18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 410

Münkir Münafığın Soyu, Yıktı Harap Etti Köyü

0

Hiciv,
sanatta özellikle de edebiyatta bir kişinin veya durumun iğneleyici sözlerle
ve/veya alaycı ifadelerle eleştirilmesidir. Türk tarihinde gerek divan
edebiyatında gerekse halk edebiyatında hiciv sanatına çokça rastlanmaktadır.
Divan edebiyatında Nef’i ve Ziya Paşa’nın hicve çokça başvurdukları görülür.
Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’i hiciv türünün en güzel örneklerindendir.
Aşağıdaki beyitler Ziya Paşa’ya aittir.

 

            “Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünya

Dünya sana mahsûs u müsellem mi sanırsın

 

****

 

            Bir gün gelecek sen de perîşan olacaksın

Ey gonca bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın”

 

            Türk halk edebiyatında ise hiciv
denilince akla gelen ilk isim şüphesiz ki Kazak Abdal’dır. Kazak Abdal 17.
yüzyılda yaşamıştır, Romanya Türklerindendir. Hayat hikâyesine dair muhtelif
rivayetler bulunmakla birlikte Turgut Koca’nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri
kitabında şöyle bir hikâye de anlatılmaktadır: Rus Çarı’nın kızı bir
çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne
de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergâhından, Rusya’dan tuz
parası almak üzere gelen Demir Baba’ya: ‘Sen keramet ehli bir azizsin. Bu
çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.’ diye yalvarırlar. Demir Baba da: ‘Bu
çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?’ der. Kabul
ederler. Demir Baba çocuğa: ‘Em!’ der. Çocuk, anasının memesini emer.
Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergâhına gönderirler. Böylece Demir
Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım
Sultan’a giderek, el alır ve adı da 
Kazak Abdal olur.
(Kaynak; Vikipedi)

 

            Kazak Abdal’ın en meşhur şiiri
şüphesiz ki Eşeği Saldım Çayıra şiiridir. Yaşadığı dönemde halk yoksulluktan
perişan bir haldeyken devrin yöneticilerinin hem halk üzerinde baskı kurmaları
öte yandan kendilerinin zevkü sefa içinde yaşamaları Abdalımızı epeyce
öfkelendirir. Bir yandan zulüm, bir yandan yoksulluk öyle artmıştır ki,
insanların azıcık huzurlu bir rüya görmeleri bile hayra yorulamayacak hale
gelmiştir. Bu halet-i ruhiye nedeniyle Abdalımızın dilinden aşağıdaki sözler
dökülmeye başlar.

 

            Eşeği saldım çayıra

Otlaya karnın doyura

Gördüğü düşü hayıra

Yoranın da avradını

 

            Ama özellikle biri vardır ki
Abdalımız ona feci şekilde bilenmiştir. Kazak Abdal bu kişinin ismini vermiyor
ancak şiirinde tepeden aşağıya güzelce boyadığı (!) bu kişiden hırsını alamıyor
olacak ki ölüsünü bile boyamaya devam ediyor.

 

 

            Münkir münafıkın soyu,

Yıktı harap etti köyü 

Mezarına bir tas suyu, 

Dökenin de avradını

 

Şiirde muhatabın adı verilmiyor ancak bu kişi
insanlara nasıl bir kötülük etmişse, Abdalımız bu kötü kişinin
cesedine/mezarına hayrı olabilecek kişileri de bu boyama (!) halkasına dâhil
etmektedir.

 

Dağdan tahta indirenin,

Iskatına oturanın

Mezarına götürenin

İmamın da avradını

 

Abdalımızı öfkeden kendinden geçiren bu
bahtsız kim ola, kötülüğünün büyüklüğü ne ola ki Abdalımız sonraki mısrada
vites yükseltmekte ve olayı neredeyse bu bahtsızın derisine kemiğine kadar
götürmektedir.

 

Derince kazın kuyusun,

İnim inim inilesin

Kefenin diken iğnesin,

Dikenin de avradını

 

Sondan bir önceki dörtlükte Abdalımız
insanları ifsat eden yani halk arasında fesat çıkartan, gammaz ve malı olup da
yemez (cimri) bir güruhu da boya halkasına dâhil etmektedir. Besbelli ki bu üç
güruh, Abdalımızın asıl kızdığı bahtsız kişinin yancıları ve yardakçılarıdır.

 

Müfsidin bir de gammazın,

Malı vardır da yemezin

İkisin meyit namazın,

Kılanın da avradını

 

Finalde Abdalımız huzura ermiş görünmektedir.
Ancak motoru hala tam anlamıyla soğumamıştır. Sözü yine tam kendisine yakışan
bir üslupla hitama erdirir, altına da imzasını atıp muhatabına iadeli taahhütlü
olarak gönderir.

 

Kazak Abdal nutkeyledi,

Cümle halkı ta’neyledi

Sorarlarsa kim söyledi,

Soranın da avradını.

Türkiye’de Kötü Giden Hiç Bir Şey Yok!

Bu bir itiraf ve
özeleştiridir!”

 

Uzun yıllardır kara propaganda odakları Türkiye’de hiç bir şeyin iyi
gitmediğini söyleyip yazıp dururlar. Ben de bunlardan etkilenen bir
vatandaşım;))

 

Eğer onların bahsettiği gibi bir tablo olsaydı bu halkın bir değil
yüzbin defa ayağa kalkıp isyan etmesi gerekirdi.

 

Bu ülkede işsizlik yoktur. Olan işsizlikte bütün dünyanın gelişmiş
ülkelerinde olduğu gibi makul seviyelerdedir.

 

Emeklimizin yaşam seviyesi her geçen gün iyiye gitmektedir. Emeklimiz
mutlu ve mesuttur. Kim aksini iddia ediyorsa yalancıdır. Aksi olsaydı 10
milyonun üzerindeki emeklimiz aileleri ile birlikte ayağa kalkar memleketin
gidişatını değiştirirlerdi.

 

Her yer okulla ve üniversite ile doludur. İnsanımız eğitilmektedir.
Okullarda meslek sahibi olan gençlerimiz iş bulmakta, yuva kurmakta ve
yaşamlarını sürdürmektedir.

 

İnsanlarımızın konut ihtiyacı yoktur. Hatta çoğumuz birden fazla konut
ve yazlık sahibiyiz. Dünya da bizim kadar müteahhiti olan başka bir ülke
bulamazsınız her halde! Ne demiş atalarımız “ahirette iman dünyada mekân”

 

Çok şükür Cami ve din görevli sayımızda üst seviyededir. Dinimizi ve
imanımızı kimse öğrenmiyorum yada öğrenemiyorum diyemez. Hatta anaokulu
yaşındaki çocuklarımız bile Kuran kurslarına devam etmektedir. Ülkemizdeki
özgürlüklerden en önemlilerinden biri din ve inanç özgürlüğüdür.

 

Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı için kimse bir laf edemez.
Eğer kara algı odakları haklı ve adaletsizlik yurduma hakim olsaydı bu halk hiç
tereddüt etmez ayağa kalkar ve hakkını arardı.

Ülkemizin her yeri fabrikalar, küçük ve orta ölçekte işletmelerle
doludur. Otuz milyona yakın vatandaşımız iş gücünü oluşturmaktadır.

 

Herkes ve de emekliler onca kriz tantanasına rağmen aylıklarını
almakta geçimlerini temin etmektedir. Marketler, pazarlar, AVM’ler, dükkânlar
alış veriş eden insanlarla doludur. Eğer denildiği gibi bir ekonomik kriz
olsaydı milyonlarca insan sokaklara dökülür nümayişler yapardı. Demek
“ekonomik kriz var” demek büyük bir yalanmış.

 

Kara propagandanın melun sahipleri; siz bilir ‘misiniz ki bu ülkede
milyonlarca hanenin ışığı yanmakta, milyonlarca arabaya benzin konulmakta ve
fırınlarda milyonlarca ekmek üretilmektedir! Açlık edebiyatında haklı olsanız
bunların hangi biri olurdu?

 

Bugün ülkenin dört bir yanı otoyollarla örüldü. Kimin Yavuz Selim,
Osman Gazi, Çanakkale köprüleri var? Ya hızlı trenler, denizin altından geçen
Avrasya Tüneli, havaalanları, yüzlerce uçaktan müteşekkil hava filosu! Bir de
Siha ve İhalarımız ile milli savunma sanayimizin gelişimi var ki, hiç sormayın!

 

Neymiş şehitlerimiz varmış bölücü terör azmış! Halkın sesi çıkıyor mu,
buna? Bir halk kadar olamadınız (müzmin itirazcılara diyorum)! Onlar vatan için
ölünmesi gerektiğini biliyor ama siz nankörler bu gerçeği kabul bile
etmiyorsunuz!!!!

 

Ekonomik kriz filan yok! Dünya sıkıntıda bize de biraz yansıyor…
Görmüyor musunuz milyonlarca üreticimiz, çiftçimiz, köylümüz hakkını alıyor ki,
sesi çıkmıyor halinden pek bir memnun!

 

Biz bu topraklarda sizin gibi felaket tellallarına rağmen binlerce
yıldır böyle yaşayıp gittik… Bir de özelleştirmeleri “vatan satılıyor” yaftası yapıştırmanız var ya, iyiden
iyiye kötü niyetinizi ortaya koyuyorsunuz! Hani vatan durduğu yerde duruyor bir
yere gittiği yok… Sizi gidi yalancılar sizi!

 

Bir de sayıları milyonlarca ifade edilen sığınmacı konusu var ya,
orada da halt etmişsiniz. Harcanan para milletin parası! Bu ülke milletin
ülkesi istediği ile toprağını da ekmeğini de paylaşır. Milletin bir itirazı var
mı? Yok… Bırakın siz onun adına konuşmayın!

 

Vatandaşlarımız iyi bilmelidir ki, her şey yolundadır ve her geçen gün
iyiye gitmektedir. Aksini söyleyenler kötü ve art niyetlidir. Bunlar
insanlarımızı üzmek, moralini bozmak, psikolojisini sarsmak istemektedir.

 

İroni yaptığımı düşünen varsa yanılıyorlar. Gerçek bu yani ülke iyi
durumda vatandaş memnun… Diyorum ya, sizin iddia ettikleriniz doğru olsa bu
insanları tutmak mümkün olmazdı. Kara propaganda odaklarından etkilenen
insanlarımız bir de bardağın dolu yanından baksınlar ne kadar yanıltıldığımızı
daha iyi görecekler.

 

Bunlar iyi günlerimiz merak etmeyin daha iyi günlerde gelecek!

Emekli Din Görevlisi Ahmet Yüter Hoca ile Ramazan Sohbeti

Oğuz Çetinoğlu: Bir Ramazan ayına daha eriştik. Cenâb-ı Allah’a
şükürler olsun. Çok üzücüdür; insanlarımızın bir kısmı, Müslüman olduklarının
farkına Ramazan ayında varıyorlar. Ramazan ve İslâmiyet’le alakalı sorular
sıkça soruluyor. Biz de öyle yapalım. Sorulara geçmeden önce Ramazan’la ilgili
olarak neler söylemek istersiniz?

Ahmet Yüter:
Bismillahirrahmanirrahim. İsâbet buyurdunuz. Ramazan dolayısıyla İslâmiyet’i
daha şuurlu yaşamak isteyenlerin de soruları oluyor.

Efendim Ramazan, her şeyden önce bize yüce dinimizi, Allah ü Teâlânın
emir ve yasaklarını daha derinden ve hassasiyetle ilgilenmemize fırsat
oluşturuyor. Bu fırsatın oluşturduğu hassasiyetin, alışkanlıkların herkeste
ömür boyu kalıcı olmasını niyaz ediyorum.

Ramazan ve orucun bize sağladığı en büyük fırsatlardan biri, yanlışlarımızı
düzeltmek, eksikliklerimizi gidermektir. Rasulullah aleyhissalatü vesselam
şöyle buyurdu:

-Ey insanlar! Size büyük bir ay belirmiştir. Bu ay, mübârek bir aydır.
İçinde bin aydan daha hayırlı olan bir gecenin bulunduğu bir aydır. Allah bu
ayda oruç tutmayı farz kıldı ve gecesini de nafile ibâdetlerle
değerlendirmenizi istemiştir.

Kim bu ayda hayırlı bir hasletle / özellikle Allah’a yaklaşırsa (o
hasleti vesile kılarsa), bu ayın dışında farzı yerine getiren kişi gibi olur.
Kim bu ayda bir farzı yerine getirirse, bu ayın dışında yetmiş farzı yerine
getirmiş kimse gibi olur.

Bu ay sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise, cennettir. Bu ay, hayır ve
iyilik ayıdır, müminin rızkının arttığı bir aydır.

Kim bu ayda bir oruçluyu iftar ettirirse, bu onun günahlarının affına,
cehennem ateşinden kurtuluşuna vesile olur ve oruçlunun sevabında hiçbir azalma
olmaksızın aynısı onun için de olur.

Çetinoğlu: Orucun koruyucu özelliklerinin de olduğu biliniyor…

Yüter: Oruç kötülüklere
karşı müminin kalkanıdır. Oruç aynı zamanda ahlâk terbiyecisidir. Nitekim
orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda ‘Allah’a karşı derin bir saygı ve sorumluluk şuuruyla kötülüklerden
sakınma irâdesi
’ mânâsına gelen takvâ kavramıyla belirtilmiştir. Bu
bakımdan orucu, genişletilmiş olarak ahlâkî vazifeleri de ihtiva eden bir
dindarlık testi ve imtihanı olarak değerlendirmek de mümkündür.

Çetinoğlu: İlâhî yönü de var…

Yüter: Evet! Yüce Allah, ‘İnsanın oruç dışındaki bütün amelleri
kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve onun mükâfatını da ben vereceğim

buyuruyor. 

Çetinoğlu: Oruç benim
içindir
’ mukaddes kelâmını açıklar mısınız?

Yüter: Bütün İslâm
bilginleri, Cenâb-ı Hakk’ın ‘oruç benim içindir
ifâdesini, oruca esas anlamı ‘sahte
dindarlık
’ demek olan riyânın karışmamasıyla, ‘orucun mükâfatını kendisinin vereceğini’ bildirmesini de
mükâfatının bizim kestiremeyeceğimiz kadar bol olacağıyla izah etmişlerdir. Şu
halde ‘oruç benim içindir’ ifadesi,
orucun dindarlıkta samîmiyet testi olduğunu, yâni kulun Allah’a bağlılık
derecesini, Allah’a mı yoksa bedenine, nefsânî arzularına, bedenî taleplerine
ve maddî nesnelere mi kul olduğunu göstermektedir. Çünkü oruç, gösteriş
karışmayan bir ibâdettir.

Çetinoğlu: Gösteriş olup olmadığını ancak Allah biliyor…

Yüter: Evet. Riyâkâr, yemez
içmez görünür. Çevresindekilere oruç tuttuğu intibaını uyandırır. Onun oruç tutup
tutmadığını ancak Allah bilir.

Çetinoğlu: Ramazanda insanların şefkat ve merhamet duyguları da
gelişiyor.

Yüter: Şefkat ve merhametli
davranmak da ibâdettir. Günün belli bir bölümünde midesini aç ve susuz bırakan
insan, bir yönden Allah’ın nimetlerinin ne kadar önemli ve değerli olduğunu,
onlara sâhip olmadığı veya onları hoyratça kullandığı takdirde bunun kendisi
için ne kadar kötü olacağını, sonuçta o nimetleri veren Allah’a ne kadar çok
şükretmek gerektiğini anlarken, diğer taraftan bu nimetlere muhtaç olan insan
kardeşlerinin açlıklarını ve acılarını nefsinde hissedip onlarla paylaşmanın
asil bir ödev olduğunu farkeder.

Dünyada varlık içinde doğan, varlık içinde yaşayan ve varlık içinde
ölen pek çok insan vardır ve bunlar -eğer oruç tutmuyorlarsa- yokluğun ve
açlığın ne demek olduğunu, aç ve susuz insanların nasıl bir acı ve ıstırap
hissettiklerini, zorluklar içinde yaşadıklarını hayatları boyunca hiç hisse-
demeyecek, bu insanlık gerçeğini tecrübe edemeden bu dünyadan geçeceklerdir. İşte
oruç inanan her insana bu tecrübeyi yaşatan yüksek bir İnsânî ve ahlâkî
fazilettir. Çünkü oruç, insan hayatının her yılının en az bir ayında kendi
iradesiyle açlığa ve susuzluğa katlanarak yaşayan zengin ile belki bütün ömrünü
ihtiyaçlar içinde geçiren fakiri ve onun ailesini aynı duyguda buluşturuyor. Daha
doğrusu varlıklıları fakirlerin, çâresizlerin dünyasına taşıyor. Bu sâyede
varlıklı bir Müslüman, oruç tutarken, fakirlerin yaşadığı zorlukları gönüllü
olarak yaşıyor. Onların hallerini anlama fırsatı buluyor. Ruh dünyâsında şefkat
ve merhamet duyguları güçleniyor. Elbette oruç öncelikle ibâdettir. İnsan, Allah
için, O buyurduğu için kendi irâdesiyle bedeninin bazı taleplerine sınır
koyuyor. İslâmiyet’teki bütün emirler ve yasaklar gibi oruç da, ibâdet olmasının
yanında, çok yüksek bir insanî ve ahlâkî boyut taşımaktadır. İki lokma katıksız
ekmeğin bile ona muhtaç olanlar için ne kadar önemli olduğunu, bütün insanlara
ancak oruç anlatabilir.

Çetinoğlu: Mâli ibâdetler de tercihan Ramazan ayında yapılıyor.
Onlardan da bahseder misiniz?

Yüter: İnsanların ihtiyacı
gıdadan ibâret değildir. Evinin elektriği, suyu, giyim, eğitim, sağlık gibi
masrafları vardır. Bunların karşılanması için maddî desteğe ihtiyaçları vardır.
Bu yardımlar her zaman yapılabilirse de Ramazan ayında ilâve olarak
yapılıyor.   

Mâlî ibâdetlere geçmeden önce, yeri gelmişken ‘ibâdet’ kavramını
açıklayayım.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Hocam.

Yüter: İbâdet, Allah’ın yasaklarından
kaçınmak ve emirlerini yerine getirmektir. Allah’ın rızâsını kazanmak için
yapılan her şey ibâdettir. Söylenen her güzel söz, güler yüzlü ve dürüst olmak,
hoşgörülü olmak, yardımlaşmak birer ibâdettir. Bu ibâdetlerin hepsinin Allah katında
mükâfatı bulunmaktadır.

Mâlî ibâdetler mal ve para ile yapılan ibâdetlerdir. Bunlar;
sadaka,  fıtır sadakası, fidye ve zekât
olarak isimlendirilir. Dînen zengin sayılacak kadar malı olan kişiler zekât
verirler. Bu ibâdetlerin maksadı toplumda din kardeşleri arasındaki sınıf
farkını yok etmek veya en aza indirmektir.

Her biri ayrı ayrı ele alınıp konuşulması gereken önemli ve
kapsamlıdır. Ayrı ayrı sohbetlerde konuşuruz inşallah.

Çetinoğlu. İbâdetin önemini birkaç cümle ile özetlemeniz mümkün
mü?

Yüter: İbâdetin önemi: Hem
dünyâ hem de âhiret hayatında Allah’ın rızâsını kazanmak ve kıyâmet gününün
gazabından kurtulmak için Allah’ın varlığı ve birliğine inanmak gerekmektedir.
Bir günahtan kaçmak ibâdet olduğu gibi, bir sevabı yapmak isteyip yapamamak da
bir ibâdettir. İbâdet, kullarının Allah’a karşı olan bağlılıklarını gösterir.

Çetinoğlu: Bir sohbetinizde 
Oruç tutan kişi, orucun da
kendisini tutmasına izin vermelidir
’ demiştiniz. Bu sözünüzü açıklar
mısınız?

Yüter: Biz oruç tutarken
oruç ta bizim dilimizi, elimizi, gözümüzü, aklımızı ve kalbimizi kulağımızı,
ayağımızı tutmalı. Dilimizi tutmalı; kem söz söylememeliyiz. Elimizi tutmalı:
harama el uzatmamalıyız. Gözümüzü tutmalı: insanların kusurlarını görmemeliyiz.
Aklımızı ve kalbimizi tutmalı: Hiç kimse için kötü düşünmemeli; kin, intikam
kıskançlık gibi kirli duygulara kalbimizde yer vermemeliyiz. Ayağımızı tutmalı:
Allah’ın rızâsını kazanamayacağımız yerlere bizi götürmemeli.

Çetinoğlu: Çok güzel…Ramazan için müminlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Yüter: Bu ayda dört haslet
çoğaltılabilirse iyi olur: Bunlardan iki tânesiyle Allah’ın rızâsı kazanılır,
iki tânesine de herkesin vardır.

İlk iki haslet: Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhitlik etmek ve
O’ndan af dilemektir.

Muhtaç olduğumuz iki haslet ise, Allah’tan cenneti istemek ve
cehennemden O’na sığınmak.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Müfit ve muhtasar bir röportaj
oldu.

AHMET YÜTER

1963 yılında Amasya ili Merzifon
ilçesi Yakacık köyünde doğdu. 1983 yılında, Merzifon’a bağlı köylerde imam
hatip olarak göreve başladı. 1989’dan itibâren İstanbul Zeytinburnu Müftülüğü
bünyesindeki camilerde görev yaptı.

Güzel bir gönül ekibi ile cami ekseninde
Kürsüden Akademik Sohbetler
platformunu oluşturarak Türkiye’de çok mühim bir ilke imza attı. Vazifeli
bulunduğu Topkapı Teknik Oto Sanayi Sitesi Çinili Cami Kürsüsünü
akademileştirdi. Böylece, görevli bulunduğu camide aydınlarla halkı
buluşturdu. Tıp, hukuk, ilahiyat, iktisat, fizik, kimya, biyoloji, astronomi,
tarih, edebiyat, sanat, spor, müzik… gibi birçok sahalarda uzman akademisyen ilim
adamı, âlim, araştırmacı ve yazarları konuşturdu. 1994’den günümüze kadar
850’yi aşkın hatibin kürsüden hitap etmesine vesile oldu. Ayrıca yapılan
konuşmaları kayda alıp, çözüp, konuşmacıların tashih ve onayından sonra
kitaplaştırarak belgelendirmiştir.

Görevinden arta kalan
zamanlarını;  piyes, şiir, deneme,
makale yazarak değerlendirmektedir. İlk piyesini Elazığ Harput Diyanet Eğitim
Merkezi’nde kursta iken yazıp yönetip arkadaşlarıyla oynamıştır. İlk şiiri
1981 yılında Can Kardeş Dergisi’nde, ilk yazısı da Yeni Düşünce Gazetesi’nde
yayınlandı. Sonraki yıllarda ürünleri; Sur, Ribat, Hakses, Diyanet, Yörünge,
Cuma, Mektup, Vahdet, Vuslat, Can Kardeş, Bedesten dergileri ile Türkiye,
Yeni Nesil, Ortadoğu, Millî Gazete, Akit, Zeytinburnu Tercüman, Yeni Taşova,
Zeytinburnu Bulvar ve Haklı Görüş gibi gazetelerde yayınlandı.

Ahmet Yüter, Yıldız Teknik
Üniversitesi’nin Dâvut Paşa Kampüsü içerisindeki camide bir müddet görev
yaptıktan sonra kendi isteğiyle emekli oldu. Gazete ve dergilerde yazı
yazmak, kitap hazırlamak suretiyle hizmetlerine devam ediyor.

Diyanet-Sen’in, Eskader’in ve Türkiye
Yazarlar Birliği’nin üyesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Sen Bozuksun, Dünya Senden Dolayı Bozuk

0

Hayalet Çocuklar

Bir yıldır yaşadığımız küresel salgın, oldukça sıra dışı
uygulamaları beraberinde getirdi. Bunlardan biri de uzaktan eğitim; ya da diğer
adıyla canlı ders.

İnternet üzerinden yapılan ve eş zamanlı karşılıklı ses ve
görüntü aktarımı sağlaması özelliği ile uzaktan eğitimin, yüz yüze eğitimin
tahtını sarsacağı, öğretmenlik mesleğinin de tarihe karışan meslekler arasında
yerini alacağı şeklindeki tartışmalar aslında yeni değil. En azından klasik
sınıf düzeni ve ders anlatış şekillerinin yok olmaya mahkûm olduğu fikri belki
de yarım asırdır tartışılmaktadır.

“Her yerde, herkes için ücretsiz eğitim- Dünya Okulu”
fikriyle ortaya çıkan ve bu fikrini kitaplaştırıp, başarılı bir youtube
kanalıyla da pekiştiren Salman Khan’ın çalışmalarından itibaren daha ciddi
tartışılır oldu uzaktan ders konusu. Bahsi geçen proje ve internet sitesinin en
büyük bağışçılarından birinin Bill Gates olduğunu belirtip komplo teoricilerine
de tadından yenmez bir malzeme sunduktan sonra asıl konumuza dönelim.

Tam ucundan köşesinden, deneyelim mi denemeyelim mi, olur mu
olmaz mı diye düşünürken; 2019 yılının Mart ayı itibariyle dünyanın birçok
ülkesinde olduğu gibi bizler de bir anda kendimizi bu bilim kurgu rüyasının (kâbus
mu demeliydim?) içinde bulduk.

Kameralarımızı kurup, mikrofonları ayarlayıp ekranların
karşısına geçince yaşadığımız heyecan ve kaygının boyutunu tarif etmek
gerçekten imkânsızdı. Kaygılıydık çünkü sınıf ortamı kadar etkili olabileceğine
inanmıyorduk. Zamanla bunun “sihirli” bir şey olduğunu, öğrenen-öğreten
ilişkisinde ortak mekânda bulunma zorunluluğunun kalkmasının “harika” olduğunu
gördük. Karikatürlere konu olan üstte takım elbise, altta ekoseli pijama ve
pofuduk terlik, yanında buharı tüten kahve ile ders anlatmak… Rüyaydı gerçek
oldu.

Anın büyüsüne kapılıp sürece katılma imkânı olmayan
dezavantajlı çocukların orada olmadıklarını bir süre fark etmedik. Önceki yazım
bu fark edemediğimiz ve tüm paydaşlar olarak yok saymaya devam ettiğimiz kayıp
çocuklar hakkındaydı.

Kabul edelim sadece derslere katılmak için bile aşılması
gereken çok fazla engel var. Bu engelleri aşamayan ve istese de sürece dâhil
olamayan çocuklarımız olduğu gerçeğini asla göz ardı edemeyiz. Salman Khan
hocamızın sloganındaki “herkes için” ve “ücretsiz” ifadeleri biraz havada kalıyor
sanki. Hatta internetin “her yerde” çekmesi meselesi… Neyse bu tartışmalara
girmeyeceğim.

Varsayalım ki anne babalar, çocuklarının bütün temel
ihtiyaçlarını karşılayabildi ve onları “sınıf ciddiyetinde” cihazlarının
karşısına oturttular. İş burada bitiyor mu? Yoksa tehlike yeni mi başlıyor?

Belki de çocuğunuz, ya da dersinizdeki öğrenciniz bir
hayalet öğrencidir. Hayalet öğrenci mi? Bu da nereden çıktı şimdi?

Kendi derslerimden yaptığım gözlemler, öğretmen arkadaşlarım,
öğrenci -bazıları inanılmaz dürüst ve cesur oluyor- ve velilerle yaptığım
çeşitli görüşmelere göre, öğrencilerin önemli bir kısmı, görünürde sabah erken
kalkmış, kahvaltılarını yapmış, saçlarını tarayıp güzelce giyinmiş, defter ve
kitaplarıyla cihazının karşısına oturmuş hatta kameralarını da açmış olsalar
bile aslında orada olmuyorlar.

Ne kadar güzel sessiz sessiz (bu sessizlik konusunu sonra
tartışalım) öğretmenini dinliyor zannettiğiniz çocuğunuzun aslında en sevdiği
oyunu oynuyor olmadığından ne kadar eminsiniz? Ya da sevdiği bir diziyi takip
etmediğinden? Ya da hadi biraz iyi niyetli olalım ilgisini çeken ama o andaki
dersiyle ilgisi olmayan bambaşka bir şeyi derinlemesine öğrenmediğinden?

Dijital mülteciler grubundan biri olarak benim yaşıtım ve
yukarısının meseleye vakıf olması biraz zaman alabilir. Öyle de oldu.

İnternet üzerinden görüntülü konuşma imkânı veren iletişim
araçlarının ses ve görüntüleri kapatılabiliyor. Kapatılmasa bile aynı anda
başka programlar, sayfalar açılabiliyor. Bu hepimizin bildiği bir şey. O kadar
da teknoloji cahili değiliz.

Öğretmen heyecanla dijital dünyanın power point gibi
inanılmaz karmaşık ve ilgi odağı araçlarını kullanarak, hayranlık uyandırıcı
aydınlanmalara yol açtığını zannederken; eş zamanlı olarak çocuklar müthiş
heyecanlar içerisinde levellardan levellara* koşup, takımlar kurup dünyanın
bambaşka ülkelerinde kendisiyle birlikte ders dinleyen(?) başka yaşıtları ya da
yaşıtı olmayan bireyler ile son derece eğlenceli, dopamin** bombardımanlı
dakikalar geçirebiliyorlar.

Üzülerek söylüyorum ki dijital yerli evlatlarımız bu
özellikleri daha iki ya da üçüncü derste çoktan çözmüş ve kullanmaya
başlamışlardı bile. Bunları fark etmeleri için de dahi olmaları gerekmiyor.

Uzaktan derslerin başlamasıyla birlikte çocuklar arasında,
özellikle online oynanabilen ve oyun içi sohbet ve arkadaşlık imkânı veren
oyunların oynanma oranında tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de adeta patlama
yaşandı.

Bu çocukların büyük bir kısmı derslerine büyük oranda devam
ettiler. Tek bir farkla, öğretmen onlara bir soru sorduğunda dersin sesi
onlarda kapalı olduğu için arkadaşları özel mesajla uyardılar. Onlar da
arkadaşları aracılığıyla kendisinin mikrofonunun ve kamerasının bozuk olduğunun
söylenmesini istedi.  

Eğitim masalımızda da böylece herkes mutlu mesut yaşadı.
Öğretmen katılımı yüksek dersler yaptı, öğrenci bütün derslerine katıldı, okul
ise eba istatistikleri ile rekor üstüne rekorlar kırarak gözde okullar
arasındaki yerini korumaya devam etti. İstatistikler açısından bakıldığında
zaten ülke olarak dünyada ilk beşteyiz.

Ne mutlu bize.

Biliyorum çözümü soracaksınız. Ben de bilmiyorum. Ancak şu
kadarını söyleyeyim, 18. Yüzyıldan kalma yöntemlerle 21. Yüzyılın yerlilerini
“adam” edemeyeceğimiz konusunu olabildiğince çabuk kavramalıyız. Bu kavrayış,
çözüme giden yolda ilk ve en önemli adım olacaktır.

Sonra yapılan faaliyetlerin adını değiştirmekle devam
edelim. Eğitim değil, öğretme değil, öğrenme…

Öğrenme öğrenen kişinin gönüllü, istekli ve aktif olarak
yürüttüğü bir süreçtir. Diğer her şey öğrenene yardımcı, destekleyici, belki en
fazla yol göstericidir.

Bu bir şaka değil, Milli Eğitim Bakanlığı ismi acilen Milli
Öğrenme Bakanlığı olarak değiştirilmelidir. İsim değişikliği yetmez paradigma
değişiminden bahsediyorum. Bakış açımızı da bu isimle birlikte değiştirdikten
sonra, sistemin bütün unsurlarını acilen teker teker gözden geçirip
güncellemeliyiz.

Çocukların birer öğrenene dönüştürülmesi için yeni, yeni
olması yetmez geleceğe dönük, yöntemler ve araçlar geliştirmek zorundayız.

Yarın çok geç olabilir demeyeceğim.

Çünkü çok hızlı geliyor artık gelmekte olan. Ve uyanmamakta
ısrar edersek gelecek bizi delip geçecek.

 

*Level: Dijital oyunlarda başarı düzeyinizi ölçen seviye.

**Dopamin: Beyinde salgılanan haz kimyasalı.

Quo Vadis / Nereye Bu Gidiş

Batılı sosyolog ve düşünürlerin “Arapların Montesquieu’su” adını
taktığı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın
da “Marx’ın 5 yüzyıl önceden habercisi” diye andığı İbni Haldun’un ‘asabiye bağı’ kavramı üzerinden gidişatı yorumlayabilir
miyiz?

            Asabiye bağını kısaca; çeşitli
kavimlerden oluşan cemiyetleri bir arada tutan birlik ve dayanışma ruhu olarak tanımlayabiliriz.

Doğmuş ve doğmakta olan ulusların ortak karakterlerinin ve kendiliğinden doğal kuruluş yasalarının ne
olduğunu incelemiş kendine ait bir ulus devlet
özü/biçimi önermemiş ancak “Ulus herhalde böyle bir şey olmalı” diyerek
önermelerini Ulus Nedir adlı
kitabında yayınlamış olan Ernest Renan’ın
tezi de temel olarak asabiye bağına dayanır ve eserinde şu önermelere yer
verir:

* Ulus; birey gibi uzun bir
gayret, fedakârlık ve özveri geçmişinin sonucudur. Geçmişte ortak zaferlere,
şimdi ortak bir iradeye sahip olmak, hep beraber büyük işler yapmak ve daha da
yapmak istemek.
(sh. 50)

* Bu durumda ulus, yapılan ve daha
da yapmaya hazır olunan fedakârlıkların duygusuyla oluşan büyük bir
dayanışmadır.
(sh. 51)

            Selçukluların çöküşe sürüklendiği bir
süreçte Orta Asya Türk Devletlerinde
hiç eksilmemiş asabiye bağı Anadolu
topraklarında yeniden aşılandı ve Osmanlı Devleti kuruldu. Başkanlık, haklı olarak asabiye bağı
kuvvetli olan bir Türk soyu alan Osmanoğulları’nın
oldu.

            Sonrasında
başkanlığın soyu-sopu bozuldu, ardından dirlik-düzen bozuldu. Dünyayı fethe çıktılar ama Anadolu’da
birliği sağlayamadılar
. Asabiye bağı hızla zayıflayarak çöküşe geçti ve tâ Sevr’e kadar gelindi.

            Muhteşem
bir zaferle taçlanan Kurtuluş Savaşımız
sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti
Devletinde,  büyük Atamızın şahsında asabiye bağımız olanca görkemiyle tekrar donandı. Ulu Önder’in “Ne
Mutlu Türküm Diyene
” diye tarif ettiği milletin adı Türk Milleti oldu.

            Askerî
akademilerdeki savaş tarihi
derslerinde dünyada sayılı meydan savaşlarının bu topraklarda verilmiş olan 3 tanesi ders olarak okutulmaktadır. Bu
nedenle ‘Millet’in yeni adının bu topraklarda tarihi sürükleyici ve belirleyici bir kavim
olan Türk Milleti olması, Türklerin
anasının ak sütü gibi
helâldir.

            Kaç
yüzyıllık kahramanlık menkıbelerinin anlatıldığı memleketimizde Anadolu’nun her yöresinden Çanakkale’ye, Kurtuluş Savaşı’ına katılan ve sağ kalıp da köylerine dönen
askerlerimizin anlattıkları, nesilden nesile aktardıkları efsane komutanları Sarı Paşa’yı halkımızın tamamen unutması
mümkün müdür?!

            Ama
yeni ve güçlü asabiye bağımızın kurucusu
Atatürk
birilerince her gün yerin dibine sokulmaktadır. Bu sadece Türkiye’mizi bir arada tutan birlik
dayanışması ruhu olan asabiye bağını
çökertmeye
yarar. Bu yetmezmiş gibi Türklük
aşağılanarak
milletimize Arap aşısı
yapılmaya çalışılmaktadır.

            Kürt etnik milliyetçileri de 40 yıldır
bu asabiye bağını paramparça etmek için her türlü melâneti yapmaktadır. Bir de Milletin yarısını alenen ötekileştiren
bir Başkanlığımız var. Hatice – netice; asabiye bağımız yok oluyor
arkadaşlar.

            Doğan,
büyüyen devletlerin çeşitli nedenlerle asabiye bağının zayıflaması sonucu
çökeceğine işaret eden İbni Haldun’un
bu tespitine bakarak “Quo Vadis / Nereye
Gidiyoruz
” diye sorarsak cevap ne olacak: Sevr mi?

Neymiş; demek ki devlet olmak bir oyun değilmiş.

Çocuklarımız, Torunlarımız da Size Oy Verdi mi?

Emekli 104 Amiralin Duyurusu Neyi Çağrıştırıyor?

“Ergenekon” ve “Balyoz” gibi yıllarca süren davalarla, Türk
ordusunun itibarını yerle bir edecek, iftira ve tertibe dayalı korkunç
kampanyalar ve zulümler, 15 Temmuz sonrasında ordunun başına gelenler birlikte
yorumlanarak asıl büyük hedefin ne olabileceğinin üzerinde durulacaktır.

 

 

 Bu duyuru “darbeyi” veya “Ergenekon’u” çağrıştırıyor mu? Bakacağız.
İmzacı 104 Amiralden 10’nun evi sabahın alacakaranlığında arandı ve emniyete
götürülerek gözaltına alındı. El konulan telefon ve bilgisayarlara imajı
alınmadan el konuldu. Gözaltında 8 gün bekledikten sonra akşamüstü ifadeleri
alınan Amiraller, Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesinin “il ve yurt dışına çıkış
yasağıyla” serbest bırakıldı. 12 gün sonra da 7 Amiralin evinde arama yapıldı.
Duruşmalar devam edecek.

 

Amiraller, 1936’da imzalanan uluslararası “Montrö”
Antlaşması için; “Türkiye’ye, İstanbul, Çanakkale, Marmara Denizi ve
Boğazlardaki tam da egemenlik haklarını geri kazandıran, Lozan Barış
Antlaşması’nı tamamlayan büyük bir diplomasi zaferidir. Montrö, Karadeniz’e
kıyıdaş ülkelerin güvenliğinin temel belgesi olup Karadeniz’i barış denizi
yapan sözleşmedir… Montrö, Türkiye’nin II. Dünya Savaşında tarafsızlığını
korumasına imkân yaratmıştır… Türkiye’nin bekasında önemli bir yer tutan Montrö
Sözleşmesinin tartışma konusu yapılmasına/masaya gelmesine neden olabilecek her
türlü söylem ve eylemden kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz” dediler ve
ilgilileri uyardılar.

 

Karar Verildi

Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi emekli amirallerin savunmalarını
almadan, savcılığın tüm ev hapsi talebini kaldırarak, amiraller hakkında il
dışına çıkış ve yurt dışına çıkış yasağı kararını verdi. Ergün Mengi hakkında
da savcılığın tutuklama talebi reddedilerek adli kontrol uygulanmasına
hükmedildi. Mahkeme Mengi için de il dışına ve yurtdışına çıkma yasağı tedbiri
alınmasını kararlaştırdı. (Odatv 12.04.2021)

 

İktidar ve muhalefet ne dedi?

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan,
partisinin Grup Toplantısı’nda; “Buram buram darbe iması kokuyor… Bu emekli
generallerin merkezinde CHP’nin kendisi vardır… Emekli amiraller ne yazık ki
talimatı kendi başkomutanları Kılıçdaroğlu’ndan alıyorlar” şeklinde vurguladı.
(Hürriyet, 07.04.2021)

 

Bahçeli: Muhtıra tarzında hazırlanarak gece yarısı servisi
yapılan bildiride imzası bulunan amirallerin rütbeleri sökülmelidir. Emeklilik
hakları kaldırılmalı, emekli maaşları kesilmelidir…103 emekli amiralin ortak
imzalı yayımlamış oldukları anti demokratik ve tehditvari, aynı zamanda
vesayetçi bildiriyi Milliyetçi Hareket Partisi nefretle lanetlemekte ve
reddetmektedir” dedi.

 

 

 CHP Genel Bşk. Kılıçdaroğlu, “Bu sahte gündemler tutmaz.
Halkımızın tek gerçek gündemi sofrasıdır. ‘Büyük ve ünlü Ekonomist Erdoğan’
yarattığın ekonomik yıkım ile seni yüzleştireceğim. Geleceğini kararttığın
gençlerimizin hikâyelerini buradan paylaşacağını” söyledi.

 

İYİ Parti Genel Başkanı Akşener, “… bu bir zevzekliktir. Bu
zevzekliklerden Türkiye çok çekti…İlginç, sabah bir uyandık emekli amiraller
bir bildiri yazmış ve iktidar partisi ve mensupları bunun üzerinde tepiniyor.
İş, 15 Temmuz’a kadar gitmiş. Bu tür gece yarısı emekli de olsa silahlı
bürokrasi mensubu kişilerin yaptığı açıklamalar genellikle Türkiye’deki
demokrasinin kesintisine sebep olan muhtıraları, darbeleri hatırlatır, şuur
altı devreye girer… Bugün darbe çağrıştıracak bütün gerçek gündemi örtecek bir
yolun oluşmasına sebep olamazlar. Böyle bir hakları da hadleri de yoktur…”
(04.04.2021)

 

 

 Davutoğlu: “Militarist ya da sivil farketmez, darbe
heveslilerine geçit verilemez. Bildiri ülkenin tarihsel hafızasını ve içinden
geçtiği hassas süreci göz önüne almayan; kötü niyetli bir sorumsuzluk
örneğidir.” (04.04.2021) Babacan: “Tarihimizin utanç sayfaları askerlerin
siyasete yönelik hadsiz müdahaleleriyle doludur. Bu acı hafıza
depreştirilmemelidir.” (04.04.2021)

 

Darbelere dair kısa özet: Hedefine ulaşan iki darbe vardır.
Bunlar DP iktidarına karşı 27 Mayıs 1960 ve AP’ne iktidarına karşı 12 Eylül
1980 darbeleridir. Darbe girişimleri ise: CHP iktidarına karşı 22 Şubat 1962 ve
21 Mayıs 1963, AP iktidarına karşı 9/12 Mart 1971, AKP iktidarına karşı 15
Temmuz1916 olmak üzere dört adettir. Hepsi de ordu tarafından önlenmiş ve
zamanında yargı konusu yapılmıştır. Sonuncu darbe girişimi hariç, diğerlerinde
çatışma sonucu ölüm olmamıştır. Bildiri, muhtıra, uyarı ve duyuru gibi yazılı
açıklamaların “darbe” girişimi olduğu algısı kişilere aittir.

 

Bu yazının devamında amirallerin duyurusunun “darbe iması
mı” yoksa “Ergenekon’a çağrı mı” bu soru ele alınacaktır. Bu çerçevede
“Ergenekon” ve “Balyoz” gibi yıllarca süren davalarla, Türk ordusunun itibarını
yerle bir edecek, iftira ve tertibe dayalı korkunç kampanyalar ve zulümler, 15
Temmuz sonrasında ordunun başına gelenler birlikte yorumlanarak asıl büyük
hedefin ne olabileceğinin üzerinde durulacaktır.(Alıntı: https://millidusunce.com/)

Gerçek Demokratik Sistemlerde Siyaset; Ülkeye Hizmet Aracı Olarak Yapılır. Ya Ülkemizde Böyle mi?

Parası olanların siyaset yapabildiği, diğer tabanın, halk
katmanlarının, sırtına DAVUL’ un geçirildiği; TOKMAĞIN ise zengin ağa
babalarının elinde olduğu, siyasi partilerimizde her saha kademe yönetimlerine
seçileceklerin hâkim teminatında hilesiz, entrikasız olarak üyelerle SANDIKTA
seçilmesi yerine, ya masa başı delegelerle veya tek adamlığın hakim olduğu
despotik ve de faşizmi çağrıştıran tek adamın iki dudağının arasından çıkacak
söz ve söylemle seçilenlerin özgürce bu ülkeye arzulanan hizmeti yapmaları,
vermeleri mümkün olabilir mi?

İşte anılan böyle bir tamiri mümkün olmayan metal
yorgunluğuna uğramış, çürümüş, kokuşmuş siyasi sistemde;

Devlet iktisadi ve ekonomik imkânlarının bazı siyasi
iradeler tarafından korunan, kollanan, himaye edilen ve iktidarlarına yakın
olanlar tarafından hortumlandığı, sülük gibi, vampir gibi emildiği,
emdirildiği, peş-keş çekildiği, çeşitli hileli yollarla imar RANT tadilatları
kapsamında kamu mallarına aşırı zarar verildiği, verdirildiği,

Bürokratik atamalar ve terfilerde LİYAKAT, EHLİYET, T.C.
Devletine sadakatin dikkate alınmadığı; YARGININ aşırı derecede
siyasallaştırıldığı ve adeta yürütme erkinin iki dudağının arasından çıkacak
söz, söylem ve talimatlara göre hareket ettiği şaibe ve şüphelerin her geçen
gün artış göstererek kamu oyunu, kamu vicdanını rahatsız ettiği; işte böyle
aşırı irtifaya uğramış vahşi bir antidemokratik düzende gerçek demokrasiden,
gerçek adalet’ ten, hak’ tan, hukuk’ tan ve tam bağımsız YARGI’ dan söz
edilebilir mi, bahsedilebilir mi?

Sonuç olarak; yukarıda bahse konu mevcut durum tespitlerimiz
çerçevesinde ülkemizin her saha ve alanında arzulanan, planlanan ve de milli
hislerimizin, milli reflekslerimizin karşılığı olan kalkınma sağlanabilir mi?

Anılan böyle bir sisteme gerçek anlamda HUKUK DEVLETİ
denilebilir mi?

Ülkemizdeki mevcut siyasi sahada neden yer almadığımı şimdi
anladınız mı?

Önceden Sorulabilse 128 Milyar Dolar Kaybolmazdı

CHP’nin Merkez Bankası
rezervinin eritilmesine dair sorusu bir kampanyaya dönüştü. CHP İl
Başkanlıklarının astığı “128 Milyar Dolar Nerede?” afişleri savcılıklarca toplatılıyor. “Afişlerin
fonunda Saray’ın silueti var” diye afişleri asanlar hakkında “Cumhurbaşkanına
Hakaret” suçlaması ile soruşturmalar açılıyor.

İktidarın talimatı ile mi
yoksa “işgüzar” savcıların kendi
yetkilerini kötüye kullanmasından mı kaynaklandı bilemiyoruz. Ama afiş toplatma
ve afiş asanlara soruşturma açma olayları ters tepti. “128 Milyar dolar Nerede?”
sorusunun dalga dalga büyüyerek toplumun her kesiminde tartışılmasına yol açtı.

 

İktidar açısından çok da
istenen bir sonuç değil bu.

 

Benim asıl ilgilendiğim konu,
olayın kimin işine yaradığı değil. Muhalefetin sorgulama görevini tam
olarak yapabilmesinin önemini göstermek.

 

Yazının başlığını Akif
Beki’nin Karar Gazetesindeki köşe yazısından aldım. Beki yazısında, “Nereye
kaybolduğu serbestçe sorulabiliyor olsaydı, o 128 milyar dolar bir yere
kaybolmazdı” tespitini yapmış. İşte meselenin
özü bu.

 

CB Sisteminin kabulünden sonra
TBMM ve muhalefetin sesinin gittikçe kısılmış olmasının sonuçlarından sadece
biridir bu.

 

TBMM Millet adına denetleme ve
sorgulama görevini yapabiliyor olsaydı… Yargı bağımsız ve tarafsız olarak yargısal denetim yapabiliyor olsaydı… Sayıştay,
Devlet Denetleme Kurulu gibi kurumlar bağımsız
ve tarafsız olarak görevlerini yapabiliyor olsaydı… 128 Milyar dolar
kaybolmazdı.

 

T.C. Merkez Bankası eskiden
olduğu gibi açık ve şeffaf ihalelerle döviz alış satışını yapar, muhalefet
anında hatalı işlemlere karşı uyarır, denetleme yapması gereken kurumlar
harekete geçerdi. Bunların olacağını bilen yetkililer de 128 Milyar dolar
rezervi harcarken dikkatli ve temkinli
olurdu.

 

Sadece 128 Milyar dolar konusunda
değil, devlet bütün harcamalarında israf ve pervasızlık yapılmazdı. Uluslararası
sözleşmelerden çekilme, 3 senede 4 Merkez Bankası değiştirme, dış politikada
savrulmalar gibi konularda da iktidar daha dikkatli ve özenli olmak mecburiyetini hissederdi.

 

Fakat “güç insanı
bozar, mutlak güç mutlak bozar” kuralı işledi.
Gücün bozduğu ve denetlenemeyen insanların hatalı, dikkatsiz, özensiz iş ve
eylemleri kadar, yolsuzluk ve hırsızlık gibi suçları dahi sorgulanamaz oldu.

 

Yanlış kurgulanmış sistemin bedelini maalesef tüm toplum ödemekte.

 

******************************

Muhalefetsiz Bir Türkiye Özlemi

 

104 Amiral Bildirisi’nden bir darbe
mağduriyeti çıkarma gayretleri boşa çıktı.
İmzacı amirallerden 10’u gözaltına alındı, gözaltı süresi uzatıldı ve sonuçta
yargı “darbe iması” olmadığı kanaatine vararak hepsini serbest bıraktı.

 

Oysa iktidar bu olayda,
konusunda uzman olan bu kişileri dinlese ve uyarıları için teşekkür etse
Türkiye bu gerilimi yaşamazdı. Hem de emekli amirallerin “burnunu sürtmek” için
kendilerine ve ailelerine yaşatılan mağduriyete sebep olunmazdı. Türk Milleti
de, zaten çoğu “Ergenekon” ve “Balyoz” kumpaslarıyla ordudan tasfiye edilen,
hapislerde süründürülen, vatansever amirallere yeniden “kumpas” yapılıyor
acısını yaşamazdı.

****

“128 Milyar dolar nerede?” sorusunu sormak muhalefetin
görevidir. İktidarın yapması gereken olanca
şeffaflığı ile yapılan döviz işlemlerinin dökümlerini vermek ve tartışmayı
bitirmekten ibaretti. Bu hesabı vermekten kaçınan iktidarın, kendisi hakkında
kötü zanda bulunulmasına yardımcı olduğu açıktır.

 

İktidarı savunmak için TV’lere
çıkarılan “her konunun uzmanı” kişilerin, “devletin parası kaybolur mu? Hepsi kayıtlarda
kuruş kuruş vardır” tarzı savunmaları komik oluyor. Muhalefet tam da bunu
soruyor işte. “Bu hesapları bize de verin!” diyor. Açıklayın bitsin bu
tartışma.

****

Şimdi de, Ana muhalefet
partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dâhil, 8’i CHP’li 10 milletvekilinin
dokunulmazlıklarının kaldırılması için TBMM’ne fezlekeler gönderildi.

 

Böylece TBMM’deki dosya sayısı
da bin 300’e yükseldi. AKP
istediği dosyaları öne alarak oylayıp, işlem yapabiliyor.

 

Bu işlemin sonucu, HDP
milletvekilleri gibi, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının milletvekilliklerinin
düşürülmesi ve hatta CHP’nin kapatılması davası açılmasına kadar varır mı?
Yargı kullanılarak siyasetin dizayn edilmesi bu boyuta ulaşır mı?

******************************

Normal Şartlar Altında

Fizik ve Kimya derslerinden
hatırlayacaksınız, Normal Şartlar Altında (NŞA) diye bir kavram vardır. Siyasette de aynı kavramı kullanırsak yani
Normal Şartlar Altında CHP’lilerin milletvekilliklerinin düşürülmesi ve CHP’nin
kapatılmasının tartışılması bile söz konusu olamaz, böyle bir ihtimal yoktur.

 

Ancak Türkiye son
dönemde NŞA değil.

 

En akıl dışı şeyler
olabiliyor. Her gün “bu kadarı da olmaz” dediğimiz şeyler yapılıyor.

 

Aklı eren herkesi
endişelendiren temel konu da bu öngörülemezlik.

 

Sosyal medyaya bir bakın: “Yarın
acaba ne olacak? İktidar hiç olmaz dediğimiz hangi kararları alacak? Sıradan
bir paylaşımım veya başkasının paylaşımının altındaki “beğen” tuşuna basmam
başıma iş açar mı, devlet moratoryum ilan eder mi, dolar kuru 15 TL olur mu, maaşlarımızı
alabilecek miyiz, mülkiyet hakkımız, bankalardaki mevduatımız güvende mi?” gibi
endişelerin hâkim olduğu bir toplum haline geliyoruz.

Devleti yönetenlere, kurumlara
ve sisteme güven kayboldukça ekonomi daha da bozuluyor, salgın iyice kontrolden çıkıyor, dış baskılar artıyor, endişe yayılıyor, huzur kalmıyor.

 

Devleti yönetenlere
yalvarıyoruz. Sizden çok şey istemiyoruz. Lütfen devletimize olan güveni
yeniden tesis edin. Öngörülebilir, yarınından
emin olunan bir ülke istiyoruz.