23.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 414

Aramızdan Ayrılışının 24. Yıldönümünde Milliyetçiliği Siyasete Taşıyan Türkeş

0

Mustafa Kemal Atatürk,
Türkiye Cumhuriyeti devletini
Türk milliyetçiliği düşüncesi üzerine
kurdu. Hüseyin Nihal Atsız, Cumhuriyet’in ilk elli yılında Türk milliyetçiliği
düşüncesini eserleriyle yaşatan fikir adamı oldu.
Alparslan
Türkeş ise
Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket
olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi
platforma taşıyan düşünce ve inanç adamı olmuştur. Türkeş’in siyasi
çalışmaları, eserleri ve yetiştirdiği kadrolar sayesinde bu düşünce, toplumun
bütün kesimlerini ve devlet hayatımızı etkilemiş, bütün siyasi partiler
tarafından savunulan bir düşünce haline gelmiştir.

25
Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde
Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin
siyasi iktidara taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık
sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkûmiyetler ve sürgünler
yaşamıştır. Bu süre içinde 1965-1969 yılları arasında
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 –1980) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993
yılları arasında
Milliyetçi Çalışma Partisi Genel
Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde
1965’te Ankara, 1969 –1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren
İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk
gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve
ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan
ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi
uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne
mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken
romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933
yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1944 MİLLİYETÇİLİK OLAYLARINDA “TABUTLUK”TA KALDI

1933’te Kuleli Askeri Lisesine  kaydolan Türkeş,
1936’da 
oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve
Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet
Sançar
’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti.
1944’te Isparta’da
üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’a yazdığı bir mektuptan dolayı  “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri
Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk”
denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında 
Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve
1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle
geçti. O, Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir
özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı.
“Irkçılık-Turancılık”
davasının duruşmalarında
yapılan “Türk
Birliği”
tartışması sırasında
hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça
ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da,
Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi
bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de
yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilinir.” 

Bilindiği
gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki
Türk devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki
Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlik” yapılmasını,
fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye
sokulmamasını istemiştir.

TÜRKEŞ’İN MİLLİ DOKTRİNİ : 9 IŞIK

Türkeş, hayatı boyunca Türk
milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı.  Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit
taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri
geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve
sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir.Her şey Türk milleti için, Türk
milletiyle beraber ve Türk milletine göre”
ilkeleri,
onun milliyetçiliğinin özetidir.

 

Türkeş, Türk milletini
en ileri, en medeni ve en kuvvetli bir toplum haline getirme ülküsünü
benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin
üzerine çıkarma”
hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için
kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu. 
“9 Işık” adını verdiği
doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık,
İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik,
Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok
büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk
Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali
gençliktir”.
Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk
gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında
siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi.
1968’den sonra kurulan Ülkü Ocakları’nda
da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin
meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik
grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik,
her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu.
O, bilinenin
aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik,
ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini
geliştirmelerini istemiştir.

MİLLİ BİRLİK VE BÜTÜNLÜKTEN YANAYDI

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı,
hiçbir zaman ırkçı olmamıştır.
Daha doğrusu, Türk
milliyetçiliği, hiçbir zaman ırkçı olmamış, her zaman birleştirici bir fikir
olmuştur. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder.
Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika
izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük
bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler
bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar
Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz.
Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza,
Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür”
demiştir. O, her
zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus devlet” ve “üniter” yapısından
yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla
kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu
kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin
birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları
güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir
toplantıda milliyetçi kesimin yıllarca “vatan haini” olarak gördüğü Nazım
Hikmet’
in, İstiklal Harbimizin tek destanı olan Kuvayı Milliye Destanı
isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan / Akdeniz’e bir kısrak başı
gibi uzanan / Bu memleket bizim…”
mısralarını okuyarak, bu şairimiz
hakkındaki tabuları yıkmıştır. Bu da toplumdaki kutuplaşmanın etkisini
azaltmasına yol açmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda,
gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset
bilgesi”
kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının
eseridir.

Türkeş,
kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca
sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı
ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu,
hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960
ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en
iyi ihtilal düzeninden daha iyidir”
diyerek demokrasiden yana olduğunu
ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesi’nin  Başkanı Cemal Gürsel ve
arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen,
hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP
Davası”
ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile
Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir
olumsuz söz söylememiştir. Bunda da Türkeş’in orduyu yıpratmamak ve milli birliğe
zarar vermemek hassasiyeti vardır.

Alparslan Türkeş,
karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen,
sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava
adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü
belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir
düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin
üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü 
kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar
geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Davası uğrunda yıllarca tutuklu
kalan Türkeş’in emekleri ve onun izinden gidip binlerce şehit veren ülkücü
gençliğin emeği boşa gitmemiştir. Türk milliyetçiliği düşüncesi, bu sayede  bugün bütün siyasi partilerin sahip çıkmak veya
sahip çıkıyormuş görünmek zorunda kaldıkları bir fikir durumuna gelmiştir.

Büyük Türk milliyetçisi Başbuğ
 Alparslan Türkeş
’i aramızdan
ayrılışının 24. yıldönümünde rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz.
  

Mevlânâ Uzmanı Senail Özkan ile Batılıların Mevlânâ Hakkındaki Görüşleri’ni Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, dünyaca bilinen
bir üstün değerimiz. Batılılar Mevlânâ’ı hakkında ne düşünüyorlar?

 

Senail Özkan: Walter
von der Porten, Batılı bir Mevlânâ mütercimi ve araştırmacısıdır. ‘Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich
Dschelal-ed-Dine Rûmî  / Şeyh Celâleddin Rûmî’nin
Ney Kitabından
’ isimli eserinde diyor ki:  

 

‘Bir sihirbazın değneğini takip eder gibi insan, bu müstesna
şahsiyete kapılmaktan kendisini alamaz. Bizi yedi kat gökten geçirdikten sonra
ışığa ve bütün âlemi kaplayan düşünceye ulaştırır.

 

Çetinoğlu: Mevlânayı Batı dünyasına tanıtan ilk müsteşrik kimdir?

 

Özkan: Mevlânâ’yı
Batı dünyasına tanıtan ilk müsteşrik Viyanalı meşhur târihçi ve mütercim Josef
von Hammer Purgstall, 1818 yılında yayınladığı Die Geschichte der schönen
Redekünste Persiens (İran Edebiyatı/Belagati Târihi) adlı eserinde Mesnevî’nin,
Boğaziçi’nden Ganj kıyılarına kadar ‘Sûfîlerin temel kitabı’ olarak kabul
edildiğini söyledikten sonra şöyle devam ediyor:

 

Mistiklerin ritüel kitabı ve asıl kanunnâmesi olan lirik
şiirleri ise bundan daha üstün bir değere de sâhiptir. Ulvî bir coşkunluk eseri
terennüm edilen bu şiirler, târihte mistik teorik açıklamalardan çok daha yakın
alaka ve itibar hak etmektedirler… 

Mevlânâ, bütün pozitif dinlerin zahirî formlarından çok daha
mukaddes olan, o en ulvî dinî vecdin kanatları üzerinde, Muhammed Şemseddin de
dâhil olmak üzere bütün öteki lirik şâirler gibi, sâdece ayın ve güneşin
fevkine yükselmekle kalmayıp zaman ve mekânın, hilkatin (yaradılışın), kaza ve
kaderin, bezm-i ezel ahdi’nin ve hesap gününün üzerinden kanatlanarak ebediliğe
varır. Burada o, ebedî kul olarak Mutlak Varlığa mülâki olur ve ebedî âşık
olarak da yine sonsuz aşk’ta bâki olur/vahdet-i vücûd bulur…

 

Çetinoğlu: Hammer eserinde yalnız Mevlânâ’dan mı bahsediyor?

 

Özkan: Hayır.
Hammer, iki yüz İranlı şâiri değerlendirdiği bu muhteşem eserinde Mevlânâ’ya
toplam 35 sayfa yer vermektedir. Burada Hammer, Mesnevi’den ve Divan-ı
Kebir’den seçtiği birçok gazel ve rubai tercüme etmekte ve Mevlânâ’nın hayatı
ve tefekkürü hakkında bilgiler vermektedir. Aslında pek lirik olmayan ve
Mevlânâ’nın ilâhî coşkusunu yansıtmayan bu eserden Hammer, mutat olduğu üzere,
bir nüsha da Batı’nın şâirler sultanı Johann Wolfgang von Goethe’ye
göndermiştir.

 

Çetinoğlu: Goethe’nin Mevlâna ile ilgisi biliniyor… Hakkında yazdığı
kitap var…

 

Özkan: Goethe’nin
Mevlânâ hakkındaki bilgileri esas itibariyle büyük ölçüde Hammer’in bu kitabına
dayanmaktadır ve yeterli olmaktan çok uzaktır. Hammer’den başka Hussard adında
bir mütercim de Fundgruben des Orients (Şarkın Kültür Ambarı) adlı çok ilmî ve
ciddî bir dergide Mesnevî’den ve Divan-ı Kebir’den bazı tercümeler sunmuştur.
Mevlânâ’nın meşhur Bahar Kasidesi bunlar arasındadır. Goethe, zaman zaman başka
üniversitelerdeki şarkiyatçı profesörlerle de bir araya gelir ve klasik şarkî
İslam şiirini tartışırdı. Demek oluyor ki Goethe, klasik İslâm şâirlerini merak
ediyor ve onları okumağa can atıyordu. Doğu Batı Divanı böyle bir tecessüsün
eseridir. Burada Goethe, bazı Osmanlı ve doğulu şâirlere; Birinci Selim, Timur,
Niyazi Mısrî, Nişancı Mustafa Çelebi nâm-ı diğer Nişânî, Seydi Ali nâm-ı diğer
Kâtib Rûmi, Şeyh’ül İslam Ebussuud, Muhammed Lâlezârî, Dede Korkut ve Nasreddin
Hoca gibi birçok Türk’e de yer vermektedir. Tabii bunlar ayrı bir inceleme
konusudur.

 

Çetinoğlu: Peki efendim. Uygun görürseniz onları ayrı bir
röportaja konu ederiz. Goethe Doğu Batı Divanı’nda Mesnevî hakkında neler
söylüyor?

 

 Özkan: Özet olarak şöyle diyor:

           

İranlılar sekiz yüzyıldan beri şiirlerini hâlen sevmekte,
kıymetini takdir etmekte ve saygı göstermektedirler. Bir Şarklının harikulade
ciltlenmiş ve muhafaza edilmiş bir Mesnevî’ye Kur’an’a gösterdikleri aynı
saygıyla baktıklarına ve muamele ettiklerine bizzat şâhit olduk.

 

Batı’nın bu büyük dehâsı, Mevlânâ’yı bu kadar az tanıma
imkânı bulmasına rağmen, O’nun gönülleri yıldızlara kanatlandıran şiirinin
etkisinden kurtulamamıştır. Kurtulamamış ki bir ara Doğu Batı Divanı’nı
Mevlânâ’ya ithaf etmeyi düşünmüş, sonra her nedense bundan vazgeçmiş ve Diyar-ı
Rûm’un Pîr’ine yalnız bir dörtlük ithaf etmiştir.

 

Çetinoğlu: O dörtlüğü lütfeder misiniz?

 

Özkan: ‘Mevlânâ
buyurur ki’ başlıklı bu dörtlük şöyledir:

 

Verweilst du in der Welt, sie flieht als Traum,

Du reisest, ein Geschick bestimmt den Raum;

Nicht Hitze, Kälte nicht vermagst du festzuhalten,

Und was dir blüht, sogleich wird es veralten.

 

Sen eğlenmek istersin dünyada, o bir hayâl gibi kaçar

Sen gezip dolaşmak istersin, mukadderat engel olur,

Emin olamazsın ne sıcaktan ne soğuktan; nâçar,

Tâlihin sana sunduğunu, anında kader bozar.

 

Görüldüğü üzere bu dörtlükte Goethe, Mevlânâ’nın tefekkürünü
‘fânilik’ kavramıyla özetlemektedir ki, bu doğrudur. Doğrudur çünkü Allah’tan
başka her şey fânidir. Esasen Goethe de Faust adlı eserinin son mısraında ‘Alles
Vergängliche ist nur ein Gleichnis’ (Bütün fâni şeyler bir semboldür, bir
mecazdır) demektedir.

 

Gelgelelim yanlış olan şey Goethe’nin Mevlânâ hakkındaki şu
kanaatidir. Kendisinden dinleyelim:

 

İmdi şu yukarıdaki sunuştan sonra kendini muğlâk şeylere
vermiş olmasını bu büyük zekâya çok görmemek lâzımdır. Eserleri pek renkli görünüyor
gerçi: Hikâyeler, masallar, paraboller, efsâneler, anekdotlar, misaller ve
problemler kullanmak suretiyle mistik, muamma bir öğretiyi anlaşılır kılmaya
çalışmaktadır; ancak, bizzat kendisi de açık bir şekilde işin içerisinden
çıkamamaktadır. Maksadı, ders vermek ve eğitmektir; lâkin tümüyle o, bir vahdet
öğretisi mârifetiyle, dindirilmeyen ve fakat nihâyet ilâhî bir varlıkta her
şeyin eriyip yok olduğu ve arındığı bir hasreti îma etmektedir.

 

Doğrusu Goethe, Mevlânâ’nın çözülmesi pek zor muamma meselelerle
uğraştığının farkındadır. Ona göre Mevlânâ, içinden çıkılmaz problemleri
çözerken, ortaya ‘yorumlanması gereken’ izahlar, ‘yeni muammalar’ çıkmaktadır.
Bu neviden çetrefilli metafizik meseleleri ‘şiir yahut nesir’ mârifetiyle
aydınlatma ise başlı başına bir olaydır. Yine de Mevlânâ böylesine zorlu bir
işin üstesinden gelmektedir, Goethe’nin kanaatince. ‘Bereket versin ki bu başarılmaktadır’ diyor Faust’un şâiri, bir şey
lûtf eder gibi, yarım ağızla ve zorlanarak. 
Evet, Faust’un şâiri böyle buyuruyor, amma Faust’un ikinci bölümü
hakkında yazılan kommentarları hiç hesaba katmıyor. İmdi onun bu olaya bakışını
ve mantığını baz alarak biz de diyebiliriz ki, Faust’un özellikle ikinci bölümü
aynı şekilde “birçok ‘muamma’ ihtiva etmektedir ve tıpkı Mesnevî gibi şerh edilmelidir.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, Goethe’nin bizzat kendisi de Faust’taki bazı
muğlâk ve muamma görüşlerin yorumcuları uğraştıracağını önceden hissetmiş
olmalı ki, Eckermann ile konuşmalarından birinde Faust’un ikinci bölümü
hakkında şöyle demek mecbûriyetinde kalmıştır: ‘Bu ikinci kısım filologları çok uğraştıracak, gelecekte de birçoklarını
muamma çözmek için gayrete mecbur edecektir
.’

 

Çetinoğlu: Sizce aynı zorluklar Mesnevî’de de var mı?

 

Özkan: Oysa
Mevlânâ, âdeta bu tür suçlamaların geleceğini önceden biliyormuş gibi
Mesnevî’sinde şöyle demektedir:

 

Hikâyeler ‘mânâ’ tohumunun içinde dinlendiği ölçekler
gibidir. 

Onlar tıpkı limana ulaşılıncaya kadar ihtiyaç duyulan kule
fenerlerine benzerler.  

Hikâyeler, insana sonsuz bahçeden haberler veren semâvî
elmanın kokusu mesâbesindedirler. 

Bu itibarla hikâyeler gerçeğe açılan pencerelerdir dense
yeridir. Ama aynı zamanda ârif olmayanların bu derin sırra ermemeleri için de
bu pencereler kullanılır:

 

Söz söylemek, o pencereyi kapatmaktır;

Söz söylemek onu gizlemenin ta kendisidir.

Gülün yüzüne karşı bülbülce nâralar at!

Onlara gülün kokusunu duyurma; oyala onları.

 

Çetinoğlu: Goethe’nin
Mevlânâ hakkındaki değerlendirmesi söylediklerinizden ibâret mi?

 

Özkan: Hayır!
Bundan ibâret değildir. Doğu Batı Divanı’na Notlar ve Tetkikler bölümünde ‘Toplu
Bakış’ (Übersicht) başlığı altında kısaca Firdevsî, Enverî ve Nizamî’yi
değerlendirdikten sonra sözü yine Mevlâna’ya getirir ve şöyle der:

 

Celâleddin Rûmî realitenin problemli zemininde sıkıntılı
hissetmektedir kendini; Batınî ve zahirî muammaları zihnî yoldan, zekâ yoluyla
çözmeğe çalışıyor; o yüzden eserleri, yeni çözümler ve yorumlara (Kommentare
bedürftig= şerhlere) muhtaç yeni muammalardır. İşte sonunda onun kendini,
vahdet-i vücut öğretisine sığınmak zorunda hissetmesinin sebebi budur. Bu, bir
taraftan kazandığını diğer taraftan kaybetmek gibi beyhude bir iştir ki,
nihayet geriye kalan sıfırdan (Zero) başka bir şey değildir.  Şimdi böylesine bir ifâde-i meram, şiir yahut
nesir olarak bundan böyle nasıl başarılacaktır? Bereket versin ki
başarılmaktadır.

 

Mesnevî-i Mânevî’nin asırlardan beri şerh edildiği ve hâlen
de yeni yorumlarla ondaki gizli mânânın kat kat açılmaya devam edildiği
cümlenin mâlumudur. Bu bir eksiklik değil, tam aksine zenginliktir. Esâsen
Mevlânâ, dört başı mâmur bir sistem ortaya koymadığı için ve hattâ böyle bir
derdi olmadığı için O’nun bir mecâzlar ambarı olan Mesnevî’si yeni yorum ve
açılımlarla daha zengin bir muhteva kazanacaktır.  O itibarla Mesnevî şerhleri onun tefekkürüne
verilen önemi ve manevî varlığına gösterilen ihtirâmı ortaya koyarlar.

 

Öte yandan hem Doğuda hem de Batıda onun hümanizmine ve
mistik şiirine gösterilen alâka, 
Mevlânâ’nın bir sistem endişesi duymadan ve hattâ tefekkürünü bir
sistemle sınırlamadan, lâkin masal, efsâne, hikâye ve şiirin imkânlarını
kullanarak en çetin ve çetrefilli konularda dahi mesajını başarıyla insanlığa
ulaştırdığını göstermektedir. Goethe’nin tenkidine hedef olan, Mesnevî’nin
hendesî yapısı, her ne kadar insana zaman zaman sonunun nereye varacağını ve
çıkışının olup olmadığını kestiremediği hikâyeler labirentlerini andırsa da ve
hatta bazen yolun bittiği intibaını verse de, sonunda bir kelimenin yahut bir
mecâzın yarattığı tedâi refâkatinde doğru yol bulunmuş ve verilmek istenen ders
verilmiş olur. Coşkun bir metaforlar seli bütün tıkanıklıkları açar, engelleri
aşar ve tefekkür akışı sağlanmış olur.

 

Çetinoğlu: Siz, bir Mevlânâ uzmanı olarak Mesnevî’yi nasıl
değerlendiriyorsunuz?

 

Özkan: Mesnevî
renkli hikâyeler, anekdotlar ve hattâ bazı nükteli sözlerden müteşekkil bir
külliyattır. Bu eserde anlatılanların hemen hepsi mistik anlamda
kullanılmaktadır. Peş peşe ve iç içe muttasıl devam eden hikâyeler anlatılırken
şâir, bâzen ipin ucunu kaçırıyor gibi görünse de, hikâyede geçen bir takım
kelimelerin tedâîleri refakatinde, hiç kopukluk olmadan anlatmaya devem eder ve
böylece başlangıçtaki asıl hikâye hatırlanır ve yeniden bağlantı kurulmuş olur.

 

Çetinoğlu Ne ile mukayese edilebilir?

 

Özkan: Belki ve
en iyi 1251 yılında inşa edilen Konya’daki Karatay Medresesi’nin
dekorasyonlarıyla mukayese edilebilir. Bu medresenin turkuaz, mavi, siyah ve
beyaz renklerdeki fevkalâde zengin çini süslemeleri Hz. Peygamberin ve ilk
halifelerin sâde isimleriyle yapının bir köşesinde başlar ve sonra
olabildiğince girift Kur’an yazılarıyla devam eder. Bunların üzerinde ise
esrarengiz bir şekilde birbiriyle birleşen ve gözü en yukarıdaki boşluğa
yönelten -ki geceleri buradan bakınca gerçekten yıldızları görmek mümkündür ve
buradan görülen bu yıldızlar yapının merkezine yerleştirilen bir havuza
aksetmektedirler- büyük ve küçük birçok köşeli yıldızlardan oluşan pek girift
hendesî bir ağ yükselir. Aynı şekilde Mesnevî de sağlam bir şekilde Kur’ân
esaslarına istinat ederek devamlı daha yüce ve daha ilâhî hakikatlere götürür
-ki bunlar her neviden sembollerde ve metaforlarda ifâdesini bulmuş olur.  

 

Bizim âcizane kanaatimiz odur ki Goethe, Mevlânâ’nın şiirini
hakkıyla tanıma fırsatı bulamamıştır. Yoksa panteist filozof Spinoza’yı metheden,
İtalyan feylosofu Giordano Bruno’yu yazılarıyla müdafaa eden Goethe’nin,
Mevlânâ’nın şu şiirinden etkilenmemesi, büyülenmemesi düşünülemezdi.

 

Çetinoğlu: Bu şiiri de lütfeder misiniz?

           

Özkan: Okuyayım:

Sabahta ışık, akşamda rüzgârım.

Ormanda mırıltı, denizde gürültüyüm.

Direğim, dümenim, kaptanım, gemiyim.

Mercan kayasıyım, geminin üstünde parçalandığı.     

Kuşçuyum, kuşum, tuzak ta benim.

Resimim, aynayım, nağmeyim, aksi sadayım.

Sükûtum,  düşünceyim,
konuşmayım,  sesim.

Neyde nefes, insanda zekâyım.

Taşta kıvılcım, madende altınım.

Sarhoşluk benim, bağ da benim, şıra da, imbik de ben.

İçen benim, sâki benim, billur kadeh de ben.

Mum benim, mumun sihirlediği pervâne de ben.

Gül benim, gülden şevklenen bülbül de ben.

Doktorum, hastalığım, zehirim, panzehir de ben.

Tatlılık benden, acılık benden, bal da, safra da benden…

Şehir benim, koruyan ben, saran benim şehri, duvar da ben.

İnsanları bağlayan zincir, dünyaların çemberi benden…

Yaratışın merdiveni benim, Miraç benden, düşüş benden.

 

Bütün bunlara rağmen şurasını vurgulamamız lâzım ki Goethe,
her ne kadar Mevlânâ’mıza karşı kritik bir bakışa sâhipse de sonuçta O’nun
hakkını vermiş ve O’nu ‘büyük zekâ’ olarak yüceltmekten kendini alamamıştır.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

    SENAİL ÖZKAN:

     1955 yılında Gümüşhane’de
doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği
bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn
Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da
ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen
İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam
etmektedir
.

     Eserleri genel olarak
Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

        Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden
bâzıları:

     Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı (Felsefe) 2006, Schopenhauer
Paradokslar Üzerinde Raks
: 2006, Mevlânâ
ve Goethe
: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe:
(Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir:
(Felsefe-Edebiyat) 2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın
Hayatı ve Eseri
, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberâne bir şâir ve filozof. 3-Annemarie
Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle
Yollarda
1999. 4-Annemarie Schimmel’denTercüme:  Şark Kedisi: 2009, 5-Johann
Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu –
Batı Divanı
: 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7-Katharina
Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

Irak Türkmen Cephesi ve Erşad Salihi

Ne zaman bir Irak Türkmen’i
aklıma düşse, yüreğimde benliğimi şerha şerha paralayan acılı bir Kerkük “Horyat”ı
hissederim.

Yara sızlar,
yara sızlar

Ok değdi
yara sızlar.

Yaralının
halinden

Ne bilsin
yarasızlar
.”

Ortadoğu tarihinin hiçbir döneminde
yüzü gülmeyen Irak Türkmenleri yıllardır sürgün, katliam, Türkmen aydınlarının
idamları hafızalarımızdan hiç silinmeyen acı gerçeklerdir. Ancak acıların ve
yaraların en acısı nedir bilir misiniz; taşlanarak ölümüne hükmedilen, herkes
taş atarken bir dostunun gül atmasının cevabını dilerseniz Hallac-ı Mansur’un
kendisi versin: “Beni attığınız bu
taşlar değil, dost bildiğim kimsenin attığı gül yaraladı
.” Der.

Irak Türkmen Cephesi lideri Erşad
Salihi, 1959 yılında Kerkük’te doğdu. Gençlik yıllarında Türkmen hareketlerine
katılan Salihi, 1978’de Bağdat Üniversitesi Fen Fakültesi’ni kazandı. 1979’da
siyasi hareketlerinden dolayı Baas Partisi tarafından tutuklanarak 10 senesini Ebu Gureyb Cezaevi’nde geçirdi. Ağabeyi
idam edildi ve ailesi Irak’ın güneyine sürgün edildi.

Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra
2004’te Irak Türkmen Cephesi’nde Suriye temsilcisi olarak görev aldı. 2008’de
Kerkük İl Başkanı oldu. 2010, 2014 ve 2018’de Kerkük’ten meclis üyesi seçildi.
Mart 2011’de Irak Türkmen Cephesi başkanlığına getirildi. Mayıs 2011’de evine
füzeli saldırı düzenlendi. 2014’te Irak Temsilciler Meclisi İnsan Hakları Komisyonu
başkanı olarak seçildi. 2017’de ITC kurultayı tarafından tekrar parti
başkanlığına seçildi.

Görüldüğü gibi Erşad Salihi’nin çile
dolu 61 yıllık ömrü, her insanın katlanabileceği bir vakıa değildi
elbette.  O, ulu çamlar fırtınalı
vadilerde büyür misali, Şeytanın dahi aklının şaştığı Ortadoğu girdabında bu
çileli hayatı kendi seçti ve lider nasıl olunurmuş mücadele azmi ile bunu ispat
etti.

Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra
Türkmenlerin yoğun olduğu bölgelerde büyük baskılar ve katliamlara maruz kalan
Türkmenler, bir de Demokrafik tehlikeyle karşı karşıya kaldılar. Telafer,
Kerkük ve Musul’da tapu kayıtları yakıldı. Barzani’ye bağlı peşmergeler, PKK,
Ve İŞİD o bölgelerde Türkmenleri kendilerine her zaman tehlike olarak
görmüşlerdir.

İşte bütün bu gelişmelerin sürdüğü
bir ortamda Irak Türkmen Cephesi, Erşad Salihi liderliğinde büyük bir direnç
göstererek ve her türlü mezhep çatışmalarını da bertaraf ederek, birlik ve
beraberliği sağlamanın yolunu bilmişlerdir.

Ancak ne var ki Türkmenler bu defa
baskıyı Peşmerge’den, PKK’dan ya da DEAŞ’tan değil “Kavim Kardaş” bildiği Türkiye’den görmüşlerdir. Anlatılanlara göre
Türkiye, İTC’nin başına Kürt lider Barzani’yle anlaşacak bir Türkmen lider
gelmesini istemektedir. 28 Mart 2021 tarihinde Erşat Salihi, Irak Türkmen
Cephesi Yürütme Kurulunu toplayarak istifasını vermiştir.

Yeniçağ gazetesinin verdiği habere
göre: ITC’li bir yetkili: “İstifaya
Türkiye tarafından zorlandık. İstifamızın arkasında Türkiye’nin bize yaptığı
çok büyük bir baskı var. Erşat Beyin istifasından sonra Barzani ile anlaşacak
birini getirecekler
.” Aynı haber devamla: “Diğer yandan Salihi’nin geçtiğimiz günlerde Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanı Mansur Yavaş’ı ziyaretinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çok
rahatsız olduğu ve Erşat Salihi’ye yapılan baskılarda bu durumun da etkili
olabileceği de belirtiliyor
.”

Aslında biz bu filmin aynısını 2004
Nisan ayında Kofi Annan Planıyla Kıbrıs hadiselerinde görmüştük. Anlaşılan yeterli
ders çıkarılmamış olacak ki, aynı olay bu defa Irak’ta tekrarlanacak. Kıbrıs’ın
ilk Devlet Başkanı Rahmetli kahraman Rauf Denktaş bertaraf edilerek yes be
annemci Mehmet Ali Talat’ın Kıbrıs’ta önü açıldı. Neredeyse Şehit kanlarıyla
yoğrulmuş Kıbrıs elimizden kayıp gidecekti. Neyse ki, yapılan referandumla Rumların
hayır oyları fazla geldi ve oyun bozuldu.

Dilerim Irak’ta yapılan bu fahiş
hatadan dönülür.

Sağlıklı kalın.

Covid-19 Salgını Üçüncü Dalgasını Yaparken

Salgın hastalıklar toplumlarda derin yaralar açarlar. Her
büyük salgın sonrası insanların yaşamında büyük değişimler olmuş ve hayat hiçbir zaman eskisi gibi
olmamıştır. Çarşıları, marketleri, spor alanlarını, mabetleri velhasıl toplu
yaşanılan her alanı kapattırarak alışılan şekli ile kullanılmaz hale getirmiştir.
Bu durum
günlük hayatımızda, ikili ilişkilerimizde büyük değişikliklere
sebep olmuş ve olmaya devam etmektedir. Komşuluk arkadaşlık ilişkilerinden,
düğün-dernek alışkanlıklarımıza, cenaze törenlerimizden, iş alışkanlıklarımıza
ve eğitim düzenimize kadar birçok yeni mecburiyetler geliştirip yaşamamıza
sebep olmuştur.

 

Mart 2020’de başlayan ilk dönemde beş bini ölümle sonuçlanan
bir milyona yakın insanımız hastalığa yakalanmış ve salgın iki ay içinde
kontrol altına alınarak Haziran 2020 başında normalleşmeye geçilebilmişti.
Burada yönetimin dikkati, sağlık ordumuzun gayreti ve insanlarımızın salgına
karşı yapılan tavsiyelere uyumu etkili olmuştur. 2020 Ekim’inde gerek mevsimin
etkisi gerekse insanlarımızdaki salgına karşı yapılması gereken tedbirlerdeki
gevşemenin getirdiği rahatlık, hastalığın artarak ikinci dalga yapmasına sebep
olmuştur. Şubat sonrasına doğru kontrol altına alınan bu süreçte ise yirmi beş
bini ölümlü olmak üzere iki milyona yakın insanımız hastalanmıştır. Bu iki dönemde
sağlık personelimizin neredeyse yarıya yakını hastalığa yakalanmış ve çoğu
hekim olan 500 e yakın sağlık çalışanı hayatını kaybetmiştir.  Mart 2021 başında başlayan normalleşme sonrasındaki
üç hafta içinde yeniden hasta sayılarında artış ile üçüncü bir dalgalanma ile karşı karşıyayız. Aşının bulunup
uygulanmaya başlanması, sağlık çalışanlarımızın ve altmış beş yaş üstü kesimin
aşılanmış olması önemli bir şansımızdır. Ama tedavisi henüz kesin bulunamayan covid-19
hastalığı ve salgını için en önemli silahımız bulaş zincirini kıracak olan tedbirlere uymamızdır. Yani bulaşma ihtimalini
azaltan maskeyi doğru kullanmamız, insanlarla temasımızda bir buçuk- iki metre
mesafeyi önemseyip mümkün olduğunca kalabalıklara fırsat vermememiz ve temizlik
şartlarına dikkat etmemizdir.

 

Yeni bir salgın karşısında yılgınlığa düşmek veya konuya umursamazlık
göstermenin doğru olmadığını unutmamamız gerekir. Böyle günlerde aşırı bir
bilgi kirliliği de olmaktadır. Konuyu bilen insanlardan gelen bilgi ve
uyarıları önemsemeli kaynağı belirsiz bilgilere itibar etmemeliyiz. Doğruluğu
kanıtlanmış tedbirlere uymakla beraber bunları uygulamada aşırıya kaçmamalıyız.
Yalnızken maske takmak, her temas olayında antiseptik kullanmak veya sürekli
elleri yıkamak, şüpheli olmayan durumlarda bile eldiven kullanmak gibi gereksiz
davranışlara girmememiz gerekir. Yani bilinçli bir dikkatle bulaş zincirini kırarken
paniğe düşmeden korunma tedbirlerine uymamızın yeterli olduğunu bilmeliyiz.

 

Salgınlar dünyamızda belli aralıklarla olacak ve olmaya
devam edecektir. Bilim insanlarımızın doğal yapıyı bozan davranışlarımızın salgınlara
zemin hazırladığı uyarılarını önemsemeliyiz. İnsanlığı çaresizliğe sürükleyen
bu ve benzeri büyük salgınlara hazırlıklı olmanın yollarını bulmalıyız. Doğal
yapıyı bozan, küresel ısınmayı hızlandıran kontrolsüz üretim ve çılgın tüketim
davranışlarının yeni salgınlara imkân sağlayacağı uyarlarını önemsemeliyiz. Aksi
halde gelecek nesillerin sağlıklı yaşayabileceği bir dünya bulamayacaklarını
unutmamalıyız. Salgının bittiği, normal yaşamamızın devam ettiği sağlıklı
günler ve güzel bir dünya dileğiyle…

Diktatörlük Nesillerin Akıl Sağlığını Bozar

“Türksüz Türkiye Projesi” Devam Ediyor

Türkiye’de
kendisini “Türk hissetmeyen” ve hatta Türk’e karşı “kindar” bir
kesimin olduğunu biliyoruz.

Bunlar
bazen “Ak Parti sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diye ortaya
çıkar. Bazen kamu kurumları isimlerinden T.C. ibaresinin kaldırılması kararını
alarak kendini gösterir. Bazen de Anayasa’dan “Türk” kelimesini çıkarmak
için teklifleriyle rengini belli eder.

Bunlar
Türk” kelimesinden ve hele “Ne mutlu Türk’üm diyene”, “varlığım
Türk varlığına armağan olsun”
gibi veciz sözlerden nefret ederler.

Türk
milletinden bahsederken “Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Ermeni, Roman” gibi
etnisiteyi ön plana çıkaran kavramları kullanırlar. Ortak kimliğimizi ifade
eden Türk kavramını da bu etnisitelerle eşit bir etnik kavram olarak sıralarlar.

Her
türlü etnisiteden olanlar bu alt kimliğini gururla öne çıkarırlarken “ben
Türk’üm” diyene “ırkçılık yapma”
diye ayar vermeye çalışırlar.

Bu
kesim “Tarihimizle yüzleşmek” adı ile yürütülen kampanyalarla,
Türklerin bırakın kimliğiyle gurur duymasını, utançtan başını kaldıramaz hale
gelmesi için inanılmaz bir gayret sarf ederler.

Bunlar
sayıca fazla değildirler. Ama iktidar partisi AKP içinde çok etkin
oldukları için fazlasıyla cesur ve Türk Milletinin sinir uçlarıyla
oynamaktan
çekinmeyecek kadar pervasızdırlar.

Neden
cesur olmasınlar ki, kendilerini “Türk Milliyetçiliğini” temsil eden parti
olarak ifade eden MHP bütün bu cüretkâr saldırılara karşı adeta kalkan
oluyor.

Bu
yüzden her seferinde “artık bu kadarını da yapamazlar” dediğimiz şeyleri
yapıyorlar.

********************************

Türk
Kahvesi bile Diyemezler

“Türk”
kelimesine alerjisi olanların “Türk Milleti” yerine “bu millet”, Türk
Silahlı Kuvvetleri yerine “ordumuz” gibi kavramları kullandığını bilirsiniz.

Fakat
ben “Türk kahvesi” bile demekten rahatsız olanları da gördüm.

Yıllar
önce Yarımca Petkim’de mesai arkadaşlığı yaptığımız Muzaffer Baştopçu 1994’de
Refah Partisi’nden Körfez Belediye Başkanı seçildi. Güzel işler de
yaptı. Daha sonra da AKP’den üç dönem milletvekili oldu.

Körfez
ilçesi Yarımca sahilinde bulunan ve adı “Türk Kahvesi” olan tarihi bir mekân
vardır. Bahçesindeki 5-6 asırlık çınarı ve özel mimarisiyle ruhunuzu
dinlendirebileceğiniz özel bir yerdir.

Muzaffer
Baştopçu Belediye Başkanı seçildikten sonra öncelikle bu mekânı İslamcı yazar Mehmet
Şevket Eygi
’ye “yeniden dekore ve tanzim ettirdi.”

Mekânın
Türk Kahvesi” olan adını “Lâlezar” olarak değiştirdiler. Yetmedi
menüdeki “Türk kahvesi” ibaresini de “Osmanlı kahvesi” yaptılar.

O
zaman anlamakta güçlük çektiğimiz bu değişimin, sistematik bir stratejinin
uzantısı olduğunu hayli geç anladım.

Çok
şükür ki, Baştopçu’nun Belediye Başkanlığından sonra, mekân tekrar “Türk
Kahvesi”
olarak eski ismine kavuştu.

********************************

Koroların
İsimlerinden Türk Kelimesini Çıkardılar

Türk
Kültürünü korumak ve geliştirmekle görevli olan Kültür Bakanlığı da Türk
kelimesine savaş açtı.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un “Olur”u ile ülke genelinde koroların büyük kısmının
ismi ve yapısı yenilendi. Bu kapsamda koroların isimlerinden “Türk”
kelimesi çıkarıldı.

Buna göre, Elâzığ Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğünün ismi
“Elâzığ Kürsübaşı Müzik Topluluğu Müdürlüğü” olarak değiştirildi.

Şanlıurfa’daki Devlet Türk Halk Müziği Korosu, Şanlıurfa Sıra Gecesi Müzik
Topluluğu,

Diyarbakır’daki Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, Diyarbakır Medeniyetler Müziği
Korosu
,

Edirne’deki Devlet Türk Müziği Topluluğu ise Edirne Rumeli Müzikleri
Topluluğu
olarak değiştirildi.”

“Türk” kelimesi neden
bunları rahatsız ediyor?

Kültür Bakanlığı yetkilileri bakanlığın kendi sitesine baksalar TÜRK ADI
ile alakalı şu açıklamaları göreceklerdir:

Türk” sözcüğü; “güç, kuvvet, güçlü, kuvvetli, cesur, türeli (kanun
ve nizam sahibi) ve türeyen, çoğalan” anlamlarına gelmektedir.

Tarihte “Türk” adıyla adlandırılan ilk devlet “Gök-Türk Devleti”
olmuştur. Coğrafî ad olarak “Türkiye” kavramı, tarihte ilk kez Bizans
kaynaklarında yer almaktadır. VI. yüzyılda “Türkiye”, Orta Asya’yı ifade etmek
üzere kullanılmıştır. IX. ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan
alana “Türkiye” adı verilmiş (Doğu Türkiye = Hazar ülkesi; Batı
Türkiye
= Macar ülkesi); XIII. yüzyılda Mısır ve Suriye de “Türkiye”
olarak adlandırılmıştır. Anadolu ise XII. yüzyıldan itibaren “Türkiye”
olarak tanınmıştır.

Bu kadar köklü bir milletin adını bu topraklardan silmeye kimsenin gücü
yetmez. Hem siz, farz-ı muhal Türkiye’den Türk adını silseniz bile, Türklerin
dış düşmanları bize “Türk”, bu vatana “Türkiye” demeye devam
eder.

Milletimiz de kendi ismine sahip çıkacak; “Türk’üz türkü / Türk’ü çağırırız”
demeye devam edecek. Türk’çe düşünüp, Türk’çe davranacaktır.

Eminim ki; iç düşmanlarının oynadığı sinir uçları Türk’ün uyanmasına/ silkinmesine
yol açacaktır.
Tahammül sınırlarını bu kadar zorlayanların pişman olacağı
günler hiç uzakta değildir.

Şimdiden uyaralım ki, bunlara prim veren siyasi partiler seçimlerde ağır
bir yenilgi aldıklarında şaşırmasınlar.

“Türk” ve “Atatürk”süz Türkiye Olmaz, Olamaz

0

“Türk” ve “Atatürk” düşmanlığı,
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekildiği ve Türkiye Cumhuriyeti
devletinin kurulduğu gün başladı ve bugüne kadar devam ediyor. Cumhuriyet’in
kurulduğu gün, bu yeni Türk devletine karşı çıkanlar; Saltanat ve hilafet
fanatikleri, İstiklâl Harbi’ne karşı çıkanlar, düşmanla işbirliği yapanlar,
Milli Mücadele’yi teşkilatlandıran Atatürk ve diğer Kuvva-yı Milliyecilerin
idamına fetva verenler, iç isyanlar çıkaranlar, asker kaçakları, bu fillerinden
dolayı İstiklâl Mahkemelerinde yargılanıp ceza alanlar, ümmetten millete geçişi
hazmedemeyenler, kapatılan tekke ve zaviyelerin cemaatleri, inkılaplara karşı
çıkanlar, çağdaş hayat tarzını benimsemeyenler ve Türklüklerinden şüphe
edenlerdir.  Bugün de aynı düşmanlığı
sürdürenler onların torunlarıdır.

                 Son 15 günde peş peşe meydana gelen olaylar,
maalesef kuruluşundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli kimliğiyle
mücadeleye başlayan  “Türk” ve “Atatürk”
düşmanlarını sevindirecek boyutlara ulaşmıştır. Bu olayları panoramik olarak şöyle
bir gözden geçirelim.

                “Türk”
ve “Atatürk” düşmanlarını sevindiren ilk gelişme, 1933 yılında dönemin Milli
Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılan ve Atatürk’ün onayıyla o tarihten
itibaren her sabah ilkokullarda 2013 yılına kadar okutulan Öğrenci Andı’nın, 2018
yılında okullarda yeniden okutulmasına karar veren Danıştay 8. Dairesi’nin
kararı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından bozuldu.  Bu karar sonrası okullarda artık Andımız
okunmayacak. Fakat Andımız, kuruluşundan bu yana KKTC’de okutulmaya devam
ediliyor.

                Çocuklarımız
80 yıl okudukları Öğrenci Andı’nda ne diyorlardı: ““Türk’üm, doğruyum,
çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi
özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım
Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türk’üm diyene!”

                Andımız,
yeni yetişen Türk çocuklarına milli kimliğini, ahlaki değerlerini, devletimizin
kurucusu Atatürk’ün gösterdiği milli hedeflerini hissettirmek ve benimsetmek
amacıyla okutulan milli bir yemindir. İmparatorluktan milli devlete geçişin
temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nde milli kimlik bilincinin oluşmasında ve
milli motivasyon sağlanmasında en önemli metindir. Özellikle küreselleşmenin
milli devletleri tehdit ettiği bir dönemde okunması daha da önemlidir. Başta
ABD olmak üzere birçok devlette bu tür bağımsızlık yeminleri okullarda
öğrencilere okutulmaktadır. Andımız, ırkçı bir söylem değil, üst kimliğimiz
olan Türklükten gurur duyduğumuz dünyaya haykıran milli bir benttir.
Okutulmaması yanlış ve tehlikeli bir karardır.

                Bununla
kalınmadı, ardından Danıştay 10. Dairesi tarafından alınan kararla, devlet
madalyalarından Atatürk kabartması çıkarıldı. Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı,
Liyakat Nişanı’nda bulunan Atatürk kabartması, 15 Aralık 2013 tarihinde
yönetmelikte yapılan değişiklikle kaldırılmıştı. Türk Kamu Sen, bu yönetmelik
değişikliğinin iptali için Danıştay’a dava açtı. Danıştay nişanlarda Atatürk
kabartmasının kullanılmasını öngördü. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı karara
itiraz etti, temyize gitti. Danıştay İdari Daireleri Kurulu 2019’da 10.
Daire’nin kararını tek oy farkla yerinde 
buldu ve Atatürk’ün devlet madalyalarında kalmasına karar verdi. Şimdi
ise yine başa dönüldü ve Danıştay kararıyla madalyalara konulan Atatürk
kabartması yine kaldırıldı. Sözcü gazetesi yazarı Saygı Öztürk, bu konudaki
yazısında, emekli bir Danıştay üyesinden aldığı bilgiye göre, “Atatürk
kabartmasının devlet madalyalarından Arapları rahatlatmak için çıkarıldığını”
belirtti. Eğer bu gerçekse daha üzüntü verici. Yüz yıllarca Osmanlı
imparatorluğu egemenliği altında yaşayan, 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerle
işbirliği yaparak Türk askerini arkadan vuran Arapların milli ve modern bir Türk
devleti kuran Arapların Atatürk’ü sevmemesini anlayabiliriz. Ama bizim bağımsız
bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderimizi istememesine uygun
davranması çok çok üzücü.

                Bu
kararların ardından Tekirdağ’ın Marmara Ereğlisi ilçesinin Yeniçiftlik
Mahallesi’ndeki Nizamettin Demirdöven İlkokulu’nun bahçesinde bulunan Atatürk
büstü kaidesine ve okul duvarlarına kimliği belirsiz kişiler tarafından “Allah
put yapmayı yasakladı. Müslüman put yapmaz, Atatürkçülük putperestliktir”
yazıldı ve çekiçle Atatürk büstüne zarar verildi. Olayın ardından Yeniçiftlik
Belediye Ortaokulu’ndaki Atatürk büstünün üzerine yazılar yazıldığı ve Opet
Anadolu Lisesi’ndeki Atatürk büstüne kova geçirildiği, büstün üzerine
“Firavun, put” yazıldığı tespit edildi. Bu planlı ve organize
saldırılar, Atatürk üzerinden onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılan
saldırılardır.

                Gelişmeler
bununla da kalmadı. 2001 tarihli Harp Okulları Yönetmeliği ve 2003 tarihli
Astsubay Meslek Yüksek Okulları Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı. Yeni
hazırlanan Milli Savunma Üniversitesi Harp Okulları Yönetmeliği ile Milli
Savunma Üniversitesi Astsubay Meslek Yüksekokulları Yönetmeliği’nde, Harp Okulları
ile Astsubay Yüksekokulları’na giriş şartlarında dikkat çeken bir değişiklik
yapıldı. Önceki yönetmeliklerde giriş şartları arasında bulunan “irticai ve
bölücü görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü
kaldırıldı. Bunun yerine bu okullara giriş için “terör örgütlerine veya milli
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen gruplara üyelik, iltisak
ya da irtibatı bulunmamak” şartı getirildi. Harp Okulları ile Astsubay
Yüksekokulları’na giriş şartlarından “irticai ve bölücü görüşleri benimsememiş
veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmünün kaldırılmasını değerlendiren
bazı emekli komutanlar,  bu adımın
tehlikeli sonuçlara yol açma riski bulunduğunu vurgulayarak  “Bu değişiklikle tarikatların, cemaatlerin
Harp Okulları’na ve  Astsubay
Yüksekokulları’na girişinin önü yasal olarak da açılmış oluyor” dediler.  Demek ki, geçmişten hiçbir ders çıkarılmamış,
bu yönetmelik bunun itirafı niteliğindedir.

                Bunların
ardından Milli Savunma Üniversitesi bünyesindeki SUTASAK (Subaylık Temel
Askerlik ve Subaylık Anlayışı Kazandırma Kursu) ve  ASTTASAK (Astsubaylık Temel Askerlik ve
Astsubaylık Anlayışı Kazandırma Kursu) yönergelerinden ve müfredatından
Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün adı ve ilkeleri çıkarılmıştır. Önceki
yönergelerde 8 ayrı yerde Atatürk adı, ilkeleri yer alırken, üniversitede son
şekli verilen ASTTASAK ve SUTASAK yönergelerinden Atatürk adı tamamen
çıkarılmış ve “Hizmete Özel” kaydı ile uygulamaya konulmuştur. Yönergelerin
eski hali şöyleydi: “Subay ve Astsubaylık Eğitimi Kazandırma Eğitiminde amaç,
subay ve astsubay adaylarının  görevlerini
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Anayasamızın temelini teşkil eden Atatürk ilke
ve devrimleri doğrultusunda çağdaş ve bilimsel yaklaşımla kavrama ve yerine
getirme yeteneği kazandırılmasıdır.” Subay ve astsubay eğitimini düzenleyen yönergelerden
“Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda” cümlesinin çıkarılmasının amacı
nedir, bir eğitimci olarak anlamış değilim.

                “Türk”
ve “Atatürk” düşmanlarını sevindiren gelişmeler bunlarla da kalmadı. Son olarak
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın aldığı karar doğrultusunda bazı yerel korolardan
“Türk” adı çıkarıldı.    Kültür
Bakanlığı’nın aldığı kararla, İstanbul’daki Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nun
adı İstanbul Halk Müziği Araştırma ve Uygulama Korosu Müdürlüğü,
Şanlıurfa’daki Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nun adı Şanlıurfa Sıra
Gecesi Müzik Topluluğu,  Edirne’deki
Devlet Türk Müziği Topluluğu’nun adı Edirne Rumeli Müzikleri
Topluluğu,  Diyarbakır’daki Devlet
Klasik Türk Müziği Korosu’nun adı Diyarbakır Medeniyetler Müziği Korosu, Elazığ
Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü’nün adı “Elazığ Kürsübaşı Müzik
Topluluğu Müdürlüğü” olarak değiştirildi. Müzik toplulukları ve korolardan “Türk”
adının çıkarılması ile ilgili değişiklik, Güzel Sanatlar Genel Müdürü Murat
Salim Tokaç’ın 23.03.2021 tarihli yazısına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın onay
vermesinin ardından gerçekleştirildi.

                “Türk”
ve “Atatürk” adına bu kadar düşmanlığın sebebi nedir? İlkokullardan, Harp
Okullarından,  yönetmeliklerden ve
korolardan “Türk” ve “Atatürk” adını çıkarınca Türk’ü ve Atatürk’ü yok
edeceğinizi mi sanıyorsunuz? Bunu 1. Dünya Savaşından sonra dünyanın bütün
emperyalist süper güçleri denedi, fakat başarılı olamadı, Türk’ü ve Atatürk’ü
mağlup edemedi. Devletin bütün kurumlarından Türk’ün ve Atatürk’ün adının birer
birer çıkarılmasından “Türk” ve “Atatürk” düşmanlarının sevinmesini doğal
karşılıyorum. Çünkü kuyruk acıları var. Fakat yıllardır Türk milliyetçisi
olduğunu iddia eden bazı siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarının bu
gelişmeler karşısında suspus olmasını bir türlü anlamıyorum.

                Son
sözümün ilki “Türk” ve “Atatürk” düşmanlarına: 
“Türk” ve “Atatürk” adını nereden çıkarırsanız çıkarın, hayalinizdeki
Türkiye’ye ulaşamayacaksınız. İkinci sözüm Türk milliyetçisi ve Atatürkçü
olduğunu iddia edenlere: “Arkadaşlar, titreyin ve kendinize gelin. Türkiye’nin
şu anda doğru dürüst, Müslüman devletler dâhil, dostu ve komşusu yok. Ülkemiz
kuzeyinden güneyinden, doğusundan batısından kuşatılmış durumda. Başta ABD
olmak üzere süper devletlerin tehdidi altında. Aklınızı başınıza toplayın,
ülkemize, milletimizin adına ve devletimizin kurucusu Atatürk’ün hatırasına
sahip çıkın. Çünkü başka Türkiye yok.”

                Ve
son olarak diyorum ki, ne yaparsanız yapın başaramayacaksınız, “TÜRK” VE
“ATATÜRK”SÜZ TÜRKİYE OLMAZ, OLAMAZ…..

Türk’ün Türk’ten Başka…

0

Yine bir sosyal medya
paylaşım yazısı doğurdu bu yazıyı. Türk Adı Yasaklandı! Şeklinde bir başlığa
sahip, afiş tarzında bir paylaşımdı. Adında Türk Halk Müziği, Klasik Türk
Müziği gibi tanımlar içeren bazı şehirlerimizdeki koroların adları
değiştirilmiş. Bu tanımlar yerine; Sıra Gecesi Müzik, Medeniyetler Müziği,
Rumeli Müzikleri gibi bu müzik türlerini tanımlamayan, aslında tanım da olmayan
tanımlar getirilmiş.

            Doğrudan kaynar suya atmak yerine, yavaş yavaş suyun
ısıtıldığını görüyoruz değil mi? Türk ismi yavaş yavaş, en az tepki çekecek
şekilde, çeşitli bahanelerle, her yerden kaldırılmaya çalışılıyor. İsim niçin
önemlidir? Her şey, ismiyle kaimdir. Olmayan şeyin, ismi de olmaz. Daha da
uzatmaya gerek görmüyorum. Bu paylaşıma karşı şunları yazmışım bir refleks
olarak:

            Bulgaristan’da bununla kıyaslanmayacak kadar, zulümle,
Türk adını silmeye çalıştılar. Uygur Türkü’ne her türlü iğrençliği reva
görüyorlar.

            Bulgar, bizden değildi. Zulme başkaldırırken, mücadele
ederken, Bulgaristan Türk’lerine destek verirken çok rahattık. Çinli de bizden
değil. Çok rahat sövüp, sayabiliyoruz. Uygur Türk’lerini görmezden gelemezsiniz
diyerek, o mazlumların seslerini duyurmaya çalışıyoruz.

            Kıbrıs Türkü’ne de Türk oldukları unutturulmaya çalışılıyor.
Orada daha da zorlanıyoruz. Rahmetli Denktaş’ı neredeyse istenmeyen adam ilan
etmişlerdi. Annan Planı’nı çok şükür ki, gâvur (!) kendi oylarıyla engelledi.
Bizim Kıbrıs Türk’lerine kalsaydı, Türkiye düşman, Rum, dost ilan edilecekti
neredeyse.

            TÜRK-İYE yani Türk’ün sahip olduğu anlamındaki ülkemiz,
vatanımıza bak! Sanki başkaları gelip, yapıyor bunları. Maalesef, biz
yapıyoruz. Yapana tavır koymuyoruz. Tavır koymaya yelteneni kendimiz
engelliyoruz.

            Ah! Bu isimleri değiştirenler Bulgar, Rum ya da Çinli
olacaktı ki… Ah! Biz onlara neler yapmazdık?

            Ama bunu yapanlar ya benim akrabam, ya hemşerim, ya aynı
takımı tutuyorum, ya benim mahallemden, ya benim sendikamdan ya da benim
partimden.

            Bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Bizim ülkemizde, bizim
adımızı silmeye cesaret edenlere meydanı terk ediyor, fırsat veriyoruz.

            Eğriye eğri, doğruya doğru demeyi unuttuk galiba.

            Hep tekrarlayalım da unutmayalım. Unutanlara
hatırlatalım. Unutturmaya çalışanlara ikazda bulunalım: NE MUTLU TÜRK’ÜM
DİYENE!

Bir Ülke Nasıl Batar Siz Masum Tek Suçlu Dış Minnaklar…

Bu asla bir kişiyle, bir anda, bir
yılda, ya da tekbir şekilde mümkün değildir. İyi planlama gerektirir. Çok yönlü
çalışmakla işi gizlemek için sürekli hedef saptırmak; gündem karalamakla
olur.  Beyler batmak ciddi bir iştir…

Evvela umut olmak gerekir.
Karamsarlığın zirve yaptığı bir dönem de baskıların arttığı insanların huzursuz
hissetmelerinin sağlandığı şartlarda ortaya çıkılır büyük bir umut olarak. Her
alanda gelişme kalkınma özgürleşme vaat edilir. Halkın hassas noktalarına temas
ederek dini, örfi, milli duygularını sömürerek aidiyet yaratılır. Örneğin
göreve gelinirse inanç baskısı kaynaklı zulme son verileceği söylenir ve umudun
adı olunur. Bu öyle bir umuttur ki tarım ekonomi dış politika sağlık Milli
duruş vb. hiçbir politikanın anlatılmasına ya da seçmene geçirilmesine gerek
kalmaz ülkenin küçücük bir tarım köyünde sabah namazını kılıp koştura koştura
sandığa giderek oy verilmesini sağlar.

 Ve iktidar olunur…

İlk iş Liyakat ehli kadroları biat
ehli kadrolarla değiştirmek olur ki, yapılacaklara ‘’ya dur bu olmaz’’ diyerek
engelleyecek görev adamları çıkmasın. İkinci iş yenecek herzeleri örmek ve
istendiği gibi göstermek için denetleme ve analiz mekanizmalarını ele geçirmek
ve lav etmek gerekir.

Evet artık at koşturma vakti
gelmiştir…

Oluşturulan medya da ard arda zarar
eden kamu varlıkları haberleri yaptırıp Devlet adına ne varsa eder değeri
konmadan ihaleli ihalesiz ederine fiyatına bakılmaksızın satma vakti gelmiştir.
Ve 100 yılık ülke birikimini satıp üstüne bi sigara yakılıp ohh denir bölüm bir
tamam.

İkinci bölümde geçici ferahlık yaratmak
lazım. Çünkü sinmeyen bi kısım cılız sararmış muhalefet bu işleri eleştirecek.
Onları susturmak için görünecek bazı işler yapılmalı.  Mesela yurtdışından bir mütahit getirtilip
ona köprü yaptırılır. Köprü için mütahite devlet bankasından devletin parasını
kredi olarak kullandırıp 20 sene gün gün geçme garantisi ve geçmeyen olursa da devlet
olarak ödeme garantisi verilir. Bide mütahit’in sırtını sıvazlandımı  ohhhh mütahit yapmasında ne yapsın. İş
hükümetten kredi devletten krediyi geri ödemeye dair gelir garantisi devletten
birkaç yılda amorti yirmi sene gelir garantisi devletten. Ayıp derler ayıp daha
ne yapsın bu hükümet. Bu gelir garantili Devlet kredili yatırımlara Şehir
hastanelerini ve havalimanlarını da ekleyerek iyice cila atılır.

Üçüncü bölümde hem bir şeyler yapıyor
görünmek hem de Ülkeyi büyüten üretimi bitirmek lazım. Çünkü seçimler gelip
geçiyor. Bozulan sektörleri toparlama umudu pompalamak lazım E muhalefet zaten
sarı dur diyende yok. Önce tarıma el atılır mesela Trakya da ki ayçiçeği
tarlaları kanola tarlalarına dönüştürülüp ayçiçeği yağı ithalata endekslenir.
Satılan şeker fabrikaları yüzünden hayvancılıkta yem fiyatlarındaki artışla
nasibini alır. Ama yetmez dört bir yandan ithal hayvanları gümrük vergisi 0
olarak getirtip altın vuruş yapmak ihmal edilemez. Sırada özel sektör var. Onu tümden
bitirmek mümkün olmadığı için büyük ya da büyüyen firmaları egale etmek gerekir.
Bi avm çılgınlığı yaratıp esnaf dediğimiz şeyi tarihe karışma safhasına
getirmek kolay olmuştur.  Ama üretim
işletmeleri kafa karıştırır Ee bundan kolay ne var Yüksek bedelli bütün Kamu
ihalelerini 5 kişilik bir masaya pay edip 200 milyar dolarlık işi 5 firmaya
yaptırıp diğer firmalara hava aldırmak bu sorunu da çözer. Ama artık sesler
yükselmeye başlamıştır. Önce mağdur edebiyatını sahneleyip sonra bu yükselen
sesler devletin tüm kademelerine itina ile yerleştirilen ya da yerleşmesine göz
yumulan satılık hain kadrolara fason terör örgütleri ismi ile iftira kaset
kumpaslarıyla kestirilir.  Yetmez tabi
işler istendiği gibi gitmeyince kazanılmış zaferlere ihtiyaç olur. Adına çözüm
diyerek illere ilçelere terör yığınağı yapılmasına göz yumulur yumulur ki yarın
tankları sokup temizlik yapacak ve zafer kazandık deyip halkın gözünden
kalkmaya başlamış perde daha sağlam indirilsin. Ama gene yetmez çünkü ekonomi
iyice bozulmuş ama bitmemiştir. Zaman gerekmektedir. Çünkü Sistem hala
çalışıyor. Buda Sistem değişikliği ile çözülür; ama destek lazım. Bu desteği de
vaktiyle okyanus ötesinden selam yollanan hainlerin alçak girişimlerini
bastırarak darbe bastırmış hükümet unvanı ile çözüme kavuşturulabilir. Oldu
işte şimdi bi yorgunluk kahvesi zamanı. Artık her türlü imkâna sahip olarak
sabah akşam her şey ve tüm sıkıntılar sarı muhalefetin üstüne atılabilir. Çünkü
artık ülkeye sokulan milyonlarca sığınmacının masrafı da boşaltılmış hazinenin
hesabı da sorulmaz.

 

 Eyy hükümet İşte icraatların. Sen mi çok iyi
niyetlisin de bunların hepsi tesadüf biz mi çok kütü niyetliyiz de ağabeycim hep
mi bu dış Minnaklar…

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (5)

Kesin olarak bilelim ki: Hakikat ve gerçeğin en yüksek
gayesi, fıtrat ve yaratılışın en yüce netice ve hikmeti Allah’a imandır. Allahı
bilmek, bulmak, sevmek ve O’nun istediği gibi olmaya çalışmaktır. Çünkü,
insaniyetin en âlî / en yüksek mertebesi ve mevkii, beşeriyetin / insanlığın en
büyük makamı; Allah’a iman ve inanç içindeki marifetullah / Allahı isim, sıfat,
fiil ve eylemleriyle tanımaktır.

     Cin ve insin /
insanın en parlak saadet ve mutluluğu, en tatlı nimeti; o marifetullah / Allahı
tanıma, bilme içindeki muhabbetullah / Allah sevgisidir.

     Beşer / insan ruhu
için en hâlis / en katıksız sürûr / sevinç, insan kalbi için en saf sevinç; o
muhabbetullah / Allah sevgisi içindeki ruhanî / ruha ait lezzettir.

     Evet, bütün hakîkî
/ gerçek saadet / mutluluk, hâlis sürûr / sevinç, şirin / tatlı nimet ve safi
lezzet elbette marifetullah / Allah bilgisi ve muhabbetullah / Allah
sevgisindedir. Onlar, onsuz olamaz.

     Allahı tanıyan,
seven; nihayetsiz saadete, nimete, envara / nurlara, esrara / sırlara ya
bilkuvve / düşünce ve fikir halinde veya / ya da fiilen / bildiğini işleyerek
yapan bir durumdadır.

     O’nu hakikî / gerçekten tanımayan, sevmeyen;
nihayetsiz / son derece şekavete / zillet ve sıkıntıya, alâma / elem, keder ve
üzüntülere ve evhama / vehimlere mânen ve maddeten mübtelâ olur / tutulur.

     Kaldı ki, iman;
yalnız icmalî / kısaca, toplu olarak ve taklîdî / sathî, yüzeysel bir tasdîke
münhasır / sırf bir onaydan ibaret değil. Bir çekirdekten, tâ büyük bir ağacına
kadar mertebeleri var. Aynada görünen misalî / benzer güneşten tâ deniz
yüzündeki aksine / yansımasına, ta güneşe kadar mertebe ve inkişafları /
meydana çıkmaları var.

     Evet, imanın son
derece kesretli / birçok hakikatleri var. Binbir İlâhî isimleri ve sair / diğer
iman erkânı / rükünleri ve esasları var. Kâinat / evren hakikat ve
gerçekleriyle alâkadar / alâkalı çok hakikatleri var. Fakat, bütün ilimlerin,
mârifet ve bilgilerin, insan kemalâtının / mükemmelliğinin en büyüğü imandır.
Yani, tahkîkî imandan / ilimle desteklenen iman ve inançtan gelen; tafsilli /
etraflıca biliş ve bürhanlı / delilli ve kanıtla pekiştirilmiş kudsî / kutsal
bir mârifet / bilgidir.

     İtikat ve inanmak;
tasdik / onay ve iz’an etmek / basîret ve anlayıştır. Hz. Peygamber’in tebliğ
ettiği / bizlere ulaştırdığı dinin zaruriyetlerini tafsilen / genişçe, zaruri
olanların dışında kalanları icmalen / kısaca tasdik etmekten / onaylamaktan
hasıl olan bir nurdur.

     Demek ki iman,
Şems-i Ezelîden / Ezel Güneşi olan Allahtan vicdan-ı beşere / insanın vicdanına
ihsan edilen / bağışlanan bir nur ve bir şuadır.

     Vicdanın içyüzünü
tamamiyle ışıklandırır. Bu sayede bütün kâinat / evren ile bir ünsiyet /
dostluk, bir emniyet / güven hâli peyda olur / kendini gösterir. Her şeyle
kesb-i muarefe eder / herkesle tanışır bilişir.

     Nitekim, insanın
kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye / manevî kuvvet husule gelir / ortaya çıkar
ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye / olaya karşı mukavemet
edebilir / karşı koyabilir. Öyle bir vüs’at / genişlik verir ki, insan o
vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

     Fakat insanda
nefis, heva, vehim ve şeytan gibi öyle hükmediciler  vardır ki, çok zaman imanını rencide etmek /
incitmek için gafletinden istifade ederek / yararlanarak; çok hileler ederler.
Şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar.

     Zahir-i şeriate /
dinin görünüşüne muhalif / aykırı düşen ve hatta bazı imamlar / önderler
nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat / kelimeler ve harekât /
hareketler eksik olmuyor. Onun için, her zaman, her saat, her gün tecdîd-i
imana / imanı yenilemeye ihtiyaç var.

     Her gün maddî
gıdaya ihtiyaç duyulduğu gibi, her gün manevî gıdaya da ihtiyaç ve gereksinim
var. Yemesine içmesine dikkat etmeyen nasıl ki, güç ve kuvvetten düşerse;
kalbin, ruhun, dimağın manevî, dinsel gıdası olan Kur’an ve Hadis’in; ilmî /
bilimsel mânalarıyla; imanını takviye etmeyen kimse de, nefis ve şeytana karşı
mânen mukavemetini / lâyıkıyla karşı koymasını zayıflatır. İmanı kaybetme
tehlikesine düşebilir. 

     Çünkü: “Hakla
meşgul olmayanı; bâtıl istilâ eder.”