23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 412

Ehliyet, Liyakat, Sadakat

MONTRÖ Boğazlar Sözleşmesi ABD’ nin Karadenizde bir Deniz
Üssü kurmasına engel teşkil ettiği için İstanbul Kanal Projesinin uygulamaya
sokulması, yeni yapılan hava alanının bile normal uçuş güvenliğine karşı birçok
coğrafik ve atmosfer içerikli olumsuzluklar içermesine rağmen tonajı çok yüksek
lojistik amaçlı ABD uçaklarının v.b. diğerlerinin anılan yerde iniş- kalkış
hareketlerinin sağlanması çerçevesinde ABD baskısı ile uygulamaya sokulduğunu
çok kuvvetle ön görenlerdenim.

 

İşte bu kapsamda; Ukrayna’nın ve GÜRCİSTAN’ ın NATO’ ya
alınması çerçevesinde RUSYA FEDERASYONU’ nu köşeye sıkıştırmak ulusal ülke saha
güvenliğini tehlikeye sokmak için bu çok yönlü küresel ve emperyal projenin
aslında çok boyutlu olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

 

Elbetteki Rusya Federasyonunu yönetenlerin yüksek istihbari
bilgi donanımlarına sahip olduğu gerçeğini de dikkate alarak Ukraynanın
doğusunda DONBAS bölgesindeki yaşayanların büyük çoğunluğunun RUS ırkından
olması avantajını çok iyi kullanan Rusya Federasyonu işte bu ABD planını
bozmaya yönelik çok daha yüksek oranlı bir UKRAYNA bölünmesine doğru hızla yol
almaya başladığını fark etmeliyiz.

 

Sonuç olarak; UKRAYNA Krizinden en fazla etkilenerek çok kısa
sürede bizleri Rusya ile birçok alanda karşı-karşıya getirecek olaylar ile gelişmelerin
ülkemizi derinden sarsacağı asla göz ardı edilmemelidir.

 

NATO üyesi olmamız dolayısı ile ABD bizi Rusya’ya karşı
kışkırtarak zorlamaktadır. S-400 Hava savunma sistemine neden şiddetle
karşıdır? Yok efendim NATO bünyesinde bulunması sakıncalıymış.

 

ABD’ nin Pkk, Pyd, Ypg v.b. terör örgütlerini açık
desteklemesi, Yunanistan da çok boyutlu üsler kurması;  yakın gelecekte Yunanistanı geçmişte olduğu
gibi gene haçlı zihniyetlerini öne çıkarıp kobay gibi kullanarak küresel ve
emperyal projelere hizmet kapsamında üzerimize sürülme tehlikesine karşı S-400
Hava Savunma sisteminden vazgeçmek ülke güvenliğimiz ve ülke BEKAMIZ için yakın
gelecekte tehlikeli olumsuzluklar yaşamamıza sebebiyet verme ihtimalini yüksek
oranda ön görenlerdenim.

 

Aşırı ZİG-ZAG’ lı ve sık sık yalpalayan, ani tornistan
içerikli dış politika tercihlerinden İVEDİ vazgeçmemiz zorunluluktur.

 

Ekonomik yönden güçlü iseniz, son teknolojik imkânlarla
donanımlı, vurucu gücü yüksek bir disiplinli ordu sahipliğinde, istenilen seviyede
caydırıcılığı olan, her söz ve söylemi dikkate alınan, yaptırım gücü küresel
bazda kabul gören devlet ancak ve ancak bu işlerin üstesinden gelir.

 

Her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun aklını başına
almalı. Haaaaaytla, Huuuuuuyrtla, Eyyyyyyyy…ile bir ülke asla ve asla
yönetilemez.

 

Akılla, mantıkla, ilimi, bilimi öne alarak gerçek
demokrasiyi, gerçek hukuk devletini ülkemizin her saha ve kademesine hakim
kılarak bir ülke yönetilmelidir.

 

YARGIYI aşırı derecede siyasallaştırarak, emriniz altına alarak,
sizin gibi düşünmeyenleri çeşitli hile ve etrikalarla, mevcut kanunlarımızın
arkasından dolanarak rakiplerinizi baskı altına alarak, yargıyı yine
rakipleriniz için öcü sopası, baskı aracı, ötekileştirmek, itibarsızlaştırmak
v.b. etik olmayan, genel ahlak kuralları ile asla örtüşmeyen uygulamalarla
ülkemizde gerçek anlamda milli birliği, milli bütünlüğü, kardeşliği sağlamanız
asla mümkün olmaaaaaz.

 

Bir ülke üretimle, sanayileşme ile gerçek demokrasi ile
gerçek hukuk devleti ile milli bir üretim ekonomisi tercihi ile kalkınır.

 

Yaz-boz tahtasına çevrilen ezberci mevcut eğitim sistemi ile
yetişen gençlikle bu ülke asla ve asla arzulanan kalkınmayı sağlayamaaaaaz.

 

Üreten, üretken toplum olabilmemiz için okuyan, araştıran,
inceleyen bir gençliğin yetiştirilmesi çerçevesinde kaliteli milli eğitim
sistemimizi çok İVEDİ uygulamaya koymalıyız.

 

Özellikle devletin en üst makamlarından ve mevkilerinden
başlayarak; hemen hemen her saha ve alanda mevcut olan aşırı lüks, israf,
şatafat, savurganlık, gösteriş sarmalında bu ülke nasıl kalkınsın? dünyada
böyle uygulamalarla kalkınan örnek bir ülke gösterebilir misiniz?

 

Devletin birçok ihalelerinde yadsınamayan aşırı
yolsuzluklar, hırsızlıklar, kamu malına zarar vermeler, yüce dinimizi şemsiye
olarak kullanıp her türlü T.C. Devletimize saldırılar ne zaman önlenecek acaba?

 

LİYAKAT, EHLİYET ve T.C. Devletine sadakate ne oldu?

 

Bu gidişat hiç iyi sinyaller vermiyor. Orta Doğu başta olmak
üzere; ülkemizi her saha ve alanda tehlikeli bir gelecek beklemektedir.

 

İktidarı ile muhalefeti ile birlik ve beraberlik içerisinde
ülkemizin milli çıkarları ve geleceği için çok çalışmalıyız. Bırakın artık bu
koltuk hırsınızı. Adam ayakta duramıyor, iki kişi zor merdivenden indiriyor
hala koltuk peşinde.

 

Siyasi ahlaktan, siyasi etikten uzak bir şekilde biri de 11
seçim kaybetmiş hala ana muhalefet partisinin başında kalarak koltuk işgaline
devam etmekle meşgul. Bir de çıkmış efendim genel mutabakat olursa
Cumhurbaşkanı adayı olabilirmiiiiiiiiş.

 

Hadi ya sende; ben yıllardır bu kişinin küresel ve emperyal
bir proje olduğunu daha önce birçok analiz çalışmamda detaylandırarak Asil ve
Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum.

 

Yahu anılan kişinin kazanma şansının trilyonda bir dahi
olmadığını hala anlayamadınız mı, çözemediniz mi yoksaaaa.

 

Millete rağmen; inatla bu kişiye cesaret verenlere şaşmamak
elde değil.

ABD’nin 71 yıllık Çılgın Projesi

  1. Olmadı Sn. Akşener

    1215 tarihli Magna Carta Libertitum.

    39. maddesi; “ Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından
    ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden
    tutuklanmayacak veya hapsedilmeyecek veya mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak
    veya kanun dışı ilan edilmeyecek veya sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde
    olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” demektedir

    40. maddesi; ”Kimseye hakkı ya da adaleti satmayacağız,
    menetmeyeceğiz ya da geciktirmeyeceğiz ”.

     

    1789 İnsan ve Yurttaş Hakları
    Bildirisi

    Madde VII: Yasanın belirlediği durumlarda ve
    yasanın öngördüğü şekiller dışında hiçbir kişi suçlanamaz, tutuklanamaz veya
    alıkonamaz. Keyfi emirleri teşvik edenler, keyfi emirler verenler, bunları
    uygulayanlar ya da uygulatanlar cezalandırılır. Ancak yasaya uygun olarak
    yakalanan, yasaya uymaya çağrılan her yurttaş anında itaat etmelidir, direnirse
    suçlu olur.

    Madde VIII: Yasa ancak açık ve zorunlu olarak
    gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce
    kabul ve ilan edilmiş olan ve usulüne göre uygulanan bir yasa gereğince
    cezalandırılabilir.

    Madde IX: Her insan suçlu olduğuna karar
    verilinceye kadar masum sayılacağından, tutuklanmasının zorunlu olduğuna karar
    verildiğinde, yakalanması için zorunlu olmayan her türlü sert davranış yasa
    tarafından ağır biçimde cezalandırılmalıdır.

     

    1948 Evrensel İnsan Hakları
    Sözleşmesi

    Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve
    sürgün edilemez.

    Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve
    kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız
    bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

    Madde 11 1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için
    gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre
    suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.

    2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası
    hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu
    sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha
    ağır bir ceza verilemez.

     

    Asırlarca, müstebit hükümdarların, keyfi uygulamalarla halkın
    hürriyetlerini gasp ve zindan etmiş olmalarına karşı, halkın ve hukukun tepkisinin,
    anayasal ilkeler sayılacak metinlere yansımasıdır bu.

    Demek ki kişi hürriyeti, böylesine mukaddes bir şey olarak,
    böylesine korunmaya alınmak istenmiş.

     

    Emekli Amirallerimiz, yayınladıkları bir duyuru nedeniyle bir
    haftadır gözaltındalar.

     

    TC Ana yasası Madde 26 –
    Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına
    veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî
    makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek
    serbestliğini de kapsar.

    Eski
    amirallerin duyurularını yorumlarken BENCE temel kriterler şunlar olmalıdır.

    Bu
    eski amiraller artık sizin benim gibi sivildirler. Ve artık silahsız
    kuvvettirler.

    Anayasanın
    yukarıdaki 26. Maddesine göre böyle bir duyuruyu yapmaları yasaldır.

    Demokrasilerde
    tüm sivillerin, sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, sendikaların,
    derneklerin vb siyaset yapmaları, vazgeçilmez yurttaşlık haklarıdır. Kimsenin
    takdirine, onayına bağlı değildir.

    Bunlardan
    dolayı Emekli Amirallerin duyurusu meşruti açıdan bir masumiyet karinesine
    sahiptir

    Bu
    peşinen kabul edilerek ve buna saygı duyularak bu duyurun içeriği tabi ki
    farklı şekillerde yorumlanabilir.

    Ama
    bir haftadır TV’lerde yapılan kumpas teorileri geyikleri vb ne olursa olsun

    TC Ana yasası Madde 26 var
    oldukça sonuç değişmez.

    Emekli Amirallerimizin, yayınladıkları bir duyuru nedeniyle
    bir haftadır hürriyetleri gasp edilmektedir.

     

    Bütün kaos kumpas hesaplarının, siyasi hesapların dışına
    çıkarak ve sadece adalet tanrıçası olarak, ülkemizin demokratik geleceği adına,
    bu duruma HUKUKİ tepkinizi duymak isterdim, Sn. Akşener.

Tarihçi Yazar Süleyman Kocabaş ile İstanbul Sözleşmesi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul
Sözleşmesini kısaca özetler misiniz?

Süleyman Kocabaş: İstanbul Sözleşmesi,
kadına yönelik şiddetle mücâdele kapsamında kabul edilen, milletlerarası bir
sözleşmedir. Sözleşme metni İstanbul’da imzaya açıldığı için ‘İstanbul Sözleşmesi’ olarak anılıyor. Sözleşmeye
ilk imzayı koyan ülke Türkiye oldu.  1
Ağustos 2014’de yürürlüğe girdi. Maksadı; kadınları her türlü şiddete karşı
korumak ve kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan
kaldırmaktır.

Çetinoğlu: İlk
nazarda fena bir maksadı olmadığı anlaşılıyor. Kaldırılmasının sebeplerine
geçmeden önce bir sorum daha olacak. Sözleşmenin kapsamında neler var?

Kocabaş: Kadınların ayrımcılıktan
korunması, kadınlarla erkekler arasında eşitliğin yaygınlaştırılması maksadı
var. Ayrıca kadınlarla erkekler arasında târihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin
bir tezahürü olduğu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara
üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla
ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığı iddia ediliyor ve kadınların
ilerlemesine engel olan hususların kaldırılması hedef alınıyor.

Çetinoğlu: Bunlar
da faydalı düşünceler, uygulamalar gibi görülüyor. Fakat işin nereye varacağını
kestirmek de mümkün değil gibi…

Kocabaş: Teşhisiniz doğru. Zaten bu
sebeple Cumhurbaşkanı, bir karanâne ile sözleşmeyi iptal etti.

Çetinoğlu: Müslüman
Türk toplumunun kendisine has âile anlayışı vardır. Aile müessesesi, onu
meydana getiren fertlerden daha saygın, daha mukaddes bir yapıdır. Evet,
kadınlar şiddete mâruz kalmamalı, korunmalı. Fakat, aileyi yok ederek, aile
müessesesini yıkarak korunacaksa, bu pire için yorganı değil, yorgan ile
birlikte bütün evi yakmak olur.

Kocabaş: Haklısınız. Başka mahzurları
da var.

Çetinoğlu: Nelerdir?

Kocabaş: Kadınlarla erkekler arasında
eşitliğin yaygınlaştırılması ve bu amaçlar için kapsamlı bir çerçeve, politika
ve tedbirler tasarlanması ve bu konularda milletlerarası işbirliğinin
yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Çetinoğlu: Cenâb-ı Allah tarafından
kadınla erkek eşit yaratılmamıştır ki… Biyolojik eşitlik mi hukûkî eşitlik mi
söz konusudur?

Kocabaş: Tasrih edilmemiş. ‘Sosyal eşitlik’ diye bir kavram var.
Biyolojik eşitliği de kapsayabilir.

Çetinoğlu: Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu…’
özdeyişini hatırlatıyor.

Kocabaş: Başka oyunlar da söz konusu: Önce
şu ‘eşitlik’ kavramını irdeleyelim. Kadın
ve erkek hukûkî ve fırsatlar yönünden eşittir. Bunun için sözleşme imzalamaya
gerek yok. Anayasamızda hüküm var. Meselâ eşit işe eşit ücret verilir. Bilfarz
erkek öğretmen ile kadın öğretmen aynı ücreti alır. Burada bir eşitsizlik
olamaz. Fakat kadın öğretmen, erkek öğretmenle aynı işi yaptığı halde daha
erken emekli olabiliyor. Çünkü kadının biyolojik şartları öyle gerektiriyor.

Çetinoğlu: Sosyal eşitlik’ kavramı da muğlak…

Kocabaş: Haklısınız: Kadınların duygu
gücü yüksektir. Çoğunlukla akıl ve mantıklarıyla değil, duygularıyla hareket
ederler. Bunu üstünlük olarak kabul etiğimi belirteyim de ‘kadınları aşağılıyor’ demesinler. Sevgi izharında daha cömerttirler. Uzmanlar, kadın ve erkek
beyinlerinin farklı çalıştığını belirtiyorlar. Buradan bir suçlama çıkaran
olursa, muhatap ben değilim, ismi bende mahfuz uzmanlarındır. gerektiğinde
belgesini ibraz ederim.


Kadınlar şefkat konusunda da üstündür.
Eşit olacaksınız diyerek bu üstünlüğü ellerinden almak kimsenin hakkı değildir.
Aynı şekilde empati yaparken de kadınların erkeklere göre üstünlüğü vardır.
Entel tâbiriyle kadınların duygu ile alâkalı okur-yazarlığı klâsik ifâdesiyle
hissî yönleri kuvvetlidir. Çabuk hislenirler. Çabuk ağlarlar, sık sık ağlarlar.
Bâzen sevinçten bâzen kederden…


Çetinoğlu:
Başka
farklılıklar da olmalı…

Kocabaş: Meselâ kadınların korkuya karşı
dirençleri daha zayıftır. Buna karşılık, estetik algıları çok üstündür. Pek
çoğunun ikna kabiliyeti yüksektir. Hemen hemen hepsi çok konuşkandır.
Erkeklerle aralarındaki farklar saymakla bitmez.


Çetinoğlu:
Müzik, resim
ve diğer sanat dallarında üstün oldukları söyleniyor.

Kocabaş: Kadınlarımızın acıma hisleri daha
kuvvetlidir. Müşfiktirler…


Çetinoğlu:
Daha
sabırlıdırlar. Analık hissi, doğurma özellikleri… Kadınların olmadığı bir dünya
ve hayat düşünülemez. Onların üstünlükleri de saymakla bitmez. Biz konumuza
dönersek efendim… Sözleşmede, kadın cinayetlerinin önlenmesi hususuna da yer
verilmiş. Nasıl olacak?

Kocabaş: Keşke mümkün olsa… Mümkün olabilmesi
için sosyal yapımızı bozacak tâvizler vermeden yapmalıyız.

Çetinoğlu:
Ne gibi
tâvizler veriliyor?

Kocabaş:
Mükemmel insan yerine göre vagon, yerine göre lokomotif olabilendir. Vagon da
lokomotif de tek başına kendisinden beklenen hizmeti veremez. Bizim
kültürümüzde lokomotif erkektir. Fakat kadın lokomotif görevini daha iyi
yapıyorsa, erkek buna rıza gösterir. Fakat sözleşme ile eşitlik var, ikisi de
aynı zaman ve mekânda lokomotif olsun denilirse sürtüşme çıkar, sürtüşmeler
çatışmaya dönüşür. Dul erkekler, dul bayanlar toplumu oluruz. Ailenin kudsiyeti
korunmalıdır.


Çetinoğlu: Sizce İstanbul Sözleşmesi, aile kudsiyetini tehlikeye atıyor mu?

Kocabaş: Hem de nasıl…

Çetinoğlu: Meselâ?

Kocabaş:
Sözleşme evli çiftlerde rekâbet ortamı oluşturuyor. Eşitlikte, haklarda… Kadına
hukuken güç veriliyor, hak veriliyor. Kadın gücünü kendi kabiliyeti ile elde
etmeli. Bizim güçlü kadınlarımız târihte vardı, günümüzde de var. Onlar
güçlerini kanunlarla değil, meziyetleriyle elde etmişlerdi. 


Asıl
büyük tehlike; 18 yaş altındaki kız ve erkek çocukların da kanundan
faydalanmalarına imkân verilmesiyle oluşuyor. Bizim ahlâk anlayışımıza
aykırıdır.

Çetinoğlu: Nikâh kavramı açısından baktığımızda durum nedir?

Kocabaş: Sembolik konuma düşürülüyor. Evli kadın, erkeğinin eşi, hanımı,
eskilerin tâbiriyle zevcesi, kaba ifâdesiyle karısı değil, partneri, yol
arkadaşı, hayat arkadaşı konumuna düşünülüyor. ‘Eskort’ da diyebilirlerdi. Bilindiği gibi, nikâh olmaksızın aynı
evde yaşayanlar ‘hayat arkadaşı
olarak anılıyor. Sanat dünyasında çokça var. Onlara özenenler vardı, İstanbul
sözleşmesiyle bu çarpıklık, hak olarak tanınmıştı. Çok şükür o çukurdan
kurtulduk.


 Çetinoğlu: Evle kadınlara kanunla bir takım haklar tanımak, evlilik
müessesesini de zedeler…

Kocabaş: Hatta denilebilir ki tamamen ortadan kaldırır. Evlilik takım
çalışmasıdır. Yetkiler de sorumluluklar da karşılıklı anlayışla sağlanır.
Eskiden de vardı: ‘Pederşâhî âile’, ‘Mâderşâhî aile’ deniliyordu. Gül gibi
geçinip gidiyorlardı. Kadın kocasını ikna edip, ailenin yönetiminde daha fazla
söz sâhibi olabiliyordu. Kocası râzı olursa ne âlâ, râzı olmaz ise, tâbi
oluyor, nadiren de ayrılıyordu.  Güç ve
kişilik çatışmasını hızlandıran feminizm öğretisi ailenin en büyük düşmanıdır.


Çetinoğlu: İstanbul Sözleşmesi yürürlükte kalsa idi, kadına
karşı şiddet eylemlerini önleyebilir miydi?

Kocabaş:
Kanaatime göre önleyemezdi. Çünkü kadınlar, ‘Kanun beni koruyor’ düşüncesiyle daha bir âsi olacaktı. Hiddeti
kabaran erkek de şiddete başvurmayı kendisine hak sayacaktı.


Çetinoğlu: Sözleşme
hakkındaki genel hükmünüz nedir?

Kocabaş: İstanbul Sözleşmesi, detaylı olarak
incelendiğinde toplumun temel dinamiklerini tahrip eden bir yapıya sâhip olduğu
rahatlıkla görülecektir.

Çetinoğlu: Cinsiyete
dayalı şiddet kavramının fâili, yalnızca ve dâima erkekler midir?

Kocabaş: Sözleşmede böyle bir
düşüncenin varlığı hissediliyor. Bu düşünce kadınları korumak adı altında erkek
düşmanlığını desteklemektetir. İftira şeklindeki şikâyetlerle erkekler, haksız
yere cezalandırılabilir. Kadın hakları kavramının bu kadar yüceltildiği bir
ortamda, bir avukat, bir hâkim veya savcı şikâyeti haksız bulursa, feministler
ve onların destekçisi medya tarafından linç teşebbüsüne mâruz kalır.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise, birkaç cümle ile
lütfeder misiniz?

Kocabaş: Önce şunu söylemek isterim:
Her türlü şiddet… kimden gelirse gelsin… kime yönelik olursa olsun… mutlaka
önlenmelidir. Erkekler kadına yönelik şiddete başvurmanın ağır suç olduğunu
idrak edecek şekilde eğitilmelidir. Mübalâğalı ve özel bir kanun adâletsizliğe
yol açar. Mevcut konunlar ilâvelerle mesele çözümlenmeli.

………………………

 

SÜLEYMAN KOCABAŞ:

     1950’de Kayseri ili Develi ilçesi
Sindelhöyük Kasabası’nda doğdu. İlkokul tahsilini burada bitiren Kocabaş, orta
tahsiline, Pazarören Mimarsinan İlköğretmen Okulu’nda başladı ve bu tahsilini
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Sınıfında tamamladı. 1970 yılında
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde yüksek tahsiline başlayan Kocabaş,
1975’de bu fakülteden ‘Ziraat Yüksek
Mühendisi
’ unvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Kayseri Tarım İl Müdürlüğünde
memuriyete başladı. 2002’de bu müdürlükten emekli oldu. Evli ve üç çocuk
babasıdır.

     Târih ilmine özel bir ilgi duyan Kocabaş,
okudukça yazma ihtiyacı duydu. İlk yazıları, okul dergi ve gazetelerinde
yayınlandı. Kocabaş, bilgisini artırmak için İngilizce ve Osmanlıcayı kendi
gayretleri ile öğrendi. Çeşitli gazeteler ve dergilerde makaleler ve dizi
yazılar yazdı. 1983’de Vatan Yayınları’nı kurarak kitaplarını bu yayınlar adı
altında yayınladı. 11 kitabı Mısır’da, 2 kitabı Azerbaycan’da basıldı.

     Kocabaş, emekli olduktan sonra Kayseri’de
iki dairesinden birisini ‘Süleyman
Kocabaş Özel Kütüphânesi
’ adıyla şehir halkının hizmetine tahsis eti. 15
bin ciltlik târih kitapları ve 70 yıllık gazete ve dergi koleksiyonunu
araştırmacıların hizmetine sundu.

Hedef Turan Birliği

Dünyada ve ülkemizde mevcut durum ile gelecekte olabilirliği hayli yüksek oran teşkil edecek gelişmeler kapsamında ve de Ülkemizin bulunduğu coğrafik konumunun Avrupa ve Asya kıtaları arasındaki bir köprü konumunda bulunması ile orta doğudaki stratejik, jeopolitik, jeostratejik mevcudiyetini de dikkate aldığımızda; Avrupa Birliği (AB) benzeri bir TÜRK Cumhuriyetleri birliğinin kesinlikle kurulması, ortak para biriminin yürürlüğe girmesinin sağlanması ilave olarak ta; sözde bazı müslüman arap ülkelerinin küresel ve emperyal güçlerin emrinden boyunduruğundan çıkmaları durumunda onlarında bazı şartlar karşılığında anılan birliğe kabul edilmesinin sağlanması zorunluluk olarak karşımıza çıkmıştır.
Bu kapsamda; bahse konu TÜRK Cumhuriyetleri Birliğinin oluşumu mevcut siyasi iradenin varlığında ve de küçük ortağı Bahçeli ile asla ve asla uygulamaya konulamaz.
Bahse konu TÜRK birliğinin sağlanması anılan bünyeye uygun liderlerle yürürlüğe konabilir.
Ülkemizde mevcut haliyle işte bu birlikteliği sağlayacak kapasitede, bilgi donanımında ve de inancına sahip olarak her türlü tüm engellere rağmen, dürüstçe, ahlaki ve etik değerleri öne alan; pozitif insani özellikleri üzerinde barındırarak Ankara yerel yönetiminde adeta tüm ülkeye ROL-MODEL olabilecek bir çalışma perpormansı ile başta Ankara olmak üzere; tüm ülkede % 60′ a yakın bir beğeni kazanan Mansur YAVAŞ ile Dünya TÜRKLÜĞÜ tarafından çok sevilen, anılan tüm TÜRK Cumhuriyetlerinin ALTIN ÇOCUĞU olarak kabul gören fiziği ile, bilgi donanımı ile, hitabeti ile çakma değil; gerçek Milliyetçi camiada, fikir ve düşünce dünyasında saygın bir yere, üne sahip Dr. Sinan OĞAN birlikteliği işte bahse konu TÜRK Birliğini sağlayabilir.
Sonuç olarak; eğer aklı-selim galip gelerek her ülke sever şahsi çıkarlarını değil de; ülkemizin geleceğini (BEKASINI) düşünerek aklı, mantığı, ilimi, bilimi öne çıkararak sandıktaki tercihlerini bu yönde kullandığında; dünyada mevcut olan ABD, AB, ÇİN, Rusya Federasyonu, İsrail v.b. küresel ve emperyal güçler karşısında çok büyük oran teşkil edecek alternatif bir güce kavuşmuş olacaklardır.
Yukarıda bahse konu bu birliktelik öncelikle ekonomik ve iktisadi sahada harekete geçmeli, katmerli ve süratle ortak para birimi oluşturulmalı, sonrasında da NATO gibi ortak bir askeri güç oluşumuna süratle hız vermelidir.
İşte bu analizimize bazı korkak, ürkek, kendine güven duymayan kişiler veya kuruluşlar tarafından ” efendim buna müsade etmezler” v.b. çekinceli söz ile söylemlerde bulunma düşüklüğü sarmalına kapılacaklardır.
Onlara cevabım şudur ” Her başarının altında kuvvetli bir risk vardır” yine rahmetli Gazi Mustafa Kemal ATATÜRKÜMÜZÜN Yüce TÜRK Milletine nasihati ile sözlerimi şimdilik bitiriyorum.
” Efendiler KUDRET ve KUVVETİNİZİ İspat Etmedikçe İtibar Beklemek Safdirliktir ”
Asil ve Yüce TÜRK Milletininin her ferdine en içten selamlarımı yolluyorum.

Vicdan ve Duvar

Dedim,
niçin korkmazsın? Dedi; tanrım var.

Dedim,
ya başka? Dedi; halkım var.

Dedim,
daha yok mu? Dedi; ruhum var

Dedim,
ya mücadele? Dedi; yolumdur.

(Abdülkerim
ÖTKÜR – Abdurrehim HEYİT )

 

“Çin Milletinin
sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldanıp
uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o
zaman düşünürmüş. İyi, bilgili insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesi,
milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına
aldanıp çok çok Türk Milleti öldün.”

 

Bilge Kağan; Çin’in yaptığı
siyaseti, düşman gördüğü Türk Devletine
karşı olan politikasını, manevralarını 1.300
yıl önce
apaçık bir şekilde taşa yazmış taş kafalar bunları unutmasın
diye
.

 

            Doğu Türkistan’da gökbayraklı Uygur Türklerine yapılanları elin ‘gâvur’
ları soykırım olarak kabul ederken yerli
ve millî unsurlarımızın üç maymunu oynaması yukarıda Bilge
Kağan’ın hangi sözüne karşılık gelmektedir. Kürşatlar öldü yaşasın Perinçekler noktasına nasıl geldik.

 

            Çin Duvarını yıkacaktık hani! Biz
kendimize ördüğümüz siyasal duvarları yıkamıyoruz daha.

Bütün Türkler bir gün ‘Kaşgar’da’ buluşacaktık, Karanlıkları
yırtacak, âleme nizam verecektik; daha biz kendi vicdanlarımıza nizam
verememişiz
.

 

Gök kubbemiz, yeryüzü çadırımız olacak ve acuna
adalet dağıtacaktık; ikinci bir
emre kadar kaldırdık mı bu ilkeleri
yoksa günlük siyasete kurban mı verdik?

 

            Yüce Türk Milleti dediğimiz bu millet
dünyadaki zalimliklere karşı ne ara bu kadar vurdumduymaz oldu. Yoksa bu millet
hep böyle miydi, diyemiyorum çünkü tarihsel
hafızamız
öyle olmadığımızı gösteren örneklerle dolu.

 

            Siyasi
bölünmüşlük ve körlüğümüz tarihin
hiçbir döneminde böyle olmamıştı
.
Vicdanlarımızın sesini nasıl bastırır olduk? Abdürrehim Heyitleri unutturan, Çalışma Kamplarında 14 yaşından 80 yaşına
kadar tecavüze uğrayan Gülbaharları, Mihrigülleri unutanlar
/ unutturanlar; vicdanlarınızı nereye
koydunuz
? Yabancı haber ajansları da olmasa bu kardeşlerimizin sesini duyamayacak,
insan hakları ihlâllerinden haberimiz bile olmayacak. Çünkü bizim haber
ajanslarımız Perinçeklerin sesini vermekle meşgul.

 

Bu televizyonlarda ilerde bir gün Kıbrıs gibi bir de Uygur
dizisi
çekeriz; fonda mehter, tanıtım yazısında da Orhun Abideleri, Bilge
Kağan yazıları akar. Bu yapılan diziye laf söyleyenler de ‘vatan haini’ olarak
damgalanacaktır vesselâm. Sonra da sosyal paylaşım sitelerinde en erken ve en çok paylaşım yapanlar arasında yarışması düzenlenir; birinciye Genel Müdürlük ya da Türk
Dünyasına en çok hizmet ödülü
verilir.

 

35 milyon Türk’ü
görmememizin nedeni Çin’in Kuşak Projesi
mi, sıcak para vereceğiz demeleri
mi, siyasî yalnızlığınızda yanınızda
olacağız demeleri mi, ticarî
ilişkilerimiz mi, Amerika’ya karşı

 

müttefik olma ihtimali mi, ülkemizde ucuz
işgücünden faydalanıp açacağız dedikleri yatırımlar
mı?

Eğer yukarıdakilerden birine ‘evet’ dediyseniz o zaman yüksek perdeden Kürşat nâraları atmayın; atmayın ki Kürşat’ı da ‘yalancı çoban’a çevirmeyelim. Yazının
başındaki Bilge Kağan’ın uyarısını
tekrar tekrar okumaya ve mazlumun sesi
olan İslam’ın mensuplarını, ‘Müslüman’ları Allah oku’maya ilk âyetinde davet etmiş ama onlar gelmemekte ısrar
ediyorlar. Bu sebeple hiç olmazsa imanın en zayıf halkası olan buğzetmeye çağırıyorum.
                                                                                                                                                                 

                         

Türk Polis Teşkilatımız

Tarihsel süreçte devlet olgusu, toplumların sosyo-ekonomik gelişmişlik
düzeylerine göre süreklilik taşıyan bir evrim geçirmiştir. Sanayi toplumu,  modern ulus ve devlet yapısını ortaya
çıkarmıştır. Modern devlet, geleneksel devletten, “egemenlik, pozitif hukuk, rasyonelleşme, bürokrasi” gibi özellik ve
değerler bakımından farklılık göstermektedir.

 

Kentleşmenin ortaya çıkmasıyla, kentlerin nüfus bakımından fiziki, kültürel
ve sosyo-ekonomik açılardan yoğunlaşması sonrasında, kentsel alanlarda huzur,
güvenlik ve asayişi sağlamak için Polis teşkilatları ortaya çıkmıştır.

 

Nitekim modern devletin ortaya çıkmasıyla kırsal bölgelerden kentlere
göçler başlamış,  kentlerde yoğunlaşan
farklı kültüre ve yaşam tarzına sahip kitleler arasında huzursuzluklar ve suç
olayları patlak vermiştir.

 

Bu bağlamda, kamu bürokrasisinin önemli bir sacayağını meydana getiren polis
teşkilatı, modernleşmenin ve modern devletin bir parçası olmuştur. Modern devlette
egemenliğin getirmiş olduğu sınırların varlığı, bir yandan ordunun varlığını
daimi kılarken, öte yandan polisin mevcudiyetini de meşrulaştırmıştır.

 

Türk tarihine bakıldığında birçok devlet kurmuş olan Türklerin, toplum
içerisinde “huzura, güvenliğe ve refaha” önem verdikleri görülmektedir.
Türkler, toplumda güvenliği ve asayişi sağlamak için çeşitli adlar altında
polis teşkilatları kurmuşlardır. Türk tarihinde ilk kez Osmanlı Devleti’nde,
Tanzimat döneminde, günümüzdeki anlamıyla bir polis teşkilatı kurulmuştur.
Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyete geçişte ve günümüze kadar devam eden süreçte
Türk Polis Teşkilatı’nda da pozitif gelişmeler devam etmektedir.

 

Tarihsel
süreç içerisinde Türk Polis Teşkilatı, dosta güven, düşmana korku vermektedir.
Halk için gece gündüz çalışmasını sürdüren, güven ve huzuru tesis eden, ihtiyaç
duyduğumuz her anımızda yanımızda olan emektar polislerimize ne kadar teşekkür
etsek azdır. Vatandaşın can ve mal emniyeti ile kamu huzurunu korumak amacıyla
24 saat görev başında kalan en önemli kamu görevlisi elbette ki değerli
polislerimizdir.

 

Türk
Polisi, “devletimizin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, halkımızın
can ve mal güvenliğini sağlamak, huzur ve asayişi temin etmek, suç işlenmesini
önlemek ve suçluları adalete teslim etmek” gibi önemli görevleri başarıyla
yerine getirmektedir.

 

Kahraman
Türk Polisi, geçirdiğimiz zor günlerde fedakârca mücadele etmekte, vatanımızın,
milletimizin güvenliği için mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz gayretle
azimle çalışmaktadır. Kurulduğu 10 Nisan 1845 tarihinden bugüne kadar ülkemizde
huzur ve düzenin bozulmaması ve bizlerin güvenli bir şekilde yaşamını
sürdürebilmesi için fedakârca görevini ifa etmektedir.

             

 Devletimizin emrinde, milletimizin gönlünde
taht kuran kahraman Türk polisi; can ve mal emniyetimizin teminatı, huzurumuzun
da güvencesidir.

 

Görevini
layıkıyla yerine getiren bütün polislerimize, canla başla, canını dişine takıp
uykudan ve hayatından feragat eden emniyet güçlerimize şükranlarımı sunuyor,
vatanı uğruna gözlerini kırpmadan şehadete yürüyen aziz şehitlerimizi rahmet ve
minnetle yâd ediyorum.

 

Sevgiyle
kalın.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (7)

 

     “Ey Resulüm! Sen,
her ne kadar onlar iman etmiyorlar diye kendini helak edecek kadar üzsen de,
Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman etmez.

     “Bu halleri devam
ettikçe onlara hidayet kapıları kapalı kalacak. Çünkü;

     “O, akıllarını iyi
kullanmayanların önyargılı, kötü niyetli insanların; kalpleri üzerine hakikati
görme  kabiliyetini körelten, akıllarını
kullanma özelliğini yok eden; manevî pislikler, mutsuzluklar yağdırır da, bir
türlü doğru yolu bulamazlar.

     “Sürekli sıkıntı
ve felâketlerden de kurtulamazlar. Allah onları rezillik içinde bırakır. Kısaca
Allah, Aklını değerlendirmeyenler de, düşünsel pislikler meydana getirir!”
(Yunus: 100)

X

     “Şüphesiz, Allah
katında yeryüzündeki canlıların en kötüsü (gül resmiyle, onu yapan ressam
arasında bağlantı kuran, ama canlı büyüyen, kokan gülün bizzat kendisi ile onu
yaratan yaratıcı arasında bağlantı kurmak için) AKILLARINI KULLANMIYAN
(insanlardır. Bu insanlar bütün insanların bir araya gelse benzerini yaratmada
aciz kaldığı varlıkların yaratılışını tabiata, sebeplere verme gibi bir
cehaleti, bilinçli olarak tercih ediyorlar. İşte bu insanlar hakikat karşısında
manen) sağır ve dilsiz kimselerdir.” (Enfal: 22, “Kur’an Bana ne Diyor?” Veli
Tahir Erdoğan) 

X

     “Hâlâ
akıllanmazlar mı? Aklı işletmiyorlar mı?” (Yasin: 68)

     “Kur’an’ı gereği
gibi düşünmeyecekler mi?” (Nisa: 82)

     “Hiç düşünmüyor
musunuz?” (En’am: 50)

     “Belki onlar
düşünürler.” (A’raf: 176)

     “Düşünmediler mi?”
(Rum; 8)

X

     Gibi kudsî
havaleler / göndermeler; aklı istişhad ediyor (şahit olarak gösteriyor) ve ikaz
ediyor / uyarıyor ve akla havale ediyor / bırakıyor, tahkike / araştırmaya sevk
ediyor. Aklı azletmiyor / uzaklaştırmıyor. Ehl-i tefekkürü / düşünürleri
susturmuyor, körü körüne taklit istemiyor.

X

     Aklı bu şekilde
nazara verirken, şu hususu da unutmamak gerekiyor ki, yanlışa düşmeyelim:

     Takarrür etmiş /
yerleşmiş metot ve usûldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri / çatıştıkları
zaman, akıl asıl itibar olunur. Nakil te’vîl olunur / başka bir anlam verilir.
Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

X

     Çünkü, insandan;
bürhana / delile tabi / bağlı olarak akıl, fikir ve kalble iman hakikatlerine
girmesi isteniyor.

     Çünkü, insana;
akıl, ilim ve fennin hükmettiği günümüzde; aklî bürhana / delile istinat eden /
dayanan ve  bütün hükümlerini akla tespit
ettiren Kur’an’ın hükmedeceği hatırlatılıyor.

     Çünkü, insan; akıl
ve fikir sahibidir. Hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve
gelecek zamanlarla da fıtraten / yaratılış bakımından alâkadar ve ilgilidir.

     Çünkü, insan;
bütün künuz-u esma-İlahiye’nin / İlahî isimler hazinesinin miftahı / anahtarı
ve kâinatın / evrenin hakaikinin / hakikatlerinin keşşafı / keşf edicisi
hükmünde, bir cevher-i âli / yüksek bir cevher olan AKL’a sahip kılınmıştır.

     Çünkü, insana;
bürhan / delil ve kanıt üzerine gitmesi gereken AKIL verilmiştir.

     Çünkü, insana;
dimağda / beyinde olan bir AKIL verilmiştir.

     Çünkü, insana;
hâssalarında bir inkişafa / gelişmeye, bir tafsile / açılıma, bir vüs’ata  / genişliğe yol açabileceği bir AKIL
verilmiştir.

     Çünkü, insana;
bütün mahlûkatın / yaratılanların üstüne çıkaran ve onu arz’a / yeryüzüne
halife kılan bir AKIL verilmiştir.

     Çünkü, insan; zâhiren / görünüşte bir
zerre / nokta hükmünde iken, taşıdığı ruh, kalbine konan istidat ve
kabiliyetleri ve özellikle kafasına takılan AKIL sayesinde halife-yi ruy-i
zemin / arz’a halife olmakla taltif edilmiş / lütuflandırılmıştır

Meleklerin Cinsiyetini Tartışmayı Bırakın

Kuşatma
altındaki Bizans’tan farkımız yok.
Düşmek üzere olan
devletin aydınları, din adamları ve yöneticilerinin tartıştığı konu meleklerin
cinsiyeti yani erkek mi, dişi mi olduğu imiş.

 

Her
yönüyle, ekonomik buhran, dış politika, terör, salgın, eğitim vd sorunlarla
kuşatılmış, “beka problemi” olan ülkemizin gündemine bakınız.

 

104
EMEKLİ amiral bildiri yayınlayarak “darbe imasında” bulunmuş da “bunları
lanetlemeyenler hain sayılsın mı, sayılmasın mı” diye tartışıyoruz.

 

Akıl,
mantık bir tarafa bırakılmış koca koca insanlar, saraydan atılan işaret fişeği
ile aynı şablon cümlelerle, sözde yorumlar yapıyor.

 

Daha
düne kadar “Mavi Vatan” savunmasının mimarı gördüğümüz hatta bu kavramın
isim babası olmuş komutanlar “hain”, FETÖ ile mücadelenin sembol
isimleri “FETÖ’cü” oluvermiş.

 

“Askerin
emekli olanı da olmayanı da darbeci olabilir” diyene, “ne ile hangi silahla,
hangi silahlı birlikle? diye sormak bile mümkün değil.

 

“Türkiye
darbelerden çok çekti, amiral emekli de olsa Millete seslenen bildiri ‘darbe
iması’ barındırır” deniyor.

 

“İyi
de Türkiye tarihinde, hatta dünya tarihinde, denizcilerin yaptığı (bırakın
emekli olanı muvazzaf denizci komutanların yaptığı) bir tane darbe var mı?”
diye düşünmek abes, bu düşünceyi dile getirmek suç sayılıyor.

********************************

Meseleleri
Mesele Edin

 

Saçma
sapan gündemle oyalanırken, bizi kuşatan meseleler kuşatmayı iyice
daraltıyor.

 

Ekonomik
krize

teslim olmak üzereyiz. Ekonomistler “moratoryum” (devletin ödeme
süresi gelmiş borçlarını ödeyemeyeceğini duyurması) riskinden bahsediyor.

 

Salgın
kontrolden çıktı, günlük vaka sayısında dünya birincisi olduk. Koronavirüse
teslim olmak üzereyiz.

 

ABD,
Ege Denizi ve Trakya’dan, 80 bin askeri ile bizi kuşattı.
Yunanistan
18 adamızı işgal etti. Suriye ve Irak’ta PKK terör örgütü ve Barzani’nin
garnizon devletleri, ABD ve Rusya gibi emperyalist devletlerle kuşatıldık.

 

ABD
Halkbank davası ve R.T. Erdoğan’ın malvarlığı soruşturması tehdidi ile
ümüğümüzü sıkmakta.

 

Bütün
bu meseleleri çözmek sorumluluğu altında olanların gündemine bakın lütfen.

 

9.
Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in unutulmaz sözlerinden
biridir: “Meseleleri mesele etmezseniz, mesele olmaktan çıkar.”

 

Bu
cümle Demirel’in kendine has üslubu ile meseleleri çözmek gibi bir kaygısı
olmayan ve meseleleri görmezden gelenlere ironik bir eleştiridir. Yani
öncelikle devleti yönetenlere “asıl meselelerin ne olduğunu görün”
tavsiyesidir.

 

Yoksa
içinde bulunduğunuz tünelde karşıdan gelen treni görmemeniz veya “tünelin
ucu göründü” sanmanız akıbetinizi değiştirmez.

********************************

İnsan
Gücümüzü Heba Etmeyin

 

Sorumluluk
mevkiinde olanlar,
meleklerin cinsiyetinin ne olduğuna,
amirallerin bildirisinin mahiyetine ya bir an evvel karar verin veya böyle
saçma sapan tartışmalarla oyalanmayı bırakın.

 

Kafa
kafaya verin. Sadece kendi aklınızı değil, ortak aklı kullanın ve asıl
meseleleri çözün.

 

Bu
milletin yetişmiş kadrosu
, devlet umuru görmüş, bilgili,
tecrübeli, vatansever insanlarının sayısı zannettiğiniz kadar çok değil.
Elinizde olan malzemeyi iyi değerlendirin.

 

Bir
milletin en değerli sermayesi insan gücüdür. Türkiye’nin insan gücünün en
seçkin zümrelerini cömertçe harcamayın.

 

Dertlerini
anlatamadıkları için sevmediğiniz yöntemleri kullanan insanları da dinleyin.

 

Muhtarları
ve esnafları
dinlediğiniz gibi… Boğaziçi Üniversitesi
öğretim üyeleri ile öğrencilerini, emekli büyükelçileri ve emekli komutanları
da dinleyin.

 

Birilerini
aşağılamak, hakaret etmek, onlar gerçekten kıymetli insanlarsa,
değerlerini eksiltmez. İnsanlar kıymetli insanların değerlerini görmezden
gelenlerin değerini sorgular.

 

Birbirimize
hakaret ederek, aşağılayarak, suçlayarak sadece düşmanları sevindiririz.

 

Bu
ülkeye hizmet etmek istiyorsanız veya başarılı olup daha uzun süre iktidarda
kalmak istiyorsanız, ortak akıl ve milli birliği sağlayıcı bir davranış
modeli
geliştirmek zorundasınız.

 

Mustafa
Kemal Atatürk’ün
önce Türk Milleti ve sonra bütün meslek
sahipleri için övücü, cesaretlendirici, özgüven aşılayan, saygılı, moral ve
motivasyon yükleyen üslubunu benimseyin.

 

Kalıcı
olmak ve yıllar sonra da saygıyla anılmak istiyorsanız Atatürk’ü örnek alın.

 

“Yol
varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

En Kötü Demokrasi En İyi Faşist Cuntadan Daha İyidir.

Geçmişte Köy Enstitülerinin kapattırılarak üreten bir toplum olma yerine; aşırı ithal, montaj ve gayri milli tüketim ekonomisinin ülke geneline hakim kılınmasında nasıl ve hangi siyasi figürler küresel, emperyal güçlere hizmet ederek küresel sermayenin adeta emrine girmişlerse; işte buna benzer 1953′ te İran’ da seçimle iktidara gelen MUSADDIK’ ın İngiliz ve ABD petrol şirketleri tarafından niçin devrildiğini ve kukla Rıza Pehlevi ‘ nin neden getirildiğini çözdüğümüzde dünya üzerinde perde arkası gizli, sinsi planların neler olduğunu da öğrenmiş oluruz.
İşte bu kapsamda; MUSADDIK İran’ ın petrolünün İran halkı için kullanılmasını istiyordu ve anılan plan doğrultusunda bazı kanuni iyileştirme yapmaya başlamış idi.
Yani batı kapitalizminin şirketlerini sömürmesine izin vermeyecekti. Anılan bu İran’ ın milli duruşunun onlara karşı tedbir olduğunu bilenler İran’ da demokrasiyi bu yüzden batı kapitalistleri ile okyanus ötesi birlikteliğinde askıya almak için yerli işbirlikçi hainler kullanılarak demokrasi yıkılıverdi.
Batının ve ABD’ nin uzantıları iktidara taşınarak arzuladıkları sömürü düzenini uygulamaya soktular.
Ülkemizde de geçmiş bazı siyasi iktidarlar üreten, imal eden, sanayileşen, tarımda kendi kendine yeter bir ülke meydana getirmesi zorunluluk olan milli bir ekonomik sistem tercihini her saha ve alana yaymaları gerekirken; adeta ülkede ne kadar üretilen yer, mekan, Fabrika varsa kapatarak ABD’ nin kucağına oturdular.
Yüce ve Asil TÜRK Milletinin genelinde bu milli refleks adeta şaha kalkarken mevcut siyasi iradenin bu kadar olumsuzluğa rağmen tahkikat komisyonları kurması, vatan cepheleri oluşturarak ülke insanımızı ortadan ikiye bölücü, ayırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici uygulamalara zemin hazırlaması sonucu içeride biriken aşırı gaz sıkışması bir genel infiale doğru hızla yol almış; kendi kendilerini görevli olarak kabul eden bir kısım kapalı rejim heveslisi askeri cuntacılar bu sefer iktidara el koyarak siyasi iktidarın aynen yaptığı gibi bunlar da ülke insanımızı ayrıştırmış, bölmüş, parçalamış ve bir birlerine düşman hale getirmiştir.
Oysaki; o zamanki siyasi tıkanıklığı önceden ön gererek erken bir genel seçim kararı alınmış olsaydı kesinlikle 1960 darbesinin yapılmasına zemin bulunamayacaktı.
Sonrasında; 1961 Anayasası sınıfsal siyasi örgütlenmelerin gelişmesi için kapıları aralamaya başlamıştı. Ülkemizin gelişmesi kendi halkı için olacaktı.
Bu iyi niyet ve toplumu uzlaştırmaya yönelik çabalar bazı kurnaz ve ahlaksız sendikacılığı da teşvik ederek adeta sendika ağalığını işçi sınıfına hakim kılarak sadece ücret sendikacılığını öne çıkarmışlar, zorunlu olması gereken işçi sağlığı, iş güvenliği v.b. insan odaklı ulvi değerleri öteleme durumunda kalmışlardır.
Anılan bu durumu istismar eden çok uluslu şirketler ekonomiye egemen olamayacaklarını anladıklarında ABD’ nin ve Küresel sermayenin emir erleri, uşakları 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, (28 Şubat ta dahil) darbeleri v.b. batı kapitalizmi tarafından bahse konu sebepten dolayı yaptırılarak Gayri milli sermayenin ülkeyi batı ve ABD emperyalizmine, kapitalizmine bağlanmasının yollarındaki tüm engelleri kaldırmışlardır.
(12 Eylül 1980 Askeri darbesinin o ünlü ABD uşakları konsey üyeleri ilk olarak Yunanistan’ ın NATO’ ya alınması VETOSUNU kaldırmışlardır)
Her türlü kapalı rejimin er veya geç çökeceği gerçeğinden hareketle; siyasi partilerimiz kesinlikle ve kesinlikle Askeri darbelerin oluşumuna zemin hazırlamamalıdırlar, değirmenlerine asla su taşımamalıdırlar, yola devamları için yakıt temin etmemelidirler.
Bu ülke hepimizin olduğu gerçeğini ön görerek ülkede ne kadar sorun ve olumsuzluk yaşanıyorsa iktidarı ile muhalefeti ile milli ruh çerçevesinde çözmelidirler.
İçte ve dışta Ülkemizin güvenliği ve bekası için Yüce Milletin onlara verdiği silahı düşmanlar ve bölücüler yerine kendilerine kullanmalarına karşı uyanık olunmalıdır.
Her ne şart olursa olsun en kötü demokrasi en iyi faşist cuntalardan çok daha iyidir. İktidarları gerçek hukuk devleti çerçevesinde, hakim teminatında olmak şartıyla; hilesiz, entrikasız sandıkta değişimin sağlanması zorunluluğunu her ülke sever vatan evladımızın beyinlerine kazımalarını arzu ederim.
Daha ne söylememi bekliyorsunuz ki…?