23.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 415

Resmî İdeolojiden Resmî Teolojiye Geçtiğimizin Resmidir

2002; resmî
ideolojiye
hasımlıkta başı çektiği kabul edilen Millî Selâmet / Refah
Hareketi’nin farklı gömlekli uzantısı Adalet
ve Kalkınma
Partisi’nin iktidarıdır, dolayısıyla resmî teolojinin de
Osmanlı sonrası ilk iktidarıdır.

            Milliyetçi
kanadın da muhafazakârlık adı
altında düştüğü “resmî ideoloji
tuzağı, cumhuriyetle ve laiklik gibi cumhuriyet değerleriyle hesabı olanların bulduğu
bir kavram kılıfı üzerinden devlet karşıtlığıydı.

            AKP İktidarı’nda resmî ideoloji tabirini duymaz olduk.
Neden; resmî ideolojiden resmî teolojiye
geçtiğimizden mi? Resmî teoloji derken de standart din anlayışını kastediyoruz; diyanet bazlı resmî din anlayışını.

            Aslında bu yazının başlığını “Din Sporu ve Ülkemizdeki
Müslümanlık Antrenmanları
” da koyabilirdik. İlk âyeti bile ömründe ‘oku’mayanlar alınır ve namaz-niyaz
hareketleriyle, cenaze-kandil kutsamalarıyla Sırat’tan Cennet’e atlama
taliminde bulunanlar itiraz ederlerdi.

            Yada “Müslümanları
Kıblesi Kâbe mi, ABe mi?
” olabilirdi. Bu defa ‘Niyet ettim Allah için…’
ile başlayan cümleleri ancak ezberleyebilen cami çay ocaklarındaki cemaatimiz
bozulur ve bol ‘tövbe, tövbe’li cümlelerle cevap verme zahmetine katlanırdı.

            Oysa AB ülkelerine sığınmak için onlarca Müslüman ülkeden
insanlar muşambadan botlarla ve kâğıttan can yelekleriyle dünyanın hazin manzaralarından birini sunuyorlar. Ve bu durumun tek
bir savaşla ilgisi yok; her zaman böyle. American
Green Card
’ını alabilen 3-5 bin kişi arasına girebilmek için Türkiye Müslümanları bir taraflarını
yırtmıyor mu?

              Namazda, nüsukta
niyeti dil olarak ‘Allah için’ yapmaktan öte günlük yaşamdaki iş ve
alışverişleri, konu ve komşuluklara yaklaşımları Allah için yapmak lüzumu var. Çevreni
ve beldeni Cennet’e çevirmeden bazı sportif hareketlerle Cennet ödülü

kazanacağını umanlar Kur’an ve
fıtrattan haberdar mı?

            AB ve ABD’den talimat
alan Müslüman idareciler
ile ülkelerindeki İktidar sahiplerinin sözünden çıkmayan din âlimleri / İslamî tipler
bir de yaptıklarını ve yaşadıklarını din
diye
sunmuyorlar mı?

            Hiç sormuyor musun; dünyanın
en mükemmel dini bizde
de, niye
dünyanın en kötü ve en geri medeniyetlerini biz yönetiyoruz?
Bozuk ve
tahrif edilmiş dinlerin mensuplarının ileri medeniyetleri neden gözümüzü kamaştırıyor
peki?

            Soru sormayacaksın, sana da “Rabb’in kim, Dinin ne, Kimin
ümmetisin?”
sorularından başka soru sorulmayacak; cevapları da 70 yıldır ezberliyorsun ya Millî
Piyango sana çıkmasın da kime çıksın?

            “Melekler dişi mi, erkek mi?”
merakındaki Bizans hastalığına tutulduk,
gidiyoruz baht rüzgârına göre. “Tavuktan kurban olur mu”,
“Sakız orucu bozar mı”
ve evlilik, cinsî münasebet gibi işlerin fetva hattıyla büyük hizmetlerde
bulunan Diyanet’imizin reisi de
maşallah Cemil Meriçvari cümleler kurabiliyor.

            Hiç mi Allah
korkunuz yok kardeşim?
Hiç mi cesaretiniz yok? Hiç mi Kuran’ı referans almazsınız? Hiç mi emekli olmadan hakkı
söylememek? Hiç misiniz?

            Hadi Atatürk’ün
kurumunda devletten maaş ve milletten ekstralarla güzel güzel idare ediyorsunuz
da “İnnellezîne yektumûne mâ enzelellahu
min’el-kitâbi ve yeşterûne bihi semenen kalîle. Ulâike mâ ye‘külûne fî
bütûnihim ille’n-nâr
” (Bakara 174) hükmünü nasıl göğüsleyeceksiniz?

            Din
Devlet’in midir, Diyanet’in midir
yoksa Allah’ın mı? Resmî din olur mu?

(13
Ocak 2016’dan 1 Nisan 2021’e selam olsun; du bakali 2026’da n’olcek)

Bilge Kutad Anlatıyor

Dengeli ve
sağlıklı beslenme insan bedeni için ne kadar önemli ise, çocuk aklının –
ahlâkının, karakterinin ve alışkanlıklarının şekillenmesi, zekâsı ile birlikte
gelişmesi için çocuk kitapları da aynı derecede önemlidir.

Milletlerin
gelişmesi; kültür, medeniyet ve teknolojide çağın gerektirdiği seviyeye
ulaşabilmesi, yetişkinlerin kitap okuma alışkanlıkları ile doğru orantılıdır.

Uzmanlar,
okuma alışkanlığının çocuk yaşlarda başladığını belirtiyorlar. Çocuklara
ebeveynleri tarafından okunacak veya çocuğun kendisinin okuyacağı kitaplardan
beklenen faydaların sağlanabilmesi için onlara okunan veya kendilerinin
okuyacağı kitapların, seviyelerine uygun olması ilk şarttır. Dilin açık ve
anlaşılır kullanımı hassasiyet gerektirir. İyi yazılmış konu ile uyumlu
resimlerin renk ve çizgilerindeki titizlik, kitabın kalitesini artırır, çocuğun
kitabı ve okumayı sevmesini sağlar.

Bütün bunlar
uzmanlık gerektirir.

Ötüken Neşriyat, en mükemmelini
yapabilmek için konu üzerinde hassasiyetle durmuş, işi ehline teslim etmiş,
Pedagog Gülşen Ünüvar’ın, kadim
kültürümüzün temel eserleri olan Kutadgu Bilig ve Dîvanu Lugati’t-Türk’ten ilham
alarak hazırladığı masalları, şık bir cilt içerisinde, geleceğin kültür
insanlarına sunmuştur. Kuşe kâğıda basılı eserin resimlemesini yine konunun
uzmanı olduğu, çizgilerinden ve renk seçiminden anlaşılan Kübra Ceylan gerçekleştirmiştir.

Emsallerinden
açık ara önde ve üstte olan eser 8 cilttir ve şık bir mukavva kutu içerisine
mücevher gibi yerleştirilmiştir. 20 X 28 santim ölçülerindeki ciltlerde sayfa
adedi, 46 ile 56 arasında değişmektedir. (ikinci cilt 39 sayfadır)

Her cildin ilk
sayfasında ‘Masaldan Evvel’ başlığı
altında takdim yazısı, arka kapağında ise masal diyarına dâvetiye bulunuyor:

Rüzgârlar bulutu
sürükledi, bulutlar yağmuru üfledi, yağmurlar vâdiyi besledi. İşte o vakit
yemyeşil çayırların tam ortasından bir masal çıkageldi.

‘Merhaba! Benim adım Bilge
Kutad.’ dedi. Altın değerinde öğütler ekledi her cümlesine. Erdem, yiğitlik bir
de iyi yüreklilik koymuştu nakışlı heybesine. Bütün çocukların kapısını tek tek
çaldı. Çünkü onlara diyecek sözleri vardı. Heybenin içindeki masallardan bir
kuş havalandı önce. Adı Ala Çumguk, tüyleri ipince. Yaşadığı vâdide bir gün
esrarengiz sesler çınladı. Bütün çayırlar, dereler istilaya uğradı. Cesur
kanatlı bir kahraman çıktı ortaya. Bakalım nasıl bir macera katacak bu masala?

Heybenin içindeki diğer
kahramanlar mı? Onlar da merhaba diyecekler sana. Ama sonraki masallarda…

Okuyan her güzel yürek kut
bulsun. Gölgesinde kırk yıl hayal kurduğum ceviz ağacına armağan olsun.

Bilge Kutad Anlatıyor Masalları

Yusuf
Has Hacib’in Kutadgu Bilig eserindeki hayvan isimlerinden ilham aldı.

 Oradaki kelimeler masal kervanına dönüştü ve
birbirinden güzel maceralara çıkmak için

sizi
bekliyor.

 Yüzyıllarca birlikte yaşadığımız hayvanları,

yine
yüzyıllarca bizlere eşlik eden değerlerle bir araya getirdik.

 Uçsuz bucaksız bir coğrafyada, kendimizi ve
kültürümüzü daha yakından tanımak için

 masalların büyülü dünyasına bekleniyorsunuz.

Takdim
yazısından sonra her cildin konusu hakkında kısa bilgiler yer alıyor

Birinci Cilt: Ala Çumguk

Bütün
hayvanların mutlu bir şekilde yaşadığı Alavan Boğazı’nda her geçen gün esrarengiz
olaylar yaşanmaya başlar. Birbirinden tuhaf sesler duyulur ve yerinden oynar
taşlar. Ne yapacaklarını bilemezler önce, düşünceden düşünceye dalarlar.
Akıllarına gelir sonra, kahraman kuşa hemen haber salarlar. Can havliyle
yardıma koşar gelir Ala Çumguk! Derler ki: ‘Çok
zor durumdayız, senden çâre umduk
!..’

Esrarengiz
olayların çözülmesi öyle kolay olmayacak. Bakalım ala karga bu zorluğa nasıl
bir çâre bulacak?

İkinci Cilt: Baba Buka

Baba Buka ve
beraberindeki boğa sürüsü yeni otlaklar bulmak için yola düşerler. Kırk gün
kırk gece dörtnala giderler. Dokuz dağın ardındaki dokuz vâdinin hayâlini
kurarlar. Ama hiç beklemedikleri bir yere varırlar. Kuytulara kurulmuş
tuzaklar, eşi benzeri görülmemiş hayvanlar, yerinden kopan devasa kayalar,
bağrında şifa saklayan ağaçlar ve uğultularla dolu mağaralar!.. Bereketli
otlaklara varmak o kadar da kolay olmayacak.

Baba Buka’nın
bilgeliği bakalım nasıl işe yarayacak?

 

Üçüncü Cilt: Böke Efsânesi

Derler ki Or
Dağları’nın doruğunda büyük bir ejderha yaşar. O kükreyince yer yerinden oynar,
sular sel olur taşar. Böke derler adına, kocamandır gövdesi. Tam on ağaç
kalınlığındadır pütürlü ensesi. Fakat buna hiç inanmaz ormanda yaşayan
hayvanlar. ‘Madem öyle biz neden hiç
görmedik
?’ der sırtlanlar. İçlerinden birisi çıkar ve ejderhayı bulacağını
söyler.

Eşyalarını
sırtına sarıp zorlu dağ yollarına düşer. Kırk gün kırk gece Kara Orman’ın
kapkara patikalarında yürür, iki de arkadaş eklenince yanına, üç olup altı göz
görür.

Bakalım nasıl
bir son bekler bu üç kafadarı? Haydi, aç oku masalı.

Merakını
gidermez elbette bu kadarı…

 

Dördüncü Cilt:
Börü Yürüyüşü

Tamır
Irmağı’nın donmasıyla susuz kalan kurt sürüsü, iyice güçten düşer. Liderleri
olan Sak Borü, imdada yetişir ve parçalar buzları üçer beşer.

Kutlu
yürüyüşleri zor, yolları pek çetindir. Kuz Dağları’nın soğuğu Kutuplar’dan daha
serindir. Yılmadan yorulmadan yürürler, geçtikleri çığır çatak. Ağaç
dallarından yorgan yaparlar kendilerine, lapa lapa karlarsa yatak. Dağlara
çarpa çarpa gelen bir sesle irkilirler. Atılır Sak Borü, hışımla silkinirler.
Dağ, taş, ağaç ve orman, sürüden yardım umar.

Bakalım bu
masalın sonu nasıl düze çıkar?

 

Beşinci Cilt: Çıbın Bayramı

Subatan
Vadisi’nde yaşayan çıbınlar, pekmez kaynatma törenini iple çekerler. Oldukça
kalabalık sinek sürüsüdür bunlar, tatlıyı pek severler.

Çok aceleci
davrandıkları için başlarına bir kaza gelir. Çıbın, bir kıvamın içinde
debelendikçe debelenir. Pişman olurlar yaptıklarına ama ne fayda!

Zararın neresinden
dönülürse kâr orada.

Mâdem öyle,
açılsın tülden de ince kanatlar! Bakalım bu masalda muradına erebilecek mi
çıbınlar?

 

Altıncı Cilt: Maygak Ana

Pamir Dağı’nın
eteklerinde cesur mu cesur, heybetli mi heybetli bir dağ keçisi yaşar. Adına
Maygak Ana derler, nice zorlukları kılıçtan boynuzlarıyla aşar. Kalbi iyilik
dolu olan bu keçiye bir gün Koca Bürküt adında bir kuş musallat olur. Kuşun
bakışları kapkara, burnu öfke solur. Sanmayın ki iyilik ve kötülük hep yan yana
durur. Bakalım görelim bu masal, hangisinin zaferiyle son bulur.

 

Yedinci Cilt: Titir Sürüsü

Titir sürüsü,
dağlardan ovalara inmeye başlar. Ancak yarı yolda kalırlar, her birinin gözünde
yaşlar… Eli kolu bağlanır çobanın, develerden biri eksiktir! Kösürge
Yaylası’nın yoluysa uzun ve alabildiğine diktir! Ne ilerleyebilirler ne de
geriye dönebilirler. Oracıkta, öylece kalıp çulu yere sererler.

Kim koşacak
bakalım titir sürüsünün yardımına? Kayıp deve bulunup yetişebilecek mi bu
masalın sonuna?

 

Sekizinci
Cilt: Yürekli Tazıtay

Kirmen
Obası’nda yaşayan genç at Yürekli Tazıtay’a herkes hayrandır. Hele baykuş Bilge
Ugi için onun yeri başkadır. Huzur içinde yaşayıp giden obaya bir gün bir
hâller olur. Hiç beklemedikleri bir aksilik gelip onları bulur. Hastalanır
çocuklar, çaresiz kalır analar babalar. Sebebini bulamazlar, boşunadır çabalar!
Bilge Ugi imdada koşar. Yürekli Tazıtay ile plânlar yapar.

Bakalım nasıl
bir maceraya atılacak tazıtay ve arkadaşı? Mutlu günlere kavuşacak mı Kirmen
Obası?

***

Sert kapak ve
iplik dikişli ciltlerin her birinde ayrı bir masal var. Masalda geçen kadim,
bozkır, mâhir, haşerat gibi, 7 yaş civarında olan çocukların bilemeyeceği
kelimeler kırmızı renkli olarak yazılıyor ve sayfanın altında açıklamaları
veriliyor. Böylece çocukların kelime hazineleri zenginleştirilmiş oluyor.

Zengin bir
kelime hazinesine sâhip olmak, topluluk karşısında güzel konuşmanın olmazsa
olmaz şartıdır. Aynı zamanda liderlik vasfı kazandırır. Lider konumuna erişen
insanların hepsi anlaşılır bir şekilde ve ‘şey’,
ne diyecektim?’, ‘Şunu anlatmak istemiştim’ gibi
ifâdelerle bocalamaz. Güzel konuşan herkes lider olamaz.  Fakat liderlik vasfına sâhip olanların hepsi
güzel konuşan kimselerdir.

Pedagog Gülşen Ünüvar, masallarda seci
sanatını* da dikkatleri çekecek ölçüde mükemmel kullanıyor. Böylece yazıya
akıcılık kazandırıyor. Secilerin sunîlikten ve zorlamadan uzak ve tabîi oluşu,
kendi seyrinde akışı Sayın Ünüvar’ın bu konudaki ustalığını ortaya koyuyor ve
eserini değerli kılıyor.  

Masalların en
önemli özelliği masal kahramanlarının ve masaldaki diğer varlıkların,
yardımseverlik düşüncesine sâhip olması, iyilerin kazanması, kötülerin cezâsını
görmesi, en zor durumlarda bile ümitsizliğe düşmemeleri, çalışkanlığın,
yardımlaşmanın ve iyi niyetli olmanın başarı için en önemli unsurlar olduğunu
okuyucuya telkin etmesidir.

……………………….

*seci sanatı:Düz
yazı
’ olarak da isimlendirilen nesir şeklindeki yazılarda, kelimelerin
birbiri ardına kafiyeli olacak şekilde sıralanarak kullanılmasıdır. Ses
benzerliği esâsına dayanır. Eski edebiyatçılar, yazıda iç âhengi sağlamak
maksadıyla kullanmışlardır.

Seci, maksat değil,
mânâyı akıcı bir üslûpla, güzel kelime kalıpları içinde sunmayı hedef alan bir
araçtır. 17. yüzyılda yaşayan Veysî ve Nergisî, başarılı bir şekilde sık sık
kullanırdı. 19. yüzyılda edebiyatçılarımız batı anlayışına yönelince, seci
sanatını kullananlar azaldı ve bu güzel sanat unutuldu. 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi,
Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Masalların yazarı Pedagog GÜLŞEN ÜNÜVAR kendisini
tanıtıyor:

Bulutların gölgesine
takılıp gelen leblebi kokulu bir şehirde doğdu. Küpe Dağı’nın eteklerinde tahta
atını koşturup büyüme hayalleri kurdu. Ağaçlara sarılmayı, hayvanlarla
konuşmayı ve bir de şekerli yoğurt yemeyi hep çok sevdi. Tahta atını bırakıp da
okul çantasını eline aldığı gün, öğretmen olmaya karar verdi. Yıllar yılları
kovaladı, kapılar kendini yavaşça araladı.

Selçuk Üniversitesi
Anaokulu Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. Ardından aynı üniversitenin Çocuk
Gelişimi ve Eğitimi alanında yüksek lisans yaptı. Anadolu Üniversitesi Edebiyat
Bölümünde ise öğrenciliği hâlen devam etmekte…

Okul çantasını
bırakıp da sırt çantasını omzuna astığı gün, turna kuşlarının kanadına takılıp
diyar diyar gezmeye karar verdi. Yüzlerce öğrencisi oldu ve her birini gönülden
sevdi. Rengârenk şapkalar takmaktan oldum olası hoşlandı. Şekerli yoğurdun
yerini mis kokulu mandalinalar, tahta atın yerini ise bisikleti aldı.

Daha fazla çocuğa
daha çok masal anlatabilmek için bir gün, bir yola çıktı. Yol, onu cümlelere
götürdü ve ‘Havuç Kurdu Bi Di Ki’yi yazdı. Şimdi yeni masallarla yepyeni
mâcerâlara sayfa aralıyor. Bu kez kendisi susuyor, ‘Bilge Kutad Anlatıyor.’

Peki son zamanlarda
neler mi yapıyor? Yazdığı masallardaki kutlu diyarlara gidebilmenin hayalini
kuruyor.

 

Güzel masalları güzel resimlerle süsleyen KÜBRA CEYLAN
kendisini tanıtıyor:

Hayallerini
çizgilerle süsleyen bir çocuk, gün geldi ve diğer çocukların yolculuklarına
eşlik etmek istedi. Doğup büyüdüğü şehirde okullar okudu, üniversite için
İstanbul’a geldi. ‘Zeytin Gözlü Adam
ve ‘Bilge Üçgen Kendini Tanıyor
kitaplarının resimlerini çocuklarla buluşturdu. Bir kalem ve kâğıt bulabildiği
her yerde hayal dünyasına kapılar açmaya devam etti. ‘Bilge Kutad Anlatıyor’
serisini görünce kendi hayal dünyasını, bu kapıdan içeri taşıdı. Boya kalemleri
ve kâğıtlarıyla türlü hikâyelere arkadaşlık etmeye devam ediyor. Bir yandan doktora
çalışmasına devam ediyor, diğer taraftan resimler yapıyor. Kübra Ceylan, konuşmaktan çok çizerek anlatmayı seviyor. Kelimeler,
çizimleriyle yeni bir boyuta geçiyor. Uzun yolculuklara çıkarken renklerini
yanına alıyor ve hep bir sonraki maceranın ne olacağını merakla bekliyor.

 

DERKENAR

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

1-Okumak, çocukların kültürel gelişimlerini
tamamlamaları ve bilgi çağını yakalamaları için hava gibi, su gibi, yemek gibi
günlük hayatlarının bir parçası olmalıdır.

2-Maalesef Türkiye’de ihtiyaç malzemeleri sıralamasında
kitaplar 235. Sırada yer almaktadır.

 3-Türk çocukları
kitap okuma konusunda Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumdadır.
Japonya’da toplumun % 14 ü, Amerika’da % 12 si, İngiltere’de ve Fransa’da %21’i
düzenli kitap okurken Türkiye ‘de yalnız 10.000 kişide 1 kişi düzenli kitap
okuyor.

4-Nüfusu sekiz milyon olan Azerbaycan’da kitaplar
ortalama yüz bin tirajla basılırken, seksen milyondan fazla nüfuslu Türkiye’de
bu rakam bin civarında kalıyor.

 5-Türkiye’de 1
kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın; bir Norveçli 300, Amerikalı 210,
İngiliz ve Japon 87 katını ayırıyor. Dünyâ ortalaması da Türklerin ayırdığı
zamandan 3 kat fazla.

 6-Dünyâ’da ki en
iyi 500 üniversite sıralamasında Türkiye ‘deki üniversiteler yine en son
sıralarda yer almaktadır.

7-Kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçika ve Avusturyalı
100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. Dünyâ ortalaması 1,3 dolar iken,
Türkiye’de bir kişi kitabı yılda ancak 0,45 dolar harcıyor.

 8-İngiltere’de
ortalama bir gazete olan günlük The Sun gazetesi Türkiye’deki gazetelerin
toplam tirajı kadar satıyor.

 9-Dünyâda
çocuklara özel günlerde kitap hediye edilmesi sıralamasında Türkiye 180 ülke
içerisinde 140. Sırada yer almaktadır.

10-ürkiye’deki kahvehane ve kütüphâne sayılarının
kıyaslaması şöyledir; Kütüphâne sayısı: 1.412 – Kahvehane sayısı: 570.000’dir.
Buna göre 49.000 kişiye bir kütüphâne düşerken, 122 kişiye bir kahvehane
düşmektedir.

 11. Japonya’nın
%14’ü devamlı kitap okumaktadır. ABD’nin %12’si, Almanya’nın %11’i,
İngiltere’nin %11’i, Türkiye’nin %0.01’i devamlı olarak kitap okumaktadır.

12-Türkler kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat
ayırıyor. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış
durumda.

 13-Dünyâ kitap
okuma ortalaması Türkiye nin kitap okuma ortalamasından 3 kat fazladır.

 14-Türkiye’de
100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor.

15-Türkiye, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı insanî
gelişim raporunda Malezya, Libya ve Nijerya gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke
arasında 86. sıradadır.

 16-Dünyâda,
çocukların ve yetişkinlerin okuma oranının araştırılması yeni bir bilim dalı
olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı.

 17ocuklara kitap
hediye edildiği zaman çocukların okuma becerisi gelişir, okumak alışkanlığa
dönüşür ve beraberinde alışkanlık sorumluluğu geliştirir bilinç büyümesi
başlar. Kapasite gelişimi fizikî gelişim gibidir. Kapasite farkındalığı yaratır
sonra düşünce üretimi başlar. Üretilen her faydalı düşünce topluma doktor,
öğretmen, ilim insanı vs.. olarak geri döner.

www.ozetkitap.com  sitesinden iktibastır.  

Aşı Savaşları

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Avustralya,
Yeni Zelanda ve Avrupa Birliği’nin (AB) lokomotif ülkelerinin vatandaşlarının,
yani gelişmiş veya zengin ülke vatandaşlarının Covid-19 aşısına daha kolay
ulaşabildiği gözle görülebilir bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

 

Kanada, aşı şirketleri ile tüm nüfusu için gerekli aşı
dozunun 5 katı kadar aşı için antlaşmalar imzalarken, İsrail, Batı Şeria ve
Gazze’de yaşayan Filistin’lileri görmezden gelip kendi vatandaşlarını aşılamaya
devam etti. AB bu konuda bir adım daha ileri giderek Covid-19 aşılarının
ihracatına yasaklama getirmeye başladı. Öyle ki, mart ayı başlarında Astra Zeneca’nın
Avustralya’ya göndereceği 250.000 dozluk aşı ihracatı AB tarafından engellendi.
AB içerisinde İngiltere üzerinden yapılan aşı ihracatları eleştiri konusu
haline gelmiş, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Bazı ilaç şirketleri
Avrupalılara olan taahhütlerine saygı göstermediği sürece tüm ihracatı
engellemeliyiz” söylemi dikkat çekmişti.

 

Dünya üzerinde gelişmiş veya zengin ülkeler aşıları kendi
vatandaşlarına uygularken, Hırvatistan’da yayınlanan “Vecernji List” isimli
gazetenin 28 Şubat 2021 tarihli nüshasında ilginç bir yorum dikkatleri
çekiyordu:

 

“İngiliz
veri analiz şirketi Airfinity’in Aralık 2000’deki raporuna göre, Dünya
nüfusunun %14’üne sahip olan zengin ülkeler, var olan aşı stoğunun %53’ünü
satın aldılar. Aşı üreten batılı şirketlerle antlaşma yapamayan fakir
ülkelerdeki bu boşluğu Rusya ve Çin dolduruyor. Böylece hem Rusya, hem Çin,
Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki varlığını kuvvetlendiriyor. Avrupa
Birliği’nin unuttuğu Balkanlar’da da Rusya ve Çin etkisi hissedilmeye başladı.

 

 

Benzer
zamanlarda “The Economist” dergisinin hazırladığı bir başka raporda ise aşılama
oranının bugünkü haliyle devam etmesi halinde 85 düşük gelirli ülkenin ancak 2023
yılında aşıya ulaşabileceğini ve bu durumun sadece düşük gelirli ve gelişen
ülkelerde Covid-19 aşıları vasıtası ile Rusya ve Çin etkisini geliştirmeye
yarayacağı belirtiliyordu.

 

 

Bu
esnada Meksika’dan gelen bir haber, daha dikkat çekiciydi. Meksika Devlet
Başkanı Lopez Obrador’un ABD Başkanı Biden’den aşı desteği istemesi, ancak
Biden’in bu isteğe “önce Amerika” şeklinde yanıt vermesi, Obrador’un Rusya
Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temasa geçmesine yol açmıştı. Obrador’un, Putin
ile bir telefon görüşmesi yaptığını, Rusya’nın Meksika’ya 24 milyon doz aşı
göndereceğini ve Putin’i Meksika’ya davet ettiğini açıklaması, Rusya’nın
Meksika’daki varlığını arttırabilme ihtimalini ortaya çıkarmasıyla aşı
savaşlarının farklı bir boyutunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bunlar
yaşanırken Arjantin ve Nikaragua Rus-Sputnik V aşısının kullanımına onay
vermişti. Ek bir bilgi vermek gerekirse, Rusların aşılarına verdiği ismin
farklı bir anlamı da vardı. 1957 yılında Rusların uzaya gönderdiği ilk uydunun
ismi olan Sputnik aynı zamanda ABD ile Rusya arasındaki uzay yarışının da
başlamasına yol açmıştı. Ruslar bu isimle yeni bir yarış mı başlatıyordu?

 

 

Bu
sırada Brezilya, Şili ve Peru, Çin aşıları Coronavac ve Sinopharm’ı kullanmaya
başladı. Buna ek olarak Pekin Hükümeti Latin Amerika ve Karayip ülkelerine
vermiş olduğu aşı kredisini 1 milyar dolardan 11 milyar dolara çıkarılmasının
planlandığını açıkladı. Latin Amerika’da Rus ve Çin etkisi artık kendini hissettirmeye
başlamıştı.

 

Çin
Devlet Başkanı Xi Jinping, Bangladeş, Endonezya, Filipinler, Türkiye ve
Pakistan gibi ülkelere yaptığı aşı sevkiyatlarından sonra, Afrika ülkeleri
liderleri ile yaptığı görüşmede, “Afrika ülkelerinin aşı önceliği” olduğunu
belirterek, bu ülkelerin yalnız olmadığını, Çin’in kendilerinin yanında
olduğunu belirtmesiyle aslında dünyaya farklı bir mesaj daha veriyordu.

 

Bu
arada Astra Zeneca aşısının temininde yaşanılan problemler ve aşılama da
yeterli hıza ulaşamayan AB’de, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan ve Macaristan’ın, Çin
ve Rus menşeili aşılara izin verileceğini belirtmeye başlaması, Avusturya
Şansölyesi Sebastian Kurz’un onay verilmesi halinde bu aşıların
kullanılabileceğini söylemesi ve Avrupa İlaç Ajansı’nın (Europan Medicines
Agency) bürokrasi hızından şikâyet etmesi, AB’de aşı savaşları nedeniyle oluşan
çatlaklar olarak değerlendirilirken, kimi çevreler tarafından da NATO
müttefiklerinin Rus aşısı karşısında bir birliktelik gösterememesi olarak
yorumlandı.

 

 

Gelişmiş
ülkelerin kendi vatandaşlarını koruma içgüdüsü, Covid-19 salgınının jeopolitik
alanda farklı sonuçlara yol açmasına neden olmuştu. Öyle ki, Dünya basınında
artık ABD’nin Covid-19 Aşı programında 2. Dünya Savaşından sonra Avrupa
ülkelerine uyguladığı “Marshall Yardımları” benzeri bir programı devreye alması
yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Her ne kadar böyle bir programın devreye
alınması son derece “insani” nedenlere dayandırılsa da Rusya ve Çin’in pandemi
süresince aşıya ulaşmada zorluk çeken ülkelere verdiği destek sayesinde
psikolojik üstünlük kurmaya başlamasından duyulan rahatsızlığın gerçek sebep
olduğunu anlamak zor değil.

 

 

Yeni
bir soğuk savaş başlangıcı olarak tanımlanabilecek bu süreçte, Türkiye olarak
maalesef sadece izleyiciyiz. Eğer aşı bulup alabilirsek kullanabileceğiz,
bulamazsak olanlara seyirci kalacağız. Şimdilik tek ümidimiz Kayseri Erciyes
Üniversitesi tarafından geliştirilmeye çalışan yerli aşı çalışmalarının
başarıya ulaşması. Covid-19 sürecinin ne zaman biteceği bilinmiyor. Dolayısıyla
aşıya ve bu yüzden bir veya birkaç ülkeye bağımlı olmak milli güvenlik meselesi
olarak algılanmalı. Kendi aşımızı üretemediğimiz müddetçe bu salgınla baş etme
şansımız sınırlı görünüyor.

 

Atatürk’ün
söylediği gibi “Her fabrika bir kaledir”.

 

Tüm
insanlığın Covid-19 aşısına kolayca ulaşması dileklerimle…

 

Sağlıcakla
kalın…

Türk Milleti ve Vatan

TBMM
Başkanı Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşımı­zın en kritik günlerinin yaşandığı
vatan topraklarında; düşman topçusunun sesleri Polatlı’dan duyulurken, savaş
meydanlarının yenilmez komutanı, o eşsiz hitabet yeteneği ile 13 Ocak 1921 ta­rihli
TBMM oturumunu büyük vatan şairimiz Namık Kemal’in yüzyılı aşkın bir süredir
akıllardan silinmeyen, vatan mersiyesi­nin iki cümlesiyle açıyor;
milletvekillerine şöyle hitap ediyordu:

‘’Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini/Bulunur kur­taracak
bahtı kara maderini’’

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 100 yıl önce meclis kürsüsün­den
yapmış olduğu bu açıklama; ‘Bağımsızlık benim karakterimdir diyen’ bir
lider olarak, bulunduğu coğrafyada son nefesini vermekte olan bir
imparatorluktan, sadece milletine olan güveniyle, inan­cıyla bir güneş gibi
doğacak yeni bir devletin; Türkiye Cumhuri­yeti Devletinin ilk müjdesini
veriyordu.

‘’Çanakkale
geçilmez’’
dediğinde yanılmadığı gibi; ‘’Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’’
dediğinde de yanılmayacak, sonucunda İzmir Hükümet Konağına şanlı bayrağımız
çekilecekti.

6 Ekim
1923’de İşgal güçleri İstanbul’u terk ederken, tıpkı düşman zırhlılarını
Sarayburnu önlerinde ilk gördüğünde ifade etmiş olduğu gibi; ‘’Geldikleri
gibi giderler’’ söyleminde
de haklı çı­kacaktı.

Çünkü
devletimizin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk istiklal
savaşımızın o mucizevî başarısında sade­ce milletine, Büyük Türk Milletine
güvenmişti.

Çünkü
o büyük dahi, Türk Milleti için:

‘’Dünya
yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur
ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.’’
Sözleriyle tarihe not düşmüştü.

Bakınız;
Kaşgarlı Mahmut’un büyük eseri, Divanı Lügat-it. Türk’te (sayfa 292 de İstanbul
1333 Hadis-i Kudsi,) bizi nasıl an­latıyor:

‘’Yüce
Allah Buyurdu ki: Benim bir ordum vardır. Onlara Türk adını verdim, doğuya
yerleştirdim. Âleme düzen ve adalet sağlamaya memur kıldım.’’

Milletler
dünya tarihine geçmişiyle damgasını vurur, yön verir, yön gösterir. Türk
tarihine ait ilk bilgiler, Çin kaynaklarına göre M.Ö 200’lü yıllarda başlar.

Türklerin
İslamiyet’i benimsemesi, Alpaslan Han’ın 1071’de Anadolu topraklarına ayak
basmasıyla başlayan yaşam savaşı­mız, o tarihten beri vatan bellediğimiz
Anadolu coğrafyasında süregelmiş, sürmeye de devam etmektedir…

Unutulmasın ki!

‘’Milletinin
tarihini bilmeyenler; ülkesinin, milletinin gelece­ği ile ilgili doğru kararlar
veremezler. İnsanoğlu, tarihini bildiği ölçüde değer kazanır, sahibi olduğu
değerler ölçüsünde değer üretebilir.’’, ‘’Türklerin Muhteşem tarihi, tarih
öncesi devirler­den başlar.’’

       Türk
Milleti; Tarih boyunca diline, dinine, ülküsüne, vatanına, bayrağına,
devletine, milletine, örfüne, geleneğine, izzet-i nefis ve haysiye­tine sahip
çıkan, vakurlu ama kibirli olmayan bu üstün nitelikle­riyle tarih sahnesinde
yer almıştır.

Büyüklerine
saygıyı, küçüklerine sevgi ve hoşgörüyü daima ön planda tutan, devletine her
daim bağlı ve saygılı olan bu bü­yük millet:

Tarih
sayfalarında sıralamaya çalıştığım bu üstün nitelik­leriyle tanınmış;
dostlarının gıpta ile izlediği, takip ettiği; düş­manlarının ise merakla,
kıskançlıkla, korkuyla izlediği bir millet olmuştur.

İşte bu
nitelikleriyledir ki:

Türk Milleti
yaşadığı her coğrafyada bu üstün özellikleriyle iz bırakmış, daha Amerika
kıtası keşfedilmemişken; bizim atala­rımız üç kıtada at oynatmış, kılıç
sallamıştır.

Böylesine
büyük bir milletin vatan bellediği topraklarda ta­biat ananın bu büyük millete
kucak açmasının, bu topraklarda yaşayabilmesi için daima bir bedeli olmuş; Türk
Milleti tarihin her döneminde vatan bellediği toprakların bedelini kanıyla, ca­nıyla
ödemiştir.

O nedenle
milletimize anamızın ak sütü gibi helal olan bu son vatan topraklarımızla,
bizler arasında; kanımızla-canımızla-emeğimizle-alın terimizle hercümerç olmuş
bir bağlılık vardır.

Nasıl ki,
Çanakkale Destanının yazıldığı gazi topraklarımız­da 250 bin şehidimiz
pahasına, milletimizin nice kahramanlıkla­rıyla düşmana diz çökmemiş isek;
mazisi insanlık tarihiyle başlayan böylesine büyük bir mil­letin
vatan sevdası hiçbir zaman eksilmeyecek, hiçbir şer odağı karşısında da diz
çökmeyecektir.

Bu
noktada soluklanıp; ardımızda kalan mazisi şanla, şeref­le dolu tarih
sayfalarımıza baktığımızda, hep şu gerçekle karşı­laşırız:

Türk
Milletinin; dara düştüğünde, en sıkıntılı, en yalnız kal­dığı dönemlerde;
’düşman, vatanın bağrına hançerini dayadığın­da’, her türlü ihanet ve şer
odakları karşısında yaşadığı toprakla­rın kurtuluşu, özgürce yaşam hakkı,
bağımsızlığı için öne çıkan, gözünü kırpmadan tüm bunlara karşı koyan tek bir
güç vardır:

Bu
güç; Büyük Türk Milletinin ta kendisi, onun için her şey­den önde gelen ‘Önce
Vatan’ sevgisidir.

Bu
büyük millet;

Kendisini
sarıp, sarmalayan canından aziz bilip vatan belle­diği topraklara, tabiat anaya
olan borcunu hep böyle ödemiştir, böyle ödemeye devam edecektir.

Tıpkı
15 Temmuz 2016’da yaşanan o ihanet gecesinde, bu borcunu bir kez daha şanla,
şerefle ödediği gibi.

Vatanın
bağrına dayanan o zehirli FETÖ hançerine kanı, canı pahasına karşı koymuş;
şehitler, gaziler vermiş ama bu alçaklar çetesinin vatan topraklarını ele
geçirmesine, bir iç kargaşa çıkart­malarına geçit vermemiştir.

Çünkü
Vatan; Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur Türk Milleti­nin namusudur,
şerefidir, onurudur.

Çünkü
Vatan; Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayrakların
dalgalandığı gururudur.

Çünkü
Vatan, gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam geleceğimizin ele ge­çirilemeyen,
geçirilemeyecek son kalesidir. Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda;
ona olan bağ­lılık her şeyden önde gelir.

O nedenledir ki, vatan:

Kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa
uğruna can verdiğimiz topraktır.

Güven ve İstikrar Sloganla Gelmez

Ak Parti’nin son kurultay sloganı “Güven
ve İstikrar”
idi. Sloganı kullananların benim düşündüklerimden farklı bir
kastı olabilir. Ama bana göre, doğru bir teşhisle isabetli bir tedavi yöntemini
işaret eden bir slogan bu.

Ülkemizin içinde bulunduğu devasa meselelerin
en başında devleti yönetenlere ve devletin kurumlarına olan güvenin
kaybolması
geliyor.

Devlete olan “güven” devleti
yönetenlerin ve kurumların her hal ve şartta halka doğruları söylemesi ile
mümkün olur.

Bu da yetmez. Devletin kurumlarının doğru
bilgiye dayalı stratejik planları
kısa, orta ve uzun vadeli olarak istikrarlı
bir şekilde
uygulayacağına halkın inanması gerekir.

Türkiye’de bunlar olmadığı için devlete
“güven”
yok!

Kurumların çalıştığına ve kuralların herkese
eşit şekilde uygulandığına güven
kalmayınca hukuktan, ekonomiye; sağlıktan, eğitime; ahlaktan,
din anlayışına kadar her alanda çöküntü kaçınılmaz oldu.

Bu çöküşün kendilerini iktidardan
edeceğini
gören iktidar panik içinde, her geçen gün “daha
otoriter bir yönetim anlayışını”
uygulamaya başladı.

İktidarın “İstikrar” kavramından tek
anladığı kendi koltuklarını korumak. Bu yüzden kendi sorumluluklarının üstünü
örtmek için çabalamakta. Kurumların başına getirdikleri sadık taraftarlarını
bile rahatça harcamaktan çekinmez oldu.

Devlet içinde “istikrar” da kayboldu.

“Güven” ve “istikrar” aranan iki kavram haline geldi.

*****************************

Neden Bağımsız Kurumlar Olmalı?

Demokratik ülkeler seçimle gelen ve seçimle
giden iktidarlar tarafından yönetilir. Bu bakımdan iktidarda kalmak isteyen siyasetçilerin
önceliği seçimleri kazanmaktır.

Ancak devletin uzun vadeli stratejik
hedeflerinin uygulanması da şarttır. Bu yüzden iktidardaki siyasi parti değişse
bile uzun vadeli stratejik politikaların kesintisiz olarak yürütülebilmesini
sağlayacak
bağımsız kurumlar geliştirilmiştir.

Gelişmiş ülkelerde Merkez Bankaları ve İstatistik
Kurumlarının bağımsızlığı
sağlanmış, bu kurumların yöneticilerinin
değiştirilmesi son derece zorlaştırılmıştır.

Türkiye’de de uzun zamandır Merkez
Bankası, TÜİK
bu kıstaslarla yönetildi. Devlet Planlama Teşkilatı,
Sayıştay, TSK, Diyanet, üst yargı kurumları (HSK, AYM, YSK, Yargıtay, Danıştay)
da aynı şekilde bağımsız, etkin ve güçlü kurumlar olarak ülke yönetimine katkı
sundular.

AKP döneminde, DPT ve Sayıştay gibi
kurumlar etkisiz hale getirildi. Diyanet, TSK ve Yüksek Yargı yürütme
ile uyumlu hale getirildi.
Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) gözetim ve denetimi
altında yapılan seçimlerin meşruiyetine dahi güvenemez hale geldik.

Bu kurumların işleyişi “eskiden de kusursuz
değildi” denilebilir. Ama daha iyileştirilmesi gerekirken, bağımsızlığı ve
etkinliğinin eskiyle kıyaslanamayacak kadar kötüleştiği açıktır.

Sonuçta bu kurumlara olan güven 15-20 sene
öncesine kıyasla son derece azalmıştır.

*****************************

TÜİK ve Merkez Bankası Bakımından Güven ve İstikrar

Şirketleri, kurumları veya devletleri
yönetmek için doğru ve güvenilir verilere ihtiyacınız vardır. Elinizde veriler
yoksa veya güvenilir değilse
mevcut durumu ölçemezsiniz. Alacağınız
tedbirler doğru olmaz. Tedbirlerin ne kadar başarılı olup olmadığını da ölçemez
ve doğruyu göremezsiniz.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri
eskiden tartışma konusu bile olmazdı. Şimdi ise içeride ve dışarıda TÜİK
verileri güvenilir bulunmuyor.

Çünkü TÜİK Başkanlarının liyakat esasına göre
değil, yukarıdan gelen talimata göre hareket edeceği düşünülen kişilerden
seçildiği kanaati hâkim.

Bu kanaati oluşturan gerekçeler az değil:

2018 de çıkarılan, 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile (Merkez Bankası, TÜİK gibi) bir kurumun üst yöneticiliğine
atanmak için 5 yıl kamu veya özel sektörde çalışmış olmak ve üniversite mezunu
olmak yeterli hale getirildi.”
 

“Bunlar, görev süresi sona ermeden de
Cumhurbaşkanınca görevden alınabilir”
hükmü getirildi.

·        
TÜİK
son 5 sene içinde 5 başkan değiştirdi.

·        
TÜİK’in
açıkladığı veriler arasında tutarlık yok ve verilerin toplanması
konusunda şüphe uyandırıcı işlemlerin
yapıldığı görülüyor. 

TÜİK’e göre; İstihdam
düşüyor, işsizlik de düşüyor.

İstihdam ve çalışılan
saat azalıyor ama Türkiye büyüyor.

Birçok esnaf, lokanta,
kafe, turizm işletmesi pandemi dolayısıyla kapanmış ama hizmet sektörü büyüyor.

Gel de bu tutarsız verilere güven.

****

Merkez Bankası açısından da benzer durum var.

Bağımsız kurumların özel kanunlarına göre,
başkanları belli süreler için atanır ve istisnai durumlar haricinde görevden
alınamazdı.

TCMB Kanunu’nda da, “Başkan (Guvernör), Bakanlar Kurulu kararıyla beş yıllık bir dönem için atanır. Bu sürenin sonunda yeniden atanabilir” hükmü vardı.
2018’de bir KHK ile bu hüküm kaldırıldı.

Şimdi Cumhurbaşkanı istediği zaman kurumların
başkanlarını değiştirebiliyor.

Nitekim son beş yılda 4 Merkez Bankası
Başkanı atandı.

Son atanan Merkez Bankası Başkanları, Saraydan
aldıkları talimat yüzünden, bilime aykırı bir politika izlemekteler. Hem
faizi ve hem de döviz kurunu bir arada düşürmek için
mücadele ediyor.

Sonuç ortada. Dünyanın en yüksek faiz ve
enflasyon oranı olan ülkelerden biriyiz. Türk Lirası da en hızlı değer kaybeden
paralardan biri. 
Üstelik MB
rezervleri eksi 48 milyar dolar oldu.

Demek ki, özellikle bağımsız olması gereken kurumlarda,
GÜVEN ve İSTİKRAR gerçekten çok önemli.

Türkü’deki Türk’ü de Kaldırın!!!

Ak
Parti iktidarının kamu kurumlarının tabelalarından “T.C.”, yine kamu kurumları
ile bir takım özel kavramların isimlerindeki “Türk/Türkiye” gibi ibareleri
kaldırması artık sıradan bir hal aldı. Bu sıradanlıktan kendileri de sıkılmış
olacak ki T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın aldığı bir kararla Bakanlığa
bağlı bazı korolardaki “Türk” ibaresinin kaldırılmasına karar verildi.

 

            T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın
23.03.2021 tarihli, 1178470 sayılı ve “Taşra Teşkilatında Düzenleme” Konulu
kararı ile;

            Şanlıurfa’da 1989’da kurulmuş olan
Devlet Türk Halk Müziği Korosu Müdürlüğü’nün isminin Şanlıurfa Sıra Gecesi
Müzik Topluluğu Müdürlüğü;

            Elazığ’da 1989’da kurulmuş olan
Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü’nün isminin Elazığ Kursubaşı Müzik
Topluluğu Müdürlüğü;

            Diyarbakır’da 1989’da kurulmuş olan
Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü’nün isminin Diyarbakır Medeniyetler
Müziği Korosu Müdürlüğü;

            Edirne’de 1991’de kurulmuş olan
Devlet Türk Müziği Topluluğu Müdürlüğü’nün isminin Edirne Rumeli Müzikleri
Topluluğu olarak değiştirilmesine karar verilmiştir.

 

            Çok ilginçtir, normalde yanlış
icraatlarını üstelik yanlış olduğunu bile bile kanlarının son damlasına kadar
savunan Ak Partililer bu yanlışları hakkında çıkıp iki laf etmiyorlar. Elbette
ittifak ortaklarını küstürmeme düşüncesi bu tavırlarında belirleyici rol
oynuyor olabilir. Gerçi Ak Parti’nin ittifak ortaklarında herhangi bir ilkesel
sebepten dolayı Ak Parti’ye küsecek yürek yok o ayrı.

 

            Ak Partililerin böyle, Türk/Türkiye
ibarelerini kaldıracakları kurum ve/veya kavram ararken kuyumcu hassaslığıyla
çalıştıklarını görmek de beni çok üzüyor!! Ben de daha fazla dayanamadım, Ak
Partililerin Türk/Türkiye ibarelerini kaldırabilecekleri bütün şeylerin bir listesini
yaptım. Buyurun bu listeyi hep birlikte okuyalım.

 

Mozart’a da Beethoven’a da Haddini Bildirin

 

            Ak Partililerin %90’ının Mozart ve
Beethoven’ı tanımadıklarını düşünüyorum. Müzik dünyasının bu iki dahi çocuğunu
tanımayan Ak Partililer’in, bu büyük bestekârların ikisinin de ayrı ayrı “Türk
Marşı” adıyla besteledikleri eserleri olduğunu bilmeleri beklenemez elbette.
Efendim olay şöyle gerçekleşir. II. Viyana Kuşatması başarısızlığa uğrayıp da
bizimkiler İstanbul’a eli boş döner. Ancak bu kuşatma bizim ticari ve kültürel
bir takım kazanımlar elde etmemize neden olur. Avusturya’da ve Avrupa’nın bir
bölümünde Türk kıyafetleri moda haline gelir, kahve tüketimi yaygınlaşır.
Bizimkiler kapitalizmle henüz tanışmadıkları ve o dönemde “Anadolu Kaplanları”
efsanesi henüz yürürlüğe girmemiş olduğu için bunu gerçek anlamda bir fırsata
çeviremezler ne yazık ki. Türklere dair ilgi en çok ilgi çeken şeylerden biri
de Türk müziği yani mehterdir. Müziğin evrenselliği ilkesi devreye girer ve
mehter vurdukça Avusturyalıların hayranlığını kazanır. Bu hayranlığın boyutu,
bizim mehter takımının ilerleyen yıllarda diplomatik geziler vesilesiyle
Viyana’da ve Avrupa’nın değişik şehirlerinde turneye çıkıp konser vermesine
kadar varır.

 

İşte Mozart, mehteri bu vesileyle dinler ve
etkilenir. Klasik müzikte alla turca tarz
böyle başlar. Bu etkilenme sadece basit bir örnek almayla da kalmaz. Mozart,
her dinlediğinizde coşku veren o meşhur Rondo
Alla Turca
’sını yani Türk Marşı’nı besteler. Beethoven’ın Mozart’tan neyi
eksiktir? Beethoven pek çok eserinde, mesela bugün Avrupa Birliği resmi marşı
haline gelmiş bulunan 9. senfonisinde hem Tük ezgileri hem de Türk
enstrümanları kullanmakla kalmaz, bir de Türk Marşı besteler. Her iki
sanatçının bestelerinin adı Türk Marşı’dır.

 

            Mozart ve Beethoven’ın “Türk Marşı”
adlı eserlerinin Ak Partililerin gözünden kaçması çok ilginç. Ak Partili
dostlarımız derhal bu iki eserdeki Türk ifadesini de kaldırmalılar!!
“Medeniyetler Marşı” diyebilirler mesela!!

 

            Bugün artık dilimizde kullanılan
“alla turca” (ala turka) sözünün içinde geçen “turca” (Türk) ifadesi de Ak
Partili dostlarımız için rahatsız edici olabilir. Onu da kaldırsınlar. (Reklam
olmasın diye ismi Ala Turka’ya benzeyen kola markasına değinmiyorum)

 

            Bizim ön gençlik çağımızın efsane
gruplarından olan ve bize rap müziği sevdiren Cartel Grubu’nun Cartel
şarkısında “Cehennemden çıkan çılgın Türk” diye bir mısra vardı. Mesela Ak
Partili dostlarımız bu şarkıdaki Türk ibaresini de kaldırabilirler.

 

            Tarihimizin ilk sözlüğü sayılan,
Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugati’t-Türk adlı eseri var mesela değil mi? Hala
okullarda tarih ve edebiyat derslerinde bu kitaptan bahsediliyor. Ak Partili
dostlar rahatsız oluyorlarsa bu kitabın adını da değiştirebilirler!!

 

            Batıda bizim lokuma hala ve ısrarla
“Turkish Delight” (Türk Lokumu) diyorlar. Batılıların bizim bile sadece lokum
dediğimiz lokuma ısrarla “Türk lokumu” demeleri Ak Partili dostlar ile
ortaklarında migren, siyatik ve mafsal ağrılarına neden oluyor olabilir. Türk
lokumundaki Türk de tiz vakitte kaldırılmalıdır!!

 

            Hep böyle uzaklara gittik ama asıl
rahatsızlık kaynağı (!) bu yakınlarda. T.C. Kültür Bakanlığı o kadar koronun
adını değiştirdi ama bu koroların icra ettiği sanatın adına hiç dokunmadı.
Malumunuz “türkü” kelimesi de etimolojik olarak “Türk” kökeninden gelir.
Kelimenin orijinali “türkî” yani
“Türk havası”dır. Zamanla “türkü”ye dönmüştür.

 

            Ak
Partili dostlara buradan ifade ediyorum. Öyle kurumların adını değiştirmekle
“Türk” kelimesini hayattan çıkarmış olamazsınız. Gerçekten bu kavramdan bu
kadar rahatsız oluyorsanız ve gücünüzün yeteceğini de düşünüyorsanız buyurun
“türkü”deki Türk’ü kaldırın!!

Türkiye’nin Bug’ı

“Bug”,
kelime anlamı “böcek” olmakla birlikte aslında yazılımsal bir kodlama
hatasıdır. “Bug” kelimesi, tekniksel bir işlev bozukluğunu ifade etmek için
kullanılır. Kısacası sistem açığı da denebilir. Bug sorunları, yazılımlarda
zaman zaman güvenlik açıklarına da neden olabilmektedir. Bu nedenle, bug
sorunlarının tespiti ve sorunun giderilmesi oldukça önemlidir.

 

            Bug adı verilen bu yazılımsal
hatalar en çok bilgisayar ve telefon oyunlarında karşımıza çıkar. Örnek vermek
gerekirse, oyun oynarken bir karakterinizin donması veya piksel piksel
gözükmesi bir bug problemidir. Normal oyun rutininizde olmaması gereken bir
terslik yaşıyorsanız, bunun nedeni muhtemelen oyunda bug olmasından
kaynaklanır. Oyuncular arasında “bug buldum” şeklinde bir söylem ortaya
çıkmıştır. Peki, bug buldum ne demek? Oyun oynarken ya da bir uygulama
kullanırken o yazılımın hatasını yakalamanız, bug bulmanız anlamına gelir.
Yazılımsal hataları ve oyunlarda gördüğünüz bozulmaları tespit etmek olarak
düşünebilirsiniz. Çoğunlukla oyunlarda karşılaşıldığı için bilgisayar
oyuncularının diline böyle bir tabi geçmiştir. (Kaynak;
https://blog.isimtescil.net/bug-ne-demek/)

 

Why Mr. Anderson, why?

 

            Wachowski kardeşlerin efsane
üçlemesi Matrix’i izleyenler bilirler. Mimar tarafından sistemi yani Matrix’i
korumak için oluşturulan Smith programı zamanla bütün Matrix’i ele geçiren bir
bug’a dönüşür. Matrix’i Ajan Smith’den, insanlığı da makinalardan kurtarma
görevi de o alemin Mesih’i Neo’ya düşer.

 

            Ajan Smith’in final sahnesinde
Neo’ya çektiği “Why Mr. Anderson, why?” diye başlayan uzun tiradı ve Neo’nun bu
uzun tirat karşısında verdiği “Because i choose to” (Çünkü bunu seçtim) cevabı,
üzerine sayfalarca yazı yazılacak derinlikte felsefi bir sahnedir. Konumuz bu
değil o nedenle geçiyorum.

 

Ülkenin Başlı Başına Bir “Bug” Haline Gelmesi

 

            Türkiye’yi tıpkı Matrix gibi bir
yazılım, bir program olarak düşünürsek ülkenin baştan ayağa bir yazılım hatası
haline geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ülkenin işletim sistemi olarak
geliştirilen AK Parti, zamanla tıpkı Ajan Smith gibi her şeyi ve herkesi
kendisine benzeten ve bu şekilde ülkeyi kendi tekeline almaya çalışan zararlı
bir yazılıma dönüştü. Türkiye Cumhuriyeti’nde eskiden de bir takım hatalı
uygulamalar vardı ancak Ak Parti iktidarında iktidarın ve hatta devletin
bizatihi kendisi başlı başına devasa bir hata haline geldi. Ak Parti adlı
işletim sistemiyle çalıştırılmaya çalışılan devletin bizatihi kendisi bir “bug”
haline geldi.

 

            Ordu’da iktidara yakın birinin
otomobiliyle çarptığı iddia edilen 11 yaşındaki Rabia Naz’ın ölümünün
siyaset-yargı-kamu organları üçlüsünün ortak çabasıyla “intihar” olarak
sunulması,  kızının ölümünden sorumlu
olan kişilerin bulunup yargılanmaları için mücadele eden babasının “akıl
hastası” olduğu yönünde raporlar üretilmeye çalışılması durumu bir bug değil de
nedir?

 

            Özbek asıllı bakıcı Nadira
Kadirova’nın şüpheli ölümünün araştırılıp –varsa- sorumlularının yargı önüne çıkartılması
gerekirken, yine siyaset-yargı-kamu kurumları üçlüsünün ortak çabasıyla dosyada
“intihar” gerekçesiyle takipsizlik verilmesi bug değil de nedir? Üstelik Adli
Tıp Kurumu konu hakkında ölümün kesinlikle intihar olmadığı yönünde bir rapor
vermişken.

 

            Halkın oyuyla seçilen siyasi
iktidarın, sırf iktidar olduğu için kendisinin hiçbir hukuk kuralıyla sınırlı
olmadığını düşünmesi ve bu düşünceyle hareket etmesi bug değil de nedir?

 

            Parlamento tarafından onaylanan bir
uluslar arası sözleşmeden tek kişinin imzasıyla çıkılması ve bu durumun kelli
felli adamlar tarafından hukuka uygun olduğunun (kesinlikle hukuka aykırı)
iddia edilmesi bug değil de nedir?

 

            Ekonominin temel kurallarına aykırı
bir anlayışla ekonomiyi yönetmeye çalışanların ülkenin iflasa sürüklenmesine,
işyerlerinin kapanmasına, insanların işsiz kalmalarına sebep olmaları bug değil
de nedir?

 

            Yıllardır ülkeyi yöneten siyasi
partinin ülkede ama doğru ama eksik işleyen bütün sistemleri mahvetmiş ve
ülkeyi git gide daha yaşanılamaz bir hale getirmiş olmasına rağmen kamuoyu
yoklamalarında hala açık ara farkla birinci parti çıkması, organize bir
kötülüğün bu kadar sağlam bir taraftar desteğinin bulunması bug değil de nedir?

 

            Ak Parti ülkenin işletim sistemi
olarak tasarlandı ama bu işletim sistemi artık bir yazılım hatası olmanın da
ötesine geçerek bilgisayarı onarılamaz şekilde bozan bir virüs haline geldi. Ak
Parti artık upgrade edilemez. Bu virüsü bu bilgisayardan hiçbir antivirüs
programı da temizleyemez. İhtiyacımız olan şey Ak Parti yazılımını tamamen
kaldırarak en son sürüm yazılımlarla uyumlu ve bilgisayarın üst düzey
performansta çalışmasını sağlayacak yeni bir işletim sistemidir.

Hayatın anlamına dair

“Dağ başında

 

Rastladım aksakallı birisine

 

Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri

 

Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi

 

Sordum ona

 

Aşk ne ustam, hayatın sırrı ne?

 

Sevda kuşun kanadında

 

Ürkütürsen tutamazsın

 

Ökse ile sapanla

 

Vurursun da saramazsın

 

Hayat sırrının suyunu

 

Çeşmelerden bulamazsın

 

Ansızın bir deli çaydan

 

İçersin de kanamazsın”

İşte böyle diyor Cem Karaca, meşhur bestesinde. Ökse ile
sapanla, yani zorbalıkla ve şiddetle sevda kuşunu vurursun ama ona sahip
olamazsın, onu avuçlarında tutamazsın. Çünkü sevgi korku ve zorbalığı sevmez.
Aytmatov’un dediği gibi; sevgi emek ister, şefkat ister, merhamet ister.

 

Hayatın sırrını pet şişelenmiş sularda, sosyal medya
paylaşımlarında, yapay dünyanın jelatinli ambalaj kutularında, iyi
ışıklandırılmış vitrinlerindeki %50 indirimli insan bedenlerinde bulamazsın.

 

Gürül gürül akan bir deli çaydan kana kana içtiğinde, tenine
değen su damlacıklarının serinliğini iliklerine kadar hissettiğinde ve bir
söğüdün dallarının kulaklarına fısıldadığı bir türküde hissedersin hayatı. Cem
Karaca’nın Sevda Kuşun Kanadında türküsünden bunu anlıyorum.

 

Tolstoy ise İnsan Ne ile Yaşar öyküsünde dağ başındaki
bilgeye şunları söyletiyor;

 

Hayatta en önemli an şimdidir, sadece ona hükmedebilir ve
onda var olabilirsin. İnsana en gerekli olan kişiyse yanındaki kişidir, çünkü
şuan senin yanındadır ve seninledir. Hayattaki en önemli uğraş ise iyiliktir.

 

Diğer yandan Simon ve onun eşinde anlam bulan sevgi,
merhamet ve iyiliğin ise insanın bir arada olmadan var olamayacağını, insanın
tek başına yaşayamayacağını söylüyordu.

 

Peki, gerçekten böyle mi? İnsanı yaşama bağlayan sevgi mi?
Hayat, gerçekten bir başkası varken mi anlamlı geliyor?

Malcolm Gladwel, Outliers kitabında Newyork’a göç eden
İtalyanlar’ın sağlıklı bir ömür sürdüğünü, kalp ve damar hastalığı gibi
hastalıklara pek yakalanmadıklarını ve doğal akışında ecelleriyle öldüklerini
söyler.

Bunun sebeplerini ise şöyle ortaya koymaktadır.

•Geleneksel komşuluk ilişkilerini devam ettirmeleri,

•Her daim minnet duygularını birbirlerine ifade etmeleri,

•Geniş ailelerde büyüklerle yaşamaları,

•Her fırsatta bir araya gelip sohbet etmeleri,

•Birbirleriyle paylaşım yapmaları ve birlikte eğlenmeyi
bilmelerine bağlar.

 

İsviçre’de yaklaşık üç buçuk milyon kişinin katıldığı bir
araştırmada ise köpek sahibi olanların daha az kalp krizi geçirdiği ve daha
sağlıklı olduğu tespit edilmiş. Sebebi ise yalnız yaşamanın sağlığa olumsuz
etkileri.

Yaşları 36-52 arasındaki 9 bin 875 kişi üzerinde yapılan bir
başka araştırmada yakın çevreden kaynaklı stres ve kaygının erken ölümlere
sebep olduğu, iyi bir sosyal çevrenin ise ömrü uzattığı ortaya konulmuş.

Son olarak Kopenhag Üniversitesi‘nin yaptığı araştırmaya
göre stresle başa çıkma kapasitesine bağlı olarak etrafındakilerle sürekli
tartışma içerisinde olan insanlarda ölüm riskinin iki ya da üç kat artabileceği
ortaya konmuş.

 

Tüm bunlara dönüp baktığımızda şunları görebiliyoruz;

Ailemiz, komşularımız ve sosyal
çevremiz sağlığımızı doğrudan etkiliyor.

Yardımlaşma, merhamet ve
anlamlı işler yaptığımızda varlığımız değer kazanıyor.

Sevincimizi ve kederimizi
paylaşacak birilerine ihtiyaç duyuyoruz.

Geleneksel aileden çekirdek
aileye geçtikçe sosyal ilişkilerimiz zayıflıyor ve hayatın krizlerine karşı
savunmasız kalıyoruz.

Daha çok teşekkür, daha çok
minnet duygusu ruhumuzu sağaltıyor, bizi dinginleştiriyor.

Her şeyden önemlisi hayata
karşı duruşumuz psikolojimizle birlikte beden sağlığımızı da etkiliyor.

O halde bahçemizdeki ağaçtan, gökyüzündeki serçeye kadar
birbirimize sarsılmaz bir zincirle bağlı olduğumuz bu evrende birbirimizin
kıymetini bilmek, varlığını anlamlı kılmak ve başka hayatlar için de bir şeyler
yapabilmek düşüncesi ile hareket etmeliyiz.

Hayatımızın anlamı, varlığımızın sebebi ancak bu şekilde
kıymet kazanır.

HDP’ye Kapatma Davası

Bir süreden beri MHP lideri
Devlet Bahçeli’nin HDP’nin kapatılması konusunda ısrarlı çıkışları,(her ne
kadar AKP kurmayları parti kapatma davalarına karşı olsalar da) Yargıtay
Cumhuriyet Baş Savcılığında karşılığını buldu ve Başsavcı Bekir Şahin, 17 03
2021 tarihinde HDP’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesinde dava açtı.

Savcılık iddianamesinde, Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline
geldiğini belirtilerek: “Hiçbir devlet,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve varlığına yönelen tehdidi
görmezden gelemez ve bu tehdidin süreklilik kazanmasına izin veremez
.” Gerekçesiyle
Başsavcılık dava açmıştır.

2004 – 2020 yılları arasında Ege
Denizindeki Türkiye’ye ait olan 20 ada ve iki kayalık Yunanistan tarafından
işgal edilmiş ancak her ne hikmetse hükümetimiz bu konuda tepki koymamıştır.
Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli kurmay Albay Ümit yalım bu
konuyu defalarca dile getirmesine rağmen aldırış eden olmamıştır.

İşin enteresan
tarafı Erdoğan, 27 Ocak 2018’de, partisinin Kocaeli İl Gençlik Kolları
Kongresinde yaptığı konuşmada: “Kılıçdaroğlu’na
sorarsan Lozan’da kazandığımızı söyler. Ondan sonra da adaların faturasını AK
Parti’ye kesmeye kalkar. Adaları siz verdiniz, siz! Sizin partinizin başında
olanlar verdi ve şimdi tarihi dosyaları hazırlatıyorum ve o tarihi dosyaları,
Lozan da dâhil olmak üzere bunları milletimin önünde belgelerle açıklayacağız

dedi. Fakat bu sözlerin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen konu hakkında herhangi
bir açıklama yapılmadı.

Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın
iddiasına göre: ”1923 Lozan Antlaşması
ve 1947 Paris Antlaşması’na göre işgal edilen adalar Türkiye Cumhuriyeti’ne
aittir.
”  

29 Haziran 2020 yılında Yunan
Cumhurbaşkanının Aydın İline bağlı Eşek Adasında egemenlik ve Bayrak
gösterisine Erdoğan’ı destekleyen Yeni Şafak, Sabah ve Milliyet gazeteleri dahi
büyük tepki verirlerken, her nedense bu konuda da hükümetimizden bir tepkigelmemiştir.

Anayasamızın ilk 4 maddesi değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez derken: 3. Maddesine göre; “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen,
beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı” dır. Başkenti
Ankara’dır. Siyasal iktidarlar, anayasanın ilk üç maddesinde tanımlanan
anayasal düzeni korumak ve idame ettirmekle görevlidir.
” Denilmesine rağmen
AKP Hükümetleri 20 Ada ve 2 Kayalığın işgal edilmesine, ülkenin batısının alenen
bölünmesine ses çıkarmamakla açıkça suç işlemişlerdir.

Türkiye’nin Batısında İkili Devlet Düzenine Geçildi.

Türkiye’nin batısı yani Ege
denizindeki 20 Türk Adası ve iki Türk Kayalığı, 2004 ten itibaren Yunanistan
tarafından yönetiliyor. İşgal edilmiş Türk topraklarında Yunanistan 14 Askeri
Üs kurmuş, 5 Bin Yunan askeri bu işgal edilmiş adalarda elini kolunu sallayarak
geziyor.

Türkiye’nin batısındaki topraklarımız birisi Türk diğeri
Yunan olmak üzere ikişer belediye başkanı, ikişer vali ve ikişer cumhurbaşkanı
tarafından yönetiliyor. Türk topraklarında, Türkçe ile birlikte Yunanca
konuşuluyor, Türk bayrağı ile birlikte Yunan ve Bizans bayrakları dalgalanıyor
ve İstiklal Marşı ile birlikte Yunan Milli Marşı da okunuyor.

Türkiye’nin batısında ikili devlet düzenine geçilmiş ve
Türkiye batıdan bölünmüştür. Anayasamızın 3. Maddesi fiilen değiştirilmiştir.
Adaların işgalini önlemek için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Hükümet emir vermedi.
2004 Yılından beri yapılan işgal için Yunanistan’a nota dahi verilmedi. Yani
adalarımız alenen Yunanistan’a verildi. Adalarımızda Yunan ve Bizans bayrakları
dalgalanıyor. Ege Denizi Yunan gölüne dönüştü. Megali İdea / Büyük Yunanistan /
Bizans Projesi’nin Ege bölümü böylece tamamlanmış oldu.

Şimdi HDP’nin Türkiye’yi bölmek isteyip te bölememesine
rağmen kapatma davası açılıyorsa, AKP hükümetleri döneminde Türkiye’nin batısı
resmen bölünüp, Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. İyi de AKP ye kapatma
davası neden açılmaz?

Sağlıklı kalın.

*Faydalanılan Kaynak:
Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım yazıları.

Tabiat ve İnsan Ziraat Yüksek Mühendisi Prof. Dr. İbrahim Ortaş Karşı Karşıya Olduğumuz Tehlikeleri Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Sık sık ikaz ediyorsunuz.
Tabiatın hiçbir karşılık beklemeden bize verdiği imkânları usulüne uygun olarak
kullanmıyoruz. Sizinle bu konuyu konuşmak istiyorum. Giriş mahiyetinde
açıklamanızla başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İbrâhim Ortaş: Tabiat felsefesi konusunda yazılmış en
açık ve öğretici metinlerin başında Kızılderili Squamish kabilesinin Reisi
Seattle’nin 1854’te, kendisinden toprak satın almak isteyen ABD başkanı
Frenklin Pierce’e yazdığı ‘Bir Vahşinin Mektubu’ gösterilebilir.
Reis Seattle toprağın, suyun, havanın, güneşin önemini kavramadan tabiata
yapılacak en küçük bir olumsuz etkinin, sonunda insana olumsuz olarak
döneceğini belirtiyordu. Ne yazık ki 175 yıl önce mektupta belirtilen o özlü
ifâdeler bugün insanın bozduğu tabiatın tepkileri iklim değişimleri,
Covid-19 türü salgınlar ve gıda güvencesizliği olarak hayat bularak
insanlığın karşısına çıkmıştır. 

Canlılar
içinde sâdece insan, beynini kullanma özelliğini tabiatın
sırlarını çözmeye ayırdı. Ancak bu arada bazı
paragözlerin, açgözlülükle, maalesef tabiatın bazı
mekanizmalarını kullanarak tabiata belki de onarılması
çok güç zararlar verdikleri görülüyor. Yaşar Kemal 2007 yılındaki bir
söyleşisinde ‘Bütün yüreğimle inanıyorum
ki tabiatı yok etmek suçların en büyüğüdür
’ diyordu.

Artan nüfus ve
teknolojinin enerji ihtiyacını karşılamak maksadıyla yeraltında  milyonlarca
yılda birikmiş olan petrol, gaz, kömür ve madenlerin
plansız ve tabiata zarar verecek şekilde çıkarılması ile bir bütün olarak
toprak ve de atmosfer de kirletilmiş oldu.

Cetinoğlu: Şehirlerde de çarpık
yapılaşmalar var…

Prof. Ortaş: Şehirlerde yükselen gökdelenler hava akışını engellediği
için şehirler yaşanamaz duruma gelmiş. Yerleşim yerlerinin genişletilmesiyle
oksijen üreten ağaçlar yok edildi, şehirler nefes
alamaz oldu. Büyük iş makineleri ile tahrip
edilen bitkilerin toprağı yerinde tutma gücünün ortadan kaybolması
sonucu toprak erozyona uğradı. Beraberinde şehirlere inen  kum
fırtınalarından çevre büyük zararlara mâruz kalmıştır.

Çetinoğlu: Nerede hatâ yapıldı?

Prof. Ortaş: Çevre ve iklim değişimi konuları, şahıs ve toplum
bazında, tabiattan yana anlayışlar ile ele alınmalıdır. Problemler, ABD
başkanına mektup yazan Reis Seattle’ın  ‘tabiat insana ait değil, insan  tabiata aittir’ yaklaşımı
ile aşılacağı açıktır. Buna rağmen, insan tabiata hâkim oldukça
yapısını bozdu ve bugün çok daha şiddetli çevre problemleriyle karşı karşıyayız.

Tabiatta her
bitkinin hayat döngüsündeki rolü anlaşılsa, tabiatta ne kadar
mükemmel mekanizmaların işlediğini ve öğrenilecek pek çok konunun
olduğunu kavrayacağız. Ancak ‘bildiği yanıldığına yetmeyen’, ama kendini
tabiatın efendisi sanan insan kendi geleceğine de zarar vermektedir. 

Çetinoğlu: Karşılaşılabilecek
tehlikeler nelerdir? 
 

Prof. Ortaş: İngiltere Kraliyet Botanik Bahçesi (RBG, KEW
garden) raporuna göre bitki türleri yok olma tehlikesi ile
karşı karşıyadır. Raporda 42 ülkeden 210 ilim insanı, kayıpların ana
sebebi olarak, tarım alanları oluşturmak için yabanî hayat
alanlarının tahrip edilmesini gösteriyordu. Tabiî bitkilerin aşırı
hasatı, inşaat sektörünün toprakları betonlaştırması, istilacı türlerin
yayılması, çevre kirliliği gibi faktörler ve de iklim değişimlerinin etkileri
kayıpların sebepleri olarak gösterilmektedir. 

Çetinoğlu: Problemin çözümü
için tekliflerinizi lütfeder misiniz Hocam?
 

 Prof. Ortaş: Problemler, felsefi tartışma ile aşılabilir.

Covid-19 ve iklim
değişimleri tabiatın yeniden irdelenmesini gerekli
kılmaktadır. İnsanın tabiat ile ilişkisi bugün tartışmaya açık olup geçmişte
yarattıkları ile ciddî anlamda sorgulanması gerekiyor. Çevre ve iklim
değişimleri konusunda felsefenin söyleyeceği çok şey var. Felsefe tabiatı
gereği hayatı ve gelişmeleri irdeler, analiz eder, soru sorar, cevap arar.
Felsefe hiçbir zaman değişmez kabul edilen ve çok
önceden belirlenmiş görüşleri savunmaz. Felsefe devingenliği ve tabiî
çelişkinin içinden çıkan bilgiye bakar.

İnsan sorgulayan bir
canlı olarak kendisini, çevresini ve nereden gelip nereye
gittiğini sorgular, kafası sürekli binlerce soru ve tartışmayla meşguldür.
Bu bağlamda bunca problemin altında çoğu zaman hayat zor gelebilir. Diğer
taraftan sorgulamadan, hayatı olduğu gibi kabullenmek daha kolaycı gelebilir.
Prof. Dr. Uluğ Nutku ‘İnsan
tabiattan malzeme edinir, fakat bunu yapmakla öyle böbürlenir ki kendisini tabiatın
efendisi sayar
’ diyor.

Ancak bilim ve
felsefe bu meselenin de felsefe ile çözülebileceğini biliyor ve tartışıyor.
Felsefe bize temelde yol göstericimiz, içimizdeki ses olacaktır. Eflatun ‘erdem ve mutluluğun felsefî bilgiyle
gerçekleşeceğine
’ işâret etmişti. Bütün yaşadığımız sosyal ve çevre ile
alâkalı problemler ve bu konulardaki ilmî çalışmalar ancak bağımsız ve hür
ortamda yapılacak  tartışmalarla aşılabilir.
Varoluşumuzun temel meselelerini inceleyen felsefe aynı zamanda kişiye
kazandırdığı kritik düşünme ile insanın hürriyetini de sağlamaktadır.

Çetinoğlu: Karşı karşıya
bulunduğumuz problemlerle alakalı kök sebep biliniyor mu?

Prof. Ortaş: Günümüzde yaşanan birçok problemin temelinde tabiatın
yeterince anlaşılmamış olduğu görülüyor. Tabiattaki çiçeklerin
renkliliği ile buluşmayan hiçbir düşünce farklılıkları anlayamaz. Son
dönemlerde insanların birbirlerini yok saymaları ve anlamamalarının gittikçe
artığını görüyoruz. Farklılıkları tabiî görmeden, karşıdakine var olma duygusu
ile yaklaşılmadan problemleri çözülemeyeceği de anlaşılacaktır. Tabiat
felsefesinin kavranması aynı zamanda insanın ne olduğunun da fark edilmesi
anlamına gelecektir.

Çetinoğlu: Pratik bir çözüm
teklifiniz var mı Hocam?

Prof. Ortaş: İnsanın medenîleşmesi, birbirine katkıda bulunması
ancak tabiat kanunlarının anlaşılması ile sağlanır. İnsanın kavranmasının insan
haklarının kavranmasına da katkı sunacağını düşünüyorum. Bu hususta
Seattle’ın mektubu bize rehber olabilir.

Çetinoğlu: Mektup metnini lütfedebilir misiniz?

 

BEYAZ SARAYDAKİ BÜYÜK
BEYAZ REİSE:

     Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl
satın alabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç. Bu toprakların her
parçası halkım için mukaddestir. Çam ağaçlarının pırıldayan iğneleri,
vızıldayan böcekler, ak kumsallı kıyılar, karanlık ormanlar   ve
sabahları çayırları örten buğu, halkımın hâtırâlarının ve geçirdiği yüzlerce
yıllık tecrübelerinin bir parçasıdır. Ormanların, ağaçların damarlarında
dolaşan su, atalarımızın hâtırâlarını taşır. Biz buna inanırız. Beyazlar için
durum böyle değildir. Bir beyaz ölüp yıldızlar evrenine göçtüğü zaman, doğduğu toprakları
unutur. Bizim ölülerimiz ise doğduğu toprakları unutmaz. Çünkü
Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğunu bilir.

     Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden
toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için çok büyük bir fedakârlık olur.
Büyük Beyaz Reis, bize, rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize
babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise, O’nun çocukları olacağımızı
söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz ama  yine de önerinizi kabul
etmemizin kolay olmayacağını itiraf etmek mecburiyetindeyim. Çünkü topraklar
bizler için mukaddestir. Derelerin ve ırmakların suyu, bizim için, yalnızca
akıp giden su değildir, atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size
satarsak  bu suların ve toprakların mukaddes olduğunu çocuklarınıza
öğretmemiz gerekecek. Biz, dereler ve ırmakları, kardeşimiz gibi severiz. Siz
de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?

     Biliyorum, beyazlar bizim gibi
düşünmezler. Beyazlar için bir parça toprağın ötekinden farkı yoktur. Beyaz
adam, topraktan almak istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü
toprak, beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam, topraktan istediğini
alınca başka serüvenlere atılır. Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan
gökyüzüne, alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
Onun bu ihtirasıdır ki  toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip
bitirecektir.

     Beyaz adamın kurduğu şehirleri de
anlayamayız biz Kızılderililer. Bu şehirlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz
adamın kurduğu şehirlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı
sesler, bir kelebeğin uçarken çıkardığı kanat sesleri duyulmaz.

     Belki vahşi olduğum için anlayamıyorum,
ben ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su
birikintisinin çevresinde toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve tabiatın
seslerini duymadıkça hayatın ne anlamı ne değeri olur? Biz Kızılderili’yiz ve
anlamıyoruz. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgârın
sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla
yıkanıp gelmiş meltemleri severiz.

     Hava önemlidir bizler için, Ağaçlar,
hayvanlar ve insanlar aynı havayı solur. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.
Ancak size bu toprakları satacak olursak; havanın temizliğine önem vermenizi öğrenmeniz
gerekecek. Çocuklarınıza havanın mukaddes bir şey olduğunu, havanın temizliğine
önem vermek gerektiğini öğretmelisiniz. Hem nasıl mukaddes olmasın
hava?  Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini, ölürlerken de son
nefesleri bu hava ile alıp vermişlerdi.

     Toprak satmamız için yaptığınız teklifi
inceleyeceğim, eğer teklifinizi kabul edecek olursak bizim de bir şartımız
olacak.  Beyaz adam bu topraklar üstünde yaşayan bütün canlılara
saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka
düşünemiyorum…  Yaylalarda cesetleri kokan
binlerce bufalolar (yabani sığır) gördüm. Beyaz adam trenle geçerken
vurup vurup öldürüyordu. Dumanlar püskürten demir
atın bu bufalolardan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz
Kızılderililer, yalnızca yaşayabilmek için öldürürüz hayvanları… Tüm
hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?  Canlıların
yok edildiği bir dünyada, insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor
bize. Unutmayın,  bugün canlıların başına gelen, yarın insanın başına
gelecektir.  Çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.

     Şu gerçeği iyi biliyorum: Toprak
insana değil, insan toprağa aittir.
 Ve bu dünyadaki her
şey,  bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve
birbirine bağlıdır. Bu sebeplerle dünyanın başına gelen her felaket,
insanoğlunun da başına gelmiş demektir
.

     Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin
Tanrınız, bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının
yarattıklarıyız.  Beyaz adam, bir gün belki bu gerçeği anlayacak ve
kardeş olduğumuzun farkına varacaktır. Siz, Tanrımızın başka olduğunu
düşünmekte serbestsiniz. Ama Tanrı, hepimizi yaratan Tanrı için, Kızılderili
ile Beyazın arasında fark yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer
verir. Toprağa saygısızlık, Tanrı’nın kendisine saygısızlıktır.

     Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona,
Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücü veren Tanrı’nın kaderini
anlamıyorum. Tıpkı bufaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını,
toprağın kirletilişini   anlamadığım gibi…

     Bir gün
bakacaksınız,  gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş,
yaban atları evcilleştirilmiş ve her yer,
insanoğlunun korkusuyla dolmuş. İşte o gün, insanoğlu için
hayatın sonu, varlığını devam ettirebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış
olacak