10.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 415

Tahakküm ve Saygınlık- İki Tarzı Riyaset

Mafya işlerinin, parti içi ve dışı
demokrasinin bol bol tartışıldığı şu günlerde insan toplumlarındaki hiyerarşi
biçimlerine bir göz atalım; zamanıdır. Bu zor okunan bir yazı olacak. Onun için
koltuk kemerlerinizi bağlayınız.

 

Cuma günkü yazımda antropolog Joseph
Henrich’in kitaplarının fiyatlarından bahsetmiştim. Şimdi anlatacaklarım onun,
Başarımızın Sırrı– Kültür İnsanın Evriminde Nasıl Sürücü Güçtür kitabından.
Kitabın İngilizce adı, The Secret of Our Success- How Culture is Driving Human
Evolution. 2016 tarihli. Maalesef henüz Türkçesi yok.

 

Yazar, sayfalar boyunca şunu gösteriyor;
ispat ediyor: İnsan, içinde yaşadığı topluluğun nesilden nesile geçen
bilgisiyle, o bilginin üst üste konulmasıyla hayatta kalmış, doğaya hâkim
olmuş, kendinden daha çevik ve daha yırtıcılara galebe çalmış. Evrim işte bu
mekanizmanın alt yapısını sağlamış. Anne babanın ve diğer büyüklerin gözlenip
marifetlerinin taklit edilmesi, zihinde tutulması ve böylelikle de korunup yüz
binlerce yıl içinde nesilden nesile naklini mümkün kılan alt yapıyı. “Beyin
böyle büyüdü, insan böyle insan oldu.” diyor yazar. Bu taklit- koruma- nakil
mekanizmasına uyabilenler, onun icaplarını yerine getirmeyi becerebilenler
rakiplerine göre avantaj sağlamış, onların nesilleri çoğalmış. Kime göre? Küçük
beyinli, iri pazılı ve keskin dişlilere göre.

 

İki cins “önder”

Kitabın bir yerinde, insan topluluğunun
büyüklere, önderlere yönelişine dair araştırmalar anlatılıyor. Bunlar yüz bin
yıl önce de doğru, bugün de doğru… İnsan iki tip önder davranışına yönelebiliyor:
Yazar, bu önder davranışları için “dominance” ve “prestige” etiketlerini
kullanmış. Ben, tahakküm ve saygınlık diyeceğim. İkinciye, yani prestije,
itibar da denilebilir; fakat itibar bizde gösterişle karıştırılıyor; birçok
kavram gibi itibar da itibarsızlaştı. Dostum Rubil Gökdemir de bir yazısında
benzer bir sınıflandırma yapmış, “lider” ve “genel başkan” tiplemesini
kullanmıştı. (https://bit.ly/3wwn4Ks )

 

Tahakküm, astığı astık, dediği dedik
liderlik. Bu bir mafya şefi, bir parti lideri, hatta bazen bir dinî lider
olabilir. Bizde yoktur tabi. Sözüm meclisten dışarı. Saygın denilen ise,
bilgeliğinden, geçmişteki eserlerinden, başarılarından dolayı dikkatle dinlenen
önder tipi.

 

 

 

Tahakküm edenin takipçileri, ondan
korktukları için, belki bana da menfaat sağlar diye izliyorlar. Saygın önderi,
ondan öğrenmek için, başarılarını taklit edebilmek için dinliyorlar.

 

Henrich, her iki önderin ve onların
tabilerinin davranışlarının, vücut dillerinin listesini yapmış ve bir tabloya
koymuş. Ben tablo yapmayacağım. Aşağıda, önce tahakküm, sonra saygınlık tipini,
aralarına X koyup madde madde vereceğim.

 

Astların bağlanma sebebi: Korku ve tehdit. X
Gerçek ikna ve fikir mutabakatı.

 

Alt statüdekilerin taklit mekanizması: Sadece
lideri tatmine bağlı taklit. X Tercihli; otomatik- şuuraltından taklit.

 

 

 İzleme:
Üstü izlerken, göz temasından kaçınma. X Dikkatle üste bakma, gözünü ayırmama,
dinleme.

 

Önderin sosyo-linguistik davranışları:
Sahneye hâkim çabası. Mütecaviz. Kullandığı kelimelerle korkutma. Alaylı mizah
ve tenkit. X Sahne öndere sunulur. Kendini de tenkit eden alçak gönüllü
latifeler yapar.

 

Alt statünün taklit davranışı: Taklitte bir
eğilim yok. X Saygın taklit edilir.

 

Yakın mesafede astların durumu: Üstlerde pek
yaklaşmama, rastgele saldırganlığa hedef olmamak için belli bir mesafenin
korunması X Üstlere yaklaşma; arayı açmamaya gayret.

 

Önderlerin vücut dili: Geniş vücut
konumlandırma. (Kovboy filmlerindeki silahşörlerin kollarını kabartıp salına
salına yürümelerini hatırlayınız.) X Tahakkümdekine benzer fakat davranışların
dozu, şiddeti azaltılmış, indirgenmiştir.

 

Takipçilerin vücut dili: Küçülmeğe çalışan
vücut konumlandırması. Omuzlar çökük. Lidere doğrudan bakılmaz. X Saygına dikkat,
açık vücut konumlandırma.

 

Astlardaki hisler: Korku, utanç, korkuya
dayanan saygı. X Hayranlık, huşu, hayranlığa dayanan saygı.

 

 

 Üstlerin
hisleri: Büyüklenmeye dayanan gurur, kibir X Gerçek gurur, terbiye edilmiş
kibir.

 

 

 

Üstlerin toplumdaki davranışları: Mütecaviz,
böbürlenen, egosantrik. X Sosyal, cömert, işbirliğine yatkın.

 

Konuyu bitirmeden önce kendi notlarımı da
ekleyeyim. Tahakküm liderinde, önemli olan fikir veya sevgi değil, kendisine
tâbi olunmasıdır. Onun için bugün bir fikri, yarın bambaşka bir fikri
savunabilir. Muhaliflerine fikirlerinden dolayı değil, kendisine tabi
olmadıklarından dolayı düşmandır. Fikri zıt da olsa boyun eğeni kabullenir,
fikri aynı da olsa muhalifi reddeder. Saygın tipi fikre, sevgiye dayanır. Onun
için fikirlerinin tutarlı olması, davranışlarının fikirlerini nakzetmemesi
gerekir. Zavallı saygın, bugün ak dediğine yarın kara diyebilme hürriyetinden
mahrumdur.

 

Görüleceği gibi, çok şükür, bizde böyle
tipler yok. Yine de Musa Çakmakçı’nın LinkedIn sayfasının başına aldığı, Albert
Camus hükmüyle bitireyim: Hiçbir şey, korkuya dayanan saygı kadar iğrenç
değildir.(https://millidusunce.com/tahakkum-ve-sayginlik-iki-tarzi-riyaset/)

İstanbul’un Fethinin 568. Yılı Hepimize Kutlu Olsun

0

“Fatih’in devrinde yaşasaydım reyimi (oyumu)
tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim” Mustafa Kemal
Atatürk

Atatürk ve Fatih

Bir gün İstanbul’un fethinden
konuşulurken söz Fatih Sultan Mehmet’e geldi.

Atatürk ortaya şöyle bir sual attı:
“Tarih acaba benim mi yoksa İkinci Mehmet’in mi yaptığımız işleri daha mühim
bulacaktır”.  Bulunanların neredeyse hepsi: “Siz!..” dediler. “Niçin?” dedi. 

Sual sırası
kendine gelenler, “Atatürk’ün Fatih’ten çok büyük olduğunu kanıtlamak için”
akla hayale gelmeyecek deliller toplamaya ve Atatürk’e övgüler dizme konusunda
adeta birbiriyle yarışmaya başlarlar.

 

Hatta bazıları: “Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş?” diyecek kadar
ileri gidenler vardı.

Fakat ne söylenirse
söylensin verilen cevapların Atayı hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu.
 

 

Nihayet söz orada bulunanların en
gencine geldi, bu zat:
  “Efendim!” dedi “tarih bir sınav salonuna
benzer, karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri
çözüşüne ve bundaki yeteneğine göre bir numara verir.

 

Aşağı
yukarı tarihin sınavına çıkanların hepsi ayrı şartlar içinde ayrı meseleler
karşısında kalmışlardır. Bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara
almışlardır.
Zannımca,
tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri
ile mukayese etmekle hükümlere varmak kabil değildir.
 

 

Fatih karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara
almıştır. Siz de önünüze çıkan meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir
tarih büyüğüsünüz.”

Atatürk bu
sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: “Bravo!” dedi.

Sonra biraz
evvel Fatih’i küçümseyen zata dönerek:

 

 “Sen halt etmişsin!” dedi. Ben
Fatih’ten büyük olabilir miyim?  

 

Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de
aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri
nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim.. İkinci Mehmet büyük adamdır büyük…”

 

Atatürk,
biraz uzaklara dalıp düşündükten sonra “Tarihimize nasıl bakmalı?” sorusuna
cevap verircesine şunları söylemiştir:

 

 “İmkân olsa da her Türk ailesinin tarihi
tespit edilebilse, asırlar içinde her ailenin bir, iki, üç büyük adam verdiği
tespit edilebilir.

 

Mesela Timur soyundan Hasan Baykara, Osmanoğulları’ndan Fatih, Yavuz,
hatta Dördüncü Murat, Selçukoğulları’ndan Ertuğrul, Kılıç Arslan filan o
dönemin tarih telakkileri ile hatıraları bizlere kadar erişmiş Türklerdir. Yalnız
şunu da unutmamalıdır ki, hiçbir adamın memleketine hizmet etmiş olmasına
karşılık, sülalesini bir memleketin başına sarmağa da hakkı yoktur.

 

Onun içindir ki Türk’ün tabiatında beyzadelik ananesi yerleşememiştir.
Türk, Türk olduğu için asildir. Bu Anadolu’nun en ücra köşesindeki Mehmetçik,
vaktiyle dünyanın yarısını titretmiş bir sınır beyinin nesli olabilir. Amma
bundan dolayı hiçbir iddiası yoktur. Çoğumuz büyük babamızın babasını
hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu Türk olmanın içinde buluruz. İşte onun
içindir ki cumhuriyet Türk’ün en tabii idare şeklidir.

 

Amma ben Fatih’in devrinde yaşasaydım memnuniyetle reyimi (oyumu)
tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”

 

 Kaynak:
       

1. Ahmet Halit Yaşaroğlu, Atatürk’ün Bilinmeyen
Hatıraları, 
Nakleden: Münir Hayri
Egeli,
1954, Yenilik Basımevi, İstanbul,
s.57- 58.

2. Hilmi
Özden, Ankaralı Arabacı İsmail, İstanbul, Çoban Yayınları, 2017, 1.Kitap,
s.123.

27 Mayıs 1960 Darbesi Sonrasındaki Yassıada Duruşmaları Hakkında, Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Konuştuk.

(Üçüncü ve Son Bölüm)

 

Oğuz
Çetinoğlu:
27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonunda Millî Birlik Komitesi
(MBK), Demokrat Parti (DP) mensuplarının yargılanmasına karar verdi. Bu
noktadan devam edebilir miyiz?

Doç.
Dr. Nasrullah Uzman:

DP’lilerin yargılanacakları yer olarak Marmara
Denizi’nde,
Burgaz Adası’nın 2,5 mil batısında 47 metre yüksekliğinde, 180 metre
genişliğinde ve 280 metre uzunluğundaki Yassıada seçildi. Yassıada, 1947
yılında Hidiv İsmail Paşa’nın mirasçılarından satın alınmış ve Deniz Topçu ve
Hareket Sınıf Okulları Eğitim Tesisi olarak hizmete sunulmuştu. Yassıada’nın
modern askerî tesislere kavuşturulması ise DP döneminde Deniz Kuvvetleri
Komutanı Oramiral Sadık Altıncan’ın çabaları ile gerçekleşti. Emekli olduktan
sonra DP’den milletvekili seçilen Sadık Altıncan, ne hazindir ki 27 Mayıs’tan
sonra diğer DP’lilerle birlikte Yassıada’da yargılananlar arasında yer aldı.
Üstelik kendisinin armağan ettiği bir tüfeğin sergilendiği vitrinin hemen
yanındaki odaya hapsedildi.

Darbeden
sonra Ankara’da Harp Okulu’nda, İstanbul’da ise Davutpaşa Kışlası’nda tutulan DP’liler,
sıkı güvenlik önlemleri altında Yassıada’ya sevk edildi.DP’lilerin Yassıada’ya
sevk işlemleri darbeden 2 gün sonra başladı ve yaklaşık 20 gün içerisinde
tamamlandı.
18
Haziran 1960 tarihi itibariyle DP’li milletvekili ve bakanlar Yassıada’ya sevk
edildi.

Harp
Okulu’ndaki
DP’liler
Yassıada’ya götürülmek üzere Etimesgut havaalanından nakliye uçaklarına
bindirildi ve
Yeşilköy Havaalanına getirildi. Buradan da
Yeşilyurt’taki iskeleye getirildi ve vapurla Yassıada’ya sevk edildi. Birçok
DP’li, Harp Okulu’nun kapısından çıktıkları andan Yassıada’ya getirilene kadar
şiddet ve
hakarete maruz kaldı.
Adnan Menderes ve Celal Bayar ise diğerlerinden ayrı
olarak farklı uçaklarla Yeşilköy Havaalanına getirildi. Herhangi bir kötü
muameleye de maruz bırakılmadı.

Çetinoğlu: Kaç kişi vardı?

Doç. Dr. Uzman:27 Mayıs’tan
hemen sonra Ankara ve İstanbul’da gözaltına alınıp Yassıada’ya nakledilen DP’li
sayısı 592’ydi. Bunlar arasında Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, DP’li
milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları,
valiler ve yüksek bürokratlar vardı. Sonradan bazı polis şefleri ve
yolsuzluklara adı karışan bir kısım işadamı da Yassıada’ya sevk edilecekti.
Bütün DP milletvekilleri gözaltına alındı. Ancak DP listesinden bağımsız
milletvekili seçilen Milli Mücadele kahramanı Ali Fuat Cebesoy’a dokunulmadı.
Gözaltına alınanlar arasında DP’li 7 kadın milletvekili de vardı. DP’liler
Yassıada’da üç gruba ayrıldı ve özel bölmelere yerleştirildi. Buna göre Celal
Bayar ve Adnan Menderes, pencereleri demirli özel odalara yerleştirildi ve başlarına
muhafız olarak birer subay dikildi. Subayların, sanıklarla konuşmaları
yasaklandı ve odalarına dinleme cihazları yerleştirildi. Her ikisi de
arkadaşlarından tecrit edildi. İkinci grubu güney bölgedeki binalara
yerleştirilen eski bakanlar ve DP Tahkikat Encümeni üyesi milletvekilleri
oluşturdu. Üçüncü grubu oluşturan milletvekilleri ve diğer tutuklular ise
topluca koğuşta tutuldu.

Çetinoğlu: Disiplin adına
neler yapılıyordu?

Doç. Dr. Uzman: Yassıada’da
tutuklu bulunan DP’liler sabah saat 07.00’de kalkıyorlar ve kahvaltılarını saat
07.30-08.00 arasında yapıyorlardı. Demokrat Partililer kahvaltıya, yemek
yedikleri barakalara, havalandırmaya veya mahkemeye tek sıra halinde askerlerin
gözetimi altında gidiyorlar ve bu sırada birbirleriyle konuşturulmuyorlardı.
Konuşma yasağı yemek yedikleri esnada da geçerliydi. Adadaki yemekler zaman
zaman tatsız ve doyurucu olmaktan uzak bulunuyor ve şikâyet konusu oluyordu.
Sabah kahvaltısında ise bazı günler farklılık göstermekle birlikte peynir,
reçel, tereyağı, zeytin ve çay veriliyordu. Saat 12.00’de olan öğlen yemeğinde
yine bazı günler farklılık olmakla birlikte et yemeği, pilav, makarna, kuskus
ve hoşaf; saat 18.00’deki akşam yemeğinde ise çorba, ıspanak ya da pırasa veya
kapuska ve her akşam yoğurt veriliyordu. Birçok milletvekili Yassıada’da
kaldığı süre boyunca psikolojik ve fizikî şartların sebep olduğu problemler neticesinde
kilo kaybetti. Bu hususta Sinan Demirbilek tarafından kaleme alınan “
Demokrat
Partililerin Anılarında Yassıada” isimli eseri zikretmekte fayda var. Bu eserde
DP’lilerin Yassıada’daki yaşamları hakkında oldukça ilginç bilgiler var.

Mesela 11 Ağustos 1960 tarihinde Demokrat Partililere
Yassıada’ya dair bir dizi kısıtlamalar ve kurallar içeren birer talimatname
dağıtıldı. Bu talimatnameye göre Yassıada’da gerekli düzenlemeler yapıldı;
Demokrat Partililer 50 kelime ile sınırlı da olsa aileleriyle mektuplaşmaya
başladı; koğuşta geçirdikleri zamanlarda ise bol bol kitap okuduve yabancı dil
çalıştı. Bunların yanı sıra Demokrat Partililer birbirlerine hikâye
anlattıkları gibi neredeyse her akşam aralarından birine konferans verdirdiler.
Bu konferanslarda Tahsin Yazıcı Kore hatıralarını anlatırken; Burhan Belge
felsefe; Altemur Kılıç Amerika; Ekrem Cenani İngiltere’de parlamentarizm ve
Rıfkı Salim Burçak Türk dış politikası konularında konuşma yaptı. Fatin Rüştü
Zorlu Yeni Harman sigarasının paket kapaklarını kırmızı ve mavi renge boyayarak
bir deste iskambil kâğıdı yaparak bazı akşamlar yemekten sonra koğuş
arkadaşlarına iskambil kâğıtlarından fal bakarak vakit geçirdi. Akşam 9 ise
-ışıklar açık olmak şartıyla- herkes için yatma saatiydi. Demokrat Partililer,
haftada bir olmak üzere hamamdan faydalanıyor; tıpkı hamam gibi kantine ve
berbere de sırayla gidiyorlardı. Banyo bulunan birinci ve ikinci koğuştakiler
dışında kalan vekiller, banyo ihtiyaçlarını subaylara ait duşlarda yarım saat
süreyle gideriyorlardı. Banyo günleri dışında yıkanma ihtiyacı duyanlar ise
nöbetçi subaydan izin çıkması halinde banyo olan koğuşlara gidiyorlar; izin
çıkmaması halinde ise mintax şişelerine su doldurup radyatörün üzerinde ısıtmak
suretiyle tuvalette duş almak durumunda kalıyorlardı. Mektup veya paketleri
gelenler, öğleden sonra tesellüm bürosuna çağırılıyordu. Bu zaman dilimi yakınlarından
gelen mektup, eşya veya bir haber alacakları için günün en heyecanlı ve en
mutlu saatleriydi. Haftada bir 3-4 koğuş bir arada hava almaya çıkarıldığı
zamanlarda ancak ayrı koğuşlarda kalanlar birbirlerini görmek ve konuşmak
fırsatı bulabiliyordu. Bakanların durumu ise vekillerden biraz da farklıydı;
onlar, vekillerden ve diğer DP’lilerden daha sıkı bir denetime tabi
tutuluyordu. Bakanlar, dörder kişilik odalarda kalıyor ve oda arkadaşlarından
başka herhangi bir kişiyle görüştürülmüyordu. Yassıada’da DP’lilere günde yarım
saat havalandırma hakkı tanınmışsa da bakanlar ilk üç ay boyunca havalandırmaya
çıkarılmamıştı.

Çetinoğlu: Güvenlik açısından
hangi tedbirler alınıyordu?

Doç. Dr. Uzman: DP’liler,
Yassıada’da son derece sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu;
Yassıada’nın güvenliğini muhrip ve hücumbotlar sürekli devriye gezmek suretiyle
sağlıyordu. Güvenlik önlemlerinden Yassıada’daki yakınlarını ziyaret etmek
isteyen siviller de nasibini alıyordu; mesela aileleri, tanıkları ve
izleyicileri Yassıada’ya götüren Fenerbahçe Vapuru’nda yolcuların ancak
tuvalete gitmek için yerlerinden kalkmalarına izin veriliyordu. MBK tarafından
hazırlanan “Yassıada broşürü” ise
henüz hüküm giymemiş olan sanıkları daha işin başında “hükümlü” gibi gösteriyordu.

Yassıada’da
Demokrat Partililerin, kendilerine zarar verebilecekleri düşüncesiyle bıçak,
jilet gibi delici ve kesici alet bulundurmaları yasaktı. Bu yüzden meyveleri
bile elleriyle soymak durumunda kalıyorlardı.

Çetinoğlu: Yargılama
işlemleri nasıldı?

Doç. Dr. Uzman: MBK üyelerinin
imzasıyla
12
Haziran 1960’da 27 Maddeden oluşan “1924
tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması
ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkındaki geçici kanun
” kabul edildi.
Söz konusu kanunun 27 Mayıs 1960’tan itibaren geçerli olduğu ifade edildi.
Kanunun birinci bölümünde “
İktidar Partisi idarecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk
Milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin
ortadan kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hale getirilerek tek parti
diktatoryası kurulması suretiyle TBMM fiilen bir parti grubu durumuna
düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti. Ordu Dâhili Hizmet Kanunu’nun 34.
maddesi ile ‘Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan
Türk Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak’ vazifesi kendisine verilmiş olan Türk
Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını ve milli varlığı
tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanuni vazifesini yerine
getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için Türk Milleti adına harekete
geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp iktidarı, geçici
olarak, MBK’ne emanet etmiştir.
” denilerek
darbeye meşruiyet kazandırılmak isteniyordu. Kanunun 24. Maddesi ile 1924
Anayasası’nın neredeyse yarısıyürürlükten kaldırılıyordu. Bu sayede
Cumhurbaşkanı Bayar’ın yargılanmasının önü açıldığı gibi 65 yaşını geçenlerin
idam edilemeyeceği hükmü de kaldırılmış oluyordu. Bu da henüz yargılama
yapılmadan Darbecilerin Milli Mücadele’nin Galip Hocası, Atatürk’ün son
Başbakanı Celal Bayar hakkında verecekleri hükmü açık ediyordu.

MBK, kanun yapma yetkisi de dâhil
olmak üzere birçok yetkiyi uhdesinde topladı. Kanunun 6. Maddesiyle de
DP’lileri yargılamak üzere “Yüksek Adalet
Divanı
” ve “Yüksek Soruşturma Kurulu”
oluşturuldu.
Yüksek Adalet Divanı’nın işlerini kolaylaştırmak için
askerî rejimin seçtiği 30 kişilik üyeden oluşan Yüksek Soruşturma Kurulu, 7
Temmuz 1960’ta, Yargıtay 6. Ceza Dairesi Başkanı Celalettin Kurelma’nın başkanlığında
çalışmalarına başladı. Ancak Celalettin Kurelma’nın sağlık nedenleriyle
görevini bırakması üzerine Yüksek Soruşturma Kurulu başkanlığına Hayrettin
Şakir Perk getirildi. Yüksek Soruşturma Kurulu’nun çalışmaları sırasında
sanıklar ve yakınları mal beyanına tâbi tutuldu. Bazılarının taşınır ve
taşınmaz malları hakkında ihtiyati haciz kararı alındı. Soruşturma süresince
sanıklar, avukatlarıyla görüştürülmediği gibi haklarında düzenlenen belgeleri
incelemelerine de izin verilmedi. Yüksek Soruşturma Kurulu’na bağlı olarak
oluşturulan alt kurullar 1960 yılının Temmuz ortalarında Yassıada’ya giderek
başta Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere tüm sanıkları sorguladı.
Dolayısıyla Yassıada’da açılacak davaları Yüksek Soruşturma Kurulu belirledi.
10 yıl boyunca Türkiye’yi yöneten Demokrat Parti kadrosunu yargılamakla görevli
hâkimler, görev yerleri olan Yassıada’ya 3 Ekim 1960 tarihinde gitti. Hâkimler
için Heybeliada’daki Panorama Oteli, aylığı 2.000 lira olmak üzere kiralanıp
lojman haline getirildi ve etrafı tel örgülerle çevrilerek “yasak bölge” ilan edildi. Yassıada hâkim
ve savcıları, yaklaşık bir yıl boyunca burada konakladı. Görevlerine ise
Cumhurbaşkanlığı’na ait Acar motoru ile gidip-geldi. Atatürk’e ait Savarona
Yatı da Yüksek Adalet Divanı üyelerinin emrine tahsis edildi.

14 Ekim
1960 tarihinde başlayan Yassıada yargılamalarında toplam 19 ayrı dava görüldü.
Demokrat Partililerin Yassıada’da yargılandıkları 19 dava şunlardı:

*Anayasayı
İhlal, *Ankara ve İstanbul Olayları, *Arsa, *Barbara, *Bebek, *Çanakkale ve
Geyikli Olayları, *Değirmen, *Demokrat İzmir Gazetesi’nin Tahribi,
*İpar-Transport,*İstimlak Yolsuzluğu, *Kayseri Olayları, *Köpek, *Örtülü Ödenek,
*Radyo, *Topkapı Olayları, *Vatan Cephesi, *Vinylex, *Zimmet (Hayrettin
Erkmen-Zeyyad Mandalinci), *6-7 Eylül Olaylarıile alakalıDavalar.

Çetinoğlu: Kararlardan da
kısaca bahsedebilir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Yargılamalar,
15 Eylül 1961 tarihinde tamamlandı. 203 gün boyunca davalara bakıldı. Toplam
287 celse yapıldı ve bu celseler 1033 saat sürdü.

Çetinoğlu: Kararları da
özetleyebilir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Muhakeme
edilen 592 sanıktan 228’i hakkında başsavcı tarafından idam cezası istendi. 47
kişi beraat etti. 143 kişi 4 yıl 2 ay, 117 kişi 5 yıl, 15 kişi 6 yıl, 6 kişi 7
yıl, 2 kişi 8 yıl, 17 kişi 10 yıl, 1 kişi 20 yıl ağır hapis, 30 kişi müebbet
hapis, 14 kişi idam cezâsına çarptırıldı, 11’inin cezası MBK tarafından müebbet
hapse çevrildi. Yalnızca 3 kişi idam edildi;
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu(16
Eylül 1961)
, Maliye Bakanı Hasan Polatkan (16 Eylül 1961) ve Başbakan Adnan Menderes (17 Eylül 1961). İdamlar Türk demokrasi tarihine kara
bir leke olarak geçti.

16 Ekim
1962’de bütün cezalardan 4’er yıl indirilmesi, 7 yıla mahkûm olanların şartlı
olarak serbest bırakılması hükmünü taşıyan af kanununu TBMM’de kabul edildi. Bu
aftan 283 kişi faydalandı. 1966 yılında çıkarılan yeni bir af kanunu ile Yassıada
mahkûmlarının kamu hakları, 1969-1973 yılları arasında seçme ve seçilme hakları
geri verildi. Eski cumhurbaşkanı olarak Cumhuriyet Senatosu üyeliğine hak
kazanan Celal Bayar, bu hakkı kullanmayacağını açıkladı.

 

Not: Bu yazı, 25, 26, 27 Mayıs 2019 târihlerinde ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmıştır.

Doç. Dr. NASRULLAH
UZMAN:

 

Kahramanmaraş’ın
Elbistan ilçesinde doğdu. Elbistan’da başladığı ilk-orta öğrenimini Mersin’de
tamamladı. 2005 yılında Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih
Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında aynı üniversitenin Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı’nda ‘İttihat ve Terakki Dönemi Türk-Rus
İlişkileri (1908-1918
)’ konulu tezi ile yüksek lisans eğitimini
tamamladı. 2013 yılında ‘Türkiye’nin
Mülteci ve Muhacir Politikaları (1923-1947)
’ konulu tezi ile Gazi
Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Türkiye
Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı’nda doktora eğitimini tamamladı. 2019 yılı
Nisan ayında Doçent oldu. Hâlen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Tarih Bölümü’nde görev yapmakta olup Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
alanında çalışmalarına devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

(BİTTİ)

Asil ve Yüce TÜRK Milleti Hainleri Unutmayacaktır

0

Geçmişteki dönemlerde gerçek kimliklerini gizleyerek
açıklama cesareti bulamayan ne kadar T. C. Devleti düşmanı, ne kadar Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanı sütü, kanı bozuk vatan haini varsa; işte o anılan
kişilikler mevcut siyasi iradenin bazılarından yüksek cesaret alarak,
gizlendikleri, pusuya yattıkları yerlerden birer birer kafalarını çıkarmaya
başlamışlardır.

 

 

 

Bahse konu bu kişiler bizlerin milli hislerine, milli
duygularına karşı bazı söz, söylem ve eylemleri ile adeta top yekûn savaş
açarak saldırıya geçmişlerdir.

 

 

 

Bu ülkenin sade ama duyarlı bir T.C. Devleti vatandaşı
olarak sizleri uyarıyorum; geçmişte bu kadar açık çoğunluk sayısalına
erişmeseler de dedelerinizin kafalarına Yüce TÜRK Milletinin balyozu nasıl
indiyse; sizlerin de sonunuzun ve akıbetinizin aynısı olacağını hiç bir zaman
aklınızdan çıkarmayınız.

 

 

 

Dünya durdukça yaşayacak olan son TÜRK devleti asla ve asla
sahipsiz değildir. Bu vatanın her karışında Aziz ŞEHİT ve GAZİLERİMİZİN kanı
bulunmaktadır. Mevcut siyasi iradeden ve ona karşı asla ve asla alternatif
olmaları mümkün görünmeyen mevcut CHP’nin başında Kılıçdaroğlu ile MHP’ de de
Bahçeli varlığı sizlere çok büyük cesaretler vermektedir.

 

 

 

Ancak bu devran böyle gidemez. Hemen hemen her gün bazı
havuz medyalarında, besleme basında, yalaka, kaypak ve MANKURT yazarlar
tarafından bizlerin adeta uykularını kaçıracak şekilde Kutsallarımıza karşı
yapılan bu seviyesiz ve alçakça saldırılar ile bizleri tahrik etmeyiniz.

 

 

 

Asil ve Yüce TÜRK Milleti daha en son sözünü söylemedi.
Sizler gibi gerçek kimliklerini gizleyerek geçmişte özellikle İngilizler başta
olmak üzere; rum, fransız, ABD v.b. yabancı ülke ırki aşıklarının nasıl
defterlerini atalarımız dürdüyse; sizlerin de akıbetiniz aynı sonlarla
buluşacaktır.

 

 

 

Bizler; sizlerin anılan bu haince, alçakça saldırı içerikli
söz ve söylemlerinizi çok yakından takip ediyoruz.

 

 

 

Mevcut bu yaşam sürecinde tarafsız ve yansız olması gereken
YARGI’ nın aşırı derecede siyasallaşması sonucu, siyasi iradeden adeta talimat
ve direktif alarak eyleme geçtiği şaibe ve şüphelerinin her geçen gün yoğunluk
kazanarak artış göstermesi karşısında elbet bu dönemler gün gelecek son bulacak
ve gerçek HUKUK DEVLETİNDE İnsan odaklı yasama, yürütme ve Yargı ERKLERİNİN
Uygar dünya evrensel hukuk normları kapsamında tarafsız, yansız, hak, hukuk ve
adalet çerçevesinde karar vermeleri sağlanacaktır.

 

 

 

İşte o zaman sıranın sizlere geleceğini asla ve asla
unutmayınız. Sizleri böyle pervasızlığa, sorumsuzluğa itenlerin başta adeta
rakibi olmayan, tek kale maç yapan bir siyasi iradenin ülkemizin başında
bulunması ve de anılan iktidara hiç bir dönemde alternatif olmamış ve olmaları
da asla mümkün görünmeyen CHP’ nin başındaki Kılıçdaroğlu ile MHP’ de de
Bahçeli varlığı sizleri bu kadar sorumsuzca cesaretlendirdiğini çok kuvvetli
olarak ön gören Asil ve Yüce TÜRK Milletinin sade bir evladıyım.

 

 

 

Bizler; sizlerin daha çok yakın zamana kadar FETÖ ile kol
kola aynı yollarda yürüdüğünüzü, yağan yağmurlarda beraber ıslandığınızı
bilecek kadar bilgi donanımına sahibiz.

 

 

 

Bizler ne EMEVİ ve nede İNGİLİZ Müslümanlarıyız. Yüce
Kitabımız KURAN’ a göre gerçek Müslüman olma gayreti taşıyanlarız.

 

 

 

Yine bizler; İLAHİ ADALETİN er veya geç tecelli edeceği
gerçeğini bilerek içinizdeki bazı kurnazların bu güne kadar kamu oyundan
saklamaya, gizlemeye çalıştıkları ama FETÖ ile iş birliği yaptıklarını kendi
aralarında konuşurken bazılarınızın da kendilerine ve dillerine hâkim
olamayarak işte bu gerçekleri dışarı aktarmaları sonucu şimdilerde bazı parti
üst yönetici mensuplarınızın açıklamalarını bizler normal karşılıyoruz. Olanı
ifade ediyorlar.

 

 

 

Yüce MEVLAM bu tiplerin dillerini çözüyor. Sizler ne kadar
YARGIYA baskı uygularsanız uygulayınız İLAHİ ADALETİN TECELLİ ETTİĞİNİ çok daha
fazlasıyla önümüzdeki süreçte bu ülke insanı yaşayacaktır.

 

 

 

Sonuç olarak; her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun
garip-gurabanın, fakir-fukaranın haklarını gasp edenler ile v.b. mütedeyyin
insanlarımıza karşı işlediği günahların bedelini misli ile ödeyecektir.

 

 

 

Yüce ALLAH Kul Hakkı ile asla gelmeyiniz demiyor mu?

 

 

 

Atalarımız ne güzel söylemiş değil mi?

 

 

 

KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER.

 

 

 

İşte o bahse konu karanlık bulutların ülkemizin üzerinden
çok acil dağılarak öncelikle siyasi partilerimizde mevcut despotik,
diktatöryal, faşizan tek adamlık ve de polit büro benzeri yapıların çok acil
değişiminin sağlanarak ilk önce gerçek demokrasinin Partilerimizde hâkimiyeti
temennisi ile…

 

 

 

İlave olarak ‘ ta; gerçek HUKUK devleti, tam bağımsız ve
tarafsız YARGI’ nın bu vatanın her alanına hakim olması dileğimle,

 

 

 

Gecenin en zifiri karanlık olduğu zaman diliminin; Şafak
vaktine en yakın süreç olduğunu asla ve asla unutmayınız.

 

 

 

Bölücülük, yıkıcılık, kışkırtıcılık, ayrıştırıcılık,
ötekileştiricilik yapmamak şartıyla her kese ve her kesime; özellikle de Asil
ve Yüce TÜRK Milletine En İçten Selam ve Saygılarımı Yolluyorum.

 

 

 

Her gecenin bir sabahı olduğunu asla unutmayınız.

 

 

 

Hasan YILMAN’ ın NOTU: Bu sistemde; MHP + İyi Partinin MHP
çatısı altında yeni, ilave bir kadro hareketi ile tecrübe + enerji birleşimi
sağlanarak Bahçelisiz, Semih Yalçınsız ve Celal Adansız bir birleşme siyasi
sahada bina edilebilir ve başına da Dr. Sinan OĞAN getirilebilir ise;

 

 

 

CHP’ de Kılıçdaroğlu varlığı devam ettiği sürece CHP’nin
asla iktidara gelemeyeceği gerçeğini bilerek mevcut bu sistem içerisinde siyasi
iradenin her saha ve kademesinde tüm engellere rağmen hak, hukuk, adaleti öne
alan namuslu, dürüst, etik değerleri özümsemiş gerçek anlamda örnek ve çok
başarılı bir yerel yönetim sürecini adeta ROL-MODEL olacak seviyelere çıkararak
ANKARA başta olmak üzere;  Ülke
insanımızın % 64” nün beğenisini ve takdirini kazanmış Mansur YAVAŞ’ın R.T. Erdoğan
karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarıldığında ve yanında Dr. Sinan OĞAN +
İlhan KESİCİ + Sami SELÇUK + Özgür ÖZEL + Umut ORAN v.b. bir kadronun siyasi
sahaya sürülmesi sağlandığında işte o zaman bahse konu seçim en az % 25-30
farkla Mansur YAVAŞ lehine sonuçlanacaktır.

 

 

 

Ancaaaak… hisler, egolar, şahsi çıkarlar, bencillikler öne
alınarak ülke çıkarı düşünülmez ve anılan birliktelikler sağlanamaz ise; o
zaman tek alternatif kalıyor o da R.T. Erdoğan’a karşı tüm yolların Ali
BABACAN’ a çıktığını asla ve asla göz ardı etmeyiniz.

 

 

 

Her kim hangi denek ve ucu açık maddi imkân kullanarak ülke
genelinde çok kapsamlı tarafsız ve yansız kamuoyu yaparsa yapsın başka bir
sonucu kesinlikle elde edemeyeceğini çok açık ve net olarak tüm Ülke insanımıza
ilan ediyorum.

 

 

 

Yukarıda açıklamaya çalıştığım bu insanlar adeta köpeksiz
köy bulmuşlar değneksiz gezer hale geldiler. 

Memleketimde Dört Mevsim

Yurdumuzun bazı bölgeleri vardır
ki bir gün içerisinde dört mevsimi birden yaşarsınız. İşte Türkiye’nin son
günlerde siyasi, sosyal ve ekonomik havası da çoklu mevsimlerin yaşandığı
bölgeleri andırıyor.

Devlette işler şirazesinden bir
kaydımı…görüp yaşadığımız kadarıyla bir daha düzelmesi çok zor oluyormuş.
Görüldüğü gibi bir gün içerisinde değişik değişik skandallara şahit oluyoruz.
Usta gazetecilere dahi parmak ısırtacak olaylar birbirini kovalarcasına peş
peşe sıralanıyor.

Dur Bakalım Daha
Neler Olacak

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın
Meral Akşener’in Rize ziyaretinde protestolar neticesinde çıkan kısa süreli
arbedenin arkasından ertesi gün televizyonda konuşan cumhurbaşkanı: “Gelin Hanım benim memleketim Rize’ye gitmiş
aklı sıra orada miting yapacak. Ama Rizeliler bunu onun yanına bırakır mı, dur
bakalım bunlar senin iyi günlerin daha neler olacak neler.
” Kabilinden bir
konuşma yaptı.

Böyle bir konuşmayı sokaktan geçen
biri bir başka vatandaşa söylese tehdit suçundan dava açılırdı. Bırakın alelade
bir vatandaşı; bu sözleri söyleyen bu ülkenin malından, canından ırz ve
namusundan sorumlu Cumhurbaşkanı’nın olması oldukça düşündürücü ve üzücü bir
durum. Bizler, Kurtarılmış bölgeleri, ikiye bölünmüş öğrenci, polis ve
öğretmenleri 1980 öncesinde bıraktık sanıyorduk aldanmışız. Meğerse birilerinin
hafızalarında o günlerin kirli izleri hala temizlenmemiş.

 

Ayasofya Camii
Vakaları

Ayasofya camisinin açıldığı
günden beri skandal konuşmalar bir türlü bitmek bilmiyor. Diyanet işleri
Başkanı Ali Erbaş Ayasofya’nın ilk açıldığı gün hutbede: “Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen
lanete uğrar
” diyerek beş senelik İngiliz işgalinden İstanbul’u
kurtaran Atatürk’e resmen lânet okumuştur.

 

Daha sonra baş imamlığa atanan ve
hangi cüretle İstanbul Sözleşmesi, kadın cinayetleri, faiz konularında yaptığı
skandal konuşmalarıyla ünlü aynı zamanda Profesör olan Mehmet Boynukalın, iktidar
milletvekilleriyle dahi söz düellosuna girince görevinden ayrılmak zorunda
kaldı.

 

Dedik ya skandalların birisi
bitmeden diğerinin başladığı Ayasofya da, geçtiğimiz Cuma günü Beyoğlu
camisinin açılışından sonra Cuma namazını kılmak üzere Ayasofya Camisine gelen
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Diyanet İşleri Başkanının bulunduğu ortamda
Üsküdar eski İmam Hatibi Mustafa Demirkan Cumhurbaşkanının gözlerinin içine
baka baka zehir zemberek:

 

 “Bu ve
bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman
geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze haline
çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir… Yarabbi bir daha bu
zihniyetin bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma
…”

Talihsiz sözlerini
söyleyebilmiştir. Üstelik bu kişinin asli görevinin hafız yetiştirmek olduğu ve
yüzlerce hafız yetiştirdiği söyleniyor. Eğer bu adamın! Yetiştirdiği hafızlar
da kendisi gibiyse ki başka türlüsü düşünülemez,  vay geldi bu milletin başına.

 

Bütün Yollar FETÖ’ne
mi Çıkmalı?

15 Temmuz 2016 Hain FETÖ darbe
kalkışmasından sonra hükümet adına ne zaman olumsuz bir olay gelişse işin kolaycılığına
kaçıp anında FETÖ’’ne sardırıyorlar.

 

Sedat Peker’in peş peşe çıkan sekiz
kasetinde anlattıklarının içeriğinde dahi FETÖ parmağı arayan yandaş
yazar-çizer hafiye takımına sormak gerekmez mi, FETÖ’nü bu konuma kimler nasıl
getirdi?

 

Adam gülerek anlatıyor: “Bana büyük devlet adamı muamelesi yaptılar,
bana koruma verdiler, beni bunlar VİP salonlarında ağıladılar
.” Peki,
Sedat Peker’e, bu imkânı sunanlar kimler? Yandaşlara sorarsan tabii ki
FETÖ’cüler. İyi de arkadaş bu memleketin seçilmiş cumhurbaşkanının atadığı
içişleri bakanı, valisi, emniyet müdürü silsile yolu ve atama usulüyle
geliyorlar. Haydi, birinin gözünden kaçtı diğerleri uyudu mu?

 

Güya 17/25 olaylarında ayakkabı
kutularındaki milyon dolarlar, yedi yüz elli bin liralık kol saatleri, yatak
odalarındaki para sayma makinalarının hepsi kumpastı. O halde halâ görevi
başındaki içişleri bakanı Soylu’nun açıkladığı ve kendisinden önceki bakanın
oğlunun yatak odasındaki kasalar ve para sayma makinalarına ne diyeceğiz? Onların
bakış açılarıyla bakacaksak Bakan Soylu’damı FETÖ’ne mensup?

Sağlıklı kalın.

Çerçevelerde Kalan Sözler Geçidi

0

 “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” anlayışı;

¾    ‘Cahillik
mutluluktur’ cehaletine nasıl dönüştü?

“Yaratılanı severiz Yaratan’dan dolayı”
anlayışından;

¾    Nefret,
öfke diline ne zaman geçiş yaptık?

“Cennet anaların ayakları altında”
anlayışından;

¾    Kadının
metalaştırıldığı, kendi malı sayan mallaşmaya nasıl geldik?

“Emaneti ehline teslim et” anlayışından;

¾    Dalkavuklara,
eşe – dosta ve akrabaya mansıp dağıtmaya nasıl gelindi?

“Komşu, komşunun külüne muhtaçtır” dan;

¾    ‘Aç
yatan komşu bu mahalleden değildir’ nasıl diyebildik?

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”
fikrinden;

¾    ‘Üç
maymun’a nasıl evrildik?

“Yarın kıyamet kopacağını bilsen de ağaç dik”
anlayışından;

¾    Betonarme
kafaları nasıl çıkardık?

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir”
anlayışından;

¾    Kilo
almamak için midesine tüp takılan topluma nasıl dönüştük?

“İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz”
den;

¾    Emek
hırsızlarının ödüllendirildiği gecelere nasıl seyirci olduk?

“Helâl kazancın kutsallığı”n dan;

¾    ‘Haramzâdeler’in
övüldüğü topluma nasıl dönüştük?

“Devlet malının yetim hakkıyla eşit” olduğu anlayıştan;

¾    ‘Devletin
malı deniz yemeyen keriz’e nasıl gelindi?

“Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz” ilkesinden;

¾    Altı
– yedi yıldızlı otellerdeki iftarlara nasıl gelindi?

“Adalet mülkün temelidir” anlayışından;

¾    Temelin
sadece inşaat kazığı olduğunu söyleyen merteklere ne zaman dönüştük?

“İIim, iIim biImektir / İIim, kendin biImektir”
tevazusundan;

¾   
Bencilliğin,
kibrin nirvanasına nasıl ulaştık?

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” dan;

¾    İnsanı
kullanışlı materyale, ‘ekonomik hayvan’a ne vakit dönüştürdük?

“Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi
için
Dost’un evi gönüllerdir / Gönüller yapmağa geldim
” diyen Yunus bakışından;

¾    Cinnet
halindeki, düşmanlaştırılan/ötekileştirilen karşı mahalle yaratmayı nasıl
başardık?

     İçeriklerini vicdanların derinliklerine,
kendisini çerçevelere mahkûm ettiğimiz, anlamlarını tersyüz ettiğimiz bu
sözleri günümüz dijital dünyasında güzel söz sitelerinden kes-kopyala-yapıştır
tekniği ve çirkin emojilerle süsleyip ‘hayırlı cumalar/kandiller,
Ramazan ve Kurban Bayramları sosyal medya mesajlarına kurban ettik. Kullanım
ömürlerini bir tık zaman dilimi boyutuna indirgedik.

   II. Viyana’dan
bu yana sadece toprak kaybettiğimizi anlatıp durmuşuz; asıl kaybedilen maddi toprağın
kaybı değildi, üstünde yaşayan insanı ve insanî değerlerimizi yitirmekti.
İçselleştirmemiz gereken değerler uzak bir hayâlde, yaldızlı sözlerde kalmış
.

Başbakan Menderes’le Bir Hatıra…

0

(Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca efdendi anlatıyor;)

Amcam Baha Akşit Bey, Menderes hükumetinde grup
başkan vekili idi. Menderes’in sağ koluydu. O kadar yakındı ki, bakanları
Menderes ile beraber o tayin ederdi. Kendisi bakan olmazdı ama bakanları
düşürürdü, indirirdi. Öyle bir forsu vardı, devamlı grup başkan vekili idi.

İmam Hatip okullarının yüksek kısmının açılması için
Türkiye genelinde bir istek doğmuştu. İmam Hatip dernekleri birleşti ve
Menderes’e gitme kararı aldılar.

Beni 17 yaşında olmama rağmen, Amcam vesile ile
Menderes’ten randevu alayım diye beni de aralarına aldılar. Hepsi de zengin,
dernek adamları..

O heyetle Ankara’ya gittim, durumu amcama söyledim.
Menderes o sıralar kimse ile görüşmüyordu, heyetleri kabul etmiyordu. İhtilalin
ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Amcam “durum böyle, ama yine de bir
söyleyeyim. İmam Hatipleri çok sever” dedi.

Menderes demiş ki; “Yahu Baha, kimseyi kabul
etmiyorum, ama İmam Hatiplere de hayır diyemem ki. Gece saat 10’da
başbakanlığa, değişik kapılardan birer ikişer gelsinler, ben polislere tembih
edeceğim.”

Biz o zaman kadar Cumhurbaşkanı Bayar’ın köşküne
çıktık. “Celal Bayar, İran şahını ziyarete gitti. Ama sizden haberdarız. Burada
size yemek vereceğiz” dediler. Bende o sıra gençlik var, sağımı solumu hesap
edemiyorum. Orada çayırlıkta akşam ezanı okumaya başladım. Hemen görevliler
koştular; “Aman ne yapıyorsun” diye. “Ne var?” dedim “Akşam namazını kılacağım”
dedim. Onlar da “tabii, tabii” dediler. Bir şeyler serdiler. Orada bir akşam
namazı kıldık.

Saat 10’a doğru başbakanla görüşeceğimiz odaya
girdik. Uzun bir masa var. Ben Menderes’in koltuğunun tam karşısına oturdum.
Çünkü o sıralar biz de Menderes’e hayranız, sülalemiz Menderesçi..

Saat 10’da başbakan geldi, koruma polisi ile içeri
girdi. “Oğlum sen çık” diye koruma polisini çıkardı ve kapıyı kilitledi. “kimse
buraya girmeyecek” diye de tembihledi.

Bekir Elam sözcümüz. Kendisi Konya İmam Hatip Lisesi
müdürü idi. Halk partili ama güzel konuşuyor. O kalktı, üç cümle kurdu.
Menderes “lütfen oturun beyefendi” dedi. Bir başladı konuşmaya.. Türkiye’deki
komünist faaliyetleri, bölücü faaliyetleri, masonik faaliyetleri bir bir
anlattı. Dedi ki; “Benim müsteşarım Masonların reisi. Beni bu kadar
bunalttılar, etrafımı çevrelediler. Ben Müslümanım. Türkiye’nin de ayakta
kalmasının teminatı İslam’dır, imandır. Eğer bugün biz ayaktaysak, beyaz örtülü
bir ninenin kucağında veya aksakallı bir dedenin kucağında büyümüş bir nesil
olarak ayaktayız” dedi. Ama nasıl ağlıyor? Hüngür hüngür ağlıyor.

“İmansız, İslamsız yaşanmaz. Hayatım pahasına da
olsa, İmam Hatip okullarının yüksek kısmını açacağım. Arkadaşlarım beni
desteklemiyor, laikliğe aykırı görüyorlar, yalnızım arkadaşlar” dedi.

Böyle iki saat konuştu. Ağladı, ağlattı herkesi.
Halk partililer dahi onun samimiyetine inandılar. Çok şeyler anlattı daha.. Üniversitedeki
profesörlerin faaliyetlerini falan, hepsini biliyor..

Görüşme bitti, çıkacağız. Kimseye elini öptürmedi.
Ben en son kaldım. Kafaya koydum, elini öpeceğim. 17 yaşındayım, acı kuvvetim
var o zaman. Menderes sportmen bir adamdı. Koca koca elleri vardı. Tam ben
öpecekken elini çekmek istedi. Şuradan tuttum, nereye çekecek? Delikanlıyım,
tuttum, çevirdim, elini öptüm. Sırtımı okşadı; “Aferin, aferin” dedi. Hiç
unutamayacağım, yanaklarımdan öptü.

O sene Celal Yardımcı Milli Eğitim bakanıydı. Celal
Bayar ile ikisi “hayır” dediler, açmadılar. Ertesi sene Celal Yardımcı’yı terfi
ettirdi, devlet bakanı ve başbakan yardımcısı yaptı. Milli Eğitim bakanlığı
boşaldı.

Nafia Vekili Tevfik İleri’yi vekâleten Milli Eğitim
Bakanlığına getirerek İmam Hatip okulunun yüksek kısmını açtı. Okul
Fatih-Çarşamba’da açıldı. 59 kişilik kontenjan tanıdılar.

Bir gün orada, Avukat merhum Yusuf Türel(İlim Yayma
Cemiyeti Başkanı) Tevfik İleri’yi bir toplantıya davet etmişti. Yusuf Türel söz
aldı: “Neden kontenjan 59 kişi? Bizden bina isteyin, para isteyin. Neden 590
kişi değil” diye bayağı hükümete çattı.

Tevfik İleri kürsüye çıktı; “Üstümüze gelmeyin”
dedi, ağladı. “Bunu biz nasıl açtığımızı siz bilemezsiniz..Dua edin, çoğalsın”
dedi. Ama adam ağladı, hiç unutamıyorum. Hakikaten sonra İslam enstitüleri çoğaldı.
Bunda Menderes’in büyük hizmeti var. Gerçekten de hayatıyla ödedi. Hakkını yememek
lazım. Ben onun dış ülkelere gidip gelirken Eyüp Sultan’ı ziyaret ettiğini
biliyorum. Böyle inançlı bir insandı. Mazlumen asıldığına inanıyorum.

Yassıada Duruşmalarına Katılmam

İslam enstitüsünde okurken Yassıada Mahkemeleri
oldu. Ben de amcam Baha Akşit’in Yassıada’da mahkûm olması hasebiyle bir
duruşmaya dinleyici olarak katılmıştım. O gün Rahmetli Menderes’i de yakından
gördüm, önümden geçmişti. Elbise dökülüyordu adamın üstünde, o kadar
zayıflamış. Amcam anlattı da, Menderes çok işkence görmüş “Nasıl dayandı
bilemiyorum” derdi amcam.

Bizans’tan kalma, içinde böceklerin dolu olduğu,
çamurlu bir yere her gün Menderes’i kapatırlarmış. Aynı zamanda kimseyle
konuşturmuyorlarmış ki, psikolojisi bozulsun da mahkemede konuşamasın. Yoksa
biliyorsunuz o konuşmasıyla, hitabetiyle mahkemedeki hâkimleri sustururdu.

Fethin 568. Yılında Bir Sevdâdır İstanbul

Sedat Peker’siz Bir Yazı: Altmış Yılda İngilizce Kitaplar

Hayır, Sedat Peker’den bahsetmeyeceğim. Önemsiz mi? Aksine;
çok önemli. Fakat konuya benden çok daha hâkim ve güçlü klavyeler onu anlatacaktır.
Orada rekabet fazla. Ben kazanamam.

 

Ben, bugün size, bir pencereden, sadece İngilizce kitapların
dünyasından yakın tarihimi anlatacağım. Her ferdin tarihinde, az biraz da
yaşadığı toplumun, hatta dünyanın tarihi de vardır.

 

Macera, ortaokulda, 1950’li yıllarda İngilizce kitap
okuyarak başlar. Rahmetli babam, o zamanın sloganı, “Her lisan bir insan“a
şiddetle inanırdı. Bir sürü çocuk polisiye romanı okudum. Başka romanlar da.
Dil öğrenmenin en kolay yolu bol bol okumak… Sözlük kullanmadan okumak ki hem
okuduğunuzun zevkine varasınız hem de bilmediğiniz kelimeleri bağlamları içinde
öğrenesiniz; tercüme ederek değil. Bu hüküm artık pek geçerli değil, çünkü
şimdi e-kitap okuyucumda bilmediğim kelimeye tıklayınca sözlük açılıp o
kelimenin anlamını veriyor. Sonra kütüphanede çalışmaya başladım. Çalışmaya
alışıktım, bir zamanlar babamla balık tutup pazarda sattım. Kütüphanecilik
üniversite ikinci sınıfa kadar sürdü. İkinci sınıfta TÜBİTAK bursunu kazanınca
çalışmama gerek kalmadı. Aynı burs beni ABD’de doktoraya taşıdı. Sonra Ankara
ve ODTÜ. O zamanlar üniversitelerimizin kütüphaneleri zayıftı. Pek çoğunda
merkezî kütüphane de yoktu. ODTÜ bu bakımdan olumlu bir istisnaydı.

 

İngiltere’den kitap getirtmek

Fakat insan sadece kütüphaneden okumaz. Kitap satın alıp
okur da… İngilizce kitaplar 60’ların sonu ve 70’lerde ucuzdu. Dolar kuru
sabitlenmişti. Ankara’da İngilizce kitap satan kitapçılar vardı. Tunalı
Hilmi’de. Sakarya’da Tarhan… İyi müşterileriydim.

 

Fakat kitap çeşitli. Bazen yurt dışından getirmek gerekirdi.
Bakınız nasıl… Kredi kartı yok. Öyle dolar, sterlin havalesi falan da yasak.
Hatta döviz bulundurmak bile yasak. İngiltere’de, Oxford’daki Blackwell
kitapçısına bir mektup yazardınız. Hani zarfa konulan, zarfına da pul
yapıştırılan cinsten mektup. Falan kitabın proforma faturasını istiyorum diye.
Birkaç hafta içinde proforma gelirdi. O belgeyi eklediğiniz bir dilekçeyle
Merkez Bankası’na başvurur ve oradan Blackwell’e hitaben bir keşide çeki
alırdınız. Çek yine mektupla Oxford’a gider ve kitap adresinize gelirdi. Bazen
gümrüğe takıldığı da olurdu. O zaman gümrüğe gidip memurlara kitabın vergisinin
olmadığını hatırlatırdınız. Yani kitabınız bir, taş çatlasa iki ay içinde
elinizde olurdu.

 

 

 O zamanlar döviz, bugünkü gibi tsunami dalgası hâlinde değil
de çıtlar hâlinde yükselirdi. Değerini Merkez Bankası belirlerdi. Her çıtta
İngilizce kitap fiyatları da çıtlardı. Canım sıkılırdı.

 

Yurt dışına kitap seferleri

Karar vermiştim. En az iki yılda bir yurt dışına çıkıp kitap
almalıydım. Öyle PTT ile çözülecek iş değildi bu. Bilim kongreleri, davetler
vs. ile bu da sık sık gerçekleşirdi. ABD’de Barnes and Noble, İngiltere’de
Blackwell’s bu gezilerde benden iyi para kazanmışlardır. Bir kongre dönüşü,
sözde turistik maksatla uğradığım Paris’te bile Henry Miller’i, James Joyce’u
misafir eden meşhur kitapçı ve yayıncının, Shakespeare and Company’nin bile
müşterisi olmuştum. İnsan Paris’te ne yapar? Tabiî ki kitap alır!

 

1981 Eylül’ünde Suudî Arabistan’a gitmeden önce Oxford’da,
Oxfam’ın kullanılmış kitap satışından iki torba kitap almış, uçakta bagaj
limitini aşacağımdan Suudî’deki üniversite adresine kargolatmıştım. Oxfam
satışında bir kişi, bir torba kitap alabiliyordu ve içine ne koyarsanız koyun
torba – galiba – 10 sterlindi.

 

Kitap ağırdır. İçeriğinden bahsetmiyorum. O da bazen ağırdır
ama sonuçta yoğun ağaçtır kitap ve epey çeker. Bir ABD kitap yağmasından
dönerken Frankfurt Havaalanı’nda, uçağın penceresinden görevlinin valizlerimizi
uçağın kargo kapısına fırlattığını seyrediyordum. Koca bir valizi kolayca tutup
attı. Ardında onun yarısı kadar, fakat kitap dolu valiz vardı. Kulpundan tutup
bir hamle yaptı ve az kalsın sırt üstü yuvarlanıyordu.

 

Amazon devrimi ve bizim dolar kuru karşı devrimimiz

Sonra İnternet, sonra Amazon ve en sonunda elektronik kitap.
O macera ayrı bir yazı eder ama yerim kalmayacak. İleri sarıp bugüne geleyim.

 

Amazon’la birlikte yurt dışına gitme zorunluğu kalmadı.
Amazon’un sayfasında siparişinizi verir, kredi kartıyla ödemenizi yaparsınız ve
kargoyu tercih ederseniz birkaç gün içinde kitabınız elinizde olurdu. Kargo
pahalıydı. Bir hafta, on gün beklerseniz, daha ucuza da getirirdiniz. Yahut
birkaç kitap birden ısmarlar, kitap başına kargo ücretini düşürürdünüz. Şimdi
Kobo, Book Depository ve başka yerler de var.

 

Kitaplar 15-25, bilemediniz 30 dolar civarındaydı. Daha
pahalıları da vardı ama çoğu bu rakamlardaydı. Ucuz değildi ama ulaşabilirdik.

 

Birkaç gün önce amazon.com’da, “Rekabetçi dolar kuru”ndan
olmalı kitapların fiyatı 250-500 TL olmuş! ABD’de kitap fiyatları da yükseldi
gerçi ama… Bugünlerde okuduğum Joseph Henrich’in eserlerine baktım. 500 TL’ye
kadar çıkıyor. Hele bir tanesinin 1700 liraya ciltlisi de var. Alıp
torunlarımın çeyizine mi koysam?

 

Dolarla mı maaş alıyorsunuz, patates soğan dolarla mı diye
propaganda yapanlara: TL ile maaş alıp kitap/dergi getirecek üniversiteler,
bilim adamlarına ne diyeceksiniz? Ne söyleyeceğinizi bulmanıza yardım edeyim:
Ankara Üniversitesi’nin kütüphane bütçesi reddedilirken söylenmiş bir hikmetti:
Oradaki bütün kitapları okumuşlar mı da yenisini istiyorlar?

 

Çare? Çare e-kitap. Onları nasıl ediniyorum? Bu soruyu biraz
daha ileri götürürsem, kanun sınırlarını zorlarım. Yazımın başında o konulara
girmeyeceğimi söylemiştim zaten.

27 Mayıs 1960 Darbesini Meşrulaştırma Çabaları Hakkında, Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Konuştuk.

 Birinci Bölüm

GİRİŞ:

27 Mayıs 1960 tarihinde Cuma günü sabaha karşı saat 03.00’te Türk Silahlı
Kuvvetleri adına Millî Birlik Komitesi (MBK) ülke yönetimine el koydu.
Kamuoyu darbeden sabah saat 05.15’te “İhtilalin
Kudretli Albayı
” Alparslan Türkeş’in Ankara radyosundan okuduğu tebliğ
ile haberdar oldu. Darbenin başarılı olabilmesi için öncelikle
meşru hükümetin ve devletin üst kademesindeki isimlerin
tutuklanması gerekiyordu. Sonrasındaysa darbenin meşruiyetinin sağlanması
gerekiyordu. Bu amaçla öncelikle
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes,
TBMM Başkanı Refik Koraltan, Demokrat Parti (DP) mensubu bakan, milletvekili
ve idarecilerin tutuklanması için harekete geçildi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun da tutuklanacak isimler arasındaydı. 27 Mayıs
sabahı havayoluyla İzmir’den Ankara’ya getirilen Orgeneral Cemal Gürsel,
MBK’nin
başkanlığına getirildi.

MBK Başkanı
ve Başkumandan
Orgeneral Cemal Gürsel darbenin gerekçesini “vatandaşları
birbirine düşürecek bir kardeş kavgasını önlemek
” olarak açıkladı.
Vatandaşlardan “birbirlerine karşı
vatandaşlık hak ve hukuklarına riayet etmelerini, birbirlerini sevip saymalarını,
hangi partiden olursa olsun, birbirlerine sevgi saygı göstermelerini
”
istedi. Siyâsî partilerin faaliyetlerini yasakladığını ve aksi yönde hareket
edenleri şiddetle cezalandıracağını belirtti. Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin feshedildiğini duyurdu.

“Bütün Vilâyet ve Garnizon Kumandanlıklarından alınan telgraflara göre
meşru hareketimiz yurtta içten gelen bir tasviple karşılanmıştır. Türkiye
Cumhuriyeti hudutları dâhilinde tam ve katî bir huzur ve sükûn mevcuttur.
”
diyen Cemal Gürsel, MBK’nin kendisine “Türkiye
Cumhuriyeti Devlet ve Hükümet Başkanlıkları ile Millî Müdafaa Vekâleti
Vekilliği ve Türk Silahlı Kuvvetler Başkumandanlığı
” görevlerini
verdiğini açıkladı.

MBK, öncelikle DP’lilerin ve devletin üst kademesindeki isimlerin tutuklanması yönünde
talimat verdi.
Cemal Gürsel
“Emniyet altına alınan sabık muhterem
Devlet ve Hükümet Reisleri ve erkânları ile Kabine Üyelerinin hayatları
hakkında Türk Milleti huzurunda verdiğimiz vaade sadık bulunmaktayız. Endişe
edilecek herhangi bir durum mevcut değildir.
” dedi. Ancak “Kan dökülmeden başarılan müspet
faaliyetlerimizi baltalamak bedbahtlığını gösterecek, kardeş kavgasına sebep
olacak bozguncu unsurlar kati olarak bilmelidirler ki; yapacakları en ufak
bir hareket insafsızca bastırılacak ve halen hayatları emniyette bulundurulan
zevatın akıbetleri tehlikeye düşecektir.
” şeklinde çok net ve sert bir
uyarıda bulundu. Vatandaşlardan “yalan
haberlere ve kötü teşviklere kapılmamalarını
” istedi.

Herhangi bir direnişle
karşılaşılmaması için bir dizi tedbir alındı. Sokağa çıkma yasağının ilan
edilmesi, sokağa çıkma yasağının kaldırılmasından sonra “her ne suretle olursa olsun topluluk gösterilmemesi veya tezahürat
yapılmaması
”, halkın elinde bulunan (ruhsatlı ve ruhsatsız) her çeşit
silâh ve merminin toplatılması ve “cenazelerin
mahallî kumandanlıkların müsaadesi ile ve 20 kişiyi geçmeyen cemaatle
”
kaldırılması vb. bu yönde alınan tedbirlerdendi.

NASRULLAH UZMAN

 

Oğuz
Çetinoğlu:
Bilinmektedir ki 27 Mayıs Askerî Darbesi, Demokrat Parti (DP)
iktidarına karşı yapılmıştır. Röportajımıza, DP’nin nasıl kurulduğu, nasıl
iktidar olduğuna dâir açıklamalarınızla başlayabilir miyiz?

Doç. Dr.
Nasrullah Uzman:
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilânı
ile birlikte oluşturulan tek partili demokrasi rejimi 1940’lı yıllara
gelindiğinde artık Türk toplumuna dar gelmeye başlamıştı. Daha önce, Atatürk
döneminde biri Terakkiperver Cumhuriyet Fırka diğer ise Serbest Cumhuriyet
Fırka olmak üzere iki kez çok partili siyâsî hayat denemesi yaşandı ise de bu
girişimler kalıcı olamamıştı. Millete dayalı siyâset yapmak isteyenler, hükümetin
kararlarından uygun görmediklerini tenkit etmek ihtiyacını hissediyorlardı. Bu
ihtiyacı hissedenler, Dörtlü Takrir  olarak anılan bir önergeyi,
dönemin iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin  Meclis Grubu’na
verdiler. Önergede imzası bulunanlardan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik
Koraltan partiden ihraç edildiler. Bu ihraçlar üzerine, önergede imzası bulunan
Celâl Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden çekildiğini açıkladı. Târih:
1945 yılının Temmuz – Ağustos aylarıdır. Dört kişi, yeni bir siyâsî parti
kurmak için hazırlıklara giriştiler. Yeni parti, 7 Ocak 1946’da kuruldu. Adı:
Demokrat
Parti
  (DP)idi.

Türk demokrasi tarihinde kurulalı henüz birkaç ay olan DP’nin de
katıldığı çok partili ilk genel seçimler, 21 Temmuz 1946’da yapıldı. DP, bütün
illerde teşkilât kuramamıştı. Toplam 465 milletvekilliği için 186 aday
gösterebildi. Bunların yalnızca 62’si seçildi.  Yürürlükteki seçim
kanununa göre oylar açık veriliyor, sayım işleri gizli yapılıyordu. Buna rağmen
sonuç iyiydi. 16 Şubat 1950’de seçim sistemi değiştirildi. Yargı denetiminde
gizli oy açık tasnif esasına dayalı seçim sisteminin uygulanması kabul edildi.
14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlerde DP oyların %53,35’ini aldı, 487
milletvekilliğinin de 408’ini kazandı. Ekseriyet sistemi uygulandığından, oy
oranı ile milletvekili oranı arasında dengesizlikler oluyordu. Yine de
demokratik bir seçim olmuştu. 22 Mayıs 1950’de, Adnan Menderes’in
başbakanlığında ilk DP hükümeti kuruldu. Celâl Bayar Cumhurbaşkanı seçilince,
parti genel başkanlığını bıraktı.  Partinin Genel İdare Kurulu, genel
başkanlığa Adnan Menderes’i seçti.

DP iktidarı döneminde ikinci genel seçim, 08 Aralık 1954 târihinde yapıldı.
DP, 9.095.367 adet geçerli oyun % 56,6’sını alarak 503 milletvekili çıkardı.
CHP 31 milletvekili çıkarabildi. Sonraki seçim, 1957 yılında yapıldı. DP,
9.153.949 adet geçerli oyun % 47,8’ini alarak 424 milletvekili çıkardı. CHP’nin
milletvekili sayısı 178 idi.

İktidar-muhalefet ilişkileri iyice gerildi; CHP, hırçın muhalefet
taktikleri uyguladı, DPde baskılarını artırdı. Huzursuzluklar had safhaya
çıkınca Ordu, Cumhuriyet tarihinde ilk kez askerî bir darbe yaparak Devletin
yönetimine el koydu.

Çetinoğlu:
Sonraki
gelişmelere geçebilir miyiz?

Doç.
Dr. Uzman:
Darbeye
hukuk
î olarak meşruiyet kazandırmak için Cemal Gürsel, yeni bir Anayasa hazırlamak üzere İstanbul Üniversitesi Rektörü ve İdare
Hukuku Profesörü Sıddık Sami Onar başkanlığındaki profesörlerden oluşan bir
ilim ve hukuk komisyonu kurdurdu.Bu komisyon ilk raporunu 28 Mayıs 1960’ta MBKBaşkanlığı’na
ve Türk Silahlı Kuvvetleri Başkumandanlığı’na sundu.

12 Haziran 1960’ta MBKüyelerinin imzasıyla 27 Maddeden oluşan “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin
kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkındaki geçici kanun
”
çıkarıldı. Geriye dönük olarak (27 Mayıs 1960’tan itibaren) geçerli olacak bu
kanun,
DP’lilerin yargılanabilmeleri için gerekli hukukî
zemini oluşturduğu gibi
darbeye
demeşruiyet kazandırıyordu. Adeta geçici bir Anayasa işlevi üstlenen bu kanunla
MBK kanun yapma yetkisi de dâhil olmak üzere birçok yetkiyi uhdesinde topluyordu.
Aynı zamanda
1924 Anayasası’nın neredeyse yarısıyürürlükten kaldırılıyordu.1961 Anayasası ise darbenin birinci yıl dönümünde 27 Mayıs 1961 tarihinde
kabul edilecek ve halkoyuna sunulacaktı.

MBK halkın
27 Mayıs’ı kabullenmesi ve benimsemesi için de bir dizi tedbir aldı. Bu anlamda
öncelikle dönemin kitle iletişim aracı olarak basın-yayın organları olanradyo
ve gazetelerin (27 Mayıs ve sonrasındaki sürece dair haberleri) hangi kaynaktan
alacağı ve ne gibi haberler yayınlayacağı meselesi de düzenlenmiş oldu.

Devletin
en üst merciindeki kişi olarak Cemal Gürsel, yeni idarenin Türk ve dünya kamuoyundan
hiçbir şeyi gizlememek azim ve kararında olduğunu ve hakikatleri olduğu gibi
bütün açıklığı ile ifadeden asla çekinmediğini açıkladı. Türk halkının bunu
böyle bilmesi ve MBK’nin tebliğleri dışındaki maksatlı propaganda yayınlarına
kanmaması gerektiğini ifade etti. “Bu
yayınların maksatlı olup olmadığını saydığım ve güvendiğim muhterem basının
izan ve takdirlerine bırakırım. Buna rağmen bazı basın mensuplarının ne gibi
haberleri neşredebileceklerinde tereddüde düştükleri öğrenilmiştir.
” diyen
Cemal Gürsel hangi haberlerin yayınlanması gerektiğini de açıkladı. Buna göre
yalnızca “basın toplantısında söylenen
hususlar
”, “Ankara İstanbul ve İzmir
radyolarının halkın nazarında en ufak bir nokta gizlemeksizin yaptığı bilumum
yayınlar
” ve “Yabancı Devletler neşriyatından
maksatlı olmayan yayınlar
”hakkındaki yayınların hiçbir kayıt ve şarta tabi
olmaksızın serbest olduğunu açıkladı. Bu açıklamadan rahatlıkla bu durumlar
dışındaki haberlerin yapılmasının yasak olduğu yorumu yapılabilir. Cemal Gürsel
ayrıca “harekâtla ilgili resim ve
telefoto ile eski ve yeni siyâsî şahsiyetleri ima suretiyle de olsa alakadar
eden karikatürlerin ikinci bir tebliğe kadar neşredilmemesini
” de istedi.

Darbenin
sebep olduğu kritik süreçten menfaat elde etmeye çalışanlar da vardı. Cemal
Gürsel, bu gibi kötü niyetli kişilerin “Eskişehir
örfi idare kumandanlığı tebliği
”şeklinde beyannameler bastırarak “bazı parti mensuplarının kaçmalarına mahal
verilmeden yakalanmalarını propaganda etmekte
” olduklarının tespit edildiğini
açıkladı.İstanbul dışında herhangi bir yerde örfi idare ilan edilmediğini
belirtti.Türk milletinden “radyolarımız
vasıtasıyla yapılmakta olan tebliğler dışında bu kabil bozguncu ve nifak
yaratıcı eşhasın kötü niyetli faaliyetlerine alet olmamalarını ve bu gibi
durumlarda derhal mahallî garnizon kumandanlıklarına haber vermek suretiyle
idaremize yardımcı olmalarını
” istedi.

Böylece
halkın, kitle iletişim araçları vasıtasıyla MBK’nin uygun gördüğü haberleri
alması sağlandı.

Çetinoğlu: Asıl maksat ne
idi?

Doç. Dr. Uzman:Asıl maksat 27
Mayıs’ı benimsemesini sağlamaktı. Bu amaçla 27 Mayıs’ı kabullenilmesi ve
benimsenmesi yolunda önemli bir propaganda süreci başlatılmış oldu. Hatta Türk
basınının yeni sürece hemen uyum sağladığı 28 Mayıs’tan itibaren yayınlanan
gazetelerde açıkça görülmektedir. İktidarı döneminde DPtaraftarı bir yayın
politikası benimseyen gazetelerin bile 27 Mayıs’tan sonra darbeyi öven ve DP
dönemini tenkiteden yayınlar yaptığı da belirtilmelidir.

MBK,
yalnızca basın-yayın yoluyla yapılan propaganda ve darbeye meşruiyet kazandırma
girişimlerini yeterli görmedi. Halkın 27 Mayıs askerî darbesini “İnkılâp” olarak benimsemesi ve sahiplenmesi
için adeta bütün imkânlarını seferber etti. Bu hususta MBK’nin müracaat ettiği
en önemli kurum Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) oldu. Türkiye’deki Cami sayısı,
din hizmetlileri sayısı ve Türk milletinin dinî konularda gösterdiği hassasiyet
düşünüldüğünde MBK için DİB’nin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Ancak MBK’nin, bu
yönde herhangi bir girişimde bulunmadan önce DİB üzerinde bazı tasarruflarda
bulunması gerekiyordu.

Çetinoğlu: Neler yapıldı?

Doç. Dr. Uzman: DİB
Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu 10 Haziran 1960 tarihinde emekliye sevk edildi. Yerine (17
yıldır İstanbul Müftüsü olarak görev yapan)Ömer Nasuhi Bilmen getirildi. Ancak
Ömer Nasuhi
Bilmen’in görev süresi de uzun sürmedi. Yaklaşık 9 ay kadar sonra 6 Nisan 1961’de
Ömer Nasuhi Bilmen de “yaş durumu
itibariyle görevini yapmakta yetersiz olduğu
” gerekçesiyle emekliye sevk
edildi. Ömer Nasuhi Bilmen’in yerine ise Hasan Hüsnü Erdem tâyin edildi. 1924
yılında kurulan DİB’nda 1960 yılına kadar yalnızca dört kişi görev yapmıştı. 27
Mayıs’tan sonraki süreçte bir yıl bile dolmadan meydana gelen bu değişiklikler,
alışılmışın dışındaydı. Hatta bu kadar kısa sürede bu kadar sık değişiklik
yapılması idarî anlamda bir istikrarsızlığın göstergesi olarak da
yorumlanabilir.

MBK, 27 Mayıs askerî darbesini “27 Mayıs İnkılâbı” olarak
değerlendiriyor, Türk ve dünya kamuoyunun da kendileri gibi düşünmesini
istiyordu. Basın-yayın organlarının denetim altına alınması ve haber
kaynaklarına müdahale edilmesi de halk nezdinde darbeye meşruiyet kazandırmak içindi.
MBK, bu anlamda DİB’ndan da istifade etmeye karar verdi. Bugün olduğu gibi
geçmişte de DİB’nın kamuoyu üzerindeki etkisi bir hayli fazlaydı. Bu etkiyi
kullanmak isteyen MBK, bir yandan vaaz ve hutbe üzerinden darbeye meşruiyet
kazandırmaya diğer yandan da 27 Mayıs aleyhine yapılacak propagandaların önüne
geçmeye çalıştı.

MBK’nin bu amaçla faydalanmak
istediği hutbe ve vaazlar kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve yönlendirilmesi
açısından son derece önemlidir. “Ülü’l-emr”meselesi
ise bu önemi daha da artırmaktadır. Kuran-ı Kerim’de “Müslümanların Allah’a, Peygamber’e ve ülü’l-emre itaat etmesi
emredilmekte (en-Nisâ 4/59)
” ve “Müslümanların
toplumun güvenliğiyle ilgili bir problemle karşılaştıklarında onu yaymak yerine
kendilerinden olan ülü’l-emre götürmelerinin daha uygun olacağı, onlardan hüküm
ve sonuç çıkarma hususunda yeterliliği bulunanların nasıl davranılması
gerektiğini bilecekleri (en-Nisâ 4/83)
” ifade edilmektedir. Prof. Dr. Talip
Türcan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Ülü’l-Emr” maddesinde bu konuda şu
değerlendirmeyi yapmaktadır: “İlk ayetin
bağlamı ülü’l-emr tabiriyle, devlet başkanı yanında üst yöneticilerin ve devlet
yetkisini kullanan kamu görevlilerinin kastedildiğini göstermektedir. Çünkü bir
önceki ayet, emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde
adalete uygun davranılması emrini içermektedir (en-Nisâ 4/58). Ayetin seriyye
kumandanlığı hakkında indiğini belirten rivayet de bu tespiti desteklemektedir.
Ayette Allah’a ve Resule itaat edilmesi ayrı ayrı ve mutlak olarak, ülü’l-emre
itaat ise Resule itaat emrine atfen istenmektedir. Ayetin sevkindeki üslûptan
hareketle ülü’l-emre itaatin de mutlak olduğu, ancak Allah’a isyan niteliği
taşıyan durumlarda ülü’l-emre itaat edilmeyeceği hükmüne varmak mümkündür. Bu
hükmü, ülü’l-emre itaatin ancak dinin ve hukukun ilkelerine uygun emirlerle
sınırlı tutulduğunu, bunlara aykırı düşen taleplerin ise yerine getirilmemesi
gerektiğini bildiren hadisler de teyit etmektedir.
”

Hatırlanacağı üzere 27 Mayıs
darbesi Cuma günü yapılmıştı. Prof. Dr. İsmail Kara “
27 Mayıs (1960) ve 12 Eylül (1980)
ihtilalleri cuma günü yapıldı, 12 Mart (1971) ve 28 Şubat (1997) muhtıraları da
cuma günü verildi. Son olarak
e-muhtıra (27 Nisan 2007) da böyle mübarek bir günün akşamında oldu!
” diyerek Cuma
gününün tesadüfi olmadığına, özellikle seçildiğine dikkat çekmektedir. 15
Temmuz 2016 hain darbe girişiminin Cuma günü yapılması da Prof. Dr. İsmail Kara’nın
görüşünü desteklemektedir. “Ç
oğu kişibu ısrarlı tesadüfü Cumanın
haftanın son iş günü olmasına bağlıyor.
” diyen Prof. Dr.İsmail
Kara, bu görüşte doğruluk payı olduğuna hak vermekle birlikte darbecilerin bu
günü seçmesinde manevi ve metafizik unsurların da etkili olduğunun unutulmaması
gerektiğini ifade etmektedir
.

Nitekim Türk milletinin
dinî hassasiyetinin bilincinde olan MBK’nin Cuma gününü seçmesinin tesadüfi
olmadığı kısa süre içerisinde görülecektir. MBK Başkanı Cemal Gürsel vaaz ve
hutbe yoluyla kamuoyunu yönlendirmek üzere DİB’na talimat verdi. Bu talimata
uygun olarak DİB müftülüklerden “
27 Mayıs İnkılâbının taşıdığı büyük mânânın halka ve köylüye kâfi derecede
ve açık bir ifade ile vaizlerimizin vaazlarında, hatiplerimizin hutbelerinde
ayet ve hadislere istinaden
” anlatılmasını istedi.
Üstelik bu yönde birçok defa uyarıda bulundu. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri
DİB Fonu’nda bulunan ve
DİB
tarafından Anamur Müftülüğü’ne gönderilen tamimlerde
bu durum açıkça görülmektedir.

(DEVAM EDECEK)