19.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 417

Yaşlılara Saygı Haftası Üzerine

Yaşlılık ve yaşlı sağlığı
konularında farkındalık oluşturmak adına; “18–24 Mart Yaşlılara Saygı Haftası” olarak
anılmaktadır.

Sözlükte yaşlı insan, takvimsel yaşı
ilerlemiş, ihtiyarlamış kimse anlamına gelmekle birlikte, deneyimli, tecrübeli
kişi anlamında da kullanılmaktadır.

Yazdır

Doğum oranlarının düşmesi ve teknolojik
gelişmelerin sağlık hizmetlerinde etkili kullanımı, bilinçli beslenme ve
hareketli yaşam, ortalama yaşam beklentisinin uzamasına ve yaşlı nüfusun artmasına
imkân sağlamıştır. Yaşlanma, çevreyle kurulan ilişkilerin sınırlanması ile
başlar esasında. “Önemli olan hayata yeni yıllar eklemek değil, yılları hayata
eklemektir.”

İnsanoğlunun var olduğu günden
bugüne kadar üzerinde en çok düşündüğü, araştırma yaptığı, çareler aradığı, fakat
bir türlü engelleyemediği gerçek, “yaşlanmak”
tır.

Uzmanlar yaşlıları; genç yaşlılar
(65-74 yaş), orta yaşlılar (75-84) ve ileri derecede yaşlılar (85 yaş ve üzeri)
olmak üzere üçe ayırmaktadır.

Dünya
Sağlık Örgütü, yaş dilimlerini yeniden düzenlemiştir.
Açıklanan verilere göre, 0-17 yaş ergen kabul edilirken, 65 yaşına kadar
olanlar da genç sayılmaktadır. Böylece 0-17 yaş arası: ERGEN, 18-65 yaş
arası: GENÇ, 66-79 yaş arası: ORTA
YAŞ, 80-99 yaş arası:  YAŞLI olarak
tanımlanmaktadır.

TÜİK’in 2017 Mart ayında açıkladığı
hayat tabloları 2015 sonuçlarına göre; doğuşta beklenen yaşam süresi, Türkiye
geneli için toplamda 78, erkeklerde 75,3 ve kadınlarda 80,7 yıldır. Genel
olarak kadınlar erkeklerden daha uzun süre yaşamakta olup, doğuşta beklenen
yaşam süresi farkı 5,4 yıldır.

Bazı toplumlarda yaşlılar, sakatlarla eşdeğer
sayılmış, istenmeyen, acınmaya muhtaç kişiler olarak algılanmış, birikim ve
deneyimleri göz ardı edilmiştir. Yaşlı insanın aile içinde “tüketen ve bakımı oldukça zorlaşan bir birey”
olarak görülmesi, yalnızlığa itilmesine neden olmuştur.

Şehirlerde derme çatma evlerde oluşturulmaya çalışılan
yeni tip ailelerde çocuk gibi yaşlı insan da yük olarak görülmeye, çoğu kez
tüketici bir obje olarak algılanmaya başlanmıştır. Yaşlılar köy ortamından ve
akraba çevresinden kopmuş, şehir hayatının akışı içinde yalnızlaşmışlardır.
Aile içinde dayanışma azalırken çocuk için kreşler, yaşlı için çeşitli
bakımevlerinin varlığı elzem bir hal almıştır.  Daha iyi şartlarla şehir hayatına katılan
yaşlılar ise modern hayatın kuşattığı çocukları ve torunlarıyla nasıl baş
edeceklerini bilmez bir çaresizlikle, gittikçe kenara itilmektedirler.

Modern hayat, daha fazla lüks ve müreffeh bir yaşam
adına, aslında insani olan tüm değerlerimizi yitirmemizi sağlamaktadır. Büyük
aile sıcaklığını ve dayanışmayı yok eden modern şehir kültürü, aile bireylerini
de karşı karşıya getirmekte ve ailenin parçalanmasına neden olmaktadır.

Oysa yaşlılara saygı ve sahiplenme bilinciyle
yakınlaşmak, insani bir sorumluluktur. Yaralı bakımsız, çaresiz bir hayvanın ihtimamla
korunarak tedavi ettirildiği, doyurularak koruma altına alındığı günümüzde, bir
insan olan yaşlılara elbette ki bunların daha fazlası yapılmalı, yapılabilmelidir.

Roussean’un “Her
yaşın kendine özgü kuralları, vazifeleri ve faziletleri vardır”

ifadesi ve Henry Ford’un “Öğrenmeyi bırakan her insan yaşlanmış
insandır”
sözü hayata bakış açısında önemlidir. İnsan kendini
yenilemedikçe, geliştirmedikçe ve düşünsel çaba göstermedikçe hangi yaşta
olursa olsun diriliğini yitirmeye, canlılığını kaybetmeye yüz tutmuş bir kişi
olur. Edebiyatçıların ustalık dönemi eserleri genellikle yaşlandıkları
dönemlerde ortaya çıkar. Mimar Sinan’ın ustalık dönemi eseri olan Selimiye
Camii’ni yaptığında 80 yaşındaydı.

Bizim kültürümüzde yaşlı insan ölünceye kadar okumaya,
tefekküre ve ibadete davet edilen, yaşlandıkça “öf” denmekten
kaçınılan, kollanan, tecrübesinden istifade edilen, değer verilen, sevgi ve
saygı duyulan bir bireydir.

Yaşlılar, geleceği kuran insanlardır. Çınar ağacının
körpecik yeşil dallarını koruyup kollayan, onun yıllanmış gür gövdesidir.
Yaşlılar bu bağlamda, takdire değer ve saygı duyulması gereken değerler olarak
algılanmalıdır. İnsani değerleri taşıyan ve yaşamaya çalışan yaşlılar, tecrübe
ve birikimleriyle hayata daha olgun ve dengeli bakabilmektedirler. Toplumda
gençlerin dinamizmi ve heyecanları, yaşlıların tecrübesi ve olgunluklarıyla
dengelenerek hayat çeşitlendirilmelidir. Bilgi, birikim, tecrübe, olgunluk
açısından aile içerisinde çıraklık/ustalık ilişkileri mevcuttur. Yani hayat
tecrübesiyle ilgili ebeveynler usta, çocuklar ise çırak gibidir.

Yaşlılar,
dünle bugün arasındaki köprülerdir. Kültür yaşamımızı yarınlara taşıyan en
önemli varlıklarımızdır. Yaşlılara saygı göstermek bir minnet borcudur. Onlar dünyayı
geliştirerek, değiştirerek, bizlere hazır ve kurulu bir hayat düzeni
bırakmışlardır. Tecrübe kaynağıdırlar. Onların yaşanmış ve kazanılmış bu deneyimleri,
bizleri birçok yanlışı yapmaktan kurtarmaktadır.

Yaşlılar, dinlememiz ve öğrenmemiz gereken yaşam
deneyimlerine sahiptirler. Onlara karşı zarif ve anlayışlı olmamız gerektiğini
unutmamalıyız. Bize çok değerli bir şeyi, sevgiyle istekle, üstelik ücretsiz öğreten
birine saygı göstermek, minnet duymak gerekmez mi? Yaşlı insanların bilgeliği,
hayatımızı gerçek anlamda zenginleştirmektedir.

Onları arayıp hatır sormak, saygımızı,
sevdiğimizi sözle ve davranışlarımızla göstermek, önemsemek, kapı açmak, önce
onu buyur etmek, hayatını kolaylaştırıcı küçük dokunuşlarda bulunmak,
hoşlandığı konularda konuşturmak, yanına oturmak, ellerini tutmak, sevdikleri
hitaplarda bulunmak, kibar, saygın ifadelerle hitap etmek, onurlandırmak,
ufacık iyiliklerle gönüllerini almak, anlamlı ve değerli tavırlarla selamlamak,
hal hatır sormak ne kadar değerli ne güzel jestlerdir.
Sıcacık bir tebessüm, o kişinin belki de hüzünlü günlerini mutluluğa
dönüştürecektir.

O yüzden çocuklarımıza daha şimdiden
bu güzel duygu düşünce ve davranışları kazandırmamız gerekmektedir. Onlar,
iyi davranışların en iyisini hak ediyorlar. Hak ettikleri saygınlığı kazanmaları, geleceğimiz adına çok önemlidir. Kazanmış
oldukları bilgi birikimleri, deneyimleri, her zaman yararlanmamız gereken, günümüze
ve geleceğe ışık tutan en nadide kaynaklardır.

Toplumsal
huzuru, millî birliği, sosyal yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlü tutmak
istiyorsak, bizleri bin bir meşakkatle, yüksünmeden gönüllerinin sıcaklığı ve
tebessümleriyle, besleyen koruyup kollayan, büyüten, yetiştiren ve topluma
kazandıran yaşlılarımıza, hak ettikleri sevgiyi, değeri ve hürmeti laikiyle,
yüksünmeden göstermeliyiz.

Toplumun mihenk taşı, zenginliği,
temeli, huzur ve mutluluğun anahtarı, her türlü sıkıntılarımızın devası olan
büyüklerimize, huzur ve refah içinde yaşayabilmeleri adına gerekli değeri ve
ihtimamı göstermek üzerimize borçtur. Bu tavır yalnızca bir hafta ile sınırlı tutulmamalı, yaşamımızın bir parçası
olmalıdır.

Bu
duygularla yaşlılarımızın, “Yaşlılara Saygı Haftası”nı en samimi
duygularımla kutluyor, sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir ömür diliyorum.

Sevgiyle
kalın.

İstanbul Sözleşmesinden Çekilme Kararı

Cumhurbaşkanlığı Sistemine taraf olanlar “Cumhur İttifakı”, Parlamenter Sistem
isteyenler “
Millet İttifakı” içerisinde buluşmuşlardı. “Andımızın”
okutulmasının yasaklanmasına karşı tepkiler ittifaklardan farklı yeni bir
gruplaşma ortaya çıkardı.

“Siyasal İslamcı” ideolojiden türeyen AKP,
SP, Deva Partisi ve Gelecek Partisi ile
etnik ayrılıkçı HDP Andımızın
okutulmasını istemeyenler
sınıfında buluştu. Milliyetçi damardan beslenen CHP,
İYİ Parti, MHP, BBP ise Andımızın okutulmasını savundular.

Bu olayın akabinde, gece çıkarılan bir “Cumhurbaşkanı
Kararı” ile Türkiye “İstanbul Sözleşmesi”nden çekildi.

Aynı gece Merkez Bankası Başkanı Naci
Ağbal görevden alındı.

Acaba bu iki önemli kararda “Andımız”
kapsamındaki gruplaşma üzerinden bir hesap olabilir mi?

İstanbul Sözleşmesi ile imzacı devletler kadına yönelik şiddet
ile aile içi şiddet, çocuklara karşı şiddet ve çocuk istismarını önlemek üzere
gerekli tedbirleri almayı taahhüt etmektedir.

Bunlara ilaveten cinsel yönelimleri
sebebiyle
şiddete muhatap olan eşcinsellerin korunması da taahhüt
edilmekte.

Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacı
devletlerinden olup 24 Kasım 2011’de TBMM’de onaylanarak parlamentosundan
geçiren ilk devlet olmuştu. Ak Parti bu sözleşmeyi kabul edenlerin öncüsü
olmayı hep övünerek anlatıyordu.

Recep Tayyip Erdoğan tarafından TBMM‘ye yollanan tasarının gerekçesinde de Sözleşmenin
hazırlanması ve sonuçlandırılmasında Türkiye’nin “öncü rol”
oynadığına
dikkat çekilmişti.

Erdoğan, Sözleşmeye “taraf olunmasının
ülkemize ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası
saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı
” iddia etmişti.

2015’te Turuncu adlı dergide Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle bir başmakale yazan Erdoğan,
Türkiye’nin sözleşmeye “çekincesiz” imza koyduğunu, birçok ülkede
çıkmayan uyum yasalarının Türkiye’de 
6284 sayılı koruma kanunu ile çıkarıldığını ifade etmişti.

Şimdi ne oldu da bir gece yarısı çıkan CB
Kararı ile sözleşmeden çekilme iradesi ortaya konuldu?

4,5 ay önce, döviz kurları artışı
durdurulamadığı için, Merkez Bankası Başkanlığına getirilen Naci Ağbal, bu
süre içinde faizleri yüzde 8,5 artırdı.
Görevden alınma sebebi faiz artışı
olarak gösteriliyor.

Andımızın okutulması kararına karşı çıkan SP,
Deva Partisi ve Gelecek Partisi tabanının,
İstanbul Sözleşmesine” karşı
olduğu için AKP’yi destekleyeceği düşünülmüş olabilir.

Bu partilerin tabanının ideolojik olarak “faiz karşıtı” olduğu da gözetilerek
bu iki hamle yapılmış olabilir.

Tek sebep bu değilse bile, önemli etkenlerden
birinin bu hesap olduğunu düşünüyorum.

*************************

Toplumsal Talep Var mı?

AKP Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Yasin
Aktay
Habertürk’te, “İstanbul Sözleşmesinde böyle maddeler olmamasına
rağmen, aile yapımıza ve değerlerimize aykırı hususların olduğuna dair, toplumda
bir kanaat oluştu. Bir siyasi parti olarak bu toplumsal talebe kayıtsız
kalamayacağımız için
bu karar alındı” diye açıkladı.

Oysaki, Metropoll Araştırma Şirketinin
2018’de yaptığı anket sonucuna göre, halkın
%64’ünün sözleşmeden çekilmeyi onaylamadığı ortaya çıkmıştı. Ak Parti seçmeninde
sözleşmeden çekilmeyi onaylamayanlar ise %49,7 dü ve %24,6’lık kesimin ise
fikir beyan etmemişti.

Erdoğan’ın Saadet Partisi tabanını yanına
çekmeye çalıştığı
, bu
kapsamda Oğuzhan Asiltürk ile bir görüşme yaptığı biliniyor. Asiltürk bu
görüşmede “Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesinden çekilme sözü verdiğini” açıklamıştı.

Bir de AKP’nin kemikleşmiş oy tabanında
etkili olan “cüppeli”, cüppesiz tarikat ve cemaat liderlerinin de bu
sözleşmeden çekilme talebi olduğu
biliniyor.

AKP’nin “toplumsal talep” dediği işte
bu kesimlerin talebi.

Aktay’a göre, İstanbul Sözleşmesinin
yürürlükte olduğu 2011’den bu yana kadına karşı şiddet azalmadı, tam tersine
lineer (doğrusal) olarak her yıl giderek arttı. Yani “İstanbul Sözleşmesinin bu
konuda faydası olmadı. Bu yüzden sözleşmeden çekilmenin zararı yoktur.”

Bir sosyoloji profesörünün bu tuhaf
mantığını
anlamakta güçlük çektim. Sözleşmenin üzerlerine yüklediği
tedbirleri almadıkları için kadına karşı şiddet olaylarının artması yüzünden, “daha
etkili tedbirler almak lazım” demesi gerekirdi.

Yasin Aktay’ın mantığı doğru olsaydı,
Türkiye’de cinayetler, hırsızlıklar, yolsuzluklar azalmadı, arttı diye Ceza
Kanunumuzdan bunları suç olarak düzenleyen maddeleri kaldırmak gerekir.

“Mademki kanunlardaki yasakların bir faydası
olmuyor, kaldıralım” mantığı ile aynı olan İstanbul Sözleşmesinden çekilme gerekçesini
kabul etmek mümkün değildir.

Anlaşılan Türkiye’nin uluslararası saygınlığı
ve kadına karşı şiddetin önlenmesi, radikal İslamcı unsurların siyasi desteği
kadar önemli değil.

*************************

Bari Reform Paketi Açmayın

İktidarın açıkladığı “reform paketleri” ile
icraatları arasında hedef farkı var.

Batıya yanaşmak için “İnsan Hakları Reform Paketi”
açıklandıktan kısa bir süre sonra HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını
kaldıran fezlekeler ve HDP’nin kapatılması davası geldi.

HDP’nin kapatılması, çoğumuzu mutlu edecek
olsa da, Batı’da bunlar iktidarın tutarsız bir tavır içinde olduğu kanaati
oluşturuyor.

Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan bir Türkiye’nin demokratik hukuk devleti
olduğuna inandırmak mümkün olamıyor.

Ekonomik ve siyasi desteğine ihtiyaç
duyduğumuz Batı ülkeleri bunları “demokrasi ve insan hakları açısından
geriye dönüş”
olarak değerlendiriyor.

İç ve dış finans çevreleri ve yatırımcılara
güven vermek için
“Ekonomi
Reform Paketi”
açıklandı. Bir hafta geçmeden, sadece 4,5 aydan beri
görevde olan, Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal görevden alındı.

Güven vermek istenilen çevreler 20 ayda 4
Merkez Bankası Başkanı değiştiren,
Merkez Bankası bağımsız olmayan bir
ekonomiyi asla
güvenilir bulmazlar. Nitekim pazartesi sabahı
piyasaların tepkisi sert oldu.

Ekonomi çevrelerinin anlayamadığı bu tutarsız
davranışın makul bir açıklaması olabilir mi?

Bu tutarsız ve keskin tavırların saikinin, muhtemel bir seçimde iktidarın
kaybedeceğini gösteren anketlerin tetiklediği kaygı ve panik olduğunu
düşünüyorum.

Güven kaybını hızlandıran tutarsızlıklar
ekonomiyi iyice bozacak.

Sonuçta iktidar partilerinin oyları güneş görmüş kar gibi erimeye devam edecek.

2021 İstiklal Marşı Yılı’nda Bir Müzdarip Anıt Adam

Öyle bir adam düşününki, daha doğarken kendi öz yurdunda emperyalist
batılı güçlerin oyunlarıyla isyanlar, işgaller, darbeler, yangınlar, göçler,
salgın hastalıklar, katliamlar oluyor, bunların telafisi; ülkenin bütünlüğü,
vatandaşların birliği için mücadele içinde bütün ömrünü feda ediyor bu müzdarip
anıt adam. Ölürken de vatanındaki ecel döşeğinde kendisini ziyarete gelen bir
zamanlar dost ve mücadele arkadaşları tarafından “Ülkeye kabul edilmeyebilir,
yazdığın İstiklal Marşı da rafa kaldırılabilirdi. Ama Gazi Paşa müsaade
etmedi!” deyince yatağından diklenerek “Beni ülkeme, 11 yıl ayrı kaldığım
İstanbul’a kabul etmeyebilirlerdi. Lutfettiler, yıllarca özlemini
biriktirdiğim, hasretini çektiğim vatanıma dönmeye müsaade ettikleri için Gazi
Paşa’ya müteşekkirim. Unutmuyorsunuz değil mi? İstiklal Savaşımız sırasında
cephelerde Gazi Paşa ile birlikte dolaştığımız günleri. Ben çok iyi
hatırlıyorum. Ama İstiklal Marşının kaldırılmasına gelince, onu hiç kimse
kaldıramazdı, çünkü o milletin malı oldu. Onu artık ben bile artık yazamam”
diyen bir müzdarip anıt adam; Mehmet Akif Ersoy.

 

Yıllar önce sanırım bir edebiyat dergisinde okumuştum hikâyeyi.
Babaerkil ailede dede köşesinde uyuklamaya çalışıyor. Aile fertleri ise sobanın
başında toplanmış çocuklarının çözmeye çalıştıkları bulmacaya yardım ediyorlar.
Tek bir sorunun cevabı kalmıştır. Sakallı, vakur bakışlı, kravatlı bir adamın
resminden ismini çıkarmaya çalışıyorlar. Herkesin düşüncesi fakat farklı.
Bulunan isimler ya boş karelere sığmıyor, taşıyor; yahut boşluklar oluşuyor.
Dede gözlerini kırpıştırarak onlara bakarken “Bir de ben göreyim ismini
bulamadığınız şu resmi” diyor. Dergideki resmi daha uzaktan görür görmez
sesleniyor “Bu fotoğraf mı tanımadığınız?” Herkes “evet” diyor”. Dergi dedenin
önüne gelince tebessüm ederek sesleniyor “Bu vatan Şairini Namık Kemal!” Biraz
düşünüyor sonra devam ediyor “Vatan Yahut Silistre Piyesini okullarda hep
oynamışlardı Namık Kemal’in! Heyecanlanarak izlemiştik.” Çocuklar sevinçle boş
karelere Namık Kemal ismini yazınca harfler öyle bir oturuyor ki karelere, hiç
boş yer kalmıyor. Üç kuşak birbirinden demek ki farklı yetişiyordu artık.

 

Köyün En Yaşlısına Doğum Günü

İnsana yatırım yapılmazsa, insan önde olmaz ise neticesi bu
esasında. Bize özel hal bu. Dışardan ve içerden birkaç örnek vermek istiyorum
üzülerek; Avusturya’da Viyana’nın en meşhur caddesi Graben and Kohlmarkt’dir.
Kartner Strasse, Karl Meydanı (Karl Splatz), Opera Binası ve Aziz Stephan Katedrali’nin
ortak noktası bu caddedir, 24 saat kalabalıktır ve bütün tur operatörleri
turistleri mutlaka buraya getirir. Cadde boyunca yerlerde Avusturya’nın ünlü
sanatçılarının, yazarlarının, kültür adamlarının hayatlarının anlatıldığı usta
eli değmiş ve mermerlere işlenmiş resimlerini, etrafta da anıtlarını
görürsünüz. Hangi görüş iktidarda olursa olsun burası, bu bölge her zaman
bakımlıdır, dikkat çekici haldedir.

Daha yeni bir olayı anlatacağım bu defa da; Almanya’ya son
gittiğimde yani birkaç yıl önce araba kiralamıştık, daha ucuz olsun diye de
Köln yakınlarındaki bir köydeki pansiyonda kalıyorduk. Bir sabah pansiyonun
bahçesinde kahvaltı yaparken insanların köy meydanına doğru akın akın
gittiklerini gördük. Sonra bir bando sesi geldi. Şarkılar söylendi. Kalabalıklar
coşkulu halde iştirak etti etkinliğe. Ben önce köyün kurtuluş günü falan
zannettim. Ne de olsa bölgede çok savaş olmuştur. Önemsemedim. Ancak civar
köylerden de iştirak olup, kalabalık artınca pansiyon sahibimize sordum. Cevabı
çok duygulandırdı beni “Köyümüzün en yaşlı insanının doğum gününü, komşu
köylülerimizle beraber kutluyoruz” demez mi?

 

Tacettin Dergahı Nasıl Kurtuldu?

 

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız 37 yaşında.
İstiklal Marşımızın yazıldığı ve Mehmet Akif Ersoy’un bir müddet ikametine
verildiği Ankara Samanpazarı Hacattepe Ünivesitesi kampüsü içinde yer alan
Tacettin Dergahını nasıl kurtarmak için mücadele ettiğimizi hatırlıyorum da
üzülüyorum. Bu bizim görevimiz miydi? 1977’dan itibaren buraya Akif’in
hatıralarını yansıtmak için bir grup arkadaşımızla giderdik. İlk gördüğümüz şey
Tacettin Dergahının pejmürde hali, çürümüş yapısı, kırık camları, içerde sarhoş
kusmukları, boş şişeler ve burun direklerinizi sızlatan bir kötü koku. Refah
Partili Ankara Büyükşehir ile Altındağ Belediyesi ve Hacettepe Üniversitesiyle
mahkemelik olduk. Davayı kazandık. (Mehmet Cemal Çiftçigüzeli ; Bir Fikir
Emekçisinin 75 Yılı adlı Armağan Kitapta Altındağ Belediye Başkanı M. Ziya
Kahraman o günleri ibretle çok güzel anlatıyor.) Ancak Hacettepe
Üniversitesinin dergâh bitişiğindeki gökdelen mahkeme kararına rağmen yıkılmadı
ve yıktıramadık. Siyasi otorite sahip çıktı. Sadece Tacettin Dergâhı’nın bakımı
yapıldı, onarıldı, restore edildi, şık bir hale getirildi o kadar. Törenler şükürler
olsun artık sürekli burada gerçekleştiriliyor.

Evet sadece bu ama.

 

Akif’in Hatıraları Nereye KADAR?

Mehmet Akif Ersoy’un hatıraları o kadar çok ülke ve kentte
ki bir hayli kabarık. Türkiye, Balkanlar, Viyana, Almanya, Suriye, Lübnan,
Suudi Arabistan ve Mısır’da onlarca anısı var. İstanbul Akif’in en uzun süre
yaşadığı, eğitim gördüğü, hayata atıldığı, evlendiği, görevler üslendiği bir
şehir. Fatih Sarıgüzel’de doğdu, eğitimini bu semtte yaptı. Güreşmek için
Çatalça çayırlara kadar uzandı. Halkalı Baytar Mektebi’nde okudu (Bugün
Sabahattin Zaim Üniversitesi buraya sahip çıkıyor), Şehzadebaşı’nda Hacı
Mustafa’nın Çayhanesi, Divanyolu’nda Setli Kahve denilen Arif’in Kıraathanesi,
Nuruosmaniye’de Kebapçı Kamil’in yeri, konuk olduğu ve ders verdiği Sait Halim
Paşa Yalısı, Recaizade Mahmet Ekrem’in Firuzağa’daki Yalısı, Bosnalı Ali Şevki
Hoca’nın  Fatih’teki evi, İbnülemin
Mahmut Kemal İnal’ın Konağı, Mithat Cemal Kuntay Evi, Şişli Sıhhat Yurdu ve
Beyoğlu Mısır Apartımanı, Başta Bakırköy ve Beylerbeyi’ndeki kiraya oturduğu
evler Akif’in anılarıyla doludur.

Beylerbeyi’nde bir müddet oturduğu, Sabancı Polis Evi’nin
tam karşısındaki 4 katlı evin girişinde bugün bir Osmanlı Prensi oturuyor ve
girişinde İstiklal Marşı Yazarının bir müddet bu evde oturduğu yazıyor. Aynı
Sarıgüzel’deki doğduğu evdeki gibi! Sonra Başyazarı olduğu Cağaloğlu’ndaki
Sebilürreşat Yazıhanesi.

Ankara’da TBMM’nin kurucu milletvekili oldu. Bigalılar “şehirlerini
temsil etsin” diye çok istediler ama olmadı. Parlamentoda Burdur’u temsil etti.
Sebilürreşat’ın yeniden yayınlandığı ve vaazlarıyla Kastamonu Nasrullah Camii
ve Balıkesir Zagnos Paşa Camilerinde halkı istiklal savaşına davet etti.
Konya’da isyanı bastırdı. Edirne’de görev yaptı. Antakya’ya bir davet üzerine
gitti. Antalya, Eskişehir ve Bilecik de gittiği ve bulunduğu illerden.

Kültür Bakanı Agah Oktay Güner bir defasında bana “Kanada’da
yetkililer ata dedelerinin kim olduğuna dair ülkede totem arıyorlar.
Bulduklarını da cazip hale getirip sergiliyorlar” demişti. Oysa bizim sadece
şehirlerimiz değil çoğu mahallemiz bile hala tarihi dokusunu koruyor, maruf
insanlarımıza, örnek memleket severlerimize ev sahipliği yapmıştır. Totem
aramaya gerek yok. Değerlerimizin kıymetini bilememek gibi bir şey esasında
yaptığımız. Bununla da iktifa etsek bile yeridir.

 

Mekânlar İsimlerle Kimlik Bulur

Türkiye’de şu an 440 Mehmet Akif Ersoy adını taşıyan okul ve
Burdur’da bir üniversitemiz var. Hemen hemen çoğu şehrimizde de Akif adını
almış, sokak, cadde, bulvar ve semtler bulunuyor. Ne güzel böyle dıştan
görünümü.

Vakfımız bir defasında Mehmet Akif adındaki okul
öğrencileriyle bir kamuoyu araştırması yaptı. 10 kadar soru sorduk. Suallerden
biri  “Mehmet Akif Ersoy kimdir?”
şeklinde idi. Okul talebelerinin önemli birçoğu “Bizim okulun adıdır!” diye
cevap vermişti. Ne acı bir gerçek su yüzüne çıkıyordu esasında!. Namık Kemal’i
tanımayan nesillerden sonra bu bir yeni aşama!.

İstanbul’daki bazı okullarda Akif’in hatıraları olan yerleri
görüp görmediğini sorduk. Hiçbir görmemişti. Beyoğlu’na gitmiş ama orada Mehmet
Akif Ersoy’un vefat ettiği (1936) bir Mısır Apartmanın farkında bile değil.
Mehmet Akif Okullarının çoğunda ne bir İstiklal Marşı ve ne de Mehmet Akif
Ersoy Köşesi vardı. Bu okullar 2021 İstiklal Marşı Yılı’nda ne yapacaklar
bilmiyorum. Dilerim 2011 Mehmet Akif Ersoy Yılı gibi sönük ve başarısız geçmez.
Bol bol Safahat basıldı, sahaflarda “iki kitap alana bir safahat hediye edilir”
diye reklamları görünce bazılarının sadece kendilerini öne çıkardığını ve
bazılarına ayrılan fondan para kazandırdığını düşünmeden edemedim. Tek kelime
ile 2011 yılında Akif’i ve ne demek istediğini, neler yaptığını anlatamadı
Türkiye.

Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin Mehmet Akif
Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile yıl içinde ortak 100 kadar etkinlik yapacağını
biliyorum. Üstelik bugüne kadar yapılanların dışında bir program. Geçenlerde
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu üyesi Prof. Dr. Ümit Meriç
Hanımefendi arayarak görüşlerimi sordu. Anlattım. Başta Prof. Dr. Ümit Meriç,
çok satan kitapların yazarlarından kıymetli Prof. Dr. İskender Pala, önemli bir
aydın Alev Alatlı, Mehmet Akif dosyası dahil muhteşem bir arşive sahip Murat
Bardakçı, Rasim Özdenören, Mehmet Özçay, Orhan Gencebay ve Hülya Koçyiğit
Soydan, H. Hümeyra Şahin 2021 İstiklal Marşı Yılı için neler yapacaklar, kurul
neler programladı bilmiyorum. Mutlaka önemli etkinlikler düşünüyorlardır. Bir
defasında iftarda karşılaştığım değerli İskender Pala’ya İstiklal Marşımızın ve
Akif’in hayatının 26 dile çevrildiği bir kitabımızı vermiş, ve “Sayın
yazarımızın kaleminden İstiklal Marşı Şairinin hikayesini kaleminden okuruz
inşallah” temennisinde bulunmuştum. Murat Bardakçı’nın arşivinin sergilendiği
etkinliği izleriz. Ve diğer saygın kurul üyeleri mutlaka bir şeyler yapacak,
toplumumuzu sevindirecektir. Belki de “bir müzdarip anıt adamın” resmini artık
böylesi görkemli programlarla tebessümle örtüştürmeye çalışacağız.

 

İstiklal Marşı İslam Coğrafyasının Manifestosudur

Yurtdışında Yunus Emre ve Maarif Vakıfları sanırım
bulundukları ülke dilinde Safahat’ı, düz yazılarını ve Akif’in hayatını tercüme
ettirirler. Dünyadaki Türkoloji bölümlerine katkı verir ve Türkçe kütüphaneler
kurarlar. Özellikle Safahat kitabının bu kütüphanelerde bulunması önemlidir.
Çünkü Akif Türkçeyi yücelten bir şairdir.

Kültür Bakanlığımız özellikle Akif’in dramalarını sahneye
koyar. Bunun en güzel örneğini İstemihan Talay Kültür Bakanı iken (1997-2002)
vermişti. Arşivlerden çıkarılıp yeniden gösterime sokulabilir. Mehmet Akif
Ersoy ile alakalı 13 ülkede sempozyum yaptık. Safahattan bazı şiirleri o
ülkenin diliyle yayınladık. Kazan Devlet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.
Zamaaletdinov Radif Rifkatocih “Akif’i bize tanıtmakta neden bu kadar geç
kaldınız? 2014” demişti. Bosnahersek’te Prof. Dr. Amine Siljak Jesenkoviç
çalıştay yapacağımızı duyunca bize katkı olarak Akif’in Köse İmam’ını
Boşnakçaya tercüme etmişti. Polonya’da ünlü Türkologlardan Prof. Dr. Danuta
Chmıelowska ile Prizren’deki bir sempozyumda sormuştum “Ülkenizdeki Türkoloji
bölümü mezunları Türkçeyi gerektiği gibi öğrenebiliyor ve Polonya’da iş
bulabiliyorlar mı?” diye. “Elbette, hemen işe girebiliyorlar. Mehmet Akif
Ersoy’un Safahat’taki Türkçesi bu dile intibakı kolaylaştırıyor” diye cevap
vermiş, Varşova ve Poznan’daki Türk işadamlarının müesseselerinde öğrencilerin
işe başladıklarını anlatmıştı. Ayn Şems Üniversitesi’nden katılımcımız Prof.
Dr. Hazem Sait Muhammet Montazir “İstiklal Marşı sadece Türkiye’nin değil,
bizim de, mağdur ve mazlum bütün milletlerin de istiklal marşıdır. Bugün
sizlerin unuttuğu bizim hala kullandığımız İstiklal Marşı’nda hürriyet, şafak,
sabah, vatan, garp, alem, makber gibi 60 kadar kelimeyi kullanıyoruz.” diye bir
tebliğ sunmuştu.

 

İstanbul’da Akif’in Anıt Mezarı da Yok Müzesi de

Mehmet Akif Ersoy’un hatıralarının en yoğun olduğu şehir
İstanbul’dur. Adının verildiği 30 kadar okul vardır. Onlarca da sokak, cadde,
semt. Ama ne yazık ki hala İstanbul’da Akif’in ne bir anıt mezarı, ne bir müze
evi ve ne de hatıralarının olduğu bir mekân koruma altındadır. Dilerim 2021
İstiklal Marşı Yılı’nda telafi edilir. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanında vefat
ettiği dairenin müze olması hususunda vakfımızdan bilgi ve belge istediler.
Dilerim açılışını hep birlikte kutlayabiliriz. İki ayrı yüzyılı hem 19. ve hem
de 20. Asrı yaşayan bu muzdarip anıt adam Mehmet Akif Ersoy’un 21. Yüzyıla
belleteceği ve hatırlatacağı çok şey var.

21 Mart Nevruz-Ergenekon Bayramımız Kutlu Olsun

0

Niyet Ettim Allah Rızası İçin (!) Hukuksuzluk Yapmaya

Ak
Parti’nin ülkeyi yönetemediğini, ülkenin sorunlarına çözüm üretme birikim ve
kabiliyetine sahip olmak bir yana böyle bir derdinin bile olmadığını
düşünenlerdenim. Ancak belki şaşıracaksınız ama bir hukukçu olarak Ak Parti’ye
kendimi borçlu hissettiğim hususlar da yok değil ve bunu ifade etmek de
hakkaniyet gereği benim boynumun borcudur. Sonuçta ne demişler? “Reddite
ergo quæ Cæsaris sunt Cæsari et quæ Dei sunt Deo”
yani Sezar’ın hakkı Sezar’a Tanrı’nın hakkı
Tanrı’ya.

 

            Ak
Parti’ye kendimi borçlu hissettiğim konu şu; hukuk alanında lisans eğitimi
aldım, yüksek lisans yaptım, akademik makaleler ile bir de kitap yazdım ve hali
hazırda doktora eğitimim devam ediyor. Ancak bu kadar okulun ve eğitimin bana
veremediğini Ak Parti iktidarının verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ak Parti
iktidarının icraatları sayesinde hukukun ne kadar kıymetli olduğunu, hukukun
hayatın her alanı için ne kadar gerekli ve vazgeçilmez olduğunu ve daha
önemlisi bir ülkede hukuk adına neler yapılmaması gerektiğini tecrübe ederek
öğrendim. Bu tecrübe gerçekten çok kıymetli ve bu tecrübenin bir hukukçuya
kazandırdıklarını dünyanın bütün hukuk fakülteleri bir araya gelseler
kazandıramazlar!

 

            Ak
Parti iktidarı zengin bir hukuk laboratuarı olmakla birlikte, söz konusu hak
ihlallerinin insanların hayatlarına mal olduğu, geleceklerini kararttığı,
işinden ekmeğinden ettiği, siyaseten kendilerini dışlanmış hissettiği ve canı
kadar sevdiği ülkesine aidiyet duygusunu kaybettirdiği acı gerçeğini de vurgulamak
lazım.

           

            Ak
Parti’nin iktidara geldiği günden bu yana adındaki “Adalet” kavramına muhalif
işler yapması hem bir paradoks hem de bir trajedi. Konu sadece Ak Parti’nin
kendi deklare ettiği ilkelere uyup uymaması olsa üzerinde düşünmeye bile
değmez. Ancak Ak Parti eliyle gerçekleşen hukuk katliamları ülkenin demokrasisini,
adalet duygusunu, sosyal dokusunu, siyasi dengelerini ve ekonomisini mahvetti,
mahvetmeye devam ediyor.

 

            Cumhuriyet tarihinin en büyük
hukuksuzluklarının, hak ihlallerinin dindar (!) bir gelenekten gelen Ak Parti
eliyle gerçekleşmiş olması ise konuyu aynı zamanda şaşırtıcı hale getiriyor.

 

            Ak Parti, devleti yönetiyor olmanın
canının istediği her türlü çılgınlığı yapabilme yetkisi verdiğini zannediyor.
Kendisinin hiçbir hukuk kuralıyla sınırlandırılamayacağına inanıyor. Bu
konudaki felsefesi belli; “Only God can
judge me!
” O nedenle kamunun bütün nimet ve imkânlarını kendi menfaati için
kullanmakta beis görmüyor. Hatta devletin an itibariyle bütün icraatlarının tek
gayesinin millete hizmet değil Ak Parti’nin devamını sağlamak olduğunu
rahatlıkla söyleyebiliriz. Ak Parti iktidarında kanunsuzluk kanun, hukuksuzluk
hukuk haline geldi.

 

            Ancak, Ak Parti’nin farkında
olmadığı bir şey var. Hukuksuzluk bumerang gibidir ve eninde sonunda geri dönüp
hukuksuzluk yapana zarar verir.

 

 

            Ak Parti’nin asıl farkında olmadığı
husus ise, bugün ortaklık yaptığı parti ve ekiplerin Ak Parti eliyle
gerçekleştirdikleri her bir hukuksuzlukta aslında yarın Ak Parti’ye karşı gerçekleştirecekleri
hukuksuzlukların alt yapısını hazırlıyor oldukları gerçeğidir. Etrafı Gladyo
artıklarıyla çepe çevre sarılmış olan Ak Parti’nin eninde sonunda bu güruhun
saldırısına uğraması sürpriz olmaz.

 

            Ak Parti’nin hukuksuzluğa uğraması
beni mutlu etmez. Ben bir hukukçuyum ve dün 367 saçmalığında Ak Parti’ye
yapılan hukuksuzluğa nasıl itiraz emişsem yarın da yine aynı şekilde
hukuksuzluğun kime karşı gerçekleştirildiğine bakmadan itiraz ederim.
Nihayetinde böyle devasa bir hukuksuzluğun altında sadece Ak Parti değil bütün
Türkiye kalır. Ak Parti bu ülke için gerçekten bir şey yapmak istiyorsa, hadi
ülkeyi geçtim kendisi için gerçekten bir şey yapmak istiyorsa kendisini hukukla
sınırlandırmalı ve ülkede gerçek anlamda hukuk ve adaleti tesis etmelidir. Ama
Ak Parti’nin bu konuda ümit vaat etmediği de ortada.

 

            Yazımı Metallica’nın “And Justice
for All” (Herkes İçin Adalet) şarkısıyla sona erdiriyor ve bu sözleri kafanızın
içinde Metallica’nın solisti James Hetfield abimizin sesiyle seslendirmenizi
tavsiye ediyorum.

 

The
Ultimate in Vanity                               (Kibir
içindeki bu güç)
Exploiting Their Supremacy                     (Hakimiyetini
kullanıyor)
I Can’t Believe the Things You Say        (İnanamıyorum
söylediğin şeylere)
I Can’t Believe                                             (İnanamıyorum)
I Can’t Believe the Price You Pay           (İnanamıyorum
ödediğin bedele)
Nothing Can Save You                             (Hiçbir
şey kurtaramaz seni)

Justice Is Lost                                             (Adalet
kayıp)
Justice Is Raped                                         (Adaletin
ırzına geçilmiş)
Justice Is Gone                                           (Adalet
yok oldu)
Pulling Your Strings                                  (Çektiklerinde
ipini)
Justice Is Done                                           (Adalet
yerini buluyor)
Seeking No Truth                                       (Gerçek
aranmıyor)
Winning Is All                                             (Önemli
olan kazanmak)
Find it So Grim                                            (Bunu
acımasızca bulsan da)
So True                                                        (Çok
doğru)
So Real                                                        (Çok
gerçek)

 

Andımızın Okunmasını Kimler İstemez?

Çözüm Süreci’nin başlaması ve
bebek katilinin dayatmalarıyla İlköğretim okullarımızda her sabah okutulan
Andımız yasaklandı. Türk Eğitim Sen’in bu yasaklanan kararın iptali konusunda
2013 yılında Danıştay’a açtığı dava 18 Nisan 2018 yılında Andımızın
ilkokullarda tekrar okutulması Danıştay 8. Dairesi tarafından karara bağlandı.

Ancak Danıştay kararına rağmen
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk And’ımızı okutmadı, Danıştay kararına itiraz
etti, itiraz gerekçesi ise: “Andımız
gibi uygulamalar, 1900’lü yılların ilk yarısında yaygın olarak kullanılan
uygulamalardır. Gerek faşizm gerekse komünizm bu ve benzeri uygulamaları sıkça
kullanmıştır. Askeri ağırlıklı rejimler bu tür uygulamaları temel almıştır. Bunun
bir yansıması olarak da okullarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu aynı zamanda
okulların ideolojikleşmesi ve askerileşmesi anlamına gelmektedir. Oysa
günümüzde bu yaklaşım terk edilmiştir. Okullarımızda aleni hiçbir ideoloji
savunulmamaktadır, askeri bir disiplin uygulaması da bulunmamaktadır
” denildi
ve sonunda itiraz kabul edildi. 1933 Yılından itibaren her sabah İlköğretim
öğrencileri tarafından okunan Öğrenci Andı’na tekrar yasak konulmuş oldu.

Daha önceleri başbakanken: “Eşim Arap, Ben Gürcü’yüm” diyen
Cumhurbaşkanı: “Ben Türküm ama Türkçü
değilim. O başka bir şey, ırkçılık bizim dinimizde yasaklanmıştır. Her etnik
unsur kendi etnik unsuruyla iftihar edebilir. Sizin Türkçülük yapma hakkınız
var ama o zaman benim Kürt vatandaşımın da Kürtçülük yapma hakkı doğar. Asla
bunu ırkçılık yapma boyutuna taşımayalım. Bunu yaptığımız anda ayrımcılık
yapmış oluruz. Ak Parti olarak biz bu yanlışa Düşmedik.”

Cumhurbaşkanlığı makamına kadar
yükselmiş birinin “Üst kimlik” olarak kabul edilen Türkçülüğün ırkçılık olmadığını
bilemeyecek olması düşünülemez ancak, Türkçülüğün neden reddedildiğine de bir
mana veremiyorum çünkü: Her defasında “Yerli ve Milli”likten bahseden
Cumhurbaşkanımız bu milletin adını telaffuz etmekten kaçınıyor, Millet ama…hangi
Millet?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına
Türk Milleti denir
” Veciz sözü ırkçılık yapılmadığının açık delili değil
midir?

İmparatorluk bakiyesi olan bu
topraklar için can vermiş şehitlerimizin bu gibi uygulamalardan kemiklerinin
sızlayacağı hiç düşünülemez mi? Yıllarca o cepheden bu cepheye koşmuş
gazilerimiz bu gün yaşananları görselerdi ne söylerlerdi hiç mi düşünmezsiniz?

Merhum Tarık Buğra’nın Milli
Mücadeleyi anlatan muhteşem eseri “Küçük
Ağa
” romanının bir bölümünde: Küçük Ağa ve Çolak Salih bir Cumhuriyet
bayramı gönü Ankara da yürürlerken duyduğu marş sesine dikkat çeken Çolak Salih
Arkadaşına: “Bu marşlar bizim
zamanımızdakilere benzemiyor.
” Der. Ya bu gün yaşasaydı Çolak Salih,
kahrolmaz mıydı?

Beyler…Siz bu milletin tarihini,
kahramanlarını, andını, destan ve hikâyelerini reddederseniz Türk çocuğu manevi
gıdasını nasıl temin edecek, nasıl motife olup nereden feyz alacak? ABD ve
Avrupa devletlerinin Türkiye’deki misyoner faaliyetleri malûmken, bunlara hangi
silahlarınızla karşı koyacaksınız?

Bakın elin oğlu ne diyor? Tarihçi
İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’da Milletler ve Demokrasi” kitabından bir bölümü
birlikte okuyalım: “ABD’nin Türkiye
hakkında iyi hisler beslemediği, misyonerlerinin faaliyetlerinin daima bu yönde
desteklendiği açıktır. Daha 1896’da Everet P. Wheeler: “Biz Türkiye’de Hıristiyanlar
ve Hıristiyanlık için okul ve hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı
ve eğitimi kuruyoruz. Türk bizi istemeyebilir ama oranın sahibi Türkler değil
ki…? Diyordu. Esasen Amerikan diplomatları hiçbir zaman misyonerlerinin bu gibi
alışkanlıklarını frenlemek için ciddi bir girişimde bulunmamışlar, Babıali’yi
suçlu göstermeyi adet edinmişlerdi
.”(Alıntı: Türküm Özür Dilerim-İskender
Öksüz)

O halde Andımızı kimler istemez?

Andımızı istemeyenlerin başında
Bebek katili Abdullah Öcalan gelir, mesela çözüm süreci mucidi Soros vakfının
Türkiye’deki uzantısı TESEV üyeleri ve Can Paker, 2. Cumhuriyetçiler, masonlar
gelir mesela. İçimize sızmış Türk ve Türkiye düşmanları andımızın okunmasını istemez,
AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk diyen zihniyet, Türk diye bir milletin olmadığını
söyleyen Yasin Aktay gibiler istemez mesela.

Sağlıklı kalın.

Orman ve Sağlık

İdrak Etmekte Olduğumuz Ormancılık
Haftası Vesilesiyle Prof. Dr. SEFA Saygılı ile Orman ve İnsan Sağlığı Hakkında
Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ruh sağlığı ve orman arasında nasıl bir ilişki var?

Prof. Dr. Sefa
Saygılı:
Ağaca bakmak rahatlatır. 3-5 dakika bile ağacı seyretmek, insana
sâkinleştirici ilaç almışçasına sâkinlik vermektedir. Ağaçlık yollardan geçerek
işlerine giden kişiler, daha sâkin ve rahat olarak işlerine başlamaktadır.

Çetinoğlu: Ağaç cinsi itibariyle farklılıklar söz konusu mu?

Prof. Saygılı:
Özellikle çam ağacının sinirleri gevşetici etkisi diğerlerine nazaran
fazlacadır. Üzerinde durulan bir diğer ağaç da çınardır. Bol yapraklı çınar
ağacını beş dakika seyretmek kişiyi rahatlatmakta, stresini gidermekte, yüksek
tansiyonu varsa düşürmekte, kasları gevşetmektedir.

Çetinoğlu: Ülkemizde ormanların tedavi merkezi olduğu fazlaca
bilinen bir konu değildir. Çok teşekkür ederim. Yeşil anlarla hakkında neler
söylemek istersiniz?

Prof. Saygılı: Yine
orman ve diğer yeşil alanlar stresi azaltmasının yanı sıra, morali düzeltmekte,
saldırganlığı ve kızgınlığı azaltmakta, mutluluğu arttırmaktadır. Ormanlık
alanlara gitmek ayrıca kanser hücrelerini yok eden immun hücrelerin sayısını ve
etkinliğini arttırarak bağışıklık sistemimizi güçlendirmektedir.

Yeşil ortamlar depresyona, çocuklarda dikkat eksikliği ve
hiperaktiviteye de iyi gelmektedir.

Ormanlar içinde bulundurdukları ağaçlar, diğer bitkiler,
böcekler, mikroorganizmalarla ekosistemin vazgeçilmezlerindendir.

Hayat için elzem olan oksijen üreten fabrikalardır.

Çetinoğlu: Sağlığımıza iyi gelen ormanlar, sağlıklı insanların da
hizmetinde. Hayatımızın her safhasında orman ürünleri var…

Prof. Saygılı:
Isınmak için yakacak kaynağıdır.

İnşaat sektörünün ve sanayinin ihtiyacı olan kerestenin
hammaddesidir.

Bitkiler ve hayvanlar için doğal su kaynağıdır.

Yeraltı sularının oluşmasında büyük etkendir.

Heyelan ve seylâpların oluşunu önler.

Erozyona mani olur.

Yaban hayatının barınak yeridir, milyonlarca canlıya yaşama
alanıdır.

Ağaçlar ve bitki örtüleri yolu ile toprak içerisinde büyük
miktarda karbon depoladıklarından iklim ve çevre kirliliği üzerinde olumlu
etkiler yapar.

Soğuk ve sıcağı dengeler, radyasyonu önler.

İnsanlara mesire ve dinlenme yerleri sağlar.

Yine orman havası insanların sağlıklı kalmasına ve
hastalıkların iyileşmesine katkı sağlar. Ayrıca çalışma kapasitesini arttırır
ve sağlık masraflarını azaltır.

Çetinoğlu: Orman alanlarında piknik yapanlar, alkol tüketimini
artırıyorlar.

Prof. Saygılı: Bilmiyorlar.
Bilseler ormanlık alanları tedâvileri için değerlendirirler. Alkol
alışkanlığından ormanın ortamı ile şifa bulduğunu söyleyen bir hastam; ‘Benim ihtiyacım olan her şey var ormanda
diyor ve ekliyordu:  ‘Ormandaki bitkiler, fizikî bütünlüğümü,
farkındalığımı ve yeryüzü ile mânevî bağlantımı geri kazanmama yardımcı oldu.
Beni Rabbi’me yaklaştırdı ve kendimi iyileştirme yeteneğini harekete geçirdi
.’

Çetinoğlu: Ormanlar için ‘tabiatın akciğerleri’ deniliyor…

Prof. Saygılı: Evet
ormanlar barındırdığı binlerce bitki türü ile gezegenimiz için gerekli olan
oksijenin çok önemli bir bölümünü üreterek ‘dünyanın
akciğerleri
’ ünvanını almıştır. Zâten akciğerlerimizin, alveolleri (solunum
ağacının oksijen- karbondioksit değişiminin gerçekleştiği en son dalları) ile
birlikte aynı bir ağaca benzemesi de ilgi çekicidir. Üstelik bu türleri içinde
besleyici öğeler ve antioksidanlar açısından zengin, yaşam enerjisi kaynağı
olan şifâlı bitkiler de çoktur. Minaraller açısından çok zengin topluluklarda
yetişen bu bitkiler tabiatın binlerce yıllık ekolojik dengesi ve uyumu hakkında
bize çok canlı bilgiler de verirler. Böylelikle bizlere enerji ve dinçlik
kazandırarak dengeli ve huzurlu olmamızı sağlarlar.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir
mesajınız varsa lütfeder misiniz?

Prof. Saygılı:
Ülkemizin 780.000 km2 olan yüzölçümünün sâdece %27’lik kısmını
ormanlar kaplamaktadır. Ormanlık alanlar ülkemizde her yıl çarpık yapılaşma,
tarım alanı oluşturma, yakacak elde etme, yangın ve benzeri sebeplerle giderek
azalmaktadır.

Bu yüzden ülkemizin ağaçlandırılmasına katkıda bulunmalıyız.
Çünkü orman sağlımızın tabiî ve ücretsiz, zahmetsiz koruyucusudur.
Ormanlarımızın yok olmasıyla karşılaşacağımız felâketler çok büyüktür.

 

Prof.
Dr. SEFA SAYGILI:

     1956 yılında İskenderun’da doğdu. İlk, orta
ve lise tahsilini bu şehirde yaptıktan sonra girdiği İstanbul Tıp
Fakültesi’nden 1980’de mezun olarak doktor oldu. Ardından aynı fakültenin
psikiyatri kliniğinde uzmanlık eğitimine başladı ve 1984 yılında psikiyatri
uzmanı unvanını aldı. KKTC Girne’deki yedek subaylık görevinden sonra 1985’te
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışmaya başladı. 1990’da
psikiyatri şef muavini, 1991’de İstanbul Tıp Fakültesinde girdiği sınavla
psikiyatri doçenti oldu. 1992’de psikiyatri klinik şefi olarak Vakıf Gureba
Hastanesinde göreve başladı.

2009 yılında Profesörlüğe yükseldi.

     *Doktorunuz Diyor ki, *Dengeli Beslenme
Sağlıklı Zayıflama, *Annemi İstiyorum, *Babacığım Neredesin?, *Sağlık
Bilinci, *Dünyayı Aldatanlar, *Ayhan Songar, *Mazhar Osman, *Evlilikte
Mutluluk Sanatı, *Gerçeği Arayanlar, *Strese Son, *Beyin ve Ruh, *Mutluluk
Elimizde, *Hakikati Arayanlar, *Gıda Rehberi 
adlı kitapları
yayınlanmıştır.

      Prof. Dr.
Sefa Saygılı aynı zamanda Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan’la birlikte ayda bir
yayınlanan popüler ‘Sağlığınız’ adlı
sağlık dergisini 2 yıl çıkarmıştır. Elliden fazla ilmî makalesi olan Saygılı,
ayrıca aylık ‘Eğitim ve Bilim’ dergisinin
yayın danışmanıdır. Evli, 2 çocuk babasıdır.

Andımız ve Emperyalist Kozmopolitlik

Ey İman Edenler! İman Ediniz (2)

     “Ya eyyühellezîne
âmenû! Âminû!” / “Ey iman edenler! İman ediniz!” (Nisa: 136) Hitap ve sesleniş
müslümanlara. İman etmiş, inanmış olanlara. Evet, iman ettiniz. Müslümansınız.
Ama iman etmekle, inanmakla kalmamalı bu inanç. Çünkü iman; amel etmeyi,
inandığı gibi olmayı, inandığı gibi yaşamayı, söz verdiği gibi olmayı da
gerektiriyor.

     İlim ve amel;
Ayın, Lam, Mim harflerinden meydana gelen Arapça iki kelime. İlim; Ayın, Lam,
Mim’den. Amel ise, Ayın, Mim, Lam’dan oluşuyor. Çünkü Arapçada kelimenin kökü
üç harften meydana gelir. Fakat bu üç harfin yerleri değişerek farklı manalar
meydana gelse de, kelimelerin ruh mânaları / öz anlamları aynı kalır. Bu
durumda “ilim” ve “amel” kelimelerinin kök anlamları birdir: “Bilmek.”

     İlim / nazarî
olarak bilmek, amel / fiilen bilmektir. Bir bakıma biri manevî, diğeri maddî
biliştir. Biri soyut, öteki somut biliş. Biri manevî, diğeri maddî. Biri mânen
biliş, diğeri madden, fiilen / yaparak biliş. “İman” bir bilişse, “amel” onun
uygulanışı. Yani yaparak biliş. Bilinen, inanılan şeyin gereği yapılmıyor,
gereği yerine getirilmiyorsa; o biliş, sözde kalmaya, zamanla unutulmaya
mahkûmdur.

     İslâm; ilim, biliş ve inanış. Amel ise
fiildir. Bilinen ve inanılanı hayata geçirmektir. Biri potansiyel, diğeri onun
kinetiğe dönüştürülmesidir.

     İnanç / iman
“kuvve” ise “amel” fiil, hareket ve oluştur. Klâsik ifade ile “Kuvveden fiile”
geçiştir. Mânanın somutlaşması, maddeleşmesi, görünür hâl almasıdır.

     Zaten medeniyet
de, her alandaki bilginin, yani “kuvve”nin “fiil”e geçirilmesi; somut ve madde
olarak görünen, dokunulan bir hâl alması değil midir?

     Evet ilim, fikir,
biliş, bilme, düşünce, tasavvur ve hayâl “kuvve”dir. Bunların hayata
geçirilmesi, gerçekleştirilmesi görünür, dokunulur bir hâl alması ise
“fiil”dir.

     İşte buna
“Kuvveden fiile geçme.” diyoruz.

     İşte ilim ve
biliş: Ancak mânadan maddeye geçildiği; işlenmiş, yapılmış, olarak karşımıza
konulduğu; bunların beş duyuya; yani görme, işitme, koklama, dokunma ve hatta
tatma uzuv ve organların; algılama yetenek ve duyumlarına hitap ettiği zaman;
bir fetih bir kazanımdır. Aksi takdirde zamanla unutulmaya mahkûm olur.

     Nitekim görünüşte
müslüman ile hristiyan aynıdır. Ne zaman ki, biri namaza kalkar; onun müslüman
olduğunu anlarız. Bu yüzden Namaz için, “Müslümanın alâmet-i fârikası / ayırıcı
özelliği.” denilmiştir. Çünkü, onu müslüman olmayandan ayıran; farklı oluşunun
somut bir göstergesidir.

     Meselâ: Öğrenciyi
okula kaydetmekle iş bitmiş olur mu? Ayrıca okula devamı, dersine çalışması,
vazife ve ödevini yapması gerekir. Yoksa kaydı olup da, gerekenleri yapmayan
talebenin eline, belli bir süre sonra, diploma yerine tasdikname verilir.

     İşte âyet; iman
etmekle, inanmakla İslâma kaydını yaptıran bir müslüman; İslâmın kendisinden
istediklerini yerine getirmezse; bu inanç, bu kabul, bu mensubiyet ve
aidiyetin; kula hiçbir kazanım sağlamayacağını ifade ediyor.

     Âyet; iman
edenlere, müminlere / inananlara “Âminû!” tekrar ve yeniden “İman ediniz!”
diyorsa, durup, iyice bir düşünmek gerek.

     Sadece
“İnanıyorum.” demek; talebenin okula kaydolması gibidir. Talebe okula devam
etmez, çalışmaz, ödevlerini yapmazsa; bu öğrenci gerçekten öğrenci sayılmaz.
Sonu hüsran ve acıyla biter.

     İşte bir kimse
müslüman olduğunu bilir de, gereğini yerine getirmez, dinin icaplarını
yapmaz,  yani “amel” etmezse, onun imanı
taklîdî bir imandır. “Öz”de değil “söz”de bir inanıştır. Bu iman; inanç ve
“kuvve”sini, amele / “fiil”e geçirmiyorsa; imanı var gibi sanılan, bir
aldanıştan ibarettir.

     “Böyle gecenin
hayır umulur mu seherinden?”                                                                                                      

     Böyle bir inanç: Kulu, yarın Allah huzurunda
temize çıkarır mı? Oysa:

     “Âyinesi iştir
kişinin lâfa bakılmaz.

     Görünür kişinin
rütbe-i aklı eserinde.”

     İşte âyet; kulu
ilmiyle âmil olmaya / amel etmeye davet ediyor, çağırıyor.

Örümcek Ağını delenler, Ağa takılanlar

Yazıya başlamadan
evvel merhum Cemil Meriç’e kulak verelim:

Kanun, eski
Yunan’dan beri “Büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçük sineklerin takılıp
kaldığı bir örümcek ağı” Avrupalı için. Machiavelli, insanlığı ikiye ayırır:
Tarih yapanlar, Tarihin malzemesi olanlar. Çobanla sürü. Katili göklere
çıkarır, sade ayak takımının peşin hükümlerinden sıyrılmış, bir gerçekçi olarak
alkışlar. Devlet, gözünü kırpmadan cana kıyanları korumalıdır
.”*

Demek oluyor ki,
Machiavelli’den buyana (1469) düşüncelerde değişen bir şey olmamış, aksine bu
düşünce tarzı sadece Avrupa’da kalmayıp, zamanla bütün dünyayı sarmış. Yapayzekâlı
ölüm kusan silahlarıyla!

 

Jan Jack Rousso,
çağdaşlarına küfür eder gibi soruyor: “İçinizde Manderen’i öldürmeyecek kaç
kişi var
?” Peki, ama kimdi bu Manderen? Çin, Maçin’de yaşayan bir meçhul
insan. Tanımadığımız, tanıyamadığımız bir adam. Bulunduğumuz yerden bir düğmeye
bastık mı gebermeliydi herif. Hazinelerine el koyulmalıydı haklı!!! olarak,
kimsenin ruhu duymamalıydı, şanla şerefle yaşayıp gitmeliydik gene de.

Örümcek ağını delip
geçen büyük sineklere dünyanın her yerinde, her saat rastlıyoruz hatta yakın
çevremizde bile.

 

Kuzu ile kurdun
hikâyesini bilirsiniz. Kuzu derenin alt tarafından su içer, kurt ise üstten.
Kurt kuzuya: “Ben seni yiyeceğim” der. Kuzu saf saf: “neden” diye sorar. Kurt:
“Çünkü sen benim suyumu bulandırdın” kuzu: “insaf…sen derenin üst tarafındasın ben
altta nasıl bulanır su?” Bir kere gözüne kestirmeyi görsün kurt yiyecektir kuzuyu.

 

Yaşadığımız çağın
zavallı Mandrenleri…Saddam ve Kaddafi…katil, binlerce kilometre uzaktan gelip,
ders vermeliydi dünyanın gözünün içine baka baka, yaşa varol nidaları göklerde
yankılanmalıydı. Sanki yıllarca ölüm kusan yapayzekâ makinalarını beklemişti
işbirlikçi postal yalayıcılar, conilerin ayaklarına kapanmalarından belliydi.
Ve halledildi iki bedbaht adam hem de katil haklı, mazlum suçlu sayıldı.

***

Türkiye
gerçeklerine dönecek olursak, yukarıda zikredilen “Örümcek Ağı” misalinin
örneğini ne yazık ki burada kendi ülkemiz de de görüyoruz.

Olanca hıncıyla
parmak sallıyordu muktedir muhatabına: “Hanımefendinin kaçacak deliği
yok. Çünkü o milletvekili de değil. İftiraları nedeniyle onunla hesaplaşacağız,
hesabı ağır olacak onun!

 

Demek, örümcek
ağını delip geçmek için ülkede uygulanan geçerli hukuk yeterli gelmiyor, illaki
milletvekili olmak gerekecek.

 

Şehit cenazelerinde
dahi kudretini hissettirmeliydi muktedir, bir inek “hırsızına evi yakın, ateşe
verin” şehvet dolu bağrışmaların arasında koskoca ülkenin muhalif liderini dövdürmeliydi
ki, ününe ün katsın suçlu masum, saldırının mağduru mahkûm olarak tarihteki
yerini alsın.

 

Bir yılı aşkın süredir
Pandemi nedeniyle eve kapanan Türkiye de, birçok işyeri, eğlence mekânları,
kahvehane ve dükkânlar kapalıyken, her ne hikmetse Kartalkaya ve Uludağ Kayak
Merkezlerinde ki eğlence alanları sabahlara kadar tıklım tıklım doldu taştı, küçük
esnafın onca çaresizliği görüldüğü halde.

 

İhtişam ve
sefaletin yan yana yaşandığı bu ülkede, Pandemi mazeretiyle maden işçilerinin yürümesine
izin verilmedi. Türkiye Barolar Birliği de duçar oldu maden işçilerinin
kaderine, onlar da delemedi örümcek ağını. Kongre yapmalarına izin vermedi muktedirler.
Ama iktidar partisi kongre salonlarını labeleb doldurarak örümcek ağını
delmenin bütün ihtişamıyla keyfini yaşıyordu dombıra müziği eşliğinde. Kanun
uygulayıcılar üç maymunu oynuyor, vicdanlar firar ediyordu.

 

Anlayacağınız
yaklaşık altıyüz senedir Machiavelli’nin kuralı hiç şaşmadan devam edip gidiyordu.
Cinayetten mahpus damına düşen kravatlı katiller, iyi hal yasasından yararlanıp
affedilirken, sade ayak takımı!!! Mağdurlar, çaresiz gözyaşlarını içlerine
akıtıyorlardı.

 

 

*Bu Ülke/Sayfa:
203*-Cemil Meriç