11.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 413

Değil mi?

Daha önce ki bir yazımda, bana A ve ya B diye iki seçenek
sunulur ve birini tercih etmeğe mecbur bırakılırsam, C derim demiştim.

***

Sizde, “Ülkenizde bir şeyler iyiye gitsin istiyorsanız” size
sunulan seçeneklerden memnun değilseniz, kendinizi kötünün iyisine mecbur hissetmeyin,

Etmeyin ki!

Size dayatılan kişilerden vaz geçilip, sizin tercihlerinize
göre adaylar belirlensin, siz adayları değiştirebilirseniz, o adaylar da
kördüğüm olan siyaseti değiştirebilir!

Siz birini tercih ettikçe, ne yapayım yanlış manlış bu
seferde böyle olsun dedikçe, her şey daha kötü olacak değil!

Oldu.

Olmadı mı?

***

Ha derseniz ki çözüm ne!

Çözüm; tercih etmeyin, oy vermeyin, sandığa gitmeyin,
içinize sinmeyen hiç kimsenin peşinden gitmeyin!

Bir davanız bir ideolojiniz olabilir, olsun da!

Hem oy vermezseniz partinize ihanet etmiş te sayılmazsınız!

Gerçi, ihanet cümlesi buralara neden konu oldu o da ayrı bir
sosyolojik travma konusu!

***

Seçimlere katılma oranı %85 ler’ den %50 lere bir düşsün
bakın bakalım siyasetçiler ve yönetim şekilleri nasıl değişiyor!

Liderleri Anne Babamızdan çok sahiplenir, dinler hatalarında
keramet bulur olduk!

Üf anne yaaa

He baba he…

Dediğiniz oldu mu bilemem ama!

Kimsenin bu cümleleri başkanına, liderine diyebileceğine
ihtimal bile vermem.

Ki liderlerin bazıları anne ve babalarımızdan daha yaşlı!

Daha duygusal!

Daha sabit fikirli!

Daha sinirli!!!!!

***

Ya sevelim, sevmeyelim demiyorum da kutsal değiller ya
yanlış yaptıklarında bari itiraz edebilelim, bu kadar korku nedir !!!

***

Ceketimi assam kazanır diyenlere oy vermeyin diyen liderler
bile kendi adaylarını anahtar listeler ile belirliyor!

Yersen demokrasi.

İtiraz ettiğin parti iktidarsa bölücü- fetöcü!, muhalefet
ise hain olabiliyorsun!

En hafif tabirle, şimdi nefis yapmanın zamanı değil sen
çalış koş oyunu ver sonra konuşuruz der kandırırlar, her zaman olduğu gibi.

***

Ben muhalefetin iktidarın alternatifi değil teminatı olduğunu
düşünüyorum, hem doğruyu söylüyor hem de yanlışı uyguluyorlar!

Eskiden böyle düşünmüyordum ama bence iktidarın böyle
hatalar yapmasının tek nedeni kaybetme ihtimalleri olmaması!

***

Muhalefet partilerinde öyle isimler var ki, muhalefet
milletvekili olmasının tek nedeni bu güne kadar iktidardan teklif alamamış
olmaları!

Misal yarın deseler ki gel Süleyman’ın yerine sen geç, gel
Mehmet’in yerine sen geç koşa koşa gidecek kişilerin simaları gözümün önüne
geldi bile.

***

Biliyorum sizin de geldi değil mi?

Seçildikten sonra yaralı parmağa bant sarmadılar değil mi?

Hiç samimi değiller, değil mi?

***

Yani demem o ki, iktidarın düzelme ihtimali, muhalefete
yanlışlarını kabul ettirme ihtimalinden daha yüksek!

Sizlere çok açık seçik yazıp saygısızlık etmeye niyetim yok!

Parasıyla siyaset yapanların, atraksiyonlu süslü cümlelerle
iktidara göz kırpanların, siyaseti parti parti gezip meslek-hobi-yaşam tarzı
haline getirip ölene kadar da bırakmaya niyeti olmayanların varlığı iktidarın
en büyük teminatı, ben şahsen yüz tane oyum olsa birini onlara vermem, siz de mecbur
değilsiniz.

Siyaset yapmaya da mecbur değilsiniz!

***

Onların peşine gitmezsem canım sıkılır diyorsanız gelin çay
içer türkü söyleriz, belki vatansever gençler için birlikte bir şeyler yaparız,
birilerinin değirmenine bedavaya su taşımayın, o değirmenler dönse bile size
dönmez.

Şebnem Döner, onlar dönmez, değil mi?

Salı günümüz de mübarek olsun inşallah.

Kin Kusmada Camileri Kullanmayınız

Ülkeyi karıştırmak isteyenlerin, kışkırtıcıların hangi
konuları kullandıkları bellidir. Bu tuzaklara düşmemek başta siyasiler olmak
üzere herkesin görevi olmalıdır. Siyasi çıkar mücadelelerinde kırmızıçizgilerimiz
kullanılmamalıdır.


            Bankalar,
şirketler ve topraklarımız yabancıların eline geçerken, ülkenin sorunlarına
yönelmek yerine, Abdülhamit mi, Atatürk mü?, Osmanlı mı, Cumhuriyet mi?, Atatürk
mü, Gazi Mustafa Kemal mi?, Türk kültürü mü, evrensel kültür mü?, Müslüman
mıyız, Türk müyüz? gibi tartışmalar kimseye bir şey kazandırmaz. Bunlar sadece
dikkat dağıtır ve asıl tehlikeleri ve gündem maddelerini örtebilir. Kamuoyunu
yanlış yönlendirebilir. İnsanlarımızı kamplaştırarak sosyal ilişkileri zedeleyebilir;
birlik ve beraberliği dinamitler, kamplaştırmalardan da siyasi çıkar
beklenmemelidir.


            Türk
milletine ve İslam âlemine mensubiyetimiz birbirine rakip değildir. Milli
kimliğimiz, bayrağımız, Kuran-ı Kerim, yüce peygamberimiz, Milli Mücadelenin
muzaffer komutanı ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, milli tarihimizin
bütünlüğü gibi konular kırmızıçizgilerimizdir.


            Osmanlı’ya
hakaret ederek Cumhuriyeti yüceltemez; Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı yoluyla
da Osmanlı’yı yükseltemezsiniz. Dün Osmanlı’nın düşmanları, O’nu Balkanlardan
çözenler; bugün de T.C’nin düşmanlarıdır ve Ortadoğu’dan bizi çözmeye
çalışmaktadırlar.


            Zaman zaman
birileri adeta görevliymiş gibi kırmızıçizgilerimizle uğraşırlar. Çok önemli
bir şey yaptıklarını zanneden bunlar aslında görev verilecek kapasite ve
kalitede de değillerdir. Milli mutabakatların yeterince gelişmemesi kırmızıçizgilerimizi
saldırılarla karşı karşıya bırakır. İslami görüntü altında milli kimlik
dışlanır ve bu yanlış eğilim üstelik İslam’dan da referans almaya çalışır. Geliniz
bazılarımız ortamı müsait bularak Cumhuriyet ve Atatürk ile uğraşmayınız. İlahiyat
profesörlüğü etiketini işportaya düşürmeyiniz. Yunan’ı da sevindirmeyiniz. Sayın
Devlet Bahçeli’nin söylediği gibi bu işin altında FETÖ tipi tertipler
olabileceği gibi Batı’dan esen İslam düşmanlığına hizmet ediciler de olabilir. Gençleri
yüce dinimizden soğutucu, ateizme ve deizme adam kazandırma tezgâhları da
olabilir.


            Atatürk, Türk
Milleti ve TBMM ile beraber manda fikirlerini ve Sevr’i yırtıp atan Milli
Mücadeleyi kazanan, Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyetin kurucusudur. Anadolu’yu
Dar-ül Harb’den kurtarıp Dar-ül İslam yapan liderdir. Atatürk düşmanlığı Türk
düşmanlığıdır. Oysa Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunamaz.


            Gençler
yanlış örneklerin, sapıkların fazla etkisinde kalıp moral bozukluğuna
uğramasınlar. Bu tip utanç örnekleri, teslimiyetçi Damat Ferit’lerin, Atatürk
için ölüm fetvası veren sözde Şeyh-ül İslam ve esir düşmüş Saray mensuplarının
günümüzdeki devamıdırlar.      

Peker- Külünk- Demirören- Erdoğan

Doğan Medya Grubunun Ziraat
Bankası kredisi ile Demirören Grubuna satışının bir kısmını biliyorduk. Şimdi Sedat Peker’den öğrendiklerimizle
beraber olayı özetleyelim:

 

Türkiye’de “merkez
medya” dediğimiz alanın en büyük grubu Doğan
Medya idi. AKP iktidarından sonra, bu grubun
sahibi Aydın Doğan sürekli tehdit
altında çalıştı. Bir yandan büyük vergi
cezaları, diğer taraftan kendisi ve ailesi
fertlerinin hapse atılacağı tehditleriyle
AKP’ye yakın bir yayın politikasına doğru yönlendirildi. Fakat tiraj ve reyting
kaybı yaşamamak için zaman zaman gerçek bir merkez medya gibi davranmak
durumunda kalıyordu.

 

****

AKP yönetimi bu grubu tamamen
ele geçirmek istediği için baskılar artırıldı. Bu kapsamda Hürriyet
Gazetesi, AKP Gençlik kolları tarafından,
basıldı. Bu baskına AKP Milletvekili
Metin Külünk’ün isteğiyle Sedat Peker’in adamları dâhil oldu.

 

Aydın Doğan o kadar korktu ki Kanal
D, CNN Türk, Hürriyet, Posta, DHA, D&R dahil bütün medya grubunu gerçek
değerinin dörtte biri kadar bir fiyatla Demirören Grubuna satmak zorunda kaldı.
(21 Mart 2018)

 

****

Ziraat Bankası tarım ve
hayvancılığı desteklemek üzere kurulmuş bir devlet bankası. Fakat Demirören
Grubuna medya grubu satın alması için 750 milyon dolar kredi verdi. Hem de 2 yıl ödemesiz, 10 yıl vadeli özel bir
krediydi bu. Buna rağmen (şimdi Peker’den öğreniyoruz ki) Demirören
Grubu bu krediyi ve faizlerini
ödememiş. “Çiftçinin ödenmeyen borçları için
traktörlerini haczedip sattıran” Ziraat Bankası Demirören’e bir işlem yapmamış.

 

Kredi, faizleriyle
beraber 1 milyar doları aşıyor. Ziraat
Bankası’nın Türkiye’de mevcut 10 milyon çiftçi ailesine verdiği kredi
toplamı kadar büyük bir meblağ. Bu para
çiftçimize destek amacıyla kullanılsa idi tarım ve hayvancılıkta yaşadığımız
sıkıntıların çoğu çözülmüş, çiftçimiz ekonomik açıdan güçlü bir hale gelmiş
olurdu. Ziraat Bankası da daha sağlam bir mali yapıda olurdu.

 

****

Sedat Peker, Demirören’in medya grubunun “emanetçisi” olduğunu
iddia ediyor. Demirören Medya grubunu da,
Sabah/ A Haber Grubu gibi, gerçekte Serhat ve Berat Albayrak kardeşlerin
yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı ve
kardeşinin yönettiğini iddia ediyor.

 

Bütün bu işleri Albayrak
kardeşlerin kotarması mümkün değil. Bu yüzden Sedat Peker medya
gruplarını emanetçilere emanet eden kişi olarak yukarıları işaret ediyor.

 

****

Sedat Peker’in bahsettiğim iddiaları dehşet verici. “Emanetçilik” konusu bir yana ama diğer iddiaların dayanaksız olduğunu ispatlamak
çok kolay.

 

Bu kadar ağır ithamlar
olduğuna ve bu ithamlara vatandaşların büyük çoğunluğu inandığına göre,
muhataplarının yerinde kim olsa uykularının kaçması gerekir. Her gün uykuları
kaçacağına iddiaların doğru olmadığını belgeleriyle birlikte açıklanması daha
mantıklı değil mi?

 

Metin Külünk Hürriyet baskını
için “Sedat Peker’den adam istemedim, kamera görüntüleri incelensin, olayda
Peker’in adamları yoktu” diyebilir. Ama günler geçti böyle bir açıklama
yapmadı.

 

Ziraat Bankası, “verdiğim
kredinin şu kadar taksiti ödendi” diyebilir. Demirören de “aldığım kredinin şu kadarını ödedim” diye
makbuzlarını gösterebilir. Ama yapılmadı.

 

****

Sedat Peker’in olayın bundan
sonrasına dair yine çok ciddi bir iddiası var.

 

Peker, Demirören’in
Ziraat Bankası’na kredi borcunu ödemesi için
Kemerburgaz Göktürk’te olan büyük bir arazide imar değişikliği ile 1
milyarlık bir rant yaratılacağını anlattı.

 

Böylece iddiasına göre, Demirören
(daha doğrusu O’na bu işi emanet eden) Türkiye’nin en büyük medya grubunun
sahibi olurken, cebinden hiç para çıkmamış olacak.

 

Demokrasilerde medya 4.
Kuvvet olarak anılır. Kuvvetler birliği
içerisine 4. Kuvveti de dahil etmek, bu antidemokratik eylem için hukuka
aykırı ve tasavvuru güç yöntemler
kullanmak ciddi iddialar.

 

Demokrasi tarihimizde
unutulmayacak vakalar bunlar.

 

****************************

Sistem Metin Külünkler Üretiyor

 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
“Sedat Peker bir siyasetçiye her ay 10 bin dolar maaş veriyor” demişti. Soylu açıklamak görevi olduğu halde bu
siyasetçinin kim olduğunu söylemedi. Ancak ipuçlarından bu kişinin AKP eski
milletvekili ve MKYK üyesi Metin Külünk
olduğunu dile getirenler oldu. Metin Külünk “bu kişi ben değilim” diyemedi.

 

Sedat Peker 9. Videosunda “Metin
Külünk’e 10 bin dolar maaş vermediğini, daha fazla paralar verdiğini” anlattı.
Seçim kampanyalarında Külünk’ün arabasına yüklü miktarda paralar koyduğunu
söyledi. Hatta başka milletvekillerine de para verdiğini ima etti.

 

Külünk’ün bir akrabasının
tefeciye olan borcu için Peker’in devreye girmesini istediği iddiası da ilginç.
Bir milletvekilinin hukuki ihtilaf için çözümü “yargı” yerine “mafyadan”
araması demokratik bir ülkede büyük olaydır.

 

Ama olay bundan ibaret değil. Sedat
Peker isminin lekelenmesini istemediği için
devreye girmediğini ve Külünk’ün akrabasının, bugünkü değeri 1,5 milyon TL olan, borcunu kendisinin ödediğini anlattı.

Sedat Peker ile Metin Külünk ilişkisi anlaşılan çok yönlü ve çok
derin. Peker, Hürriyet Gazetesinin
basılması, Eski Milletvekili Feyzi
İşbaşaran’ın karakolda dövdürülmesi olaylarını
Külünk’ün ricasıyla yaptığını itiraf etti.

 

Külünk’ün bu eylemleri kendi iradesiyle yaptırmış olması mümkün
müdür? Bilemiyorum.

Türkiye’de zerre demokrasi
kaldıysa bu olaylar soruşturulur, ilgililer yargılanır.

 

Metin Külünk sadece bu kirli
ilişkilerle anılmayacak. 17/25 Aralık yolsuzluk tapeleri çıktığında
söyledikleri de unutulmazdı: “İnsanların günah işleme özgürlüğüne
müdahale edilmiştir.  17 Aralık operasyonu Allah’ın hududuna
müdahaledir” diyebilmişti.

 

Anlaşılan kendisi “günah
işleme özgürlüğünü” doyasıya yaşamış.

 

Sistem bu gibi adamları
üretiyor ve ödüllendiriyorsa sıkıntı büyük demektir.

Ceza Hukuku Sınav Soruları

0

OLAY-1         : Polis memuru olarak görev yapan A, küçük
ancak son derece işlek bir kuruyemiş dükkânı sahibi olan B’yi tehdit ederek B’ye
ait kuruyemiş dükkânının değerinin yirmide biri kadar bir bedelle kendisine
devrini sağlamıştır. Devir işleminin gerçekleşmesinden sonra A, B’yi tamamen
pasifize etmek için B’nin bir terör örgütü üyesi olduğunu iddia ederek B
hakkında soruşturma başlatılmasını ve bu soruşturma kapsamında da B’nin tutuklanmasını
sağlamıştır. B, 6 ay tutuklu kaldıktan sonra terör örgütüyle bağı olmadığı
anlaşılmış ve tahliye edilmiştir.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : A’nın kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-2         : Jandarma uzman erbaş olarak görev
yapan S, bir organize suç örgütü lideri olan P ile yakın ilişki içerisindedir.
Jandarma tarafından P hakkında bir adli soruşturma başlatılacaktır.
Soruşturmadan haberdar olan S, derhal soruşturmayı P’ye haber verir ve haberi
alan P yurt dışına kaçar. P’nin yurt dışına kaçması sonucu P hakkında
başlatılan soruşturma akamete uğrar.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : S’nin kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-3         : X, bir kamu kurumunda memur olarak
çalışmaktadır ve görev yaptığı kamu kurumunun faaliyetleri kapsamında sürekli
yurt dışına göreve gitmektedir. X’in en fazla faaliyet gösterdiği ülke Ş
ülkesidir. X, görevi gereği fiili bir dokunulmazlığa sahiptir. X, sahip olduğu
bu dokunulmazlığın verdiği güvenle ve tamamen görev yaptığı kurumun imkânlarını
kullanarak kendi nam ve hesabına Ş ülkesine sürekli silah götürmekte bu silahları
Ş ülkesindeki örgütlere satarak gelir elde etmektedir. X, ayrıca Ş ülkesinden
çok ucuza akaryakıt almakta ve bu akaryakıtı kamu görevinin verdiği imkânları
kullanarak tamamen kayıt dışı bir şekilde ülkeye getirmekte ve ülke sınırları
içerisinde satarak gelir elde etmektedir. X’in faaliyetlerinin ortaya
çıkmasıyla birlikte X, görev yaptığı kurum tarafından açığa alınır ve hakkında
hem adli hem de idari soruşturma başlatılır.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : X’in kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-4         : Karayolları Müdürlüğü’nde memur
olarak görev yapan F, kurum tarafından tahsis edilen görev aracıyla mesai
saatleri dışında korsan taksicilik yapmakta ve bu şekilde gelir elde
etmektedir. F, bu görev aracını hafta sonları üçüncü şahıslara kiraya vermekte
ve bu şekilde de ayrıca gelir elde etmektedir.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : F’nin kamu görevlisi olmaması durumunda
suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

 

 

OLAY-5         : L, bir devlet okulunda öğretmenlik
yapmaktadır. L, bir yazılı sınav esnasında Ö adlı öğrenciyi kopya çekerken
yakalar ve derhal bir tutanak tutarak durumu idareye bildirir ve Ö’yü disipline
sevk eder. L’nin görev yaptığı okulun müdürü M ile Ö’nün ailesinin ikili
ilişkileri kuvvetlidir. M, Ö’nün ceza almasının önüne geçmek için L tarafından
tutulan tutanağı imha eder. Ö’nün sınıfından iki öğrenciye de baskı kurarak bu
öğrencilerden Ö’nün kopya çekmediği şeklinde yazılı ifade alır. M’nin bu
eylemlerinden haberdar olan L, M’ye kendisini İlçe Müdürlüğü’ne şikâyet
edeceğini söyler. M, daha önce davranır ve L’nin Ö adlı öğrenci hakkında sahte
tutanak düzenlediği ve Ö’yü haksız olarak disipline sevk ettiği iddiasıyla L’yi
İlçe Müdürlüğü’ne şikâyet eder. M, okulda kendisine yakınlığıyla biline R adlı
öğretmeni de bu iddialarına tanık gösterir. L öğretmen, hakkındaki asılsız
iddia nedeniyle açığa alınır.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : M, L ve R’nin kamu görevlisi
olmamaları durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir
mi?

 

 

            Sınav süresi 90 dakikadır. Soruları,
soru kâğıdındaki sıralamayı esas alarak cevaplamalısınız. En fazla bir adet ek
cevap kâğıdı kullanabilirsiniz.

 

            Başarılar dilerim!

Kadim Türk Yurdu Kafkasya Coğrafyası ile Alâkalı Son Derece Çarpıcı Bilgiler: Doç. Dr. Nazir Ahmedli Açıklıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nde, hâkimiyeti altında bulunan
bölgeler için ‘Tahrir Defterleri’
denilen kayıtlar tutuluyordu. Siz Azerbaycan târihinde ilk defa Güney Kafkasya’da
tutulan bu kayıtlar üzerinde incelemeler yapıyorsunuz.

Röportajımıza, bu
kayıtlara alâkanızın nereden kaynaklandığını sorarak başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Nazir Ahmedli: Tarihde bu tür
belgeler ilk defa İlhanlılar döneminde, büyük Hülakü hükümdarı Gazan Han
tarafından, onun uyguladığı meşhur siyasî ve iktisadî reformlar sırasında
tatbik edildi. Gazan Han’ın memurları her bir köyün girişinde ahalinin ne kadar
vergi ödeyeceyini bildiren levhalar asıyorlardı. Sonradan bu iş Osmanlılar
zamanında, esasen Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından bir sistem haline
(Kanunnâme)  getirildib Devletin bütün
arazisinde tahrir defterleri denilen iki tür – mufassal ve icmal defterleri tutuluyordu.
İcmal defterinde her hangi bir köyün, kasabanın ve ya şehrin verdiği vergi,
mufassal defterde ise köy ve kasaba ahalisinin isimleri kayıt ediliyor, köydeki
bennak ve subayların isimleri yazılıyor, hangi bitkilerin ekildiyi, hangi
vergiden hangi miktarda alındığı gösteriliyordu. Bilindiğine göre, Osmanlılar
iki defa -1578 ve 1723 yıllarında- Safevilerin kuzey bölgelerini feth etmişlerdi.
Bu fetihler kalıcı olunca, 1590 ve 1727 yıllarında bütün arazilerde de Tahrir
defterleri tertib edilmişdi. 2000’li yılların başında bütün defterler
Azerbaycan’da neşr olundu. O belgelerde Azerbaycan tarihine dair çok kiymetli
mâlumatlar yer almaktadır. Safevi devletinin son padişahı Sultan Hüseyin’in
fermanı ile 1722 yılında da ‘Tezkiretül-müluk’ adında bu tür belge tertip
edildi. Rusiya İmparatorluğunda tertip edilen ve ‘Kameral tesvir’ denilen
benzer defterler ilk defa 1772 ve 1774 yıllarında Doğu Belarusyada (Beyaz
Rusya) tatbik edildi. Rusya önceleri Polşa (Polonya) arazisi olan toprakları zapt
etdikden sonra toplayacağı gelirlerin kaynaklarını belirlemek istiyordu.

Çetinoğlu: Sizin incelediğiniz kayıtlar hangi dönemlere ve hangi
bilgelere ait?

Doç. Dr. Ahmedli: Rusya imparatorluğu
19. Yüzyılın başlarında Güney Kafkasyayı işgal etdikden sonra orada da Kameral
defterler tertip ettirdi. Bu kameral defterler adeta 10 senede bir
tekrarlanıyordu. Onlardan birincisi 1806. yılda, sonuncusu ise 1886. yılında
tertiplendi.1831 yılında tertip edilen  Kameral defterler daha mükemmel olmakla 2
kısımdan oluşuyordu: ilk kısımda nüfus isimleri – aile üyeleri ve onların yaşı,
2. kısımda ise nahiye hakkındakı bütün bilgiler yer alıyordu. Burada nahiyenin
coğrafi mevkii, arazisi, hangi çaylar, yollar, dağlar, hangi vergiler ve ne
miktarda olduğu yer alıyordu. Benim incelediim bölgeler çok kadim zamanlardan Türk
toprakları olan Erivan hanlığı, Zengazur kazası, Pembek nahiyasi, şimdi
ise  Ermenistan olarak anılan araziler,
1801 yılında Rusyanın ilhak ettiyi araziler, Derbent şehri, Nahçıvan eyaletidir.
Bu araziler 19. yüzyılın başlarından 1828 senesine kadar işgal olunan Türk
topraklarıdır.

Çetinoğlu: Elde etiğiniz bilgilerden bize neleri aktarabilirsiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Elde
ettiyim en mühüm bilgiler odur ki, işğal zamanı ölenleri, işğalçılara tabi
olmak istemeyip İrana ve Türkiyeye göç edenleri nezere almasak bele, 1831. senede
bu erazilerin eski nüfusunun yüzde 80-e yakını yerli türkler idi. Tükmençay
(1828) ve Edirne  (1829) Antlaşmalarından
sonra ruslar İrandan ve Türkiyeden getirdikleri ermenileri en verimli
topraklarda yerleşdirmekle onların sayısını yüzde 50-nin üzerine çıkartıyorlar
ve get-gede daha da artırıyorlar. Rus bilim adamı N.Şavrov 1911. yılında
yayınladığı bir makalesinde etiraf etmişdi ki, o vakıt Güney Kafkasyada yaşayan
1 milyon 300 bin civarında olan ermeni nüfusunun en az 1 milyonunu buraya biz
ruslar getirmişiz.

Çetinoğlu: Ruslar bu belgelerden nasıl faydalanmışlar, belgelerle
alâkalı olarak neler yapmışlar?

Doç. Dr. Ahmedli: Türkmençay
Antlaşmasının maddelerinden biri o idi ki, İranlı Kaçarlar devleti Erivan ve
Nahçıvan Hanlıklarına ait olan maliyye-vergi senetlerini de Rusya tarafa
vermeli idi. Ruslar 1831. Yılında tertip ettikleri yeni belgelerle Kaçarların
takdim ettikleri belgeleri kıyasladılar. Yani evvelki hökümetin devrinde
toplanan vergilerin eksilmesini istemiyor, aksine, onu nasıl artırmak hakkında
düşünüyorlardı. Bunu etmek içinse yeni araziler hakkında maksimum malumatlar
toplamak, yeni vergi kaynakları bulmak isyorlardı ve bu bakımdan Kameral
defterler onlara yardımçı oldu.

Çetinoğlu: Bu belgeler ‘çok kıymetli’
diyorsunuz. Kıymeti nereden kaynaklanıyor?

Doç. Dr. Ahmedli: Bu belgelerin bizim
için çok kiymetli tarafı bütün erazilerin eski Türk toprakları olduğunu isat
etmesidir. Benim yayınladığım kitablar bir nevi hemin toprakların tapusudur, o
arazilerin türklere mahsus olduğunu isbat eden hükuki belgelerdir. Düşünüyorum
ki, uygun bir zamanda devlet adamlarımız, diplomatlarımız menim
yayınladığımbelgelere dayanarak Azerbaycan Türklerinin haklı davasını yürüte
bilecekler.

Kameral
defterlerde Azerbaycanın ünlü sanat, devlet ve bilim adamları hakkında çok
kiymetli bilgiler yer alıyor. Şimdiye kadar bu maksatla Kameral defterlerden
istifade edilmemiştir. Neşre hazırladığım Zengezur kazasının Kameral defterinde
Azerbaycanın Cümhurbaşkanları olmuş E.Elçibeyin ve H.Aliyevin dedeleri hakkında
bilgiler vardır.

Kameral
defterler diğer bilim alanlarının araştırıcıları için de ilgi çeken
malumatlarla zengindir. Tarihçilerden başka etnograflar, dilçiler, iktisatçılar
ve başkaları bu defteri incelemekle katkıda bulunabilirler.

Nihayet,
ayrı-ayrı bireyler bu belgelerde kendi dedelrini buluyor, şecerelerini tertp
ediyorlar.

Çetinoğlu: Kayıtların bir bakıma nüfus
sayımı özelliği taşıdığı anlaşılıyor. Söz konusu bölgelerde ve o tarihlerde
mesela Azerbaycan’da ve Ermenistan’da nüfusun yüzde kaçı Türk’lerden meydana
geliyordu?

Doç. Dr. Ahmedli: 1387 yılında Bizans
ve İran Ermenistanı kendi aralarında paylaştıktan sonra 1918 yılına kadar Ermenistan
denilen bir devlet yoktu, 1918 de, İngilizlerin yardımı ile Türk topraklarında  ermeniler ilk kes kendi devletlerini ilan
ettiler. Bu toprakardan biri de Erivan Hanlığıdır, işğaldan sonra ruslar Hanlığı
kaldırıp eyalete çevirdiler. Erivan eyaleti üzere türkler nüfusun yüzde 80-ni
oluşturuyordu. Ele nahiyeler vardı ki, ermeniler yalnızca bir kaç aileden
ibaret idi. Mesala, 1828 yılında Gökçe nahiyesinde 999 müslüman, cemi 15 ermeni
ailesi olduğu halda, 1829-1830 yıllarında oraya Kars ve Beyazit Paşalıklarından
1.485 ermeni ailesi getirmiş ve bundan sonra müslümanlar azınlıkta kalmışlardı.
Benim doğduğum Dereleyez nahiyesinde (Nahçıvan Hanlığı) işğaldan evvel 1.001
müslüman, cemi 58 ermeni ailesi yaşıyordu, işğaldan sonra isə oraya İrandan
507, Türkiyeden ise 8 aile yerleştirdiler ve etnik balansı deyiştirdiler.

Çetinoğlu: Şahısların isimleri de defterlerde kayıtlı mı? O
dönemdeki isimlerin günümüzde kullanılıp kullanılmadığını öğrenmek bakımındanen
çok görülen üç-beş isim verebilir misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: O zaman kullanılan
şahıs isimleri ile indikiler arasında büyük bir fark yoktur. Mesala, Erivan
şehrinde 1831. yılındkı isimler arasında şimdi olduğu gibi en çok kullanılan
isimler Muhammed, Ali, Hüseyin, Hasan, İbrahim, İsmail, Mehdi, Rasul, Cafer,
Mustafa, Musa, Oruc gibi dini isimlerle birlikde, şimdiya kadar da kullanılan  Şahbaz, Mahmud, Taştemir, Zaman, Burhan, Balı,
Şaban, Paşa, Kadim ve s. gibi isimler geniş rastlanıyordu. Erivan şehrinde
kadınların isimleri de kayıtlı olduğuna göre, onları da inceleye biliriz.
Mesela, Fatma, Zeyneb, Ummu, Hatice, Hacer, Zübeyda isimleri ile birlikde
Nabat, Hatun, Püste. Sona, Ceyran, Sayalı, Asya, Nergiz, Leyla, Buta, Yasemin,
Müşerref, Azize gibi isimler de geniş r5astlanıyordu. Fikrimce, dilçi bilim
adamlarının bu alanda araştırmalarına ehtiyac vardır.

Çetinoğlu: Günümüze intikal eden eski döneme ait Osmanlı
kayıtlarında kadınların nüfus sayımında dikkate alınmadığı görülüyor. İncelediğiniz
kayıtlarda durum nedir?

Doç. Dr.
Ahmedli: Ruslardan evvelki Kaçarlar döneminde de kadın adları yazılmıyordu, ama
Tahrir defterlerinden farklı olarak erkek çocukların ismini yazıyorlardı, çünki
15 yaşdan itibaren onlar da büyükler gibi vergi veriyorlardı. Nahçıvan
Hanlığında buna “başpulu” deyiliyordu. Bazi Kameral defterlerde ise kadınların
da ismi kayıtlara geçmişdir. Mesala, Erivan ve Nahçıvan şehirlerinde, Dereleyez
nahiyesinde kadınların da adları yazılmıştır və hemin devrin araştırıcıları
için çok kiymetli bilgiler bula biliyoruz.

Çetinoğlu: Kayda geçen şahısların dinleri konusunda bilgi var mı?

Doç. Dr. Ahmedli: Evet, etnik
mensubiyyetden başka, kameral defterlerde bu kayıtlar da yer alıyor. Türlkerin
ve diğer müslümanların Şii veya Sünni mezhebine mansup olduğu,  ermenilerin ise Grigoryan, veya katolik
olduğu da gösterilmiştir. Hem müslüman, hem de Hıristian romanlar vardı. Şii mezhebinde
olanlar Karaçı, sünni mezhebinde olanlar Mütrüf, Hıristiyan romanlar ise ‘Boşa’
olarak isimlendiriliyordu. Kürtler ise şii ve sünni olmaktan başka, bir kısmı
da Ezidi inancında idiler. Burada yerleştirilen Aysorlar ise Provoslav –
Ortodoks dinine geçmeye zorlanıyordu. Bunda muvaffak oldular.  

Çetinoğlu: Merak ettiğim husus şu:
Türkler, Azerbaycan topraklarına milattan önceki asırlardan itibâren gelmeye
başlamış. Selçuklular döneminde bölgede Türk nüfus mutlak ekseriyet hâline
gelmiş. Bilindiği gibi Selçuklular Sünni Müslümandı. Günümüzde Bakü
Azerbaycan’ının büyük bölümü, Tebriz Azerbaycan’ının tamamına yakını Şiî
Müslüman’dır. Bu değişiklik Şah İsmail döneminin mi eseridir? Başka etkenler
var mı?

Doç.Dr.Ahmedli: Düşünüyorum ki, bu
deyişiklik yalnızca Şah İsmail döneminin eseri değildir. Eğer orada Şii mühiti  olmasaydı, Şah İsmail bunu başaramazdı. Yani
eksini düşünürsek, böyle alınır ki, Şah İsmail Şünnilerin bir yarısının yardımı
ile geride kalan yarısını katl ederek Şii yapmış, sonra da hemen Şiileri yanına
alarak ona yardım eden Sünnileri Şii yapmıştır. Dikkate almak lazım ki, Safevi
devletinin kurucuları aslında, Anadolu Türkleridir. Bu olayı büyük Türk
tarihçisi Faruk Sümer böyle deyerlendirmişti ki, Safevi devletinin başı
Erdebilde, gövdesi ise Anadoluda idi. Osmanlıda 15. Yüzyıldan başlayarak
devşirmelere üstünlük verildi ve devletin kurucusu olan Anadolu Türkmenleri
dışlandı, kötü duruma düştüler. Ona göre Şah İsmail ortaya çıkınca Safevi devletini
kendilerine daha yakın bilip onun yanına toplaştılar ve İranda büyük bir Türk
devleti yarattılar. Bilindiyi gibi, Şiiliyin yayılması İsmayılın dedelerinden
başlar. Hatta denilir ki, onun 13. Yüzyılda yaşamış ulu dedesi Şeyh Safiaddin
Sünni olmuştur. Safevi devleti kurulduktan sonra ise Şiilik bu devleti ayakta
tutan esas etken olmuştur. Safevi devletinin kurucusu olan Türklerden
zaman-zaman Osmanıya geri dönenler de olmuştu. Bunun önlemek ve devletin
bütünlüyünü sağlamak için Şiilikden bir ideoloji silah gibi kullanılmağa
başlandı ki, onların Osmanlıya geden yolu kapansın ve Safevi devletini
kendilerine daha yakın,daha doğma bilip karşı cepheye geçmesinler. Halbuki, Şah
İmailin anne dedesi Asğkoyinlu hekemdsrı Uzun Hasan Sünni mazhebinde idi.

Şah İsmail
1509 yılında Şirvan şahlığını feth etti, babasının katili Şirvanşah Farruh
Yasarı öldürdü, ama Şirvan’ı Şii mezhebine geçmeye zorlamadı. Aynen Şeki
eyaleti de Sünni olarak kaldı. Denilir ki, Şah İsmail hatta kızını Şirvanşahlarla
evlendirmişdi.

Şurasını da
mutlaka demek gerktir ki, Osmanlı-Safevi savaşları mezheb düşmanlığından
kaynaklanmıyordu, eğer bele olsaydı o zaman Osmanlılar Uzun Hasanla, yahut
Karamanlılarla neden savaşıyorlardı? Mesele budur ki, o zaman dünyanın 1 numarası
olan Osmanlı devleti kendi yanıbaşında tehlike oluşturan diğer bir supergücün yaranmasına
ve gettikce gücünü artırarak ona tehlike oluşturmasına haklı olarak seyirci kalamazdı.
Yüzyıllar boyunca süren Osmanlı-Safevi savaşlarının asıl nedeni de budur, Şii-Sünni
mezhep düşmanlığı asıl nedenin görünen tarafı, daha çok behane idi. Sonuçta her
ikisi zayıfladı ve egemenliyi yeni yaranan supergüce, Rusyaya kapdırdılar ve
maalesef bugünkü duruma geldik. Güney Kafkasyayı, Türkiyenin doğu eyaletlerini
işğal eden Rusya Ermenistan devletini yaratarak, 1988 yılında sonuncu Türkü de
vatanlarından kovdular.

Çetinoğlu: Ermenilerin, Rus işgalinden
önce Katolik oldukları, sonradan ve baskılar neticesinde Ortodoksluğa
geçtikleri bilgisine bâzı kayıtlarda rastlanıyor. Sizin tespitleriniz nasıl?

Doç. Dr. Ahmedli: Bu tür bilgiler doğru
deyildir. 1828 işğalından 3 yıl sonra tertib edilen Kameral defter kayıtlarında
Ermenilerin büyük çoğunlukla hristianlığın Grigoryan mezhebinde olduğu
gözükmektedir. Az bir kısmı ise, belki yüzde 1 civarında katolok idiler. Ola
bilsin ki, hemen katolikler Grigoryan olmuşlardır. Tarihde başka bir faktör
mevcuttur. Kuzey Azerbaycanın arazisinde, Hilafet dönemine kadar Albaniya adlı
devlet olmuştur ve Azerbaycan onun varisi sayılır. Arab işğalından sonra ahali
Müslümanlığı kabul etti, ama onun bir kısmı Hristianlıkta kaldı. 1836 yılına
kadar onların Alban (Ağvan) kilisesi mevcut idi ve Ermeni Pastrikliyinden ayrı
idi. 1836. yılında onun varlığına son koyuldu ve Grigoryanlaştırıldı.
Azerbaycan bilim adamlarının kanaatına göre, bütün ahali Ermeni deyildi, Eçmiadzin
Patrikliyine birleşdirilenden sonra onları da baskı altında Ermenileşdirdiler.
Kanaate göre Yukarı Karabağın şimdiki Ermeni ahalisinin hepsi alban ahalidir.

Çetinoğlu:İncelediğiniz belgeler Türk topraklarının tapu
senetleridir. Karşılaştığınız önemli hususlardan bahsedebilir misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Şunu diyebilirim ki,
şimdi Ermenistan Cümhuriyyeti olarak adlandırılan bir devlet tamamaen işğal
olunmuş Türk topraklarının yerinde yaratılmışdır. Bu siyasetin esası ise  Rus Çarı Büyük Pyetro tarafından koyulmuşdur.
1722. Yılında Bakünü, Kubanı, Derbenti, Şamahını ve Hazaryanı arazileri tutan
Pyetro general Matyuşkine talimat göndermişdi ki, yeni arazilərin idare
edilmesini kolaylaştırmak ve bir daha kayb etmemek için yerli Müslüman nüfusu
azaltıb hristianları, hüsusen de ermenileri oralarda yerleştirin. Asiyanın
İsgenderi adlandırılan Nadir Afşar  işğal
edilmiş Safevi topraklarını 1735 ylında ruslardan da geri aldı, 1736 da kendini
şah ilan etdi. Fakat 1747 de sui-kasta kurban gittiyinde, ülke Hanlıklara
parçalandı ve tenezzül etti, sonra diğer büyük Türk hükümdarı Ağa Mumammed Şah Kaçar
yeniden dövletin bütünlüyünü sağladı, maalesef, sui-kastçılar 1797.yılda Karabağ
Hanlığının merkezi olan Şuşada onu da öldürdüler (elde edilen yeni belgeler
sui-kastın teşkilatçısının ruslar olduğuna işaret ediyor) ve tecavüzkar Rusya
imparatorluğu fırsattan yararlanarak Güney Kafkasyadakı 18 Hanlığı işğal ve
ilhak etti, sonra ermenileri bu erazilere getirib onlara devlet kurdu.
Nihayetinde Azerbaycan türklerni min yıllarla yaşadıkları topraklardan
kovdular. Bu, Tarihin bize anlattığı acı hakikatlardır. Hemin senetlerde
karşılaştığın başlıca hüsüslar da bunlardır.

Çetinoğlu: İncelediğiniz belgeler aynı zamanda Azerbaycan’ın sanat
târihi ile alakalı mâlûmatı ortaya çıkarıyordur. Onlardan da bahseder misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: İncelediğim Kameral
defterlerin çok kiymetli taraflarından biri de odur ki, orada Azerbaycanın 19.
Yüzyılda doğmuş ve yaşamış bir çok ünlü sanat adamları kayıt altına
alınmışlardır. İster Azerbaycan Devlet Tarih Arşivindeki, isterse de çoğu
Ermenistan Ulusal Arşivinde olan Kameral defterler şimdiya kadar araşdırmacıların
dikkatından uzakta kalmış bulunuyorlardı. Ben onları inceleyince ortaya hayret
doğuran yeni malumatlar çıktı. Belli oldu ki, şimdiye kadar bizim dünyaca ünlü
sanatkârımız Âşık Aleskerin yaşı 31 yıl, onun Ustası Âşık Ali’nin yaşı 34 yıl,
hatta 1941 yılında ölmüş Âşık Hüseyin Bozalganlı’nın yaşı 13 yıl büyütülmüş, eski
tarihleri esas götürülürek onlar için anma toplantıları yapılmıştır. 6 sanatçıyı
kapsayan va sayın Hocamız Yavuz Bülent Bâkiler Bey’in hakkında makale yazdığı ‘Hakk Nahakk Seçiler Hakk Divanında’
isimli ilk kitabım 2017 yılında basıldı ve Azerbaycanda büyük ses getirdi,
akademisyenleri hayrete düşürdü. 2019 da basılan ‘Azerbaycan Âşıkları ve El
Şairleri’ isimli ikinci  kitabımda ise 17
sanatkârımız yer almış bulunuyor. Hali -hazırda bu alandakı araşdırmalarım
devam ediyor ve yeni-yeni isimlerin hayat tarihçesini düzeltiyorum. Yeni doğum tarihinden
o da belli oldu ki, Âşık Aleskerin hayat hikayesi de doğru yazılmamıştır,
mesala onun emmisi Allahverdi’yi Aleskerin dedesi gibi sunuyorlardı.

Bele
şahıslardan biri de ünlü yazarımız Celil Mehmetkuluzadedir. Onun evvelce 1866
da, sonra ise 1869 da doğduğunu yazıyorlardı. Nahçıvan şehri üzre tertip
edilmiş Kameral defterlerden onun 1868 de doğduğunu, babasını ve dedesinin
doğum tarihlerini, hem de dedesinin dedesi olan şahısın ismini tespit ettim.
Şimdiya kadar onun ismi bilinmiyordu.

Çetinoğlu: Azerbaycan’da Molla
Nasreddin isimli bir dergi yayımlandığına göre, Bizim Akşehirli Nasreddin Hoca
Azerbaycan’da da biliniyor.  Hatta
Azerbaycan’da bir dostum, Nasreddin Hoca’nın Şeki şehrinden olduğunu iddia
ediyordu. Tahmin ederim bu konu ile de ilgileniyorsunuzdur, Anlatacaklarınız
vardır. Lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Azerbaycanın Şeki
ilçesininin ve onun merkezi Şeki şehrinin ahalisi hazırcevab, yumor, şaka hissi
güçlü olan insanlardır. Çağdaş Azerbaycanın ve Türk dünyasının en ünlü
şairlerinden olan Bahtiyar Vahabzade, Azerbaycanın en böyük mütefekkiri sayılan
Mirze Fefeli Ahundov Şeki’de doğdular, Azerbaycan medeniyyetine, edebiyyatına
büyük katkılarda bulundular. 1918 yılında kurulan, Doğuda ilk Cümhuriyyet olan
Azerbaycan Halk Cümhuriyeti’nin ilk Başbakanı Feteli Han Hoylu da Şekide doğdu.
M. F. Ahundov Azerbaycan dramaturjisinin temelini koyan kişidir. Azerbaycanın
kendi Hoca Nasreddini de Şekiye aittir, bu şahıs ‘Hacı Dayı’ adı ile bilinir. Ama
bizim bilim adamlarının ve benim fikrimce, Nasreddin Hoca Şeki’de ve Azerbaycan’ın
her hangi bölgesinde doğmadı. Demek gerektir ki, Nasreddin Hoca Türkiye’den çok
uzaklarda da meşhurlaşdı ve başkalarının da onu kendinden hesap etmesi
tabiidir. 1980’lerde elime bir kitap geçti. İsmi “Yirmi dört Nasreddin” idi.
Burada 24 mühtelif halklarda mevcut olan Nasreddin Hoca hikâyeleri – fkraları
toplanmıştı. Yine her vakıt Özbekistanda “Nasreddin Hoca” adında bedii film yapıldı
ve Azerbaycan’ın ünlü komedisyeni Başir Safaroğlu baş oyuncu, yani Nasraddin
Hoca rolüne çekildi. Yani Özbekler de Hoca’yı kendilerinden biliyorlar. Geçen
yüzyılın başlarında, 1906 senesinde Azerbaycanın çok ünlü yazarı Celil
Mehmetkuluzade Tiflisde “Molla Nasreddin” adında, bütün Doğuda meşhur olan mizah
dergisini basdı ve sonradan onun kendisini de Molla Nasreddin adlandırdılar. Orasını
da mutlak demem lazım ki, Azerbaycan’daki Molla Nasreddinin Emir Teymurla
ilişgili bir çok hikâyetleri mövcut olduğu halde, Osmanlı muhiti ile alakalı
hikayetlerine bizde rastlanmaz.

Nihayet,
Azerbaycanda Molla Nasreddinin ismi dergiye göre bilinmedi, tam eksine, onun
fıkraları Azerbaycanda çok meşhur olduğuna göre Celil Mehmetkukuluzade
dergisine onun ismini verdi ki, okuyucu toplaya bilsin.

Çetinoğlu: Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için ve de verdiğiniz
bilgiler için çok teşekkür ederim. Hoş baht olunuz. 

Doç. Dr. Ahmedli: Ben teşekkür
ederim, Hocam.

 

 

Nazir AHMEDLİ

1961 yılında Dereleyez’de (indiki
Ermenistan) doğdu.

1984 yılında Nahçıvan Devlet
Universitesinin kimya-biologiya fakültesinden mezun oldu.

1990 yılında Azerbaycan Bilmler
Akademisinde (AMEA) kimyadan Doktora tezi savundu.

Gazeteçiliye 1992 de “Millet” gazetesinde
başladı. 1996-1998 yıllarında gazetenin Genel Yayın yönetmeni oldu.

2001 yılından Atatürk Merkezinde
Uluslararası Bölüm başkanıdır.

“Milli
Meclisden Etüdler” isimli ilk kitabı 1996 yılında basıldı. “Bis sözü seçtik”
(1997), “Mustafa Kamal Atatürk” (2002), “Etnik dinler ve dünya dinleri” (2003),
“Dereleyez mahalının Kameral tesviri” (2016),“Hakk Nahakk seçiler Hakk
Divanında” (2017), “Göyçe mahalının Kameral tesviri” (2017), “İrevan şeherinin
Kameral tesviri” (2018), “Dereleyezli Ustad Aşık Celil” (2018), “Azerbaycan
Aşıkları ve El Şairleri Arşiv belgelerinde” (2019), “Hz.Süleymanın kelamları” (2019)
kitaplarının, ümumen 18 kitabın müellifidir.

“Mustafa Kamal
Atatürk” kitabı Azerbaycanlı müellifin Atatürk hakkında basılmış ilk kitabıdır.

Osmanlı’dan Kiraladıkları Kıbrıs’ı İngilizler Neden Rumlara Verdi ki?

Üç aydır Kıbrıs Türkleriyle birlikteyim. KKTC’de insanların
eğitimli olması kurallara uymakta etkili oluyor. Özellikle sağlıkta ve trafikte
kurallar çok güzel işliyor. Trafikte insanlar ve geçiş üstünlüğü olan araçlar
öncelikli. Trafik soldan üstelik. Kavşakta olan aracı diğerleri sabırla
bekleyebiliyor. Tek sorun alkollü araç kullanmak. Böylesi kazaları zaman zaman
gazeteler yazabiliyor. Bir de üniversiteler ülkesi olan KKTC’de uyuşturucu
tehlikesi sorun olarak önemli.

Tarihi KKTC sokakları dar ama duvarlardan çiçekler
fışkırıyor, her yan limon çiçeği kokuyor. Sokakların çoğunun adı da
şehitlerimizin ismiyle anılıyor. Çünkü bu topraklarda daha düne kadar bile
şehitler veriliyordu. Ana vatan Türkiye’nin başlattığı 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı
ile Allah’tan noktalandı. Barış geldi, mutluluk geldi. Kuzey Kıbrıs 47 yıldır
özgür ve bağımsız bir devlet.

 

Rusya Akdeniz’e İnmesin Diye Kiraya Verilen Vatan Toprağı!

 

Kıbrıs MÖ 1400 yılında yani Miken uygarlığının menşeinden
adaya yerleştirilen ve Yunanca konuşan Rumların tarihi böyle başlıyor. Bunlara
eteokıbrıs halkı deniyor. Akdeniz’in üçüncü büyük adası ve stratejik öneme haiz
Kıbrıs, Padişah İkinci Selim zamanında (01 Ağustos 1571 tarihinde) Osmanlılarca
fethedildi. Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu
Limasol’da adaya çıktı (02 Temmuz 1570). Venediklilerin elinde bulunan Kıbrıs
Adası 5 maddelik bir anlaşma ile 11 ay sonra Venedikli Kale Komutanı Bragadino
tarafından Osmanlılara teslim edildi. İkinci Selim zamanında yani 451 sene önce
fethedilen Kıbrıs, ayrıca Osmanlıların yönetiminde 307 yıl kaldı. Türklerin
sürekli bunu hatırlatmaları Rum yönetimini had safhada kızdırıyor, Adanın kendi
malları olduğunu iddia ediyorlar!. Dolayısıyla uzlaşmaya yanaşmıyorlar. Hala
ilk, orta ve lise kitaplarında Türk Düşmanlığı yapılıyor. Yıl içinde
gerçekleştirilen Cenevre görüşmeleri dahil bu konuyu gündeme bile getirmediler.
Sebebi de Batının Yunanistan’ı şımartması ve çantada keklik görmesi. Peki
İkinci Sultan Abdülmamit’in sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın
saldırılarına karşı İngilizlere kiraya verdiği Kıbrıs’ı İngiltere Yunanistan’a
neden hibe etti, iki üssü bulunmak kaydıyla?

 

Yunan Asıllı İngiliz Dükü

 

Şöyle ki 09 Nisan 2021’de yani geçenlerde 100 yaşında vefat
eden Edinburg Dükü İngiliz Prensi Philip Mountbatten Yunanistan’daki Korfu’da
1921 yılında doğmuştu. Mountbatten Ailesi ve özellikle çocukları başta olmak
üzere o yıllarda Nazilere karşı büyük bir sempati beslemişlerdi. Bunun için de Aileye
Yunanistan ve Danimarka Prensi unvanı verilmişti. Eğitimini de önce Almanya’da
yapan Philip sonra İngiltere’de devam etmişti. Prens Philip ve ailesi
Yunanistan’daki devrim sonrası ülkeden kovulmuş ve Almanya’ya geçmişlerdi. Daha
sonra da Londra’da tanıştığı İngiltere Kraliçesi ile evlenmişti. Dolayısıyla İngilizlerin
Kıbrıs’ı Yunanlılara hibe etmesinin bir sır perdesi kısmen olsa de aydınlığa
kavuşmuştu. Netflix’de The Crown adlı dizide böylesi bazı ögeleri bulmak
mümkün.

Başbakan Bülent Ecevit ve Yardımcısı Necmettin Erbakan
hükumetince gerçekleştirilen başarılı 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında Türk
Silahlı Kuvvetlerinden 415 karacı, 65 denizci, 5 havacı, 13 jandarmamız toplam
498 şehit, 1200 yaralı, Kıbrıs Türklerinden de 70 mücahit ve 270 sivil Türk
şehit olmuş, 1000 kişi de yaralanmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri yanında Kıbrıs
Türklerinin kurduğu Türk Mukavemet Teşkilatı TMT mücahitlerinin Liderleri Dr.
Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile birlikte destan yazmışlardı.

 

Ünlü Türk Şairi Osman Türkay’ın Köyü

 

Çocuklarımla kaldığım evimiz, Makarios zamanında bile bir
Türk köyü olan Ozanköy’de. Türk Şiirinin Uluslararası Şöleni Bursa’da organize
ve konuk ettiğimizde tanıdığın rahmetli Şair Osman Türkay’ın köyü. Osman Türkay
adına da köyde bir meydan ve anıt var. Çocuklarımın evi tek katlı, üç oda bir
salon bir ikametgâh. Güneş enerjisi olmazsa olmazlardan. Camiye ve Köy
meydanına çok yakın. Fehim Bey Yokuşun hemen başında, Şehit Nuh Ahmet
Sokağında. Bölgede bütün evler bahçeli. Mutlaka bir zeytin ağacı vardır, bir de
palmiye ve çam ile selvi. Çocuklarımın mart sonunda evine girdiğimde 1950’li
yılların Kilis’indeki baharı aklıma düştü. Kesil biçmek için buğday tarlalarına
gittiğimizde gözünüzün alabildiği her yan kır çiçekleriyle doluydu. Tabiat bir
yeşil ormanı gibi göz bebeklerinize otururdu. Bir de okulla Karnebi, Eğri
Kanne, Tibil, Keferrehim Köylerine seybanaya giderdik ki oksijeni bol temiz
havaya ayrıca başta mor Ali Bardak çiçekleri olmak üzere renk renk kır
çiçeklerinin kokuları birbirine karışırdı. İçimize çekerdik. Hele bir de nergis
ve sümbül mevsimi olduğunu düşünürseniz, kuzuların doğduğu, kaymak ve sütün bol
olduğu, çiçek kokularıyla da bir parfüm dükkanından çıkmış gibi hissederdi
insanlar kendisini.

Akdeniz ikliminin bütün bitkileri özellikle baharda çoşuyor.
Girne ilkbaharında bir başka deyişle yaza girerken bunu yaşıyorum işte.
Evimizde envai çeşit zeytin, çam, sedir, servi, badem(çagala), limon, portakal,
turunç ağaçlarının içinde en başta bütün kır çiçekleri papatya ve gelincik
yerini alıyor. Sonra ekilmiş pembe ve kırmızı güller, Kıbrıslıların Tavşan
Kulağı dediği sıklemenler, sardunyalar, zambaklar, begonviller, yaseminler,
kaktüs çiçekleri, zakkum, Atatürk Çiçeği bahçeyi sarmakla kalmıyor komşu
evlerine de uzanıyor. Komşularınki de bizim eve sarkıyordu renk renk, boy boy.
KKTC’de ağaç kesmek ve özellikle zeytin ağacı kesmek yasak. KKTC’de de yavaş
yavaş kıpırdanmaya, kendilerini belli etmeye başlayan müteahhitler bakalım
zeytinliklerin cazibesine ve bu yeşil alanlara yüksek aparmanlar, gökdelen
dikmek için bakalım daha ne kadar sabredecekler ilerde belli olacak. Bu biraz
de yerel idarenin sorumluluğunda.

 

Nostaljik Malzemeler Revaçta

 

Karşınızda mavi vatan Akdeniz, bir halı gibi serilmiş, hatta
hava açık olursa Türkiye bile çıplak gözle görünüyor. Her sabah Taşucu’dan
Girne Limanına gelen gemileri, feribotları izlemek de mümkün. Bu korona salgını
belası yüzünden bütün dünyada olduğu gibi Girne akşamları ışık ışık değil,
çünkü bütün oteller kapalı, görkemli binalar tatilde, reklam panolarını,
ışıklarını ve süslemelerini asgariye indirmişler. Ancak 4 Haziran 2021’den
sonra kontrollü açılış yapıldı ve turizm sezonu açıldı. Görkemli oteller konuklarını
bekliyor. Bu oteller Avrupa’nın en yeni, en lüks ve en yeni yapıları. İspanya
başta Akdeniz otellerinin çoğu artık yaşlandı. Normal günlerde Ercan’a 40 kadar
sefer yapılırken, korona bu sayısı iki gidiş-gelişle dörde indirmişti.
Gaziantep, Adana, Trabzon, İstanbul Ankara, İzmir, Antalya dışında charter
seferleri de vardı. Bunun ilk örneğini de geçtiğimiz yıllarda Hintli bir
şirketin çalışanlarına Kuzey Kıbrıs Otellerinde ağırlamasıyla başladı. Oteller
yabancı grupların geleneklerini de önemsiyor. Bu ara Nisan’ın ilk günlerinde
bölge bol bol yağmur aldı. Mayısta kısmen devam etti. Ancak yaza doğru azaldı.
Haziran’da sıcaklar 31-36 derecede oluyor. KKTC’ye yaz iyice geldi. Sıcaklık 32
derece.

Ozanköy yolları asfaltlanmış köy gibi. Her taraf yemyeşil.
Eski köy evlerinin yanında villalar da her geçen gün sayısını artırıyor gibi. İnşaat
malzemelerinin tümüne yakını Türkiye’den. 130 TL günlük alan işçilerin çoğu Pakistanlı
ve Bengaldeşli. Girne’de iki kata kadar müsaade ediliyor. Bu iyi bir uygulama.
Kimse kimsenin manzarasını engellemiyor. Ancak Girne merkezde yüksek
apartmanlar içimi sızlattı. Eski köy evlerinin kapıları, pencereleri,
işlemeleri, süsleri için bir piyasa bile var. Villa sahipleri böyle bir tercih
de yapabiliyor, köy evleri kapısı satan firmadan ihtiyaçlarını
karşılayabiliyorlar. Villaya eski köy evi kapısı veya penceresi takılabiliyor.
Böyle örnekler çok. Sokaklar dar olduğundan genelde evlerin araçları için
bahçesinden istifade ediliyor. Ama mutlaka her evin bahçesi, otomobili ve park
yeriyle evcil hayvanı (köpek ve kedi gibi) mevcut. Sokaklara çöp dökmek yasak.
Cezası 150 TL. Belediye araçları belli günlerde gelip sokaklardaki büyük çöp
bidonlarını boşaltarak çöpleri alıyorlar.

 

Unuttuğumuz Kuş Sütü Gibi Gelen Kuş Sesi

 

Sokak duvarlarından ağaçlar, çiçekler, kaktüsler fışkırıyor.
Hele o sarı papatyalar yok mu adam boyuna yaklaşıyor. Sağın solun hep sarı
papatyalar. Fakat mavisi de, moru da, kırmızısı da mevcut. Her evde bir ulu
ağaç karşılıyor konukları. Bahçelerde, sokaklarda, duvarlarda hem rengarenk
çiçekler, azgın otlar, koca diken çalıları, yollarda eğrelti ve ısırgan otları,
kengerler, kaktüslerle bir tabiat resitali gözlemliyorsunuz.

Hele bütün gün cırcır böceklerinin çıkardığı melodi yok mu
ne ders verici! Görünmüyorlar ama sesleri herkese ulaşabiliyor. Birkaç arı eğer
yakınınızdaysa vınlamasını duyabiliyorsunuz o kadar!

Daha sabahın erken saatinden itibaren kuşların cıvıldaşması,
bazen kümeler halinde, bazen V harfiyle örtüşerek havayı ve rüzgârı yırtan bir
eylem içinde, düzeni bozmadan; bazen hep birlikte pike yapmaları daha bir başka
etkili oluyor. Girne’de ne kadar da kumru var öyle? Hemen dikkatinizi çekiyor
kumruların ibadet eder gibi “guguk” çekmeleri, sanki zikir içindeler kimseye
fark ettirmeden sadece algılayabilene. Yabani güvercinler de kumrular gibi aynı
“guguk” diyor. Ama sayısal fazlalığı ellerinde tutan serçelerin “cik cik”leri
hepsini bastırıyor. Hem uçuyor ve hem ötüyorlar. Disiplin hep önde. Bölgede
kara kargalar da epeyi fazla. “gak gak” dese bir tane karga sanki bütün
serçeleri bastırıyor. İyi ki kargalar öyle gruplar halinde değil de hep tek tek
uçuyor ve kendi kendine söyleniyorlar. Bütün bunların İstanbul’da bir apartman
dairesinden ayrılıp buraya gelince özlemle, muştuyla yaşadım. O kadar da özlemişim.
Keyfime diyecek yok. Tabiattaki canlıların lezzetini çıkarıyorum.

 

Tarihi Camiler Kıbrıs’ta Türk Tarihinin Tescili

 

Muhtarlık köyün içinde. İşlemlere belli bir ücret tahakkuk
ettiriliyor. Su parasını da tahsil edebiliyorlar. Bütün siyasi partilerin köyde
temsilcilikleri bulunuyor ve burası bir kıraathane gibi hizmet veriyor,
çay-kahve içebiliyorsunuz. Köy içinde marketler, fırın, restoranlar, kasap,
otomobil tamircileri ve yıkayıcıları, berber, demirci bulmak mümkün.
Hipermarketler ise sahile yakın ana yol üzerinde. Burada yok yok, her şeyi
bulmak mümkün. En büyük rağmen inşaat sektörünün önde olması dolayısıyla
demirciler, ferforjeciler bal ayı yaşıyor.

Ozanköy Camii eski bir yapı. Ancak meşrutası tuvalet ve
şadırvanı yeni yapılmış. Beş vakit ezan okunuyor, cumaları ve cenazelerde sela
veriliyor. Minaresinde Türk bayrakları dalgalanıyor. Ozanköy esnafına soruyorum
“cami görevlileri sizinle oturup sohpet eder, çay kahve içer mi?” diye.
Maalesef cevap olumsuz. Genellemek yanlış ama buradaki din adamlarımız da
Almanya’ya gönderilenleri galiba örnek alıyor. Karısı adına iş yeri kuruyor.
Açtığı dükkânı camiden daha fazla önemsiyor. Süresi dolunca da istifa edip
ayrılarak iş yerinin başına geçiyor. Mardo Cafe’nin sahibi mücahit eski berber,
yeni kıraathane işletmecisi Tekin Arnavut kendisini dindar olmamasına rağmen
duyarlı. Bunları anlatınca çok üzüldüm. Korona salgınına dikkat ederek gittiğim
bir ikindi namazında birkaç kişi idi. İmam namazı kıldırdı, duasını etti. Bir
telefon geldi. Sonra pır. Bir sonrakinde de bana “siz kimsiniz, hoş geldiniz”
diye bile sormadı. Bu tür olayları Almanya ve Hollanda’da da yaşadığım için
bana hiç yabancı gelmedi.

Her ne ise Tarihi Aga Cafer Paşa ve Yazıcızade Camii de tarihi
simgesi olan bir mekan.

 

Dentaş’ın Anıt Mezarı Olmalı

 

Bu ara KKTC’nin bütün şehirlerindeki bilbortlarında altıncı
bölümü yayınlanan ve sezon finali oynanan TRT’nin  “Bir Zamanlar Kıbrıs” adlı dizi filmi ile
alakalı olumlu-olumsuz, acımasız veya mültefit değerlendirmeler yapılıyor. Bana
göre Bir Zamanlar Kıbrıs benim yaş grubumda olanlarda daha fazla takdir
topluyor. Ancak Z Nesline bir şey ifade etmiyor.

 

Ramazan geldi ve gitti. Kurban Bayramı ise önümüzde.

 

KKTC gündeminde grevler var, siyasi tartışmalar var. Pandemi
sonrası ülkenin en önemli gelir girdileri olan üniversitelerin yüzyüze eğitimi
ve turizm var. KKTC’nin artık şımarık, batıyı arkasına almış Yunan ve Rumlarla
uzlaşmak için artık 50 sene daha beklememek gibi kesin tavrı var. Ankara’nın
teklifi ile KKTC’ye Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılması tartışması var. Tartışmalar
had safhada. Kapalı Maraş açıldı. Maile giderek bir hafta sonunu geçirdik.
Güzelyurt’ta tam sınırdaki Yeşilırmak köyüne giderek çilek topladık. Bereketli
topraklar. Ama benim gündemim Ailenin Rauf Dektaş Üniversitesi açmasına rağmen
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve mücahit, kahraman, fotoğraf sanatçısı, yazar,
ömrünü ülkesine adamış Denktaş’ın hala bir anıt mezarının olmaması.

Türk Kültürü Gündemimizde!

Hepiniz bilirsiniz;

“Gafil ne bilir neşe-i pür sevk-i

vegay-ı

Meydan-ı celadetteki enver-i sefayı

Meydan-ı gâza aşk ile tekbirler alınca

Titretti yine rûy-i zemin arş-ı semâyı”

diye başlayan bir mehter marşımız vardır.

Burada yeryüzünden, gökyüzünü tekbirlerle titreten Müslüman
Türk’ün hikâyesi tasvir edilir. Ben bu benzetmeyi çok beğenirim. Ancak Türk’ün
de bahsi geçen hale nasıl geldiğini de sorgulamak gerekir diye düşünürüm.

Kanaatimce Türk Medeniyeti, eşsiz ve sağlam temellere
dayanan “Türk Kültürü” ile
ortaya çıkmıştır. Eğer Türk Kültürü bir eksiklik içinde olsaydı, Türkler
insanlık tarihini etkileyen medeniyetleri tesis edemezlerdi diye düşünürüm!

Bu sebeple günümüzdeki en büyük eksikliklerimizden biri Türk
Milletinin, sahibi olduğu muhteşem Türk Kültürünün varlığından habersiz
oluşudur.

Türk Kültürü; Türk’e ait dilin, tarihin, sanatın, mimarinin,
edebiyatın, inancın, örf ve adetin harmanından oluşan vede Türk’ün dünya
görüşünü ortaya koyan bir olgudur.

Büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı, Türk’ün ruhunu
damgaladığı İstanbul’u anlatırken “Türk
doğmuş olmak, Türk ismi taşımak kâfi değildir. Türk gibi düşünmek
lazımdır”
diyor. İşte Yahya Kemal’in vurgu yaptığı “Türk Düşüncesi” dediğimiz
kavrama, emsalsiz bir kültür ile ulaşıyoruz.

Ancak bugün “milli”
dediğimiz eğitim sistemimiz, üniversitelerimiz ve medyamız; binlerce yılda
yoğrularak bugünkü zirvesine ulaşmış olan Türk Kültürünü; Türk Milletine ve
Türk Dünyasına ve de evrensel değerler taşıması sebebi ile insanlık alemine
öğretmesi ve anlatması icap ederken, bu iş saydıklarımız tarafından ne yazık
ki; bilerek ve kasten yapılmamaktadır.

Bu nedenlerle “Türk
Kültürü”
ve kültürümüzün mümtaz simaları ile bunların eşsiz
çalışmaları Türk Milletinin ve Türk Gençliğinin önüne, şuurlu vatan evlatları
tarafından acilen ve geç kalınmadan getirilmelidir.

Bazı kuruluşlarımız bu konuda emsal teşkil edecek bir
şekilde, hayatlarını Türk Kültürüne vakıf etmiş kültür adamlarımızı, yaşarken
veya arkalarından değişik ödüllerle hatırlamakta ve onları Türk Milletinin
önüne bir kez daha getirmeye çabalamaktadır. Biz de bu konu da insanlarımızı
benzer çalışmalar yapmaya, Türk Kültürü üzerine yazılanları okumaya ve
düşünmeye yüreklendirmeli ve de teşvik etmeliyiz.

Aydınlar Ocağı, 01 Mart 2014’te yapılan ödül töreninde, Türk
Musikisine büyük hizmetler yapmış olan Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ı, büyük Türk
Milliyetçisi sanatçı Bozkurt İlhan Gencer’i, unutulmaz besteleri dillerimizde
olan Erol Sayan’ı ve rahmete kavuşmuş ancak Türk ezgilerinin çok sesli icranın
temel taşlarından biri olan bestekâr Yıldırım Gürses’i Türk Kültürüne
hizmetlerinden dolayı vefa göstererek hatırladı.

Tören sırasında her ikiside 89 yaşına ulaşmış olan ihtiyar
delikanlılar Bozkurt İlhan Gencer ve Nevzat Atlığ’ın, Türk Milletine enerji
dolu mesajları ile Erol Sayan’ın “Memleketimizde
bestekârları pek hatırlamazlar onun için bu ödülü tüm bestekarlar adına
alıyorum”
demesi bizler için ders niteliğindeydi…

Sokağa çıksak ve bizi biz yapan değerleri geleceğe taşıyan
bu adamları, tanıyor musunuz diye sorsak, inanın çok acı cevaplar alacağımızı
biliyorum. Hâlbuki bizim yaşamımız onların yaptıkları ile değer kazanıyor.

Türk Siyaseti; program ve seçim beyannamelerinde Türk
Kültürünün öneminden bahisle, Türk Milletine bu konuda hizmet edeceğini ve
kültür ile sanat adamlarına sahip çıkacağını ifade etmeli; bunu da uygulamaları
ile göstermelidir.

Türk Milletinin, son yüzyıldaki büyük yolbaşçısı Atsız, 1932
yılında yazdığı bir yazıda “…
bütün milletlerde gençlik milli uyanıklığın, milli düşüncelerin öncüsüdür…
Gençlik milli gayelerin ve milli mefkûrenin uşağıdır. Şahısların ve zümrelerin
değil…”
diyordu. İşte bu vasıfları taşıyan gençlik, Türk Kültürünün
Türk Milleti ile yeniden hemhal olması için vazife üstlenmelidir.

Günümüzde süratle değişen dünya şartlarında, Türk gençliği;
hamasi nutuklar atmak yerine akılcı ve sistemli bir şekilde Türk
Milliyetseverliğini ve Türk Birliği idealini besleyen Türk Kültürünü toplum
üzerinde hâkim kılmak için azami gayret göstermelidir.

Türk Kültürünü, geleceğe köprü vazifesi görerek sırtlarında
taşıyan kültür ve sanat adamları da gençler tarafından toplumun idolleri haline
getirilmelidir. Çünkü onların besleyeceği siyaset anlayışının iktidar olması da
kaçınılmazdır.

Dede Efendi’nin “Yine
Bir Gülnihal”
şarkısını sokakta hep beraber koro halinde söyler hale
geldiğimiz gün, Türk Yurdu Türkiye”de işler yolunda gidiyor demektir.

“Bu yazı Mart
2014 tarihinde yazılmış…aradan 8 sene kadar bir zaman geçmiş. Sizce değişen
bir şey var mı? Hep söylüyoruz bazı şeyler siyasi parti meselesi değil zihniyet
meselesi diye!”

Sorumlusunuz!

       Sorumluluk
nerede başlar, nerede biter? Herhalde hukukun temel sorularından biridir bu. Bu
soruya anekdotlarla cevap veremezsiniz. Hemen söylenir: Fırat kıyısında bir
koyun boğulsa bunun hesabı Ömer’den
sorulur. Bunu bilmek ve söylemek, sorumluluk meselesini bugün nasıl çözeceğimizi göstermez. Sadece Hazreti Ömer’in olağanüstü
güzel ahlakına ve mesuliyet
duygusuna işaret eder. Olağanüstü, çünkü
o gün de bugün de böyle düşünüp hisseden, bu derece kontrolü dışındaki bir olaya engel olamadığı için üzülen yönetici olağan değildir.

 

Bırakınız anekdotları, kıssaları… Yanlış söyledim, bırakmayınız da bugün ne yapacağımızı düşünün;
onları bugünün problemlerine nasıl
uygulayacağımızı düşünün. “Yaaa,
ne günlerdi o günler!”
deyip dizinizi dövmenin bugüne
yararı yok. Kaldı ki o günler de mükemmel günler değildi. İnsan her yerde ve her zaman
insandır. Dört halifeden üçü katledildi biliyorsunuz; Hz.
Ömer dâhil.

 

Yetki sorumlulukla birlikte gelir

Kim neden sorumludur? Belki en basit cevabı: Yetkili,
yetkilerinden sorumludur. Siz neleri yapmaya yaptırmamaya yetkiliyseniz, işte
tam da o şeylerden sorumlusunuz. Her şeye yetkili yöneticiler de nasıl kaçmaya çalışırlarsa
çalışsınlar, her şeyden sorumludur.

 

Yaptıklarınızdan sorumlusunuz muhakkak. Fakat yapmanız
gerekirken yapmadıklarınızdan da sorumlusunuz. Sorumluluk kelimesi yerine bazen
suç kelimesi de kullanılır. Yaptıklarınızdan doğan sorumluluğa, icra suçu
denir. Yapmanız gerekenleri yapmamanızdan kaynaklanan suça da ihmal suçu. Uğur
Mumcu’nun dediği gibi, sadece
konuştuklarımızdan değil, konuşmadıklarımızdan da sorumluyuz. Nihayet: Yalnız
yapmak yetmiyor. Yaptırmamak da lâzım.

 

 

 

Yönetici, bir yerlere birilerini tayin yetkisine sahipse ve
bu tayin, kendisinden başka hiçbir kişi ve makamın denetiminde değilse; o zaman
tayin ettiği insanın da icra ve ihmalinden o sorumludur. Hele o insanın suçu
ortaya çıktığında onu kapıya koymayıp başka bir makamla ödüllendirmek, o sorumluluğu, o suçu katlar. Artık
dolaylı değil, doğrudan suça iştiraktir bu.

 

Birilerini mi işaret ediyorum? Evet, ama tek kişiyi değil. Bu
arada kere, ard-arda zuhur eden, Türk
devletinin temellerine, Cumhuriyet’e,
Atatürk’e lanet okuyan müftüleri, imamları da
kastediyorum. Görevden alınıyorlar ve aynı derecede, bazen daha yüksek görevlere
getiriliyorlar. Yaptıklarından kendileri sorumludur muhakkak. Ama onları tayin
eden de sorumlu. Tekrar tayin edince onun yaptığına ortak oluyor.

 

 

 

Peki, bir imam imam oluncaya, hele bir müftü,
müftü oluncaya kadar hangi basamakları tırmanır? İşte o
basamakların her biri, onu o unvanlara layık bulanların her biri de sorumludur.
Fırat kıyısındaki koyundan sorumluluk hisseden Hazreti Ömer’den kat be kat daha sorumludur. Bu olaylar bir-
iki- üç diye arttıkça, o tayinleri
yapanların sorumluluğu da aynı oranda artar. Sonunda ortaya kasıt çıkar.
Bilmeyerek değil bilerek suç işlemektir bu. Taammüden. Ve sorumluluk zincirleme yukarı doğru uzanır.
Tayin edenin sorumluluğu, tayin edeni tayin edenin sorumluluğu…

 

Yetki aldım diye sevinenleri anlamak çok zor. Yetkisinin üstüne yetki isteyenleri de. Yetki belalı iştir. Her
yetkilenmenizde o kadar da sorumluluk alırsınız. Yaptıklarınızdan sorumlusunuz,
yapmadıklarınızdan sorumlusunuz. Tayin ettiklerinizin, yönettiklerinizin
yaptıklarından da yapmadıklarından da…
Bu yüke ancak aldığınız yetkinin önce
topluma, sonra da size katkısının yüzü suyu hürmetine katlanılabilir.

 

Fırat’ın bugünkü koyunları

Bu değerlendirmem katiyen diyanetle sınırlı değil. Maalesef
son zamanlarda yapılıp yayımlanan yüksek
lisans ve doktora tezlerinde, akademik terfilerde de aynı aksamaları açıkça görüyorum. Birçok tezde Türkçe tahammül sınırlarının dışında bozuk. Bundan muhakkak ki o
tezi yazan sorumlu. Fakat tezin kabul eden unvanlı kişilerin hiç mi günahı yok. Hoş görülemez hataları hoş görenlerin
hiç mi suçu yok? Türkçe
yanlışlarını dil hassasiyeti olan herkes görebilir. Peki, bilim içeriğindeki
yanlışları? İntihalleri? Atıf hatalarını? Bilgi hatalarını. Yapan sorumlu.
Fakat tezin kapak sayfasına imza koyan ve o tezden ötürü
ek ücret alanlar da sorumlu.

 

Yalnız tez jürileri
değil. O kişiye o noktaya gelinceye kadar adım adım diploma verenler de öğretmesi
gerekenleri öğretemeyenler de. Doğru Türkçe
yazmanın eğitiminin büyük kısmı, ilk ve orta öğretimde
bitmelidir. Doçentlik veya profesörlükte
değil.

 

 

 

En acısı da bir doktora veya yüksek lisans tezinde gördüğüm
vahim hataları yapan kişilerin bir süre
sonra profesör unvanıyla karşıma çıkması.

 

Dervişin fikri neyse zikri de odur. Ben akademisyenlikle
ilgili konuları yazıyorum. Dostlarımın her biri, kendi alanlarında olan biteni
de aynı gözle bir süzsünler bakalım. Süzüyorlardır da eminim. Ben değerli dostlar
edinebilmekle mükâfatlandırılmış
biriyim.

 

İşte 21. asrın Fırat’ı
ve onun kıyısındaki koyunları bunlardır. Ve bu sorumluluk, Hazreti Ömer’inkinden daha dolaysız, daha
açık ve yakındır. https://millidusunce.com/sorumlusunuz/

Plastikleştirme Sanatları

0

    Sanayi devrimiyle birlikte, doğa ve üretim
ilişkisinde yeni bir modellemeye geçilmiştir. Maddeye hâkim olmak iddiasıyla yola çıkan yeni model insan, günün
sonunda maddenin esiri haline dönüşmüştür
. Üretimin fetişleştirildiği bu
çılgınlıkta doğayı sömüren insan fillerin yok edilmesiyle fildişlerinden
bilardo topu yapamayınca 19.yüzyılın son çeyreğinde hayatımıza plastiği
sokmuştur. Bilardo topu için üretilen plastik bugün dakikada bir kamyon olarak
denizlere dökülmekte tüm canlıları tehdit etmektedir. Bu plastikleşme sadece
doğayı zehirleme ve kirletme ile kalmadı. İnsanın dönüştürülmesi için fikri
altyapıyı da oluşturmuştur.

   Doğayı, ekolojyi kıyamet sahnesine çeviren
üretim ağı özellikle 1960’lardan itibaren insanların plastikleşmesi  (sentetik-yapaylaşması) sürecine evrilmiştir. Yeni düzen artık insanın bedensel
köleliğine sahip olmayı yeterli görmemektedir. O nun ruhuna sahip olmayı
istemektedir
. Tarihsel hafızanın bize gösterdiği bir şey varsa oda bedensel
köleliklerde zaman zaman marazi durumlar ( başkaldırı-isyan) ortaya
çıkabilmektedir. Bu ihtimalinde ortadan kaldırabilmesi adına insan ruhunun ele
geçirilmesi gerekmektedir. Yani özgür
olduğunu sanan mutlu kölelerdir yeni hedef. Efendileri efendilerden daha çok
seven, efendinin ne düşündüğünü önceden sezme kabiliyetine sahip türdür.
Akıllı
adı verilen bütün cihazlarla bireye ait tüm verileri toplayarak neyi sevip neyi
sevmeyeceğime neyin iyi-kötü, çirkin-güzel olacağına benim adıma karar verme
gücünü eline geçirme arzusudur bunun adı. Fakat
bunu o kadar da sinsice yapabilme becerisine sahipler ki, sistemin çok büyük
emek, zaman ve sermaye harcayarak ulaşabileceği verileri özgür olduğunu sanan
kalabalıklar gönüllü olarak vermektedir.  

   Neo-liberal piyasacılar teknolojinin de
desteğiyle önce insana ait değerleri sıfırlar ardından kendi oluşturduğu tektipleştirici
değer barametrelerini oluşturur. Örneğin güzelliği tektipleştirir. herkesin
aynı buruna, göze, kaşa sahip olmasını benimsetir ardından da plastik cerrahiye seni havale eder. Birbirine benzeyen insansılar havuzuna
plastik bir oyuncak daha bırakır
. Bu dönem, plastik sanatlar adıyla sanatın yapaylaştırıldığı gibi, krüatörler
eliyle ve piyasa marifetiyle sanatın sınırlarını çizer. Sanatın asli insanı
besleyen hayal ve yaratım faaliyeti olduğunu bildiği için bu alanın kendisine
ait olduğu iddiasındadır. Yaratıcılık
iddiasında ki sanal/gerçekliğin tanrısı yapay zeka maddi ve sonlu gerçeklikten ne
kadar çok istese de manevi olan, yaratıcı sonsuz gerçekliğe geçemez. F
akat
denemekten de asla geri durmaz bunun meydana getireceği yıkımı bile isteye
yapmaya devam eder. Bu sistemin insan da meydana getirdiği travmalar nedeniyle
intiharlı ölüm sayısı virüslü ölüm sayısından daha fazladır. Travmalar çağında
insanın kendi içinde yaşadığı bu çatışma sistemin retorikçisi psikoloğ sayısını
artırdığı gibi sektörleşme ve kazanç kapısı haline getirmiştir. Bunun
beraberinde anti deprasan ve benzeri ilaçların kullanımında inanılmaz bir
artışa sebeb olmuştur. Küresel ilaç devleri tabii ki verilen bu pasları gole
çevireceklerdir.  

       Küresel tekelciler ve piyasa
imparatorları kendilerinin üstün ırk olduğuna inanır. Genlerinin alt sınıf
doğal olandan güçlü olması için çalışırken kitleyi de kontrol edebilmek adına
onun bilinç ve duygu akıl genetiğini eline geçirmeye çalışır. Doğal olanı reddeden genetikçileriyle
laboratuvarlarda yapay et, yapay koyun yapıp, plastiğe sarıp sarmaladıkları hap-yemekler
üretmekteler
. Doğal olanın ortadan kaldırılmış olmasıyla beraber insanın en
önemli ihtiyacı olan gıda, küresel Gıda/coin’cilerin
kontrolü altına girmiş olacaktır. Açlıkla tehdit edilen insanın neler
yapabileceğini bu düzeni kurmak isteyenler bile hayal edemez.

  Plastik yaşam insanı gerçeklikten kopararak
sanal alem yaratır. Burada dostluklar, aşklar, aile, sevgi nefret, merhamet, beğeni
butonlarına (like) indirgenmiştir. Yazmanın yüz altmış karekterle ve emojilerle
sınırlandırıldığı, insanların
özgürlüğünün egemenlerin o günkü ruh haline bırakıldığı “özgür” dünyadır burası.

Plastik uyuşturucu ve bol kafeinle sentetikleşen kafaların her elektriklenmeyi
aşk zannettiği hayvansı/insansılar dönemidir. Sevgililerin hangi gün
sevileceğinin sevgililer günü adıyla takvimleştiği yapay çiçekler dönemidir. 

Konudan Konuya (10)

0

       Problem ve meselelerimizi
karşılıklı konuşurken veya yazarken;

     İfade güçlüğü
çektiğimizde, ilzam etmekte / susturmakta zorlandığımızda,

     Cevap vermekte
âciz düştüğümüzde,

     Fikir ve
düşüncelerimizi ispat etmekte yetersiz kaldığımızda,

     Savunduklarımız
için, karşımızdakini ikna edemediğimiz / 

     İnandığımızı
muhatabımıza inandıramadığımızda,

     Yaptığımızı
yaptıramadığımızda;

     Hemen klişeleşmiş,
sabit fikirlerin kalıplaşmış şekli olan

     Söz, kelime, deyim
ve terimlere sığınır.

     Onları kendimize
kalkan olarak telâffuz eder, kullanır.

     Aynı zamanda
çeşitli sloganlar arkasına sığınarak;

     Kendimizi müdafaa
etmeye / savunmaya kalkar, kendimizi korumaya çalışırız!

     İşte arkasına
sığındığımız, kendimizi haklı çıkarmak için,

     Sarf ettiğimiz
hazır cevap mahiyetindeki söz, kelime, tabir, deyim

     Ve terimlerden
medet umarız!

     İşte bazıları:

     Gerici, İlerici,
Yobaz, Geri Kafalı, Ahmak, Zavallı, Görmemiş, Komünist, Kâfir, Sosyalist v.b.

     Basmakalıp
kelimelerle konuşmamızı keser, güya / sanki kendimizi emniyet

     Ve güvence altına
alarak hükme bağlamış olur;

     Böylece kendimizi
haklı duruma sokarak, fikren galebe etmiş sanırız!

     Karşımızdaki de:

     “Ben değil, o
söylediğin menfi / olumsuz vasıf ve sıfatlara sahip olan, asıl sensin sen!”

     Diyerek; kendini
itham edeni / töhmet altında bırakanı, aynı şekilde suçlamaya başlar!

     Böylece, bir kör
dövüşü başlamış olur! Atışmalar, sataşmalar gırla gider!

     Gittikçe sinirler
gerilir, itidal / ölçülülük kaybolur, taraflar âdeta birer canavar kesilir!

     Ağız dalaşı, el
kol hareketleri derken; iki taraf da zıvanadan çıkar / öfkelenir!

     Şuursuzluk ve
bilinçsizlik içinde, birbirlerine hamle üstüne hamle yapmaya başlar!

     Kavga dövüş derken
iş; birbirlerini yaralamaya, hatta öldürmeye bile varabilir!

     Pişman olacakları
sonuçların kucağına, atarlar kendilerini!

     Peşinen birbirini
itham edici sözlerle, salvolar yapmaya kalkışırlar!

     Artık kendilerini
sözün, kelimenin ve fikrin bittiği yerde bulurlar.

     Asıl yapılacak
şey; iki tarafın da fikir ve sözlerinin bittiği yerde;

     Bu nevi / bu çeşit
sloganvari kelimelere başvurmamak,

     Susmayı şiar
edinmek / benimsemek olmalı.

     Çünkü bilginin
bittiği yerde; his ve duygular devreye girer! Havayı bozar!

     Zaten slogan
kelimeler; söyleyecek bir şeyleri olmayanların başvurduğu kaçış yolu,

     Sığındıkları bir
dehliz, çıkışı olmayan bir tüneldir.

     Basmakalıp
kelimelere sığınmaktansa; sözü kesmek, münakaşa ve tartışmaya son vermek;

     Efendiliğin ve
medenî olmanın en güzel gereğidir.

     Kaldı ki,
kalıplaşmış kelimeleri kullanmaya başlayanlar;

     Konuştukları
konuyu, müspet menfi zaten hükme bağlamış sayılırlar.

     Oysa konular;
konuşulacaksa, enine boyuna konuşulmalı;

     Peşinen hüküm
ifade eden kelime ve sözlerden uzak durmalı.

     Aksi takdirde, konuşmanın çığırından
çıkmasına, bizzat kendileri çanak tutmuş olur.

     Çünkü yukarıda
zikrettiğimiz hükme bağlayıcı kelimeler;

     İki tarafın da,
körü körüne kararlılığını gösterir.

     Birbirinin fikrine
ihtiyaç bırakmaz.

     İlle de, konuşmak
istedikleri takdirde, karşılıklı ithamlara maruz kalacakları;

     Artık kaçınılmaz
bir sonuç olur.

     “Böyle gecenin
hayır umulur mu seherinde?”