22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 416

Andımız Nedir, ne Değildir?

Başlıktaki sualin cevabı için Türk kavramından ne anlaşıldığına
bakmamız gerekir. Bunun uzun bir hikâyesi var. Tarih bize, T
ürklerin milat öncesi asırlarda milletleştiğini söylüyor. Mete Kağan düzenli orduyu MÖ 209da kurdu. Geçen yıl Kara
Kuvvetlerimiz, 2228
inci
kuruluş yıldön
ümünü kutladı. Türk
ismi ilk defa, M.Ö. 1328 yılında Çin kaynaklarında, gör
üldü.
Bilge Kağan 8. Asırda Orkun yazıtlarında
Gök
Tengri
Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye…” vurguladı. Batı milleti, 18. Asırda (1789) Fransız ihtilaliyle tanıdı.
Latinceden başka yazı dili yoktu. Osmanlıya gelince geleneğe göre devlete
Osmanlı, Devleti Aliye veya
Osmanlı
dedi. Ama bütün
d
ünya, Türkiye ve Türkler
demeye devam etti. Sonra adımız
Türkiye Cumhuriyeti oldu. Büyük
d
üşünürümüz Ziya Gökalp bu ismi; Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti, Milletimizin adı Türk, Dinimizin adı İslam şeklinde ifade etti. Bu
millete etnisite demek, inkârcılık ve ırkçılık değil mi, hangi ahlaka sığar?

 

Dünya düzeninde millet ve etnisite

1945de
Birleşmiş milletler (BM) Teşkilatı kuruldu. Adından da anlaşıldığı gibi,
milletler bir araya gelerek millet esasına dayalı dünya düzeninin kurallarını belirledi. Bu çerçevede Avrupa
Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve uluslararası yüze yakın sözleşme devreye girdi. Sözleşmelerin hiçbirinde
etnisite adı geçmez. Zira milletin terkibinde zaten vardı. Dünyanın bu gerçeğine karşı emperyalist devletler özgürleştirme ve bağımsızlaştırma adı altında etnikleştirme stratejisini
sistemleştirdi. Ülkemizi parçalamanın tarihi adı Haçlı seferleri
idi, 2004den
itibaren Erdoğan’ın eşbaşkanı olduğu BOP oldu. BOP, ülkelerden devşirilenleri eğitti, örgütledi, şartlandırdı,
silahlandırıp kendi ülkelerine
terör saldırısını başlattı. Son 50 yılda milyonlar can ve kan kaybetti,
milyonlar korkunç tecavüz ve
işkence gördü,
milyonlar göç ederken öldü
ve sefalet içinde yaşıyorlar. Milyarlarca kaynak tüketildi. Ülkelerin kamu düzeni ve ekonomileri bozuldu. Allah bilir daha neler
mahvoldu? Adeta üçüncü dünya
savaşı yaşandı ve devam ediyor.

 

Gelinen noktada PKK, türevleri
ve diğer terör örgütleri hiçbir
şey kazanmadı. Beklenti seraptır. Geriye, vahşet tablosunun vebali ile ateşe
attığı insanların günahı
kaldı. Az mı?  Emperyalistler, ABD, AB,
İsrail ve yandaşları can
kan kaybetmedi; ölüm saçtı,
ama çok şey kazandı (!) Şimdi kim, kime, ne pahasına hizmet etmiş, anlaşıldı
mı? Ülkemizde 20den fazla
dinci ve Marksist Leninist
terör örgütü de işlediği cinayetlerden
sonra, tarihin mezarlığına gitti.

 

 

 Avrupada da sonuç
aynıydı. İspanya
da; 1959da kurulan Bask, 2011de tasfiye edildi. Demokratik
m
ücadelesi yapan Katalonya,
referandumda y
üzde 98 oy
aldığını açıkladı. Ancak, İspanya devleti ve AB hayır dedi,
bağımsızlık hevesleri bitti. İngilterede
1916
da kurulan IRA, çeşitli
safhalardan geçti 1994
de ateşkes
ilan etti. 2005
te silah
bıraktı, bitti.

 

Özetle etnik terörün
sonucu hüsran olmuştur.

 

Türk
siyasetinde etnisite vurgusu

Güneydoğu Sorunu olarak adlandırılan sorun,
aslında bir Kürt Sorunu dur
Sorun gerçekte ulusal bir sorundur
Kürt ulusal kimliğinin
tanınması bütün bu hakların Türkiyede yaşayan diğer halklara da
Laz, Çerkez, Gürcü, Arap vs.- tanınması anadilinde eğitim-öğretim
yapabilmesini savunmak Kemalist
Devletin geleneksel zora ve silaha başvurma yöntemi iflas etmiştir.

(İşte o Kürt
Raporu, Erdoğan, 20 Ekim 1991 seçimlerinden sonra Erbakana verdiği rapor.)

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27
etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik, grubun da varlıklarının tanınması
gerekmektedir. Türkiye Türklerindir
gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiyede yaşayan herkesindir. (Erdoğan, 2. Cumhuriyet Tartışmaları s:422)

Kürt Sorununun çözümü
için; Anayasada nötr vatandaşlık tanımı yapılacak. Türkiye vatandaşı denilecek. Türk ismine de Kürt
ismine de yer verilmeyecek.
(terörist başı ile Devlet heyetinin İmralı mutabakatı, (8 Ocak 2013 Milliyet gzt. Eyüp Can, TBMM üyelerine
açık mektup, Sadi Somuncuoğlu)

İktidarın 2006dan
itibaren PKKya tavır
almasına ve Erdoğanın değişen
söylemlerine bakarak, eski tutumundan vazgeçtiği algısı yarattı. Temenni
ederiz, ama öyle mi? Rabia işaretinde ısrar edilmesi ve 1933den beri Türküm
diye başlayan Andımızın, Bu
ülkede Türk olmayanlar da var iddiasıyla yasaklanması, eski anlayışın tezahürü değilse ne olabilir? Erdoğan; rabia hareketinin
İhvan lideri Mursi ve Esma ile ilgili olduğunu söyledi. Gaziantepte ise Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedi. Sonra da özetle, Tek millet deyince ha, Türk Milleti diyene de, Kürt milleti diyene de hayır; bütün grupları kast ettim. Birlik vatandaşlıkla
sağlanacaktır. Yani tekler,
tek değilmiş! Erdoğan 23 Mart
2021 AKP kongresinde, sanki birilerine mesaj verir gibi, ısrarla rabia işareti
yaptı. Dünyanın hiçbir ülkesinde devlet adamları,
kendi milletine etnisite demez, milletiyle kaynaşmış
insanlar için böyle konuşmaz.

 

Sonuç: Millet dünya gerçeği ve bölünmezliktir. Etnik
egemenlik ise ırkçılık,
terör ve emperyalizm tuzağıdır. https://millidusunce.com/andimiz-nedir-ne-degildir/

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (4)

     İmam-ı Rabbanî:
“Hakaik-i imaniye / iman hakikat ve gerçeklerinden bir mes’elenin

     İnkişaf /
keşfedilip ortaya çıkarılmasını, anlaşılmasını;

     Binlerce ezvak /
zevklere ve mevacid / vecd hallerine,

     İlâhî aşk ve kalbî
zevk veren hallere gark olmağa, keramata / kerametlere tercih ederim.”

     Derken; iman
etmenin, ilmen ne demek olduğunu bilmenin, ehemmiyet ve önemini belirtmiş.

     “Bütün tariklerin
/ Hakk’a götüren yolların, nokta-i müntehası / varmak istedikleri son nokta;

     Hakaik-i imaniye /
iman hakikatlerinin; vuzuh / vazıh ve açık olması

     Ve inkişafı /
keşfedilip açılması, ortaya çıkarılıp, iyice anlaşılmasıdır.”

     Derken de, yine
ilmin, her kapıyı açan bir anahtar olduğunu gözler önüne serer.

     Çünkü iman /
inanç; manevî bir hazîne ise, ilim; o hazîneyi açan, altın bir anahtar.

     Evet, hakikat
budur ve böyledir.

     Neden? Derseniz,
derim ki:

     Eğer Şeyh
Abdülkadir-i Geylanî, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbanî gibi zâtlar,

     Bu zamanda
olsaydılar, şüphesiz bütün himmet ve ciddî gayretlerini; hakaik-i imaniye /

     İman hakikatleri
ve akaid-i İslâmiye / İslâmî inanç esaslarının

     Takviyesi /
kuvvetlendirilmesi için sarf ederlerdi.

     Çünkü saadet-i
ebediye / ebedî, sonsuz saadet ve mutluluğun medarı / sebebi onlardır.

     Onlarda kusur
edilse, şekavet-i ebediye / ebedî, sonsuz sıkıntılara sebebiyet verir.

     Evet, imansız
Cennet’e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur.

     Çünkü, insan
ekmeksiz yaşayamaz.

     Fakat meyvesiz
yaşayabilir.

     Tasavvuf meyvedir.

     Hakaik-i İslâmiye
/ İslâm hakikatları ise, gıdadır.

     İmanda inkişafın
yolu / inanılan umde ve temel fikirlerin açılımı,

     Ancak ilimden
geçmekte.

     Kaldı ki, iman
ilimdir. İlimle kalıcı bir mahiyet / esaslılık kazanır.    

     Küfür / Allahı
inkâr, red ise cehildir.

     Bilgisizliğin
sonucudur.

     Evet, hakaik-i İslâmiye
/ İslâm hakikatlerine zıddiyet gösterip,

     Mübareze / sözle
karşı çıkıp, kavga eden küfrün / inançsızlığın mahiyeti / içyüzü bir inkârdır.

     Bir cehil, bir
nefiy / Allahın yokluğunu kabuldür.

     Sureten ispat ve
vücudî / var gibi görülse de;

     Mânâsı adem /
yokluk, nefiy / kabulsüzlüktür.

     İman ise, ilimdir.
Vücudîdir / Allahın var olduğunu kesin bir şekilde biliştir.

     İspat, tasdik ve
hükümdür.

     Her bir menfî /
yanlış sanılan meselesi bile,

     Müspet bir
hakikatin ünvanı ve perdesidir.

     Eğer imana karşı
mübareze eden / karşı çıkan ehl-i küfür / kâfir ve inaçsızlar,

     Gayet / son derece
müşkilât / müşkül ve zorluklar ile

     Menfî itikadlarını
/ inançsızlıklarını kabul-ü adem / yokluğunu kabul

     Ve tasdik-i adem /
yokluğunu tasdik suretinde ispat

     Ve kabul etmeğe
çalışsalar;

     O küfür / o inkâr,
bir cihette / bir bakıma

     Yanlış bir ilim ve
hata bir hüküm sayılabilir.

     Yoksa irtikabı /
işlenmesi çok kolay olan

     Yalnız adem-i
kabul / kabulsüzlük

     Ve inkâr ve adem-i
tasdik / tasdiksizlik ise,

     Cehl-i mutlak /
tam bir cehil / bilgisizlik ve hükümsüzlüktür.

Tek Adam Yönetiminde Simit Organizasyonu

Ninniyle Uçan Kuşlar

0

Ninnilerimiz bebeğin dört beş yaşına gelene kadar onu
uyuturken sesli söylenen türküler ve dörtlük maniler. Halk şiirinde nazım
türlerinin tayin edilmesinde önemli bir yeri olan ezgi, ninnide de kullanılır. Ninilerimiz
annenin çocuğuna duyduğu şefkati anlatır.

Bazen de ataerkil bir toplum olduğumuz için. Özellikle
eskiden. Gelin büyüklerin yanında yüksek sesle konuşamadığı için. Söyleyeceklerini
ninni adı altında söylermiş. Keza bunu kaynanası da aynı ölçüde dile
getirirmiş.

Gelin……

Atem tutam ben seni

Hamura gatam ben seni

Akşam baban gelince

Önüne atam ben seni

Kaynana

Hamuru yoğurmada

Oğlanı doğurmada

Seni bir görsünler bakalım

Guyruklu koyunu sağırmada

Böyle ufak ufak atışmalar, ninni ya da mani daha olmadı
türkü adı altında beşikteki bebeğin kulağına ünlenirmiş.

Dini, kutsi ve fikri mahiyette ninniler, Efsane ve ağıt
türünden ninniler, Dilek ve temenni mahiyetinde ninniler, Övgü ve Yergi
Mahiyetinde Ninniler, Şikâyet ve teessür ifade eden ninniler, Şikâyet ve
teessür ifade eden ninniler, Vaat Mahiyetinde Ninniler, Tehdit ve Korkutma
Mahiyetinde Ninniler.

Şimdi size hangi ninniyi söylesem de uykuya dalsanız. Bebek
olsanız sizi yeniden büyütsem. Sallasam salıncakta . Tutsanız yine minik
ellerinizle ellerimi.

ninni bebeğim ninni

uyusunda büyüsün

okullara gitsin ninni

tıpış tıpış yürüsün ninni……

Ah be guzularım hem uyudunuz hem büyüdünüz. Okullara da
gitiniz. Tıpış tıpış da yürüdünüz. Ağlaya 
güle söylediğim ninnilerden haberdar olmadan büyüdünüz.

Hep içimde uyudunuz, hep içimde büyüdünüz, hep içimde
yürüdünüz. Büyüdünüz büyüdünüz yine içime doğu yürüdünüz.

Has bahçenin bülbülleri

Uçar Allah deyu deyu

Öter şeyda bülbülleri

Konar Allah deyu deyu

Öttü bütün şeyda bülbülleri sizler duydunuz mu bilmiyorum.

Büyüdükçe uçup gittiniz ellerimden. Hoş ben de uçmuştum
annemin kanatlarının altından. Kuş işte uçmak fıtratında var.

Üç kuş. Biri saçaktaki güvercin. Diğeri çalı kuşu. En
son  kuş da kartal. Anneme sorsalar ben
atmaca kuşuymuşum. Zeki ve yırtıcı kuş. Uzun ve hızlı yol katedebilen kuş. Aynı
zamanda renk körü. Ya sİyah görüyor ya beyaz. Annem çabuk hareket ettiğimi için
atmaca diyormuş. Tabi ki renk körü olduğunu bimiyordur. Ben biliyorum ama en
azından hayatın sayfalarının siyah ya da beyaz sayfalarla dolu olduğunu
tanımlayacak kadar biliyorum.

Anneler çocuklarına kuş ismi veriyorlar mı bilmiyorum. Ben
çocuklarıma kuş ismi  koymuştum. Torunlara
taş ismi verdim. Kimbilir belki uçup gitmesinler diyedir. Oltu taşım, Lüle taşım,
Akik taşım, Deniz taşım…..Hepsini ninniyle büyüttüm. En son Deniz taşım var
bir yaşında. Neşet Ertaş dan uzun hava ya da bozlak  söyleyerek büyütüyorum.

Bir yaratmış Allah tüm insanları

Ayrılık insanın sözünden olur

Ayrı görme gel şu insanoğlunu

Her niyet kişinin özünden olur

Güneşi bir kuvvet karartır mı hiç

Allah sevmediğini yaratır mı hiç

İnsan olan insan darıltır mı hiç

Haksızlık haksızın yüzünden olur

İnsana aşığın hak özündedir

Garibin hem özünde hem sözündedir

Ruhunun aynası bak yüzündedir

Hakikat insanın gözünden olur

Ellerimin altında yaralı bir saçak güvercini. Yaz, kış hep
orda. Ben ondan ayırmıyorum gözlerimi, o benden. Olur ya bir sapan taşı gelir
de vurulur kanatlarından. Bazen de kendi kendini yaralıyor kırık dökük
saçaklardan bilmediği yerlerden, bilmediği yollardan uçarken. Ne zaman
kanatları yara alsa gelip sokuluyor koynuma.

Çalı kuşu hep emin adımlarla uçar. Konacağı yerde, uçacağı
yerde bellidir. Konduğu yerleri incitmez, kırmaz. Gittiği yerlere bildiklerini
öğreterek gider. Öğrenerek döner. Cılız bir vücudu, anaç bir kalbi var.

En son kuş kartal. ”kartallar yüksek uçar ” evet evet tam
da bu. En yüksekten uçarlar ki manzaranın tamamına hakim olurlar. Kolay
avlanan, kolay yaralanan bir kuş değildir. Özellikle eğitildiğinde veya kendini
eğittiğinde. Görüş açısı mükemmeldir. Bazen benim fark etmediğimi o fark eder.

Üç kuş işte. Kendi kantlarıyla uçsunlar diye üzerlerini dualarla,
ninnilerle bezediğim üç kuş.

Bedevi bir anneye sormuşlar.En çok hangi evladını seviyorsun
diye.

O da demiş ki……

Hasta olanı iyileşene kadar

Yol da olanı eve dönene kadar

Küçük olanı da büyüyene kadar….

Güzel tanımlamış aslında. Hani anneme sorsalar. Annem beş
parmaktan hangisini kessen acımaz ki derdi.

Bana sorsalar. Benim için bir meeeeeeeeeeeeee demeleri
yeterli. Guzulu koyun gibi döne döne hep arkalarındayım.

Ah saçak güvercinim. Şimdi sen yeniden bebek olsan. salıncağa
yatırsam. Sana hangi ninniyi söylerdim bilmiyorum. Belkide bir türkü yaralarını
kolayca iyi ederdi. Yine her zaman ki gibi bir türkü çığırırdım sana Neşet
Ustadan.

Bazen öyle boş bakıyorsun ki dünya ya. O yüzündeki masum
ifadeden sadece gözlerine alıp içini şiirle doldurmak istiyorum. Bana şiir şiir
baksın diye. Bakabilir misin  ki.

Yaşamak şakaya gelmez,

Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

Bir sincap gibi mesela,

Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Nazım Hikmet.

Kuşlarım, taşlarım, yolcularım. Sizler kanat gayretinizle
uçarken. Benim ellerim değil hep kalbim çalışıyor. Arabanın silecekleri gibi
bir sağa bir sola. Arada kar da yağıyor, yağmur da yağıyor. Sildim ellerimle, gözlerimin
yaşını sildiğim gibi pencerelerinizi. Ceplerime yara bantı doldurdum. Hangi kuş
yaralandı, hangi taş berelendi hemen ordayım. Bu aslında genetik bir geçişle
annemden kalma. Annem bütün kuşları için saçını süpürge eden bir ana.

Ben yanarım yavruma

Anam yanar yavrusuna

Kimseler yanmasın ciğerin yangısına…

Babam da kuşlarını özlediğinde ” yavrular gözümde bir
salkım üzüm ” türküsünü dinlermiş. Aşan bilir karlı dağın ardını. Sivas
türküsü. Derleyen Muzaffer Sarısözen.

Selvinin dalları boyundan uzun

Yavrular gözüme bir salkım üzüm

Ölmeden o yâri görürse gözüm

Koyun kuzu kurban olur o zaman

Babamın gözündeki bir salkım üzümden en kara ben olsam gerek
ki. Ne çok seviyorum dökülmeyi kelime kelime, tane tane. Ah babam ah, üzüm
derken o hasret kaldığın bir salkım üzümden pekmezler, pestiller çıkaran
hayattan. Benim nasibime en çok sirke olmak düştü. Keskin sirke küpüne zararmış
ya. Döküldü küpümün sırları. Kendimden başka yok kimseye zararım.

Ninniler, türküler, maniler, uzun hava, bozlak, şiir derken.
Gece sabaha devirdi kendini. Sabah sabah ninni olmaz artık. Bir şiir de kendime
söyleyeyim, uyandırayım, büyüteyim kendimi.

Kantara vurulmaz bir yenilgi yaşadığım

Sen ne kadar yürüdüğünü yazarsın

Ben ne kadar geri döndüğümü

Uzak kalır, uzağında kalır yola düşen düşlerin

Bilerek yürürsün, kan kusarak, geri döneceğini

Artık mevsimidir doğumun

Mart kapında bekler, sen sancıda

İkiside doğmak olur bir acı avazda

Ya da her ikisi de ölmek

Alacaklı yılların hesabı

Ne eksilerek, ne bölerek, ne çarparak

Doğru çıkmıyor işte…..

Şiir ile sağlama yaptım

Elde var kelimeler…..

zeytin kelimeler

Kadınsı…

Kadına şiddetin konuşulduğu şu günlerde kimse farkında değil fakat
Türkiye de kadınlar sessiz direnişlerini ve intikamlarını almayı sürdürüyor. Biz
erkekler farkında değiliz sadece…

Eşitler arasında; sevgiye, saygıya dayalı eşler arası dostluk ilişkisi,
efendi köle ilişkisi içerisinde bir direnişe dönüşmekte farkında olmadan…

Tahakküm ve direniş sanatları kitabında J.C.Scoot ın bahsettiği gibi;  Efendi köle ilişkisi içerisindeki insanların kendileriyle
ilgili kaygılarından dolayı uğradıkları haksızlık ve aşağılanmalara karşı,
dedikodu, alaya alma, sessiz kalma gibi davranış şekilleriyle direnmektedir
köle…

Tanıdık gelmeye başladı mı biraz? Bu arada kadınla ilgili Alev Alatlı
verdiği bir röportajda;“Benim
gözlemlerime göre Türk toplumunun ataerkil olduğu şeklindeki anlayış
doğru değil. Tersine biz anaerkil bir toplumuz.”
.
 
dediğini duyduğunuzda “hadi canım ordan biz de evin reisi erkektir”
Dediğinizi duyar gibiyim. Fakat yanılıyorsunuz. Türk toplumu tam anlamıyla kadınsı bir
insan kalabalığı.
Öncelikle İngiliz Psikoterapist ve Konstelasyon Çalışmaları Uygulayıcısı Vivian
Broughton tarafından yazılmış, Ebru Altan tarafından Türkçeye çevrilmiş
istenmeyen çocuk ve kimlik travması konulu makaleyi okumanızı tavsiye ederim.
Tezimin dayanaklarının temeli burada yatıyor …

Siz hala Annenizin Babanıza aşık olduğunu mu
düşünüyorsunuz?

Annenizin Hayallerinin ne olduğunu bileniniz
var mı acaba?

Annenizin size olan sevgisi gerçek bir sevgi
mi yoksa vücudunun bir uzantısı gibi işlevselliğe mi dayalı?

Eğer üzerinde hiç düşünmediyseniz ya da bu
konuda bilgi sahibi değilseniz “MAKTUL”
olduğunuzun farkında olmayabilirsiniz.

Kısaca nedensellik ilkesi çerçevesinde,  Sherlock Holmes’lik yaparak olayı kronolojik
olarak anlatayım.  

Olay Bilge Kağan yazıtlarına dayanmakta aslında Türkün
töresi derki; Kızı isteyen Kağan da olsa, Bey de olsa kız istediğine verilecek.  Ne zaman ki töre unutuldu, Türk erkekleri
kadınsı olmaya başladı. Acele etmeyin devamı var. Türklerin Müslüman
olmalarından sonra törenin yerini Arap seviciliğinin alması ve Arap
geleneklerinin dinin emirleriyle karıştırılması sonucunda kadın bir birey
olmaktan çıkmaya ve cinsiyet merkezli 
bir nesneye dönüşmeye başlamış.

İlk doğan kıza verilen elif, ikinciye saniye, üçüncüye
Tilte (Harran yöresindeki Araplarda 
kullanılır), dördüncüye Rabia  isimlerinin
verilmesi gibi. İlahi Emirler mümin erkekler ve mümin kadınlardan çok sadece
mümin kadınlara cinsiyet merkezli olarak uygulanmaya başlandıkça kadınların
insan olarak erkekler gibi eşit olduğu anlamı yerine bedensel farklılıklardan
kaynaklı cinsiyete dayalı özellikler anlam olarak baskın hale gelmiş.

Artık kadın eşitlikçi bir hayat ortaklığından efendi köle
ilişkisine doğru evrilmiş ,işte direniş ve intikamda burada başlamakta.
Unutmayın intikam soğuk yenen bir yemektir…

Velhasıl artık alınan, verilen kadın erkek ilişkisinde  işe Allah’ın emri Peygamberin kavli
karıştırılmıştır bile Artık kız istenen, ailesi tarafından verilen nesne,  evinin kadını çocuklarının anası olmaya aday
bir bereket aracı … Sakın feministçe bir yaklaşım olarak algılamayın, mutlu
bir evlilik  ve karşılıklı rıza var ise,
evin reisi hayat arkadaşını  her daim
hatırlıyor ve seviyorsa, kadın da kendini   kocasına 
eş/-it olarak görüyor ise doğacak çocuklardan  yana korkmayın ama  kader birçok kadınımız için ağlarını yüzyıllar
önce örmüştür bile.

Makaleyi okuduğunuzu varsayıyor ve hızlıca Erkeklerin
ruhunun öldürüldüğü ve bağımlı bir sevgi ağına nasıl düştüklerine devam edeyim.
Sevgisiz birlikteliklerin sonucu ya da kadına yüklenilen çocuk doğurma
vazifesinin yerine getirilmesi sonucunda vakitli ya da vakitsiz dünyaya
getirilmek üzere atılan her tohum-doğum daha anne karnında kişiliği ikiye
bölünerek kendi payını öldürmek zorunda kalmaktadır. Artık ÖZBENLİĞİ tamamen savunmasız ama tam anlamıyla bağımlı
olduğu anne karnında öldürülmüş tabiri caiz ise İT gibi  bir
bağlılıkla artık annesinin bir parçası olarak doğmuştur.

Anneler ise genellikle,
kendi erken yaşta yaşadıkları travmalarının etkisi ile özbenliklerini
parçalamak zorunda kalmış haldedirler. Bu yüzden gerçekleri algılama şekilleri
yaralanmıştır ve bir çocuk sahibi olma sebepleri de karmaşıktır. Çocuğu
kendinden bağımsız, ayrı ve özgün bir birey olarak algılamak yerine kendine ait
bir parça, bir uzantı şeklinde algılar. Bebeği, kendine ait bir hayatı olan
ayrı bir özne olarak görmek yerine nesneleştirmeye, kendi yaşamında ona keyif
verecek bir obje olarak görmeye, bir eşya gibi kullanmaya eğilimlidir.

Anne karnındaki bu erken
dönemde, ilişkinin biçimi belirlenir, annenin benliği baskın çıkar, anne
çocuğunu sağlıklı parçası ile net olarak göremez, ancak kendi yaşamda kalma
içgüdülerinin, tam olarak bilemediği arzularının perdesi arkasından görebilir.
Anne ile çocuk arasında sağlıklı ilişki kurulan anlar olabilir ama sadece
anlıktır bunlar. Kendi istek ve ihtiyaçları çocuğunkilerin önüne geçer ve çocuk
buna karşılık hiçbir şey yapamaz. Ve bütün bunlar daha çocuğun, ileride
muhakeme ve anlama yetisini sağlayacak olan NEO-KORTEKSİ gelişmeye dahi başlamadan olur. Hamilelik
boyunca çocuğun beyninin aktif olarak çalışan bölümleri; beyin sapı (sürüngen
ya da ilkel beyin), limbik sistem (memeli ya da duygusal taraf) ve sözel
olmayan yerlerdir. Yani çocuğun bu yaşananlar ile ilgili hafıza kaydı olması
mümkün değildir, deneyime ulaşması imkânsızdır (deneyim yaşanmış ve orada
olmasına rağmen) ve her şey bilinçaltının derinliklerinde kaybolacaktır.

Çocuk
annesinin istek ve ihtiyaçları ile sabit bir şekilde özdeşleşmiş halde
büyümesine devam eder, belki sonrasında aynı şeyi babası, öğretmenleri,
arkadaşları, patronu ve diğer insanlar için de yapacaktır. Bunun sonucunda
bilinçsizce, kendi kimliğini başkalarına göre yaşamayı öğrenir, hatta içinde
bulunduğu gruplara, yaşıtlarına, idolleştirdiği ünlülere, spor takımlarına, bir
milliyete, bir siyasi partiye ya da siyasi harekete göre…Tanıdık  mı geldi yine???

Özdeşleşme, kimlik travmasının ana yaşamda kalma
stratejisidir. Çocuk, annenin istek ve ihtiyaçları ile özdeşleşmek zorunda
kalır ve büyüdüğünde de ancak başkalarının istek ve ihtiyaçları ile
özdeşleşerek kendini tanımlayabilir, kendini ancak başkalarının gözünden
görebilir.

Toplumun fanatikleri, sevmeyi bilmeyenleri, ya benimsin ya
toprağın diyenleri, kişiliksizleri, birey değil sürü olmayı seçenleri böyle
dünyaya gelmektedir. Artık içinde yaşadığı toplum; toplum olmaktan sürüye doğru
evrilmeğe başlamış. Sanatçı, düşünür özgün bireylerden değil de şekilsiz,
renksiz ne istediğini bilmez bir sürü haline dönüşmeye başlamıştır, ve bu
zincirleme reaksiyon nesiller boyu sürecek bir kan davasına dönüşür.

Ve kadının direnişi anne karnında başlamış doğurduğu çocuk
ile intikamını toplumdan almıştır. Farkında olmadan sessizce ve bilinçsizce… 

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (3)

     Âyette ”İman
edenlerin, iman etmeleri.” istenirken;

     İnsandan; imana /
inanca ait tüm meseleleri yakînî / kesin bir şekilde;

     İlme’l-yakîn /
kesin bir ilim ve bilişle, sonra ayne’l-yakîn / görerek, görürcesine, bu da
yetmez; hakka’l-yakîn / bizzat yaşayarak, tam bir özümseme ruhu içinde bilmesi,
yaşaması; tedrîcen / aşama aşama gerçekleştirmesi isteniyor.

     Yani taklidî /
sözde imandan, tahkikî / gerçek iman ve inanca geçmesi, ona doğru yürümesi
bekleniyor. Böylece sarsılmaz bir imana sahip olması öngörülüyor.

     Çünkü ancak bu
şekildeki bir iman; letaif-i insaniyeye / insanın lâtif duygularına nüfuz eder
/ işler.

     Zira âyetin işaret
ettiği gibi, iman / inanç yalnız ilim ile değil; imanda çok letaifin /
lâtifelerin / ince, lâtif duyguların hissesi ve payı var.

     Nasıl ki; bir
yemek muhtelif / çeşitli âsâba / sinirlere, muhtelif bir surette inkısam edip /
kısımlara ayrılıp tevzi olunuyor / dağıtılıyor.

     İlim ile gelen
mesail-i imaniye / iman meseleleri de, akıl midesine girdikten sonra, derecata
/ derecelere göre ruh, kalb, sır / gizli hakikat, nefis ve hakeza / bu gibi
letaif / ince, hassas duygular kendilerine göre birer hisse / pay alır,
masseder / emer, tam manasıyla içselleştirir.

     Eğer onların
hissesi / payı olmazsa noksan kalır. Kemalde bir iman olmaz. İnsanda henüz
olgun bir hâl almış sayılmaz.

     İmam-ı Rabbanî
kalb, ruh, sır, hafi, ahfa  gibi, insanda
anasır-ı erbaa denen dört unsurdan yani toprak, hava, su, nur ve ateşten
bahsetmiş;

     Her bir unsurdan o
unsura münasip / uygun bir latife-i insaniye / insana ait duyguları nazara vererek;
seyr ü süluku / takip edilecek metodu göstermiş.

     Her mertebede bir
lâtifenin terakkiyatı / ilerleme ve yükselişi ve ahvalinden / hallerinden
icmalen / özet olarak bahsetmiş.

     İnsanın mahiyet-i
camiasında / çok vasıfları içinde toplamasında ve istidat-ı hayatiyesinde /
hayat kabiliyetinde, çok letaif / lâtife ve duyguların olduğunu söylemiş. 

     Onlardan on tanesi
iştihar etmiş / meşhur olmuş. Hatta hükema / âlim ve bilginler ve ulema-i zahir
/ zahir uleması / Kur’an’ın zahir manasına göre hakikatleri değerlendirenler
dahi,

     O letaif-i
aşerenin / o on lâtifenin pencereleri veyahut nümuneleri / örnekleri olan

     Zahiri beş duygu
yani tadmak, görmek, işitmek, koklamak ve dokunup duymaktan oluşan havass-ı
hamse-i zahire,

     Havass-ı hamse-i
batına / hayal kuvveti, akıl, vehim, hafıza, meydana getirici hayal kuvvetinden
ibaret olan havass-ı hamse-i batına denen kalbe bağlı gizli beş duyu diye

     O letaif-i aşereyi
/ o on duyguyu başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.

     Hatta avam / halk
ve havas / seçkinler beyninde / arasında taarrüf etmiş / bilinmiş olan insanın
letaif-i aşeresi / on duygusu,

     Ehl-i tarikin /
tarikat yolunda olanların letaif-i aşeresi / on lâtifesi ile uygunluk
içindedir.

     Meselâ insanın
içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten
elem duyan manevi his olan vicdan,

     A’sab / sinirler,
his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye / cinsî istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak
uyumak gibi kabiliyetler,

     Kuvve-i gadabiye /
kızmak, öfkelenmek kuvveti gibi letaif-i kalb / kalbe ait duygular;

     Ruh ve sırra ilâve
edilse, letaif-i aşereyi / on duyguyu başka bir surette gösterir.

     Daha bu letaiften
/ lâtife ve duygulardan başka saika / sevkedici, şaika / şevke getirici ve
hiss-i kable’l-vuku / olmadan önce kalbe doğan his gibi, çok letaif / lâtife ve
duygular var.

      Evet, iman; inanç
seviyesinde kalırsa; onu muhafaza edip korumak güçleşir. İşlenmeyen demirin pas
tutması, çalışmayan insanın hantallaşması gibi. Gereği yapılmayan iman da,
zamanla sönmeye yüz tutar. Fonksiyon ve işlevini kaybeder. Varlığı yokluğu fark
edilmez olur.

Milletin Canı da Malı da Feda Olsun

 Mademki Allah sizi bize lütfetti, “bu
millet”
size oy verdi, yönetme yetkisi verdi; milletin canı da malı da
size feda olsun.

Yeter ki siz iktidarda kalın. Sizin dışınızdaki “zillet” dediğiniz
kesimi temsil eden “terörist”, “yüzsüz”, “terbiyesiz adamcağızlar” sizi
seçimlerde yenip makamınızdan etmesinler. Allah muhafaza böyle bir şey olursa
sizin bütün “sırlarınızı” ifşa etmek ve hatta “hesap sormak”
cüretini bile gösterebilirler.

Siz ki seçkin ve üstün özelliklerinizle bu
millete hizmet etmek gibi bir fedakârlık içindesiniz. Milletin de sizin için
canını, malını feda etmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Sizler mübarek insanlarsınız. Baroların,
derneklerin mensubu olan sıradan ve günahkâr insanların katıldığı kongrelerle,  sizin kongrelerinizdeki virüsün davranışı bir
olabilir mi? Sizler okuma, üfleme, aşılama, test dâhil maddi ve manevi bütün
tedbirleri almışsınızdır.

Bütün şehirlerden binlerce kişiyi Ankara’ya
davet edip spor salonunda “lebalep” topladınız. Canını sizin için feda
etmeye hazır müritlerinizin trans halinde sloganlarıyla mest oldunuz. Bu
kadarcık hazzı size çok görenler utansın.

Bazı münafıklar “her hasta kendisinden
başka iki kişiye bulaştırırsa bu patlamadır”
diyorlar. Şaha
satrancı öğreten bilge ile alakalı efsaneyi hatırlatıyorlar:

“Malum şah hocasına ‘dile benden ne
dilersin’, der. Alçakgönüllü görünümündeki açıkgöz bilge, boynunu bir yana eğer
ve satranç tahtasının ilk karesine bir buğday tanesi, ikinciye iki, üçüncüye 4,
sonra 8, 16 buğday tanesi diye devam etmesini, toplamı da lütfetmesini ister.
Şah, bu çok mütevazı dileğe şaşar ama kabul eder. Sonra ülkedeki buğday
stokunun bu dileği karşılayamayacağı anlaşılır. Öyle ya, sadece 64’üncü karede
2’nin 63’üncü kuvveti kadar buğday vardır. 10’un önüne 19 sıfır koyarak
görebilirsiniz bu sayının yaklaşık değerini.”

Bu efsane doğruysa yani virüs bu şekilde yayılıyorsa yandık” diye
hayıflananlara şaşarım.

Sizin rakamlara takla attırmadaki
becerilerinizden
haberleri yok.

Hem de eskisi gibi her pozitif çıkanı, her
belirti göstereni hastaneye almadan evde tedavi etme yeteneğinizden de
haberleri yok. Baksınlar bakalım hastanelerde yoğun bakımlar dolmuş mu?

Sizin “yaptıklarınıza hayalleri bile
erişmeyen”
nankör ve müzmin muhalifler var. Bunlar her esere karşılar. İstanbul’un
acil ihtiyacını karşılamak için Atatürk Havalimanı pistinin üzerine bile
hastane yaptırdığınızı dahi eleştiriyorlar.

Bu eleştirenlerin evlerine büyük kongrenize
katılan “virüs taşıyıcı” müritlerinizi gönderseniz ne iyi olur. Böylece bu
hastanelerdeki tedavi hizmeti kalitesini bizzat görmelerini sağlarsanız, belki
yaptıklarınızın önemini anlarlar.

Sizin dünyada kimsenin görmediğini görme,
akıl edemediklerini yapabilme kudretinizi göremiyorlar.

65 yaş üstünü toplumdan tecrit etmekle, genç
nüfusun sağlığını korumak
gibi
olağanüstü tedbirinizin kıymetini de bilmiyorlar. 65 yaş üstü
vatandaşlarımıza dünyada ilk defa kendi üstlerinde aşı denemesi yapma
ayrıcalığı tanımış olmanızın kıymetini bilmiyorlar.

“Hijyen, kalabalıktan kaçınma, maske ve
sosyal mesafe…”
Bunlar
Kongre salonlarını dolduran cesur taraftarlarınızın size olan bağlılıklarını
gösterme fırsatını heba etmeye değmez kurallar.

Ne yani? Siz Norveç Başbakanı gibi, 10
kişiden fazla olan ailenizle doğum günü kutlaması mı yaptınız? Kutsal bir
mücadele için onbinlerce gönüldaşınızla kongre yapan size emniyet soruşturma
açacak değil ya!

Ne demişti George Orwell “hiçbir şey
yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.”
Bu söz günümüzde
sadece sizin açınızdan geçerli olabilir. Bırakın bu kurallar, kısıtlayıcı
yasalar muhaliflere uygulansın.

Yeter ki siz iktidarda kalınız…

“Bu uğurda gerekirse canımı veririm” diye
Ankara’ya koşan “cesur yüreklere” selam olsun!

*****************************

Lütfun da Hoş, Kahrın da Hoş

Sadece 4 buçuk ay yaptığı Merkez Bankası
Başkanı görevinden alınan Ağbal’ın “devlet terbiyesini” ve Saray’a “sadakatini”
bu muhalif denilenler bir türlü anlayamıyor.

“Görevden alındığı için mutlu oldu, bir
beladan kurtuldum diye seviniyor” diye yorumluyorlar.

Kendisini çeşitli görevlere getiren, sonra
alan, sonra başka bir göreve getiren velinimetine şükranlarını sunmasındaki
derin manayı, “lütfun da hoş, kahrın da hoş” anlamındaki ulvi ifadeleri
kavrama yeteneğinden yoksunlar.

Tıpkı 4,5 ay önce büyük bir fedakârlık
göstererek görevden affını dileyen Damat Bey’in nezaket ve efendiliğini
anlamadıkları gibi.

Bakın aldığı terbiyenin büyüklüğüne ki,
“büyüğümü üzmüş olabilirim” kaygısı ve üzüntüsüyle aylardır halk içine çıkmadı.
Hatta sosyal medya hesaplarını bile kapattı.

Bu muhalifler, kendi liderlerine bile
çemkiren bir kültürden geldikleri için, “yüce Başkan’ın” mübarek bedenini
çevreleyen enerjisini yani “aura”sını
algılayamıyorlar.

O enerji alanına girenlerden bazılarının, O’nun
aurasının yüksek voltajı karşısında çarpılması doğal bir fizik olayıdır.

Bu yüzden, yok efendim “finansal
çevrelerin güveni kayboldu”,
yok efendim “hayatının en büyük hatasını
yaptı”
, yok efendim “bir kararname ile milletimiz bir trilyon TL
fakirleşti”
gibi değerlendirmelerin hiçbir kıymeti yoktur.

“Ekonomi daha da sarsılır, dolar çıkar,
faizler yükselir.
Bunlar
yüzünden bir kısım insanlar daha işsiz kalır, daha çok insan fakirleşir
diye üzülmeyiniz.

Rahat olun. Yandaş medyaya göz kulak verin,
huzur bulun.

Orwell’in 1984 romanının bitiş cümlesi olan “Big Brother’ı
seviyorum”
der gibi, şunları söyleyin:

“Yeter ki yüce başkanımızın enerjisi bitmesin,
iktidardan hiç gitmesin.”

“Malımız da paramız da canımız da uğruna feda
olsun.”

NOT: İroni yapmak bazen risklidir. Ama yine de denedim.

Arif’in Manchester’a Attığı Gol

Peşin
peşin belirteyim bu bir futbol yazısı değildir. Fakat bazen meramı daha iyi
anlatabilmek için futbol üzerinden yürümek gerekiyor. Sonuçta, Dar Alanda Kısa
Paslaşmalar filminin efsane repliğinde de ifade edildiği gibi “Hayat fena halde
futbola benzer.”

 

            Gençliğinde kalecilik de yapan ünlü
filozof Albert Camus der ki “Ahlaka
dair ne biliyorsam bunu futbola borçluyum, çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi”. Bu sözün
derinliğine hiç girmeden, tamamen yüzeysel anlamda hangi kaleci Camus’la aynı
kaderi paylaşmamıştır ki? Bunlardan biri de, oynadığı dönemde dünyanın en iyi
kalecileri arasında gösterilen Danimarkalı file bekçisi Peter Schmeichel’dı.

 

            Tarih 20 Ekim 1993. Ben o zaman daha
ilkokul 5. sınıftaydım. Galatasaray’ımız Old Trafford’da Manchester United’la
Şampiyonlar Ligi ön eleme maçına çıkmıştı. Galatasaray sahaya iyi bir mücadele
için, İngiliz ekibi ise tarihi bir fark atmak için çıkmıştı. Nitekim maçın daha
14. dakikasında Manchester United 2-0 öne geçmişti bile. Artık herkes
Manchester’ın fark atmasını bekliyordu. Ta ki maçın 16. dakikasında
Galatasaraylı Arif sahneye çıkana kadar.

 

            O anı unutmak imkânsız. Tam her şey
bitti derken,  maçın 16. dakikasında
Hakan Şükür’ün pasını alan Arif’in yaklaşık 30 metreden çektiği şut “doksan”
tabir edilen köşeye gidip ağlarla buluşurken sadece İngilizlerin “fight back”
dediği geri dönüşlerden biri gerçekleşmiyor, aynı zamanda İngiliz kibrinin
suratına okkalı bir Osmanlı tokadı iniyordu. Maçtan önce fark atma peşinde olan
İngilizler mağlubiyetten son anda kurtulmuş ve maç 3-3 sona ermişti.
İstanbul’daki ikinci maç da 0-0 sona erince Manchester United elendi ve
Şampiyonlar Ligi’ne katılan takım Galatasaray oldu. Bu maç sadece bir eleme
maçı olmakla kalmadı. Bu maç nedeniyle Manchester United Şampiyonlar Ligi’nden
elendiği için bir sonraki sene Şampiyonlar Ligi’nin statüsü değiştirildi.

 

“Arif”ini Arayan Türkiye

 

            Bugün millet olarak çok sıkıntılı
bir dönemin içindeyiz. Ülkeyi 19 yıldır yöneten iktidar bu 19 yılda ülkenin
eğitim sistemini, yargı sistemini, ekonomisini, güvenlik sistemini mahvetti ve
ülkenin sorunlarını çözebilecek beceriye sahip görünmüyor. Milletimiz geleceğe
dair ümitlerini kaybetmiş durumda. Ancak geleceğe dair ümidini kaybeden aynı
millet adeta efsunlanmışçasına hala mevcut iktidarın peşinden gidiyor. İşin
daha acısı ise sebep-sonuç ilişkisi açısından baktığımızda ülkenin sorunlarının
çözülebilmesi sonucunu doğuracak bir sebep görünmüyor.

 

            İşte tam da burada ve bu zamanda
bize topu doksana gönderecek bir Arif lazım. Çünkü gitgide tükenen ümitlerin
yeniden canlanması, milletin üzerindeki o kahredici şokun ve ölü toprağının
kalkması için gerekirse 30 metreden gönderdiği şutla rakip kaleciyi acziyete
düşürecek bir Arif lazım. Attığı golle kibir dağlarının suratına sağlam bir
Osmanlı tokadı aşkedecek bir Arif lazım. İşin doğrusu bize bir tane Arif
yetmez, ülkenin yükselişe geçebilmesi için seçmenin yarıdan bir fazlasının
“arif” olması lazım. Vesselam…

Otistik Kişiler ve Aileleri ile Alâkalı İki Kitap

Çanakkale
Onsekizmart Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü Müzik Ana Sanat Dalı
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Türkmen, düzenleyicisi olduğu müzikle
alâkalı bilgi şölenine icracı müzisye olarak katılan otizmli Buğra Çankır
ile tanışır. Yaş ve kariyer farkına rağmen aralarında sıkı ve sıcak bir dostluk
gelişir.

(Muhtemelen
Prof. Türkmen’in yönlendirmesiyle) Buğra Çankır, yüksek lisans tezini, Prof.
Türkmen’in o dönemde müdürü bulunduğu Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı’nda Türkmen Hoca’nın danışmanlığında hazırladı. Buğra Çankır her
hafta hiç aksatmadan ve dakikalık gecikmeler bile olmaksızın babasıyla birlikte
650 kilometre yol katederek İskenderun’dan Afyon’a geldi, dersleri tâkip etti.
Eğitiminin sonunda imtihanını başarı ile verdi, tezi kabul edildi. Afyon
Kocatepe Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Birimi’nin desteği ile İtalya’da
Floransa Cherebuni Konservatuvarı için 9 aylık bir eğitim bursu kazandı.   

Bütün bunlar,
bir romanda veya film senaryosunda yer alan hâdiseler değildir. Yaşanmış
güzelliklerin özetidir. 

Buğra Çankır ve Uğur Türkmen tarafından hazırlanan OTİZMLİ AMA
YETENEKLİ / Otizmli Çocukları Olan Aileler ve Müzik
isimli kitap, 13,5 X
19,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda renkli fotoğraflarla tezyin
edilmiş olarak 200 sayfa hacimle meraklılarına ve otizmli evlâdı olan ailelerin
istifâdesine sunuldu.

Kitabın
kapağında bir başka incelik, hayranlıkla farkedilen zarâfeti ayrıca belirmek,
kadirşinaslık olacaktır. Prof. Dr. Uğur Türkmen, kitap kapağında unvanını
kullanmamış ve adının, öğrencisinin adının altında yazılmasını uygun görerek
bir tevâzu âbidesi inşa etmiştir.

Uğur Türkmen
tarafından kaleme alınan eserin birinci bölümü, engelli gençlerin eğitimi ve
ailelerin durumu hakkındaki bilgilere tahsis edilmiştir. Akademik kariyerlerin
en üst seviyesi için hazırlanmış tez gibi ilmî bir metindir. Türkiye’de ve
dünyâda engellilerle alâkalı okulların târihçesi, kapasiteleri uygulanan
metotlar, engellilere ve ebeveynlerine faydalı olacak bilgiler ihtiva
etmektedir.

Bu bölümdeki
ara başlıklardan bâzıları: Otistik kişilerin; *Bedenî gelişimleri, *Duygu ve
zekâ ile alâkalı özellikleri, *Dil gelişimi ve iletişim becerileri,
*Problemleri, *Sosyal gelişmeleri, *Müzik terapi ve otizm, *Eğitim ve terapi,
*Otizmle ilgili kurum ve kuruluşların adresleri…

Bölümün
sonunda, Buğra Çankır’ın hazırladığı tezin, kitap hâline getirilişinin hikâyesi
yer alıyor.  

İkinci bölümde
Buğra Çankır’ın otizmli 10 kişinin baba ve annelerine yöneltttiği usta
işi anket soruları ve cevapları var.

Eser, ‘Son Söz’ başlıklı bölümle bitiyor. ‘Son Söz’ün son cümlesi otizmli bir
gencin velisine ait:

Otizm hayatın keşfedilmemiş rengi, adı
konulmamış notasıdır
.’

Son iki sayfa,
Kaynakça’ başlığını taşıyor. Burada
otistik kişilere faydalı olacak 26 adet kitabın; yazarının, yayınevinin adı,
basıldığı şehir ve yıl bilgileri yer alıyor ki. Bu da önemli bir hizmettir.

***

İkinci kitap Prof.
Dr.
Uğur Türkmen tarafından hazırlanmış ve BUĞRA ÇANKIR ‘UMUT
IŞIĞI’
adını taşıyor. Birincisi ile aynı ölçüde ve 180 sayfadır.

Prof. Türkmen
Sunuş’ başlıklı bölümde, Sevgili
Buğra ve ailesi ile nasıl tanıştığını, konserdeki başarısını, daha sonra
ailesiyle birlikte İtalya’ya gittiğini anlatıp Buğra Çankır’ın yüksek lisans
belgesini aldıktan sonra, mevzuat gereği karşılaştığı engelleri sıralıyor.  Doktora ve sanatta yeterlik eğitimi görmesi
için lisan imtihanında 55 puan alması gerektiği, Yüksek Öğretim Kurumu’nun
aldığı bir karar sebebiyle ‘özel öğrenci
bile olamadığını anlatıyor, ‘sanatkâr
öğretim elemanı
’ olmasının önündeki engelleri açıklıyor. ‘Engelliler Yokuşu’ hüviyetini benimsemiş
vatanımızda, Buğra Çankır’ın; kendisine, ailesine, milletine sunacağı hizmetler
için kapalı tutulan kapıları tek tek sıralıyor.

Ve hüküm:
‘bilinçli’ bir topluma ihtiyaç
var.  Bu bilinç ise kitaplardan,
konferanslardan, film ve belgesellerden öğrenilmiyor. 

Bu kitap, çarkın
dönmesi için bir damla su taşıma maksadını taşımaktadır. Kitabın satır
aralarında çok, pek çok ciddî mesajlar var.

Kitap, otizmli
çocuğu olan bir ailenin yaşadıklarını özet olarak okuyucuya sunuyor.

Sorulabilir
Niçin sorumlu yetkililere değil de okuyuculara? Güzel Anadolu’muzun güzel bir
özdeyişi var: ‘Kızım sana söylüyorum,
gelinim sen işit
…’

***

Türkmen
Hoca’nın Buğra Çankır’ın babası Kemal Çankır ile yaptığı röportaj ve renkli
fotoğraflar, 16-68. Sayfalarda yer alıyor. Basında, televizyonda, You Tube’da,
tanınmış sanatkârlarla, askerde, konserlerde Buğra Çankır’ın fotoğrafları,
aldığı belgeler, armağanlar 69-130. sayfaları süslüyor.

Kitap,
tanıdıklarının dilinden Buğra Çankır başlıklı bölümle devam ediyor. Annesi
Necla Çankır, Ağabeyi Burak Çankır, Müzik öğretmenleri Hüseyin Yıldırım, Necim
Sağıroğlu, Dr. Öğretim Üyesi Şehrinaz Gündüz, Prof. Dr. Şükrü Torun ve Öğretim
Elemanı Filiz Yıldız, sevecen ve takdirkâr cümlelerle Buğra Çankar’ı
anlatıyorlar.

Müzik
dünyasında, dünyaca tanınmış icracılara eser ithaf edilmesi önemli bir
gelenektir. Buğra Çankır da dünyaca meşhur sanatkâr olduğu için O’na da
bestekârlar Uğur Türkmen, Gregory Pascuzzi ve Orhan Şanlıel; Buğra için
eserlerini ithaf etmişlerdir. İthaf edilen eserlerin notaları ile Umut Işığı
Buğra Çankır
isimli kitap sona eriyor.

O, başarıdan
başarıya koştukça hakkında yazılan kitapların sayısı da mutlaka artacaktır.

İZGE
BASIN YAYIN:

Seyranbağları Mahallesi, Bağlar Caddesi Nu: 15/C Ankara.Telefon:
0.312-432 49 43

Belgegeçer 0.312-432 22 32 e-posta: izgeyayincilik@gmail.com  //  İnternet: www.izgeyayincilik.com.tr

 

 

UĞUR TÜRKMEN:

     1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta
ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında Selçuk
Üniversitesi’nden ‘Bilim Uzmanlığı’ 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal
Üniversitesi Müzik Anabilim Dalında ‘Doktora’ derecesini aldı.

     1993 Yılında Niğde Üniversitesinde Müzik
Okutmanı olarak göreve başladı. 2000 yılında üniversitedeki görevinden altı
arkadaşıyla birlikte istifa etti. 2001 yılında Kütahya iline öğretmen olarak
tâyin edildi ve Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde görevlendirildi. 2006
yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümünde
Yrd. Doç Dr. Olarak göreve başladı. 2011 Yılında Doçent, 2017 yılında
Profesör unvanına hak kazandı. Hâlen Müzik Anasanat Dalı Öğretim Üyesi ve
Prof. Dr. Unvanı ile Konservatuvar Müdürü olarak Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi’nde görevine devam etmektedir.

     Uğur Türkmen, evli ve üç evlât
babasıdır.

     Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında
millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde
makaleleri yayınlandı. Eğitim müziğine yönelik çalışmaları; çocuk ve gençlik
şarkıları, oda müziği ve orkestra eserleri, birçok konserde seslendirildi.

    
Yayınlanmış kitapları:
*Gönüle Öğüt, *Gelincik Tarlası, *Yaylı Çalgılar İçin Oda Müzikleri Düo ve
Triolar, *Piyano Eşlikli 10 Türkü 6 Sözsüz Şarkı, *Piyano Eşlikli Sevgi
Çiçekleri ve *Müzikal Dostluklar Biter mi?

 

 

 

Müzikal
Deha BUĞRA ÇANKIR

    
1994 yılında dünyaya geldi.

    
Henüz üç yaşını tamamlamamışken otizmli olduğunun öğrenilmesiyle
kendisinin ve ailesinin dünyâsı alt-üst oldu. Kapalı dünyasında ‘adı dâhil’
anlamını bildiği bir tek kelime dahî yoktu.

Üç buçuk yaşında konuşmadan önce okumaya
başladı.

    
Özel eğitim yoluyla her alanda büyük bilgi ve beceriler elde etti.
Okuma-yazma öğrendi. Fakat sosyal iletişim becerileri tıpkı benzer
arkadaşları gibi sınırlıydı.

    
2004 yılında kendisinin ve ailesinin hayatına yön veren yeni bir
gelişme yaşandı. Califomia Üniversitesi tarafından yapılan ‘mutlak kulak-perfect pitch’ testinden
36 tam puan aldı.. 664 kişi arasından ‘dünyanın
en iyi müzik kulağı
’ olarak seçilmesi aileye ümit ışığı oludu.

    
2007 yılında ise tabiattaki bütün seslerin frekanslarını ayırt
edebilme yeteneği Wisconsin Medical Society tarafından tescil edildi ve ‘müzikal dehâ’ olarak adı kayıtlara
geçti.

    
Amatör müzik eğitimi sürecinde göstermiş olduğu başarı, ailenin fedakârlıklarla
dolu mücâdelesi ve az da olsa eğitimci ve de kurum desteği ile profesyonel
müzik eğitimine başladı.

    
Konservatuvarlar kabul etmedi. Buna rağmen Hatay Bedii Sabuncu Güzel
Sanatlar Lisesi’nden başarı ile mezun oldu. 

    
Birinci olarak kazandığı, İskenderun Teknik Üniversitesi, Mustafa
Yazıcı Devlet Konservatuarı Lisans Bölümü’nden yine derece elde ederek 2016
yılında mezun oldu. İngiliz Kraliyet Ailesi Müzik Okullarından sertifikalarla
taltif edildi. Masterclasslara katıldı.

    
Mezun olduğu konservatuvarda korrepetitör* olarak çalıştı.
Dünya Engelliler Piyano Yarışması’nda finallere kalma
başarısı gösterdi ve bronz madalya kazandı. Yurt içi ve dışında birçok konser
verdi.     

     
2019 yılında, Erasmus öğrencisi olarak Floransa Luigi Cherubini
Konservatuvarı’nda dokuz aylık staj ve eğitim programına kabul edildi. Prof.
Petrangelo ve Prof. De Lisi ile çalıştı.

O
artık bir ‘bilim uzmanı’dır.

    
Buğra bir ilaç firmasının kadrolu elemanı ve ‘sanat danışmanı’ olarak görev yapmakta, firma tanıtımlarına
yönelik resital ve konserler vermektedir.

    

*korrepetitör: Eşlikçilik. Piyano ve keman gibi müzik
enstümanına, flüt, kilarinet gibi enstümanlarla eşlik eden sanatkâr.

 

 

KUŞBAKIŞI

 

HAYKIRIŞLARIM

Ertuğrul Subaşı 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 160 sayfalık eserinin içeariğinde; Türk târihinin ve kültürünün
motiflerini nakış nakış işlemiştir: Şamanizm’den Bozkurt amblemine, Doğu
Azerbaycan’dan Can Azerbaycan’a,  Nihal
Atsız’dan Başbuğ Türkeş’e, Ebulfez Elçibey’den Osman Yüksel Serdegeçti’ye,
Dündar Taşer’den Mustafa Kemal Atütürk’e, Hocalı Katliamı’ndan Nevruz
bayramına, Ergenekon’dan Ayasofya’ya, Ülkücü Gençlerden Galip Erdem’e, Ertuğrul
Dursun Önkuzu’dan Ali Bülent Orkan’a, Gün Sazak’tan Yusuf İmamoğlu’na, 3 Mayıs 1944
Irkçılık – Turncılık Dâvâsından Ülkü Ocklarına uzanan yolculaklarda Türk’ü
terennün ediyor.

Yerine
göre balyoz kadar ağır ve sert, yerine göre pamuk kadar yumuşak kelimelerle,
bazan sevecen, bazen otoriter üslupla, Kızılırmak kadar coşkun, Abant Gölü
kadar durgun cümlelerin birbiriyle yarıştığı sayfalardan tadımlık bir bölüm:

Kâinatın
kanununda şöyle bir hüküm vardır: Zâlim varsa karşısında kılıcıyla üzerine
giden mücâhid vardır. Haksılık varsa, Hakk’a âşık hak savunucusu da vardır.
Haksızlığın sopası savuçlara, ayak tabanlarına vurulsa da Hakk’ın kırbacı da
şaklayacaktır. Firavun’un karşısında Musa vardı. Ebû Cehil’in karşısında
Afrâ’nın oğulları Muâz ve Muavviz kardeşler vardı.

Dünya durdukça bu
varoluş kavgası devam edecektir. Kavgayı sevda, sevdayı kavga bilenler her dâim
zamanlara mühür vurmuştur. Vurmaya devam edecektir.

Ülkücü
düşüncenin haykırışlarını yansıtan kitap, Aralık 2020’de yayımlandı. 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

FARÂBÎ

870-950/951 yılları arasında yaşamış Türk
asıllı ilim adamıdır. Genel kabul görmüş düşünceye göre insanlığın birinci
öğretmeni Aristo, İkinci öğretmeni Farâbî’dir. Filozof, astronomi ve mantık
âlimidir. Din ilimlerinden dil ilmine, matematiğe, fiziğe, siyâsete, ahlâka
kadar ve felsefenin bütün alanlarında varlığa dâir ilimlerin tamamını zihin
heybesine yüklemiştir. Yaşadığı çağın bütün ilimlerini aslına uygun olarak
yorumlamış, İslâm kültürünün meselelerine çözümler getirmiştir.  Aklı ve onu vereni en yüce değer olarak
benimseyen Farâbî, insanın toplum, tabiat ve Tanrı ile ilişkisini tutarlı bir
sistem bütünlüğü içinde açıklayarak hem mensubu bulunduğu İslâm toplumunu hem
de Batı’yı derinden etkilemiştir.

 

100’den fazla ilmî eser telif etmiş, İslâm
felsefesinin kurucusu olma şerefine nâil olmuştur. Bütün bu özellikleriyle ve
ileri sürdüğü doğru bilgilerle ve öncü fikirlerle kültür ve medeniyet inşa
etmiştir. Yaktığı ilim ışığı bin yıl sonra bile dünyamızı aydınlatmaya devam
etmektedir.  

Huzurlarınızda Yücel Alpay Demir

0

Hareket hayattır, hayat da hareket. Nurettin Topçu bunun felsefesini geliştirdi hatta dergisini
çıkardı. Yücel Alpay Demir de bunun
pratikte uygulama organizasyonlarını gösterdi.

            Göreve gelişindeki iddialı hâline benim gibi itirazı
olanları bile hareket enerjisi
santraline
(HES) hayran bırakmış biri. Nasıl bir aktivite yahut eylem
istemiştiniz; mutlaka tahmin bile etmediklerinizle beraber kuvveden fiile
geçmiştir.

            Dergicilik mi yapılacak; o dergi gençlerin kendilerini
yetiştirmelerine fidelik olur ve hâlen çıkarılır (Demlik). O gençler Mavi Gök
Yayınları
ile birkaç level daha atlayarak yola devam ediyorlar ve fakat
yayıncılık merkezleri Kocaeli Türk Ocağı’nın
eski adresi.

            Etkinlik mi dediniz; muhtelif çap ve markada: yılda 50 ocak başı sohbeti, 20 basın açıklaması, 5 salon konferansı, şiir yarışmaları,
toplu kitap okumaları, Türk
büyüklerini yeni nesillere değişik tanıtma yöntemleri vd.

            Kitap Fuarı etkinliğine mi girilecek;
yüzlerce yayınla, binlerce misafirle ve o 5–10 günlük süre içerisinde en az 5-6
söyleşi/konferans gerçekleştirilecektir. Özel yapım kaşkollarda yazılı olan “Bu şehirde bir Türk Ocağı var” sözünü
her icraatta idrak edersiniz.

            Anıtkabir
ziyaretleinden Fırat Yılmaz Çakıroğlu’na, kardeş kuruluşlarla millî birlik paydalı ortak
çalışmalardan örnek bayramlaşmalara kadar hayatın her alanında var oldular. Bu
hareketlilik; üniversitelilere burslar, barınma imkânları, öğrenci kulüplerinin
desteklenmesi, Türk Dünyası için
aynî yardımlar, Türkmenlerin ve
Suriyeli sığınmacıların çeşitli ihtiyaçlarının karşılanması, gariban iftarları
ve sairât üzre berekete dönüştü.   

            Saz idi, söz idi; sanat idi, spor idi ama hep bir ideal,
bir ülkü, bir mefkûre ekseninde Yücel
Alpay Demir
’in dolu dolu 7 yılının nasibine iştirak ettik. Herkese kapısı
açık ve her kesimden insanın da bu kapının eşiğine geldiğine de, kendisinin
açık olan her kapıya gidebildiğine ve her kesimle diyalog kurabildiğine de şâhit
olduk.

            Örnek aile yaşantısının yanısıra adeta ikinci aile hüviyetindeki işyeri mesai
arkadaşlarıyla kurmuş olduğu sevgi-saygı iklimi sokak canlarının bile hissedar
olmasına sebeptir.

Dahası
pandemi sürecinde dahi mesafeli, maskeli ve hijyenli açık hava toplantılarıyla
varlığını hissettirdi. Hem Türk Ocağı TV
hem Yürüyüş yolundaki yeni hizmet binasının tefrişi giderayak yaptığı kalıcı
işlerden

            Yücel Alpay Demir
bir çabuk kavramak, hızlı planlamak ve tüm şartları zorlayarak bütünü
kuvvetlendirmek ustasıdır. Hem fotokopi tamircisidir hem televizyon
programcısıdır o; sıradan görünümlü sıradışı bir adamdır. Köşe
yazılarıyla insanın ya gönlünü ya zihnini sarsar.

            Cahil Kamyoncu Abi
gibi erenler bağından hikmetengiz bir fenomenle ruh ikizi olan Demir’in Müslümcülüğü ise tıpkı ilki gibi ayrı bir
kitap konusudur. Hâsılı kelam “Huzur İsyanda”;
isyankâr ve hoş geçimli Yücel Başkan
da huzurlarınızda.

            İsyan
ve itirazı olan ama hep makul içinde kalan ve sürekli çözüm arayarak soyut
söylemleri somutlayan bir idealist (gönüllü
keriz
) bulursanız haber verin. Hatta haber vermeyin, doğrudan oturduğu
ilçenin anahtarını kendisine verin, sonra da şunu da isterim -bunu da isterim diye
şımarıp durun.

            “Gözünden tanırım
dertli insanı
” demiş ya Baba Hazretleri; gayri seçimlerde gözler böylesi Müslümcülerin üzerinde olacak. Zira
yerine birini bulup yerinde bırakmasını biliyorlar; hamdolsun böyleleri
sayesinde hiçbir günü zararda kapatmıyoruz