19.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 418

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (1)

     Haberlerde görüp
işittiğimiz gibi, hiç bu kadar, insanın insana yaptıklarında ileri gittiklerine
şahit  olmamıştık.

     İnsanlar barut
fıçısına dönmüş. En ufak lâfzî / sözel dokunuşlar, onların bam teline
basmışçasına öfkelenmelerine, gazaba gelmelerine sebep oluyor.

     İnsanlar bir söz,
bir fevrî hareket karşısında, hemen arslanlar gibi kükrüyorlar!

     En ufak söz ve hareket
karşısında; varsa silâhına sarılıyor veya bıçağına el atıyor; yoksa bunlar,
yumruklarını sıkıp, hamle üstüne hamle yapmaya kalkıyor!

     Vuruyor vuruluyor,
döğüyor döğülüyor, açmaya ağzını bir kez, kapatana aşk olsun.

     Sonuç ya hastane,
ya hapisane, ya da kara toprağa düşmek oluyor.

     Eğer bu kaostan
sağ çıkarsa; bin pişman oluyor ama, son pişmanlık fayda vermiyor.

     Mevlânâ’nın dediği
gibi:

 

     “İnsan, pişman
olduğuna da pişman olacak.”

     Ne çare ki ister
istemez mezara konacak.

 

     Bu durumlara düşen insanımızın hepsi
müslüman;

     Müslüman olup
olmadıklarını bir bir sorsan.

 

     Hemen herkes:
“Elhamdülillah müslümanız müslüman.”

     Yemin billah
ederek diyecekler: “El aman el aman.”

 

     İnsan bulamaz
kendine, kendi gibi bir düşman!

     Eden de bulan da,
bu duruma düşen de insan!

 

     Her şeye rağmen
ibret oluyor elimizde kalan.

     Bunları yapan da,
bunlara uğrayan da müslüman!

 

     Elbette biliyor ve
inanıyoruz ki bu insanlar;

     İslâm olduklarını
kesin şekilde inananlar.

 

     İnsanımız
müslüman, yok bunda şüphe.

     Pişman olup
ettikleri de halis tövbe.

 

     Demek ki onlar
kendilerini bilseler de böyle;

     Yüce İslâm Dîni,
bildikleri gibi değil öyle.

 

     Evet adımız İslâm,
lâfımız İslâm sözümüz İslâm;

     İslâmı bilmiş
bilmemiş, anlamış anlamamışız ne gam!

 

     Özden uzak, lâfta
İslâmız demekle en büyük zararımız;

     Kendimizden ziyade
Yüce İslâm Dînini üzmüş olacağız!

 

     Gelelim sadede:

     Bu acı tablonun
sebep ve izalesini; sunacağımız âyette açıkça bulacak. Acı acı düşünecek.
Âyetin geçmişe, hâle ve geleceğe nasıl ayna olduğunu hayretle görecek. İbretle
izler. Şuurla akleder. Tefekkürle idrâk eder. Okudukça âyeti, karşısında
saygıyla eğilir olacak. Velhasıl, Kur’an’da kendimizi görüp, bulup ve anlar. Geleceğe,
emniyet ve güven içinde kanat açabileceğimizi sevinçle kutlar. Zamanda
çıkacağımız yolculuğa, ebed istasyonunda inmek üzere başlamış olacağız.

Suskunluk Sarmalı ve Türk Halkının Korku Damarı

                Alman akademisyen Neuman’ın
70’lerde ortaya attığı Suskunluk (Sessizlik) Sarmalı teorisine göre kitleyi oluşturan kişiler kendi kişisel
düşüncelerini başkalarının ne düşündüğüne bağlayarak statüko oluşturuyorlar. Sürekli hareket halinde olan Çoğunluğun Görüşü medyanın da desteğiyle dominant
(baskın) hale getirilir ve
farklı/aykırı görüşlerin sesi kısılır.

            Egemen düşünce
ya da hâkim kanaat bitcoinin veya
borsa hisse senetlerinin yükselip alçalması gibi özenle takip edilir. İnsanlar,
toplumda yalnız kalmamak için çevrelerinde hangi düşüncenin güçlenip hangi
düşüncenin düşüşe geçtiğiyle ilgili ipuçları ararlar. Bu da popüler saygınlık üzerinden konformizmi tetikler; yani
hayatı huzur içinde yaşamak için etliye sütlüye
bulaşmamak ve kitlenin genel eğilimlerine uyum göstermeye çabalamak.

            “Kimse inanmaz
ancak herkes, herkesin inandığını düşünür.
” Bunu ‘çoğulcu cehalet’ olarak tanımlıyor ABD’li sosyolog Kresch.
Neuman ise hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerde bunu onların koro halinde ulumalarına benzetir ve şempanzelerin
kurtlarla birlikte ulumasını güçlünün, genel-geçerin yanında olma içgüdüsüyle

açıklar. Zaten kendisi de hem Nazicilik
hem de anti-Nazicilik ulumalarına
katılmıştır.

            Biz Türkler
için sürüden ayrılmak canavar tarafından kapılmakla eşdeğerdir. Asya’dan Anadolu’ya korkuyla hükmedenleri, astığı astık – kestiği kestik
adamları (Cengiz, Timur, Yavuz, Kanunî) pek severiz. Gücü görmek ve göstermek
isteriz
. Âsiliğimiz, deli
cesaretimiz vardı; kendi kurduğumuz devletlerce budandı. Son 2 asrın ezikliğini bir türlü atamadık
üzerimizden. İstiklâl Marşımızın ilk
sözcüğüne yansıyan Korkumuz 100 yıldır
tazeliğini korumakta.

            Amerika’dan
menfaatlenmek için egemenliğimizin bile ırzına geçilişine nasıl göz yumduysak
gayri yeni menfaat merkezimiz Çin
için de ne tavizler vereceğiz kimbilir. FETÖ’ye lâf söyletmeyenler şimdi yedi
sülâlesine saydırıyor. Şimdilerde İktidar
muhafızlığı
yapanlar yarın güçten düştüğünde buna da FETÖ muamelesi
yapacaklar. İfrat ve tefritten kurtulamayan, yönetimi geçici olarak üstlenmiş
insanlarla eşit mesafeli ilişkiler
kuramayan zihniyetimiz başımıza beladan başka bir şey getirmiyor. Ve suç hep
başkasında, sürümüz alabildiğince masum.

            Korkular alır,
korkular satarım: İş/işsizlik
korkusu, rızık korkusu, geçim korkusu, kaybetme korkusu, dışlanma korkusu,
gelecek korkusu, istikrar/istikrarsızlık korkusu, virüs korkusu, aşı/aşısızlık
korkusu, süper güçler korkusu, eş korkusu, ailenin dağılması korkusu, polis
korkusu, mahkeme korkusu, hapis korkusu, Silivri korkusu, adalet/adaletsizlik
korkusu, okul korkusu, hoca korkusu, hastane korkusu, yalnızlık korkusu, âzap
korkusu, cehennem korkusu, ölüm korkusu…

“Seni
bir fabrikaya satacaklar

Eline
bir tornavida verecekler

Ve
‘sık’ diyecekler

Ama
sen hep dişini sıkacaksın”

            ‘Bir şeyden korkmak, biraz da onun gelmesini
beklemektir.’ (Tanpınar) ve ‘Korkutanlarla
korkanlar arasında sessiz bir suç ortaklığı vardır.
’ (V.Hugo)

Hacı Bektaş-ı Velî ve Bektaşîlik

Yayıncı ve
yazar Ali Oğuzhan Cengiz, uzun
yıllar devam eden yorucu çalışmaların ürünü olan Hacı Bektaş-ı Velî ve Bektaşîlik isimli eserini; 13,5 X 21 santim
ölçülerinde, 366 sayfalık kitap hâlinde okuyucunun istifâdesine sundu.

16. yüzyılın
sonlarına kadar yaşamış, topluma ve târihe mal olmuş büyük insanların târihî ve
menkıbevî şahsiyetleri hakkındaki bilgiler karışık ve yer yer de çelişkilidir.
Dolayısıyla haklarında verilen hükümler de farklıdır. Hacı Bektaş-ı Velî, bu
grupta yer alan bir ulu kişidir. O’nu çelişkili târihî şahsiyetinden çok
menkıbevi şahsiyeti ile anlamaya ve anlatmaya çalışmak gerekir.

Tecrübeli
yazar Oğuzhan Cengiz, zorluklarla
karşılaşmış olsa bile bu zor işi hakkıyla başarmış görünüyor. Esâsen firâset sâhibi,
âlim olmasa bile ârif, çok akıllı olmasa bile zekî insanlarımız,
değerlendirmelerini de dâimâ belli bir ölçü içerisinde yapmışlardır. Hacı
Bektaş-ı Velî’yi çok yönlü ulu şahsiyeti sebebiyle belli bir görüşün insanı
olarak görmek, O’nu dar bir odaya hapsetmek olurdu. Netice itibariyle Velî Hazretleri
Anadolu’daki Ortodoks Müslümanların* da, Heterodoks Müslümanların* da pîridir.
Temkinli hareket eden târihçiler ve araştırmacılar, bâzı durumlarda, ‘kesin bir hükme varmak mümkün değildir’
siperinin arkasına sığınırlar. Meseleye şöyle bakmak daha doğrudur. Hacı
Bektaş-ı Velî, ister Ortodoks olsun ister Hetorodoks… iki grup tarafından da
‘pîr’ kabul edilmiştir. Hangisine, ‘sizin
O’nu sevmeye, yüceltmeye hakkınız yoktur
’ denilebilir? Buna imkân da yoktur,
lüzum da yoktur. Üstelik bu dışlama, İslâmiyet için tehlikeli, hattâ
zararlıdır. Şu var ki, Oğuzhan Cengiz’in de isâbetle belirttiği gibi, Hacı
Bektaş-ı Velî, Horasan erenlerindendir. Bilinmektedir ki Horasan erenleri, Hz.
Muhammed, Ebu Hanîfe, Matûridî, Serahsî  ve Ahmed Yesevî çizgisini tâkip etmişlerdir. İslâm
sûfîliğinin yapısından kaynaklanan hoşgörü ile öteden beri mensup olduğu dinini
/ inanç kültürünü bırakmaya meyyal, İslâmiyet’e sıcak bakan kişileri kazanmak
için onların inançlarını İslâmiyet içerisinde zamana yayarak eritmeyi düşünen
bir yöntem uyguladığını düşünmek ve hatta kabul etmek mecbûriyetindeyiz. Bu
yöntem ister istemez Ebu Hanife’nin, İran’da Müslümanlığın yayılabilmesi için,
İranlıların Arapça okumayı öğreninceye kadar, namazda Fâtiha suresini Farsça
okumalarını hoşgörü ile karşıladığını hatırlatıyor. 

Günümüzde
tartışılan konu, Bektaş-ı Velî’nin şahsî temâyülünden çok adına kurulan
tarikatın Alevîlikle ilişkisidir. Yazar Cengiz’in eserinde bu husus, net bir
şekilde ortaya konulmuştur: ‘Günümüzde
bilinen şekli ile Betâşilik anlayışı, Hacı Bektaş-ı Velî’ye mal edilemez
.’
Çünkü Hacı Bayram-ı Veli’nin, Bayramîyye tarîkatı hâriç, bütün tarîkatlar,
kişilere izâfe edilerek kurulmuştur. Aksi olsa bile, kurucunun vefatından
sonraki halifeler, tarîkatın hem ismini hem de prensiplerini az da olsa
değiştirmişlerdir. Daha mühim bir vakıa ile de karşı karşıyayız: ‘Hangi Alevîlik?’ sorusunun cevabı
verilememiştir. Bu bilinmezlikler içerisinde Velî Hazretlerini tartışırken
O’nun Anadolu’yu Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak, Anadolu birliğini oluşturmak
gibi ulvî hizmetleri perdelemektedir ki buna, kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.
 

Ali Oğuzhan
Cengiz’in eseri bütün bu yersiz, mesnetsiz ve faydasız tartışmalara son
vermektedir.

16. yüzyılın
ilk yıllarında doğup aynı yüzyılın 3. Çeyreği içerisinde ölen Pir Sultan
Abdal;  ‘Bu mülkün sâhibi Ali değil mi? / Yaratmıştır on sekiz bin âlemi /
Rızıkların viren Ali Değil mi
?’ diyor. Bu deyişlerle 1209-1271 yılları
arasında yaşayan Hacı Bektaş-ı Velî’yi irtibatlandırabilen düşüncede akıl ve
mantık yoktur.

Eserde,  çok dar çevreler tarafından bilinen önemli
bilgiler sıkça yer alıyor. Bunlardan biri; ‘Kızılbaşlık,
Kerbelâ mâtemi ve Hz. Ali unsurları Bektaşîlik çevrelerinde 20. yüzyılın
başlarında kullanılmaya başlanmıştır
’ cümlesidir. (s: 115) 116. sayfadaki
bilgiler de dikkat çekicidir.

Bektaşîliğin
Osmanlı Devleti döneminde müsamâha ile karşılanması, Yeniçeri Ocağı ile olan
sıkı münâsebeti sebebiyledir. Devlet için zararlı hâle gelen Yeniçeri Ocağı,
Haziran 1826’da lağvedilince, Bektaşî tekkelerinin faaliyeti yasaklandı.
Yeraltına çekilen ve sûfî bir tarîkat olan Bektaşîlik, meşrep olan Alevîlikle
yakınlaştı. Buna rağmen birbirlerinin mahfillerine gitmezler. Başka ve derin
farklar da vardır. (s: 118)  Alevîlikle
Şiîik arasında belli ölçüde bağlar var ise de Bektaşîliğin Şiîlikle ilgisi
yoktur. (s: 125) (Ek bilgi: Şiîliğin temsilcisi olduğunu iddia eden İran, Türk
Alevileri Şiâ mensubu olarak kabul etmezler.) 

Şamanizmle
Bektaşîlik arasındaki bağ 149. sayfada, Bektaşîlikle Mevlevîlik arasındaki
ilişkiler 13. bölümde yer alıyor. (s: 199-212) Bu bölümdeki diğer mevzular;
Hacı Bektaş ve Ahîler, Evliya Çelebi ve Hacı Bektaş-ı Velî başlıkları altında
veriliyor. 213-216 sayfalar, Bektaşî kültürüne ilgi duyanlar için hazırlanmış.

Ekler
bölümünde Dr. Metin İzeti ile ‘Bektaşîlik
ve Aleviliğin arasında kalın çizgi var
’ başlıklı röportaj, Mehmet Fuad
Köprülü’nün ‘Bektaşîliğin Menşeleri başlıklı makalesi, Baha Said’in,
kitabın konusu ile alakalı 3 makalesi bulunuyor. 101 adet kaynak taranarak
hazırlanan eser, ‘Dizin’ bölümü ile sona eriyor.

Hacı Bektaş-ı
Velî ve Bektaşîlik konusunda akla gelebilecek bütün sorulara cevap veren, başka
bir kaynağa müracaat ihtiyacı hissettirmeyen eser, Mart 2021’de yayınlandı.

…………………………

 *Ortodoks Müslüman: ‘Ortodoks’
Hıristiyanlığın büyük 3 mezhebinden biridir. (Diğerleri: Protestan ve Katolik)
İslâmiyet’te çoğunluğu teşkil eden; Hanefi, Hanbelî, Mâlikî ve Şafiî
mezheplerini içine alan Sünni Müslümanlardır. (Bir başka ifâde ile Şia,
Hâriciler ve Vahhabiler dışındaki) Müslümanlar için, ‘doğru inanç sâhibi’ mânâsında, ‘Ortodoks Müslüman’ tâbiri
kullanılır.

*Heterodoks Müslüman: Çoğunluğu ve ana akımı teşkil eden:
ondan, büyük ve küçük farklarla ayrılan, azınlıkta kalan Müslüman gruplara
verilen isimdir. Ancak onlar kendilerini, heterodoks olarak kabul etmezler,
kendi yollarının asıl olduğu inancındadırlar. Netice itibâriyle Ortodoks
Müslümanlar da, Heterodoks Müslümanlar da Allah’a, peygamberine, Kur’ân-ı
Kerîm’e, âhirete inanırlar. Heterodoksi, sapıklığı ifâde eden Heresi’den farklı
olarak dinî inanç ve prensiplere çok bağlıdırlar. İleri derecede katı bir
muhafazakârlığı ifâde eder. (Heresi’ler Herhangi bir inancı veya belirli bir
dinî doktrininin dışında kalanlardır.

 BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

OĞUZHAN CENGİZ

19
Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980
Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu
üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları yaptı. 1978 yılında girdiği
hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar,
Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya
ve Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir. 

ESERLERİ:
1-Yanık Kale(1999-2015), 2-Kapıaltı (2000- 2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk
Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021)

 

 

BEREKETLİ HİLÂL’DEN
MEŞHED’E Seyahat
Yazıları

Eserin yazarı Mürsel Ağaç, seyahatine
İstanbul’dan doğduğu köy olan Yukarı Hur yolculuğuyla başlıyor. Sonra
‘Bereketli Hilal’in bir köşesi olan Halep… Giderken muhayyilede Pekin var,
Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni düşüren Cengiz orduları ışık hızıyla gelir
geçer. Süleyman Şah Türbesi duraklardan biridir. Sonra Şam… Görülen her yer
fotoğraflanıyor ve fotoğraf makinesi sadâkali ile okuyucuya aktarılıyor.
Okuyucu, Evliya Çelebi’ye temennah ile kallavi bir selâm gönderiyor. Detaylar
hiç ihmal edilmiyor. Meselâ Emir Timur’un ilim adamlarına saygısı…

Ruhsal Ayna ile tayyı mekân* devam ediyor: Suriye’de
dış kışkırtmalarla başlayan kıyam ve dünya devlerinin silahlarıyla karşı
karşıya gelmeleri… Hamaney, Esad kucaklaşması…

Müellif, Serahsî ve Mâtüridî gibi düşünüyor: ‘Hiçbir vahyî mesaja muhatap olmasaydım bile
varlığın ezel ebed var olan bir yaratıcıdan geldiğini, O’nun irâde ve
marifetiyle görünür hâle ve süreçler içine konulduğuna aklen inanırdım
.’ Bu
görüşte, Suriye işgali hakkında ekran bülbüllerinin düşünemediği engin ve derin
değerlendirmeler var. Yorumlar, âyetlerle destekleniyor.

Ruhsal Ayna’nın bu defa yazarımızı götürdüğü yer
Misyaf. Kalesi ile meşhur turistik bir şehir… Rüya gibi bir belde…

Ve sonra, yol arkadaşlarıyla daldan dala atlayan
sohbetlerle Şam’a dönüş…

Mürsel Ağaç, sosyal konulara da temas etme fırsatı
buluyor: ‘Düne kadar bu topraklarda
geçerli irrasyonel siyâsetin rüşveti ile genç yaşlarda mümkün olan emeklilikle,
devasa boyutta bir emekli kütlesi meydana getirilmiş. Modern dünyanın insanı
illâ canlı tutmaya azmetmiş tababetinin kuvveti, pek çoğumuzun emekliliğini
sağlayacak şekilde sözde öteleyebiliyor
.’

Sonraki bölümde Ürdün’deki Petra anlatılıyor.
Okunmaya değer. Tayyı mekân; Merci, Busra, Rakka, Urfa, Mardin ve Diyarbakır…
ile devam ediyor.

Bereketli Hilâl’den Meşhed’e’ sıradan bir
seyahat kitabı değil. Rabbânî tayyı mekân eseri…

*tayyı mekân: Bir mekândan bir mekâna fizik ötesi yolculuktur.
Günümüz ilmî çevreleri bunu açıklayamadıkları, kendileri yapamadıkları ve
yapanı görmedikleri için kabul etmemektedir. Ancak Peygamber Efendimizin Miraç
olayı bir tayyı mekândır. İki çeşit tayyı mekân vardır. Bir tanesi şeytânî,
diğeri Rabbânî. Şeytânî olanlar şeytanın yardımı ile Rabbânî olanlar, Allah’ın
(C.C) yardımı ile tayyı mekân ederler. Şeytanın yardımı ile yapılan tayyı
mekânda karanlık içerisinden karanlıklara doğru yolculuk yapılır. Acı verdiği
söylenir. Rabbânî olanda ise nurun içinden geçerek istenilen yere doğru
yolculuk yapılır.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar
Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon:
0.212-514 77 77 e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

GELENEKTEN
GELECEĞE TÜRK
KÜLTÜR DÜNYASI

13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 312 sayfalık eser, ‘Kültür
ve Millî Perspektif’
,  ‘21. Yüzyılın Eşiğinde Halk Bilimi’, ‘Gelenek, Tören ve Halk Bilimi’ başlıklı
üç bölümde, 23 adet akademik makaleden oluşuyor.

Türk Halk Bilimi
Dalında Prof. Dr. unvanına sâhip Ruhi
Ersoy
, iki dönem Osmaniye milletvekili olarak TBMM’de görev yaptıktan sonra
Ankara’da üniversite hocalığına dönmüştür. Makalelerinde; ‘Türk Dünyâsı Kavramı’, ‘Ortak
Geçmişten Ortak Geleceğe Türk Dünyâsı tasarımı
’, sözlü, yazılı ve
elektronik kültür, şehir, medya, nevruz, oyun ve müzik konularını ele
almaktadır. Prof. Ersoy, ‘Türk Dünyası Kavramı’nı şöyle açıklıyor:

Türk dünyası, Türk dili ve edebiyatı
araştırmalarında ve -son dönemler hariç- edebiyat merkezli bir bakış açısıyla
halk bilimi araştırmalarında, genel olarak bağımsız Türk devletleri ve çeşitli
devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan özerk Türk boylarını ifade etmek için
kullanılan bir kavramdır. Ayrıca tarihî bağlarımız ve müktesebatımıza bağlı
olarak bazı komşu ülkelerde yaşayan Türklerin de bu kapsamda ele alındığı pek
çok çalışma ile karşılaşmak mümkündür. Ancak çeşitli sebeplerle Avrupa’ya göç
eden ve bugün bir kısmı AB vatandaşı da olan Avrupa Türklüğünün konumunun Türk
dünyası odaklı bakış açısı çerçevesinde ele alınmadığı görülür
.’

Ersoy Hoca, bazı
Avrupa şehirlerinde yaşayan Türklerin kültürle bağlantılı olarak içinde
bulundukları süreçten hareketle, bu vatandaşlarımızın öteki içinde kendi
olabilme serüveninde Türk kültürünün direnme kabiliyeti ve ötekini etkileme
serencamına dair bazı tespitlerde bulunularak konuyla ilgili görüşlerini
sunuyor.

Prof. Ersoy, ‘Şehirleşme – Halk Kültürü İkileminde
Problemler ve Bazı Çözüm Yolları’
başlığı altındaki makalesinde mühim
tespitleri ve okunmaya değer teklifleri var. 

Türklerde Ölüm ve Ölüyle İlgili Ritüeller’
başlıklı yazıda çok değişik yorumlar var. Alâka ile okunuyor.  Ölümle ilgili bâzı inanış ve uygulamalar:

1-Ölünün Gözlerinin
Kapatılması: Bu eylemin yapılma gerekçeleri bölgelere göre farklılıklar arz
etmektedir. Bunlardan birkaç gerekçe sayacak olursak; bu dünyada gözü kalmasın,
mezara gözü açık girmesin, ardından birini götürmesin ve benzerleri…

2-Ölünün Çenesinin
Bağlanması: Ruhu yarılmasın, içine şeytan girmesin, ağzı toprak dolmasın diye…

3-Ölünün Bulunduğu
Odanın Penceresi Açılır: Ruhu çıksın, Azrail çıksın, melekler içeri girsin
diye…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12
e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

10 TEMMUZ MEŞRUTİYET BAYRAMI

Dr. Hatem Türk’ün, 13,5 X 19,5 santim
ölçülerinde, 345 sayfalık eseri, târihimizin dönüm noktası olarak kabul
edilebilecek bir olayı anlatıyor

Sultan İkinci
Abdülhamid Han dönemi hakkında çoğu olumsuz çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır.
Padişahın tahttan indirilmesinden sonraki süreçte de İttihat Terakki Partisi
ile ilgili düşüncelerin zamanla değiştiği görülmüştür.

Sultan İkinci
Abdülhamit devrinde yapılan başta eğitim ve imar alanlarındaki kalkınma
faaliyetleri yanında, jurnallerin, tâkiplerin ve sürgünlerin de olduğu bir
gerçektir.

Bu kitapta suçlu ya
da suçsuz tartışmasına girmeksizin o dönem aydınlarınca yazılan ibretlik,
imzalı veya imzasız, basın yayın organlarında çıkan yazılar derlenmiştir.

Kitapta yüz yıl
öncesinde yaşanan olaylardan hareketle günümüzde de cereyan eden değişme ve
gelişmeler arasındaki benzerlikleri okuyucuya sunuluyor. 

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi
Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76
Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
// 
 www.bogaziciyayinlari.com.tr 

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-DUVARDA
TEK BAŞINA / DÜNYANIN EN TEHLİKELİ TIRMANIŞI:
Alex
Hannold – Onur Uygun / Kronik

Ene Çeşitlemesi (2)

     -Sâni-i Hakîm /
her şeyi hikmetli, gayeli ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah, insanın eline
emanet olarak, rubûbiyetinin / rablığının, sıfat ve şuûnâtı / işlerinin
hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işârât / işaretler ve nümune /
örnekleri câmi / içeren bir ene / benlik vermiştir.

     Ta ki o ene, bir
vâhid-i kıyasî / ölçüm âleti, ölçek olup; evsâf-ı rububiyet / rablık vasıf ve
nitelikleri ve şuunat-ı ulûhiyet / İlâhlığın işleri bilinsin.

     Fakat vâhid-i
kıyasî / ölçüm âletinin; bir mevcûd-u hakîki / gerçek bir mevcut olması lâzım
değil. Belki hendese / geometrideki farazî / var sayılan hatlar / çizgiler
gibi, farz ve tevehhümle / vehim ve varsayımla bir vâhid-i kıyasî / bir ölçek
teşkil edebilir. Hakiki / gerçek vücûdu / varlığı lâzım değil / zaten gerekmez
de.

     -Eğer: “Madem
bütün güzelliklerin menbaı / kaynağı vücuttur. Fakat vücutta küfür ve
enaniyet-i nefsiye / nefsin enesi, benliği de var!” dersen:

     Deriz ki: “Küfür;
hakaik-i insaniyeyi / insanlığın gerçeklerini inkâr ve nefiydir. Böyle olduğu
içindir ki, adem / yokluktur.”

     -Enaniyet /
benliğin vücudu / varlığı ise, haksız temellük / kendine mal edişten kaynaklanmakta.
Aynadarlığını / aynalık yaptığını bilmemekten. Mevhum / vehmi, varsayım olan
varlığını;  muhakkak / kesin ve gerçekmiş
gibi bilmekten ileri gelmekte. İşte bu yüzden, vücud / varlık rengini, suret ve
şeklini almış olan bir adem / bir yokluktan başka bir şey değildir. 

     -Menfî / dinsiz
felsefe “biz”  değil “ben” demeyi
öğütler. “Benlik” ile ortaya çıkmayı fısıldar.

     -Oysa din; insanın
toplum içinde ene’li, ego’lu değil; “nahnü” , “biz” diyerek hareket etmeyi
söylüyor: “Ben demeyiniz, biz deyiniz.” diyor.

     “Ene” / “Benlik”
ile meydana çıkmayınız, diyerek; ene’siz, ideal bir vatandaş olmamızı yeğliyor.

     Kendimizi
beğenmemeyi, hatta kendimizi beğenenleri de beğenmememizi istiyor.

     -”İnne’l-insane
lezalûm.”

     “Gerçekten insan
çok zâlim ve çok nankördür.” (İbrahim: 34)

     Mahiyet-i insaniye
/ insanın mahiyetinde, dehşetli kabiliyet-i zulüm / zulüm yapmak yeteneği olup,
sırrı şudur:

     Beşer / insanda,
hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul / güç, meyil ve eğilimler fıtraten /
yaratılış bakımından tahdit edilmemiş / sınırlandırılmamış. Meyl-i zulüm /
zulüm meyli, hubb-u nefis / sırf nefsini, sadece kendini sevmek meyli, dehşetle
kendini gösteriyor.

     Evet, ene ve
enaniyetin / benliğin; eşkâl-i habîsesi / çok kötü, fena huyları, hilekârlığının
göstergesi olan davranışları vardır. Hodgâmlık / kendini düşünmek, hodbinlik /
başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve 
menfaatini takip eden bencil oluşu, hodendişlik / kendisi için endişe
etmesi vb. Bir de bunlara, gurur ve inat gibiler inzimam etse / eklense;
ekberü’l-kebairi / büyük günahların en büyüğünü işler ki, henüz beşer / insan
ona isim bulamamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız
Cehennem olabilir.

     -”Ene tahtına
oturanı irşât etmek / ona doğru yolu göstermek; mümkün ve olası değildir.”
diyen atalarımız ne güzel söylemişler. Âdeta taşı gediğine koymuşlar.

     -Hakiki / gerçek
takva / günahlardan uzak duruş; gurur, ene, enaniyet ve benlikle uyuşmaz, bir
araya gelmez.

     -Ehl-i dalâletin /
Yanlış yol sahiplerinin tarafgirleri / taraftarları, enaniyetten istifade edip
/ yararlanıp; bizleri birbirimizden ayırmak ve koparmak isterler. Çünkü insanda
en tehlikeli damar; enaniyet ve benliktir. İnsanın en zayıf damarı odur. Onu
okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler.

     -Dikkat ediniz,
sizi enaniyetle vurmasınlar. Sizi onunla avlamasınlar.

     -Bu zamanda
dalâlet ehli, eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor.

     -Ehli hak / hak ehli, bilmecburiye / ister
istemez eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir.

     Fakat enelik
yapmakta haklı bile olsa, mademki ötekilere benzer. Onlar da onları kendileri
gibi nefis perest / nefse, kendi menfaat ve yararına düşkün zannederler. Bu
ise, Hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır.

Kanunlar Bizi Bağlamaz

“İçişleri Bakanı Soylu’nun annesinin cenaze
töreninde İçişleri Bakanlığı’nın ‘salgın’ genelgesine uyulmadı!”

Bu haber bile ülkemizin hukuk devleti
niteliğine dair bilgi vermeye yeter.

Devletin koyduğu, sadece sıradan
vatandaşların uyduğu, uymadığı zaman cezalandırıldığı kurallar
söz konusu.

Balzac, “Kanunlar örümcek ağı gibidir. Küçük sinekler takılır, büyük
sinekler deler geçer”
demiş.

Ama bizdeki “büyük sinekler” yani
kurallara uymayanlar, bizzat kuralları koyanlar.

Süleyman Soylu’nun yönettiği İçişleri
Bakanlığının genelgesine göre
, salgın sebebiyle ‘çok yüksek’ ya da ‘yüksek
risk’ kategorisindeki illerde cenaze törenine katılım en fazla 30 kişi olmak
zorunda.

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı, S.
Soylu’nun annesinin cenaze töreninde de bu kurala uyulmadı.
Kalabalık
bir katılım oldu. Namaz mahalli “lebalep” doldu. Üstelik
saflar gayet sıkı tutuldu, “sosyal mesafe kuralı” cami avlusuna giremedi.

Tıpkı daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı diğer cenaze törenlerinde
olduğu gibi.

Bu arada İçişleri Bakanlığı’nın sitesinde hâlâ
“cenaze törenlerine katılımın 30 kişiyle sınırlı olduğu” yazmakta idi.

*************************

Lebalep Kongrelerin Salgına Katkısı

Geçtiğimiz haftalarda AKP Genel Başkanının
katıldığı parti kongrelerinde salonlar “lebalep” doldu. Erdoğan pandemi
döneminde salonları “tıklım tıklım” dolduran bu kalabalıklarla gurur duyduğunu
ifade etti.

Bu kongrelerin yapıldığı Karadeniz illerinde
salgının ivme kazandığı, vaka sayısında adeta patlama yaşandığı görüldü. Bu
vilayetlerimiz Sağlık Bakanlığının açıkladı haritada yüksek ve en yüksek riskli
iller içerisinde yer aldılar.

Sadece Karadeniz Bölgesi de değil. AKP Genel
Başkanının katıldığı diğer illerde de salgındaki artış dikkat çekici. Mesela İzmir
Valisi Yavuz Selim Köşger, 27 Şubat- 5 Mart haftasında şehirdeki Covid-19
vaka sayılarının
yüzde 50 arttığını açıkladı.

Bu sonuçta 22 Şubat’ta yapılan AKP İzmir
İl kongresinin önemli bir katkısı olduğuna kuşkum yok.

*************************

Ayrıcalıklı Olmanın Kibri

En sevdiklerini azami 30 kişiyle ebediyete uğurlaması
için zorlanan, sıradan vatandaşların duygularını anlamadıkları ortada.

İşyerlerini açamayan veya çok kısıtlı olarak
açabilen vatandaşların öfkelenmeleri umurlarında değil.

14 Mart Tıp Bayramın sebebiyle övgüler
düzenledikleri sağlık çalışanlarımızın yükünü artırmaktan üzülmüyorlar. Vefat
edenler ile yakınlarının vebalini almak da içlerini sızlatmıyor.

Güç kullanmanın şehveti, üstün olduğunu
hissettirmenin kibir ve gururu
onları insani duygulardan uzaklaştırıyor olmalı.

O kadar gözleri kara ki, bu tavırların seçimlerde
ağır bir bedeli olabileceğini
dahi göremez haldeler.

Uluslararası bir kural olan trafikte kırmızı
ışık yanınca durmak bizim görevimiz. Üstünlüğünü hissettirme şehvetiyle
yaşayanlar kırmızı ışıkta durmazlar. Bari kendi koydukları kurallara uysalar.

Ya da en iyisi “koyduğumuz bu kurallar
bizi bağlamaz”
diye kanun ve diğer düzenlemelere not düşsünler.

Bu manzara ancak geri kalmış bir ülkede görülebilir.
Türkiye bu görüntülere layık değil.

*************************

Anayasadan Başka Hiçbir Yerden Emir Almayın

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül mesleğe yeni
başlayacak hâkim ve savcılara hitap etti. “Hukukun, vicdanın ve Anayasanın
dediğine itibar edeceksiniz
, daha önceki kötü örneklerde olduğu gibi
değil.
Anayasadan başka hiçbir yerden emir almayacaksınız” dedi.

Adalet Bakanı bazen Anayasa ve evrensel hukuk
kurallarını hatırlatan böyle sözler söylüyor. Fakat bu sözlerin pek de etkili
olduğu kanaatinde değilim.

Mesela, Bakan haklı olarak, “Anayasa
Mahkemesinin verdiği kararlar bağlayıcıdır”
diyor. Fakat Anayasa
Mahkemesinin CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’na ilişkin “hak
ihlali” kararına karşı, yerel mahkemenin kararı ve iktidarın yetkililerinin
açıklamaları tam tersi oldu.

Çünkü bazı hakimler ve yetkililer “Anayasa
Mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum”
sözünün sahibi Tayyip
Erdoğan’dan cesaret alıyorlar.

Sonuçta “iktidarla uyumlu” çalışan
fakat AYM kararına uymayan hakimler terfi ettirildi.

Adalet Bakanının “daha önceki kötü örneklerde
olduğu gibi” olmayın derken kastettiği “kötü örnekler” bunlar olabilir mi?

*************************

İşsizlikte Can Yakan Manzara

Adalet Bakanlığı İşkur üzerinden
Adıyaman’da 9 kişilik temizlik görevlisi kadrosu açmış. Bu kadro için dört
günde 5.217 kişi başvurmuş. Temizlik görevlisi olabilmek için başvuranlardan
1.143 kişinin üniversite mezunu olduğu açıklandı.

Başvuranlar İşkur’a kayıtlı olan işsizler.
Düşünelim, bir de kayıtlı olmayan işsizler, pandemi sürecinde iş yerini
kapatmak zorunda olanlar ve işsiz kalıp işyerinin açılmasını ümit edenler de
müracaat edebilse durum ne olurdu?

Adıyaman’daki işsizliğin korkunç boyutunu
gösteren bu manzara içimi yaktı. Sadece Adıyaman’da olsa çare bulmak kolay ama
Türkiye’nin genel durumu da pek farklı değil. 

Evet, küresel bir salgındayız ve bütün
ülkeler az veya çok etkilendi. Fakat vatandaşına en düşük gelir ve harcama
desteği veren ülkenin Türkiye olması
bu can yakan manzaranın acısını
büyütmekte.

“Zengin ülkeler vatandaşlarına gayri safi yurt içi
hasılalarının
yüzde 12,7’si seviyesinde nakit harcama ve gelir
desteğinde bulundu. Orta gelirli ülkelerde bu oran yüzde 3,6 ve yoksul
ülkelerde yüzde 1,6
oldu.”

“Türkiye’de ise destek yoksul ülkeler ortalamasını bile
tutturamayarak, yüzde 1,1 seviyesinde kaldı.”

“Türkiye’nin yaptığı 7,6 milyar dolarlık harcama, 7,9
trilyon dolarlık küresel gelir desteği ve nakit harcamanın içinde sadece
binde 1 oranında gerçekleşti.”

Oysaki nüfusumuza ve ekonomik büyüklüğümüze
göre bu oran yüzde 1 civarında olmalıydı. Yani devletimizin yaptığı
miktarın en az 10 katı mertebesinde yardım yapması gerekirdi.

Yapmadı veya yapamadı. Çünkü devletimiz çok
kötü yönetiliyor.

“Andımız”ın Okunmamasına Karar Verenler Türk Tarihi Önünde Sorumludur

0

 Milli Eğitim eski
Bakanlarından Reşit Galip tarafından yazılan “Andımız”, toplumda genel kabul
görünce 1933 yılından 2013 yılına kadar 80 yıl ilkokullarımızda, çocuklarımızda
millî kimlik duygusunu geliştirmek ve millî şuuru güçlendirmek amacıyla
okutulmuştur. Andımız’ın okullarımızda okutulmasına ilk karşı çıkan ve
kaldırılmasını isteyen kişi, çözüm süreci döneminde İmralı’daki PKK terör
örgütünün başı, bebek katili Abdullah Öcalan’dır.  Milli Eğitim Bakanlığı,  8 Ekim 2013 tarihli ve 28789 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanan bir kararla, 
İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin “Öğrenci Andı” başlıklı
12. maddesini yürürlükten kaldırarak Andımız’ın okullarda okunmasına son verilmiştir.
“Çözüm Süreci”nde milli kimliğimiz yok edilmeye, “Türk” ve “Atatürk” adı
silinmeye,  Cumhuriyetimizin kazanımları
silinmeye çalışılmıştır. Okullarımızdan Andımız!ın kaldırılması da  2013 yılında, “Açılım politikası” ve “Çözüm
süreci”ne kurban edilmiştir.

 Türk Eğitim-Sen,
Milli Eğitim Bakanlığı’nın  “Öğrenci
Andı”nın okullarda okunmasını yasaklayan düzenlemenin iptali istemiyle
2013 yılında Danıştay’da dava açmıştır. Danıştay 8. Dairesi, beş yıl sonra oy
çokluğuyla aldığı 24.04.2018 tarihli kararda, “Öğrenci Andı”nın
okutulması uygulamasını kaldıran işlemi hukuka aykırı bularak, Milli Eğitim
Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Yönetmelik’in 1. Maddesindeki hükmü iptal etmiş, Andımız’ın yeniden
okutulmasının önünü açmıştır. Danıştay kararında “Metinde yer alan kavram ve
ilkeler, Anayasamızda anlamını bulan kavram ve ilkeler olduğu gibi milli eğitim
sistemimizin Kanun ve Yönetmelikte belirlenen temel amaçlarını da ortaya
koymaktadır” denilerek  “Öğrenci
Andı’nın, ayrıştırıcı değil, bilakis Türk milli kimliğinin oluşturulması
açısından birleştirici bir unsur” olduğu belirtilmiştir.

 Danıştay 8.
Dairesi’nin kararına esas olan iptal gerekçesinde özetle şöyle
denilmiştir:  “Dava konusu kararı
hukuki bir zemine oturtacak, idarenin takdir hakkını ve düzenleme yetkisini
kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullandığını ortaya koyacak yeterli
bilimsel gerekçenin bulunmadığı, görevi Türk Devletini ve milletini ebediyete
kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak,
toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin
yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin, temel amaçlarını
gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki
“Öğrenci Andı”nın kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal
temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından, dava konusu düzenlemede hukuka
uyarlık görülmemiştir.”

 Danıştay 8.
Dairesi’nin bu iptal kararı üzerine, ilkokullarda Andımız’ın tekrar okutulmaya
başlanması gerekirken,  Milli Eğitim
Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü hazırladığı 11 sayfalık temyiz
dilekçesiyle bu kararın bozulmasını istemiştir. Bakanlık,  Öğrenci Andı’nı “çağdışı ve bilimsel değil”
diyerek eleştirmekte, faşizm ve komünizm uygulamalarına benzetilmekte,
okulların ideolojikleşmesi ve askerileşmesine neden olduğunu iddia etmiştir.
Türk ulusal kimliğinin tarih sahnesine çok geç çıktığı belirtilen dilekçede,
Osmanlıcılık ve Fransız İhtilali’ne de değinilerek “Türkler kendi çağdaşı
unsurlara göre ulus bilincine en geç ulaşan topluluktur. Türkiye Cumhuriyet’ini
kuran kadro zaten gecikmiş olan süreci hızlandırmak için yoğun çaba
harcamıştır. Öğrenci Andı da bu amaçla benimsenmiş ve ilkokullarda okutulmaya
başlanmıştır. Ancak 2023 yılında yüzüncü yılını dolduracak olan Türkiye
Cumhuriyeti’nde toplumun zaten bir milli kimlik kazanmış olduğunu kabul etmek
gerekir. Yani Öğrenci Andı işlevselliğini yitirmiştir.” denilmiştir. Bu
dilekçeyi hazırlayanların binlerce yıllık Türk tarihi hakkında ne kadar bilgi
yoksunu olduğunu ortaya koymaktadır.

 Ayrıca bu dilekçede
Andımız hakkında, (Öğrencilerin her gün ‘papağan gibi’ tekrarlayacakları
sözler) ifadesi kullanılmış,  “Her sabah
öğrencilerin sıraya sokulup tekrarlatılarak bir takım değerlerin kazandırılmaya
çalışılması hem Türk Milli Eğitimi’nin benimsediği eğitim anlayışına hem de
dünyada genel kabul gören eğitimbilim anlayışına uygun değildir”
değerlendirmesi yapılmıştır.

 Milli Eğitim
Bakanlığı’nın,  Danıştay 8. Dairesi’nin
Andımız’ın okullarda yeniden okutulması kararının iptal edilmesini isteyen temyiz
dilekçesi,  üç yıl sonra 15 üyeli Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu’nda görüşülmüş ve Danıştay 8. Dairesi’nin
kararı,  11 üyesinden 6’sının kabul,  7’sinin ret oyu ile bozulmuştur.  Bu kararın ardından artık okullarda Öğrenci
Andı okunmayacaktır. Bu karar, sadece Türk, Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı
olanları memnun eder.  Bu kararı
alanların Türk Tarihi ve Türk Milleti önünde sorumlulukları vardır.

  Andımız, Atatürk’ün
“Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle sona erer. Bu sözde geçen “Türklük”, bir
ırka mensubiyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olma
şuurunu ifade eder.  Anayasamızın 66.
maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes
Türk’tür.” der. Bu ifade, ülkemizin birliğinin adı ve anahtarıdır. Almanya’da
yaşayana Alman, Fransa’da yaşayana Fransız, İtalya’da yaşayana İtalyan
deniyorsa, bu topraklarda yaşayana da Türk denir. Türk denecektir!

 Dünyanın birçok
ülkesinde okullarda, ülkeye ve ülke bayrağına “bağlılık yemini” şeklinde
“öğrenci andı” okunmaktadır.  Öğrenci
andının okunduğu bazı ülkeler şunlardır: Amerika Birleşik Devletleri, Meksika,
Filipinler, Hindistan, Singapur, Vietnam,.

 Amerika Birleşik
Devletleri’nde Francis Bellamy tarafından yazılan ant, 1892 yılından bu yana
anaokulundan 12. sınıfa kadar her sabah derse başlamadan önce sınıfta
öğrenciler sıralarında ayağa kalkarak ve sağ ellerini kalplerinin üzerine
koyarak şu “bağlılık yemini”ni yapmaktadırlar: 
Ülkede öğrencilerin birçoğu tarafından okunan ve ise şöyle: “Herkes için
özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden
Amerika Birleşik Devletleri bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının
huzurunda yemin ederim.” Bayrak töreni yapılırken de bu yemin hep bir ağızdan
okunmaktadır. Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu,
özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse,
insanlar bu değerlere sahip çıkarlar.”

 Yeni nesillere, Türk
Devleti’nin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duyurmak amacıyla okutulan
Öğrenci Andı’nda, Anayasa’ya ve Milli Eğitim Kanunu’na aykırı bir husus
bulunmamaktadır. “Andımız”ın kaldırılması, ülkenin geleceği olan çocukların
eğitimlerini milli olmaktan uzaklaştıracaktır. Kendini Türk vatandaşı olarak
hisseden hiçbir bir kimsenin “Andımız”ın okunmasından asla rahatsız
olmaması gerekir.

 Bugün Andımız’dan
rahatsız olanlar, yarın İstiklâl Marşı’ndan, içinde ”kahraman ırkıma bir gül”
sözü geçiyor diye, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nden “muhtaç olduğun kudret
damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diye rahatsız olup kaldırılmalarını
gündeme getirebilirler. Danıştay’ın bir taraftan Andımız’ın okullarda
okutulmasını yasaklaması bir taraftan da devlet madalyalarındaki Atatürk
kabartmasını çıkarma kararı alması, yeni bir çözüm sürecinin habercisi
olabilir. Türklük, Atatürk ve Cumhuriyet’e önem veren bütün kişi kuruluşların
Danıştay’ın bu kararına karşı bütün hukuk yollarına başvurmaları gerekir.

 Türk olmaktan onur ve
gurur duyan milliyetçilerin iktidarında okullarımızda Andımız tekrar Türk
çocuklarınca okunacaktır. Bu duygu ve düşüncelerle hep birden haykırıyoruz;

 “Türk’üm, doğruyum,
çalışkanım. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun! Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Çanakkale’yi Geçilmez Yapan İki Gerçek

18 Mart 1915’te başlayan Çanakkale savaşlarının, kanla yazılan o
destanın ardından tam 106 yıl geçti

     Tarihten silinmek istenen bir devletin, yok
edilmek istenen bir milletin toprağını, bayrağını, namusunu, şerefini,
ecdadından yadigâr her ne varsa korumak adına; canını verdiği ama bu
değerlerinden, vatan topraklarından bir zerresini bile düşmanına teslim etmediği
bir dönemi anlatır bu zaman…

      Çanakkale; Türk Milletinin vatanına sevdalı 213.882
yiğidinin, aziz vatan topraklarımız uğruna seve, seve hayatlarını feda ettiği
destanın adıdır.

      Bu destan; Çanakkale sırtlarında ‘’Allah’ın
Adını Yürekten Haykıranların’’ kanlarıyla yazılmıştır.
    

 Dünya var olduğu sürece, Türk Milletini tarih
sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçler; tarih sayfalarını aralayıp, Çanakkale’yi neden geçemedik? Diye
sorguladıklarında:

       Büyük
Türk Ulusunun vatanına, bayrağına, milletine, devletine olan sevdasını görecek,
vatan bellediğimiz bu gazi toprakları ele geçirmeye kalkışmanın bedelinin ne
olduğu gerçeğini bir kez daha öğreneceklerdir.

      İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazına ilk
saldırıları, 3 Kasım 1914 tarihinde yapılan Seddülbahir Kalesi bombardımanıyla
başlamıştır.

     Bu
saldırının ardından; Çanakkale seferinin fikir babası Winston Churchill’in 25
Kasım 1914 tarihinde İngiliz Savunma Konseyinde yaptığı konuşma dikkat
çekicidir.

    Der
ki:

  ‘’Osmanlı İmparatorluğunun ne olduğunu hepimiz
biliyoruz. Daha dünkü Balkan Savaşı bozgunu bunun kanıtı değil mi? Donanmamız
bir vuruşta Çanakkale Boğazı’nı ele geçirebilir. Topkapı açıklarında görülmesi
bile, bu hasta adamın ellerini kaldırıp teslim olması için yeter de artar
bile…’’

     Ancak Çanakkale’de hem deniz savaşlarında,
hem de kara savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrayan düşmanın ve Churchill’in karşısında
hiç tahmin edemediği, aklına dahi getirmediği iki gerçek vardır:

    Birisi
savaş meydanlarının yiğit askeri Mehmetçik, diğeri ise; Yarbay Mustafa Kemal’dir.

    Mevzi
savaşları olarak şanlı tarihimizde yer alan Çanakkale muharebelerinin yaşanan
bu iki gerçeğin özü ve en çarpıcı yönü;   Mehmetçiğin Komutanına, Komutanın da Mehmetçiğine
olan sarsılmaz inancı ve güvenidir.

    Mustafa
Kemal’in Çanakkale Savaşları sırasında vermiş olduğu şu emir; Türk askerinin
Komutanına olan inancını, güvenini ama daha da önemlisi; hayatını vatanı için gözünü
kırpmadan nasıl feda ettiğinin çarpıcı bir kanıtıdır:

    19’ncu
Tümen Kumandanı Yarbay Mustafa Kemal Conk Bayırındadır. Kıyıya çıkan düşmanın
gücü karşısında, cephanesi biten birliklerimiz geri çekilmektedir. Yarbay
Mustafa, çekilen birliklerimizin karşına geçerek durdurur ve yere yatırır. Bunu
gören düşman da duraksar ve yere yatar. İşte bu duraksama; 19’ncu Tümen
Komutanı Yb. Mustafa Kemal’in ileriye hareket ettirdiği 57’nci Alay’a, kıyıya
çıkan düşmana taarruzu etmesi için önemli bir zaman sağlar. Ve O Büyük Dahi;
dünya savaş tarihine geçen şu emri verir:

   “Ben size taarruz emretmiyorum ölmeyi
emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler
ve kumandanlar gelebilir.”

     Bu
emir üzerine yapılan taarruz hava kararırken sahile yakın ilk sırtlara kadar
ulaşır. Böylece Çanakkale savunmasının omurgası teşekkül etmiş olur.

     Bu olay için Mustafa Kemal; “57’nci Alay
meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.

      Böylece Çanakkale
destanı kanla yazılırken, dünya savaş tarihinde de bir ilk yaşanmış olur. Çünkü
hiçbir savaşta; askerlerine “size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyebilen
bir komutan yoktur. Ölüm emrini de, tereddütsüz yerine getiren Mehmetçik’ten
başka bir asker, Türk milletinden başka bir millet de bulunamaz.

      Aynı taarruzları izleyen İngiliz kuvvetleri
komutanı, General Hamilton ise yaşananları şöyle anlatmıştır: “Gebe dağlar Türk doğurmakta devam
ediyor.’’

    Evet, o destanın yazıldığı tarihte
Çanakkale savaşlarının yaşandığı boğaz bölgesini çevreleyen, dağlar, taşlar,
ağaçlar hülasa vatanımıza kucak açan ‘toprak ana’ dâhil, her yer Türk
doğurmuştur.

    Çünkü
bu vatan, düşman çizmesi altında değil, 
ay yıldızlı bayrağımızın altında yaşamak isteyenlerin yurduydu.

    Çünkü o gazi topraklar; işgal edenlerin,
mazluma zulmedenlerin değil, Allaha büyük bir tevekkülle iman edenlerin,
hayatlarını vatanı için seve, seve feda edenlerin yurduydu.

    Tabii
ki, ‘Gebe dağlar, Türk’ten başka’ ne doğuracaktı ki?

     Denizden
geçemeyeceğini anlayan düşman; bu defa 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na
asker çıkararak şansını yeniden dener. Ancak bu teşebbüsleri karşısında yine
unuttukları, hesaba katamadıkları önemli bir şey daha vardır!

    Çünkü
Çanakkale’deki Türk Ordusu; sadece Alman Mareşali, Liman Von Sanders’in, bir
avuç Alman subayının komutasında değildir. 
 

     Çünkü onların karşısında ölümü hiçe sayarak
savaşan; bu vatanın gerçek sahipleri Mehmetçikler ve onların Türk Komutanları
vardır. İşte düşmanın unuttuğu, hesaba katamadığı şey de budur.  

     Allah’ın adını haykıran bu kahramanlar; İngilizlere
de, Fransızlara da, tarihin en acı yenilgisini Çanakkale’de tattıracaktır.

    ‘’Çanakkale
savaşlarında; 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz/Hintli, Avustralyalı, Yeni
Zelandalı (Anzak) Senegalli ölmüştür. (bu savaşlarda İngilizler, müstemlekelerinin
askerlerini kullanmıştır..!)

     Tarihe; ‘’Kanla Yazılan Destan Çanakkale’’
olarak geçen, ‘’Çanakkale Geçilmez’’ deyimini yazdıran bu savaş sonrasında şu
sonuçlar ortaya çıkmıştır:

    .
Çanakkale Savaşı, Türk Milletine bir ‘’Mustafa Kemal’’ çıkarmıştır.

    . Çanakkale Savaşı, millet olabilmemizin
ulusal bilincini tüm dünyaya ispat etmiştir.

       Özet olarak Çanakkale Savaşları:

       Türk Milletinin yeniden doğuşunu
simgeleyen; şeref ve namusunun kurtarıldığı, ulusal benliğimize kavuştuğumuz,
Türk insanının yalnızca kendisine güvenmesi gerçeğini öğrendiği, bugünkü Güzel
Türkiye’mizin ortaya çıkması bakımından acı ve kanla yazılmış bir destandır.

       Ay Yıldızlı Al Bayraklarımızın gölgesiyle
şereflenen, her karışı şühedanın aziz kanlarıyla kutsanan bu gazi topraklar;
kendisini Büyük Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olarak gören vatan
evlatlarımızın çelikten pençeleriyle korunmakta, şahinden keskin gözleriyle
gözlenmektedir.

       Atalarımızdan bize emanet bu son yurdumuza göz
dikenler, bizi bizden ayırmanın peşinde olanlar; biz kez daha Çanakkale’de
yaşanan o destansı günleri hatırlamalı, Türk Milletinin vatan sevdasının ne
demek olduğunu iyi bellemelidir.

       (Vatan ve vazife uğruna hayatlarını seve,
seve feda eden tüm şehitlerimizi rahmetle, minnetle anıyor, aziz hatıraları
önünde saygıyla eğiliyorum. Aynı rütbeyi taşmaktan onur duyduğum Tüm Gazilerimize
sağlık ve huzur dolu, uzun bir ömür diliyorum.)

                                                    
      ‘’Ne
Mutlu Türküm Diyene’’

İş ve Düşünce Adamı Ali Polat ile Konular Arasında Gezinti

Oğuz Çetinoğlu: Târihte yaşamış çok
meşhur kişilerden hangisi gibi olmak isterdiniz?

Ali Polat: Hangisi gibi olmak isterdim? Ben eğer ikinci sefer dünyaya
gelirsem yine kendim olmak isterdim. Çünkü Allah Teâlâ bana bu beyni vermiş, bu
şekilde davranmamı istemiş, ben ikinci herhangi bir adam olmak istemedim ve
istememiş olacağım, O sebepten ben ikinci bir kişiyi düşünmem. Herkes kendisi
olsun. Şimdi size bir misal vereyim, benim şu an Türkiye’de ekonomik olarak düşündüğüm
insanlar Türkiye’nin bütün milyarderlerinin çoğu benim arkadaşımdır 20-30
senedir. Ben bunlarla arkadaşlık yaparım ama kati surette bunların ne iş
yaptıklarını, ne ettiklerini, ne kadar paralarının olduğunu hiç düşünmem, sâdece
arkadaşlık yaparım ve ama başka bir şey düşünürüm. Sokakta bir fakiri
düşünürüm. Şimdi her gün Taksim Meydanı’na giderken görüyorum: Yaşlı iki adam
var, sokaklardan kâğıt topluyor, götürüp satıyor, 70-75 yaşında, zaman zaman
durur onlarla konuşurum, onların gönüllerini alırım. Çünkü ben onunla, kendimle
değil o adamla iftihar ederim, 70 yaşında adamla, 75 yaşında adamla ki kâğıt
topluyor, iftihar ederim.

Çetinoğlu: Sizi tanımışım
demek ki… Sizden bu cevabı bekliyordum. Çok teşekkür ederim. Hayatta yapmak isteyip
de yapamadığınız üç şey nedir?

Polat: Evet, hayatta yapmak istediğim fakat yapamadığım şey nedir?
Benim kişisel olarak çok zikzaklı bir hayatım olduğuna göre ben iki gün önce
eşimle burada konuşuyordum, akşam balkonda yemek yerken, düşünüyordum ki ben ve
eşimin kat’i surette bizim dünyâdan herhangi bir beklentimiz yoktur,
kalmamıştır. Çünkü bu saate kadar yaşamışız; şerefimizle, namusumuzla yaşamışız
ve iftihar ediyoruz ki kimseye bilerek veya bilmeyerek kötülük yapmamaya
çalışmışız.  Benim ne yapmak istediğime
gelince, çok yıllardır, en az 30 senedir, pardon 40 sene önceyi düşünüyordum,
bir şirkette ortaktım, 1992’den sonra 1993’te o şirketin geliri çoğalacaktı ve
biz bir vakıf kurmuştuk, o vakıfta yılda 4 milyon mark para toplanacaktı. O 4
milyon markı ben alacaktım, o günkü Türkiye’de tedâvisi mümkün olmayan
hastaları alacaktım, tedâvisinin mümkün olacağı bir ülkeye götürecektim,
tedâvisini yaptıracaktım. İyileştikten sonra götürüp evlerine koyduğum gün
kendimi mutlu hissedecektim. Fakat ne yazık ki kısmet olmadı. O olmadığı zaman
Ali Polat, küçük imkânlarıyla birlikte 22-23 senedir kendisine göre kendi
kafasına göre toplumun ihtiyacı olan konularda, topluma sâdece verebileceği bir
kitap var, kitap hazırlıyor ve o kitapları parasız olarak veriyor, bir nebze kendini
ikna etmeye çalışıyor. İkincisine gelince, Ali Polat’ın en büyük arzularından
bir tanesi şuydu ki Ali Polat’ın imkânı olsa şehrin dört tarafında, yaşadığı
herhangi şehir olursa şehrin dört tarafında, günde dört tane büyük çadır
kurulsa, üç öğün her çadırda 2 bin 500 kişiye yemek verilse, çünkü biz
başlıyoruz diyoruz ki balık tutmayı öğretelim, balık vermeyi değil ama bazı
insanlar var bunlar güçsüz, çaresiz, yaşlı vesaire, günde şehrin dört tarafında
2 bin 500 kişiye üç öğün yemek verilmesi benim en büyük dileğimdi. Bunu
beceremedim şu ana kadar. Eğer ki o üç öğünde gelsinler insanlar yemek yesinler
ve bunu yapmakla, bunu bir sene, iki sene, üç sene yaptığımız zaman, beş sene
yaptığımız zaman toplumda başka insanlar da sizi görür, onlar da benzerlerini
yapar. Bizim toplum daha sosyal toplum hâline gelmiş olur. Bu sefer bizim
içimizden başkaları çıkar.

Çetinoğlu: Peki huzur ve
saadeti nerede ararsınız?

Polat: Huzur ve saadeti Ali Polat kendisiyle birlikte çevresinde
olan adamların huzurlu ve saadetli olmasını sağlamakta arar. 26-27 yaşındaydım,
bir firmam vardı, orada 14 kişi çalışıyordu. Ben o zaman kısmet olmuştu, bu iş
o zaman benim İstanbul’da olmamla birlikte normal işim de Tahran’da bir firmam
vardı, 14 kişiye de ev almak arzusuyla çünkü Ali Polat çocukluğunda zaman zaman
düşünmüştü ki 6 metrekarelik benim bir odam olsa, bir de bir gazocağım olsa,
üzerinde de bir tane tencerem olsa dünyânın en mutlu insanı olmuş olacağım.
Dolayısıyla Ali Polat mutluluğu kendisiyle birlikte çevresinde aramaktadır. Yâni
çevresindeki insanları, ev sâhibi yapabilse çünkü ev olduktan sonra herkesin
namusu, şerefi görünmez hâle geliyor evin içerisinde yavan ekmekle, suyla da
geçinebilir.

Gençliğimde şöyle düşünürdüm: Kapıdan
eve giriyorum, bunlar hayaldi ama düşündüğüm şeylerdi, kapıdan içeriye
giriyorum bakıyorum ki benim iki yaşında çocuğum ateş içinde yanıyor ve benim
cebimde beş kuruş para yoktur, o zaman bunu çok konuşurdum. Derdim ki eğer öyle
bir durumda kalsam, kapıdan dışarıya çıkarım, ilk gördüğüm adamın ceplerini
soyarım zorla, çocuğumu götürür tedâvi ettiririm. Daha sonra başıma ne
gelecekse gelsin. Bunların olmaması için, ihtiyaç sâhiplerine ücretsiz tedâvi
imkânı sağlayan yerler düşünürdüm.   

Çetinoğlu: Bu da beklediğim
bir cevaptı. Tekrar teşekkür ederim. Dünyâya ve yaşadığımız günlere gelelim. Avrupa
Birliği’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Polat: Gençliğimde düşünürdüm ki bu Avrupalıların toprakları bizden
az. Her şeyleri bizden az, bizden çok mutlular. Niçin? Bu ‘niçin’ sorusuna cevap
bulamazdım kendi kendime ve o öyle devam ederdi. Ta ki ben gittim 30-35 yaşında
bir rulman firmasının distribütörlüğü aldım. Ben buradayken İran’da
distribütörlüğünü yaptım, o rulman firması da Alman firmasıydı. Gittim onlarla
çalıştım, onlardan disiplini, çalışmayı öğrendim. Garajlara gittim, çalışanları
gördüm; bizim 10 saatte yaptığımızı bir saatte yaptıklarını gördüm. Bu şekilde
halk için yapılmış bir şey göremedim. Ama Portekizlilere baktığımız zaman,
İspanyollara baktığımız zaman, şimdi biz 150 senedir Amerikalılara baktığımız
zaman bunlar sâdece egoistlik ve kendilerini zenginleştirmek için dünyâ
insanlarına gayri insanî hareketler yapıyorlar. 24 senedir ki dünyâda buğday
fazlalığı oluyor ama onu fakir insanlara vermiyorlar. Dolayısıyla ben dünyâ
insanlarında herhangi bir hatâ görmemekle birlikte ama Avrupa Birliği’ne falana
çok pozitif bakan bir insan değilim. Sâdece ilmî olarak onlara bakıyorum.
Onların yapmak istediği gibi ben niçin yapmıyorum diye üzülüyorum. Ben dediğim
de ülkemi kast ediyorum. Ben niçin yapmıyorum diye üzülüyorum. Son beş on gün
içerisinde bir konu önüme çıkmış, onun üzerinde düşünüyorum: Biz ilim
adamlarına Avrupa’da dahi laboratuvarda çalışan adamlara 2-3 bin Euro maaş
veriyorlar, bizde 3 bin lira 5 bin lira maaş veriyorlar.  Vahşi olup ayağına top alıp o vahşilikle
birbirini döven insanlara da milyonlar kadar para veriliyor. Bu o kadar benim
içimi sızlatıyor ki o kadar olabilir. Avrupa Birliği bunları 4-500 sene önce
buhar gücünün bulunmasıyla öne geçtiler. Avrupa Birliği kalabilir, dağılabilir
ama şu an benim ülkemde insanlar oturup konuşuyorlar: Benim ülkemde 3-5 milyar,
10 milyar, 20 milyar, 30 milyar fazla para yok ki bizim vatandaşlarımıza
verilsin. Onların var ve veriyorlar. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nde Avrupa’da
zavallı olmuş ülkeler var mesela Portekiz zavallı olmuş ülkedir. Her halükârda
karınlarını doyururlar. Avrupa Birliği’nden veya dünyâdan tek almamız gereken
ders bu ki biz onları kıskanarak değil gıpta ederek onlar gibi olmak lâzım
sâdece. Bunun için de biz akla, mantığa, şuura değer vermemiz lâzım sâdece.  Bunu yapabileceğimiz güne kadar, biz
kendimizi düşünmemiz lâzım sâdece. Avrupa Birliği’nde ne olacağını da kendileri
%50 düşünmüş olacaktır.

Çetinoğlu: Bir insanın lider
olabilmesi için hangi vasıflara sâhip olması gerekir?

Polat: Liderlik ayrı bir vasıftır. İnsan lider olmayı ister. Gönül
arzu eder ki lider bilgili birisi olsun. Bunu Kur’ân-ı Kerîm şöyle söylüyor: ‘Sizin rehberleriniz bilgili insanlardan
olsunlar
.’ Biz o bilgiyi falan kenara koymuşuz. Almanya’da Merkel, Doğu
Almanya’nın çocuğudur. Şimdi bu kadar zamandır Almanya’yı idâre ediyor, tek
düşünmediği şey maddiyattır kendisi için ve çevresi için. Acaba biz neden
düşünüyoruz? Biz neden maddiyat toplamaya ihtiyaç duyuyoruz? Biz neden
maddiyata bu kadar tapıyoruz? Halbuki biraz târihe baktığımızda göreceğiz ki
bir zamanlar dünyâda İdi Amin vardı, bir zamanlar dünyâda İran şâhı vardı, bir
zamanlar dünyâda Saddam Hüseyin vardı. Ben Irak’ta Saddam’ın kendisine ve
bakanlarına 37 şehirde bir şehircik yarattığını gördüm. Toplum böyle bir şeyi
kabul ediyorsa, toplum bilinci sıfırdır.

Çetinoğlu: Peki, asla
vazgeçemeyeceğiniz üç şey nedir?

Polat: Hak, hukuk, adalet.

Çetinoğlu: Millet kavramının
içerisinde konuştuğumuz dilin önemi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Polat: Millet tamamen ayrı bir şeydir. Yâni bir şahıs var,
halk var, halklar var ve millet var. Millet kavramını elde edebilmek için yâni
bulunduğum coğrafyanın insanlarını kendine en yakın görebilmektir. Burada dil
çok önemlidir. Ama dilin çok önemi de olmayabilir. Hindistan’da bugün 3 bin dil
konuşuluyor. Bugün Amerika’da, milyonlarca Amerikalı var ki tek bir kelime
İngilizce bilmiyor, İspanyolca konuşuyorlar. Burada demek ki dil önemlidir ama
dilden daha önemli millî şuurdur. Milletin yaşayabilmesidir, yâni şimdi lütfen
düşünün, siz de ben de biz 60’lı 70’li yılları yaşamış insanlarız, biz
kibritleri gazocağında yakıp yanına koyup ikinci sefer faydalanmak için kullanan
insanlarız, o gün bizim millî duygularımızla bugün insanlara baktığımızda
duygusuz insanlar görüyoruz. Sâdece bencil, zavallı falan. Dolayısıyla önce
millet olmak sâdece. Millet olduğu zaman ayrı bir konudur. Millet yâni bir
İngiliz milletini hiçbir zaman milletini satmıyor ama burada size 2004
senesinde ‘Eşek ve Biz’ isimli kitabımda
yazdığım notlardan birisini geçmek isterim. O zaman 16 sene önce Ali Polat
yazıyor ki dünyâ müzelerine gidip baktığımızda görüyoruz ki dünyâda ne kadar
müze varsa bizim eserlerimiz orada vardır. Acaba ne zaman olacak ki ve aynı
zamanda da görüyoruz ki yâni bunları, bizim milletimiz, halkımız, insanlarımız
bunları bizim bir yerden bulmuş götürmüş oralarda parayla değiştirmiş. Yâni
daha doğrusu çalmış.

Çetinoğlu: Çalmış ve satmış.

Polat: Evet. Acaba ne zaman olacak ki dünyâ insanlarından,
Danimarka’dan, Almanya’dan, İngiltere’den de oranın müzelerinden bir parçalar
çalsınlar, getirsinler bizim ülkemizde satsınlar. Bunu dediğim zaman insanlar
tebessüm ediyor. Onlar yapmazlar. Peki niye yapmazlar? Çünkü orada millet
mefhumu var. Biz acaba bugün millet miyiz, halk mıyız? Özellikle şimdi burada
millette başka bir ideoloji olmaması lâzım. Millet ideolojisi lâzım sâdece.
Milletin ideolojisi öne sürülmesi lâzım sâdece. Biz burada şimdi ne yazık ki
1950’den sonra millet ideolojisinin yanında ikinci bir ideolojiyi de dile
getiriyoruz.

Çetinoğlu: Nedir?

Polat: İkinci ideoloji dile getirdiğimiz zaman onu getirip bugünkü
günlere geliyoruz. Dolayısıyla biz acaba ne kadar millet olmuşuz? Bu kendisi
içinde bir sorudur şimdi. Biz Türkiye’de acaba ne kadar millet olmuşuz?

Çetinoğlu: Millet olup
olmadığımız konusunda tereddüdünüz var mı?

Polat: Eskiden yoktu, şimdi var.

-‘Şimdi
var
’ diyorsunuz. Onu ayrıca konuşmamız gerekecek. İş adamı sıfatınız
yanında bir de kültür adamı sıfatınız var. Kültürünüz hangi kaynaktan
besleniyor?

Polat: Benim kültürüm insandan besleniyor. Benim açlığımdan
besleniyor. Eğer bir gün yeni bir kelime duymamışsam, yeni bir şey
öğrenmemişsem, yeni bir şeylere ulaşmamışsam, kendimi o gün mutsuz sayıyorum.

Dolayısıyla zenginleşmenin yolu
kültürde açlıktan geçiyor, ben kültüre, medeniyete, ilime ve iktisada her zaman
aç kaldım, o açlıkla bir yerlere varmaya çalıştım.

Çetinoğlu: Soruyu bir de şöyle
sorayım: Her insanın bir inancı vardır. İnançla kültür bağlantısını ele alırsak
ne ortaya çıkar?

Polat: İnanç da
kültür de ortaya vicdanı getiriyor. Şahsî vicdan ve toplum vicdanı. Eğer,
bunlar da tabii ki epidemiktir. 
Türkiye’de olan vicdan ayrıdır, Amerika’da olan vicdan ayrıdır,
Danimarka’da olan vicdan ayrıdır. O topluma göre oluşuyor. Toplumlara göre ama
benim şahsî görüşüm kültür ve din, din dediğimiz zaman din bir kanundan başka
bir şey değildir. Kültür ise kanundan türemiştir, kanundan meydana gelmiştir.

 

 

ALİ
POLAT:

    
1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin
mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye
yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği
Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi
kuruluşunun sâhibidir.

    
Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak
okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim
adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim’ adlı kitabında topladı. Eserini bütün
mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da
Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe ile yayımlandı.

    
Diğer eserlerinden bâzıları:
*Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi
1555 Hikmetli Sözü
(2003), …*Ve Biz
(2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitaep
ve CD 2008), Bir Damla Su 1.
Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir
Damla Su
2. Cilt Su ve Hayat (2011), *Bir
Damla Su
3. Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4. Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli
Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam
Enerjisi: Su
(2017). *Sağlıklı
Yaşamak ve Yaş Almak için Bedenimizi Tanıyalım
(2017),  (Bu eser, her biri 12 kitaptan oluşmak
üzere 3 grupta 36 adet kitaptır. Bâzılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için:
Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız,
Böbrekler Küçüktür Görevi, Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku
ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin Yapıtaşları, Bağışıklık
Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve Hayata Dair Her Şey, Dil
Kullanma Yeteneği, Yüz ifadelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden İlişkisi ve
Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

    
3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden 12.000’er basılan bu set,
yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın
Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis Akademilerinin, Belediyelerin,
Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte bulunanlara
bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

    
Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda
sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma
mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi
hayatında uygulayarak müspet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda
oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı
olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

    
Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten
başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada
görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim’ kitabı ile
yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle, 40’tan fazla eseri
yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk
bilinciyle hazırlanmıştır. 

2021 Türkçe ve Yunus Emre Yılı İlan Edildi

0

Bu yılın ilan edilmesi için
emeği geçenlere teşekkür ederiz. Tabii ki, mühim olan husus icraattır. Bu yılın
önemine uygun olarak değerlendirilmesini temenni ediyorum.

         Malum olduğu üzere, insanların birbirleri ile konuşa konuşa
anlaştığı bilinen bir husustur. Fakat lisan sadece karşılıklı meram anlatmaya
yarayan bir vasıta değildir. Bir millet
demek, aslında bir dil demektir.

Dillerini
konuşup yazan kalmadığı için, bu en değerli milli varlığını kaybetmiş olan birçok
millet tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Bu sebeple bir topluluğun, millet olarak
devamlılığını sürdürebilmesi için dilini muhafaza etmek mecburiyeti
bulunmaktadır. Esasen millet olabilmenin ilk şartı fertlerin ortak lisana sahip
olmalarıdır. Zira bir topluluğu millet yapan unsurların başında dil birliği, kültür
birliği ve bayrak birliği gelmektedir.

Şayet,
düşman olduğunuz bir millet varsa, yapılacak olan en mühim ve en tesirli
düşmanlık, o milletin lisanını yozlaştırmak, değersizleştirmek ve
unutturmaktır. Peyami Safa’nın ifade
ettiği üzere, “Bir milleti yok etmek istiyorsanız,
illaki topa, tüfeğe ihtiyaç yoktur; dilini yok ederseniz, o milleti yok etmiş
olursunuz.”

         Kısaca ifade etmek icap ederse, millet mefhumu tarif
edilirken ortaya çıkan muhtelif görüşlerin hepsinde, dil birliği ilk temel unsur olarak daima başta gelmektedir. Dilin
çökmesi milletin dağılması, kaybolması demektir.  Milleti tek vücut olarak ayakta tutan iskelet
lisandır. Bu itibarla, bir milletin var olabilmesi için dilde birlik ve
devamlılık olmazsa olmaz bir şarttır. Dil
aynı zamanda bir milletin tarihin içinde bulunan en eski zamanlardan itibaren,
bu güne kadar yaşadığı bütün hadiseleri üzerinde taşıyan bir hafıza kartı gibidir
.

         Konfüçyüs’e sormuşlar, bir ülkeyi idare etmek için
çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız? Konfüçyüs şöyle cevap vermiş.

            “Önce dili düzeltirdim. Çünkü dil
düzgün olmazsa düşünceler iyi anlatılamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması
gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılamazsa ahlak ve kültür bozulur.
Ahlak ve kültür bozulursa, adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa,
halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını
bilemez. Bu sebeple sözü doğru söylemelidir. Hiçbir şey dil kadar mühim
değildir.”

Bu
cümleden olarak, maalesef bir dönem lisanımızda çok aşırı bir şekilde tasfiye
hareketi başlatılmıştır. Sadeleştirme
gayesiyle çıkılan yolda Türkçemiz, tarihin en büyük kelime katliamına maruz
bırakılmıştır.  Bunun neticesi olarak da dil
cellatlarının elinde Güzel Türkçemiz, bir çıkmaza saplanmıştır. Türkçe de yapılan
bu tahribat, başka hiçbir milletin dilinde yapılmamıştır.
Kelimeler
üzerinde yapılan tasfiyenin öncülüğünü de başta okullar olmak üzere, basın
yayın organları ile TV’ler yapmıştır. Öyle ki, yediden yetmişe herkes tarafından
kolayca anlaşılan birçok Türkçeleşmiş güzelim kelimeler, “Arapça veya Farsçadan gelmiştir”
denilerek atılmak suretiyle, bunların yerine ne olduğu belirsiz, dil bilgisi kaidelerine
uygun olmayan kelimeler getirilmiştir.

          Üzülerek ifade edeyim
ki, lisanımızdaki tasfiye hareketleri az da olsa bugün de devam etmektedir. Şu
kadarını söyleyeyim ki, bugün nerede ise “cevap
kelimesi dahi, lisanımızdan
tamamen atılmak üzeredir. Memleketimiz de bulunan Türk Dil Kurumu‘nun (TDK) varlığı
yokluğu belli değildir. Hâlbuki daha önceki yıllarda bu kurumda uzun yıllar
başkanlık yapmış olan Ermeni asıllı Agop Dilaçar zamanında bu kurum hiç bir vakit
gündemden düşmemiştir. Bize göre, yanlış da olsa, icraatları ile varlığını
devamlı olarak hissettirmiştir. Lisanımızda yapmış olduğu tasfiye
hareketlerinden sadece bir tek misal vermek icap ederse, Türkçe’de olmayan, Fransızcadan
alınma “Onur” kelimesini getirmek suretiyle,
1- Haysiyet, 2- Şeref, 3- İzzetinefis, 4 Gurur, 5- Kibir gibi kelimeleri unutturmaya
çalışmıştır.

Bu
arada dilimize yerleşmiş olan bazı güzelim kelimeleri de maalesef büyük ölçüde
unutturmaya muvaffak olmuşlardır. Mesela bugün sadece, “M” ile başlayan ve hemen aklımıza geliveren, Mücadele, Mübadele, Mütareke,
Muhtemel, Mülahaza, Muhafaza, Müdafaa, Müşteki, Mütedeyyin, Muktedir
, Münferit, Müddet, Muhtelif, Mahdut, Muhakkak, Mutabakat, Mübayenet, Mubah, Muaf, Malum,
Mühim
, Müsrif, Müfrit,  Müstenit, Müdahil, Mücahit, Muzdarip, Mağdur, Muttaki, Muarız, Muzır, Maraz, Mazi,
Murakabe
gibi kelimeleri kullanana pek rastlanmamaktadır. Yine acı bir
gerçektir ki, bugünkü yeni nesil tebessümün
dahi ne manaya geldiğini bilmemektedir. Sadece bu misalden de anlaşılacağı üzere,
birçok kelime, unutturulmak suretiyle,
lisanımız aşırı derece kısırlaştırılmıştır.
Bu sebeple günlük
konuşmalarımız da kullanmış olduğumuz kelimelerin sayısı son derece azalmış
bulunmaktadır.

            Hülasa edecek olursak, Türkçe hem
bizim mazi ile bağımızı hem de Türkiye hudutları haricinde yaşayan Türk
kardeşlerimiz ile irtibatımızı sağlayan bir kültür zinciridir.

Bu itibarla, Güzel Türkçemizin bozulup
yozlaşmaması bakımından her kurumun, kendi üzerine düşen vazifeyi yerine
getirmek hususunda, azami gayret ve itinayı göstermesinde mutlak bir zaruret
bulunmaktadır.

*****

            Türkçe Dünyada en Çok Öğrenilen Beşinci Dil

         UNESCO’nun da kapsama alanına almış olduğu bu yılı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan “Türkçe ve Yunus Emre Yılı” olarak
ilan etmişlerdir. Geçtiğimiz günlerde de bu etkinliğin ilk adımı atılmıştır.

Türkiye,
aslında Yunus Emre adını sadece bir
yılla sınırlandırmadığını, dünyanın dört bir tarafına onun adını taşıyan Yunus Emre Enstitüleri açmak suretiyle,
göstermiş bulunmaktadır. Şimdi daha yoğun bir programla Yunus Emre’nin yüzlerce yıllık selamını dünyaya ulaştırmak için
gayret sarf edilmektedir.

Bu
gayretin ilk adımının atıldığı toplantıda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Yunus Emre’nin “İnsan
Hazinesi”
özelliğine dikkat çekerek, şöyle dedi: “Türkiye’nin kamu diplomasisi ve kültürel diplomasisi alanlarında en
önemli temsilcilerinden biri olarak onun başardığını başarmak bizim de
hedefimiz olmalıdır.”

         Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Şeref Ateş de Yunus
Emre
adıyla çıktıkları yolculuğun ne kadar etkili olduğunu şöyle ifade etti:“Yunus Emre Enstitüsü 10 yılda Türkiye ile
bağ kuran, argümanlarını anlayan, Türkiye’ye sempatiyle yaklaşan
bir kitle oluşturma açısından ciddi katkılarda bulunmuştur. Öyle ki, son bir
yılda beş kıtada 60 bin kişiye Türkçe öğretmiş, özellikle salgın döneminde,
Türkçe en çok öğrenilen beşinci yabancı dil olmuştur.” 

Ene Çeşitlemesi (1)

     Eğer insan, ene ve
benliğine; mizan / ölçü, tartı, akıl, idrak, muhakeme ve bir mikyas nazarı /

     Gözüyle bakarsa;
kâinat / evrenden zihnine akıp gelen âfâkî /

     Nefsin hâricindeki
/ dış âleme dâir malûmatı; kendi malûmatı / bilgileri ile,

     Tasarrufât /
tasarrufları ve sıfat-ı İlâhiyeyi / İlâhî sıfatları da,

     Kendi sıfatları
ile tasdik ve kabul eder.

     Sonra yine
merciine / merkez ve kaynağına iade eder / döndürür.

 x

     Çünkü: “Men arefe
nefsehu, fekad arefe Rabbehu.”

     “Kim nefsini /
kendini bilir ve tanırsa, Rabbini bilmiş ve tanımış olur.”

     Çünkü : Eserden
ustaya, yapılandan yapana, fiilden fâile geçmiştir.

     Bundan ötürüdür
ki; kendinde olanları, kendinden bilmez. 

     Çünkü: Bir iğne
ustasız, bir köy muhtarsız olmaz.

     Yâni, fiil,
hareket ve oluş; fâilsiz / yapansız meydana gelmez.

     Meselâ: Bedenine
takılmış ve en iyi yere yerleştirilmiş olan gözlerinden;

     Gözü ancak görmesi
olan bir varlığın verebileceğini ve O’nun basar sahibi /

     Görmesi olduğunu
bilir ve anlarsın.

     Başına konmuş ve
yine en iyi yere yerleştirilmiş olan kulaklarından;

     Kulağı ancak
işitmesi olan bir zâtın verebileceğini

     Ve O’nun semî /
işitici olduğunu bilir ve anlarsın.

     Anadan doğma kör
olan biri, görülecek şeylerin mevcudiyetini

     Ve Allahın görmesi
olduğunu, hemen kabul eder mi?

     Anadan doğma sağır
biri, işitilecek şeylerin bulunduğuna

     Ve Allahın semî /
işitici olduğuna, kolay kolay inanır mı?

     Kendi varlığını
idrak edemeyen biri, Allah’ın varlığına yol bulabilir mi?

     “Bu benimdir.”
diyemeyen, sahipliğin ne olduğunu bilmeyen ve tatmayan kimse,

     Bu kâinatın Sahibi
ve Yaratanı olduğunu kabul eder ve hiç O’na hemen inanır mı?

x

     Evet, ancak “Kad
eflaha men zekkâha.” / “Nefsini maddî ve manevî kirlerden arındıran,

     Felâha / kurtuluşa erer.” (Şems: 9)
âyetinin şümûlüne / kapsamına dahil olanlar;

     Bihakkın /
hakkıyla emaneti ifa etmiş / yerine getirmiş;

     Yani Yaratanı
bilmiş, bulmuş ve tanımış olanlardır.

x

     Fakat kendisine
müstakil / bağımsız / yaratılmamış / kendi kendine oluşmuş nazarıyla bakanlar!

     Kendilerini mâlik
ve sâhip itikat eder / öyle sanır ve inanırlarsa;

     “Ve kad habe men
dessâhâ.” / “Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.” (Şems: 10)

     Âyetinin şümulü /
kapsamına dahil olarak; emanete hıyanet etmiş olurlar.

     Zira semâvât /
sema ve gökler ve arz / yeryüzünün,

     Hamlinden /
yüklenmekten korkarak imtinâ ettikleri / çekindikleri cihet;

     İşte “ene”nin;
kendine buyruk bu ciheti / bu tarafıdır.

     Çünkü dalâlet /
yanlış yol, inanış ve  şirk / Allaha
ortak koşma ve şerler;

     Hep bu cihetten /
bu yönden doğar ve kendilerini gösterirler!

     Eğer vaktiyle o
menfî felsefe gözlü “Ene, Ben ve Benlik” in;

     Şiddetli bir
terbiye ile başı kırılmaz ise, büyür insanın vücudunu yutar.

     Diğer insanların
da enaniyeti / ene ve benliği inzimam eder / eklenirse,

     Sâni’in / san’atla
yaratan Allah’ın emrine karşı

     Mübarezeye çıkar /
O’nunla çatışır!

     Tam mânasıyla bir
şeytan olur! Sonra halkı da, kendisine kıyas eder;

     Esbabı / sebepleri
de o kıyasa / karşılaştırmaya dahil ederek, büyük bir şirke düşer!