak geliyor bana bu kelime, “istirahat etmek” gibi. İnşallah istirahate
erenlerden olmuştur.

Ölüm, ancak vefat ile öldürülür. İstirahate çekilmek durumu…
 Bir dönüm noktası… Düğün gecesi gibi…  Gecenin öncesi ve sonrası… Yeni hayat, eski
hayat..  Ama gecenin adı, düğün… Düğün
gecesine hiç “ölüm” denir mi?

“Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok.” mantığı ile
ölümü öldürmek istemiş bazı felsefeciler, ama Mevlana kadar sempatik
kılamamışlar. Ölüm, ruhun, adına “beden” denen dünya elbisesini çıkarıp yeni
bir libasa bürünmesi olarak düşünüldüğünde hiç de kaçınılacak tebdil-i mekân
değil. Bu seyahatte yolcuyu korkutan, gidilecek yerle ilgili bilinmezlik;
geride kalanları da üzen, onsuz kalmanın verdiği çaresizlik ve yalnızlık.
Bilinmezlik, çaresizlik ve yalnızlık korkusu olmasa ölüm, belki bu kadar
sevimsiz olmayacak. Ölüm, emeğimizi de beklentimizi de sıfırlıyor.

Ateş, düştüğü yeri yakar, acı nerdeyse can ordadır,
şüphesiz. Çektiği biyolojik acılarının derecesini kendisinden başka birilerinin
bilmesi mümkün değil. Her ıstırabının, sevap defterini süslemesini diliyorum. Dünya
serveti çok, bağımlılığı kuvvetli olmadığı için dünyadan ayrılma ıstırabı
çekmediğini sanıyorum. Huzurun, muhabbetin, verici olmanın tarafında yer aldı
dünya hayatında. Karşılığını alacağına eminim. Dünya, ahiretin tarlası değil
mi?

Yeğen, dayının, tanımlı yasalara göre, üçüncü dereceden
yakını sayıldığı için cenazesine katılamadım, kara toprağının üzerine birkaç
damla su ikram edemedim, kabrinin başında duamı edemedim. Kovid tedbirleri
kapsamında engele uğradım, kısıtlandım, talebime ret cevabı geldi. Soy esasına
göre birinci dereceden yakın olmam gerekiyormuş. Gönül yakınlığı kıstas olsaydı
mutlaka katılırdım. Gönlün ne değeri var ki şu kurulu düzende?

İnsan, dünyadaki yaşamı toplumsal, ahiretteki hesabı
bireysel varlık. O, artık kendi hesabıyla baş başa. Biz, kendimize bakmalıyız,
kendimizi gözden geçirmeliyiz.

Kendimize bakmamızın ilk şartı, merhumun hatıralarına,
emanetine sahip çıkmak, değer vermek; arkasından iyi dilekle dualarda bulunmak.

Her vefat, geride kalanlar için bir ibrettir. Her hayat,
okumayı bilenler için bir kitaptır, seyretmeyi bilenler için bir filmdir.
Babamın, annemin, dayımın vefatlarında bu filmleri seyrettim, kendi kitabımın
son sayfalarını okudum. Hayalleri vardı, söndü; hevesleri vardı, yıkıldı;
ümitleri vardı, kırıldı. Para, iktidar, itibar sahiplerinin filmleri
“son”landı. Güç gösterisiyle mutlu olanlar, iktidarıyla tahakküm edenler,
servetiyle zulmedenler, emeksiz kazananlar, kibirle küçümseyenler, hakkını
azımsayanlar; şimdi dünyada yazdıkları senaryonun aktörlüğünü yapıyorlar.
Bizler de onları seyrediyoruz.

Bir uyanıştır ölüm; hem ölen hem geride kalanlar için.
Kimseye toleransı yoktur, torpil geçmez ona. Kaçamayız ondan, istemesek de
gelecek. En iyisi, yaşarken sevmektir onu, dost olmaktır ona. Bir bakıma
köprüdür o, dostu dosta kavuşturan. İdrak edebilen kişi için özgürlüktür, ölüm.
Madem ölümle, vezir ve piyon aynı kutuya konacak; mal, mülk, makam için kavga
etmeye, kalp kırmaya değer mi? Bunlara esir olmamaktır özgürlük.

Bütün bu dünyacı değerlerden kurtuldu dayım. Evini hakkıyla
yapmayan müteahhitle, kapısının önüne sorumsuzca arabasını park eden komşusuyla
karşılaşmayacak. Miras meselesini de konuşmayacak, akrabalarıyla huzursuzluk
yaşamayacak. Ne terör belası ne enflasyon canavarı ne kovid-19 salgını esir
edebilecek onu. İşte özgürlük bu, diyecek.

Rabb’imden merhum dayıma rahmetiyle muamele etmesini
diliyorum. İhtiyacı olan duayı yapmak insani ve hukuki görevimiz.

Kabri rahat, ruhu şad, mekânı Cennet olsun. 

Türk Milletinde Güven Bunalımı

Ahlâk
ve güven bir milletin fertlerini birbirine bağlayan en temel tutkaldır. Sosyal
sermayemizi oluşturan insani ilişkilerde ters giden olumsuzluklar varsa önce
ahlakımızı sorgulamamız gerekir.

 

Yazar
ve tarihçi Yuval Noah Harari, Home Deus adlı eserinde: yakın akrabalık
bağlarının dışında sosyal sermayesini oluşturan ahlak ve güven değerlerini
yitirmiş topluluklarda, yüz elli kişilik gurupların aşılması durumunda artık yakın
otoritenin etkisini yitireceğini, insani ilişkilerde çözülmeler başlayacağını söyler.
Ancak ahlak ve güvenin hâkim olduğu ortamda 150 kişilik gurup eşiği aşıldığında
ise milletleşme sürecinin başlayacağı anlatılır.

 

Ailelerimizden
aldığımız ahlâkımız, kültürümüz, ortak sembollerimiz yıllar boyu tarihi süreçte
genlerimize işlemiştir. Bu değerler bizi biz yapan öz kavramlardır. Bunun
içindir ki Türk Milletinin tarihin en eski sayfalarına dayanan kökleri günümüze
kadar kendini taşımıştır.

 

Ne
zaman ki toplumun ortak değerlerinde kopmalar, çözülmeler, bozulmalar başlarsa nelerimizi
kaybettiğimizi yeniden sorgulamamız gerekir.

 

Tarihi
süreç içerisinde milletimizi ayakta tutan kutsal değerlerimiz vardır. Bunlar
toplum ahlâkı, örf, anane, vatan, bayrak, dini inanç, destanlar ve “mit”lerimizdir.

 

 İnsanlığa getirilen bütün dinler güzel ahlâkı
tamamlamak için indirilmiştir. Eğer çıkarınız için dini kaideleri kendinize göre
uyarlarsanız burada ahlaki çöküntüye yol açmış olursunuz ki bunu maalesef 17/25
yolsuzluk vakalarında ünlü! din âlimlerimizin(Hayrettin Karaman) gibi
açıklamalarında yaşadık. Hatırlayın o günkü olayları, ayakkabı kutularındaki
milyar dolarlar, bakan çocuklarının yatak odalarındaki para sayma makinaları,
bakanların kollarındaki 750 bin liralık saatler vs…vs… Bütün bunlar dindar ve
kindar nesil yetiştireceğim diyen bir iktidar zamanında yaşanmış ve hiçbir
kanuni işleme uğramamış vakalardır.

 

Son
yıllarda Deizm’in artma sebebinin her harama sahte kılıf hazırlayan din
bezirgânlarından kaynaklandığını söylesem hata mı yapmış olurum acaba?

 

Ünlü
düşünürlerden Eric Hoffer(Kesin İnançlılar): “Bir sokak temizlikçisine hiç
nedensiz vurursanız belki sizden korkar sesini çıkarmaz, ama onun kutsal saydığı
değerlere hakaret edecek olduğunuzda elindeki süpürgeyi kafanıza indirmekten
çekinmez.” Der. İşte bu da gösteriyor ki, ahlâkımız ve inancımız bizim kutsallarımızdır.

 

Karaman’da
bir erkek yurdunda vuku bulan taciz olayında Aile Politikalarından sorumlu
Bakan’ın: “Bir defadan bir şey olmaz” sözlerini hangi dini, hangi ahlaki
ölçülerle değerlendirebilirsiniz?

 

Günlerdir
konuşulan “Kayıp 128 Milyar Dolar” davası bir türlü kapanmak bilmiyor.
Sorumlular kayıp tek bir kuruş yok diyorlar ama nerede olduğunu, nereye nasıl
aktarıldığını söylemedikleri halde kendilerine güvenmemizi bekliyorlar. Ama
nasıl?

 

Şu
pandemi döneminde bütün derneklere ve sivil toplum kuruluşlarına her türlü
toplantı, gösteri ve yürüyüşü yasaklayıp, kendiniz 81 vilayette kongre
salonlarını tıklım tıklım doldurursanız bu toplum nasıl güven duysun size?

 

Yukarıdaki
örnekler de gösteriyor ki, Türk Milletinin fertleri, artık ne din adamına ne de
yöneticilerine güven duyuyor. Bu yüzdendir toplumdaki kutuplaşma, ayrışma ve
ötekileştirme.

 

Sağlıklı
kalın.