10.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 414

Ekonomist Cumhurbaşkanı

Eski Başbakan Ahmet
Davutoğlu yıllarca beraber çalıştığı CB
Erdoğan’a yönelik bir tivit paylaştı: “Sn. ‘ekonomist’ Cumhurbaşkanı, üniversite birinci sınıf öğrencilerinin bildiği faiz-enflasyon-kur ilişkisini ne zaman öğreneceksin? Her
açıklamandan sonra üçü birden aynı anda fırlıyor! Susarsan ülke rahat edecek! Amacın ne? Milleti ağlatıp, küçük bir zümreyi
zengin mi etmek?”

 

Bu sert eleştirinin sebebi CB
Tayyip Erdoğan’ın faiz hakkında yaptığı son konuşma ve bunun üzerine kurların zıplaması olayı.

 

Erdoğan, TRT’de yandaş
gazetecilerle yaptığı programda, “faizleri düşürmesi için Merkez Bankası
Başkanımla görüştüm” dedi. Dolar kuru 8,8’e
kadar yükseldi ve gün sonunda 8,60 oldu.

 

Bir günlük kur artışının
maliyeti milyarlarca lira.

 

Dünya Gazetesi yazarı Özcan
Kadıoğlu çok karamsar. “Ekonominin
düzelebileceği konusundaki ümidimi kaybettim”
diyor.

 

Ben de kötüleşmeye yol açan
aynı şeyleri yaparak, iyileşme bekleyen bir yönetim anlayışını tekrar tekrar gözlemlemekten
dolayı tuhaf duygular içindeyim. Karamsarlık, üzüntü ve öfke duyguları arasında
geziniyorum.

 

Cumhurbaşkanı benzeri
konuşmaları her yapışında ekonomik parametrelerin kötüleştiğini unutmuş olamaz.
Gerekli şartlar oluşmadan, riskleri azaltmadan faizleri düşürmekten
bahsetmek, faizleri düşürmeye yetmediği gibi, aynı anda kurların ve enflasyonun
da artmasına yol açıyor.

 

Üstelik Merkez Bankası
yönetiminin bağımsız olmadığı ülkelerde ekonomik istikrar olamayacağını
öğrenmiş olmalı. 20 ayda 3 Merkez Bankası
Başkanı değiştirmenin maliyetinin ne kadar ağır olduğunu sade vatandaş bile
anladı.

 

Naci Ağbal’ın görevden alınmasından sonra yaşanan kur artışının
maliyetini, Özcan Kadıoğlu geçen hafta şöyle
açıkladı: “Kur artışı (8,53-7,22) 131 kuruş oldu. Kamu dış borç stoku TL
olarak 138 Milyar TL arttı.

 

Bu para ile KAMU 1
Avrasya Tüneli, 1 tane Atatürk Barajı, 1 tane Marmaray, 2000 km hızlı tren
hattı, 50 tane 500 yataklı Devlet Hastanesi
yapabilirdi.”

 

 

CB Erdoğan son konuşmasıyla bu
maliyeti daha da artırdı.

 

Erdoğan’ın verdiği hasarı
azaltmak için, MB Başkanı reel faiz
vermeye devam edeceğini açıklamak zorunda kaldı.

****************************

“Faiz Sebep Enflasyon Sonuçtur” Tezi

Avrupa’nın en hızlı değer kaybeden para birimi Türk Lirası. Göstergelerden TL’nin değer kaybının süreceği anlaşılıyor.

 

TL’nin değer kaybı ile üretim
maliyetleri azalsa, ihracatta rekabetçi olma şansımız olurdu. Fakat üretimimiz
büyük oranda ithalata bağımlı. Kurlar arttıkça
maliyetler artıyor ve ÜFE düşürülemiyor.

 

Elbette faiz ne kadar düşük
olursa o kadar iyidir. Ancak riskleri azaltmadan, enflasyonu düşürmeden faizi düşürmek ters tepiyor.

 

Erdoğan her defasında bunu
görüyor fakat “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezinde ısrarcı oluyor. Kendisi ve danışmanları haricindeki
ekonomistlerin saçma bulduğu bu tezin ülkemize maliyeti çok ağır oldu.

 

Bu sebeple Merkez
Bankası’nın 128 Milyar dolar rezervi heba
edildi. Kur artışlarına karşı ülke savunmasız ve silahsız kaldı. Dünyanın en yüksek faizini versek de, enflasyonu
düşüremediğimiz için, bu faize döviz gelmiyor.

 

Sadece MB değil, diğer
bağımsız olması gereken kurumların durumu da önemli. Kimsenin bağımsız
diyemediği TÜİK’in büyüme ve enflasyon rakamlarına da inanan yok.

 

Bütün bunların üstüne Sayıştay
denetiminden kaçırılmış Varlık Fonu;
Sözleşmeleri “ticari sır” denilerek açıklanmayan Kamu Özel İşbirliğiyle
yapılan Gelir Garantili Projeler; kamu
mallarının ihalesiz satışı, kişiye özel şartnamelerle yapılan kamu
ihalelerini ekleyin.  Kanal
İstanbul inadını da üstüne koyun.

 

Ekonominin düzeleceğine dair inancınız kalır mı?

****************************

2023 Hedefleri Ne İdi

 

AKP’nin 2011 yılında
açıkladığı, 2023 yılı ekonomi hedefleri
ne idi? Bugün ne durumdayız?

 

·        
GSYH açısından dünyanın
ilk 10 ekonomisi içinde olmak. (17. sıradan 20.
sıraya düştük. 2023’e kadar kalan 1,5 yıl içinde, bir mucize olsa da GSYH’yı
iki katına çıkarsak bile, 10. sıraya çıkmamız mümkün olmayacak.)

 

·        
Enflasyon ve faiz
oranlarını kalıcı bir şekilde tek haneli
rakamlarda tutmak. (2021 yılında Enflasyon %30’larda, faizler %19 mertebesinde,
dünyada en yüksek oranlardan biri.)

 

·        
İhracatımızı 500 Milyar dolara çıkarmak. (2020 yılı ihracatımız 187 milyar dolar
açıklandı. 2021 en iyi ihtimalle 200 milyar dolar olabilir.)

 

·        
Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara yükseltmek. (2013 yılında 12.614 dolar iken şimdi 8
bin dolara düştü. Hedefin üçte biri
seviyesindeyiz.))

 

·        
En az 2 trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklüğe ulaşmak. (800 milyar dolar civarındayız.)

 

·        
İşsizlik oranını %5’e düşürmek. (TÜİK’e göre işsizlik oranı %13,1 fakat geniş
tanımlı gerçek işsizlik oranı %30
mertebesinde.)

 

Bu kadar fahiş planlama hatasını
nasıl başardılar bilemiyorum.

 

AKP ülkenin bedeninin XL olacağı hesabıyla elbise dikti. Fakat beden S olduğu için, dikilen elbise ülkenin üstünde durmuyor,
her yönüyle dökülüyor. Ülkenin ayaklarına 45 numara olduğu tahminiyle aldığı ayakkabı, 40 numara ayağa büyük geldiği için ülke yürüyemiyor.

Yok canım o kadar da değil(!)

Kimin oğlu nereye atanmış!

Kaç yerden maaş alıyormuş!

Alanının dışında mı görevlendirilmiş!

Kızını daire başkanı mı yapmış!

Hanımını danışman mı almış!

Oğluna ihaleler mi vermiş!

Bacanağını mı kayırmış!

Kendine pay mı ayırmış!

Hoca kafayı mı sıyırmış!

Toplanan bağış paralarıyla hanımına araba mı tahsis
ettirmiş!

Büro memuruna siyo maaşı olur muymuş!

10 liralık iş bin liraya yapılır mıymış!

Kendini idare edemeyenden idareci mi olurmuş!

Sınavı zor geçen mülakatta dünya rekoru mu kırmış!

Müdürmüş ama hiçbir işten de anlamıyor muş!

Ehliyeti yokmuş muş da torpili çokmuş muş!

Musluk tan damlayan yetmemiş de baraja mı göz koymuş!

***

Kimileri de zordaymış! fakirler hastaymış! İşsizler
dardaymış!

Boşanmalar intiharlar artmış, para yokmuş, dert çokmuş!

Virüs azmış!

Salya akmış!

Füze düşmüş!

Mafya küsmüş!

Kadın kaçmış!

Çocuk açmış!

Koca içmiş!

Yokluk zormuş!

Mevsim kış mış!

… Duyuyoruz!

***

Artık hiçbir şeye yok canım o kadar da değil diyemiyoruz.

Ve hepsi internetin yüzünden.

Keşke bulunmasaydı!

***

Bir tripod bir kameraya olan bize oluyor!

Beynimizi söktüler!

Bizim coğrafyada güçlü olan suçlu olmaz ki!

En azından gücü bitene kadar!

Hem büyükler yanlış yapmaz ki, yaparsa da yanlışlıkla!

Bizim inanç ve coğrafyamızda güçlü haklıdır.

Allah merhamet verirse verir, vermezse yapacak bir şey yok.

***

Tek sorun bilmek!

Öyle tabi…

İletişim bu kadar yaygın olmasaydı, twetter, facebook,
whatsapp, youtube olmasaydı neyi ne

kadar bilecektik!

Bence huzurumuzu kaçıran şey yaygın iletişim ve sosyal medya

Asosyal insanların bile sosyal medyası var!

Biri bir üç kâğıt yapıyor, tık tık tık anında herkesin
cebine videosu düşüyor

Ya bi durun adamlar rahat rahat günahlarını işlesin, daha
kıyamete çok var!

Bu hız bizi bitirecek.

Bu hız dünyanın sonunu getirecek.

***

Sosyal medya olmuş Mahşer Tv!

Bi dur daha ölmedik, ölelim zaten her şey ayan beyan.

***

Huzur İsyanda.

İsyan CKA da.

CKA tüm seçkin kitapçılarda.

Gözlerinizi kapatınca hiç bir şey düzelmez, sadece size
karanlık olur diye düşündü CKA.

Konudan Konuya (9)

0

Hz. Muhammed’in hitap ettiği / seslendiği, imana / inanca
davet ettiği / çağırdığı insanlar; – istisnalar dışında – putperest, müşrik / Allaha
şirk / ortak koşan, kibirli, kendini beğenmiş, menfi ene ve enaniyet / benlik
içindeydiler! İleri gelenler, zenginler nüfuslarını korumak istiyor, fakir
fukara ile yan yana gelmek istemiyorlardı!

     Hz. Muhammed,
onlara “Ey şöyle şöyle olanlar, böyle böyle yapanlar!” diyerek, onları itham
ederek, onları küçük düşürecek şekilde hitap etmiyordu. Onları asla
küçümsemiyor, hor ve hakir görecek tarzda seslenmiyordu.

     Kur’an ifadesiyle
mevki makam, varlıklı yoksul demeden, kimseyi aşağılamadan, kimseyi yersiz
övgülere boğmadan, aşağı yukarı şöyle sesleniyor: “Ya eyyühennas / ey
insanlar!” diye hitap ediyor. Onları suçlamıyor, “Sizler şusunuz busunuz!”
demiyor. Sadece: “Allah var. Ben peygamberim / haberciyim. Söylediklerime kulak
verin. Ne idiyseniz ne olursanız olunuz; Hakka gelmeye bir engeliniz yok.
Lütfen düşünün taşının. Doğru yol budur. Tebliğ ediyor / duyuruyorum.” diyordu.

     Hz. Muhammed itham
etmeden hitap ediyor.

     Kimseyi suçlamadan
sesleniyor.

     Bakışların ileri çevrilmesini teklif ediyor /
öneriyor.

     Onlardan,
bakışlarını düzeltmelerini istiyor.

     “Müjdeleyin.
Nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın. Zorlaştırmayın.” üslûp ve tarzında insanlara
karşı konuşmalar yapıyor; itmiyor yaklaştırıyor. Tehdit etmiyor müjdeliyordu.

     X

     Âdeta Medine döneminin 9. yılında nazil olan
/ inen Hucurat suresinin 11. âyetine kısaca; Kur’an’a tercüman oluyor;
insanları ona muhatap kılıyordu:

    “Ey iman edenler!
Hiçbir (kişi veya) toplum, (başka) bir toplumu (küçümseyip) alaya almasın; (her
zaman şu ihtimali düşünsünler:) Belki o (beğenmedikleri insa)nlar, (Allah
katında) kendilerinden daha üstündürler. (Aynı şekilde) kadınlar da (başka bir
topluma mensup olan) kadınlar (hakkında dedikodu yapıp onlarla alay
etmesinler.) Belki o (küçümsedikleri kadı)nlar, kendilerinden daha üstündürler.
(Meşru eleştiri sınırlarını aşıp) birbirinizi (kırıcı sözlerle) ayıplamayın,
birbirinizi (küçük düşürücü) lâkaplarla çağırmayın! (Mü’min kardeşini
aşağılayan, aslında kendi günahkârlığını ilan etmiş olur. Halbuki) iman(la
şeref ve üstünlük kazandık)tan sonra ‘günahkar’ ismi (ile anılmak) ne
kötüdür!…” (Hucurat suresi: 11, Mahmut Kısa’nın mealinden.)

X

     Allah kâinatın
neresinde? Ruh insanın neresindeyse Allah da kâinatın orasında. Ruh insanın
gözünde mi? Evet hayır. Kolunda mı? Evet hayır. Kol kesilince ruh kesilmiş mi
olur? Elbette ki hayır. Akıl vicdan vücudun neresinde? Varlığını kabul ediyor,
fakat mahiyet ve içyüzünü bilmiyoruz. Zaten bilmemek, vücudunu inkarını
gerektirmiyor.

X

     Göz görmüyor
gözden bakan görüyor. Tıpkı pencerenin görmediği, pencereden bakanın gördüğü
gibi.

     Kulak duymuyor.
Oradan ruh duyuyor.

     Allah, madde
olmadığı gibi, ruh da madde değil.

     Ruh, Allah
demektir de değil. Ruh Allahtandır. Ama Allah değil. O’ndandır, ama O değil.

     “Heme ost.” / “Her
şey O’dur.” değil. “Heme ezost.” / “Her şey O’ndandır.”

     Gördüğümüz şeyler
maddedir. Onlardaki hayat ise, madde ötesi bir özelliktir.

     Mahiyetiyle meçhul
/ bilinmez, mucizeleriyle mâlûm / bilinen bir kudret karşısındayız.

     Her eser ustasını
gösterir. Ama usta, eseri içinde aranmaz.

     X

     Allahı bilsek.
Peygamberi tanısak. Kur’anı okusak.

     İnsanları bir
tarafa bıraksak da;

     “Başkasına itimat
etmeyen, nefsiyle, yani bizzat kendisi teşebbüs eder. Etmeli.”hükmüyle hareket
etsek, her şeyin doğru cevabını bulabiliriz.

Derin Müsilaj

Derin mevzuları bilirsiniz. Siz ki
Kurtlar Vadisi’nden Çukur’a derin abi’lerle, derin
reislerle büyümüş bir nesilsiniz. Müstehcen
sahnelerde çocukların ahlâkı bozulmasın diye kanal değiştirmeye hamle eder ama
tehdit, şantaj, cinayet, işkence durumlarında aynı çocuklara “ah ulan, ben de biraz gayret etseydim ne
biçim mafya olurdum
” ruh hâliyle örneklik teşkil edersin. Ee, ne de olsa ‘ayıp yatağın altında’. Bakın bakalım
RTÜK’e giden şikâyetler en çok hangi konuda?

            Arslan
Bulut
’un kedi & fare metaforundaki gibi farelerin kedinin
kuyruğuna çıngırak bağlaması gerekirken kedinin birinin kendi kuyruğuna çıngırak bağlamasıyla gitgide ilginçleşen ve o
oranda iğrençleşen ilişkiler zincirinin sonunda simitçisinden siyasetçisine hem “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” 
seyredip hem de mafya kültürünün siyaset diline yansımasına hizmet
etmek/eylemek niye çelişki olsun ki..

            Hani facebookvari yerlerde ‘ilişkisi var’ ibâresi var ya; aman
Allah’ım, kimlerin kimlerle ilişkisi var? Daha doğrusu kimin kimlerle ilişkisi
yok ki..
“İçinizde kim günahsızsa ilk taşı o atsın!” Barnabas – 201, Yuhanna
– 8 (İlk taş / Zinada yakalanan kadın) demiş ya Hz. İsa; varsa az günahkâr
veya günaha tövbekâr simitçi – siyasetçi
aranıyor. Yoksa sistemimiz mi günahkâr? Yoksa sistemi şeyimize yani
işimize, çıkarımıza mı uydurduk? Kimi kime şikâyet ediyoruz?!

“Bozuk
düzende sağlam çark olmaz
”; imza: Pir
Sultan Abdal
, imza: Günümüz. Müsilajı
denizin masajı değil de denizden gelen mesaj gibi düşünmek
lâzım. Marmara der ki; “Ben herkesi salyalanmış görüyorum”.
Murat Yılmaz’ın o meşhur Türkiye
haritalı
‘Beni Yıka’
karikatüründe olduğu üzere siyasetin, dinî teşekküllerin, organize suç
örgütlerinin, spor kulüplerinin, medya-magazin dünyasının salyaları dört tarafımızdaki denizlerin ötesine dek birbirine karışmış. Neymiş; hatt-ı
müsilaj
yokmuş, sath-ı müsilaj varmış ve o satıh okyanuslar arasıymış.

Madem bilmediğimiz kelimelerle uzaydaki
hacmimizi ve konumumuzu görmeye yani hep başkalarına bakmaktan, başkalarıyla hasetik rekabetten bir türlü sıra
gelmeyen kendimize bakmaya başladık,
nefsimize odaklandık ve her
videoyla, her cevapla, her röportajla bir yaşımıza daha giriyoruz; gayri son bir ayda bir düzine yaşlanmış Milletimize
bulimya hastalığı (bulimia nevroza) tanısı konulur endişesi taşıdığımı da
paylaşayım.

Salyayı sadece ekolojik, kusmayı sadece hekimlik
çerçevede düşünmeyin; teo-politik
olarak da düşünün, sosyo-ekonomik
olarak da düşünün, jeo-stratejik
olarak da düşünün yada düşünelim derim. Strateji deyince aklıma Stratejik Derinlik kitabı ve hâlen
devam eden stratejik sarhoşluğumuz (derinlik
sarhoşu
) geldi. Davutoğlu, geçen yıl Sistemik Deprem (Sistemik Deprem ve Dünya Düzeni – Dışlayıcı
Popülizme Karşı Kapsayıcı Demokrasi) diye bir kitap daha çıkardı. Okuyucu
hatırlatıyor: Deniz değil düzen kusuyor.

Huzur İsyanda ekibi diyor ki; “Değerlerimizi tıka-basa yedik, yuttuk;
dolayısıyla bizi biz yapan şeyleri de yani kendimizi de yediğimiz için
zehirlendik. Kusmak, çıkarmak zorundayız.
Marmara Denizi öğretmenimiz olsun.” Şu satıra kadar yazıya konsantre
olamayanlara Müslümcülerin millî marşı
olan ‘İtirazım Var’ın 1981 versiyonunu (yüksek doz) antibiyotik
ve antiseptik olarak tavsiye ederiz. Derdini sevmeyenler lâfazan dizilere, gaydırı-guppak programlara,
tıkınma ve tıklanma yarışmalarına, sanal oyunlara cemaat olmaya devam etsinler.

Kurucusuna bitmek tükenmek bilmeyen bir
kinin sürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin
100. Yıldönümüne yaklaştık; 2023’e 2 var. Sanıyorum bu saatten sonra ya her şeyimizi resetleyip fabrika
ayarlarımıza
dönerek bu bâdireleri atlatacağız ya da bir arkadaşın
senelerce önce dediği gibi 18’nci Devleti
(bkz. Cumhurbaşkanlığı forsu) kurmak zorunda kalacağız. Söz Milletin. 

Taksim Camii’nin Açılışı Münasebetiyle

0

Müslüman
Türk Milleti’nin 1,5 asırlık bir hayali daha gerçek oldu. Yıllarca hem
içerideki hemde dışarıdaki İslam karşıtları tarafından yapımı devamlı olarak
engellenen Taksim Camii nihayet muhteşem bir katılım ile 28 Mayıs 2021 Cuma
günü ibadete açıldı. Kılınan ilk Cuma Namazının ardından konuşan Başkan Recep
Tayyip Erdoğan,“Taksim Camii, bir süre
önce yeniden ibadete açtığımız Ayasofya Camii Kebiri’ne verdiğimiz selam,
İstanbul’un fethinin 568. Yıl dönümüne ise bir armağandır
” dedi. Bu arada
Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde Barbaros Hayrettin Paşa Camii yapılarak,
orasını da mabetsiz yer olmaktan çıkarılacağının müjdesini verdi.

 Allah’a şükürler olsun ki, bugünleri de
gördük. Zira Ayasofya’nın statüsü tekrar camiye çevrildi ve ana bölümde de
namaz kılınması mümkün olabildi. (Ayasofya müze statüsünde iken sadece Hünkâr
Mahfili ile Topkapı Sarayı tarafından girişteki müştemilatında ezan okunup,
namaz kılınmakta idi.) Ayasofya yeniden cami olduktan sonra Taksim Meydanı da camisine
kavuştu.

Taksim Camii 150 yılık bir hayaldi.
Ne padişahlar ne de cami yapmak isteyen başbakan ve cumhurbaşkanları engelleri
aşamamıştı. Durum gerçekten üzüntü verici idi. Yüz yılı aşkın bir süredir pek
çok siyasetçinin yapmaya teşebbüs ettiği, ancak inşaatına bile başlayamadığı Taksim
Camii tamamlandı. Ve Allah’a o hamt olsun ki açılışı nihayet yapıldı.

Bir ülke düşünün ki, %50’nin üzerinde
oy almak suretiyle iktidara geliyorsunuz. Fakat şehrin bir meydanına cami dahi yaptıramıyorsunuz.
Şöyle ki,

14 Mayıs 1950 de %50’den fazla oy
alarak iktidara gelen Adnan Menderes, camiyi yaptıramadan 27 Mayıs 1960 tahinde
talihsiz bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılarak hunharca katledildi. (Allah
rahmet eylesin,mekânı Cennet olsun.)

Süleyman Demirel 1965’de %54 oy ile iktidara geldi. O
da bu konu ile alakalı olarak bir adım bile atamadan bir muhtıra ile gitti.
Daha sonra 70’li yıllarda Demirel’in başını çektiği M.C. Hükümeti teşebbüste
bulundu ise de bunuda CHP’li belediye başkanları Ahmet İsvan ve Aytekin Kotil
engelledi.

1980 Eylül başında MC. Hükümeti
Bakanlar kurulu kararı ile arsayı camiye tahsis ettirir. Fakat temel atmaya 10
gün kala, 12 Eylül darbesi yapılır. Darbede iş başına gelen Orgeneral İsmail
Hakkı Akansel hemen, imar planın da değişiklik yaptırarak cami arsasını
otoparka çevirtir.

Sonra, 80 ’li yıllarda Turgut Özal,
1990 ’larda Erbakan ve o günlerde İstanbul Belediye Başkanı olan bu
günkü Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan da Taksime cami yapmaya teşebbüs
ettiler. Fakat muvaffak olamadılar. Tesadüfe bakın ki, o günlerde, 28 Şubat
postmodern darbesiyle sona erdi.

Bu arada bir husustan bahsetmeden
geçemeyeceğim. O da şudur; Refah Partisinin İktidar olduğu dönemde, Muhterem Recep
Tayyip Erdoğan İBB Belediye Başkanı olması münasebetiyle İSKİ’nin Yönetim
Kurulu Başkanı, Prof. Dr. Veysel Eroğlu İSKİ Genel Müdürü, bende Yönetim Kurulu
Üyesi idim.
O tarihlerde Taksimde bulunan su deposunun yanındaki, bugün
Taksim Camii’nin yapıldığı arsa İSKİ ‘ye aitti. Bu arsayı o tarihlerde
aldığımızbir Yönetim Kurulu kararı ile camii yapılmak üzere İstanbul
Belediyesi’ne devretmiştik.
İfade etmek istediğim husus şudur ki, şayet şer
güçlerin müdahalesi ve engellemesi olmasa idi, Taksim Camii bundan en az 25 yıl
önce yapılmış olacaktı.

Görüldüğü üzere, arkasında halk desteği
olmasına rağmen, iktidarların hiç birisi, tam 70 yıl Taksim’e bir çivi dahi
çakamadı. Peki bunu engelleyen kimdi ve nasıl bir güçtü? Bu sorunun cevabını
Başkan Erdoğan,Taksim Caminin açılışında yapmış olduğu konuşmada vermiş
bulunmaktadır:

“Bu
camiden yankılanan ezan sesi ülkemiz üzerinde hesapları olan emperyalistleri,
terör destekçilerini, insanlık düşmanlarını rahatsız edecek.”

 Bundan önce, Beyoğlu semtinde tek cami olarak
bulunan ve küçük bir cami olan Ağa Cami 1596 tarihinde yapılmıştır.
Taksimde de ilk cami, Topçu Kışlasının içindedir. 1940 yılında CHP. İktidarı
tarafından kışlayla birlikte bu cami de ortadan kaldırılmıştır.

Yahya Kemal Beyatlı 23 Nisan 1922
tarihli Tevhid-i Efkâr Gazetesinde yayımlanan bir yazısında da diyor ki, “Şişli
Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan, Türk çocukları, milliyetlerinden
tam bir derece de nasip alabiliyorlar mı? 
O semtlerde minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve Kandil
günleri hissedilmez, çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?”

“Büyük Ada’da oturuyordum. Bir
bayramda, bayram namazına gitmeye niyetlendim. Fakat Frenk hayatının gecesinde Sabah
Namazına kalkılabilir mi? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç
uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyük Adanın mahalle içindeki sakin
yollarından kendi başıma camiye doğru gittim.

Camiye vardığımda vaiz kürsüde vaaz
ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha
doğrusu bizim nesilden benim gibi birisini camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Vaazda,
namazda ve hutbede onların içerisine karışıp “Muhammed” sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaş ile doldu.
Onlarla kendimi yek dil, yekvücut olarak gördüm. Fakat minaresiz ve ezansız
semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri
hatırlamayacaklardır.”

Burada, ehemmiyetine binaen şu hususu
ifade edeyim ki, ezansız semtlerden, yeni nesillerin geleceğinden muzdarip olan Yahya Kemal Beyatlı bundan böyle
kabrinde rahat uyuyabilir. Zira ezansız semt bırakmama kararında olan millet
evlatları artık iş başında, nöbette bulunmaktadır.

Atilla İlhan da, İstanbul’un
siluetinden minareleri çıkardığınız takdirde, onun herhangi bir Avrupa
şehrinden farkının kalmayacağını söylemektedir.

Netice itibariyle, canı gönülden temennimiz ve niyazımız odur
ki, Cenab-ı Allah, camilerimizin minarelerinden ezanlarımızı eksik etmesin.
Amin…
02.06.2021

Konudan Konuya (8)

0

     Resmî gayr-i resmî
nice kimseler, kitlelere İslâmı sunmanın samimî heyecanı içinde çırpınıp
durmaktadırlar. Fakat bu hususta sadece iyi niyetli olmanın yeterli
olmayacağını da bilmeleri gerek. Çünkü dâvâ hak / doğru olduğu gibi, metot ve
usûl de hak / doğru olmalı. Zira ”Kem âletle kemâlât olmaz.” / “Bozuk âletle
bir şey yapılamaz.”

     Kaldı ki İslâm;
tebliğ / bildirimdir, tehdit değil. İslâm; teklif / sunuştur, tehdit değil.

     Fakat dinde
hassas, muhakeme-i akliye / aklî muhakemede noksan olanların, farkında olmadan
dine verdikleri zararı akıllı düşmanlar veremez!

     Bu gibi kimseler;
İslâma iyilik yapayım derken, en büyük kötülük yaptıklarını hiç mi hiç
düşünmüyor! Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar!

     İslâm’a davet
yolunun, emirden geçtiğini sanıyorlar! Davetin yukarıdan aşağıya doğru
olacağına hükmediyorlar! İslâm’a davetin geniş kapsamlı olarak yapma yolunun;
ancak tavandan tabana doğru olmaktan geçtiğini zannediyorlar! Yani, İslâm’a
davetin toplumdan veya devletten ferde doğru olması gerektiğini savunuyorlar!

     Oysa doğru olan,
daveti fertten topluma doğru yapmaktır. Çünkü iman hür ve özgür iradeyle ferdin
tercih ettiği / seçtiği bir husustur. Asıl olan, kalplerin İslâma açılmasına
vesile olmaktır. Bu ise icbarla / zorlamakla değil; muhatabı tercihiyle baş
başa bırakmakla olur. Zira “La ikrahe fi’d-din. 
” / “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256) “Dileyen iman etsin, dileyen
inkar etsin.” (Kehf: 29) Öyleyse akla kapı açmalı, ihtiyarı / seçimi ferde
bırakmalı.

     Bu ise, Hz.
Muhammed’i örnek almakla; O’nun gösterdiği hikmetli yol, metot ve usülü tatbik
edip uygulamakla mümkündür.

X

     Bu dünyada herkes
herkesle, herkes birbiriyle sınanıyor, deneniyor. Müspet menfi hal ve
tavırlarımızla sanki birbirimize sorular soruyor, cevaplar alıyoruz. Evde
evdekilerle, sokakta sokaktakilerle, otobüste yolcularla. Tren, vapur, yol ve
izde her an lisanı hâlle sorulanlara mânen cevap yetiştirmekle,  uğraşıyoruz. Herkes her yerde birbirlerine
mânen sorular sormakta, cevaplar vermekte. Hemen herkes artılar eksiler alarak;
mahiyet ve içyüzlerini gün yüzüne çıkarıyor, görülür hale sokuyor. Onları
harmanlatıyor. Velhasıl Haşir harmanında; sapı samandan ayıracak yere doğru
seyahat ediyoruz. Sonuçta, ya dünya okulu sınıfını geçmiş olacak. Veya sınıfta
kalmış olacağız.

X

     Bir şeyin zatında
/ aslında doğru olması başka; muktezayı hale binaen / hale uygun / yerinde olarak
doğru olması başka. Çünkü yerinde söylenmeyen sözler; doğru da olsalar, bir şey
ifade etmezler.  

X

     Bütün binalar
taştan. Ama binaları, taşlar yapmış değil. Taşları yani sebepleri kullanan
insan; binaları yapmış oluyor. Tıpkı her şey zerre ve atomlardan ibaret. Ama
atomları istediği gibi kullanan bir zat var. Yani Allah.

     Allahı görmek
isteyene: Ressam resmin neresinde? Mimar binanın neresinde? Mühendis makinenin
neresinde? Diye sormak gerek.

     Demek ki, Yapan
yapılanın içinde değil. Tabiatiyle görülmez de. Evet, Yaratan yaratılanın
içinde değil. Bunun için görülmez. Göremezsin. Ama dışında da değil. Sadece
Yaratan; yaratılanda kendini  yansıtıyor
aksettiriyor. Aynada görülen aynanın içinde değil. Ama onda tecelli edip
görünüyor.

     Tıpkı yazarın,
yazdığı satırların arasında aranamıyacağı, ancak mânen görülebileceği gibi.
Kitap; yazar değil ama, Yazardan. Yazılan, Yazan değil ama yazılan Yazandan.

     Mânâ kitabın veya
satırların neresinde ise, Yazan da kitabın, işte orasında? Maddeten görülebilir
mi? Tabii ki, hayır. Görülmediği için yok sayılabilir mi? Elbette hayır.

     Küçücük balığa
Yaratanı sorulsa, her halde Balina’dır diyecek. Çünkü onun dünyası deniz ve
balıklardır.

     İnsanlar da,
peygambersiz geçen zamanlarında Yaratan Tanrı’yı, umumiyetle insan suretinde
betimlemişlerdir. Çünkü dünyada insandan daha güzel; insan gibi kabiliyetli
başka bir varlık yok.

Bile Bile

0

Hani sinir uçlarına dokununca insan bir
tuhaf olur, kan beynine sıçrar ya. Arada bir toplumun da bütün sinirleri ile
oynanıp duruyorlar. Birileri çıkıp mensubu olduğu diyaneti ve bu cumhuriyeti
kuran iradeye
karşı, gargara yapar gibi ağız dolusu kin kusuyorlar.
Adeta lanetleyerek küfrediyorlar. Neden ve niçin? anlamak zor. Hani işsizlik,
hayat pahalılığı, sağlık, eğitim ve diğer kronik problemleri “gömmek”
içinse, bu çok ilkel bir yol. Buna gerek yok, mesela;“Jupiter’e ultra hızda
ulaşım”dan, ya da “Van denizi altında -1200m’de organik tarım”dan söz etsinler,
“Ağrı dağı tepesinde dünyada görülmemiş maden yatakları var” falan desinler.
Hazır ütopik hayâl kurmayı seven bir kitle de varsa (ki var) işte sıfır
maliyetli bir siyasi rant. Bir müddet idare eder. Atatürk’le nedir dertleri
bilelim. Adını duyunca bir karın ağrısıdır başlıyor ki, sormayın. Bu aşamadan
sonra “bu ülkenin gelecek kuşaklara onurlu ve bağımsız ulaşmasından başka hangi
kötülük(!) etti?” diye sormanın da zamanı değil. Faydası da olmaz. Osmanlı
tükenişe nasıl geldi diye kurcalamanın da. Nitekim, Ortadoğu kültürünün baskın
olduğu bir coğrafyadayız. Genelde nakli esas alan, duydukları ile yetinen ve el
yordamıyla yön bulan bir toplumda bu sorular kısa vadeli bir cevap bulamaz.

Artık ülkeleri fethetmek, ya da “İlayı
kelimetullah”ı cihana yaymak yöntemi çok eskilerde kaldı. Teknolojik anlamda
gelişen ülkeler için sahip olunan “kutsal değerler” bile fazla önemli
değil. Onlar için ticari kazançtır önemli olan. Fetih olarak da bakılırsa;
satın aldığınız ve ürettikleri her teknoloji, surlarda açılan yeni yeni hasarlar
demek. Borçlanarak aldığınız her ürün ile, o “dış güçler”in fethettiği binlerce
mağdurdan birisiniz artık. Bu çağda güç ve itibar; bilimle, teknolojiyle,
üretimle olduğunu bilmeyen mi var. Paranızın değeri kadar, dış pazardaki
payınız kadar gücünüz var. Bu bir gerçek. Batılı sektörler parayı bastırıp
“istediği kadar mülk” almıyor mu, alıyor. Yalan mı?. Nerde “milliyetçi duruş”,
gören var mı?.   Son otuz yıldan beri bu
dış yatırımcılar işletmeleri, limanları, fabrikaları, kurumları satın almadı mı,
aldı. Ve artık bütün bu kaynaklar yabancıların mülkiyetinde. İşte Atatürk o
dönemde gasp edilen işletmeleri yeniden -değeri mukabilinde- millileştirmiştir.
Görülmemiş bir kalkınma sağlanmıştır. Dönemin en büyük iktisadi kalkınması
sağlamıştır. Eğitimde, sağlıkta, tarımda, sanayileşmede çığır açılmıştır. Uluslararası
diplomaside ciddi ve ağırlığı olan başarılar sağlanmıştır. Bugün bile dillere pelesenk
olan mason dernekleri o yıllarda kapatılmıştır. Demokratik evrensel
haklar ve hürriyetlerde bazı batılı ülkelerden önce uygulanmıştır. İnkâr
edilemez bu gerçekleri bütün dünya biliyor. 
Öyleyse nedir bu zırvalıklar.

 

Sövmek ahlak ile de bağdaşmaz. Mü’min insan
önce “ahlaklı” olmalıdır. Lisanı incitici olmaz. Bütün canlıların ve özellikle
insanın hukukuna saygı gösterilir. Vahşice sözler ve eylemlerden uzak durulur.
İslam barış demek. Savaşmak ise, daha çok “savunma” amaçlı tercih edilir. Hz. Peygamberimiz
yaşamı boyunca güzel ahlakı yaşam tarzında göstermiştir. Hiç kimseye
sövmemiştir. Kötü söz söylememiştir. Kırmamıştır, incitmemiştir.

Peki bu nobranlık niye? Bu kirli
hitabet
ve saldırganlık kime ne kazandırır? 
Daha açık söylemek gerekirse; ne kadar saldırılırsa kat-be-kat
fazlasıyla Atatürk’e rahmet ve dua erişiyor. Kaldı ki, Atatürk kimsenin
korumasına da muhtaç değil. Hayatta olsaydı, hakkındaki koruma kanununu falan
da kabul etmezdi. Onu anlamak için önce insaflı olmak lazım. Ayrıca araştırmak,
belirli bir birikime erişmek de gerekiyor. Çok okumak lazım, çok. 

İlm-i Hariciye

Lise (İHL) yıllarımda bir yakınımız vefat etmişti.
Rahmetlinin cenaze ve defin işlemlerinden sonra evinin önünde kısa bir dua
edilip ve taziye verilecek, ardından yakın çevresi taziye evinde okumalara ve
dualara devam edecek, diğerleri de kendi yaşamlarına dönecekti.

Merhumun evinin önüne geldik. Dua etmesini beklediğimiz hoca
efendi başladı konuşmaya. Konuşmaya diyorum çünkü anlattıkları nakil türünden
bilgiler, herhangi bir mukayese ya da muhakemeye dayanan şeyler değildi. Sadece
ölen kişinin sevenlerine kendini şirin göstermeye çalışmak için giriştiği bir
çabaydı.

Sözün sizde olmasının ve farklı yaş ve statülerden
insanların sizi -dikkatle değil- huşu ile dinlemesinin, hele de heybenizde
fazla bir şey yoksa çok ilginç bir büyüsü vardır. Öyle ki bir anda bir duygu
seline kapılıp adeta kendinizi merkeze koyduğunuz bir ayini yönetmeye
başlarsınız ve bitinceye kadar belki yaptıklarınızın farkına bile varmazsınız.

O anda önemli olan tek bir şey vardır. Konuşmacının sesinin
oluşturduğu “musiki” ve kalabalık psikolojisi ile toplulukta hızla yayılan
büyülenme hali. Anlam, ifadelerin birbiriyle uyumluluğu, argümanlar,
referanslar tamamen gereksiz ve değersiz bir hal alır.

Konuya dönelim. İmam efendi konuşmaya başlar başlamaz, bir
taraftan da sert sonbahar yağmuru bastırdı. Ama bizim imam konuşmasından ve
kendince anlatması gerektiğine inandığı şeyleri sonuna kadar anlatmaktan
vazgeçmedi. Konuşmasını bitirdi, ardından bir de dua etti, hepimiz yağmurda
sırılsıklam olduğumuz halde imanımız gereği of bile demeden Fatihalarımızı,
aminlerimizi bardaktan boşanırcasına üzerimize yağan rahmet damlalarına
karıştırdık.

Bütün bunlar yaşanırken dedem de oradaydı. O zamanlar
sanırım doksan yaşına merdiven dayamıştı. Diğer insanların neredeyse tamamı
anın büyüsüne kapılmışken, inanç ve ibadetlere olan düşkünlüğü ve samimiyeti konusunda
son derece emin olduğum dedemin birkaç defa sinirle “İlm-i hariciyesi olmayan
hocadan hayır gelmez.” dediğini duydum. Ya da bunu söylediğini yanındakilerden
duydum. Hatırlamıyorum. Bu sözün kelime anlamını bilmeme rağmen ne amaçla kullandığını
ona sorduğumda ondan çıkardığım dersi ise hiç unutamıyorum.

Kelimesi kelimesine hatırlamasam da anlattıklarından aldığım
ders şöyleydi:

“Oğlum, bir hoca, hafız-ı kurra olsa, bülbül gibi şakısa,
ilmi kitaplara sığmasa, eğer insanların halinden anlamazsa o hoca, hizmet
ettiğini zannettiği şeye zarar verir.

O gün o kalabalıkta çocuklar, yaşlılar, ayakta duramayacak
kadar hastalar vardı. Hoca yağmur başlayınca anlatacaklarını kısa kesip sadece
dinlemek isteyenlere içeride daha fazla şey anlatabilirdi. İnsanların sağlığını
düşünebilirdi. Bu onun sorumluluğundaydı. Ama o kalabalığı yakalamışken daha
çok konuşmak istedi. Belki de bu yüzden insanların bir kısmını hasta etti, bir
kısmını dinden imandan soğuttu.

Sen de bir gün imam olursan -onun hayali buydu- bunlara
dikkat et. Kul hakkına girme.”

Merhumun adı İrfan’dı. Sıradan bir ülkem insanıydı. Ama belki
de son yıllarda çokça duyduğumuz Anadolu insanının imanı, feraseti ve irfanını
temsil eden son insanlardan biriydi.

Ben öğretmen olmaya karar verdiğimde/olduğumda çok kızmıştı
ve bunu bana açıkça söylemişti.

Belki ifade edemedi ama onun hayali, beni ilm-i hariciyesi
olan bir imam olarak görmekti.

Şimdi anlıyorum.

Rahmet ve duayla…

Darbelerde Harbiyeli Olmak

0

Mehmet
Hâlistin Kukul 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 197 sayfalık eserine doğduğu
evden başlıyor. Ev, o tarihte Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı nâhiye olan,
günümüzde ise ilçe statüsündeki Beşikdüzü’nün Vardalı Köyü’ndedir. Anadolu’nun
diğer bölgelerinde yaşayan okuyucu, Doğu Karadeniz’in coğrafyası ve târihî
hakkında efradını câmi, ağyarını mâni ölçüde, sosyal hayat hakkında ise
doyurucu olduğu kadar da ilgi çekici bilgilere sâhip oluyor. O, annesinin mısır
tânesinden değil, mısır somağı rendelenerek elde edilen malzemeden yapılan
çorba ile beslenmiştir. Akranları çarık giyerken, o cızlavet (Gislavet) marka
lâstik ayakkabı giymektedir. Tek lüksüdür.

Ortaokulun
üçüncü sınıfında iken Yurttaşlık Bilgisi ders kitabında Atatürk’ün ‘paşa’ kıyâfetli fotoğrafını görünce
Askerî Lisede okumayı kararlaştırır. Kaderinde Erzincan vardır. Babasının
vazifelendirdiği bir akrabası, mâcerâlı bir yolculuktan sonra O’nu Erzincan
Askerî Lisesi’ne teslim eder. Sınıf subayının sık sık söylediği ‘Evlâdım, bu yediğiniz yemekleri biz evimizde
yiyemiyoruz. Bunun kıymetini bilin ve çalışarak kendinize helâl ettirin
’
cümlesini, hayat boyu rehber edinmiştir.

Şiir yazmaya o
yıllarda başlar. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi olmuştur. ‘İdâreye el koymak’ nedir diye düşünürken, bir yüzbaşının; ‘Bundan sonra her subayın bir arabası olacak’
dediğini duyunca kafası karışırsa da üzerinde fazla durmaz. Çünkü hedefinde
yalnızca liseyi bitirip Kara Harp Okulu öğrencisi olmak vardır.   

1961 yılında
hedefine ulaşır. ‘Harbiyeli olmak,
disiplinli olmak demektir. Harbiyeli olmak, çalışmak demektir. Harbiyeli olmak
vatanı, milleti, bayrağı, dini, târihi bilmek ve sevmektir. Harbiyeli olmak
yardımsever olmaktır, insanlığa âşık olmaktır
.’ Yeni hedef subay olmaktır.
Şiir yazmaya devam eder. İlk Şiiri, ‘Harbiye’nin
Sesi Dergisi
’nde yayınlanır. Mes’ut ve bahtiyardır. Geleceğin subayı,
dikkatli bir gözlemcidir de… Harp Okuluna ziyârete gelen dönemin Başbakanı
İsmet İnönü ile Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ilişkisi
dikkatini çeker ve şöyle yazar:

‘Bizi iç avludaki
havuz başında içtima ettiler ve Talat Aydemir İnönü’yle aynı yürüyüş
hizasındaydı. Birkaç subayla birlikte önümüzden geçip bize hiçbir şey
söylemeden nizamiyeye doğru yürüdüler.

Burada dikkatimi
çeken çok önemli bir husus oldu. O anda bile, bunu sezdim fakat muhakemem
yetersizdi. Dedim ya, ‘aynı yürüyüş
hizasında’
diye… Düşününüz; Millî Mücadele’de komutanlık yapmış, paşa
rütbesine ulaşmış, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış, yaşı oldukça ileri
bir safhada ve belki de bugün için en önemlisi fiilen Başbakan olan bir târihî
şahsiyet ile -ister teftiş diyelim, ister ziyaret- Kur. Albay rütbesindeki bir
okul komutanının yan yana yürümesi asla mâkul olamazdı. Kaldı ki Aydemir’in
elleri de arkasındaydı.

(Böyle bir durumda,
ben başbakan olsaydım ne yapardım?) Başbakanlık makamına geçer geçmez, hemen,
Genelkurmay Başkanı’nı arar, bu kişinin görevden alınmasını talep ederdim.

Böylece, Cumhuriyet
târihinin ilk başarısız darbesine teşebbüsün yolu aralandı. Burada önemli bir
nokta koyarak, teferruatını bilâhare örnekleri ve sebepleriyle ileride
açıklamak üzere bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Her kimden gelirse
gelsin, her kime yapılırsa yapılsın, başarılsın veya başarıl(a)masın her ihtilal,
isyan veya darbe denemesi mutlaka zayıf iktidarlara yapılır. Bu iktidarın gücü,
isterse halkoyu itibarıyla yüzde ellilerde, altmışlarda, yetmişlerde olsun, bu
böyledir!.. Zayıf iktidarlar hep bu kıskacın içindedirler!’ (s: 104)

Dikmen
Yürüyüşü:

Zaman zaman, eğitim
için Dikmen sırtlarına götürülürdük. Böyle bir eğitim gününde Dikmen sırtlarına
yürüyüş yaptık. Tabii ki bölük komutanımızın nezâretinde. Çıkarken dik yokuş
çıkıyorduk, zaten uygun adım gerekmezdi. Dönüşümüzde, iniş olduğu için daha
rahattık. Yorgun olmamıza rağmen daha şendik. Bahar günlerinden bir gündü.
Dönüşte, beş-on kişinin oturduğu küçük bir kahvehanenin önünden geçerken,
oturanların hepsi ayağa kalktı. Kimisi bastonuna dayanıyordu. Şapkalı olanlar,
şapkalarını çıkarıp bizi selamladılar. Nihat Yüzbaşı onları selâmladı ve biraz
ilerleyince bizi durdurdu. Belli ki içlenmiş, duygulanmıştı. Dokunaklı bir
sesle:

– Arkadaşlar, dedi,
milletimizi görüyor musunuz? Hepiniz onların çocukları, torunları yaşındasınız
ama onlar sizin önünüzde ayağa kalktılar. Türk milleti böyle asil bir
millettir!

Bu hâl, bütün
arkadaşlara olduğu gibi bana da çok tesir etmişti. (s: 126)

1963 yılı,
Mayıs ayında Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisi olan yazar, 3 ay sonra rütbe
takıp şanlı Türk Ordusu’nun genç subayı olacağının heyecanı içerisindedir. ‘Meş’um’ denilebilecek gecedeki gelişmeleri
kitabından okuyalım:

‘20 Mayıs
Pazartesi’ni 21 Mayıs Salı’ya bağlayan gece… Saat 00.30 sıralarında okul
hoparlöründen yapılan bir anonsla uyandım:

-Harp Okulu Alayı
Alarm! Harp Okulu Alayı Alarm! Harp Okulu Alayı Alarm!

22 Şubat’ta da aynı
alarm verilmişti ama o, gündüzdü. Gece yarısı alarmla ilk şimdi
karşılaşıyorduk, hem de imtihan zamanında. Bu şaşkınlık içerisinde hangi
elbisemizi giyeceğimizde bile tereddüt ettik. Bazılarımız lacivert renkli ders
elbisesini, bazılarımız da hâkî renkli eğitim elbisesini giyiyordu. İmtihan
baskısını ve uyku hâlini üzerimizden atıp iç avluya havuz başına inerek
çarçabuk silahlarımızı kuşandık. Bu sırada -iç bahçede, havuz başında- birkaç
el silah sesi duydum. Bu, bir işaret miydi ve işaretse kimeydi? Bizlere bir
uyarı mıydı yoksa tesadüfi bir silah patlaması mıydı?

Resmî kıyafetli iki
emekli subay, Harbiye nizamiyesinden giriyor. Nöbetçi heyetine, ellerindeki
radyodan, önceden kayda alınmış Harbiye Marşı’nı dinleterek ‘İhtilal
yapıldığını ve Harbiyelilerin de ‘koruma görevlisi’ olarak şehre indirileceğini
söylüyorlar. Bu kadar basit!!!

Sonradan
açıklandığına göre, o sırada nizamiye nöbetinde sadece bir yedek subay
asteğmenin görevli bulunduğu ifade ediliyordu ki, böylece mesele kısa yoldan
hemencecik hallediliyor ve alarm verdiriliyordu.

Kimse ne yapacağını
bilmiyordu. Loş ışık altında büyük bir karmaşa vardı. Ortalıkta birileri
dolanıyordu ama kimdi bilemiyorduk. Zaman zaman koşuşmalar da oluyordu… Böyle
bir karmaşa içinde olabildiğince sıra olundu ve bölükler art arda nizamiyeye
doğru yürüdü.

Nizamiyeden
çıktıktan sonra, bizim 12. bölük kısa bir süre durdu ve bu sırada Bölük
Komutanımız Yzb. Nihat Şendoğan da başımızdaydı. Ancak; Yüzbaşı çok tereddütlü,
üzgün ve hatta sıkıntılı görünüyordu. Nizamiyeden çıkışta her iki tarafta da
Harbiye koruluğu yer alıyordu ve takriben beş-altı yüz metrelik, oldukça geniş
bir iniş yol vardı. Yüzbaşı, tam benim bulunduğum manganın önüne gelince ‘Kukul, arkadaşların tamam mı?’ dedi.
Bunu niçin söylediğini hâlâ anlamış değilim. Konuşma ihtiyacı duyuyor fakat
kime ne diyeceğini bilemiyordu. O da şaşkındı. Kanaatim öyleydi. Ancak, şundan
kesin olarak emindim ki, Nihat Yüzbaşı, bu harekete karşıydı ve çaresizdi.
Sadece bu kadar, ondan sonra Nihat Yüzbaşı’nın, nereye gittiğini bilemiyorum.

Bu sırada,
hadiseler çok sık değişiyordu. Tekrar yürüyüşe geçmiştik ki, nizamiyeden
çıkışta sol tarafımızda bir taksi durdu ve içinden resmî kıyafetiyle, albay
rütbesiyle Talat Aydemir çıktı. Şahsen, tarafımdan, vaziyet anlaşılmıştı. O
‘çengel atmalar’ hep bunun içindi! Aydemir, hiç kimseye bir şey söylemeden
nizamiyeden içeri girdi. Kimsenin de bir diyeceği yoktu. Zaten kimsenin ağzını
bıçak açmıyor, kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Kim emir verdi bilmiyorum,
tekrar yürüyüşe geçtik. Çok yavaş bir şekilde, âdeta nazlana nazlana
yürünüyordu. İstikametimiz neresiydi? Ne yapacaktık? Hepsi meçhuldü… Çünkü
başımızda âmir olarak biri yoktu!.. Bizler, Kara Harp Okulu öğrencileri olarak
şehre, belirsizliğe; Aydemir ise, Kara Harp Okulu binasına yürüyordu. Bu
terslik niyeydi? Senelerdir berâber yaşadığımız ve şu anda birlikte yürüdüğümüz
arkadaşlar olarak birbirimize tek kelime bile edemiyorduk. Niçin? (s: 132-134)

Belirsizlik ve
karmaşa başladığı gibi devam eder. Genel Kurmay Başkanlığı binasının önünde, ‘Harbiyeli arkadaşlar, lütfen okulunuza
dönünüz. Aksi takdirde ateş açılacaktır
’ îkazı üzerine Kukul ve birkaç
arkadaşı, enterne edilen tankı siper ederler. Anons iki defa tekrar edilir ve
ateş başlar. Öyle bir ateş ki hedef belirlense, bırakınız öğrencileri, yerde
asfalt bile kalmazdı.

Aydemir, o
kadar tertipsiz bir tavır ve kibirli bir hâl ile teşebbüse geçmiştir ki, iki
sınıfı bulunan Harbiye’dekilerin binde birkaçının ancak bu işle alâkalandığını
bile anlayıp kavrayamamıştır.

Yazarın
değerlendirmesine göre sorumlu; ihbar edilmesine rağmen teşebbüsü önleyemeyen
değil, önlemeyen hükümet ve teşebbüsünü yönetemeyen Aydemirdir. O Aydemir ki,
kendisine bir öğrencinin öldüğü bildirildiğinde: ‘biz ihtilâl yapıyoruz. Çocuk oyuncağı değil’ diyerek karşılık
vermiştir. (s: 143)

Kendisiyle
yakından irtibatlı olan Harp Okulu öğrencilerine söylediği cümle de dikkat
çekicidir: ‘Siz şimdiden subaysınız ne
yapacağınızı bilirsiniz
!’ (s: 14)

Harp Okulu
öğrencilerinin muhakemesi sırasında Mamak Muhabere Okul Komutan olan bir Albay,
oğlunun savunmasını yaparken feryat ediyordu: ‘Benim rütbem albaydır. Emrimde yedi bin vatan evlâdı vardır ve hiçbirinin
burnu kanamadı. Hâdiseyi duyar duymaz hemen tedbir aldım ve kimsenin heyecana kapılarak
bu harekâta katılmasına imkân vermedim. Peki, buradakiler ne yaptılar?
Neredeydiler? Ben, oğlumu buraya subay olması için verdim, subay isterim
…’
(s: 159)

Bilindiği gibi
neticede Talât Aydemir ve Fethi Gürcan îdam edildi. Hâdise günü öğrenci olan 1459
Harbiyelinin okulla ilişkisi kesildi ve lise diplomalarını bağlı bulundukları
askerlik şubelerinden almaları bildirildi. Adâletsiz ve ‘keyfî’ denilecek bir kararla askerlikten uzaklaştırdıkları gençler
için bu emrin, ne kadar büyük mânevî çöküntülere sebebiyet vereceği
düşünülmemişti.

Sonraki
sayfalarda, subay olma ideali elinden alınmış yazarın; askerî disiplin, itâat
ve üstlerine olan saygısı sebebiyle vicahen soramadığı sorular ve haksızlığa
uğramış bir insanın şikâyetleri, askerlikle ilişiğinin kesilmiş olması sebebiyle
yaşadığı büyük ıstırabın feryatları var. (s: 164-172)

173-181.
sayfalarda, darbe teşebbüsü ve sonrasına dâir tahliller, 27 Mayıs 1960 ihtilâli
öncesinde Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, Adnan Menderes’ten gelen istekle,
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı’nın bulunduğu
heyetin sorularına verdiği cevaplar ve tavsiyeler yer alıyor.

182-187.
sayfalarda ise Hâlistin Kukul; 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası,
12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 ‘post-modern’
denilen darbe ve 2002 yılındaki milletvekili genel seçimlerinin ve
neticelerinin ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine vaki müdâhalelerin tahlillerini
yapıyor, isâbetli hükümlere varıyor. Kitabın özellikle bu bölümleri, candan
aziz vatanımızı, seçilmiş veya tâyin edilmiş kişiler olarak yönetecek,
sorumluluk üstlenecek kişiler tarafından; sayfa sayfa değil, cümle cümle olarak
da değil… kelime kelime ve tekrar tekrar okumaları gereken bilgilerle kitabı
değerli hâle getiriyor.

Bilinmelidir
ki vatan kurtarmak, devlet kurmak zordur. Günümüz şartları içerisinde
kurtarılan vatanı ve kurulan devleti korumak ve devam ettirmek daha da zordur. Okuyucu
anlayacaktır. Yazar eseri boyunca dikkatleri bu zorluğa çekiyor ve aşmak için
neler yapılması gerektiğini anlatıyor.

***

Keçecizâde
Fuad Paşa 1814-1868 yılları arasında yaşamış, 1863-1866 yıllarında Sadrazamlık
yapmış devlet adamıdır. Yabancı devlet elçilerinin bulunduğu bir toplantıdaki
sohbet sırasında kendisine sorarlar: ‘Size
göre çağımızdaki en güçlü kudretli devlet hangisidir
?’ Fuad Paşa,
mütebessim bir çehre ile cevap verir: ‘Elbette
Osmanlı Devleti’dir
.’ Bilinmektedir ki Osmanlı Devleti, sonun başlangıç
dönemindedir. ‘Nasıl olur’ diye ek
soru gelince, Paşa, tebessümünü daha belirgin hâle getirerek taşı gediğine
yerleştirir: ‘300 yıldır siz dışardan biz
içerden uğraştığımız halde yıkılmadı. Böylesine güçlü devlet var mı
?’

Her milletin
bir hâin kontenjanı vardır. Biz Türk milletinden de hâinler çıkmıştır. Çıkmaya
devam edecektir. Hedefimimiz sayılarını azaltmaktır. Bu iş nasıl olacak? Hâlistin
Kukul Beyefendi’nin yaptığı gibi; hâinleri teşhir etmek ve âkıbetlerinin
hâfızalarda yer etmesini sağlamak, düşünülecek yollardan biridir. Asıl çözüm
ise eğitimdir. Eğitim yoluyla insanlarımıza genç yaşta vatan ve millet
sevgisinin imandan geldiği gerçeğini, akıllara ve gönüllere şuur olarak
yerleştirmek…

***

Müsâdenizle
değerli okuyucularım; meseleyi, adı geçmişken Fuad Paşanın bir küçük hikâyesi
ile tatlıya bağlayayım.

Napolyon
Bonapart konser salonuna girdiğinde herkes ayağa kalkar. Fuad Paşa
oturmaktadır. Bonapart haber gönderir: ‘Kendisini
Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın elçisi mi zannediyor da kalkmıyor
?’ Paşa,
oturduğu yerden soruyu nakleden görevliye cevap verir: ‘Haşmetmeap Hazretlerine saygılarımla birlikte iletiniz: Bahsettiği Cennetmekân
Sultanımızın elçisi olsaydım
zât-ı
âlileri, benim bulunduğum salona,  iznim
olmadan giremezlerdi
.’

PANKUŞ
YAYINLARI

Yukarı Bahçelievler Mahallesi, 65. Sokak
Nu: 10/4 Çankaya, Ankara Telefon: 0.312-222 98 87

e-posta: iletişim@pankusyayinlari.com  //  www.pankusyayinlari.com 

 

MEHMET HÂLİSTİN
KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 

01
Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu
orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara
Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı.
Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve
Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre
liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve
Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

 

İlk
şiirini, 1961 yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben:
Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur,
Ülkemiz, Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca,
Bizim Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun
Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad
Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi, Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah,
Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük
Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve
samsunhabertv yaygınağ (internet) sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve
makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 

Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi
şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik
ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye
Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk
Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim
Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir
yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992);
Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

 

Yayınlanmış
Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak
Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca
Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin
Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları:
Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye
Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da
Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok
(2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan
Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989)

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı
(1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije
Destanı (1992-1997)

Tiyatro dalında: Gelincikler
Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 )

Hikâye dalında: Zincirli Tepe
(1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)

İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve
Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013)

Mektup dalında: Post-Nişîn’e
Mektuplar (2004 ).

Hâtıra dalında: Darbelerde
Harbiyeli Olmak (2021)

 

Binin
üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul hakkında, hazırlanmış
dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış edebiyât ve fikir
dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

 

Kukul’un
iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

 

Sedat- Sadat- Damat

Suç örgütü lideri Sedat Peker nerede? İlk videolarında Birleşik Arap Emirlikleri’nde (Dubai’de) olduğunu
söyleyen Sedat Peker son iki videoda farklı mekanlardan yayın yaptı. Bizzat CB
Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yakalanıp getirileceğini söylediği
halde 8’nci videosunu da yayımladı.

 

Hakkında yakalama emri
çıkarılan ve kırmızı bülten çıkarılması için İnterpol’e başvurulan birinin
nerede olduğunun merak edilmesi normal.

 

Fakat halkımızın cevabını
bulamadığı başka bir soru daha var:

 

Damat Berat Nerede?

 

Nerede olduğu merak edilen Damat
bu ülkenin Eski Maliye ve Hazine Bakanı. Daha
önce de Enerji Bakanıydı. Döneminde
ülkenin en yetkili ikinci adamı olarak biliniyordu.

 

Eski Bakan 8 Kasım 2020’de Instagram üzerinden bildirdiği
istifadan sonra hiç ortalıkta görünmedi.
Hiçbir basın mensubu kendisiyle görüşemedi.

 

Hatta sağlığından endişe
edenler bile oldu. 7 Mayıs 2021’de Çamlıca Camisinde çekildiği bildirilen
maskeli bir fotoğrafı ile bu endişeler giderilmeye çalışıldı. Bu defa da “acaba
O muydu? O olsa korumaları olurdu” gibi yorumlara yol açtı.

 

“Şanla, şerefle” bir ülkenin
en kritik makamlarında görev yapmış biri niye ortalıkta görülmez? Adeta bir
kanun kaçağı gibi neden “sırra kadem basar?”

 

Eski Bakan, hakkında
soruşturma açılmış bir şüpheli veya kanunen yakalama emri çıkarılmış biri
değil.

 

Kanun kaçağı “Reis Sedat” bile
yüksek bir özgüven içerisinde halkımıza mesaj vermeye çalışıyor. Peki, “Damat
Berat” görev alanı ile alakalı son derece
kritik tartışmalar yapılırken, neden kamuoyunu aydınlatma görevini yapmıyor?

 

Nerede olduğunu bilmediğimiz suç
örgütü lideri Sedat da olmasa, “Damat
nerede?” sorusuna cevap veren kimse
olmayacaktı.

 

Sedat Peker bu sorunun cevabı
olarak “Damat Berat Murat Sancak’ın Beylikdüzü’ndeki evinde” diye bir açıklama yaptı.

 

Murat Sancak, Ethem
Sancak’ın kuzeni imiş. Ethem Sancak kim?
CB Erdoğan’a olan sevgisini “Şems ile Mevlâna
gibi” diye izah eden, “Arap asıllı bir iş adamı.” Savunma sanayiinde ve
Katar’la ilgili projelerde kritik bir isim.

 

Bana bu satırları yazdıran
şey, Murat Sancak’ın, Sedat Peker’in iddiasına verdiği cevapta, kullandığı şu cümle:

 

“Berat Albayrak’ın saklanmaya
ihtiyaç duyacak bir durumu yok.  Evime hiçbir zaman gelmedi.”

 

Murat Sancak “saklanma” tabirini kullanmış. İşte ben de tam bunu söylemek
istiyorum. Bir Eski Bakan niye saklansın ki?

 

Berat Albayrak çıkıp basın önünde konuşmalı.

 

Keşke “128 Milyar dolar
nerede?” sorusuna cevap vermek için çıkmış
olsaydı.

 

Ama şimdi önünde yeni bir
fırsat var. Bakalım, Sedat Peker’in mesajlarına yeni dâhil ettiği, zaman zaman
çeşitli mecralarda dile getirilen iddialara cevap verecek mi?

 

Eski Enerji Bakanı olarak, Barzani
Devleti
ve PKK/PYD hakimiyetindeki bölgelerden çıkarılan petrolün İsrail’e ve
başka ülkelere taşınmasına dair en doğru
bilgilere vakıf olduğundan eminiz.

 

Bu taşıma işini yapanlar
kimlerdir? Türk vatandaşları ise Türkiye’nin bu işten geliri olmakta mıdır? Kendisinin
bu işlerde dahli var mıdır? Peker’in “İsrail’in malını taşımayı bırakın”
sözünün muhatabı kimdir?

Dilerim Berat Albayrak bu konular
hakkındaki bilgilerini kamuoyuyla paylaşır.

****************************

Devletin Sedat ve Sadat ile Operasyonları

 

Sedat Peker’in 8’nci
videosunda Suriye’ye gönderilen silah ve mühimmat iddiası Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıntıya
sokabilecek hususlar barındırıyor.

 

“Sedat Peker yardım konvoyu
adıyla Bayır Bucak Türkmenlerine ve diğer Türklere tırlar dolusu kıyafetler,
telsizler, çelik yelekler ve yüklü miktarda Mitsubishi araçlar gönderilmesini
planladık. Ancak son anda SADAT’ın içindeki
bir ekibin organize ettiği diğer
araçlar ilave edildi. İçinde silah bulunan bu araçların, Türkmenlere
değil, El Nusra militanlarına teslim edildiğini sonradan öğrendim.”

 

El Nusra o zaman Türkiye
tarafından da terör örgütü kabul edilen
silahlı cihatçı bir Selefi örgüt.

 

SADAT kendisini “savunma
alanında danışmanlık ve askeri eğitim veren şirket” olarak
tanımlıyor. Kurucusu Emekli
Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi Genelkurmay Özel
Harp Dairesi ve KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı’nda yaklaşık 30 yıl
görev yapmış.

 

SADAT’ın 15 Temmuz darbe
teşebbüsünde etkili olduğu ve Libya’da Hafter’e karşı savaşan güçlere destek
verdiği iddia ediliyor.

 

Muhalefet kanadından “SADAT’ın
bazı şehirlerde silahlı eğitim kampları
olduğu, bunların seçim döneminde rol alacakları, istenmeyen bir sonuç çıkması halinde karışıklık yaratacakları” şeklinde uyarılar olmuştu.

 

Basında da “SADAT’ın, Cumhurbaşkanının özel ordusu, muhafız gücü olduğuna;
suikast ve gayri nizami harp dersi verdiğine”
ilişkin haberler yer almıştı. 

 

Tanrıverdi, Cumhurbaşkanlığı
Başdanışmanlığı yaptığı sırada, bir toplantıda “Mehdi gelecek. Ortamı
buna göre hazırlamalıyız” demişti. Tepkiler
üzerine Başdanışmanlıktan ayrılmak zorunda kalmıştı.

 

Bazılarının “meczup” diye hafife aldığı Tanrıverdi aslında çok etkili
biriymiş. “15 Temmuz sonrasında TSK ve askeri okulların yeniden
yapılandırılmasının kendisinin yönlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştiğini” gururla anlatmış. Videoları internet ortamında
duruyor. Bugüne kadar bir yalanlama yapılmadı.

 

Böylesi bir adamı ve kurduğu
teşkilatı Sedat Peker olmasa konuşmuyor olacaktık.

Keşke demokrasinin kendi
dinamikleri içinde böyle netameli konuları konuşup, çözüm üretebilseydik.