9.4 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 411

ABD Deyince Birden Aklıma Geliverdi!

“İç İşlerinize Karışırız…”

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi
James Jeffrey bir panelde yaptığı konuşmada “Elbette ki İç işlerinize karışırız” dedi. Günlerdir ABD’li
yetkililerin, Gezi Olayları’na ilişkin yaptığı açıklamalar böylece
taçlandırılmış oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü
Jen Psaki’de “… medya kuruluşlarına
yönelik, özgür basının normal işlevini yerine getirmeleri sonucunda
karşılaştıkları her türlü baskıdan rahatsızız”
diyerek görüşlerini ortaya
koydu. ABD’nin Türkiye’nin sahibiymiş gibi tavırlarına daha birçok örnek
göstermek mümkün…

Ancak Jeffrey’in sözleri üzerine
gündemle yada gündem dışı bütün yazılıp çizilenlerin artık bir hükmü
kalmamıştır. Bu açıklama ile daha da net anlaşılmıştır ki; Gezi Olayları dış
mahreçlidir. Bunları yönetenler başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin yerli
işbirlikçileridir. Bu işin arasında, bir kısım şuursuz milliyetsever ve
yurtsever farkında olmadan kullanılmıştır.

ABD’nin eski Ankara
Büyükelçisinin sözleri “Mandacı Vesayet”
rejiminin ülkemizde tam manasıyla uygulama alanı bulduğunu hepimize
göstermiştir.

Televizyonlarda bolca
dinlediğimiz ve gazetelerde okuduğunuz sözde aydınların, kayıkçı kavgası da bu
işin bir “ninni” versiyonundan
ibarettir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerinde
üstün gelemeyen mandacı zihniyet, Atatürk’ün
1938’deki ölümünden bu yana adım adım Türkiye’yi ele geçirmiş ve aynen
diğerlerinde olduğu gibi önce partiyi kurdurup sonrada iktidara getirdiği
(önceki iktidarları da biliyoruz) AKP ile bunu pekiştirmiştir.

Bu gün Türkiye’nin bağımsız bir
ülke olmadığını yine Jeffrey’in sözleri ile daha iyi anlıyoruz: “Türkiye’nin yaklaşımı daha çok “İç işlerimize nasıl karışma
cüreti gösterirsiniz?”
şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu
kulübün üyesisiniz.

 Kendinizi izole edemezsiniz”
diyor bu adamlar!

Milli Görüş çizgisinin son 10
yılda Türkiye’yi çaresiz bırakarak teslimiyeti tamamladığı adrese bakın! Ne
milliciler ama?

RTE’nin danışmanlığını da yapmış
olan Cüneyt Zapsu’nun “süpürmeyin
işinize daha çok yarar”
hikâyesinin mutlu sonu “İç işlerinize karışırız” küstahlığı… Nedenlerini tartışırız ama
bize yani bu ülkenin sahibi olan Türk Milletine bunlar müstehak!

Diyeceksiniz ki; hep böyleydi.
Doğru… Mustafa Kemal dönemi hariç bu “Muhteşem
Osmanlı”
yıkılırken de böyleydi!

İngiltere’nin vaktiyle İstanbul
yani Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in 1853’te karısına yazdığı
mektupta “… Reşid’le Sadrazam
azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.”

diye bahsetmesi pek bilinen bir şeydir.

Yine Fransız devlet adamı ve
tarihçisi F. Guizot “… Reşid Paşa,
ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin
birisinden yoksundu; Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türk’tü…”
diyor. Ya bu günküsü?

Guizot’a göre de Reşit Paşa’nın
formülü “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek
için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”
tir. Buradan anlıyoruz ki;
günümüzde de süren memleketi peşkeş çekmenin formülünü Reşid Paşa bulmuş ve
arkasından gelenlerde uygulamaya devam etmiştir.

Şimdi verdiğimiz bu tarihi
örneklerdeki şahısları, günümüzün önemli figürleri ile yer değiştirerek
adlandırın, pek bir şey değişmiş mi? Üzülerek ifade etmeliyim ki; faniler bu
dünyadan gelip geçmiş ve yeni faniler onların yerini almış ama Türk’ün yaşadığı
hadiseler adeta “Makus Kader”e
dönüşmüştür.

Türk Milleti, kendisi ve vatanı
hakkında yapılan planları ve sahneye konulan oyunları görmeli, suni
tartışmalardan ve çatışmalardan uzak durmalıdır. Yapılacak en önemli şeylerden
biri sağdan, soldan, demokrattan, liberalden, İslamcıdan gelen tüm saldırıları
kavramak ve ona göre davranmaktır. Yoksa “İç
işlerimize karışmak”
başımıza gelecek olanın milyonda biri bile değildir.

Yalanı Sezip Doğruyu Anlamak -Güven Ve İtibar

Deha ile aptallık arasındaki fark: Dehanın sınırı vardır;
aptallığın ise yoktur. Bu söz Einstein’a
atfediliyor. Bir önceki yazımın sonunda şöyle yazmıştım: “Doğru tektir. Olsa olsa aynı doğruya birden fazla
cepheden bakılabilir. Fakat yalanın sınırı yoktur.” Benzer gerçeklikler.

 

Yalanı nasıl teşhis edeceğiz? Bu soruya cevap bulmak için
kitap yazıldığını, Harvard’da
ders açıldığını, yalan detektörlerinin, teyit sitelerinin geliştirildiğini
yazmıştım. Fakat bunların hepsinden daha kolay ve daha basit bir yol var.
Kaynağa bakınız. Kim yazıyor? Gerçekten o mu konuşuyor? Nereden konuşuyor?

 

O kaynağa siz de ulaşabiliyor musunuz?

Bu soruları cevaplandırırken beyana yüzde yüz
güvenmeyiniz. İddia sahibi,
ulaştığı veya ulaştığını iddia ettiği kaynağa sizin de kolayca ulaşmanızı
sağlamak zorundadır. Atıfların maksadı budur. “Bu dediğimi falanca şurada gösteriyor. Siz de gidip
onu görebilirsiniz.” Tıpkı
bilim metodundaki, tekrarlanabilen deneyler gibi.

 

Geçenlerde saçma sapan bir haber dolaşıyordu. COVID-SARS2
aslında virüs değilmiş
de bakteri miymiş ne… 5G ile ürüyormuş. Baştan başa uydurma. Bill Gates bize çip
takacak cinsinden bir palavra. Ama altında imza var: Rusya Sağlık Bakanlığı.
Başka bir bilgi yok. İşte sırf bu bile haberin yalan olduğunun ispatıdır. Bu
bakanlık bunu hangi başlıkla, hangi dokümanda
yayımlamış? Rus sefaretine gitmeye gerek yok. İnternet yalanının panzehri de
yine İnternet’tir: Hani
bağlantı adresi? Tıklayıp ulaşabileceğimiz sayfa?

 

 

 Tabi ulaştığınız
sayfanın gerçekten de söylenen sayfa olup olmadığını kontrol etmeniz gerekir.
Bakın bakalım Rus Sağlık Bakanlığı’nın
sayfasında gov.ru uzantısı var mı?

 

 

O halde yalandan korunmanın ilk, en basit ve en kolay yolu
imzaya bakmak; bakmak yetmez, imzanın olduğu İnternet kaynağına gidip onu
kontrol etmektir. Haberleri hâlâ insanlar yazıyor, hâlâ kurumlar servis ediyor
ve onlara saniyeler içinde ulaşmak mümkün.

 

 

Sahte kimlikler

Bu yalanların hepsini değil ama yarısından çoğunu bertaraf
eder. Geriye Twitter’da ve
başka yerlerdeki sahte isimler kalıyor. Sevilen, güvenilen yazarlar adına, onlarla ilişkisi olmayan sözler
dolaşır piyasada. İlber Ortaylı olmayan kaç İlber Ortaylı var Twitter’da; veya Mevlana’dan diye aktarılan kaç
uydurma söz. Bir bakın bakalım, o söz, sahibi olduğu iddia edilen kişinin
kaleminden mi çıkmış? Bu sorunun cevabını sıkça şu metotla bulabilirsiniz: Sözü kesin, Google’a, yapıştırın ve iki ucundan çift
tırnak içine alın. Arayın. Tek ulaştığınız nokta, tek kaynak o sizin okuduğunuz
kaynak ve onun benzerleriyse, büyük ihtimalle o kaynak da
yalandır.

 

 

Tırnak içinde dedim…
Google’da bir ibareyi, mesela “Bunu Google’da arayın”
sözünü tırnak içine almadan ararsanız, arama motoru
sıraya bakmadan, kelimeler arasında başka kelime olup olmadığına bakmadan arama
yapar. Tırnak içine alırsanız sadece ve tam o ifadeyi arar. Örnek olarak
verdiğim sözü tırnaksız
aradığımda 8 milyon 350 bin sayfa buldu. Tırnak içinde arayınca sadece 66 sayfa
çıktı.

 

 

 

Bu yolla uydurma bir profesör bulmuştum. Adını ve soyadını
tırnaklı yazdığımda sadece o unvanı aldığını söylediği kurum çıkıyordu. Daha
beteri, o kurumu aradığımda da sadece bizim sahte profesör çıkmaktaydı.

 

 

Hiçbir başarı mutlak değildir. Size sahte banknot da
verebilirler. Fakat haberlerde kaynağı tahkik edebiliyorsanız büyük ihtimalle yalanı yakalarsınız. Eh keşke benim yorumcularım
da gerçek isimleriyle yorum yapsalar. (Şaka şaka, dilediğiniz gibi yapın. Ama
yorumda imza yoksa okuyanlar da her yazılana inanmasın.)

 

 

Güven-
itibar                                                                                              
            

Peki, uzunca bir iletim/ iletişim macerasından sonra nereye
geldik? Gelmemiz gereken yere, güvenirliğe,
insan insan olalı en önemli saydığımız değere, itibara geldik. Haberin kaynağı
belli olunca, artık o kaynağın geçmişini de hatırlayabiliriz. Daha önce
dedikleri doğru çıktı mı? Yoksa bir yalanı, daha büyük
bir yalanla mı unutturmaya çalıştı? Şüpheli
şeyler söyleyip, sonra sıkışınca daha da olmayacak şeylerle göz boyamaya mı
kalktı?

 

 

Güven ve
itibar nasıl kazanılır? Geçmişinde yalan bulunmayacak. Dün kara dediğine bugün ak demeyecek. İtibar böyle bir sicil demektir;
yıllar içinde kazanılır ve tek yalanla yıkılır.

 

 

 

Demek ki geçmiş önemli. Fukuyama, Büyük
Çözülme eserinde, en çok aldatma
olayının turistik gezilerde, turlarda olduğunu söylüyor. Çünkü tura katılanlar birbirinin
geçmişini bilmiyor. Daha sonra da görüşmeyecekler.
O halde itibar yatırımına ihtiyaç yok. Bu, yalanı kolaylaştırıyor. Fakat
toplumun denetim mekanizmasını geçersiz kılan bir unsur daha var; gidilen
yabancı çevrede de turisti tanıyan yok; dolayısıyla ‘itibarım zedelenir’ endişesi de kalkıyor.

 

 

Eh taze Twitter hesapları da çok şey paylaşmayıp birkaç günlük ve her gün
profil resmini değiştirmiş Facebook hesabı da esrarengiz mahlaslı yorumcu
imzaları da bir bakıma turistik gezi gibidir. Birikecek bir itibar olmadığı
gibi, onları tanıyıp ayıplayacak bir çevre de yoktur.

 

 

Nereye gidiyoruz? Bu anlattıklarımı ve daha ötesini bilen ve
bu yeni gerçeklere göre davranan bir internet kitlesine doğru. Yalan çoğaldıkça,
onu tanıyıp yüz
vermeyeceklerin sayısı da çoğalıyor. Trollerin işi zor. O yüzden iyi maaş alıyorlar. Bazıları devlet memuru.
Bizim devletin değil.( https://millidusunce.com/yalani-sezip-dogruyu-anlamak-guven-ve-itibar/)

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (12)

     Ey iman edenler!
İmanın gereği olan: “İkra!” / “Oku!” âyetini, İlahî emri yerine getirin. Çünkü
“Okumak yaşamaktır!”

     Hem dünyada rahat
yaşamak, hem de ahirette ebediyyen / sonsuz olarak rahat, güzel, renkli ve
muhteşem, debdebeli ve görkemli bir hayat yaşamak için, her fırsatta okumak;
okuyarak yaşamayı; şiar, gaye ve amaç edinmek lâzım.

     Yüce Allah’ın
mü’minlerden / iman edip inananlardan; istediği en mühim, en önemli şeylerin
başta geleni: “İkra!” âyetiyle buyurdukları okumalarını istemesidir. Sonra
idrak edip anlamaları. Sonra anladıklarıyla amel ederek hayata uygulamaları.
Böylece Allah’ın istediği örnek bir kul, örnek bir insan olmalarıdır. Çünkü:

     Kitap okumak için,

     Okumak anlamak
için,

     Anlamak gereğini
işlemek ve yapmak için,

     Yapmak ise, olmak
içindir.

     Nitekim, hakikî /
gerçek insan olmanın yolu, evvelemirde Allah’ın vahyi olan Kur’anı aslından
okumaktan. Ayrıca mânasını / anlamını açıklayan tefsirlerden / kitaplardan –
hiç olmazsa – birini mütalâa ve incelemekten geçer.

     “Oku!” emri,
içinde bulunduğumuz, yaşadığımız tabiatı, kâinatı / evreni de okumamız
gerektiğini içeriyor.

     Aslında fizik,
kimya, biyoloji, matematik ve hey’et / astronomi gibi ilimler – farkında
olmasak da – kâinat kitabını okumaktan başka bir şey değil. Oysa “İnsan,
farkında olan / farkedendir.”

     Kâinatın “Kitab-ı
Kebîr-i Kâinat” / “Büyük Kâinat / Evren Kitabı” olduğunu bilmez, aslında tüm
fen kitaplarını okumanın; Büyük Kâinat Kitabı’nı okuduğumuzun farkına varmaz
isek;

     İnsan suretinde
hayvan olmak ihtimali / olasılığı var! Nitekim Kur’an; inanan insanı, kendine
getirmek için:

     “Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?” diyerek, onun dikkatini çekiyor.

     Öyleyse “Şimdi
oku, kabirde okuyamazsın!” haklı ikaz ve uyarısı kulaklarımızda çınlamalı.

     Kaldı ki “Okumak”
dünyaya gönderilişimizin de, asıl gerekçesi; fıtrî / yaratılışımıza uygun bir
faaliyet ve eylemidir.

     Nitekim okullara
gitmemiz “okuma”yı sökmemiz, okumayı öğrenmemiz içindir.

     Dünya da bir okul
olduğuna göre, okumamızın diğer bir gerekçesi de,

     Güzel görmek,
güzel düşünmek içindir.

     Çünkü, ancak güzel
gören, güzel düşünen biri; hayattan güzel bir lezzet ve tat alabilir.

     Kaldı ki, eğer
okumazsak; ne yapacağımızı bilmez! Doğru sanarak, çok yanlış işler yapmaktan
kaçınamayız! Şunu da unutmayalım ki,

     İnsanın alâmet-i
fârikası / insanın en ayırıcı nitelik ve özelliği okumaktır. Üstelik hadis der:

     “Bir saat
tefekkür, bir sene (nafile) ibadetten efdal (üstün) dür.”

     Tefekkür etmek
için ise:

     “1. (Ey insan!
Seni seven, sevgisini göstermek için neye ihtiyacın varsa) Yaratan (yarattığı
her şeyi senin hizmetine sunan) Rabbinin adıyla oku!

     “2. (Okumaya
kendinden başla! O) İnsanı (maddi yönüyle rahim duvarına asılı olan) alak’tan
(manevi yönüyle de sevgi ve alâka’dan) yarattı.

     “3. (Kendini okuduğun
gibi, kendinle alâkadar olan her şeyin yaratılış hikâyesini de) Oku!” …  (Alak: 1 – 3. Veli Tahir Erdoğan Meali.)

     Fakat bu kuru bir
okuma değil. Baktığımızda, görmemizi sağlayan. Yani, mâna-i harfiyi / harfin
anlamını gösteren bir okuma. Kelimeyi teşkil eden harflere bakarken, aslında,
işaret ettiği mânayı görmekle gerçekleşen bir okuma. Evet bu okuma; harflerin
teşkil ettiği kelimeyi okuturken; işaret ettiği mâna ve anlamın da farkına
vardıran bir okuma. Yani eserden müessire, yapılandan yapana, eserden ustaya
ulaştıran bir okuma olmalı.

Müsilaj-Deniz Salyası Musibeti Hakkında Felsefe Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Çevre Felsefesi Ve Ahlâkı Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Müsilaj / Deniz salyası nedir? Nasıl
oluşur?

 

Prof. Dr. İbrahim
Özdemir:
Mart ayından bu yana giderek yayılan, balıkçılık faaliyetlerini adeta
durduran ve halkta tedirginliğe sebep olan müsilaj veya deniz salyası Marmara
Denizi’ni tehdit ediyor. Marmara Denizi’nin yüzeyinde ve altında görülen bu
problemin kaynağı ise Marmara’da kirlenmeden ötürü biyolojik tür çeşitliliğinin
azalması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan birçok problemle karşı karşıyayız.

İlim
adamlarımız ‘denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil
eden fitoplankton dediğimiz mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu,
ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgı’ müsilaj
olarak adlandırılıyor.

Genelde denizlerin kirlenmesinde ve deniz
salyasının oluşmasında temel etkenlere baktığımızda özellikle ev ve sanayi
kaynaklı atıklar, arıtım seviyelerindeki yetersizlikler, aşırı balık avı, kıyı
şeridinin tahribatı, dip tarama ve boşaltma faaliyetleri ve yoğun gemi trafiği
dikkat çekiyor. Görüldüğü gibi bunların hepsi insan kaynaklı.

İklim değişimi artan insan kaynaklı kirlilik,
aşırı ve plansız avlanma, kıyı şeritlerindeki plansız  ve aşırı yapılaşma, artan deniz trafiği gibi
etmenler hem ekosistemin ciddi biçimde yıpranmasına hem de büyük ekonomik
kayıplara sebep oluyor.

Çetinoğlu: Böyle bir musibet bekleniyor muydu, âniden
mi oldu?

 

Prof. Özdemir: Dereleri,
nehirleri, gölleri ve denizleriyle tabiatın canlı bir bütün olduğu; bizim
olumsuz davranış ve tüketim tarzımızdan etkilendiğini 1960’lı yıllardan bu yana
biliyoruz. Amerikalı bilim kadını Rachel Carson,  ‘Sessiz Bahar’ isimli kitabıyla bizi daha o
zamanlar uyarmıştı. Bu kitap tüm dünyada çevreci hareketlerin el kitabı oldu.

 

Ancak suları, nehirleri, gölleri ve denizleri kirleten sanayi
kuruluşları bu uyarılara kulak tıkadılar. Tarım ilaçlarını kullanan çiftçiler
de, kullandıkları tarım ilaçlarının uzun vâdedeki sonuçlarını düşünmediler. Zamanla
çevre bilinci gelişti. Çevre Bakanlıkları kuruldu. Çevre mevzuatı gelişti. Bütün
dünyada çevre bilinci gelişmeye başladı.

 

Ancak para kazanma hırsı, daha doğrusu daha çok kazanma
hırsı ve gelecekle ilgili körlük, muhtemel problemleri görmemizi engelledi. Canlı
bir organizma olan deniz ekolojisinin, denize bıraktığımız veya döktüğümüz
sanayi atıkları başta olmak üzere her tür kimyevî atıktan etkilenerek
bozulacağını; bunun da denizde yaşayan canlıları ve bunlara bağlı sektörleri etkileyeceğini
biliyorduk. Ama bilmezden geldik.

 

Çevre hassasiyeti olan bâzı insanlar hâriç ilim adamları da yeterince
uyarı görevlerini yapmadılar veya yapamadılar. Sanayi kuruluşları atıklar için filtre
taktırma masrafına girmediler. Devlet ve vatandaş da gereğini yapmadı. Özellikle
tarım ilaçlarını bilinçsizce kullanan vatandaşlar da sorumluluğunu anlamalı.

 

Deniz ürünleriyle geçimlerini temin edenler de kirlenen ve
bozulan deniz ekolojisiyle ilgili seslerini yeterince çıkarmadılar.

Kısacası, âdetâ 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sâhibi Jose
Saramago’nun en ünlü romanı olan ‘Körlük’teki bir durumla karşı karşıyayız.
Başta Marmara Denizi’nin ölümü olmak üzere yıllarca etrafımızda olup-biten
çevre katliamlarını görmezden geldik.

 

Körlük salgın bir hastalık gibi toplumu sardı. Yazar körlüğü
mecâzî anlamda kullanır. Toplumda korku ve paniğin hâkim olması sonucu ahlâkî
değerlerin çökmesini vurgular. İnsanlar etraflarında olup bitenleri görmezden
gelir. Görenler ise şiddetle cezalandırılır ve itibarsızlaştırılır.

 

Ülkemizde ve dünyada çevrecilerin başına gelenleri
hatırlamak yeterlidir. Bunun en tipik örneği ise Gezi Parkına ‘çevre hassasiyeti’
ile karşı çıkanların başına gelenlerdir.

 

Çetinoğlu: Dünyânın diğer bölgelerinde de görülen bir
vak’a mıdır? Nerelerde?

 

Prof. Özdemir: Akdeniz,
Marmara ve Adriyatik gibi denizlerde tabiî süreçte oluşuyor. Akdeniz’de müsilaj
olaylarının gözlenmesi 1700’lü yılların başına kadar gidiyor.

 

Marmara Denizi’nde müsilaj ilk kez 2007 yılının Eylül-Ekim
aylarında gözlemlenmiş. Ancak şu an Marmara Denizinde yaşandığı gibi yoğun ve
kalıcı olması ‘tabiî değil.’ İkinci sorunuza cevap verirken işâret ettiğimiz
gibi bunun insan kaynaklı birçok sebepleri var.

 

Çetinoğlu:Deniz salyası tabiat tarafından mı üretiliyor,
insanoğlunun hatâlarından mı meydana geliyor. Hatâlardan ise, birkaçını
belirtebilir misiniz?

Prof. Özdemir: İki yıl önce ziyâret
ettiğim Maldiv Adalarında mercan resiflerinin kararması ve ölmesi olayını
bizzat gördüm. Mercanlar canlı varlıklar. Ancak okyanusların kirlenmesiyle
onlar da ölmeye başlamış. Başta Avusturalya olmak üzere birçok bölgede elli yıl
öncesine göre birçok mercan resifleri yok olmuş. En büyük sebebi ise okyanus
ekolojisini dikkate almayan insan kaynaklı faaliyetler olduğunu bilim insanları
söylüyor.

Deniz
salyasının ortaya çıkışına baktığımızda sanayi ve ev atıklarının hiçbir filtreleme
yapmadan, veya yeterince filtrelemeden denize boşaltımının en önemli etkenler
olarak önümüze çıkıyor. Buna bilinçsiz kullanılan tarım ilaçlarının yağmur ve
seller ile denize karışmasını da ekleyebiliriz. Oluşan müsilaj, deniz suyuna
giren ışığı azaltıyor. Fotosentezin engellenmesi ile deniz ekolojisinde
zincirleme sorunlar ortaya çıkıyor.

Çok hassas dengelerden oluşan
deniz ekolojisinin âni ve yoğun gelişen müsilaj sonucu burada yaşayan
canlıların ölümü kaçınılmaz oluyor. Dahası ekosistemin dirençliliği yâni kendini
yenileme kapasitesinde düşüş meydana geliyor ve ciddî şekilde zarar görüyor.
Bunun da yakın ve uzun vâdeli sonuçları olacak.

 

Çetinoğlu: Deniz salyasının oluşması engellenebilir
mi, nasıl?

 

Prof. Özdemir: İnsan-doğa
ilişkisinin başlamasıyla, doğayı etkilediğimiz bir gerçek. Ancak sanayi öncesi
toplumlarda tabiat insanın kendisine verdiği bu tahribatı tâmir edebiliyordu.
Asıl mesele tabiatın kendini tâmir edemeyeceği miktarda sanayi ve kimyevî atıkların
tabiata boşatılması. Meselâ bir plastik, bin yıl da geçse çürümüyor ve tabiata
zarar vermeye devam ediyor.  Geldiğimiz
noktada öncelike hayat tarzımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı yenden gözden
geçirebilirsek; mütevazı olabilirsek tabiata ve çevreye verdiğimiz zararları da
azaltabiliriz. Bilinçsiz tüketim odaklı hayat tarzımızdan tâviz vermeden bu
problemi çözmek mümkün değil. Nasıl ki pandemi ile mücâdele için bazı
alışkanlıklarımızdan fedakârlık yaptık; evimize hapsolduk, maske taktık, fizikî
mesafeye uyduk ve aşı olduk. Aynen bunu gibi öncelikle tabiata büyük bir hürmet
ve sevgiyle yaklaşmalıyız.

 

İnsan sevdiği şeyleri korur.

 

Dereleri, denizleri, okyanusları, muhteşem dağları, derin vâdileri
ve engin ovaları ve içindeki binlerce tür bitki ve hayvan çeşitliliğini
sevmeden çevreyi korumak mümkün mü? Herşeyin temeli sevgi ve aşk. Sevgi temelli
bir çevreciliğe ihtiyacımız var. Ayrıca Mevlana’nın ‘tabiat ana’ metaforu üzerinde
derinlemesine düşünmek lâzım. Tabiatı, bütün zenginliği ile annemiz olarak
gördüğümüz zaman daha çok sevecek ve koruyacağız.

 

Çetinoğlu: Deniz salyası temizlenebilir mi, nasıl?

 

Prof. Özdemir: Elbette
temizlenebilir! Ancak sebep olduğu ekolojik kaybın tam olarak geri kazanılması
çok zor. Dahası bu temizleme çok ileri teknolojileri gerektirdiği için denizleri
kirletenleri daha çok zengin edecek. Çok büyük bir mâliyet karşımıza çıkacak.
Bunun finansmanının nereden ve nasıl sağlanacağını sorgulamamız lâzım. Zenginlerin
kirlettiği denizler bizim verdiğimiz vergilerle mi temizlenecek?

 

Öncelikle temel ilkemiz çevreyi ‘kirletmemek’ olmalı. İkincisi
ise çevre adâletinin bir sonucu olarak ‘kirleten öder ilkesi’ uygulanmalı.
Kimlerin kirlettiği belli. Bir çiftçinin kirletmesiyle, dev bir sanayi tesisinin
veya nakliye yolcu yolcu gemisinin kirletmesi aynı değil. Burada adâletle
hareket etmek durumundayız.

 

İlkemiz basit ve net: Kirleten öder!

 

Çetinoğlu: Plajlarda da olabilir mi?

 

Prof. Özdemir: İnsanların
girdiği her yerde bir etki bırakmaları kaçınılmaz.  Tıpkı karbon ayak izinde olduğu gibi, tabiata
verdiğimiz zararı ölçebilmeliyiz. Mâlûmunuz karbon ayak izi Kyoto Protokolü
tarafından belirlenmişti.

 

Çetinoğlu: Konuyu biraz açmanız mümkün mü?

 

Prof.  Özdemir: İnsan faaliyetleri sonucu üretim,
hizmet, işleme gibi faaliyetler sonucu oluşan sera gazlarının etkilerinin
karbondioksit (CO2) cinsinden eşdeğerlerinin hesaplanmasını içeriyordu. Karbon
ayak izi çalışmaları tedarik zinciri, üretimde verim arttırma, kaynak ve enerji
verimliliği sağlama ve pazarlama açısından birçok faydalar sağlıyor.

 

Yetmişten fazla ülke gezdim. Gelişmiş ülkeler plajlarda ve
büyük yüzme havuzlarında öyle basit ve sâde tedbirler almışlar ki insanın bu
mekânları kullanırken çevreye verdikleri olumsuz etkisini en aza indirmişler.

 

İşin temeli ise anaokulunda başlayan çevre bilinci. Gelişmiş
ülkelerde insanlar çevreye zarar vermiyor. Son iki yıl yaşadığım Finlandiya’da
ve İskandinav ülkelerinde buna bizzat şâhit oldum.

Sâdece plajlarda değil, dağlarda, ormanlarda her yerde… Tabiatla
uyumlu bir hayat yaşıyorlar.

Avrupa’nın hemen hemen gittiğim her yerinde musluk suları içilebiliyor.

 

Çetinoğlu: Deniz salyası deniz canlılarına zarar verir
mi?

Prof. Özdemir: Deniz
ekolojisi bir bütündür. Fotosentezin bizler için faydasının farkındayız. Ama
aynı fotosentezin denizdeki hayat için anlamını göz ardı ediyoruz. Denize
karışan zehirli atıkların besin zinciri ile bize döndüğünü düşünmek bile istemiyoruz.
Tabiatla ilgili bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor: Tabiat canlı bir varlık.
Biz de tabatın bir parçasıyız. Tabiatın başına ne gelirse biz de bundan
etkileniriz.

 

Çetinoğlu: Deniz salyası, insanlara ne türden zararlar
verir?

 

Prof. Özdemir: İnsanlara
etkisi çok farklı boyutlarda ortaya çıkıyor. Bir kere estetik olarak masmavi
deniz manzarası yok olmuş. İkincisi deniz ürünleri vasıtasıyla sağlığımız
tehlikede. Üçüncüsü, balıkçılar bundan etkilenecek. Bütüncül bir bakış açısıyla
olaya bakmak; uzun vadede ortaya çıkacak diğer sonuçları da hesaba katmak
mecburiyetindeyiz.

 

Çetinoğlu: 4 Haziran 2021’de yapılan çalıştaydan
olumlu neticeler beklenebilir mi?

 

Prof. Özdemir: Elbette.
Ancak bu bana ‘Basra harap olduktan sonra…’ deyimini hatırlattı. Dünyanın bütün
medenî ülkelerinde çevreyle ilgili kararlar büyük bir konsensüs ile alınır.
Başta çevreci gruplar olmak üzere, konuyla ilgili herkesin görüşü dikkate
alınır. Çevre sâdece bizleri değil, çocuklarımızı ve torunlarımızı da
ilgilendiriyor. Çevreyle ilgili aldığımız kararlar onların nasıl bir dünyada
yaşayacağını da belirleyecek. Bundan dolayı 3-5 yıllığına seçilmiş bir hükümet
çevre konusunda istediği gibi karar alamaz; almamalı. Bu demokrasinin ve temel
insan haklarının ruhuna da aykırıdır.

 

Bundan dolayı Çalıştayı geç kalınmış doğru bir karar olarak
değerlendiriyorum. Hükümetler hoşlarına gitmese de çevrecileri dinlemek zorundadır.
Çevrecilerin hassasiyeti olmasaydı bugün daha kötü bir durumda olurduk.

Yine de şunu ifade etmek isterim:

Marmara Denizi’ne yönelik ilmî araştırmaların
bulgularına dayalı olarak âcilen yönetim planları geliştirilmelidir. Öncelikli
olarak Marmara Denizi ekosisteminin iyileşmesini sağlayacak kara ile alâkalı yüklerin
azaltılmasının ilmî temele dayalı bir yol haritasının oluşturulması gerekiyor.
Bu yapılabilirse kara ile alâkalı yüklerin artışından ve iklime bağlı
değişimlerden kaynaklandığı düşünülen müsilaj olayının azaltılması yönünde
büyük ilerleme kaydedilebileceğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Salyanın
durgunluktan oluştuğu söyleniyor. İstanbul Kanalı’nın Marmara Denizinin
temizliğine etkisi ne yönde olabilir?

 

Prof. Özdemir: Bu
daha çok konuyla doğrudan ilgili ilim insanlarının karar vereceği bir konu.
Benim kanaatim sâdece İstanbul Kanalı değil, her konuda ilmî veriler hükümet
politikalarına ilham kaynağı olmalıdır. Bilgi temelli karar vermeyi esas
almalıyız.

 

İki yüz kadar üniversitemiz ve çok iyi yetişmiş ilim
insanlarımız var. Bunların birikimlerinden yararlanılmalıdır. Bunun bir yolu da
akademik dünyanın bağımsız olmasıdır. İlim insanlarının ulaştıkları sonuçları
ve bunlarla ilgili görüşlerini tam bir bağımsızlıkla ifâde edebilmeleri
gerekir.

Max Weber’de bu yana bildiğimiz gibi, görev ve sorumluluğunu
akılcı bir temelde yapmayan bürokrasinin eleştirilmesinden kimse rahatsız
olmamladır. Bunun dış güçlerle de bir alâkası yoktur. Eleştiri demokrasi ve
çoğulcu kültürün bir sonucudur. Aksi takdirde üniversitelerin sayısı en kadar
çok olursa olsun ülke sorunlarını çözmede bir katkıları söz konusu olamaz.

 

Çetinoğlu: İlerideki yıllarda Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de
de deniz salyası oluşma ihtimali söz konusu mu? Söz konusu ise, önlenmesi için
tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Prof. Özdemir: Bu
da uzmanlık alanımı aşıyor. Bu konuyu da uzmanlarıyla konuşmak lazım. Kısa vâdeli
elde edeceklerimizden çok 50-100 yıl sonraki sonuçlarıyla ilgili farklı
senaryolar oluşturmak lâzım.

 

Çevre söz konusu olduğunda yaptıklarımızın bir kısmından
geri dönüş mümkün olmayacak. Bina yaptığımız verimli arazileri tekrar tarla
yapamadığımız gibi.

 

Dünyanın her yerinde politikacılar daha çok kısa vâdede
kendilerine yararlı olacak projeleri tercih ederler. Ancak çocuklarımız ve
gelecek nesiller söz konusu olduğunda uzun vadeli düşünmek zorundayız.

 

Kendimize sormamız gereken basit ve kısa bir soru var:                                                                              Gelecek
nesiller nasıl bir dünyada yaşayacak?

Torunlarımız bizleri minnet ve şükranla anacakları temiz ve
sağlıklı bir dünya mı yaşayacaklar? Yoksa denizleri ve suları kirletilmiş,
ormanları yok edilmiş, biyolojik çeşitliği azalmış bir dünyada bizlere lânet mi
okuyarak mı yaşayacaklar? 

Bunu bugün alacağımız kararlar ve atacağımız adımlar
belirleyecek.

 

Bana verdiğiniz bu imkân için çok teşekkür ederim.

 

Çetinoğlu: Güncel bir konu olmasına rağmen geleceğe yönelik çok
faydalı olacak bilgiler verdiniz. Şükranlarmı sunarım.
 

 

 

 

Prof. Dr. İBRAHİM
ÖZDEMİR

     Lisans eğitimini
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde, Yüksek Lisans ve Doktorasını ise
ODTÜ Felsefe Bölümünde tamamladı.

     Akademik çalışmaları
sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde ‘misafir öğretim üyesi’ olarak
bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya,
Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore, Malezya, Mısır,
Hindistan gibi birçok ülkede ilmî toplantılara katıldı.

Rusya İlimler Akademisi ile İsveç İlimler Akademisinde çevreyle
ilgili dâvetli konuşmacı olarak konferanslar verdi.

     ABD’den 2003 yılında
döndükten sonra, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü olarak tâyin edildi.
(2003-2010)

Akademik ve idârî çalışmaları yanında başta UNESCO Türkiye Millî
Komisyonu Yönetim Kurulu, YÖK Bilim Adamı Yetiştirme Kurulu, OECD, CERİ
(Eğitim, Araştırma ve Yenilik Merkezi) Yönetim Kurulu ve Fulbright Yönetim
Kurulunda görev yaptı.

     Gaziantep’te kurulan
Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nin kurucu Rektörlüğünü yaptı. (2010-2013)

İbrahim Özdemir’in temel alanı Çevre Felsefesi ve Ahlâkıdır.
Ayrıca Yükseköğretim konusunda danışmalık yapmaktadır.

     Verdiği başlıca
dersler: Çevre ve Din, Çevre ve İslam, Çevre Ahlakı, Eleştirel Düşünme, Hukuk
Felsefesi, Felsefe Târihi ve Felsefeye Giriş.

Kitaplarından bâzıları:

     *Jalaluddin Rumî and
Confucius: Messages and Visions for a New Century, Tuğra Books: New Jersey,
2013. *The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, 2nd edition,
insan Publications: İstanbul, 2008, *Globalization, Ethics and İslam,
editors: lan Markham and İbrahim Ozdemir, Aldershot: Ashgate. 2005. *Çevre ve
Din, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997. *Çevre sorunları ve İslam:
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara, 1995

Vaaz Verenlerle Soru Soranlar

Bizim mahalleden bazı insanlarla
konuşuyorum. Canım sıkılıyor. Fikirleri benimkilere benziyor. Yine de
sıkılıyorum. Başka mahallelerden aynı sıkıntıyı yaratanlar da var. Bu beklenir.
Fakat başka, hatta taban tabana zıt mahallelerden de dikkatle dinleyip sohbet
ettiklerim oluyor. Bu kolay rastlanan bir hâl değil.

 

Kendi kendime, acaba nedendir
diye sordum. Sonra yine sordum. Ve sorarken sebebini buldum. Aradaki fark,
sormakla vaaz vermek arasındaki farkmış.

 

Altmış yıldır yazıyorum. Tabi
daha önce de yazıyordum ama 15 yaşımdan sonra yazdıklarım dergi ve gazetelerde
basılıp yayımlanmaya başladı. Geriye doğru bakıyorum… Belki ilk zamanlarda ben
de vaaz vermişim. Fakat on yıllar geçtikçe, soran tarafım, vaaz veren tarafımı
bastırmış. Bakınız, bu yazı da bir soruya cevap arayışı yazısı.

 

Ben böyleyim de onlar değil…
Hayır. Soran ve bulduğu cevapları yazan epey bir insan var çok şükür. Fakat
kendi doğrusundan hiç şüphe etmeyen kesin inançlılar bizden fazla. Onlar daha
kalabalık.

 

Doğru mu olsun yararlı mı?

Vaazcıların maksadı bir takım
sorulara cevap bulmak değil, inandığı “hakikatlere” karşı tarafı da inandırmak.
Ve ezberlerindeki cevaplar o kadar kesin ve vazıh ki bunları görmeyenler ya
cahil yahut maksatlı olmalı. Onlar vaaz ettiklerinden o kadar eminler ki,
anlatırken verdikleri örneklerin tamamının doğru olması da gerekmez. Tezlerine
yararlı olması yetiyor.

 

Buna karşılık, yararsız
gerçeklerin söylenmemesinde fayda var. Ben çoklukla sağlık haberlerini
izlediğim için sayın bakanımızdan özür dileyerek ondan iki örnek vereyim.

 

Birisi, şu lebalep Ak Parti
kongrelerinin, imtiyazlı cenaze törenlerinin salgını azdıracağı konusu gündeme
getirildiğinde sarf ettiği, “Bunları konuşmanın kimseye bir yararı yok”
sözüdür. Ben farklı düşünüyorum. Toplum hafızası yanlışları bilmeli ki
tekrarlanmasına karşı hassas olsun; aynı felaket bir daha tekrarlanmasın.

 

İkincisi, “Çin’le aramızı bozacak
konuları kaşımayınız” idi. Burada da yarar, nasıl da doğrunun önüne
geçiveriyor. Medeniyetimizin ilk yazılı temel taşlarının atıldığı, Yusuf Has
Hacip ve Kutadgu Bilig’in, Kaşgarlı Mahmut ve Divan-ı Lügat-it Türk’ün
yazıldığı toprakların, onların soyunun kırıldığı sırada bu doğruları
dillendirmememiz tavsiye ediliyordu. Galiba bu sözü söylettiren Uygur katliamı
değil de aşının alınış süreciydi. Fakat benim kafamda Has Hacip ve Kaşgarlı
daha önde.

 

Aydınlanma sonrası, bilim devrimi
sonrası o günkü cevaplar yıkıldı, sorular üstünde yeni bir dünya yükseldi.
Bilim devrimi, sorarak, sorgulayarak ilerledi. Yuval Noah Harari’nin ünlendiği
ilk kitabı Sapiens’te bir tespiti var:

 

Bilim Devrimi bilgi devrimi
değildir. Her şeyden önce bir cehalet devrimidir. Bilim Devrimi’ni tetikleyen
bü­yük keşif, insanların en önemli sorularının cevaplarını bilmedikleriydi. …
Bilim devrimi aslında bilmiyorum devrimidir.

 

İgnoramus devrimi

Gerçi bilim adamı da o güne kadar
öğrenilmiş bilgileri toplar. Ama maksadı, bilgi koleksiyonu yapmak değildir.
Bilinmeyeni öğrenmektir.

 

Avrupa Orta Çağı’ndaki papazlara
göre her şey bili­niyordu. Bulunacak veya keşfedilecek yeni bir bilgi yoktu.
Bir şeyi bilmiyorsanız, sizin üstünüzde mutlaka onu bilen biri vardı. Eğer
yoksa, o şey, bilmeyi gerektirmeyecek ka­dar değersizdi. Harari gösteriyor ki,
16. asra kadar çizilen dünya haritalarında boş yer yoktur. Her yerin bir ismi
vardır. Her yer tıklım tıklım adı sanı belli memleketlerle doludur. Velhasıl
dünya üzerinde bilinmeyen yer yoktur. 15. asır tam biterken ve 16. asır boyunca
art arda yapılan keşiflerden sonra çizilen dünya haritaları bambaşkadır. Bir
sürü boşluk ve “bilinmeyen bölge” vardır. O her şeyi bilen papazların hiç
bilmedikleri yenidünyalar keşfedilmiştir.

 

Harari’ye göre bilim devrimini
başlatan düşünce, “Ignoramus”, yani “Ben bilmi­yorum” itirafıdır. (Benim, Alt
Akıl: Aptallar ve Diktatörler, Panama Yayınları 20, sayfa 239-240 ve oradaki
atıflara bakınız.)

 

Kafamdaki ayrım ayrımından ziyade
bir tarafta vaaz verenlerle diğer tarafta merak edip soru soranlar ayrımıdır.
Bizler, cevaplarımızı değil, sorularımızı anlatıyoruz. En iyimser tahminle, zor
sorulara arayıp tarayıp bulduğumuz tahminî cevapları, “şimdilik” kaydıyla
aktarıyoruz.

 

Bazı insanlar bizim sorularımızı
beğenmeyebilir. Zararı yok. Ama soru sorulmasına bütün bütün engel olmaya
kalkmasınlar. Bizimkileri beğenmiyorlarsa bizimkiler yerine kendi sorularını
sorsunlar. Ama sorsunlar. (https://millidusunce.com/vaaz-verenlerle-soru-soranlar/)

Sayın Cemal Enginyurt Ordu Milletvekili

            Haziran’ın ikinci haftasında Türk
Aydınları watsab grubumuzda televizyondan alınmış bir konuşmanızı izledim. Çok
beğendiğim için birçok arkadaşımla paylaştım. Konu M. Kemal Atatürk’ün din
anlayışı ve bazı din adamlarımızın bu konuya bakışlarındaki çarpıklıkla
ilgiliydi.

 

              Dikkat çeken üslubunuz, dini
konulara yaklaşımınızdaki bilgili ve doğru ifade edişiniz gönlümüze ferahlık
vermiştir. Paylaştığımız birçok insandan da beğeni ve takdir alan bu konuşmanız
sebebiyle size teşekkür etmek ve bu duygularımızı bilmenizi isterim.

 

             Tanışmayız. Ben 1974 Ankara-Tıp
mezunu halen İzmit’te hekimlik yapan bir Türk vatandaşıyım. Öğrenciliğimizde
okuduğumuz Devlet, Töre Büyük Doğu gibi dergiler; Hergün gibi günlük gazeteler
davranış biçimimizin pınarlarıdır. Dr. Osman Durmuş, Dr. Seyfi ŞAHİN ( Eski M. Vekili
) sınıf arkadaşım ve dost bellediğimiz isimlerdendir. İzmit’te de Nihat Gürer –
MHP nin 80 öncesi il başkanlarından ve Sn. Meral Akşener’in ağabeyi – dost ve
arkadaşlarımız olmuştur. Ülkücülüğün tavizsiz vatan sevgisi, dürüstlük, faydalı
çalışkanlık, ilkeli davranış ve yaşayış biçimi olması gerektiğine
inananlardanım…

 

                          Sizi ise ilk dönem milletvekilliği
çalışmalarımızdaki deli dolu ( keşke sayılarınız daha çok olsa ) ama samimi, art
niyetsiz, menfaate dayanmayan görünüşteki duruşunuz sebebiyle takdir
etmişimdir. Ama Sayın Sadi SOMUNCUOĞLU olayı sebebiyle gönlüm çok kırılmıştı. Bu
son dönemde de duruşunuzdaki samimiyeti göstermektesiniz. Ama bu tarzınız  sizi partinizden koparıp DP’ye geçmenize
sebep oldu. İyi ki de bu oldu. Buradaki duruşunuz ve yaptığınız çalışmalar ile
siyasete zenginlik katmaktasınız. Bu durum bizim gibi insanlara güven  vermekte, geleceğimize umutla bakmamız
noktasında gücümüzü artırmaktadır. Siyaset kurumundaki bunca bozulmanın yanında
sizin gibi doğrucu Davutların varlığı insanımız için yeni ÜMİT lerin varlığını
devam ettirmektedir düşüncemi paylaşmak istedim.

                          
Çalışmalarınızda başarılar diler selam ve saygılarımı bildiririm.

Lânet Okuma Merkezi Ayasofya

0

11. 12. ve 13 yüzyıllarda Irak, Suriye Afganistan ve Arap
Yarımadasındaki İslam anlayışı sahipleri bir takım siyasi olayların etkisiyle
giderek yozlaşıp, İslamiyet’in özünü ve ruhunu terk edip sapık anlayışlar
peşine düşmüşler, İslamiyet’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya
getirmişlerdir. Arafat’ta hacılara yapılan saldırılar, Kâbe’de Hacer’ül Esvet taşının
kaçırılması, Haşhaşi Hasan Sabbah’ın intihar timleri hepsi bu yüzyıllar
içerisinde vuku bulmuştur.

 

İşte böyle bir ortamda Hacı Bayram Veli’nin düşünceleri
mübarek Anadolu topraklarında filizlenmeye başlamıştır. Bu düşünceye göre her
şey insanın ruhuna ve özüne hitap etmelidir. Yani insanın beyni ve kalbi
kazanılırsa problemlerin kendiliğinden düzeleceği inancı hâkim olmuştur.

 

Bu inanç Hacı Bektaş-ı Velinin, Yunus Emre’nin ve daha
birçok gönül insanının temel düşüncelerini oluşturmaktadır. Bu düşünce
çerçevesinde meydana gelen istikrar, Anadolu’da yeni bir medeniyetin doğmasına
yol açmıştır.

 

İşte yüzyıllardan beridir “Anadolu Müslümanlığı” denilen hoş görülü İslam Ahlâkı, bu şekilde
günümüze kadar gelmiştir.

 

Ancak ne yazık ki bu gelenek gerek yurdumuzda, gerekse
emperyalist mihrakların tahrikleriyle zaman zaman saldırılara uğramaktadır.

 

Osmanlı 1683 Viyana bozgunundan sonra sürekli toprak kaybına
uğramıştır. Zaman geçtikçe Osmanlının kuruluş azmi ve direnci çökmüş, saltanat
liyakatsiz dirayetsiz kişilerin eline geçmiş, sarayın etrafı işbirlikçi haçlı
zihniyetine bağlı paşalar tarafından kuşatılmıştır.

 

Nihayetinde Balkanlarda Anadolu’dan daha geniş verimli
toprakları kaybetmiş bugün ki sınırlarımıza çekilmek zorunda kalmışız.

 

Sonrasında Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde genç bir
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmuş, kısa zamanda Ortadoğu’nun en istikrarlı
ülkesi durumuna gelmiştir.

 

Bütün bunları anlatmamın sebebi, hutbe okumak için minbere
her çıktıklarında halâ Osmanlı özlemi içerisinde bulunan bir takım imamlar,
Atatürk’e lânet okumaktan kendilerini alamıyorlar. Bunların Hasan Sabbah’ın haşhaşiler’inden
ne farkları var?

 

Dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz diye yola çıkanlar,
dindar nesil yetiştirmek şöyle dursun, sayelerinde Türk Milleti, yabancısı
olduğu Deisizm’le tanışmış oluyordu. Kindarlık derseniz o konuda büyük başarı
katettiklerini söyleyebiliriz.

 

Hâlbuki bir düşünseler İstanbul, beş yıl İngiliz işgalinde
kalmış, İstanbul halkı camilerinde namaz kılmak için bile köşe başlarını tutan
İngiliz askerlerinden izin almak zorunda kalıyordu. İngiliz askerleri Ağa
camiini atlarına ahır yapmışlardı. İşte o günlerde Ağa Camiinin o halini gören Nazım Hikmet, “Ağa Cami” şiirinde şu hüzün dolu satırları sıralıyordu: “Havsalam almıyordu bu hazin hali önce, Ah,
ey zavallı cami, seni böyle görünce. Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; Allahımın
ismini daha çok candan andım.
”

 

İşte İstanbul’un bu acıklı halini gören Mustafa Kemal,
boğazda İngiliz gemilerini işaret ederek: “geldikleri
gibi gidecekler
” kararlılığıyla Samsuna çıkıyordu.

 

Hocaefendiler çocuklarının nafakalarını Atatürk’ün kurduğu
cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığından temin etmelerine rağmen halâ her
fırsatta Ataya lânet okumaları hangi zekânın ürünü olsa gerek varsa bir bilen
söylesin.

 

Ayasofya Camisini Atatürk’e hakaret etme merkezi haline
getirenlerin en sonuncusu eski imam Mustafa demirkan, Hem Cumhurbaşkanı, hem
Meclisbaşkanı’nın bulunduğu bir ortamda Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret etme
cüretini gösterebilmiştir. Danıştay’ın 143. Kuruluş töreninde Barolar Birliği
Başkanının konuşmasını protesto ederek salonu terk eden Cumhurbaşkanının(o
zaman başbakan) sessiz kalması sizce de manidar değil mi?

 

Sağlıklı kalın.

Not: Bu yazının bazı bölümlerinde
değerli yazar Oğuz Çetinoğlu’nun kıymetli eseri “Müderris ve Mutasavvıf Hacı Bayram-ı Veli” kitabından
faydalanılmıştır.

Bir 12 Eylül Vahşeti…

0

Ülkücü Şehitler Halil Esendağ Ve
Selçuk Duracık 12 Eylül’ün Kahpe Ve Kalleş Cuntacıları Tarafından 5 Haziran
1983 Sabahı Darağacına Böyle Gönderildi. 

Koğuşta
23 Ülkücü var, ceplerindeki para bir kefen almaya bile yetmiyor. Sonunda bir
arkadaşlarının ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisine
diktiriyorlar. 

Cezaevi
terzisi geliyor.“Bu gece Halil
Esendağ
ile Selçuk Duracık’ı asacaklar,
haberiniz olsun!”
diyor… Koğuş sessiz, çıt çıkmıyor; diller lâl olmuş,
yüzler donuk…

Toplanıyor
bütün koğuş, dillerde Kur’an, gönüllerde iman…

Vakit
gelince, yürüyorlar darağacına, yanyanalar; savaşırken de, ölürken de…

Kur’an-ı
Kerim okudu ikisi de, helallik istediler, tekbirler getirdiler. Önce Selçuk
yürüdü yağlı urgana; mertçesine, yiğitçesine, Türk’çesine, dirilircesine..
Tabureye çıktı, yağlı urganı geçirdiler boynuna. Arkasına döndü, helallik
istedi celladından. Sonra vurdular altındaki tabureye… Sallanıyordu Selçuk,
ölürken dirilircesine, dirilirken yiğitleşircesine… Sallandı, sallandı; Kıbleye
doğru dönmüştü ki yüzü, o an durdu… Herkes şaşkın, tesadüf diyenler, dalga
geçenler çoğunlukta…

Sonra
Halil geldi, dilinde “Allah-u Ekber” sesleri, yürürken attığı vakur
adımları… Yağlı urganı geçirdiler boynuna, sonra Kelime-i Şehadet getirdi…
Celladına döndü, O da helallik istedi… Ve bir tekmeydi bir koç Yiğit’in daha
ebediyete göç etmesine sebep olan… Sallanıyordu Halil de… Başbuğ’u
görürcesineydi yüzündeki tebessüm… Sallandı, sallandı; Kıble’ye döndü mübarek
yüzü ve bir bıçak gibi kesildi hareket edişi… Kıble’ye dönmüştü artık, Selçuk
gibi durmuştu cansız bedeni…

İnfaz
erkanı şaşkın, titrek, tedirgin…

“Nasıl
olur bu?” sorusu ile inliyor heryer. İçlerinden birisi çıkıyor bir adım
ileri, işaret parmağını kaldırıyor havaya ve avazı çıktığı kadar 
bağırıyor, meraklı gözlerle bakanların suratına:

“Vallahi
bunlar ŞEHİT, Vallahi bunlar ŞEHİT!”

Ve…İnfazda
bulunan Buca Muradiye İmamı şöyle diyordu. “Bana hiç evliya gördün mü
diyenlere; evet… Halil ile Selçuk’u gördüm diyeceğim…” 

****

Rahmetli
Halil tutuklanmadan kısa bir zaman önce evlenmiş, murat alamadan hapishane
köşelerine düşmüştü. 

Halil’in
babası çok inançlı, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Halil’in eşyaları
gönderildikten takriben iki hafta sonra Halil’in babasından bütün arkadaşlarını
ürperten bir mektup gelir. Mektupta şöyle diyordu:

 Halil’in
annesi; “Oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı?” diye çok üzülüyordu. Bir gece
rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmış Hz.
Peygamber(s.a.v.)’i bekliyorlar. Halil’in annesi hanım sahabelerden birine
yaklaşıp soruyor: “Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz?” 

Hanım
sahabe cevap veriyor: “Bilmiyor musun?
Bugün burada şehit Halil Esendağ’ın düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber (s.a.v.)
kıyacak, onun için bekliyoruz.” 

Ruhları
şad, mekânları cennet olsun…

ALINTIDIR.

 

Kara Para

“Kara para” yasadışı yollardan
yani suç işlemek suretiyle kazanılan para demek. Uluslararası sözleşmelerde, kara
para yerine “suç geliri” kavramı
kullanılmakta.

“Kara para aklama” deyimi ise yasadışı
yollardan elde edilen gelir veya malvarlığının, meşru bir kaynaktan elde
edilmiş gelir gibi gösterilmesi için yapılan işlem ve eylemlerdir.

Kara para aklamanın onlarca
yöntemi var. “Paravan şirketler kurmak,
sahte ve şişirilmiş faturalar kullanmak, yabancı ülkelerde bloke edilen parayı teminat
olarak göstererek yerel bankadan kredi
almak, kumarhane işletmek, at yarışı gibi bahis işletmeleri açmak, vergi cenneti olan ülkelerden alınan kredi
kartlarını kullanmak, nakit para ile büyük bina, malikane, turizm tesisi
vb satın alımları yapmak, kıymetli tablo ve
sanat eserlerini satın almak ve hediye etmek, kazanılan kara-paranın
yurtdışına doğrudan kaçırılması, kara-parayı
hisse senedi ve tahvil gibi kıymetli evraka dönüştürmek” bunlardan ilk akla
gelenleri.

Bunlar o kadar kolay şeyler değil. Suç geliri büyükse daha da
zor.

“Kokain kralı” olarak anılan,
Kolombiyalı narkoterörist Pablo Escobar’ın
uyuşturucudan elde ettiği günlük geliri milyon doları geçermiş. Escobar’ın
gelirinin bir kısmını gömdüğü, kazandığı
paraların %10’a yakın kısmını farelerin yediği ve ıslaklıktan dolayı paraların çürüdüğü yazılmıştır.

Kara para aklamak için çeşitli
seviyedeki devlet görevlileri, basın mensupları gibi suç ortaklarına ve kamuoyunda bir sempati yaratmaya yani halk
desteğine ihtiyaç duyulur. Kara paranın bir
kısmı bu işler için paylaştırılır.

****

Pablo Escobar Örneği

1980’li yıllarda, Pablo
Escobar ABD’ye yapılan uyuşturucu trafiğinin yüzde 80’ini eline geçirmiş. Aylık
uyuşturucu sevkiyatı 70-80 tona ulaşmış. Bu sayede dünyanın en zengin 10
kişisinden biri olmuş. 4 binden fazla insanı öldürten Escobar politikaya da
girmiş. Kolombiya Meclisine de seçilmiş. İstifa etmek zorunda kalmış. Daha
sonra Kolombiya hükümetine savaş açmış, terör örgütlerini finanse etmiş.

Fakat bu arada halkın desteğini
kazanmak amacıyla fakir kesimler için hastane, stadyum ve konutlar inşa ettirmiş, çeşitli spor takımlarına ve
kurumlara sponsor olmuş. Yaptığı bu
yardımlardan dolayı “zenginden alıp, fakire verdiğine inanan” bir kesim
oluşturmuş. Bunlar kendisine “Robin Hood” lakabı takmış.

1993’te bir devlet
operasyonuyla öldürüldüğünde, cenaze törenine 25 bin kişi katılmış.

****************************

Türkiye Kara Para Cenneti Mi Oluyor?

Sözcü Gazetesinde Soner Yalçın
Hollandalı, Arnavut, Rus, Özbek, Azeri kendi
ülkesinden kaçmış yeraltı dünyasına mensup suçluların Türkiye’de yaşamayı seçtiğini, bunlara oturma
izni ve pasaport verildiğini yazdı.

“İstanbul’un organize suç örgütlerinin sığınma merkezi haline
gelmesinin” sebebi olarak iktidarın son 12
yılda altı kez çıkardığı “Varlık Barışı”
kararlarını gösteriyor. Çünkü “Varlık Barışı” ile kaynağı belirsiz paranın yurt
içine vergi vermeden, kaynağı sorulmadan rahatça girmesine imkân sağlanıyor.

Soner Yalçın şu tespitleri
yapıyor: “Devletin, bu konuda tek soru sormaması Hollanda’dan Arnavutluk’a suç
örgütlerinin Türkiye’ye gelmesine sebep oldu…

Dünyada vergi cennetleri
kontrol altına alınıp vergi kaçırmanın önüne geçmenin yolları aranırken, Türkiye’de
neden tam tersi bir durum söz konusu oldu? Çünkü:

Türk ekonomisi kara paraya muhtaç hale getirildi!

Artık Türkiye, güvene- hukuka
dayalı doğrudan sermaye yatırımlarını çeken ülke değil… Artık Türkiye,
kaynağı sorulmadığı için ‘sıcak para
cenneti’ bir ülke…”

****************************

Kara Parayı Önlemek Ekonomiyi Etkiler Mi?

Sadece yurtdışından gelen
değil, içeride de yasadışı yollardan elde edilen ve vergisi ödenmeyen gelir ve
servetler de inanılmaz boyutlardadır. Bu konuda da devlet yöneticilerinin
bilgisi hepimizden fazladır.

Bu haksız kazançların ve
servet aktarımının ana kaynakları imar düzenlemeleri, Kamu İhale Kanunu
değişiklikleri ve yasal olmayan ihalelerdir.

Hatırlayalım, 2015’te Başbakan
Ahmet Davutoğlu bir “şeffaflık paketi” açıklamış ve kamu görevlileri yanında, partilerin
il ve ilçe başkanları dahil birçok kesimin mal bildiriminde bulunması uygulamasının getirileceğini açıklamıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu
tasarıyı “şimdi sırası değil, ekonomiyi
olumsuz etkiler. Bu konularda ekonomiyi
dikkate alarak karar verilmeli. Böyle giderse görev alacak il ve ilçe
başkanı bulamazsınız” diyerek engellemişti.

****************************

Haram Para- Şatafatlı Hayat

Yasadışı yollardan zengin
olanlar kazandıkları haram parayı uzun süre gizleyemezler. Bunlar ister bizzat suç örgütü mensubu olsunlar,
isterse rüşvet, yardım, himaye karşılığı suça ve suçluya yardım edenler olsun
fark etmez.

Kazandıkları haram para bir kenarda dururken, suçlarını gizlemek için, uzun
süre mütevazı bir hayat yaşayamazlar.

Ben hayatım boyunca, rüşvetin
merkezi kurumlarda görev yapan kamu görevlilerinin maaşları ve diğer
meşru gelirleriyle uyumlu olmayan bir malvarlığını göstermekten, şatafatlı bir
hayat tarzı yaşamaktan kendilerini alıkoyamadığını gözlemledim.

Bu yüzden Sedat Peker
videolarında adı geçenlerin, ister iş adamı
kılıklı suçlular olsun, isterse suçlulara yardım eden hâkim, savcı, emniyet
müdürü, gümrük müdürü gibi kamu görevlileri veya basın mensupları olsun hepsi
de şatafatlı hayat içindedirler. Çünkü haram
para şatafata teşvik eder.

Bunları tespit etmek ve
engellemek çok zor değildir.

Fakat Cumhurbaşkanı gibi,
iktidar yanlısı çok kişi, “şimdi sırası değil, ekonomiyi olumsuz etkiler” düşüncesinde.

Kara para ve kirli
ilişkilerden kurtulmak için, bu zihniyeti devlet yönetiminden
uzaklaştırmak ilk adım olmalı. 

Türkiye’de Jüri Sistemi Olsaydı

0

Jüri
sistemi bizim ABD film ve dizilerinden aşina olduğumuz bir uygulama. Günümüzde
Anglo-Saxon hukukunun yürürlükte olduğu ülkelerde var olan bir sistemdir.
Anglo-Saxon hukuku, Türkiye’de uygulaması olan Kıta Avrupası hukukundan farklı
bir sistemdir. Anglo-Saxon hukuku hâkimin hukuk yarattığı bir sistemdir. O
nedenle jüri sistemi Anglo-Saxon hukukunda kendisine uygulama alanı
bulabilmektedir. Jüri, yargılama konusu vakayla ilgili olarak kamu vicdanını
temsil etmektedir. Yargılanan kişinin kamunun vicdanında suçlu olup olmadığına
jüri karar verir.

 

            ABD yargı sisteminde iki tür jüri bulunmaktadır.
Birincisi “petit jury” (küçük jüri)
veya ‘trial jury” (duruşma jürisi);  ikincisi ise “büyük jüri” (grand jury) olarak adlandırılmaktadır. Küçük jüri en
az altı (6) en fazla oniki (12) üyeden oluşur. Suçun türüne göre oy çokluğu,
süper çoğunluk veya oybirliği ile karar verilmesi gerekmektedir. Suç türüne
göre öngörülen çoğunluğu sağlayamayan jüriye “hang jury” (askıda jüri) denir.

 

            Büyük jüri uygulaması ise ABD’deki
bütün federal suçların yargılanmasında ve bazı eyaletlerde bir ağır ceza
davasının açılıp açılmaması için eldeki delillerin yeterli olup olmadığına
karar veren ön soruşturma jürisidir. Büyük jüri en az oniki (12) üyeden oluşur,
üye sayısı daha fazla da olabilir.

 

Sedat Peker Videolarından Çıkartılabilecek En İyi Ders

 

            Türkiye son bir aydır organize suç
örgütü lideri Sedat Peker’in bir Youtube’da yayınladığı ve bir takım siyasiler
ile bürokratlarla alakalı ortaya attığı videolarıyla çalkalanıyor. Videolardaki
ortaya atılan iddialar hakkında birbirinden her biri farklı onlarca yorum
yapıldı. Videoları yaklaşık yirmi milyon kişinin izlediği tahmin ediliyor. Yine
videolar sonrası toplumda Sedat Peker’e karşı ciddi bir sempati oluştuğu da
gözden kaçmıyor.

 

            Herkes bu videolardan kendince bir
şeyler çıkartmıştır. Ancak benim çıkartımım tamamen şöyle. Sedat Peker’e
toplumda ciddi bir ilgi ve sempatinin olduğu ortada ancak bu ilgi ve sempati
Peker’in eli kanlı biri olduğu ve insanların mal varlıklarına çöken bir mafya
lideri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak görünen o ki, geniş toplum
kitleleri zaman zaman bir katile, bir hayduta, bir hırsıza teveccüh
gösterebiliyor.

 

            Nitekim aynı toplumun, geçmişte
isimleri son derece kirli işlere karışan bir takım siyasetçilere de teveccüh
gösterdiğine ve hatta o siyasetçilere sahip çıktığına şahit olduk.

 

            Demek ki, toplumun bir kişiye
teveccüh gösteriyor olması o kişinin iyi bir insan olduğu anlamına gelmiyor.

 

            Demek ki Türkiye’de de tıpkı
ABD’deki gibi jüri sistemi olsa, kamu vicdanını temsil eden jüri mafyaya veya
suça karışan siyasetçilere teveccüh gösteren kişilerden teşekkül edecek ve
artık kamu vicdanının manipüle edilmesinden midir yoksa daha da kötüsü kamu
vicdanının aslında mevcut olmamasından mıdır nedir Türkiye’de her suç cezasız
kalacak ve suçlular resmi yetkili jüri eliyle aklanacaklardı.

 

            Hoş, jüri sistemi yokken bile suçlar
cezasız kalıyor, soruşturma yapılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor ya…