25.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 413

Türkiye Yumuşak İşgal Altında mı?

Milliyetçilik ama Ya Liiyakat?

Aşağıdaki kısıtlı başlıkta da ifade ettiğim gibi özellikle
orta doğu başta olmak üzere; dünyanın birçok yerinde meydana getirilen küresel
ve emperyal projelerin asıl amacı öncelikle ülkemizin bulunduğu coğrafik
konumunun hassasiyeti ile önemini bilen küresel ve emperyal bazı güçlerin
dünyayı tek kutuplu bir ülke yönetimine sokma hazırlık safhasında İsrail’e
yandaş, paydaş bir KÜRT devletinin kurulmasını sağlamak,

Karadeniz’de ise; yeniden PONTUS devleti inşasını oluşturmak
için ülkemizi bölmek, parçalamak, ülke insanımızı ayrıştırarak bir birlerine
düşman ederek iç savaş çıkarma peşinde olduklarını ne zaman fark edeceksiniz?

İşte bu kapsamda; İstanbul Kanal projesinin yapılması hangi
ülkeye yarayacak? MÖNTRÖ boğazlar anlaşmasını ve LOZANI tartışmaya açmak
kimlerin ekmeğine yağ sürecek? Hangi ülkeler bunlardan aşırı ölçüde nemalanacak?
İşte anılan bu perde arkası, sinsi ve kurnaz proje ile planları çok iyi
okumamız gerekmez mi?

Eğer siz Lozan’ı tartışmaya açarsanız işte o zaman 2004
yılından beri Yunanistan’ın LOZAN’ a rağmen 19 adamızı işgal etmesine,
yerleşime açmasına, silahlandırmasına sesinizi çıkaramazsınız. Adeta GIKINIZ
dahi çıkmaz.

ÇARE: ileri teknoloji, iyi yetişmiş insan gücü
birlikteliğinde, çağdaş ve üretken bir toplum oluşumunu sağlamak için ezberci
bir eğitim sisteminden, yaz-boz tahtasına çevrilen milli eğitimden çok İVEDİ
vazgeçilerek üretim toplumunun ülkemize hâkim olması için okuyan, araştıran
insan bireylerinin topluma hâkimiyeti kapsamında yerli ve milli eğitim
sistemimizi uygulamaya sokmalıyız.

İşte bu çerçevede; endüstriyel anlamda gelişmiş ülkelerin
teknolojik üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmamak için hemen, hemen her saha
ve alanda ithalata dayalı tedarik sisteminden çok acil uzaklaşmalıyız.

İthale dayanan tedarik sistemini benimsemiş ülkeler geri
kalmaya mahkûmdur. Ülke olarak üretim, üretim, üretim çakma değil; gerçek
anlamda yerli ve milli olmaktan geçer.

İçinde bulunduğumuz dönemde gerçek güç; ileri teknoloji ile
donanımlı vurucu gücü yüksek, disiplinli bir ordu ile sağlanır.

Bazı küresel ve emperyal güçlerin kontrol ile güdümünde
olduğu bilinen bazı tarikat ve cemaatlerin emrine girmiş amiral ve ya
generallerle anılan bu gücü elde etmemiz asla ve asla mümkün görünmemektedir.

Sonuç olarak; ARGE çalışmalarına yüksek disiplin ile istihbarı
mahremiyet katarak önem verip; ilime, bilime, akla ve mantığa öncelik vererek
dizaynı bize ait marka değeri yüksek teknoloji içerikli ürün imali için bahse
konu bu projelerimizi çok İVEDİ oluşturup sanayicilerimizle buluşturarak gerekli
alt yapı hizmetlerini hazırlayarak ülke genelinde top yekûn bir seferberlik
ruhu ile ürettiğimizde o zaman nasıl kalkındığımızı her ülke sever sevinçle ve
özlemle izleme imkânı bulacaktır.

Çeşitli dolambaçlı yollarla siyasi etik dışı, siyasi ahlak
dışı, gerçek demokrasi ile asla bağdaşmayan, mevcut kanunların arkalarından
dolanılarak masa başı delegelerle ömür boyu oturulan koltukları muhafaza etmek
için Milliyetçiliği tekellerinde görenler nasıl Milliyetçi olabilirler acaba..?

Milliyetçilik: Vatanını, milletini, devletini sevmek;
vatanını ve milletini iktisadi, sosyal, siyasal alanlarda çağın gerektirdiği en
üst seviyeye çıkarma mefhumudur. Kuru, kuruya altı boş, kof söz ve söylemlerle
milliyetçilik olmaaaaaz.

Fikri zenginlikten yoksun, kendi öz değerlerinden bihaber ve
dar kalıplara mahkûm edilmiş, mevcut haliyle vizyonsuz, sığ bir milliyetçilik
anlayışı gerçek anlamda bizim öğrendiğimiz milliyetçilik asla olamaz.

Milliyetçilik aynı zamanda mertlik, dürüstlük içerir. Daha
dün söylenilen söz ve söylemleri inkâr ederek ani tornistan yapmak, kıvırmak,
fırıldak olmayı asla kabul edemez.

Milliyetçilik; haksız olan güçlüye karşı zayıf olanların
hakkını korumak, muhtaçlara sahip çıkmak, onları ezdirmemek, milletin
dertleriyle meşgul olup; sorunlarına çare arama gibi TÜRKLÜK değerlerimizden
asla ve asla uzaklaşmamaktır.

Milliyetçilik ideolojisi; ülkemizin muasır medeniyet
seviyesine erişmek için bilim, teknoloji, gerçek anlamda kaliteli eğitim,
gerçek demokrasi, adil, tarafsız ve yansız bir Yargı gibi evrensel insani
değerlerle harmanlanarak uygulamaya sokabilmek için çalışmaktır.

Dışarıdan savunma sistemi almak zorunda kalmayan, acil
ihtiyacı gereği savunma sistemi alıyor diye başka bir devletin yaptırımlarına
muhatap bırakılmayan ve dünya siyasetinde gerçekten caydırıcılığı olan söz
sahibi bir ülke haline gelmemiz için canla, başla çalışmaktır Milliyetçilik.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım milli his ve duygularımızın
gereği olarak diyorum ki; iktidarı ile muhalefeti ile sivil toplum kuruluşları
ile (STK) içimizdeki çürük elmaları ayıklamalıyız.

Yüce MEVLAM’ ın yarattığı ve insanlık âlemine bahşettiği yeryüzü
nimetlerinden toprağın altındaki ölüler değil; üstündeki dirilerin istifade
edeceği gerçeğini asla ve asla unutmamalıyız diyorum.

Asil ve Yüce TÜRK Milleti; Ya siz ne diyorsunuz?

Turnusol Turşusu; Sahibinden, Beklentiden

 “Aşklarım,
inançlarım işgal altındadır

 Tabutumun üstünde zar atıyorlar

 Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır”

 

Böyle
buyurmuştu İsmet Özel. Birbirini kasten
anlamama
ve inadına yanlış anlama yarışması yapılsa idi koronada olduğu gibi 195 ülke arasında ilk 5–10’daydık kesin. Selçuklu’nun,
Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında bu halk olsaydı bırak
devleti turşu bile kuramayacağımız açıktı.

 

Turşu
deyince aklıma turnusol kâğıdı ayıracının
bile turşusunu
çıkardığımız geldi. Hangi olay olursa olsun ikiye bölünebiliyoruz, amip gibi; bölücü terörün bizim
yanımızda lâfı olmaz. Hangi mevzu olduğu farketmez; din-iman, vatan-millet
yada millî meseleler, her ne varsa
etinden-sütünden nemalanmaya pek meraklıyız;
Yahudi tüccarlar yanımızda halt
etsin.

 

İyi
koku pardon haber alan kaynaklara göre 81 ilde 910 dernek, 408 vakıf, 27 üniversite, 114 oda, 550 sendika, 46 federasyon emekli amirallerle
ilgili suç duyurusunda
bulunmuş. Eski zamanın bohçacı esnafından helâllik dileyerek “Fırsatçı geldi hanııım,
fırsatçı!”
diye bağırasım geliyor. Yahut “Bak ortacı geliyor, selâm
veriyor; herkes payına bakıyor, bişey bekliyor”
şarkısını mırıldansak
ya koro hâlinde..

 

Şimdi
günümüz Türkçesiyle birini öveceğim bakalım kim olduğunu çakozlayabilecek
misiniz: Çakaaaal! Fırlamanın allahı! Ne anasının gözü adam! Ondan korkulur
baboş; acayip açıkgöz! Elinden uçanla kaçan kurtuluyor. Ama köprüyü geçene
kadar ayıya dayı diyeceksin.   Yolumuzu
bulmamız lâzım bizim de ufaktan. Kim bu? Milyonlar..

 

İlkokul öğretmenleri geç kalan öğrenciye ne yapılması gerektiğini
sınıftaki öğrencilere danıştığında akıllara ziyan öneriler gelir: Eline
cetvelle vuralım. Kafasını çöp kovasına sokalım. Tokatlayalım. Ayaklarından
tavana asalım. Öğretmen de der ki mazereti varsa söylesin yoksa özür dileyip
yerine geçsin. Normalde Möntro konusunda
hassasiyet terazisi olması beklenen
bir milliyetçi parti liderinin
sözlerine bakınca aynı ekolden biri olarak gaza gelip “Asalım-keselim. Etlerini
köpeklere yedirelim. Kemiklerini toz edelim” demek içimden geldi, daha
ifadeleri alınmadan.

 

Bildiri
içeriğine bakıyorum; aynı hassasiyetteyim. Orduyu
ve bilhassa da Hava ile Deniz Kuvvetlerini ABD’nin dindar görünümlü aparatlarına devretmek için çıkarılan dış destekli Ergenekon Kumpasının başlarında da
böyle bir hava vardı. Peki şu anda durum nedir: Rusya ile Ukrayna
arasında her an sıcak çatışmaya dönüşecek bir gerginlik söz konusu mudur?
ABD’nin Yunanistan’la stratejik
askerî ortaklık kurması hatta burnumuzun dibindeki Dedeağaç’a bile askerî üs
kurmasından ötürü Yunanistan’ın Ege
ve Akdeniz’deki her türlü
densizliğine karşı bir şey yapabiliyor muyuz?

 

Kezâ
ABD’nin Bulgaristan ve Romanya’da da 5 bin askerle konuşlandığını, Moldova’nın
Transdinyester Bölgesine yada Ukrayna’dan
koparılan
Kırım ile Rus ayrılıkçıların korsan devlet
kurdukları Donbas bölgesine NATO
üzerinden müdahil olma hazırlıkları
varken ve bu üçü için bizim Boğazlar’ımızdan
başka bir geçişi yokken biz neyin geyiğini yapıyoruz?

 

Kanal-İstanbul birilerine yerli yöneticilerin zengin Arap
derebeyleriyle rant ortaklığı gibi
görünse de Trump’un Çin’e gıcık veren ama Rusya’ya karşı müsamahakâr
politikalarından ötürü fazla yakınlaştığımız Putin ve Lavrov’la Suriye’nin en azından Kuzeyi için zaman zaman faydalı bir
uzlaşmaya döndürebildiğimiz için Amerika
adına bir ön rezervasyon
idi.

 

Lozan’a ve Möntro’ya Rusya’nın
değil ABD’nin gıcıklığı var
. Biden
Yönetimi ise Trump’un tersine Çin’i değil Rusya’yı çevrelemekle meşgul
olacak gibi gözüküyor. Önümüzdeki günlerde bu iki ülke arasındaki gerilimin
dozu bizi Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçişte ABD
lehine bir kural
hatasına
zorlayabilir. Emekli büyükelçilerin, emekli amirallerin ve emekli
milletvekillerin tepkisi bu minvaldedir. Yani bir kuzeyimiz kalmıştı sobelenmeyen; sağımız-solumuz,
güneyimiz zaten sobe.

 

Ha
Rusya ile Ukrayna arasında ikinciden
yana olmamız coğrafî ve stratejik bir zorunluluktur
. Millî cephede Seyit Tümtürk ile Erşat Salihi’yi bir çırpıda harcadık; bari yaşayan efsane Mustafa Cemil Kırımoğlu’nu daha sağken
dizilik dolgu malzemesine çevirmeyelim.

 

Bu
arada bu iki büyük güç arasındaki
nâçarlığımız bizi üçüncü bir gücün kucağına itebilir yani Çin’in.
Belki de Amerika bu sonucu öngörerek
ilerliyor; bizim kıdemli yöneticiler de bu yüzden Çinlilerleçak’ yapıyor. Doğu Türkistan mı dediniz; bi
dizi
de ona çekeriz. Önce gümlet, sonra hüplet!

Kedinâme

Kimileri
sevmiyor olsa da genel kabul görmüş görüşe göre kediler sevimli yaratıklardır.
Kediler insanların hayatında olduğu gibi şiir, hikâye ve romanlarda, en sevimli
halleriyle ve büyük boy fotoğraflarıyla duvar takvimlerinde yerlerini almıştır.
Son yıllarda tamamı kediye ayrılmış kitaplar da yayınlanmaktadır.

Edebiyatçı
yazar Mehmet Nuri Yardım, 13,5 X
20,5 santim ölçülerindeki 224 sayfalık ‘Kedinâme
isimli eserinde, göbek kordonu bile kesilmemiş yeni doğmuş bir yavru iken evine
aldığı ve ‘Lokum’ adını verdiği
kedisinden yola çıkarak müfit ve muhtasar bir kedi bibliyografyası hazırlamış.
Sıkılmadan rahatça ve merakla okunabilecek, sonra tekrar okuma ihtiyacını
hissettirecek kitaptaki kısa kısa bölümlerin başlıklarından örnekler:

*İnsanlık
târihi boyunca kedi. *İslâm’da kedinin yeri. *Kedi ev halkındandır. *Kedilerin
parayla alınıp satılması günahtır. *Peygamberi ısıracak yılanı haklayan kedi.
*Cennete girecek dört hayvandan biri. *Kara kedinin hikâyesi…

Anadolu insanı,
sevdiği ulu kişilerin târihî hayatlarını destanlarla, kerametlerle, olağanüstü
kahramanlıklarla süsler. Oğuz Han, Abdülkerim Satuk Buğra Han, Sarı Saltuk,
Nasreddin Hoca, Hacı Bayram-ı Velî ve daha nicelerinin hayatı efsânelerle iç
içedir. İnsanlarımızın çok sevdiği kediler de bu cemilekâr ikramdan payını
almışlardır.

KARA
KEDİNİN HİKÂYESİ

Şeyh İbrahim Has
Efendi, Tezkiret’ül-Has isimli eserinde kaydettiğine göre bir gün Şeyh Vefâ
Hazretleri çilehânesinde ibâdet ile meşgul iken komşularından bir kadın yanına
gelir, ‘Oğlum Malta’da esirdir,
kurtarmanızı istiyorum
.’ der. Vefâ Hazretleri ‘Dua edelim de kurtulsun.’ cevabını verir. Kadın aksi, ‘Ben duâ istemem, oğlumu isterim.’ diye
ısrar eder. Şeyh Vefâ’nın yanında siyah bir kedi bulunuyormuş. Kediyi
göstererek ‘Söyleyelim de oğlunu şu
karakedicik kurtarsın
.’ cevabını verir. Kadın bu teklifi kabul ederek Şeyh
Vefâ’nın yanından ayrılır.

Kadının oğlu Esir
Bey, Malta Adası’nda bir Hıristiyan’ın esaret mahallinde çalışmakta ve onun
mutfağında yemek pişirmektedir. Bir gün balık kızartacakmış. Balıkları
ayıklayıp temizlerken o anda bir kara kedi belirmiş. Balığı hemen kapıp kaçmış.
Esir, balığı kedinin ağzından kurtarmak için arkasından koşmuş. Kedi kapıyı
açık bulduğu bir eve girmiş. Esir kapıyı çalmış ve içeridekilere balığı kapan
kedinin bu eve kaçtığını söylemişse de ev sâhibi böyle bir kedinin eve
gelmediğini söylemiş. Bu sırada bulunduğu yerin Malta değil, Vefâ Mahallesi ve
görüştüğü şahsın kendi annesi olduğunu anlamış. Oğul, ana birbirine sarılmışlar
ve her ikisi tarafından yaşanan bu olaylar duyulmuş. Birlikte kalkıp Şeyh
Vefâ’nın çilehânesine gelmişler. Vefâ Hazretleri’nin yanındaki kara kediyi
gören oğul, ‘İşte ana, balığı kapan kedi
bu idi
.’ demiş. Gerek oğlu ve gerek anası bu olayı görünce Şeyh Vefa
Hazretleri’nin dergâhına kapılanıp hizmetine girmiş ve ömürlerinin sonuna kadar
buradan ayrılmamışlar.

***

Sayın
Yardım’ın eserinde, buna benzer başka hikâyeler de var. Onlarla ilgilenmeyi
okuyuculara bırakıp, başlıklara devam edelim:

*Kedilerin vefa
duyguları yüksektir. *Kedi dostu yabancı meşhurlar. *Kediler depremi (kısa bir
süre öncesinde) hisseder. *Bir kedi efsânesi. *Kediler duyguludur. *Mırlamanın
iyileştirici gücü vardır.

Kedisever
sanatkârlar: (Kitapta yer alan isimlerden bâzıları) Ahmet Vefik Paşa, Hüseyin
Rahmi Gürpınar, Tamburî Cemil Bey ve oğlu Mesut Cemil ile diğerleri…

MESUT CEMİL ANLATIYOR:

Komşumuz olan
Amerikalı aile, Türkiye’deki görevleri sona erip ülkelerinde döndüklerinde,
evlerinde besledikleri kedi sokakta yapayalnız kaldı. Onu, gidenlerin ardından
inler gibi miyavlarken gördüm. Onu evime almasam bile, bahçenin bir köşesinde,
barınacak bir yer yapıp karnını doyurdum. Her gün gelip yemeğini yiyor, sonra
sâhiplerini uğurladığı yere gidiyor, saatlerce bekliyor ve zaman zaman yine acı
acı miyavlıyordu. Yemeğini her zamanki yerine koymadığım bir gün, onu bekledim
ve mutfağa aldım, önüne yemek koydum iştahla yemeğe başlayınca anladım ki çok
acıkmıştı. Onu yiyeceği ile baş başa bırakıp odama geçtim. Arkamdan geldi.
Elime kitap alıp koltuğa oturdum. O da karşıma geçip oturdu. Kitaptan çok ona
bakıyordum. Değişmeyen bir ihtiyâcın varlığını hayretle görmeğe başladım. Bu,
ondaki sonsuz insan sevgisiydi. Kucağıma tırmanmayı bekler bir dikkat hâli içinde,
yüzüme sonsuz bir tatlılık, yakınlık ve istekle bakıyordu. Tekrar yemek kabının
başına götürdüm; yine arkamdan geldi. Bir daha götürdüm ve bu sefer, kırık
İngilizcemle: ‘Haydi bakalım, yemeğini ye!’
diyerek yanında durdum. Biraz yedi; fakat döndü, yine yüzüme bakmağa başladı.
Nihâyet öğrendim ki, yemeğini râhatça yemesi için mutlaka yanında durmam ve
mütemâdiyen sırtını okşamam gerekmektedir. Çünkü böyle yapmazsam, aç durmak
bahasına, mütemâdiyen yüzüme bakmağa râzı oluyor. Traş oluyorum, gayet nâzik,
kibâr ve tertipli bir oturuşla, beni en iyi görebileceği bir yere geliyor;
elime, koluma, göğsüme, çeneme değil, gözlerimin tâ içine, yuvarlak gözleriyle
bakıyor. Yatağa çıkması yasak olduğu için, ben yatarken o, kanapenin üzerinde
kıvrılıyor. Gecenin hangi saatinde uyansam, onun şükran, saygı, iyimserlik, sâfiyet
hayret ve aşkla Allâh’a bakar gibi dikktli ve saygılı bakan gözlerini üzerimde
görüyorum.

***

Bekir Sıtkı Erdoğan’dan bir dörtlük:

Hak, her şeye lâyık olan cevheri verdi.

Tırtıl iki diş bulsa eğer ormanı yerdi.

Şâyet kediler haftada bir gün uçabilse

Dünyada serçelerin nesli biterdi.

Kedisever diğer şâir ve yazarlar: Mehmed Şevket Eygi,
Ümit Meriç, Üstün İnanç, Necip Fâzıl Kısakürek, Hâlit Refiğ ve eşi Gülper Refiğ,
Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğan Hızlan ve diğerleri…

Kediye dâir
yazılar
’ başlıklı bölümdeki yazılar; Annemarie Schimmel, Sâmiha Ayverdi, Safiye
Erol, Sezai Karakoç, İnci Enginün, Necdet Subaşı, Osman Fikri Sertkaya, Sefa
Saygılı ve diğerleri… (s: 81-132) 133. sayfadan 140. sayfaya kadar olan bölümde
kedilere yazılmış şiirler var.

Kedisever şâirlerden bâzıları: Özdemir Asaf, Orhan
Veli Kanık, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, Kâmil Uğurlu…

Bâzı ünlülerin ve sâhiplendiği kedilerin isimleri,
141, 142. sayfalarda. Sonraki 8 sayfada eserin yazarı Mehmet Nuri Yurdam’ın
kedi besleyeceklere tavsiyeleri yer alıyor.

Ve Yardım’ın kedisi Lokum’un ön sözü… Sonra Lokum’un
günlüğü… ile kitap sona eriyor.

Kedi için ‘nankördür
derler. Mehmet Nuri Yardım’ın bu kitabı yazmaktaki maksadı; kedinin, candan ve
sâdık bir dost olduğunu dosta düşmana anlatmak…

El hak başarılı…

Kediseverlerin de kediye mesâfeli duranların da zevkle
ve severek okuyacakları bir kitap…

 

MEHEMT
NURİ YARDIM:

Edebiyat Araştırmacısı,
Gazeteci, Yazar Mehmet Nuri Yardım 23 Nisan 1960 târihinde Siirt’de doğdu. İlk
ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu.

1979 yılında basın
mesleğine girdi. Yeni Asya, Doğuş, Tercüman, Türkiye, Hürriyet, Bizim Gazete,
Haber Fatih, Orta Doğu, Yeniçağ ve Milat gazetelerinde çalıştı. Kültür sanat
sayfaları hazırladı, yazılar yazıp röportajlar yaptı. Türkiye Çocuk Dergisi’nin
haber müdürü oldu. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda Yazı İşleri Müdürlüğü, bazı
yayınevlerinde musahhihlik, redaktörlük ve editörlük yaptı.

Kısa adı ESKADER olan
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’ni kurdu ve uzun yıllar
başkanlığını yaptı.

1 Ocak 2017 tarihinden
itibaren TRT İstanbul Kent Radyosu’nda Haldun Hürel ile birlikte Pazar günleri
İstanbul Masalları’ isimli kültür
sanat programını sunuyor.

Pek çoğunun 3., 5. baskıları
yapılan 100’e yakın kitabı yayınlanmıştır.

 

KUŞBAKIŞI:

YOL
AYIRIMINDAKİLER

Balans
Ayarları
’, ‘Çankaya Sancıları’, ‘Darbe İçinde Darbe’ ve ‘Türkiye’de Askerî Darbe Teşebbüsleri
gibi kitapların yazarı Erol Maraşlı, bu defa, Ülkücü Hareket
mensuplarının çileli hayatlarını anlatıyor.

Onlar, beş bin
yıllık Türk’ün ülküsünü şahikaya çıkarmak için yetiştirilmişlerdi. Vatan için;
amasız, fakatsız, bahânesiz ve korkusuz ölmeyi göze almışlardı. Milleti için
can vermeye koşanlardı. Devlet-i Ebediyye için devletlû olmayı akıllarına
getirmeden Alperen oldular. Şanlı bir mücâdele içinde kan kardeşiydiler. Gün
geldi ayrı düşüp, Bozkurt iken birbirlerinin kurdu oldular. Kimisi kara toprağa
girerken, kimilerine ikbal kapıları açıldı. Bâzıları darağaçlarında asıldı.
Yusufiye onların mekânı oldu. Vatan, millet, devlet için mücâdele ettiklerini
sanıyorlardı. Savundukları devletin başındakiler tarafından asıldılar,
ötelendiler, Hepsinin yüreğini saran aşkın adı: vatan sevgisi, Türk
milliyetçiliği idi. Hor görülseler de, suçlansalar da devlet kapılarından
kovulsalar da, kaybolup gitseler de, işkence altında inleseler de gücenmeyecekler,
yorulmayacaklar, terk edip gitmeyeceklerdi
.’

13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 272 sayfalık Yol
Ayırımındakiler
isimli eserde, yukarıdaki cümlelerle tavsif edilen ülkü
erlerinin hikâyesi anlatılıyor. Kitapta 36 adet hikâye var. Fakat, bir
zamanlar, filmler için kullanılan ‘36
kısım, tekmili bir arada
’ değil. Çünkü hikâyeler 36’dan ibâret değil.
Binlerce ülkücünün herbirinin 36’dan fazla hikâyesi var. ‘İçerideki’ hikâye ayrı, çıktıktan sonrakiler ayrı. Hepsinde hüzün
var, gözyaşı var. ‘Göz’ ve ‘yaş’… onlar birbirinden hiç ayrılmaz. Kucaklaşmalarda
da öyledir: Anneler, çocuklar, eşler ve dostlar ayrılırken de, kavuşurken da
gözler yaşarır. Babalar belli etmezlerse de hiç kimse onların acılarının gözü
yaşlı olanlardan daha az olduğunu söyleyemez.

Erol Maraşlı, 1960 askerî darbesine ve hatta 3 Mayıs
1944’de ‘Irkçılık Turancılık Dâvâsı’ olarak isimlendirilen keyfî zulümlere de
uzanıyor. Dünyada hiçbir devlet, vatanını ve milletini seven geçleri
cezalandırmamıştı. İlk örneği bizde ve defalarca yaşanmıştır. 

Türkiye’de
yaşanan kirli dolaplar da kitapta yer alıyor. 1980 öncesi bankerler furyası
gibi…

1980
darbesi hazırlıkları, ‘Netekim’ emekli olmaktan kurtulunca neler oldu?  Millî Güvenlik Kurulu’nun hukuk anlayışı…
Parti kurma çalışmaları… Ve milletvekili genel seçimleri, politik entrikalar…

Ve
daha fazlası…

Acı
da olsa, tatlı da olsa, hayâli cihan değer hâtıralarla dolu günler…

Hâfıza-i
beşer, nisyan ile mâlüldür. 

Târihin
tekerrür etmemesi için, ders almak için okunması gereken sayfalar…

 BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

SULTAN ALÂEDDİN
KEYKUBAT

Gökhan Maraş, ‘Uluğ Sultan’, ‘Demir Sultan’, ‘Sultanü’l-Âlem’,
Sultanü’l-Âzam’ olarak tavsif ettiği
Anadolu Selçuklularının on birinci hükümdârı Sultan Alâeddin Keykubat’ı  roman üslûbuyla anlatıyor. 12 X 19,5 santim
ölçülerinde 372 sayfalık eser, Şubat 2021’de yayınlandı.

Anadolu
Selçuklularının ilk on sultanı yıldız gibi parlak, devleti yükselten
kişilerdir. Alâeddin Keykubat, bu on sultanın güneşidir. O’nun zamanında
yapılan kervansaraylar ve köprüler, bütün sultanların yaptırdıklarının
toplamından fazladır. Bu eserlerin çok büyük kısmı günümüze ulaşmıştır.

O,
çok iyi bir diplomat ve askerdir. Doğudan gelen Moğol tehlikesine karşı Doğu
Anadolu’dan başlamak üzere bütün şehirlerin kalelerini ya sağlamlaştırmış veya
yeniden yaptırmış; Abbasilerle, Memlûklerle, Harzemşahlarla, Bizans’la ve
Gürcüstan’la anlaşmalar yaparak ülkesini koruma altına almıştır.

Sultan
Alâeddin Keykubat, dünya târihinde ilk defa ticâret sebebiyle, yönetimi altında
bulunan topraklardan geçen kervanlar için ‘devlet
sigortası
’ kavramını getirmiştir. Selçuklu ülkesiyle ticâret yapan bütün
kervanlar, karada ve denizde eşkıyânın ve harâmilerin vereceği zarara karşı
Selçuklu Devleti’nin teminâtı altındadır.

Haftada
bir gün halka açık divan kurarak, divanın başında da bizzat kendisi bunarak,
devletten şikâyeti olanları dinlemiş ve âdil hükümler vermiştir.

Diplomatik
becerisiyle büyük Moğol Hanı Ögeday’ın takdirini ve sevgisini kazanmıştır.
Ögeday Han da Sultan’a altından yapılma ‘payza
adı verilen özel mührünü göndermiştir. Bu payza sâhibi kişi, bütün Moğol noyanlarına
ve askerlerine emir verme hakkına sâhiptir. Ögeday Han’ın verdiği payza,
yeryüzünde Sultan Alâeddin’den başka hiçbir kral veya sultana verilmemiştir.
Ögeday Han, Sultan Alâeddin’den başka hiçbir kral ve sultanı muhatap alarak
mektup yazmamıştır.

Anadolu’nun
bugünkü demografik yapısı da bu sultanın zamanında oluşmaya başlamıştır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon:
0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

TÜRK TÂRİHİNDE UNUTULANLAR

Yesevî Vakfı
Mütevelli Heyeti Başkanı, yüksek verimli yazar Erdoğan Aslıyüce; ‘Türk
Târihinde Yanlış Bilinenler, Yorumlananlar
’ ve ‘Türk Târihinde Yazılmayanlar’ isimli eserlerinden sonra
projektörlerini 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 372 sayfalık renkli ve resimli Türk Târihinde Unutulanlar isimli eseriyle
yine târihimize çeviriyor. Târih hazinemizin, bilinmeyen veya çok az bilinen
sayfalarını fikir nâmusu ile okuyucuya sunuyor.

Ele aldığı konuların
başlıklarından dikkat çeken seçmeler: *Mondros ve Samsun’a çıkış, *Persler ve
İskitler, *Emperyalizmin Oyunu ve İnsanlarımız, *Halifenin Mektubu, *İkinci
Haliç Konferansı, *Babanzâdeler, *100 İhânet Plânı, *Kızılelma, *Sarmatlar,
*Yahudiler, *Osmanlı Afrikası’nı ve On İki Adayı Nasıl Kaybettik? *Doğu Karadeniz’de
Türkler, *Arşaklı Türk Devleti, *Reformcu İslâmcı Cemâlettin Afganî, *Reformcu
İslâmcı Muhammed Abduh.

Arşaklı Türk Devleti’ başlıklı yazının
özeti:

Arşaklar Türk
Devleti MÖ 250’de kurulmuş, 477 yıl hüküm sürdükten sonra MS 226’da Fars –
Sâsânî Devleti’nin baskıları neticesinde târih sahnesinden çekilmiştir. Bu süre
içerisinde Arşakları 36 han yönetmiştir. Hepsi de birinci, ikinci,… ‘Otuz altıncı Arşak’ şeklinde
numaralandırılarak anılmıştır.

MÖ 160-139 yılları
arasında 21 yıl hüküm süren Altıncı Arşak son başşehir Hamadan’da kestiği
parada hem Türkmen top sakallı resmini hem de (daha sonra) Oğuzların Bayındır
boyu tarafından kullanılan armayı koydurmuştur. Para üzerinde; ‘Basileus Basileun Megaloy Arsakoy / Krallar
Kralı Ulu Arşak
’ ibâresi vardır. Bu ibâre de Dede Korkut Kitabı’ndaki ‘Hanlar Hanı Bayundur Han’ ifâdesiyle tam
örtüşmektedir.

Kaynak: Zeki Velidî
Togan. Umûmî Türk Târihine Giriş. İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi Yayını. İkinci Baskı, s:
47. İstanbul 1970

 YESEVÎ YAYINCILIK:

 Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi,
Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon:
0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta:
e_asliyuce@yahoo.com 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

Bilmem Anlatabiliyormuyum

Yıllardır hep yazdığım, ifade ettiğim ve Asil TÜRK
Milletinin bilgisine sunduğum gibi çevremizde, ülkemizde ve de dünyada her
hangi bir olay, gelişme meydana geldiğinde anılan olayın failleri elbette ki
önemlidir.

Ancak; bahse konu olayın gündeme taşınmasında aslında perde
arkasında kimler var..? veya bu olayın çok kurnazca, sinsice ve de adeta bir
halı gibi dokuyarak sahneye konmasında, azmettirmesinde kimlerin parmağının
olduğu, kimlerin nemalandığı, kimlerin değirmenine su taşındığı, kim ve kimlere
mağdur elbisesi giydirilerek hizmet edildiği çok iyi düşünülmelidir.

Bakınız bir amiral rütbesiyle hiç çekinmeden bir tarikat
veya cemaat evine giderek adeta T.C. Devletine, kanunlarına meydan
okuyabilmekte, bir cami imamı açıkça Cumhuriyete başkaldırmakta,   birçok
siyasi yine T.C. Devletini hiçe sayarak bitmiş, yok olmuş, İngilizler başta
olmak üzere; bir çok küresel ve emperyal ülkelerin işgaline uğramış
Osmanlıcılık oynayarak ülke insanımızın milli hislerine, milli reflekslerine
karşı taarruz edebilmekte.

Bir asker, bir amiral veya general ibadeti için camiye
gidebilir, hatta zorunlu ise elbise değiştirme zamanı yoksa üniformayla da
camiye giderek ibadetini yapabilir; buna hiç kimsenin itirazı olmamalı, olamaz
da.

(RİYAYA yol açmamak, gösterişte bulunmaya sebebiyet vermemek
için sivil olarak camilere gitmesinde bence hiç bir kısıtlayıcı sebep olmaz,
olamaz. Ancak bir amiral veya general hele hele rütbeyle bir cemaat ve tarikat
evine asla ve asla gidemeeeeez. Bu ülkenin ilgili gerçek Cumhuriyet Savcıları bakalım
ne yapacak, veya ilgili askeri kurumların anılan bu amiral hakkında çok ivedi
harekete geçerek görevden el çektirmeleri ve bununla irtibatta olan hangi
subaylar, astsubaylar mevcut ise çok acil araştırmaları ve gerekli, zorunlu
katmerli ceza-i müeyyide yaptırımlarını uygulamaları gerekmez mi?)

Ülkemiz içte ve dışta birçok olumsuzluklar yaşarken,
özellikle ekonomik, iktisadi alanda Cumhuriyet tarihinin en kötü verileri
mevcutken, karşılaşmışken v.b. daha pek çok siyasi sahada tıkanıklıklar ile
karşı-karşıya kalmışken,

YARGININ aşırı derecede siyasallaştığı şüphe ve endişeleri
her geçen gün hızla artış gösterirken; acaba bahse konu bu amiralleri çok
kurnazca birileri tuzağa düşürerek anılan bu kamuoyu açıklamasını gündeme
taşımalarını sağlamış ve bahse konu tüm olumsuzlukların üstünü örtmek için bu
olayı kamuflaj malzemesi yapmalarının önünü açmış olamazlar mı..?

Peki bahse konu bu amirallerin iyi niyet ve aşırı vatan
sevgisi kapsamında hazırlayarak kamuoyuna açıkladıkları bildiri kime
yaramıştır..?

Mevkisi, makamı her ne olursa olsun her kes aklını başına
almalıdır. Attığı taşın nerelere hangi camları kıracağını çok iyi hesap
etmelidir.

Yukarıda çerçevesini çizdiğim konu kapsamında; bendeniz
odalardaki anahtarlarla asla uğraşmam; benim alanım daima ana sigortalardır,
ana trafolardır ve de ana şebekelerdir.

Yazın paltoyla, kabanla gezilir mi..? kışında kısa kollu
gömlek giyilir mi..? eğer dikkat etmezseniz ZATÜRRE olursunuz. ZATÜRRENİN
sonucu da genellikle TAHTALI KÖYDÜR.

Doktor Mühendisin işine; Mühendisinde Doktorun işine burnunu
sokmamalı ve karışmamalıdır.

Bilmem anlatabiliyor muyum…?

Hala anlamadınız mı yoksa..?

Bir Zamanlar Kıbrıs…

Tarih, 20.07.1974.

    Mersin Ovacık Sahilleri…

     Günün ilk ışıkları Akdeniz’i henüz
aydınlatmış, yaz sıcağının ıslak nemli havası bölgeye iyice sinmiş, nefes
almayı dahi zorlaştırıyordu.  Çevrede
sadece cır, cır böceklerinin gevezeliği duyuluyor, tabiat ana büyük bir
suskunluk yaşıyordu. Yaşam, az sonra büyük bir olaya tanık olacağını nerden
bilebilirdi ki?

 

     Savaşa katılacak askerler, kaderin onlara
neyi, nasıl sunacağını bilmeden büyük bir heyecanla komutanlarından gelecek
emri bekliyorlardı…

 

    Güneş bir mızrak boyu yükselmişti ki bu
büyülü ortamı, o ölüme benzeyen, o görülemeyen sessizliği, transistorlu bir
radyonun sesi bozuverdi!

 

    Takvimlerdeki zaman 1974’ün 20 Temmuzunu
gösteriyor; saatler ise altıyı on dakika geçiyordu…

 

      Radyodan duyulan Başbakan Bülent Ecevit’in sesi
biraz daha yükseldi… Sadece onlar değil sanki yer, gök bu sesi dinliyordu:

 

 
‘’
Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’a indirme ve çıkarma
harekâtına başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve
insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş
olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı
bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız
Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada’ya gidiyoruz.’’
Artık geçen her dakika onları savaşa biraz daha
yaklaştırıyordu!

 

   Komutan; bölük telsizinin mikrofonunu eline
aldı, harekete hazır bekleyen bölüğüne seslendi:

 

 – Haydi, arkadaşlar vatan bizden görev
bekliyor, İstikamet Kıbrıs. Gazamız mübarek olsun, dedi.

 

    Helikopterlerin motor sesleri, askerlerin;
‘’Allah, Allah’’ seslerine karışmış, savaşın görünmeyen yüzü Akdeniz’in üzerine
düşmüştü…

 

    Saatler tam 08.00’i gösteriyordu.

    Helikopterlerin motor homurtularına,
pervanelerinin sesi karıştı! Bir anda binme bölgesi toz duman olmuş, toz
bulutundan sıyrılıp, kalkışa geçen her bir helikopter, göreve gitmenin
coşkusuyla havalanmaya başlamıştı.

 

   Gidiyorlardı… Savaş bu ya! Ölüm
ne kadar yakınsa, yaşamak o kadar uzaktı…

    Sabahın ilk ışıklarıyla
parıldayan Torosların allı morlu görüntüsü, yavaşça kaybolmuş! O heybetli
sıradağlar yerini Kıbrıs adasının bilinen sivri burunlu görüntüsüne, denize
paralel sıradağlarına, uzun sahil şeritlerine bırakmaya başlamıştı… Görünen o
ki, Kıbrıs’a yaklaşıyorlardı…

   
O sabah Kıbrıs sahillerinde bir İngiliz Çifti…

    Günün ilk ışıklarıyla aydınlanan Kıbrıs,
yine çok sıcak nemli bir sabaha uyanmıştı. Larnaka’da yaşayan Elizabeth-William
çifti, bu yaz tatilini de adada geçirmeye karar vermişler; adanın özellikle
Girne sahillerinin el değmemiş doğal güzellikleriyle birleşen, adeta bir
kanaviçe gibi süslü kıyı şeridindeki yine aynı koya gelmişlerdi…

 

       Doyum olmaz yeşil örtüsüyle, kıyı
şeridini tam da üzerinden kavrayan Beşparmak dağlarının o muhteşem görüntüsüyle
Kıbrıs, gerçekten de bir masal diyarıydı.

 

      O sabah William ve Elizabeth
erkenden uyanmışlar, kaldıkları otelin bungalovundan fırladıkları gibi soluğu
denizde almışlardı.  Aşkla dolu, ıslak,
nemli Girne gecelerinden sonra sabahın erken saatlerinde denize girmek,
adalıları gün boyunca dinç tutuyordu. Onlar, bunun ne kadar keyifli olduğunu bu
adada evlendikleri günden beri çok iyi biliyorlardı…

 

    Güneş iyice yükselmiş, Temmuz
ayının cehennemi nemli sıcağı Girne’nin her yanına sinmişti.  Kıbrıs’ta geçirdikleri balayı günlerinden bu
havayı iyi biliyorlardı. Güneş az biraz yükselir yükselmez, artan sıcak yaşam;
adayı derin bir sessizliğe, insansızlığa bürüyor, cehennemi sıcak akşam
saatlerine kadar bütün adayı ele geçiriyordu. Anlaşılan bugün de öyle bir gün
yaşayacaklardı…

 

   Etraftan sadece cırcır
böceklerinin sesiyle, onlara eşlik eden dalgaların sesi duyuluyordu. Zaten
onları cezbeden şey, burada William’la birlikte sadece ikisinin baş başa
kalabilmesi, istedikleri her şeyi özgürce yapabilmeleriydi. Uzandığı yerden
ahenkli bir melodiyi oluşturan o zarif dalgaların sesiyle birleşen çakıl
taşlarının, deniz kabuklarının çıkardığı sesleri dinlemeye, hayaller kurmaya
başladı…   

 

    Elizabeth tam da bu ateşli
duygular dünyasına dalmışken; hiç beklenmedik bir gürültü, bu düşüncelerini
paramparça etti. Adeta gökyüzü de paramparça olmuş, o büyük gürültünün altında
ezilip kalmıştı…

 

    Neye uğradığını şaşırmıştı! Çıplaklığına
aldırış etmeden çığlık, çığlığa otele doğru koşmaya başladı.  Bir taraftan da;

 

 – Oh My God! 
William, William help, help… Diye bağırıyordu. 

  
 Bungalovuna ulaşmaya on, on beş
metre kalmıştı ki, Beşparmak dağlarını yalarcasına geçen üç savaş uçağının
alçak uçuşla adanın derinliklerine doğru kaybolduğunu gördü! Başının hemen
üzerinden geçen uçakların çıkardığı ses; adeta yer kabuğunu çatlatmıştı…

 

   Birkaç dakika geçmemişti ki,
ada büyük bir patlama sesiyle sarsılıverdi… Bu esnada Beşparmak dağlarından topların,
patlayan bombaların sesleri geliyor, otel lobisinden görülebildiği kadarıyla
denizden adaya doğru yanaşan savaş gemileri görünüyordu. Çevredeki yerleşim
merkezlerinden de silah sesleri gelmeye başlamış, adanın tamamından keskin
siren sesleri duyuluyordu.

     Evet, Kıbrıs’ta savaş
başlamıştı…

     Otel müdürü, lobide toplanan
uğultulu kalabalığa seslendi:

  – Lütfen telaş etmeyiniz! Ordumuz, adaya
gelme cüretini gösteren bu barbar Türklere gereken dersi verecek, onlara gününü
gösterecektir. Şimdi lütfen beni takip ediniz, bizler için en emniyetli yer
otelimizin şarap mahzenidir. Haydi, oraya gidiyoruz…

 

    Kalabalık bir anda buz kesmiş, gürültülü
ortam ölüm sessizliğine bürünmüştü! Otel müdürü önde, İngiliz misafirleri
arkasında hızlı adımlarla otelin şarap mahzenine indiler.

   Bundan sonrasını tatil hayalleri değil,
savaşın getirdikleri belirleyecekti…

 

   Değerli Okur:

   Bundan 47 yıl önce 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs
Adasında yaşanan savaşı, savaşta geçen çok çarpıcı olayları kaleme almış
olduğum ‘’O GECE’’ isimli kitabımdan
alıntı yaparak anlattığım
yukarıdaki
olaylar
; aslında 38 yıldan bugüne adada yaşayan KKTC devletinin kuruluşuna
giden yolda yaşananlardan sadece birkaçıdır.

   Tarihe iz bırakan gerçekler, hiçbir zaman
unutulmayacaktır.

104 Emekli Amiralin Bildirisi ve Mağduriyet Devşirme

Bu
fırsatı kaçırmayacaklarını zaten biliyorduk. Her şeyi denediler yine de oylar
düşmeye devam ediyor. Tencerelerde et değil, dert kaynıyor ve devleti
yönetenler vatandaşın halini anlamaktan çok uzak. Böyle olunca müjdeler,
paketler fayda etmiyor. Kör nefislerine mâni olup, vatandaşa koydukları
yasaklara kendileri uymadığı için insanlar öfke içinde.

Anket
firmaları on beş gün içinde bile iktidara destek oranlarında ciddi kayıplar
olduğunu
ölçüyor.

104
Emekli Amiral Montrö Sözleşmesine dair görüşlerini açıkladılar ya!

“Oh!” dediler… Can simidi bulmuş gibi oldular.

“Darbe
imasında bulundular, eski Türkiye özleminde olanlar, askeri vesayet isteyenler”
gibi sözlerle “haddinizi bilin!”, “göze alabilene hodri meydan!” gibi ifadelerle
sözde meydan okudular.

Bu
yazı kapsamında bildirinin ve tepkilerin siyaseten kime yarayacağı,
zamanlaması, arka planında hangi güçlerin olduğu
gibi hususlar değil, olayın
hukuki çerçeveden değerlendirmesi yapılacaktır.

Bu
amiraller muvazzaf olsa gösterilen tepkiyi haklı bulur ve tepkileri biz de
gönülden desteklerdik.
Çünkü muvazzaf subayların görüşlerini
rapor sunarak bildirme imkanları ve hatta görevleri vardır.

Ama
emekli amirallerin ellerinde silah yok yani emir ve komutası altında
darbe yapabilecek askeri güçleri yok. Bizim gibi sade vatandaşlar. İsteseler
bile darbe yapamazlar.

********************************

Gece
Yarısı

Yandaş
kanallar
emekli amirallerin bildirisini “darbe imasında
bulunan”
diye verdiler ve saatlerce sözde uzman kişilere yorumlattılar.

Bildiriyi
yayımlayan emekli amiralleri cahillikle, bilgisizlikle, darbeci olmakla,
ihanetle ve akla gelmesi muhal olan sıfatlarla suçladılar. Bu suçlamaları
yapanların açıklanan metni tartışmak yerine, “gece yarısı yayımlandı”,
“grup olarak açıklamaları anlamlı” gibi “darbe bildirisi” niteliği
kazandırma
gayretinde olduklarını gördük.

Sanki
bu ülkede gece yarısı kararnameleriyle alınan Merkez Bankası Başkanları
sebebiyle TL şok değer kaybı yaşamamış gibi.

Sanki atanmış
saray çalışanları gece yarıları muhalefete ayar veren mesajlar paylaşmamışlar
gibi.

Cumhurbaşkanı
Yardımcısından, bakanlara ve saray danışmanlarına kadar,
hepsi
atanmış olan bu memurlar, gece yarıları “seçilmiş siyasileri muhatap
alan” hakaret ifadeleriyle dolu siyasi paylaşımlar yapmamış gibi.

Sanki
Anayasa’da ve kanunlarda “gece yarısı ve toplu olarak bildiri yayımlanamaz”
diye bir hüküm varmış gibi…

********************************

Tekkedeki
Amiral, Ayasofya İmamı vs

Emekli
amirallerin bildirisine karşı şiddetli tepki gösteren makam sahipleri son
günlerde hangi olayları görmezden geldiler, bir bakalım.

Muvazzaf
bir amiralin makam aracıyla bir tarikat mescidine gidip, resmi kıyafetinin
üstüne sarık sarıp namaz kılması konusunda bir tek laf etmediler.

Hem
de şeyhinin önünde el pençe divan duran amiral ve generallerin neler
yapabileceğini 15 Temmuz tecrübesiyle görmelerine rağmen, tekkedeki amirali
görmezden geldiler.

Aynı
kişiler Ayasofya imamının bile uluslararası bir sözleşme hakkında söz
söylemesi
ve siyasilere ayar vermesi konusunda da sustular. Bazıları,
bir devlet memuru olan, İmamın mesajlarını söz ve ifade hürriyeti kapsamında
değerlendirdi.

Aynı
makam sahipleri, zerre kadar “milli irade ve demokrasi” anlayışları olsa, “Anayasa
Mahkemesini kapatalım”
diyen MHP Genel Başkanı Bahçeli için de birkaç söz
söylemeliydi. Kalleşçe saldırılarla dövülen muhalif gazeteciler hakkında
da… Tek kelime etmediler.

Peki,
aynı kişiler emekli amirallerin uzmanı oldukları konuda söz söylemesinden niye rahatsız
oldular?

Kaldı
ki, bildiride ifade edilen konular muhalif kesimde yapılan eleştirilerin
tekrarından ibaret.

********************************

Başsavcılık
Çok Hızlı, Çünkü…

104
Emekli Amiralin bildirisinden saatler sonra Cumhuriyet Başsavcılığı hemen “resen
soruşturma”
açtı.

Başsavcılığın
bu sürati karşısında herkesin gözleri yaşarmıştır, sanıyorum. Savcılarımız
seçimler sırasında terör örgütü liderinin mesajının TV kanallarında canlı
yayınlanması, Osman Öcalan’ın TRT’de yayına çıkarılması
gibi olaylar
hakkında soruşturma açma ihtiyacını duymadılar.

Muhalif
gazetecileri dövenler
, dövülenlerden önce karakollardan serbest
bırakıldı, çoğunun hakkında soruşturma bile açılmadı, haklarında ceza verilen
olmadı.

Başsavcılık
bu defa çok hızlı. Çünkü …

Bu
kısmını içinizden düşünün ve vicdanınıza sorun. Adalete ve yargıya olan güvenin
neden bu kadar aşağılarda kaldığının gerekçelerini zihninizde berraklaştırın.

“Özellikle
siyasi davalarda yargının tarafsız ve bağımsız olmadığına dair iddialar doğru
mu” diye bakın.

Türk
Ceza Kanunu’nda “yargı görevi yapanı hukuka aykırı olarak etkilemek
amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak”
suç olarak
düzenlenmiştir.

Bunlar
galiba her vatandaş için geçerli değil. Bakın yandaş kanallara ve sosyal
medyaya, hepsi de “bu amiraller suçludur, cezalandırılsın” deme yarışında.

CB
İletişim Başkanı (Propaganda Başkanı) da “sadece imzacılar değil,
cesaretlendirenler de hukuk önünde hesap verecek”
diyerek yargıya yol
gösterdi.

****

Bu
emekli amiraller belki de hiç istemedikleri siyasi sonuçlara sebep
olacaklar. Ama nihayet hayatlarını verdikleri ve en iyi bildikleri bir milli
konuda
bildiri yazmışlar. Türkiye için hayati önemde gördükleri bir konuda
kamuoyu oluşturmak suretiyle ilgililerin dikkatini çekmek istemiş olabilirler.

Bildiride
“Türkiye’nin bekasında önemli bir yer tutan Montrö Sözleşmesinin
tartışma konusu yapılmasına, masaya gelmesine neden olabilecek her türlü söylem
ve eylemden kaçınılması gerektiği” vurgulanmış. “Atatürk’ün çizdiği
çağdaş rotadan uzaklaşmış gösterme çabaları”
kınanmış.

Bunları
muhalefet de dile getiriyor ama galiba yeterli görmemişler.

T.C.
Anayasası
Madde 26’ya göre, “Herkes,
düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya
toplu olarak
açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Emekli
amiraller de bu anayasal haklarını kullanmışlar.

Ben
de Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Ersan Şen gibi düşünüyorum: T.C. kanunlarına
göre, içeriğinde suç teşkil eden bir ifade bulunmayan bir mesajla bu hakkını
kullandı diye imzacıları yargılama imkânı bulunmamaktadır. Yapılan tartışmalar
hukuki değil siyasidir.

Ey İman Edenler! İman Ediniz (6)

     “İbrahim de bir
zaman: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster?‘ demişti. (Allah):
‘İnanmadın mı?’ dedi. (İbrahim): ‘Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun
diye (görmek istiyorum)’ dedi.“ (Bakara: 260)

X

     Hani bir zamanlar
Hz. İbrahim, imanında derinleşmek için demişti ki:

     “Rabbim bana
göster.”

     “Ey Rabbim!
Ölüleri nasıl diriltiyorsun? Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster.”

     Allah buyurdu:
“Yoksa, inanmadın mı? Buna inanmıyor musun? İnancın yok mu?”

     İbrahim şöyle
cevap vermiş ve demişti ki:

     “Hayır öyle değil!

     “Evet ya Rabbi!
İnandım. Ve elbette inanıyorum. Lâkin bunu isteyişimin sebebi, basîretimin ve
kalbimin sükûnetinin huzur bulması ve yatışmasının artması, kalbimde şüphe
kalmaması, kalbimin mutmain / tatmin olması ve bu gibi maksatlar için,
göstermeni istiyorum. 

     “Kalbim huzur
bulsun / yatışsın diye, sırf kalbim kuvvet bulsun, iyice kanaat getirip,
gözümle de görerek, aklım yatışsın / yatışması için, bunu istedim ve istiyorum.

     “Yoksa, elbette
inanıyorum, fakat mes’elenin keyfiyetini / nasıllığını tafsilâtıyla / geniş bir
şekilde göreyim de kalbim, tam tatmin olsun diye görmek istiyorum.” diye cevap
/ yanıt verdi.

X

     Hz. İbrahim bir
gün, kuşların üşüştükleri bir hayvan cesedi gördü. Bu manzara onu düşündürdü.

     Allah’ın ölüleri
nasıl dirilteceğini zihnen sorguladı.  

     Elbette Hz.
İbrahim Allah’ın tüm canlıları diriltebileceğini biliyor ve buna inancı tamdı.
Fakat bu işin nasıl yapılacağını, Allah’ın kendisine müşahhas ve somut olarak
göstermesini istemişti.

     Bununla
insanların; içlerinde şüpheler taşıyabileceklerini; bunlardan kurtulmak için,
aklın yanında, müspet delillere de başvurması gerektiğini, yani mücerret /
soyut inancın; müşahhas / somut delillerle de takviye edilmesi icap ettiğine,
bizlerin dikkatini çekmek istemiştir.

     Çünkü etrafımız
sayısız delil ve kanıtlarla doludur. Yeter ki bakmasını bilelim, demek
istemiştir.

     Allah şüphesiz,
Hz. İbrahim’in yüksek bir iman sahibi olduğunu biliyordu. Bununla beraber onun
imanını sorgulaması; onun soruş maksadını kulların bilmesi içindi.

     Yoksa dediğimiz
gibi Hz. İbrahim büyük resullerden biriydi. Fakat yine de marifet kapasitesini
arttırmak, tam bir kemale / olgunluğa erişmek emelindeydi. 

     Hz. İbrahim’in
Allah’tan diriltmeyi kendisine göstermesini istemesi; gözüyle de dirilme
olayını bizzat görmek isteyişinden ileri geliyordu.

     Çünkü Hz. İbrahim:
“Diriltmenin keyfiyeti (nasıllığı) hakkında, şühûdî / görünecek bir bilgi de
edinmek istemişti.”

     Yoksa Hz.
İbrahim’in ölülerin dirilişini görme arzusu, bir şüpheden dolayı değildi.

     Kendi şahsında
insanların; inançlarını görür seviyesine çıkarmalarını, hattâ daha da ileri
götürerek hakka’l-yakîn / gerçeği yaşamak mertebesine yükseltme arzuları içinde
olmalarını hatırlatıyordu.

   Hz. İbrahim’in
“Rabbim! Bana göster, ölüleri nasıl diriltiyorsun?” (Bakara: 260) diye
sormasından anlıyoruz ki:

     İman; “İman
ettik.” sözünden ve bunun ikrarından / açıktan söylenmesinden ibaret değildir.

     İman ağaç ise,
amel / imanın gereği olan fiil / eylem, iş ve oluştur. Yani imanın
meyveleridir.

     Meyvesiz ağaç er
geç kesileceği gibi, amelsiz / eylemsiz imanın varlığını sürdürmesi de, her an
inkıtaa / kesintiye uğrayabilir.

     İman esasları
birbirinin varlığını gerektirir. Tıpkı binanın beton ayaklarının birinin bile,
sağlamlığına halel geldiği / bozulduğu vakit; diğer ayaklarının binayı ayakta
tutmaya yetmeyeceği gibi.

     Öyleyse iman
binamızı her yönüyle sağlam tutmaya çalışalım. Taklitten tahkike geçirelim.

7 Nisan Dünya Sağlık Günü

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet
gibi,

               Olmaya
devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi..
Kanuni
Sultan Süleyman
 

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Anayasası’nın yürürlüğe girdiği “7 Nisan
günü, tüm dünyada
Birleşmiş
Milletler kararı ile 1945 yılından itibaren; “7 Nisan Dünya Sağlık Günü” olarak kutlanmaktadır.


Sağlık; Ruhen,
bedenen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır.
Sağlık, insan yaşamı üzerinde etkili olan en
önemli kavramların başında gelir. İnsan, sağlık dışındaki tüm imkânlara sahip
olsa dahi, bunları kullanabilmek için sağlığa ihtiyaç duyar.

Sağlık, kaybedildikten sonra değeri anlaşılan bir
kavramdır.
Tüm dünya bireyleri,  nerede olursa
olsun kaliteli sağlıklı bir yaşam hakkına sahiptir.

Dünya
sağlık günü,
korona virüs” salgını nedeni ile bir süredir buruk kutlanmaktadır. Hepimiz,
k
orona virüs nedeniyle; sağlığın kıymetini, sağlıklı kalmak için
uymamız gereken kuralların ne kadar önemli olduğunu, sağlık çalışanlarının
değerini çok daha iyi anladık.


Bu sağlık
ordusu, hayatlarını hiçe sayarak, ailelerini, çocuklarını ihmal ederek özveriyle
bizleri tedavi etmeye, kurtarmaya çalıştılar. Kar soğuk demeden, en ücra
köylere ulaşabilmek için yaya yürüdüler, üşüdüler, yoruldular, hayatlarını riske
attılar. Evlerine gitmediler, tatile çıkmadılar, sevdiklerinden uzak kaldılar.
Birilerini kurtarmak azmiyle ölmekten korkmadılar. Denizyıldızlarını kurtarma
çabası içinde, “işte yine bir canı
kurtardık”
sevincini yaşayabilmek adına canlarını hiçe saydılar

.

Doktorundan
hemşiresine ve diğer personeline kadar, tüm sağlık çalışanlarımıza minnettarız.
Onlara, hayatlarımızı kurtardıkları için büyük şükran borçluyuz. Bu uğurda canlarını
kaybedenlere binlerce rahmetler diliyorum. Bu bağlamda sağlık çalışanlarına
karşı saygılı, anlayışlı, değer veren bir tavır içinde olmak, onları rencide
edici her türlü davranış ve söylemlerden uzak durmak vefa borcumuzdur.

Sağlıktan
büyük zenginlik yoktur. Her şey, sağlıkla güzeldir. Sağlıklı yaşayan, sağlıklı
yaşlanır. Hayallerimiz, hedeflerimiz, hayatta bizi ayakta tutan her ne varsa
hepsinin ana kaynağı sağlıktır. Toplumun sağlığı, bireylerin sağlıklı olmasıyla
mümkündür. Mutlu bireyler ve toplumlar olmamız için gereken ilk şart sağlıklı
olmaktır.

 

Sağlıklı olmada;
bilinçli beslenme, temizlik, egzersiz, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak,
temiz hava, yaşama sevinci ve stressiz hayat, zararlı ortamlardan uzak durmak vb.
önlemler çok önemlidir.
Sağlığın kıymeti, onu kaybettikten sonra daha
iyi anlaşılmaktadır. Çekilen sıkıntılar bizi ve sevdiklerimizi mutsuz etmekte,
bazen telafisi imkânsız zararlara, acılara neden olmaktadır.


Bizim ve sevdiklerimizin mutluluğu, sağlıklı
olmamıza bağlıdır. Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur. Vücudumuz sağlıklı
olduğunda, beynimiz de sağlıklı çalışmaktadır. Gençken yaptığımız her yatırım bize
sağlıklı bir yaşlılık getirir. Hastalıklara yakalanma riskimiz azalır. Daha
uzun ve huzurlu bir yaşam sürme ihtimalimiz artar.  Bu da mutlu bir yaşlılık demektir. Sağlıksız
uzun bir ömür, acı hüzün ve ıstırap demektir.


Vücudumuz bizim kafesimizdir. Biz bu kafesin
içinde yaşamak zorundayız. Bu yüzden onu en iyi şekilde beslemeli, en iyi
önlemleri almalı, en güzel şekilde korumalıyız. Böyle davrandığımızda vücudumuz
bize büyük bir mutluluk bahşederek teşekkür edecektir. Hayat, bizlere çok
değerli bir hediyedir. Kendimize sık sık hatırlatmamız gereken en önemli şey
budur.

Sağlıklı ve sevgiyle kalın.

                                           

AK Parti’yi Arkadan Hançerleyenler

0

Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nün 23.03.2021 tarih ve 1178470 sayılı Bakanlık
onayı ile ülke genelinde koro ve topluluklarda birleştirme ve isim değiştirme
bahanesiyle “Türk” kelimesi koro isimlerinden kaldırılmış
bulunmaktadır.

Bundan
sonra “Türk Halk Müziği Korosu, Türk Sanat Müziği” denilmeyecek, diyenlerin
diline herhalde acı biber sürülecektir.

         Daha “Andımız” tartışması nihayete ermeden, neden
“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” demeyi kaldırdığımız izah edilememişken
ve
durup dururken bu nereden çıktı? Bir taraftan MHP’yi tahrik etmek, diğer
taraftan Türk kimliği ile alakalı olarak herhangi bir problem varmış gibi bir
algı oluşturmak. Böyle netameli bir kararı Kültür ve Turizm Bakanı nasıl
imzalayabiliyor?

Türk
halkından %50 den fazla oy almış bir parti sayesinde, atanmış bakan olarak,
koltuğunda hasbelkader oturan Mehmet Nuri Ersoy’un Türklük ile alakalı bir
sıkıntısı mı var yoksa?

Bakan
Bey şunu iyi bilsinler ki, ben halis muhlis Türkoğlu Türk’üm. Türk
olmaktan da daima şeref duyarım, gurur duyarım. Zira ta ilkokula başladığım
tarihten itibaren, yıllarca “Ne Mutlu
Türk’üm Diyene”
diye bangır bangır bağırdım. Bu sebeple “cinsim, özüm
Türk”
olduğu gibi ayrıca Türklük ruhuma da işlemiş bulunmaktadır. Bu Türklük
ruhunu
ben ölmeden oradan kimse söküp atamaz.

Kısaca
ifade etmek icap ederse, Ziya Gökalp’in deyişi ile “Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim.” Ayrıca Kayı Boyundan gelme, Türkoğlu Türküm ben. 1970’li yıllarda
Milliyetçi ve Muhafazakâr Gençliğin meydanlarda slogan olarak kullandığı “Hıra Dağı kadar Müslüman, Tanrı Dağı kadar
Türk’üm”
ifadesini canı gönülden benimseyenlerden birisiyim ben. Bu
memleketin insanlarının kahir ekseriyetininde benim gibi düşünmekte olduğu
hususu da izahtan varestedir.

Mehmet
Nuri Ersoy’un o koltukta oturmasında benim verdiğim oyun bir rolü varsa ki,
olduğuna inanıyorum, bu sebeple ben hakkımı hiçbir zaman helal etmiyorum.

Birde
şu hususu merak ediyorum: Şair Mehmet Emin Yurdakul “Cenge Giderken” isimli şiirinde,

“Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur
/ Sinem özüm ateş ile doludur”
diye haykırmaktadır. Bakan Bey acaba buradaki “Ben bir Türk’üm” ifadesini değiştirebilecek
mi?

          Bu cümleden olarak, üzülerek
ifade edeyim ki, muhalefet partilerinin Değerli Başkanımız Recep Tayyip
Erdoğan’a yapamadıklarını, Erdoğan sayesinde koltuklarında oturanlar pervasızca
yapmaktadır
.

         AK PARTİ Lideri, Başkan Tayyip Erdoğan’ın kılı kırk yaran
hassasiyeti ve dikkati maalesef ki, bazı kademelerde gerekli karşılığı
bulamamaktadır. Bu durumda helal rızkının peşinde koşan, ticaret yapıp helalinden
kazanan, sabah evinden rızkı için çıkıp, ücreti karşılığında çalışan ve evine
huzuruyla geri dönen milyonlarca insanın hayalleri karşısında böyle küçük
hadiseler can sıkıcı bir durum arz etmektedir. Fakat bunlarla mücadele etmek,
en başta partili Milletvekilleri olmak
üzere, samimi AK PARTİ’lilerin en önde
gelen vazifelerinden birisi olmalıdır.

*********

            Yozlaşma Alametleri

Şatafat, haksız kazanç, rant dağıtma,
kolay yoldan zenginleşme, her iktidara gelen partinin en büyük imtihan vesilesidir.
Bu
itibarla, iktidar olan partiler bu ve buna benzer problemler ile alakalı hususlarda
yaptıkları mücadelede ne kadar başarılı olurlarsa, halkın teveccühüne de o
kadar çok mazhar olurlar. Bunu yapamayan siyasi partiler ise hiçbir zaman seçmenden
kâfi derece de itibar göremezler.

Nitekim
yılların ana muhalefet partisi, hiçbir zaman oyunu artıramamaktadır ve 20
yıldır girmiş olduğu bütün seçimleri de kaybetmiştir. Bu partinin hataları ve
halkla bütünleşmesine mâni olan problemleri AK PARTİ’yi rehavete sürüklememeli;
teşkilat mensuplarının ve yöneticilerin yozlaşması ve partinin içeriden
çürümesine gerekçe olmamalıdır.

Abdurrahman
Dilipak
’ın AK PARTİ’nin sosyolojik tabanı hakkında yaptığı
tespitlere kulak vermeliyiz. “Fuhuş, uyuşturucu, marka ve lüks tutkusu derken,
bizim ‘modern muhafazakârların’ geldiği nokta, dudaklarınızı uçuklatacak
hale geldi”
diyerek yazdığı rezaletler içimizi yakıyor. “Siyasilerimiz,
bürokrasimiz, ahlak zafiyeti içinde”
tespiti keşke yalan olsa.

“Kimileri
Lale Devri sosyetesinin yaptıklarını Osmanlı zannediyor, kimileri mevlitleri
bile party’lere dönüştürüyor. Artık ilahiyatlarda bile namaz kılanlar yüzde 50.
İnandığımız gibi yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanmaya başladık.”

Dilipak,
Muhafazakâr camiadaki bu yozlaşmanın temelindeki gerçeğe dikkat çekiyor: “Haram
para, cüzdanda durduğu gibi durmuyor.
Bu işlerin içinde siyasilerin, bürokratların
yakınları var. Bunlar biliniyor” diyor.

         Tıpkı Kürşat Ayvatoğlu rezaleti gibi. Daha 20 yaşında
iken, üstelik tahsil durumu da müsait olmadığı halde, Kastamonu Belediyesine
kapağı atıp bir süre orada çalıştıktan sonra, AK PARTİ Genel Merkezinde
çalışmaya başlaması bir talihsizliktir. Zira buralarda çalışırken kısa sürede
zengin olmuş, 7 yılda şirket sahibi olmak suretiyle, milyonluk lüks arabaların
alım ve satımını yapmaya başlamıştır.

Bu
haram paralar nasıl bir mekanizmanın parçası olarak kazanılmıştır? Bu haram
paralarla yaşadığı sefih hayata rağmen bu şahsa referans olanlar kimlerdir?  açıklığa kavuşturulmalıdır.

Kürşat
Ayvatoğlu, “Daha fazla nüfuz sahibi
olma, olduğundan faklı görünme çabasıyla gücün yanında görünme, Hükümetteki,
güçlü insanlar ile fotoğraf vererek kendime yeni kapılar açmak düşüncesi ile AK
PARTİ’ye kapağı attım”
diyor.

Bu
yozlaşmış mekanizma nerede varsa derhal ıslah edilmelidir.

Bu
arada şu hususu da ifade edeyim ki, AK PARTİ’nin rakibi CHP, İYİ Parti veya
başka bir parti değil, AK PARTİ’nin rakibi, partinin içinde olup Başkan Recep
Tayyip Erdoğan’ın yanında olmayan AK PARTİ’lilerdir.

Şimdi
burada insanın aklına iki soru geliyor:

         -AK PARTİ içinde bu ve buna benzer daha kaç kişi vardır?

         -Bu gibi kimselere kimler referans olmaktadır?

         Bu iki sorunun peşine düşüldüğü ve bu işte parmağı olanlar ortaya
çıkarılırsa, AK PARTİ eski hüviyetine ve gücüne kavuşabilir. Aksi takdirde, hem
büyük ölçüde AK PARTİ zarara uğrayacak, hem de AK PARTİ’ye gönül vermiş olan
vatandaşlar hüsrana uğrayacaklardır.

Benden söylemesi.