23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 411

Kanal İstanbul

0

Yazının
başlığını her ne kadar, muhalefetin olanca gücüyle karşı çıktığı Kanal İstanbul olarak koydu isem de bu
yazımda kanalın faydalı mı, yoksa lüzumsuz bir yatırım mı olduğu meselesine
girmeyeceğim. Sadece şu kadarını ifade edeyim ki, bu memleket de hiçbir yatırım
lüzumsuz değildir. Hiçbir eser çalakalem yapılmamaktadır. Zira planlı döneme
girildikten sonra yapılacak olan bütün işlerin mutlaka, önceden planı programı yapılıp,
ödeneği de ayrıldıktan sonra o işe başlanmaktadır. Nitekim Kanal İstanbul da uzun
zamandan beri kamuoyununun gündemini işgal etmektedir.

 

Ak
Parti döneminde büyük yatırımlar için, KÖİ (Kamu Özel İşbirliği) veya eski
tabirle YİD (Yap- İşlet- Devret) finans modeli tercih edilmiştir. Devletimizin
kaynakları kısıtlı olduğu için tercih edilen bu finans modeli uygulanan
yatırımların milletimize maliyetlerini menfi bir şekilde etkilemiyorsa yani
yatırımların daha pahalıya mal olmasına sebep olmuyorsa faydalı bir sistem olarak
kabul edilebilir. 

 

Ancak
geçmişte CHP’li bir belediyenin bu modelle yaptırdığı “Yuvacık Barajı”nın
maliyetinin devletin kendi imkânları ile yapması halinde olabilecek maliyetin
çok üstünde olduğu biliniyor ve hiçbir zamanda unutulmuyor. Ak Parti, uzun
zaman bu konuyu tenkit ederek iktidar oldu. Mutlaka bu konudan ders çıkarmış ve
milletimize maliyetlerinin en az olması için gereken hassasiyeti göstermiş
olmalıdır.

****************************

Büyük
Yatırımların Finansman Modeli

Ak
Parti dönemlerinde,“İstanbul- İzmir Oto
Yolu
, Gazi Osman Paşa Köprüsü,
Üçüncü Boğaz Köprüsü, İstanbul 3. Hava Limanı, Marmaray, Avrasya Tüneli, Şehir
Hastaneleri”
gibi büyük yatırımlar,
“geçiş/ yolcu/ hasta garantisi” verilerek, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ)
eski tabirle “Yap- İşlet- Devret” usulüne göre yapılmıştır.

 

Öyle
tahmin ediyorum ki, “Kanal İstanbul”
da daha önce yapılmış bulunan bu büyük yatırımlarda olduğu gibi aynı esaslar
dahilinde geçiş garantisi verilerek YİD modeliyle yapılacaktır.

 

Muhalefet
partileri ise, memleket hayrına olduğu hususunda hiçbir şek ve şüphe bulunmayan
adı geçen eserler ile buna benzer bütün eserlerin yapılmasına, evvelden beri
muhtelif bahaneler ile karşı çıkmışlardır. Şöyle ki:

 

1965
yılında yapımına başlanan Keban Barajı’nın yapılmasına da o günün Ana Muhalefet
Partisi şiddetle karşı çıkmıştı. Hatta öyle ki, üretilen enerjinin
kullanılmayıp toprağa verileceğini dahi iddia etmişlerdir. Bu iddialar, o günün
bütün günlük gazetelerinde haber olarak yayımlanmıştır. Hâlbuki Keban Barajının
kurulu gücü 1330 Megawatt olup, yılık enerji gücü 6 milyar KWh’dır. Türkiye’nin
geçen yılki elektrik tüketimi 290,4 milyar kilolvat saat.

 

Bilindiği
üzere daha sonraki yıllarda Atatürk
Barajı, Hirfanlı Barajı
, Derinöz Barajı,
Artvin Yusufeli ve Deriner Barajları ve
son yıllarda yapılan, Prof. Dr. Veysel
Eroğlu Barajı
ile burada ismini sayamadığım daha birçok baraj yapılmış
olmasına rağmen, halen üretilen elektrik miktarı memleketimizin ihtiyacına kâfi
gelmediği için yurt dışından ithal edilen doğalgaz ile elektrik üretilmektedir.

 

Diğer
taraftan muhalefet, daha evvel de 1. Köprüye karşı çıkmış, 2. Köprüye karşı
çıkmış, 3. Köprüye zaten karşı çıkmış, Avrasya Tüneline karşı çıkmış.
Zira bu tünel zaten çökecekmiş. Marmaray’a karşı çıkmış. Çünkü bu tünel
de tarihi yapıyı bozuyormuş. İstanbul Havalimanı’na da karşı çıkmışlar. Çünkü
bu havaalanı da Atatürk Hava Limanı’nın ismini silmek için yapılmış. İzmir
Otoyoluna
karşı çıkılmış. Bu yol doğayı bozuyormuş. Kuzey Marmara Oto
Yolu
na karşı çıkmışlar. Çünkü bu yola lüzum yokmuş. Çanakkale Köprüsüne
karşı çıkmışlar. Kim geçecekmiş bu köprüden demişler. Her ne hikmetse vakti
zamanın da Osman Gazi Köprüsüne de karşı çıkmışlar. Buradan da
anlaşılacağı üzere, memleket hayrına yapılmış ne kadar eser varsa hepsine muhalefet
etmişler, karşı çıkmışlar.

 

Bu arada biraz da 1. Boğaz Köprüsünün yapıldığı
yıllardan bahsetmek istiyorum. Zira o yılları yeni nesil pek hatırlayamayabilir.
1. Boğaz Köprüsü’nün temeli 15 Şubat 1970 tarihinde atılmış olup, 30.10.1973
tarihinde açılışı yapılmıştır. Ne garip tecellidir ki, temeli Adalet Partisi
Genel Başkanı ve Başbakan
Süleyman
Demirel
tarafından atılan köprünün
açılışı, köprünün yapılmasına şiddetle karşı çıkan ve o tarihte Başbakan olan
Bülent Ecevit tarafından yapılmıştır.
Bülent
Ecevit
, Köprüye o kadar muhalefet etmiştir
ki, bu işi o tarihlerde partisinin en mühim bir meselesi haline getirmiştir.
Şöyle ki:

 

1970 yılında İstanbul’da yapılan ara seçimde boş
bulunan bir senatörlük için ara seçim yapılmıştır. Bu seçimde Adalet Partisinin
adayı, 1971 Mart muhtırasından sonra kurulan Askeri Sıkıyönetim Mahkemesinde
Sıkıyönetim Başsavcılığı görevini ifa eden
Faik
Türün
, Cumhuriyet Halk Partisi’nin
adayı da
Besim Üstünel olmuştur. Seçimde CHP’nin yegâne propaganda malzemesi “Köprüye hayır”olmuştur.
Öyle ki, “Köprüye hayır” afişleri, İstanbul’un bütün sokaklarını işgal etmiş ve
bu arada bazı CHP’liler de yapılan köprüden geçmeyeceklerini ifade etmişlerdir.
Yapılan seçim neticesinde, Besim Üstünel o tarihte İstanbullulardan 750 bin oy
almak suretiyle senatör seçilmiştir. Şu hususu da ifade edeyim ki, muhalefet o
zamanlar 1. Boğaz Köprüsünden ziyade, Zap Suyunun üzerine köprü
yapılmasını istiyordu.

****************************

Muhalefetin
Kanal İstanbul’a Karşı Çıkış Sebepleri

 Maalesef, Ülkücü kardeşlerimizin vermiş olduğu
oylar ile İBB Başkanı olarak seçilmiş bulunan Ekrem İmamoğlu da yapmış
olduğu bir konuşma da “Kanal İstanbul Projesinin içinde kim varsa, (imzalayan, yapan, ihaleyi alan ve saire)
basit şekilde bu süreçten sıyrılamazlar. Hukukun önünde hesap vereceklerdir”
demek suretiyle, yapılacak olan kanala bütün öfkesiyle karşı olduğunu çok açık
bir şekilde ifade etmektedir.

 

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve diğer muhalifler Kanal İstanbul yapıldığı takdirde şu mahzurların doğacağını iddia ediyorlar:

 

“Terkos Gölü’ne karışacak tuzlu su ile göl, ebediyen
su kaynağı sıfatını kaybedecek. Kanal beklenen deprem riskini tetikleyecek. Kanal
çevresindeki yapılaşma, kısa zamanda sıcaklık-nem-rüzgâr rejimini değiştirecek.
İstanbul’a 1,2 milyon yeni nüfus eklenecek. 8 milyonluk nüfusu bir adaya
hapsetmek durumuna yol açacak. Karadeniz balıklarını ve balıkçılığını yok
edecek. Çevre faciasına yol açacak. Marmara Denizi Karadeniz’den gelen su ile
kirlenecek, burada balıkçılık bitecek.

 

İleri
sürülen bu iddiaların çoğunun hakikati ifade etmemesine rağmen, yinede devletin
bu iddiaları incelettirdiği, ÇED raporları hazırlatıldığı ve bu riskleri
ortadan kaldırıcı tedbirlerin alındığı kanaatindeyim.

 

Ayrıca muhalefet, İstanbul Boğazından geçişi
düzenleyen ve Türkiye için hayati ehemmiyete haiz olan
Montrö Sözleşmesinin delineceği, Kanal’a
verilen geçiş garantisinin hiçbir zaman tutmayacağını
ve bütçede bir kara delik meydana getireceğini de
ifade etmektedir.

 

 Şayet doğru
ise, şu anda
“garanti
edilen kanaldan geçecek gemi sayısının, İstanbul Boğazından geçen gemi
sayısının iki katı olduğu”

söylenmektedir. İstanbul Boğazının kapatılması uluslararası sözleşmeye göre
mümkün değildir. İstanbul Boğazının kapatılması ve bütün gemilerin Kanal’a
yönlendirmesi mümkün olsa bile verilen garantinin yüksek olduğu görülmektedir.
Ümit ediyorum ki, Bakanlık bu hesapları gözden geçirecek, gemilerin bedava olan
İstanbul Boğazı yerine ücretli Kanal’dan geçmesini teşvik edecek sebepleri
açıklayacaktır.

 

Yukarıda
yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Muhalefet Partisinin 1950’ li yıllarda
sahip olduğu muhalif olma ve her şeye karşı çıkma zihniyeti ne ise bugünde
aynen devam etmektedir. Allah’a şükürler olsun ki, karşı oldukları bütün
yatırımlar, iş başında bulunan hükümetlerin kararlı iradesi sayesinde vaktinde
tamamlanmak suretiyle, Milletin istifadesine sunulmuş bulunmaktadır. Bu
cümleden olarak da Kanal İstanbul da Allah’ın izniyle, planlanan süre zarfında
yapılacaktır. Kanalın yapılması halinde ise, bundan başta İstanbul halkı olmak
üzere, bütün vatandaşlarımız faydalanacaktır. Muhalefet ise, her zaman olduğu
gibi yine karşı çıktığı ile kalacaktır.

 

Bu
meyanda, şu hususu da ifade edeyim ki, böylesine büyük bir yatırım için toplum
mutabakatını sağlamak
çok mühimdir. Bu itibarla, kanal projesini yürüten
devlet yetkilileri, tereddütleri bertaraf etme bakımından, sorulara cevap
vermeli, endişeleri gidermelidir.

****************************

Kanal
İstanbul İsmi Yanlıştır, Doğrusu İstanbul Kanalı Olmalı

Esas
yazımızın konusu olan “KANAL İSTANBUL”meselesine
gelince, ben şahsen kanala verilen bu ismin yanlış olduğu kanaatinde
bulunmaktayım. AK PARTİ Gençlik Kollarının 6. Kongresinde yapmış oldukları
konuşma da “Tarihte dinini, dilini, kültürünü ve değerlerini kaybedip de
varlığını devam ettiren bir topluluğun olmadığını” ifade eden Değerli Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan’a böyle bir ismi nasıl kabul ettirdiklerini anlamakta
zorlanıyorum.

 

Kanalın
isminin İSTANBUL KANALI olmasının daha
doğru olacağına inanıyorum. Çünkü Kanal
İstanbul
Türk dilinin tamlama kurallarına uymamaktadır.
Türkiye
Türkçesinde son yıllarda iyelik ekinin atılarak kullanıldığını
görüyoruz. Bunun neticesinde meydana gelen tamlama şekilleri, Türkçe isim ve
sıfat tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir.”

 

“Kanal
İstanbul” ismi de bu konuda kötü bir emsaldir. Doğrusu İstanbul Kanalıdır.

 

Kanal
İstanbul’un yanı başında ki boğaza İstanbul
Boğazı
denildiğine göre, bu kanala niçin İstanbul Kanalı denilmesin ki. Nitekim Başkanımız Recep Tayyip
Erdoğan 14 Nisan 2021 tarihinde Millet Kütüphanesi’nde gençler ile bir araya
geldiği toplantı da yapmış oldukları konuşmada, İstanbul Kanalı İfadesini kullanmışlardır

 

Mühim
bir mesele olarak telakki ettiğim bu hususu, siz değerli okuyucularım ile
paylaşmak istedim. 15.04.2021

Sistemin Kayıp Çocukları

Nadiren de olsa eğitim konuları gündeme gelince, ya zamane
çocuklarına, gençliğine, öğretmenlere, ya sisteme ya da siyasete ezberden
birkaç suçlama gönderildikten sonra bu sıkıcı konu hemen kapatılır. Daha
heyecanlı, dedikoduyla çeşnilendirilmiş diğer “sıcak” konulara jet hızıyla
geçilir.

Kavga edinceye kadar futbol, sonra yine kavganın eşiğine gelinceye
kadar siyaset, borç harç varsa ekonomi, ne kadar da sevimli kul olduğumuzu
kullara ispatlamak fırsatını yakalamışken cehalet perdesi aralanıncaya kadar din
de konuşuruz. Hatta hava durumu ya da trafikten bahsetmek bile eğitim
konularını düşünmek ve konuşmaktan daha eğlencelidir.

Konuşması bile bu derece sevimsiz bir konuyu okumak mı? Düşünün
bir de bu konuda yazanlar var.

Öğretmen, öğrenci, veli değilseniz ya da “sektörün” paydaşlarından
biri değilseniz, eğitim öğretim işlerinin nasıl yürüdüğünü bilmemeniz, bunları
ciddi sorunlar olarak görmemeniz belki de normaldir.

Bir yılı tamamladığımız uzaktan eğitim süreci içerisinde biz eğitimcilerin
içine dert olan meselelerden biri de benim “kayıp çocuklar” diye
isimlendirdiğim,  sürece hiçbir şekilde
dâhil olmamış ve son bir yıldır okuldan tamamen kopmuş çocuklarımız. Maalesef
bu çocukların eğitim öğretim yaşamlarında yaşadıkları kayıp, başta kendi
aileleri olmak üzere toplumun diğer kesimleri tarafından da pek önemsenmiyor.

Milli Eğitim Bakanlığının ilk üç aylık deneyim sonrasında yaptığı
ve ilgili raporu Haziran 2020 de kamuoyuyla paylaştığı bir anketin sonucuna
göre öğrencilerin %13’ü (yaklaşık 2 milyon) hiçbir şekilde uzaktan eğitime
katılamamıştı. Tabi bu konu geçtiğimiz şubat ayında gazetelerde klasik kopyala
yapıştır haberciliği şeklinde yeniden gündeme getirilince bakanlık, bahsi geçen
raporun Haziran 2020’de açıklandığını sayıların o döneme ait olduğunu hatırlatmak
zorunda kaldı.

Yeni bir çalışma bu günlerde sürmekte; öğrenci ve velilerin
“internet üzerinden” düzenlenen ankete katılmaları için, bakanlığın tüm eğitim
çalışanları çaba göstermektedir.

Anketleri ve raporları yok sayamayız. Çünkü anketler, özellikle
yöneticiler için ciddi göstergelerdir ve ona göre önlemler alınmaktadır. Tabii
her anketin kabul edilebilir hata payı vardır ki bu da belirli bir sayının
altındaki “değerleri” ihmal edebilmemize imkan verir. İstatistiğin ruhsuz
yüzüyle tanışın.

Yeni raporun açıklanmasını bekleyip mevcut durumu göreceğiz. Ancak
kendi okullarımızda yaptığımız gözlemler, meslektaşlarımızla ve velilerimizle
yaptığımız paylaşımlar gösteriyor ki geçtiğimiz bir yıl içerisinde hiçbir
şekilde sürece katılamayan, ya da bile isteye katılmayan öğrenci sayısı
maalesef hala ciddi sayılardadır.

Bu çocukların bir kısmı gerekli teknolojik altyapıya sahip
olmamakla birlikte; azımsanmayacak bir kısmı da denetlenemez olmanın ve
ailelerinin farkındalığının düşük olmasının rahatlığından faydalanmaktadır.
2020-2021 Eğitim Öğretim yılının ilk döneminde sınavların geçersiz sayılması ve
her öğrenciye tatmin edici düzeyde not verilme hamlesi, özellikle kendi
isteğiyle öğrenme faaliyetlerine katılmayan öğrencileri bir anlamda
ödüllendirmiş ve rahatlatmıştır. Bu durum başından beri özveri ile derslere
katılım sağlayan çocuklarımızın motivasyonlarını da olumsuz etkilemiştir.

Sistemin dışında kalmış çocuklar için ciddi adımlar atılmalı,
kendileri ve aileleri farkında olmasa da eğitim ve öğrenme hakkından mahrum
bırakılmamalı ve bir şekilde acilen sisteme dahil edilmelidir.

Bu amaçla ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği için kaygılanan ve
sorumluluk hisseden her birey, çözümü başkasına havale etmeden en yakınından
başlayarak, altyapı eksikliği olanlara el uzatmalı; imkânları yeterli olmasına
rağmen yaşadığı kaybın farkında olmayan anne baba ve çocukları da sürece
katılma konusunda ikna etmelidir.

Zaman aleyhimize işliyor. “Benim çocuğum derslerini dinliyor bana ne?”
diyemezsiniz. Unutmayın bu çocuklar da sizin çocuklarınızın yaşadığı toplumun
bir parçası, belki de sorun üreten bir parçası olacaklar. Eğer onları
kazanamazsak hepimiz kaybederiz.

Özellikle temel eğitim seviyesinde, Ulu Önder Atatürk’ün şu sözü
önemlidir:

“Eğitimde feda edilecek tek bir fert dahi yoktur.” 

Her şey Türke göre Türk Tarafından

Aşağıdaki analiz çalışmamı çok iyi incelemenizi ve de
okumanızı tavsiye ederim. Çünkü önümüzdeki zaman süreçlerinde DÜNYA
insanlığının anılan bu sorunlar ve küresel / emperyal gizli, sinsi planlarla
karşılaşması mukadder hale gelecektir.

 

Dünya ölçeğinde bulaşıcı salgın hastalık (PANDEMİ) küresel
ve emperyal güç desteği olmadan asla ve asla uygulamaya sokulamaaaaz.

 

Açıkçası; dünya hakimiyeti hayali ile yatıp / kalkan bazı
emperyal güçlerin perde arkası sinsi, gizli ve kendinden olmayanların
sermayelerinin çoğunu ele geçirmek ve tek kutuplu bir dünya devletine giden
yolda onlara göre engel teşkil eden bazı ülkelerin öncelikle ekonomik saha ve
askeri alandan ellerini, kollarını bağlamaya yönelik (geçmişte olduğu gibi) şu
yaşadığımız düzende GRİP + BRONŞİT + SITMA + ZATÜRRE v.b. hastalıklara bazı
BİYO-KİMYA takviyesi ile labaratuvarik çalışmaları kullanarak anılan
hastalıkların genleri ile oynayarak çok daha etkisi ve bulaşıcı kapasitesi
yüksek CORONA VİRÜS (Covit-19) v.b. hastalıkların dünya insanlığına musallat
edilmesi çerçevesinde anılan bu hastalığın yayılmasında en aktif rol alanlar
her kimler ise; işte o anılan güçlerin bazı İSTİHBARİ çalışmalarının analizi
sonucu tedaviye yönelik AŞIYI bulduklarını ve stoklamaya hız verdiklerini biraz
daha panik ve yaygın telaş sağlayarak elde ettikleri AŞIYI piyasaya çok yakında
sürerek MİLYARLARCA DOLAR para kazanacaklarını ömrü vefa eden her dünya insanı
bizzat yaşayacaktır.

 

Yukarıda çok kısa çerçevesini çizdiğim mevcut durum
karşısında Ülkeler arası sıcak savaşların yavaş yavaş sonuna gelindiğini, son
çare olarak sadece aşırı teknoloji kullanılarak NÜKLEER bir genel dünya
savaşına zemin hazırlamak için bundan sonra bazı PANDEMİ içerikli hastalıkların
geri kalmış ülkelerin insanlarına reva görüleceğini, asıl en önemli küresel
saldırıların DİJİTAL içerikli SİBER saldırıları uygulamaya sokarak hedef
seçilen ülkelerin Merkezi ekonomik sistemlerine, bankalara, kişisel banka
mevduat ve kartlarına yönelik çok kapsamlı bazı istihbari bilgi sistemlerinin,
verilerinin depolandığını çok kuvvetle ön görenlerdenim.

 

İşte bahse konu bu teknolojik çalışmaları ön göremeyen
ülkeler yok olmaya mahkûm olacaklardır.

 

Ülke olarak kendi tasarımımız (Dizaynı) olan marka sanayi ve
son teknolojik üretimleri çok İVEDİ olarak sahaya sürmeli ve Üreten bir toplum
kimliğini ülkemizin her alanına hakim kılarak öncelikle tarımda kendi kendine
yeten bir ülke olmayı ve de kapasite artırımı çok yüksek üretim ile ihtiyaç
fazlası tarımsal gıda ürünlerimizi dışa ihraç etmeli ve yine çok İVEDİ olarak
tasarrufu dikkate alan; israftan, şatafattan, gösterişten v.b. uzak bir ülke
yönetim kadrolarının hakimiyetinde ÜRETİM toplumuna geçemez isek; çok acı ama
gerçek şu kiiiii…yukarıda bahse konu anılan süper güçlerin oyuncağı,
ağızlarından midelerine inen lokma ülke olmaktan asla ve asla kurtulamayacağız.

 

Sonuç olarak; son zamanlarda atmosfer marafeti ile bilhassa
yüksek oranlı CEVİZ ekili yerlere ve de ORGANİK TARIM içerikli arazilerimizin
üzerlerine paraşütlerle bazı genleri ile oynanmış tozlar, böcekler atıldığı ile
ilgili yazılı ve görsel medyada çok ciddi veriler dolaşmaktadır.

İşin ciddiyetle üzerine gidilmeli, devletin tüm ilgili birimleri
ülke hava sahamızı çok iyi kontrol etmelidir.

 

Bahse konu böyle bir girişimi kimler yaptırmaktadır, kimler
ise maşa olarak kullanılmaktadır..? Milli bir refleksle ele alınarak konunun
üzerine çok ciddi olarak gidilmelidir.

 

Bir kere daha ülke yönetiminde söz sahibi olan (Asker +
Sivil) herkese sesleniyorum. Ülke insanımızı bölmeye, ötekileştirmeye,
kutuplaştırmaya yönelik her türlü söz, söylem ve eylemden kaçınınız.

 

Bu devran hep böyle asla gidemeeez. CHP’ de Kılıçdaroğlu ile
MHP’ nin başında Bahçeli varlığı sizlere her türlü dolaylı ve dolaysız destek,
imtiyaz sağlıyor ama bir gün anılan her iki partide de sağ duyu, milli
refleksler hakim olduğunda ve anılan her iki parti başkanı değiştirildiğinde
haliniz nice olacak hiç düşünmüyormusunuz..?

 

Sizlerin tercih ettiği yolda yürüyen geçmişteki bazı
Cumhuriyet hükümetlerinin akıbeti ne olduysa sizlerin de sonunuzun onlar gibi
olacağına asla zemin hazırlamayınız.

 

Ülke insanımızı birleştirici, bütünleştirici, milli
hislerimizi, milli duygularımızı kuvvetlendirici uygulamaları çok acil
yürürlüğe sokunuz.

 

Bakınız bu gittiğiniz yol yanlıştır. Sizin tercih ettiğiniz
bu yol FRENİ boşalmış bir arabanın yokuş aşağı hızla yol almasına
benzemektedir. Gittiğiniz yol çıkmaz ve karanlık bir sokaktır.

 

Son sözüm şudur; Yaşamımın hiç bir döneminde asla ve asla
CHP’ li olmadım ancak sizlerin her türlü etik dışı, genel ahlak dışı, genel
kural dışı, evrensel genel hukuk normlarına aykırı olarak çalıştırmamak için
her türlü engeli çıkardığınız ve yine sizlerin her türlü engellerinize rağmen
çok dürüst, namuslu, liyakat içerikli bir çalışma ile ANKARA’ da Rol -Model
olabilecek bir yerel yönetim çalışması sergileyen Mansur YAVAŞ’ ın ve de ona
yakın bir çalışma arzusu ve hedefi koyan Ekrem İMAMOĞLU üzerindeki kirli
ellerinizi çekiniz.

 

Asil ve Yüce TÜRK Milletinin sade bir T.C.vatandaşı olarak
ülkemi seviyorum.

İşte bu kapsamda sizleri de vatandaşlık görevlerim
kapsamında bir kere daha uyarıyorum.

Gidişat hiç iyi SİNYAL vermiyor; Haberiniz Olsun.

 

“Yunus Emre Aslında Ne Dedi?”

Yapmadığını söylemek yada söyleyegeldiğini yapmamak yalancılık veyahut yalanı dava kılmaktır. İnandığı ile
yaptıkları arasındaki mesafenin kapanıklığı mümin olmanın gereğidir. Yani eylem
ve söylem birlikteliğidir
. Dahası Yunus’un
“Neyi
seversen imanın odur / Nice sevmeyesin sultanın odur”
mısralarından
hareketle ‘Neyi seviyorsan onun
müminisin
’ ve ‘Sultan
(hiyerarşi, statü, itibar) ise
sevmediklerindir
’; diyor Kenan Göçer
Yunus’u tevhidin ekonomi-politiği olarak resmettiği ‘Yunus Emre Aslında Ne Dedi?’ kitabında.

   

Ve bu birlemeyi 5 birikim noktasını dağıtarak yapar: Benlik olarak birikimini dağıtır Yunus; kendiliğinin önünde en büyük engel olan
benliğini. Kendi adını dağıtarak başlar
ve bu feragat sonrasında Yunus ismini alır.

 

Maddî olarak birikimin
dağıtılmasındadır sıra. Hesâbîliğe
varmayan bir hasbîlik muhasebesi
içinde “Mülke suret bezemegil”
diyerek geçinmek için herkes kadar mülke ‘evet’ ama birikime varmaya
başladığı zaman ‘hayır’
der. Özgürlük
ve sevgi gibi biriktirilemeyen
şeyler
haricinde insanlar arasında eşitsizliğe
yol açan her türlü ayrıma, yatay ve
dikey mesafeliliğe ve otoriteye karşıdır.

 

“Çıktım erik dalına / Anda yedim üzümü” ve “Canlar canını buldum / Kovanım yağma olsun”
şiirleriyle anlam ve mantığı dağıtır,
birikmesine izin vermez. Sâde o değil; her şeyi dağıtıp yağma edebilecek bir karakterdedir.

 

Statü ve
itibarın
dağıtılmasından yanadır. İtibarla azgınlık arasında bağ kurar; “Ar-namusu
bıraktım / Külümü suya attım”
der. Ak budundan değil kara
budundandır
; itibârî olarak soyluluğa
da karşıdır ve “Padişah olan kişiye / Sekban (köpekçi,
köpek bakıcısı) olmak olmaya”
diyerek hiyerarşik ve toplumsal çevre ile
mesafesizliği savunur.

 

Dilsel mesafeyi dağıtmak için Farsçanın Anadolu’daki buyurganlığına karşı çıkar Yunus ve Türkçe Yunus’la çıkmıştır ortaya. Hem
gönüllere hitap eder hem de konuş-mayı
bir yere kon-uş ve konduğu yerdekilerle kon-şuluk sayar; konmadan komşu olunmaz.

 

Yunus Emre ne dedi, nasıl dedi, iletmek istediği aslı mesaj
neydi gibi sorulara böyle cevaplar verdi Kenan
Hoca
. Ve Yunus’u ünvanında özetledi: MİSKİN. Sakinlik ve sükûnet
bildiren, ‘varlığa sevinmemek ve yokluğa
üzülmemek
’ meyanında arzunun
dağıtıldığı bir bilgelik
hâlidir miskinlik.

 

 Ve mesleklidir miskin, tembellikten ve
pasifimizden uzaktır; sanıldığının tersine. Uysal sanılırlar. Oysa tüm fazlalıklara direnmektir kanaatkârlık.
Kanaatkâr olmayanı harâmî olarak görür Yunus.

 

Yunusça baktığı ve Yunus
gibi
görmeyi gösterdiği için Kenan
Bey
’e müteşekkiriz. “Türk’ün İş
Zihniyeti
” kitabından sonra bu da ikinci
bir devrim olmuş; bakış, görüş ve
anlayış, anlamlandırış açısından. Küçük
ebatlı kitaplarla
toplumsal algılarımıza büyük darbeler vurmaya devam ediyor.

 

Şâir burda ne
demiş
’ faslında Yunus’tan Kenan’a, ordan Süleyman’a ‘sözü eğri – büğrü söyleme ’den ve ‘Molla Kasım’lardan önce son son ne diyebiliriz: Biriktirilemeyen şeyler iyidir (erdemler),
biriktirilebilen şeyler kötüdür (kavramlar).

 

Ülgener’e göre “Osmanlı’nın
kapitalizme geçememesinin en büyük engeli bâtınî tasavvuf
”; bize göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalizme geçebilmesindeki en
büyük destek
önce siyâsî ve sonra dinî teşekküllerdir.

 

Bir’i iki
yapmak ikincinin hakkına girmektir
.
Birikim başkalarının etini yemektir ve arkalarından geğirmektir. Kuran’da 100’e yakın yerde geçen ‘salât’ kelimesinin ‘zekât’la birlikte zikrolunan 30’a yakın
yerinde (akîm’üs-salât ve âtû’z-zekât ) dayanışma ile yardımlaşmayı ayakta tutarak ikame etme ve dağıtarak arınma, dünyalık biriktirmeme mesajlanır. Yani Yunusça
miskinlik
ve imece..

 

Korona
krizinin
gitgide derinleştiği bir hengâmede ve teravihten
çok
açlığın, yokluğun; gelir
dağılımındaki dengesizliğin
konuşulması gereken Ramazan ayında sağlam sahur
yaparak ve akşam iftar garantisini görerek
yememek değil asıl marifet; yiyorsa “Sen sana ne sanırsan / Ayruğa (Başkasına)
da onu san”
ilkesinde başka gönüllerle ortaklaş; ritüellerle değil mesajı
özümseyerek
Allah’a yaklaş.

Köy Enstitüleri Bir Masalın Tahlili

0

Köy Enstitüleri 17 Kasım 1940
târihli kanunla kuruldu. Kuruluş maksadı köy çocuklarına, buradan yetişecek
öğretmenler vasıtasıyla ilköğretim eğitimi vermekti. Köy enstitüsü mezunları
bir taraftan öğretmenlik yaparken diğer taraftan da köylülere; ziraat,
marangozluk, duvar işçiliği, basit sağlık hizmetleri, dikiş-nakış, demircilik,
ipek böcekçiliği, balıkçılık, kümes hayvancılığı, peynircilik, arıcılık gibi
konularda beceri kazandıracaklardı. Kırkambar mesâbesindeki programın hiçbir
dalında başarı sağlanamadığı gibi, köylü-şehirli gibi tefrikaya dayalı bir düşünce
gelişmeye başladı. Açık ifâdesiyle köylüler, köylü olarak kalmaya mahkûm
ediliyordu.

Öğretim süresi 5 yıl olan
okullara, 5 yıllık köy ilkokullarından mezun olmuş ve 2 yıllık hazırlık eğitimi
görmüş köy çocukları kabul ediliyordu. Köy enstitülerinin kurucuları olarak
Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve O’nun tâyin ettiği İlköğretim Genel
Müdürü İsmail Hakkı Tonguç idi.

1943 yılında, köy enstitülerine
öğretmen yetiştirmek üzere Ankara’ya bağlı Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü
açıldı. Burası, kapandığı 1947 yılına kadar 140 mezun verdi.

Köy enstitüleri ideolojik
bakımdan olduğu kadar, Tonguç’un yazılı yönlendirmeleriyle;  millî ahlâk, örf, âdet ve geleneklere aykırı
kuruluşlar olmakla suçlandı. 1946’da Millî Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin
sirer, şikâyetleri önlemek maksadıyla ıslah programı hazırlayıp yürürlüğe koydu.
En çok şikâyet edilen Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatıldı. Tonguç başta olmak
üzere idâreci ve öğretmenler değiştirildi. 1950’de Tevfik İleri Millî Eğitim
Bakanı olunca enstitülerin adı, ‘İlköğretmen
Okulu
’ olarak değiştirildi.

Hiçbir alanda başarı sağlayamayan
köy enstitüleri, Dr. Cezmi Bayram’ın
yerinde bir yorumuyla, her yıl Kerbelâ şehitleri anılır gibi gündeme
getiriliyor. O dönemde olup bitenleri öğrenme fırsatı bulamayan insanlarımız
ise, köy enstitülerini ‘kurtarıcı
olarak görüyorlar, kaçırılan fırsatlar (?!) için hayıflanıyorlar.

Dr. Cezmi Bayram’ın; 12 X 20 santim ölçülerindeki, 168 sayfalık,
muhtevası; fizikî hacmini aşan eserinde, köy enstitüleri hakkındaki görüşlerini
şöylece özetlemek mümkündür:

Günümüzde, değil köy için insan yetiştirmek,
ülke şartlarına göre eğitim yapmak bile tercih edilebilir bir hedef değildir.
Yarış dünya ölçüsündedir. Buna rağmen hâlâ, köy çocuğunu köyden alıp köy
şartlarında yetiştirerek yine 20 yıl köyde yaşamaya mahkûm eden bir anlayışın
methiyesi yapılabilmektedir. Daha önemlisi, devrinin şartları içinde dahî
uygulanmasının birçok sıkıntılara sebep olduğu görüldüğü hâlde, büyük ve
başarılı bir eğitim hamlesinin iç ve dış çıkar çevreleri tarafından
baltalandığı düşüncesi ilmî bir hakikat gibi tekrar edilmektedir

Başka hiçbir eğitim kurumu, bin yıl var
olan medreseler dâhil, bu ölçüde ve değişen şartlara rağmen, ısrarla gündemde
tutulmamış ve tartışma konusu yapılmamıştır. Çünkü diğer bütün öğretim
müesseseleri ilim, akıl ve ahlâk ölçüleri içinde ele alınmakta; müspet ve menfi
tarafları, üstünlükleri ve zaafları ile tahlil edilmektedir. Hâlbuki köy enstitüleri
ise bir aşk, bir sevda meselesi gibi taraftarlarınca mütalâa edilmekte,
dolayısıyla burada akıl, ilim gibi ölçüler dikkatten uzak tutulmaktadır. O
hâlde, bunun sebebi sâdece faydalı bir kurumun ortadan kaldırılmasına duyulan
tepki olamaz.

Dr. Bayram, şahıs ve kitap isimlerini de belirterek köy enstitüsü
yönetici ve mezunlarının romanlarından bölümler vererek tespit etiği asıl
maksatlarını açıkladıktan sonra eserinin sonundaki ‘Sonuç Yerine’ başlıklı bölümde kendi maksadını belirtiyor:

Bu kitabı yazmaktan maksadımız, yeni bir
tartışma başlatmak değildir. Kimsenin kanaatini değiştirmek gibi de bir
hevesimiz ve iddiamız yoktur. Meseleyi, kasten ve maksatlı olarak gündemde
tutmak isteyenlerin, bu kitabı okuduktan sonra gayretlerinden vazgeçmesini de beklemiyorum.
Dünya ne kadar değişirse değişsin, Türkiye’ye Marksist bir düzen getirmek
isteyenler, bu hayallerini hayata geçirmek için, Köy Enstitülerini bir bahâne
olarak kullanmaya devam edeceklerdir.

İyi niyetlilerin, sırf bilgi eksikliğinden
dolayı, ağlama veya destan yazma kervanına bundan sonra iştirak ederken daha
dikkatli olacaklarını beklemek hakkımdır, diye düşünüyorum.

Ümit ederiz ki öyle de olur ve bu mesele,
iyi niyet ve ilim ölçüleri içinde ortaya koyduğumuz şekilde anlaşılır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

Eserde açık ve net cevapları
verilen sorulardan birkaçı: Köy enstitülerinin belli bir programı var mıydı?
Beklenilen hizmetleri verebildi mi? Türkçe ve târih dersleri nasıl
okutuluyordu? Şehir ve kasabalardaki öğretmenler maaşlarını özel idârelerden
aldıkları halde enstitü öğretmenleri niçin mülkî idâreler aracılığı ile
bakanlıktan alıyorlardı? Nasıl oluyordu da Bayındırlık, Sağlık, Ticâret,
Dâhiliye ve Adâlet bakanlıklarına bağlı elemanların tâmâmı enstitü
idârecilerinin emrinde olmamakla birlikte, yardımcı olmakla vazifeli ve hatta
mecbûriyetindeydiler? İlköğretim Genel Müdürlüğü, devlet içinde devlet miydi? Enstitüler
kapatıldı mı? Köylerde eğitim seferberliği durduruldu mu?

Rahatlıkla iddia edilebilir:
açılışından günümüze kadar geçen 80 yıl içerisinde -ister lehinde olsun ister
aleyhinde- köy enstitüleri hakkında böylesine gerçekçi; hayatta olan ve olmayan
alâkalı şahısların isimleri verilerek, yüzlerce sayfalık onlarca kitap
incelenerek hakikatleri olduğu gibi yansıtan bir kitap yazılmamıştır.

Yazanın eline, gönlüne
fikriyatına ve hâlisâne niyetlerine sağlık ve devamlılık temenni ediyor, eseri
kültür hayatımıza kazandıran yayınevini tebrik ediyorum.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

  

Dr. CEZMİ BAYRAM:

     1946 yılında Ordu’nun Perşembe ilçesinin
Yumrutaş köyünde doğdu. 1968’de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik
Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. 1977-1978 yılları
arasında Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Stanford Üniversitesinde
çalıştı. Daha sonra bu üniversiteden ayrılarak 1981-1986 yılları arasında
Yayın Dağıtım Şirketi Anda’nın genel müdürlüğünü yaptı. 1987 yılında Özel
Tercüman Okulları’nın kurucu temsilciliği ve genel müdürlüğü görevine
getirildi. 2002 yılında bu görevinden ayrılarak Bahçeşehir Üniversitesi Meslek
Yüksek Okulu müdürlüğüne getirildi. Bir dönem de aynı üniversitede araştırma
merkezleri koordinatörlüğü yaptı. 2010 yılında bu üniversiteden emekli oldu.

     Öte yandan öğrencilik döneminde Sabah Gazetesi’nde
Polis-Adliye, Başbakanlık ve Meclis muhabirliği yaptı. Üniversite son sınıfta
iken aylık Ocak Dergisi’ni çıkardı. Bir dönem haftalık olarak yayın yapan
Devlet Gazetesi’ni yönetti ve yazılar yazdı. Ayrıca Her Gün Gazetesi’nde de
başyazarlık yaptı.

     1973-1977 yılları arasında Ülkü-Bir
Ülkücü Öğretmenler ve Öğretim Üyeleri Derneği genel başkan yardımcılığı,
1969-1975 yılları arası Türk Ocakları Ankara Şube başkanlığı yaptı.

Cezmi
Bayram 1986 yılından bu yana Türk Ocakları İstanbul Şubesi başkanlığı
görevinde bulunmaktadır. Aynı zamanda Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yönetim
kurulu üyesidir.

Eserleri

     Garplılaşmadan Ne Anlıyoruz?, Milliyetçi
İktidara Doğru, Millî Eğitimde Haçlı Seferleri (2 Cilt) Türk Milliyetçiliğinin
Târihî Seyrî ve Yeni Hedefler.

 

 

KUŞBAKIŞI:

BİRİNCİ
DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ OSMANLI DEVLETİ’NİN ADALARDA HÂKİMİYET MÜCADELESİ

Akdeniz’in bir parçası olan ve Türkiye
ile Yunanistan kıyılarıyla çevrili Ege Denizi’nde temel problem, Yunanistan’ın
elindeki Adaların Anadolu’ya çok yakın olması ve bütün Ege Denizi’ni kontrol
edebilecek bir konumda bulunmasıdır.

Adalar meselesinin kökeninde, Balkan
Savaşları sırasında Yunanistan tarafından işgal edilen Adaların Türkiye’ye geri
verilmemesinden kaynaklanan hususlar vardır. Türkiye, Birinci Balkan Savaşı
sonunda imzalanan Londra Antlaşması ile meselenin çözümünü Büyük Devletlere
bırakırken, endişelerini ve hassasiyetlerini de ortaya koymuş ve o günkü
şartlar gereği, hakkaniyete uygun neticeye ulaşacağı ümidini taşıyarak bu işi
büyük devletlere havâle etmeye razı olmuştur. Büyük devletler ise, Gökçeada,
Bozcaada ve Meis dışındaki Ege Adalarının Yunanistan’a bırakılmasına karar
verdiklerini bildirmişlerse de bu karar Osmanlı Hükümeti tarafından kabul
edilmemiş, Gökçeada, Bozcaada ve Meis’in kendisine bırakılmasını senet sayan
Bab-ı Ali, haklı ve meşru isteklerini kabul ettirmek için çaba harcayacağını
beyan etmiştir. Koskoca Balkanlardan vazgeçebilen Türkiye, Adalardan
vazgeçmemiş ve Adaları etle tırnak gibi, Anadolu’nun bölünmez parçaları olarak
görmüş, ister Yunanistan’la yapılacak ikili görüşmeler yoluyla, isterse
savaşla, bu Adalardan hiç olmazsa kendi güvenliği açısından elzem olan Sakız ve
Midilli’yi geri almaya çalışmıştır.

Bu araştırmada, günümüzdeki Türk-Yunan
ilişkileri göz önüne alındığında iki taraf arasındaki anlaşmazlıklardan belki
de en önemlisi olan ve etkileri günümüze kadar uzanan Adalar meselesinin
Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi, büyük devletlerin bu konuda vermiş
oldukları karar çerçevesinde, özellikle dönemin basınına göre aydınlatılmaya ve
değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Doç. Dr. Mustafa Bostancı’nın
eseri, 14 X 21 santim ölçülerinde, 279 sayfa olarak Ağustos 2020’de yayımlandı.

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür
Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Dâire: 6 Kızılay, Çankaya,
Ankara.

Telefon:
0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com  www.berikanyayinevi.com 

 

DOĞU AVRUPA TÜRK  TÂRİHİ…

Türk târihini başka milletlerin
târihinden ayıran en büyük özellik, Türklerin târih sahnesine çıkışlarında bu
yana dünyanın muhtelif bölgelerinde devletler kurmak suretiyle, birçok halkla
yakın temasta bulunmuş olmalarıdır. Çin’den Doğu Avrupa’ya, Sibirya’dan
Hindistan’a, İran’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan muazzam bir coğrafyada
yerleşik düzende yaşayan çeşitli Türk topluluklarının mukadderatı da tabîi
olarak farklı şekillerde tecelli etmiştir. Eski Türk Yazıtları’nda açıkça ifâde
edilen yüksek bir hâkimiyet iddiasıyla girişilen siyâsî ve askerî teşebbüsler
neticesinde belirtilen bölgelerde pek çok devletler kurulmuş ve bu durum Türk
târihinin kaynaklarına inanılmaz bir çeşitlilik kazandırmıştır.

Editörlüğünü Osman Karatay ile Serkan
Acar
’ın üstlendiği 13,5 X 23,5 santim ölçülerinde 816 sayfalık eserin
tamamı alanının en önemli uzmanı olan târihçilerimizin katkılarıyla meydana
gelmiştir. İskit ve Sarmat çağından başlayarak, Hunlar, Bulgarlar, Oğurlar,
Avarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar, Tatarlar ve
Nogaylar gibi toplulukların târihlerini ihtiva etmektedir. Çok zengin bir
kaynakçaya sâhip olan kitap Ağustos 2020’de yayımlandı.

KRONİK KİTAP:

Şakayıklı Sokağı Nu: 8, Levent, Beşiktaş – İstanbul.
Telefon: 0.212-243 13 23

Belgegeçer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com  // www.kronikkitap.com 

 

SİYAH
GÖZLER

Tıp doktoru Cemil Süleyman (1886-1940); ‘İnhizam1
isimli romanını 1909, Siyah Gözler’i
ise 1910 yılında yazdı. Romanda, evliliğinde umduklarını bulamamış 30’unu
geçkin bir kadınla, 22 yaşındaki genç bir Osmanlı erkeğinin hayatından kesitler
sunuyor.

Kadın tutkulu ve saplantılıdır. Yazar, onun
duygularını ön planda tutar. Erkek, geri plândadır. Böylece yazar, çağının
ötesine geçmiş oluyor.  Sosyal baskıların
gölgesinde yaşanan bu ilişkide arzudan şüpheye, kıskançlığa uzanan hummalı ve
marazî aşk, okuyucusunu romana bağlayacak şekilde başarı ile anlatılıyor.

Romandan birkaç cümle: ‘Anlıyor musun, kıskanıyorum. Bir deli gibi,
bir çılgın gibi kıskanıyorum. Bu gözleri, beni deli eden, çıldırtan bu güzel
gözleri, bu siyah gözleri kıskanıyorum… Onlarda bir başka hissin, bir başka
hayalin gölgelerini görmek istemem. Onlarda yalnız ben yaşamak, yalnız ben
ölmek isterim
…’

12,5 X 20,5 santim ölçülerinde ve 80
sayfalık eser, Eylül 2020’de, Nuri
Akbayar
tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek okuyucuya sunulmuştur.

İbadetlerimizden Oruç Üzerine

‘’Allah için
oruç tutmak, içi temizlemektir.

Allah ‘ın sevgisini gönülde gizlemektir.’’
Şerafettin Yaltkaya

‘’Yunus Emre der hoca,

Gerekse bin var hacca

  Hepsinden iyice,

Bir gönüle girmektir’’  Yunus Emre


 Şairlerimizin de işaret ettiği gibi oruç dâhil
ibadetlerin hikmetlerinden birinin gönül yapmak, gönüle girmek olduğunu
unutmamalı ve buna uygun yaşamalıyız.

Oruç,  sağlığı uygun her Müslüman için yerine
getirilmesi gereken bir ibadettir.

Sağlıklı bir insanın orucun gerektirdiği
belirlenen bir zaman diliminde aç kalmasının hiçbir zararı yoktur. Oruç tutmak
isteyen bir kimsenin sağlığı için bir endişe taşımaması gerekir.

 Oruç bir
yerde sindirim sistemimizin yıllık tatili sayılabilir. Mide-bağırsak
sistemimizin dinlenme ve bakım ayı yerine de geçer. Bunun daha da yeterli
olması için oruç tutan insanın iftar ve sahurda daha dikkatli ve ölçülü yemek yemesi
gerekir. Oruç tutuyorum diye etlisi-yağlısı- tatlısı ile midesini her seferinde
tıka- basa doldurmamalıdır. Orucun bir faydası da irade eğitimi yapmasıdır. Tok
insanın açı anlamasına imkân tanır. Zekât, fitre sadaka gibi yardımlaşmaları
teşvik eder. Bu da varlıklı insanlar ile ihtiyaç sahibi insanlar arasında
sevgi, hoşgörü ve barışa katkı sağlayarak toplumsal dokunun daha sağlıklı
olmasına katkı verir. Müslüman memleketlerindeki adam öldürme, hırsızlık, zina
gibi suçların daha az olması, insanların daha yardım sever ve bencilliğin daha
az olması oruç gibi kişisel sorumluluk geliştirici ibadetlerin etkisi iledir.


   Oruç sağlıklı insanların daha da iyi olmasına
katkı veren bir ibadettir. Yapılan bazı araştırmalar oruç gibi açlık kürlerinin
kan basıncı(tansiyon) üzerine olumlu etkisi olduğu, kilo vermeyi
kolaylaştırdığı, enflamasyon dediğimiz iltihabi olayların daha kolay kontrole
alınabilirliği, beyin fonksiyonları üzerine olumlu etkisi olduğunu, kanser
riskini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirme gibi etkileri olduğu iddia
etmektedir.
Ramazan ayına ulaşan akıllı, ergenlik çağına
gelmiş her Müslüman oruç tutmakla yükümlü olmakla beraber bazı özel durumlarda
oruç tutulmayabilir. Veya ertelenerek daha sonraya bırakıla bilinir. Bunlar:

Seferberlik: Yolculuk veya misafirlik eğer
sıkıntı veriyorsa oruç ertelenebilir.

Hamilelik: Doğacak çocuğun gelişiminin etkileneceği
endişesi halinde anne adayları oruçlarını ertelemelidirler.


Emzikli olma: Süt veren anne oruç tuttuğunda
sütten kesilme tehlikesi ile karşı karşıya ise bu durumda da orucunu ertelemeli
annelik görevini ihmal etmemelidir.


Yaşlılık: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olanların
bu ibadet borcu üzerlerinden kalkmaktadır. Bu durumda olanlar imkânları varsa bedel
ödeme şeklinde bu ibadetin gereğini yaparlar.

Çok ağır işlerde çalışmak mecburiyetinde; eğer
bu durum sağlığın bozulması tehdidi oluşturuyorsa orucun ertelenmesi için
gerekçe olabilmektedir.


Kimler, Hangi hastalığı olanlar oruç tutamaz?


Belirli aralıklarla yemek yeme mecburiyeti olan kişiler
ile hastalığı sebebi ile belirli saatlerde ilaç alma mecburiyeti olanların oruç
tutmaması gerekir. Bunların başında ülser dediğimiz mide-oniki parmak bağırsağı
yarası olanlar gelir.  Şeker hastalığı
olanlar, böbrek yetmezliği olanların da oruç mevzuunda dikkatli olması gerekir.
Rahatsızlığı olan şahsın oruç tutup tutmayacağını kendisini takip eden hekimi
karar vermelidir. Ayrıca oruçlu bir şahıs, oruç anında rahatsızlanırsa ve bu
durum sağlığını bozuyorsa ilacını alarak ibadetine ara vermelidir. Kalp krizi
şüphesi durumunda dil altı ilacını derhal alması gibi…Bunlar oruçlarını
ertelerler. Sağlıklarına kavuştukları zaman oruçlarını tutarlar. Tutamayacakları
biliniyorsa bedel vererek ibadetin gereğini yerine getirirler. Bedel vererek
borcunu yerine getirmiş bir kişi şayet daha sonra oruç tutabilecek duruma
gelirse; orucunu tutarak borcunu yerine getirir. Verdiği bedelde sadaka yerine
geçer.


Oruçlu bir kişinin dikkat edeceği hususlardan
biri de beslenme ve giyimidir. Bilhassa sıcak aylarda aşırı terletici
giyimlerden sakınmalıdır. Ayrıca aşırı terletici ve yorucu işlerini de
olabildiğince azaltması uygundur. Yemeklerinde yeterli sıvıyı almaya dikkat
etmeli; beslenmede gıda çeşitliliğini sağlamalı, ayran-cacık-komposto gibi bazı
sıvı gıdaları da ilaveten almaya çalışmalıdır. İftar yemeğini önce hafif bir
kahvaltı şeklinde, biraz ara verdikten sonra da normal bir akşam yemeği gibi
yenmesi tavsiye edilir. Sahur yemeklerinin de normal bir öğle yemeği şeklinde
olması, yemekten sonra hemen yatılmaması sağlık yönünden dikkat edilmesi
gereken hususlardandır. İftar ve sahur arasında da ek olarak yeterli sıvı
alınmasına dikkat edilmelidir.


Nice sağlıklı ramazanlar ve yıllar yaşamanız
dileğiyle;

Dejavu!!!

Fransızca’da déjà (daha önceden) ve voir (görmek) kelimelerinden
oluşan, Déjà vu (deja vü), yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya
görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu, anı daha önceden yaşamışlık
hâline denir.

 

Bu kavram ve konu, benim hayatıma 2006 yılında çekilen ve başrolünü
Denzel Washington’un oynadığı Amerikan yapımı aynı adı taşıyan bir sinema filmi
ile girdi.

 

İyi ki aklıma girmiş diye düşünüyorum!

 

Bu memlekette yani bir Türk olarak kendi ülkem Türkiye’de o kadar çok “dejavu” yaşıyoruz ki,
insanın inanası gelmiyor.

 

Nasıl defalarca aynı tuzağa düşüyoruz, nasıl adeta aynı dar delikten
geçiyoruz veya sokuluyoruz, nasıl aynı veya benzer insanlara inanıyoruz emin
olun bir anlam veremiyorum…

 

Yüzyıllar önce olmuş olan ve zaman içinde tekrarlanıp duran olayları
sanki hiç olmamış, yaşamamış ve ders çıkartmamış şekilde tekrar edip
duruyoruz… Buna kimsenin pek aldırdığı da ve bir şey dediği de yok!

 

Yıllar geçtikçe yani yaşlandıkça bu “dejavu” duygusunu çok sıklıkla yaşıyorsunuz…

 

Allah rızası için şöyle bir etrafımızda ve yaşananlara bakın; bunların
hiç biri tesadüf değil…

 

Biz Türklerin de rahat, mutlu, huzurlu, refah ve güven içinde yaşamak
hakkımız ancak gelin görün ki, bir türlü bunlar olmuyor.

 

Tartıştığımız konu emekli ikramiyesine 150 TL’mi yoksa 500 TL’mi artış
geleceği! Hiçbirimiz refah seviyemizi ve yaşam kalitemizi sorgulamıyoruz… 150
veya 500 TL’lik artışlar bizim yaşam kalitemizi yükseltecek mi?

 

Gözaltına alınıp sonra salıverilen emekli amirallerin durumu bize
Ergenekon, Balyoz gibi daha dün denilecek bir zaman diliminde yaşanmış
davaların sürecini hatırlatmadı mı?

 

Ya ekonomi de yaşadığımız ve yüzyıllardır tekrarlanan benzer sorunlar.
Ekonomiyi kurtarmak için Dünya Bankası’ndan gönderilenler, İngiliz vatandaşı
olanlar, beni iktidar yapın 150-200 milyar Euro para buldum, hazır diyenler! Ve
kurtarıcı postuna bürünmüş bulunmaz Hint kumaşı siyasetçiler!

 

Ben bu filmi hep gördüm. Siz görmediniz mi?

 

Biz siz yani adına Türk dediğimiz milletimiz artık sadece mutlu olduğu
ve sevinç duyduğu olayları tekrar tekrar yaşamalı… Onu mutsuz eden ve yaşamı
adeta kursağında bırakan üzücü şeyleri bir daha asla yaşamamalı… Ama gelin
görün ki, öyle olmuyor! Yüzyıl önce (1919 Türkiye’nin askeri olarak işgali)
başımıza gelen şeyler yine tekrar eder mi, diye endişe ediyoruz.

 

Bu “dejavu”
duygusunu ve halini ne yapıp ne edip geleceğe taşımamalıyız. Bizden sonraki
nesillere bunu yapma hakkımız yok!

Risk Almak Başka Risk Yaratmak Başka

AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan
risk almayı seven, aldığı risklerle
çoğu zaman “krizleri fırsata dönüştürmeyi” başaran bir siyasetçi.

 

Bu özelliği sayesinde
parlamenter sistem içinde önce Cumhurbaşkanının milletvekillerinin oylarıyla
değil, milletin oylarıyla seçimle gelmesini sağladı. Daha sonra da “Cumhurbaşkanlığı
Sistemi” denilen ve kendi gücünün sınırlarını acayip genişleten dönüşümü
gerçekleştirdi.

 

AKP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde
Meclis’teki tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesinin ardından koalisyona
girmedi. CHP’yi “istikşafi görüşmelerle” oyaladıktan sonra erken seçime gitti. Teröre
karşı verilen “hendek” çatışmalarının yarattığı milli duygu ve “siyasi
istikrarsızlık endişesini” kullanarak 1 Kasım 2015’de yapılan seçimde, bir
önceki seçimde kaybetmiş olduğu oyları geri aldı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye
seçimini AKP kaybettikten sonra seçimin tekrar ettirilmesini sağlayarak yine
risk aldı. Ama bu defa hesap tutmadı. Çok daha büyük farkla AKP adayı kaybetti.

 

Bunlar siyasette olağandır.
Alınan risk bazen kazandırır, bazen kaybettirir.

 

R. Tayyip Erdoğan’ın bir
siyasetçi olarak risk almaktan
çekinmemesi kendisini ilgilendirir.

 

Fakat bir devlet başkanının
şahsen aldığı riskler, millet veya ülke için risk yaratıyorsa bu hepimizi ilgilendirir.

 

****************************

Risk Yaratan Tercihler

 

Erdoğan’ın risk yaratan bazı tercihlerini tarih sırası gözetmeksizin
hatırlatalım:

 

·        
Son olarak,
salgın (pandemi) ortamında partisinin il kongreleri ve büyük kongresinde
onbinlerce kişiyi kapalı salonlara tıklım tıklım doldurdu. Salonların “lebalep”
dolmasından mutlu olduğunu ifade etti. Sonuçta öncelikle kongre yapılan iller
çok riskli iller sınıfına girdi. Sonra da büyüklerinin rahatlığını gören
vatandaşların rehaveti yüzünden bütün illerde salgın kontrolden çıktı. Vaka
sayısı itibarıyla dünya birincisi olduk.

·        
 

·        
Suriye iç
savaşında risk aldı. Birkaç gün içinde Emevî Camisinde namaz kılmak hayaliyle
savaşa müdahil oldu. Sonuçta düşürmek istediği Esad hâlâ yerinde. Şam’da namaz
kılamadı, Suriye’nin bölünmesine mâni olamadı. PKK uzantıları garnizon
devleti kurdu. 5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacı Türkiye’ye girdi. Savaştan en fazla zarar gören ikinci ülke Türkiye
oldu.

·        
 

·        
RTE, jöleli
danışmanı hariç, hiçbir ekonomistin kabul etmediği bir teoriyi savunuyor. “Faiz
sebep, enflasyon sonuçtur.” Sırf bu teoriyi
ispatlamak için 3 senede 4 Merkez Bankası Başkanı değiştirdi.

·        
 

Ekonomist
Mahfi Eğilmez’in cümleleriyle “Kur yükselmesin diye döviz rezervlerini kullanıp
kura müdahale ederseniz rezervler düşer, rezervler düşünce riskler artar,
riskler artınca kur yükselir ve tekrar aynı noktaya gelirsiniz” şeklindeki
uyarılara kulak asmadı.

 

Bir
sene içinde, kur yükselmesin diye, 128 Milyar dolar rezervin erimesine göz yumdu. T.C. devlet bütçesi kadar bir meblağın
nereye gittiği sorularına hala cevap verilebilmiş değil.

 

(Kolay tahayyül edebilmek için hatırlatalım: 128
milyar dolar, 1 trilyon 45 milyar TL
eder.

 

 

2021
T.C. bütçesi 1 trilyon 346 milyar TL olduğunu düşünürsek “nerede?” diye sorulan
paranın yaklaşık Türkiye’nin bir yıllık bütçesi kadar olduğunu görürsünüz. Ya
da Sağlık Bakanlığı bütçesinin 77,6 milyar TL, Millî Savunma Bakanlığı
bütçesinin 61,4 milyar TL olduğunu düşünerek kıyaslayınız.)

 

·        
3 yıl önce
“yetkiyi bu kardeşinize verin ondan sonra faizle dövizle nasıl uğraşılır
göreceksiniz” demişti. Dünyada benzeri görülmeyen bir şeye kalkıştı. Hem kur
artışını hem faizi ve hem de enflasyonu bir arada düşürmeye kalktı.

·        
 

Yarattığı
riskin sonucunda üç yıl içinde Dolar ve Euro kurları iki katına çıktı,
faizler yüzde 12,75’den yüzde 19’a yükseldi. Türkiye
dünyadaki en yüksek enflasyonu olan ilk
üç ülkeden biri oldu.

 

****************************

En Büyük Risk Hatayı Kabul Etmemekle Oluşur

 

CB sistemi ile TBMM neredeyse
devreden çıktı. Devletin bütün kurumları bağımsız karar alamaz ve gördükleri riskleri de Cumhurbaşkanına
söyleyemez oldular.

 

CB Sistemi ve RTE’nin risk
almayı seven mizacı yüzünden, devlet kurumlarının tecrübe süzgecinden geçmemiş risk
yaratan kararların sayısı çoğaldı.

 

“İstanbul Sözleşmesi” denilen uluslararası bir sözleşmeden bir kişinin
iradesiyle çıkarılan gece yarısı kararnamesi ile çekildik.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin
dayanağı olan en temel iki Antlaşma Lozan ve Montrö’yü tartışmaya açan cümleler edilir oldu.

 

Bu konuda uyaran uzmanları “hain”
ilan etmek yerine onları dinlemek daha faydalı olurdu.

 

Bilim Kurulu bile AKP
kongrelerini eleştiremedi. Sonuçta her gün bir uçak dolusu insanımız salgından
ölüyor.

 

“Risk yaratan” kararların verdiği zararlar sadece dış politika, virüs salgını gibi konulardan
ibaret değil. “Bugünkü ekonomik sıkıntıların çoğu da aslında ekonomik olmayan
nedenlerin yarattığı risk artışından kaynaklanıyor.”

 

“Risk almak başka şeydir, risk yaratmak başka şey. Risk alırsanız kazanabilirsiniz ama risk
yaratırsanız kaybedeceğiniz kesindir.”

 

Mahfi Eğilmez’in “Özdeyişlerim” başlıklı son yazısında yer alan bu veciz sözünün, RTE’nin şahsında ve
ülkemiz açısından gerçekleştiğini birçok örnekleriyle görmeye başladık.

 

Çok geç kalmadan Mahfi Hoca’nın şu uyarılarını da dikkate almak gerek:

 

“En büyük risk hatayı kabul etmemekle oluşur.” “Riskleri düşürmek istiyorsanız, hatalarınızı kabul
edip düzeltmeye başlayın.”

Uzaktan Dert

Tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Alıştığımız, bildiğimiz ya da
bildiğimizi zannettiğimiz her şeyin alt üst olduğu sıra dışı zamanlar.

 

Albert Camus’un Veba eserinde ifade ettiği tuhaflıklarla benzerlik
gösterse de kendine has zorluklar dünyamızı ele geçirdi aniden.

 

Neredeyse bilinen tarihimizin başından beri sürdürülen temel
uygulamaların tamamının bir anda altüst olduğu ve herkesin bocaladığı, bitsin
artık dediğimiz, acayipliklerle dolu bir zamana sıkıştık kaldık.

 

Bu sıkışmışlık içerisinde içimize huzur yayılsın diye
sığındığımız limanlarımız olan yuvalarımız, adeta hapishanemiz oldu. Bu sıcak
ve sevgi dolu hapishanelerin en masum üyeleri olan çocuklarımızın şaşkınlıkları
ve sıkıntıları ise bambaşka bir boyutta.

 

Her ne kadar önceden yoğun ders dönemlerinde yakaladıkları kar
tatilleri, ara tatiller ve uzun soluklu yaz tatilini iple çekseler de; okulun
da öğrenmenin ötesinde nasıl bir sosyal ihtiyaç olduğunu maalesef salgın
tecrübesi ile anlamak zorunda kaldılar. En azından bu ihtiyacı hissettiler.

 

Birbirimizle mutlu anlarımızı paylaştığımız evlatlarımıza
karşı adeta birer gardiyan rolüne bürünüp ilişkilerimizde kafa karışıklıkları
yaşamaya başladık.

 

Aklı başında her insan, çocuğun hayatında eğitimden uzak
geçen her anın onun yaşamı ve toplumumuzun geleceği açısından ne derece büyük
bir kayıp olduğunu kabul edecektir. Bu yüzden eğitimi kesintiye uğratmamak
adına bir alternatif bulma arayışına girdik. Ancak çözüm çok ta uzakta değildi.
Biz ona uzaktan eğitim dedik. Eğitim mi, öğretim mi yoksa ders mi? Belki de
dert…

 

Hiçbir şey yapmadan beklemektense ani bir refleksle sahip
olunan imkânların kullanılması hamlesi gayet akıllıcaydı.

 

Uzaktan eğitim sürecinin başından beri sürece hiç dâhil
olamayan ve bir kişi bile olsa ihmal edilmesi mümkün olmayan çocuklarımızı
saymazsak (saymalıyız) başlangıçta her şey çok güzeldi. Ancak zaman ilerledikçe
sürece katılabilen çocuklar için de bambaşka olumsuzluklar kendini göstermeye
başladı.

 

Bakanlığın bile başarısını tıklanma sayıları ve
istatistikler üzerinden açıklamaya çalıştığı bir dönemde çocukların bu ekran
çılgınlığından uzak durup dengeli ve bilinçli birer internet kullanıcısı
olmasını beklemek hayalcilik oldurdu.

 

Çocuklar arasında ekran bağımlılığı korkunç boyutlara
ulaştı. Salgın bitince bir gözünü kapatıp parmağıyla çapraz bir kaydırma
hareketi yaparak karşısındaki sıkıcı kişiden, olaydan, sorundan kurtulmayı
düşünebilecek düzeyde gerçeklikle bağını kaybetmiş bireylerin sayısının epeyce
artmış olduğunu göreceğiz.

 

Mevcut durumda tek ümidimiz salgının tüm dünyada ve
ülkemizde en az hasarla sona ermesi ve bir an önce normal yaşama dönmemizdir.

 

Belki bu yazıda olumlu tablolar çizilebilir, ufak tefek (?)
olumsuzlukları bertaraf etmek için sihirli reçeteler sunulabilirdi.

 

Ancak tedavinin başlaması için önce hasta olduğunuzun
farkına varmanız gerekir. 

Ehliyet, Liyakat, Sadakat

MONTRÖ Boğazlar Sözleşmesi ABD’ nin Karadenizde bir Deniz
Üssü kurmasına engel teşkil ettiği için İstanbul Kanal Projesinin uygulamaya
sokulması, yeni yapılan hava alanının bile normal uçuş güvenliğine karşı birçok
coğrafik ve atmosfer içerikli olumsuzluklar içermesine rağmen tonajı çok yüksek
lojistik amaçlı ABD uçaklarının v.b. diğerlerinin anılan yerde iniş- kalkış
hareketlerinin sağlanması çerçevesinde ABD baskısı ile uygulamaya sokulduğunu
çok kuvvetle ön görenlerdenim.

 

İşte bu kapsamda; Ukrayna’nın ve GÜRCİSTAN’ ın NATO’ ya
alınması çerçevesinde RUSYA FEDERASYONU’ nu köşeye sıkıştırmak ulusal ülke saha
güvenliğini tehlikeye sokmak için bu çok yönlü küresel ve emperyal projenin
aslında çok boyutlu olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

 

Elbetteki Rusya Federasyonunu yönetenlerin yüksek istihbari
bilgi donanımlarına sahip olduğu gerçeğini de dikkate alarak Ukraynanın
doğusunda DONBAS bölgesindeki yaşayanların büyük çoğunluğunun RUS ırkından
olması avantajını çok iyi kullanan Rusya Federasyonu işte bu ABD planını
bozmaya yönelik çok daha yüksek oranlı bir UKRAYNA bölünmesine doğru hızla yol
almaya başladığını fark etmeliyiz.

 

Sonuç olarak; UKRAYNA Krizinden en fazla etkilenerek çok kısa
sürede bizleri Rusya ile birçok alanda karşı-karşıya getirecek olaylar ile gelişmelerin
ülkemizi derinden sarsacağı asla göz ardı edilmemelidir.

 

NATO üyesi olmamız dolayısı ile ABD bizi Rusya’ya karşı
kışkırtarak zorlamaktadır. S-400 Hava savunma sistemine neden şiddetle
karşıdır? Yok efendim NATO bünyesinde bulunması sakıncalıymış.

 

ABD’ nin Pkk, Pyd, Ypg v.b. terör örgütlerini açık
desteklemesi, Yunanistan da çok boyutlu üsler kurması;  yakın gelecekte Yunanistanı geçmişte olduğu
gibi gene haçlı zihniyetlerini öne çıkarıp kobay gibi kullanarak küresel ve
emperyal projelere hizmet kapsamında üzerimize sürülme tehlikesine karşı S-400
Hava Savunma sisteminden vazgeçmek ülke güvenliğimiz ve ülke BEKAMIZ için yakın
gelecekte tehlikeli olumsuzluklar yaşamamıza sebebiyet verme ihtimalini yüksek
oranda ön görenlerdenim.

 

Aşırı ZİG-ZAG’ lı ve sık sık yalpalayan, ani tornistan
içerikli dış politika tercihlerinden İVEDİ vazgeçmemiz zorunluluktur.

 

Ekonomik yönden güçlü iseniz, son teknolojik imkânlarla
donanımlı, vurucu gücü yüksek bir disiplinli ordu sahipliğinde, istenilen seviyede
caydırıcılığı olan, her söz ve söylemi dikkate alınan, yaptırım gücü küresel
bazda kabul gören devlet ancak ve ancak bu işlerin üstesinden gelir.

 

Her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun aklını başına
almalı. Haaaaaytla, Huuuuuuyrtla, Eyyyyyyyy…ile bir ülke asla ve asla
yönetilemez.

 

Akılla, mantıkla, ilimi, bilimi öne alarak gerçek
demokrasiyi, gerçek hukuk devletini ülkemizin her saha ve kademesine hakim
kılarak bir ülke yönetilmelidir.

 

YARGIYI aşırı derecede siyasallaştırarak, emriniz altına alarak,
sizin gibi düşünmeyenleri çeşitli hile ve etrikalarla, mevcut kanunlarımızın
arkasından dolanarak rakiplerinizi baskı altına alarak, yargıyı yine
rakipleriniz için öcü sopası, baskı aracı, ötekileştirmek, itibarsızlaştırmak
v.b. etik olmayan, genel ahlak kuralları ile asla örtüşmeyen uygulamalarla
ülkemizde gerçek anlamda milli birliği, milli bütünlüğü, kardeşliği sağlamanız
asla mümkün olmaaaaaz.

 

Bir ülke üretimle, sanayileşme ile gerçek demokrasi ile
gerçek hukuk devleti ile milli bir üretim ekonomisi tercihi ile kalkınır.

 

Yaz-boz tahtasına çevrilen ezberci mevcut eğitim sistemi ile
yetişen gençlikle bu ülke asla ve asla arzulanan kalkınmayı sağlayamaaaaaz.

 

Üreten, üretken toplum olabilmemiz için okuyan, araştıran,
inceleyen bir gençliğin yetiştirilmesi çerçevesinde kaliteli milli eğitim
sistemimizi çok İVEDİ uygulamaya koymalıyız.

 

Özellikle devletin en üst makamlarından ve mevkilerinden
başlayarak; hemen hemen her saha ve alanda mevcut olan aşırı lüks, israf,
şatafat, savurganlık, gösteriş sarmalında bu ülke nasıl kalkınsın? dünyada
böyle uygulamalarla kalkınan örnek bir ülke gösterebilir misiniz?

 

Devletin birçok ihalelerinde yadsınamayan aşırı
yolsuzluklar, hırsızlıklar, kamu malına zarar vermeler, yüce dinimizi şemsiye
olarak kullanıp her türlü T.C. Devletimize saldırılar ne zaman önlenecek acaba?

 

LİYAKAT, EHLİYET ve T.C. Devletine sadakate ne oldu?

 

Bu gidişat hiç iyi sinyaller vermiyor. Orta Doğu başta olmak
üzere; ülkemizi her saha ve alanda tehlikeli bir gelecek beklemektedir.

 

İktidarı ile muhalefeti ile birlik ve beraberlik içerisinde
ülkemizin milli çıkarları ve geleceği için çok çalışmalıyız. Bırakın artık bu
koltuk hırsınızı. Adam ayakta duramıyor, iki kişi zor merdivenden indiriyor
hala koltuk peşinde.

 

Siyasi ahlaktan, siyasi etikten uzak bir şekilde biri de 11
seçim kaybetmiş hala ana muhalefet partisinin başında kalarak koltuk işgaline
devam etmekle meşgul. Bir de çıkmış efendim genel mutabakat olursa
Cumhurbaşkanı adayı olabilirmiiiiiiiiş.

 

Hadi ya sende; ben yıllardır bu kişinin küresel ve emperyal
bir proje olduğunu daha önce birçok analiz çalışmamda detaylandırarak Asil ve
Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum.

 

Yahu anılan kişinin kazanma şansının trilyonda bir dahi
olmadığını hala anlayamadınız mı, çözemediniz mi yoksaaaa.

 

Millete rağmen; inatla bu kişiye cesaret verenlere şaşmamak
elde değil.