17.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 419

ZAMBAK: Herkese Eşit Verimli Belediye

Söz verdiğim gibi bugün uzaktan belediye yönetimi, hizmeti
sistemini, Yalova Belediyesi’nin Zambak sistemini anlatacağım. Proje değil,
sistem. Yeni seçilen belediye başkanı kaldırıncaya kadar tıkır tıkır işlemiş.
Yakup Bilgin Koçal 1999’da Yalova’ya belediye başkanı olmuş. Makamına gelen
kutlama çiçekleri solmadan deprem felaketiyle karşılaşmış. Yıkım yeni bir
yapımın tohumudur demiş ve yeniden tasarıma, hani re-engineering dedikleri işe
girişmiş. İki soru sorduk diyor:

 

-Kurumu nasıl daha verimli çalıştırabiliriz?

 

-Rüşveti, torpili, her türlü ayrımcılığı ve partizanlığı
nasıl yok ederiz?

 

Bu amaçlar için bir takım kurmuşlar. Yoğun teorik eğitim ve
danışmanlık hizmeti almışlar. Yönetim biliminde ortalık moda kelime ve
kavramlarla kaynar. Toplam Kalite Yönetimi, Süreç Yönetimi (ki Toplam
Kalite’nin de taşıyıcı kolonudur) ve benzeri derinliklere dalmışlar ve
boğulmadan çıkmışlar. Bu sözlerden bir öz çıkarmak için kolları sıvayıp işin
içine girmeniz gerekir. Bir eliniz fiilde, bir eliniz kütüphanede olmalıdır.
Marifet pratikle teoriği birleştirmektir. Yoksa tek başlarına bunların ikisi de
işe yaramaz.

 

 

 İlk adım sistem
analizi. Koçal bu işleme, “mahsusun makule tercümesi” diyor. İsterseniz buna
tikelin genele çevrilmesi, isterseniz tüme varım, isterseniz gözlenen, elle
tutulanı genelleştirip teoriyi, tasarımı çıkarmak deyin. Bilgisayar
mühendisleri ve işletmeciler sistem analizi derler. İşin kalbidir.

 

20 kat verim artışı!

Belediye’ye gelen bütün müracaatların, akış diyagramını
çıkarmışlar. Yani Al-Harezmi’nin algoritmalarını hazırlamışlar. Vatandaşın da
başkasının da “iş takibi”ne gerek kalmamış. Sadece taleplerin alındığı noktalar
kalmış. “Hizmet Masaları dışında hizmet üreten tüm birimleri kurumun mutfağı
kabul edip, vatandaşla irtibatı kesilmiş oldu.” diyor başkan. 359 tip dilekçe,
164 tip şikâyeti ve bunların her birinin nasıl akacağını, nerelerden geçip
nasıl sonuçlandırılacağını tanımlamışlar. Böylece aynı işler her zaman aynı
şekilde sonuçlanır hâle gelmiş. Weber’e göre de devlet, algoritmalar demektir.
Bana başka, ona başka sonuç veren devlet devlet değil, çürümüş, keyfî
saltanattır.

 

2004’te Koçal görevi bırakmış fakat 2009’da tekrar seçilmiş
ve sistemi tamamlamış. Sonra bakın neler olmuş: “Verim %2000 arttı” diyor.
Nasıl ölçtü bilmiyorum ama buyurun size bazı ölçmeler: 40 günde verilen inşaat
ruhsatı 82 saatte verilir olmuş. İskân verilmesi 30 günden 70 saate düşmüş. Bir
ayda verilen imar durumu, bir saatte verilebilmiş. Bütün hizmetlerin ortalama
tamamlanma süresi 20 günden 25 saate düşmüş. 
Bu son rakamları verim ölçüsü alırsanız 20 x 24 / 25, gerçekten %2000
gibi bir sonuç çıkıyor. (Abartmayalım, %1920 ediyor!)

 

Mutluluğun resmi

Vatandaşın hissettiği değişiklikler şöyle sıralanıyor: Kamu
binası ihtiyacı yarıdan aza düşmüş. Torpil, rüşvet, partizanlık, ayrımcılık
fırsatları yok olmuş. Bilgisayara iltiması programlamayı unutmuşlar anlaşılan.
Ve personelin %70’i evden çalışmaya başlamış.

 

Koçal daha bir dizi olumlu değişiklik sayıyor. Bazılarını
tam kavramak için tekniğe girmek lazım. Belki en önemlilerinden biri, vatandaş
memnuniyetinin objektif biçimde ölçülebilmesi. Bu yolla pürüz çıkarabilen noktalar,
algoritma değişikliğiyle, akışın farklı yönlendirmesiyle yok edilmiş. Böyle
sistemlerin en güzel taraflarından biri de personelin kendi kendisini
ölçebilmesi ve verimini diğer arkadaşlarınınkiyle karşılaştırabilmesidir. Bu
çalışmanın mükemmele yaklaştırılmasında en güzel metotlardan biridir. Ceza
vermeden, azarlamadan, bağırıp çağırmadan, gittikçe daha verimli çalışan,
üstelik işini de iş arkadaşlarını da seven ekiplere kavuşursunuz. Biliyorum;
bir zamanlar ben de yapmıştım.

 

Demokrasi ve toplum sermayesi

Fakat her şeyi programlayamıyorsunuz, algoritmaya
sokamıyorsunuz. Pek güzel bir misal veriyor başkan. Aynı zamanda bir demokrasi
uygulaması. Yalova’nın Rüstem Paşa Mahallesi’nde Mahalle Meclisi, 16 yatırım
talep etmiş. Belediyenin bunların hepsini birden gerçekleştirecek kaynağı yok.
O halde bunları bir öncelik sırasına sokmak gerek. Kime sormalı? Talep edenlere
sormak en iyisi. 16 projenin de maliyetlerini çıkarmışlar ve toplam bütçeyi de
vatandaşa açarak sormuşlar: “Sizce bunlardan hangilerini yapmalıyız?”

 

Sonucu Başkan Koçal anlatsın: “…yatırımların öncelik
sıralamasının belediyenin web sitesi üzerinden vatandaş tarafından yapılmasını
istedik. Evlerinde, işyerlerinden internet bağlantısı olanlar buralardan,
imkânı bulunmayanlar ise, o tarihlerde internet şimdiki kadar yaygın olmadığı
için, mahalle içinde birkaç noktaya yerleştirdiğimiz kiosklardan yararlanarak
tercihlerini yaptı. Beş bin civarında seçmeni bulunan mahalleden 3635 kişi
e-demokrasi uygulamasına katıldı. Gezi alanı, çocuklar için mini halı saha ve
yol gibi toplam dört yatırım öncelik aldı ve gerçekleştirildi.”

 

 

 Kuzey İtalya’yı zenginleştiren toplum sermayesi ve demokrasi
hikâyesine yurdumda şahit olabileceğim kaç yer vardır? Merak edenler Kuzey
İtalya örneğini “Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler” kitabımdan okuyabilirler.
Fakat aynı zenginleşme Güney İtalya’da olamıyor. Çünkü orada tepeden aşağı
iletişim, mafya, tepede büyük adamlar ve aşağıda onların küçük adamları hâkim.

 

Bir sonraki seçimle başkan değişmiş ve işleyen sisteme
2014’te son vermişler. Niçin? Bilmiyorum. Belki bir sebebi vardır ve söylerler.
Hâlbuki Devlet Personel Daire Başkanlığı, 2013 yılında Yalova örneği üzerinden
bütün ülkede uygulama kararı almış. Olmamış.(Alıntı: https://millidusunce.com/)

8 Mart ve İki Teklif

Cinsler, renkler, eşya ve fikirler arasındaki farklılığın,
bir zenginlik, bu zenginlikte bir hikmet olduğu düşünülmesi gerekirken, birer
kavga sebebi yapılması çağımız düşünce sistematiğinin bir hastalığı olsa gerek.
İyinin karşısında kötünün, gecenin karşısında gündüzün, dişinin karşısında
erkeğin bulunması; bir ayettir, bir ilimdir, bir mucizedir, insan türünün
kaderidir. Bunu düşünen, sorgulayan beyinler idrak edebilir; tabii, ahlakın
yüksek, niyetin samimi, tefekkürün derin, yöntemin doğru olması şartıyla.

İnsanlar meşgul olsun, oyalansın; hatta biraz da kavga
etsinler diye ortaya konan oyuncaklardan, ilan edilen günlerden biri de 8 Mart.
Adı, Emekçi Kadınlar Günü. Son zamanlarda adını değiştirdiklerini görüyorum:
Dünya Kadınlar Günü.

Ne yapılıyor bu günlerde? Sanki değersizmiş gibi, kadının
değeri daha yüksek sesle ifade ediliyor, kadınlar kendini ispatlama, erkekler
kadınlara karşı şirinlik yapma yarışına giriyor. Kanunlar hatırlatılıyor,
kadına karşı şiddet ve kadın mağduriyetiyle ilgili haberler bolca, ajite
edilerek veriliyor, siyasiler oy devşiriyor, kapitalist düzenin egemenleri de
bir şekilde keselerini şişiriyor. Daha da ileriye gidilerek, cinsiyetçilik
perspektifiyle, erkeklerin canavar ruhlu yaratıklar olduğu tezi işleniyor;
cesaret bulan cüretkârlar, evliliğin ve aile kurumunun gereksizliğini, karşıt
cinslerin kuralsız birliktelik özgürlüğüne kimsenin müdahale etme hakkının
olmadığını haykırabiliyor.

Ortada, kadınlara karşı yapılan bir haksızlık ya da zulüm
denecek sorun varsa, bu konu ortaya böyle konmaz ve böyle tartışılmaz. Usul
olmayınca vusul gerçekleşmiyor. Zulüm, şiddet, haksızlık; cinsiyet temelli bir
sorun değil, ahlak temelli bir sorundur; insani değerlerin düşüklüğünün, inanç
yapısının çürüklüğünün, dünyevileşme ihtirasının yüksekliğinin, bencilliğin,
sadistliğin, megalomanlığın hayat tarzı haline gelmesinin ürünüdür.

Şiddete maruz kalanlar sadece kadınlar değildir. Bu toplumda
çocuklar, yaşlılar, meramını anlatamayanlar, sistemin ötekileştirdiği herkes,
bir nedenle, şiddete uğramaktadır. Şiddet, insani değerlerden yoksun, ahlakı
düşük insanların egemen olduğu toplumlarda genel bir olgudur. Cinsiyet temelli
bir şiddeti gündemde tutmak, şiddeti daha da körükler, cinsiyetçiliği doğurur.
Cinsiyetlerin karşıtlığı ve çatışması, kazanılması gereken hakkaniyet
mücadelesi ve hedefinden bizi uzağa düşürür, mahrum bırakır. Sorunların
hallindeki zaman, zemin, perspektif ve yöntem yanlışlığı, haklıyken haksız
duruma düşülmesi sonucunu doğurur.

Asla, kadınlara yönelik şiddetin meşruluğunu savunuyor
değilim. Yaşadığımız evrende, gücü yetenin, gücü yetmeyene şiddet uyguladığı
genel doğrudur. Kadınlar da gücü yettiğine şiddet uygulayabilmektedir. Çöpe
atılan ceninler, cami veya duvar diplerine bırakılan yeni doğmuş çocuklar hangi
duygunun eseridir? Ağlayan çocuğu susturmak için kullanılan insanlık dışı
yöntemler, neyle izah edilebilir? Kıskançlık histerisine tutulan kadınların,
intikam duygusuyla kocalarına karşı sergiledikleri tavırlar veya onları
cezalandırma yöntemleri, hangi ahlaki ilkeye uyar?

Kadını Allah yaratmıştır, erkeği de yaratmıştır. Allah,
hayvanı da yaratmıştır, bitkiyi de yaratmıştır. Her biri can taşır, değerlidir.
Her canlı birbirine lazımdır. Hiçbiri, bir diğerinden daha değerli ya da
değersiz değildir. Kimse, kimseye şiddet uygulayamaz, zulmedemez. Bir türün ya
da cinsin, haklarını ön plana çıkararak, diğer cinse karşı haksızlık yapması da
bir şiddettir, zulümdür. Bu sokak, çıkmaz sokaktır. Yapılması gereken, her tür
ve cinse karşı değerbilir olmaktır, şiddete karşı olmaktır. Kadınlar Günü’ne
karşı değilim; teklifim, kadirşinaslık veya değerbilirlik adına bugünün “Dünya
Kadirşinaslık Günü” adıyla bir basamak yukarıya taşınmasıdır veya bu isimle
yeni bir günün ilan edilmesidir.

“Pişmiş aşa, su katılmaz.” sözü, genel bir ilkeyi ifade
eder. Alışverişlerde de başlamış bir sürece müdahale etmek, fesat karıştırmak, ticari
ahlaksızlıktır. Bu tip davranışların, bir şekilde müeyyidesi kanunlarda
mevcuttur. Bizim kültürümüzde söz bölünmez, ticaret bozulmaz, istenen kızın
fikri çelinmez, aşka ihanet edilmez.

Ailelerin dağılmasında, özellikle kadına yönelik şiddette
aile birlikteliğine fesat karıştırılmasının önemli bir sebep olduğunu
görüyorum. Mademki her türlü fesat ahlaksızlıktır, suçtur; bunun da kanunlarda
bir karşılığı olmalıdır. Kurulu aileye fesat karıştıran, aile düzeninin ve
huzurunun bozulmasına yol açan dışarıdan kişiler, bu davranışlarının cezasını
mutlaka çekmelidirler. Çok kere aile bireyleri mağdur olmakta, ancak aileye
fesat karıştıran kadın ya da erkek, işin içinden sıyrılmaktadır. Toplumsal
huzurun sağlanması için, aileye fesat karıştıranların cezalandırılmasıyla
ilgili yazılı yasalara acilen ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kadın veya erkeğin
ihanetine sebep olan, bunu körükleyen kişiler de kişiyi tacizde, haneye tecavüzde
uygulanan cezalara benzer yaptırımlara uğrayacağını, yüz kızartıcı suç
işediğini bilmelidir. Bu müeyyideler, hem sosyal içerikli hem ağır olmalıdır.

Her bataklık, kendi sineğini üretir ve besler. Yanlışlıklar panayırında
alıcı da satıcı da birbirinden davacıdır. İlk ilikleme yanlışsa bütün düğmeler
yanlış iliklenir.

Temel sorun, ahlaki ve insani eksiklik. Son söz: Önce insan
ol, sonra ne olursan ol. 

Din ve Felsefe Karşı Karşıya

Ene’nin bir yönü dine, diğer tarafı felsefeye bakıyor. O
ikilinin gereğini yerine getiriyor.

     Dine bakan yanı;
mahza ubûdiyetin / tam ve gerçek kulluğun menşei ve kaynağıdır.

     Yani ene, kendini
abd / kul bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti / içyüzü harfiyedir.

     Yani, başkasının
mânasını taşıyor, fehmeder.

     Dinin hakîmane
düsturu / belli bir hikmet ve gayeye yönelmiş prensiplerinden:

     “Ve in min şey’in
illa yüsebbihu bihamdihi.” (İsra: 44)

     “Hiçbir şey yoktur
ki, Onu övüp Onu tespih etmesin.” sırrıyla,

     Her şeyin, her
zîhayatın / hayat sahibi yani canlının netîcesi

     Ve hikmeti /
yaratılışından beklenen gaye ve maksat; kendine ait bir ise,

     Sâniine / Sanatla
Yaratan’ına ait netîce ve sonuçları,

     Fâtır’ına /
Yaratanına bakan hikmetleri / yaratılış gaye ve maksatları sayısızdır.

     Her bir şeyin,
hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu

     Mahz-ı hakikat /
gerçeğin ta kendisi olan düstur-u hikmet / aklî prensipler,

     Maksatlı düstur
nerede?

     Felsefenin: “Her
bir zîhayatın / canlının neticesi / sonucu kendine bakar

     Veyahut / ya da
insanın menafiine / menfaat ve faydalarına aittir.” diye,

     Koca dağ gibi bir
ağaca hardal / çok küçük tohumları olan bir bitki, bir meyve,

     Gibi bir netice
takmak; gayet / son derece mânasız, abes 

     Ve anlamsızlık
içinde gördüğü; hikmetsiz hikmet-i müzahrefe / süslü ve yalan sözler,

     Düstur ve
prensipleri nerede?

     Hiç mümkün ve
olası mıdır ki,

     Şu bekasız /
geçici dünya misafirhanesinde,

     Şu devamsız dünya
denen imtihan / sınav meydanında,

     Şu sebatsız /
kararsız arz / dünya denen teşhir-gâh / yeryüzü sergisinde;

     Bu derece bâhir /
apaçık hikmetler, yani herkesin bilmediği gizli sebepler varken;

     Bütün bunların
İlâhî gayeye uygunluğu, anlamsız olmayışı göz önündeyken;

     Bu derece zâhir /
görünen bir inayet / yardım mevcutken;

     Bu derece kahir /
üstün bir adalet ortadayken;

     Bu derece vâsi /
geniş bir merhamet / acıma, bağış ve şefkatin âsârı / eserleri karşımızdayken;

     Bütün bunları
önümüze koyan Mülkün Yüce Sahibi Allah’ın memleketinde görünen / mülk

     Ve görünmeyen /
melekût denen varlıklar âleminde;

     Daimî / sürekli
meskenleri / oturacak yerleri,

     Ebedî / sonsuz
sâkinleri / oturanları,

     Bâkî / daimî
makamları,

     Mukim / ikamet
eden / oturan ve yaratılan mahlûkları bulunmasın!

     Şu görünen hikmet
/ gaye ve maksatlar, inayet / yardım, adalet ve merhametin;

     Hakikat, asıl ve
gerekleri hiçe insin, olacak şey mi?

     Okul; mezunlarına
bir gelecek hazırlamasa; okula gitmek mânasız olmaz mıydı?

     Emekli olunamayacak memuriyete veya işe,
kim girmek ister?

     Mesleğinin icabını
yapacak bir ortam olmasaydı, Meslek Okulu’na giden olur muydu?

     Gideceği bir yeri
olmayan kimse, yola çıkar mı?

     Demek ki,
bugünler; yarınlar için,

     İşte, bu dünyanın
da Ahiret denen bir yarını var.

     Güzellik ve
çirkinliklerin sonuçlarının görüleceği bir Ahiret yoksa;

     Yapılan
müspet-menfî şeylerin karşılığının alınacağı, bir Ahiret / ölümden sonraki;

     Ebedî / kalıcı bir
hayat yoksa; dünyada iyi-kötü, güzel-çirkin, fayda-zarar sahibi olmanın;

     Hiçbir kıymet ve
değeri olmaz. Hayat mânasızlaşır!

     Oysa her yapılanın
karşılığının verileceği bir yer olmalı ki,

     İnsanın iyi ya da
kötü olması; bir anlam ifade etsin.

Saldırma Hakkı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gösterişli bir
törenle açıkladığı İnsan Hakları Eylem Planı (İHEP) içinde, “acaba
muhalefet liderlerine ve muhalif gazetecilere saldırma hakkı diye yeni
bir hak mı getiriliyor?” diye düşündüm.

Öyle ya, CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’na
yönelik darp ve linç eylemlerinin failleri, İYİ Parti Genel
Başkanı Meral Akşener’in evine kadar gelen saldırganlar, İyi Parti il
yöneticilerine
kalleşçe saldıranlar, Gelecek Partisi Genel Başkan
Yardımcısı Selçuk Özdağ’a silahlı sopalı saldırı yapanların hiçbiri ceza
almadı.

Muhalif gazetecilerin durumu da en az bunlar
kadar vahim.

Sadece 10 Mayıs 2019’dan bu yana Yeniçağ
yazarı Yavuz Selim Demirağ, gazeteci Sabahattin Önkibar, Korkusuz
Gazetesi yazarı Ahmet Takan, Yeniçağ yazarı ve İyi Parti Genel Başkanı
Meral Akşener’in basın danışmanı Murat İde, Yeniçağ yazarı Orhan
Uğuroğlu
, KRT programcısı Afşin Hatipoğlu saldırılara uğradılar. Son
olarak da böyle namertçe bir saldırının mağduru gazeteci Levent Gültekin
oldu.

Bu olayların ortak iki yönü var. Gazeteci
mağdurlar tek başına iken, 5-25 kişilik grupların namertçe saldırılarına uğradılar,
muhtelif derecelerde yaralar aldılar.

İkinci ortak yön, bu olaylarda saldırganlar tespit
edildiler, sorgulandılar. Buna rağmen hiçbirine ceza verilmedi. Saldırganların
hepsi darp ettikleri, yaraladıkları gazeteciler kadar bile karakolda tutulmadan
serbest bırakıldılar.

Söylemeye dilim varmıyor ama bir üçüncü ortak
yön de saldırganların ülkücü veya MHP’li olduğuna dair deliller olması ve bu
saldırılara karşı MHP Genel merkezinden kınama yapılmaması
idi.

Üstelik saldırıya uğrayan gazeteciler bu
saydıklarımdan ibaret değil. Bunlar kamuoyunca daha çok bilinen isimler.
Anadolu basınında da şiddet eylemleriyle sindirilmeye çalışılan çok sayıda
gazeteci olduğu ifade ediliyor.

Yapılması gereken ilk şey, iktidarın küçük
ortağı MHP’nin bu saldırıları şiddetle kınaması, Ülkücü gençlerin
içindeki bu ayrık otlarını temizlemesidir. Bunu yaparsa “saldırganların
azmettiricisi” olduğuna dair iddiaları da etkisizleştirmiş olur.

Bütün vatandaşların güvenliğini sağlamakla
yükümlü bulunan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da, devletin bütün imkânlarını
kullanarak, adil bir yargılama ile saldırganların cezalandırılmasını
sağlaması gereklidir.

*************************

Levent Gültekin’e Saldırı

Levent Gültekin’in Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş
hakkında söylediği sözler gerçeği ifade etmediği gibi, Gültekin’in üslubunu da
rencide edici buldum. Kamuoyuna mal olmuş liderleri eleştirirken onları seven taraftarlarının
duygularını da dikkate almak gerekir.

Levent Gültekin yetiştiği muhafazakâr çevreden
edindiği kültürü ve buna dayalı politikaları şiddetle eleştiren ama
milliyetçilik hakkında hala eski önyargılarını taşıyan bir gazeteci. Bazen
sözün şehvetine kapılarak yanlış şeyler de söyleyebiliyor. Ama eleştiriye açık
biri olduğunu düşünüyorum.

Yetkin kişiler devreye sokularak kendisiyle
medeni bir üslupla fikir alışverişinde bulunulabilirdi. Kaba kuvvet zayıflığın,
özgüven eksikliğinin yansımasıdır.

Benim bildiğim, Türkeş’in izinden giden ülkücülerin
bilgi ve özgüvenleri vardı. Ülkücülerin benimsediği “Türk Milliyetçiliğinin”
Atatürk’ün anladığı gibi bir milliyetçilik olduğunu anlatabilirlerdi. En
azından bir Erol Güngör, bir İskender Öksüz kitabı hediye ederek önyargılı bir
gazetecinin fikrini düzeltmesine yardımcı olabilirlerdi.

Görünen o ki, ülkücü gençlik, içindeki bu
ayrık otlarını temizleyebilecek, bilgiyle, zekayla, empati ile mücadele
edebilecek donanımdan mahrum hale getirilmiş.

“Delikanlılık” duygusunun ilk şartı olan
mertlikten uzak olan, kalleşçe saldıran “sözde ülkücüleri” kınama cesaretini
bile gösteremez olmuşlar.

Yapılan saldırı Levent Gültekin’in
önyargılarının keskinleşmesine ve kamuoyunun ülkücü/ milliyetçi kesim hakkında
olumsuz yargılar edinmesinden başka neye yaramış olabilir?

*************************

Gerçek İşsizlik

TÜİK’in yeni Başkanı ile birlikte yöntemde de
değişikliğe gidildi. TÜİK’e göre, pandemi sebebiyle işyerlerinin kapalı olduğu
Ocak 2021 ayında işsizlik %12,6’dan %12,2’ye geriledi.

Farkında olmadığımız bir mucize olmuş! 2021
yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 822 bin kişi iş bulmuş.
İşyerlerinin çoğu kapalıyken bu mucize nasıl gerçekleşti bilmeye imkân yok.

Ancak TÜİK “Âtıl İşgücü Oranı” diye
yeni bir veri yayımlamaya başladı ki, bu oran Ocak ayında %29,1 olmuş.

Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “Âtıl” kelimesinin
anlamı “tembel/ işsiz, aylak/ işe yaramaz” demek. Fakat teknik olarak “Âtıl
İşgücü
”nden TÜİK’in muradı, “zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü
ve işsizlerden oluşan gruptur.” Biz buna “iş bulsam hemen çalışmaya
hazırım” diyenlerin oranı
diyebiliriz.

İlk defa TÜİK yani devlet çalışabilir her üç
vatandaşımızdan birinin işsiz olduğunu itiraf etti.

“Ekonomide kriz yok” safsatasını dile
getirenler bu grafiğe bakıp utanırlar mı acaba?

Bu ağır tabloyu hiçbir siyaset mühendisliği, hukuk
ve ekonomide reform açıklamaları ve sahte gündem oluşturma çabaları örtemez.

Siyasal İslamcı İle Müslüman Arasındaki Farklar

Siyasal
İslam yüz yılı aşkın süredir var olan ve farklı varyasyonları bulunmakla
birlikte aynı amacı taşıyan bir hareket. Siyasal İslamcılar, toplumun ortak
değerlerinden olan (ortak değer olarak görmeyenler de olabilir) İslam’ı kendi
uhdelerine alma çabası gösterdikleri için sıkça eleştirilmişlerdir. Siyasal
İslamcıların bu konuda zaman zaman başarılı olduklarını ifade etmek
gerekmektedir. Siyasal İslamcıların eleştirilmesinde temel sorun ise bu camiaya
yöneltilen eleştiriler sanki doğrudan doğruya İslam’a yöneltilmiş birer
eleştiri olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Siyasal İslamcıların bu konuda da
genel manada başarılı olduklarını eklemek lazım. Tabi Siyasal İslam’ı ve
Siyasal İslamcıları eleştirenler de zaman zaman İslam ile Siyasal İslam
kavramlarını birbirine karıştırmaktadırlar.

 

Tam da burada şu soruyu sormak gerekmektedir:
İslam ile Siyasal İslam, Müslüman ile Siyasal İslamcı aynı şey midir? Bu soruya
cevabımız yekten “Hayır!” olacaktır. Çünkü gerek Siyasal İslam ile İslam,
gerekse Siyasal İslamcı ile Müslüman kavramları arasında çok ciddi farklar
bulunmaktadır. Şimdi bu farkları saymaya çalışalım.

 

Siyasal İslamcı Part-time Müslümandır

 

            Konunun daha iyi anlaşılabilmesi
amacıyla Siyasal İslamcıyı tanımlamaya çalışalım. Bir Siyasal İslamcı esasında
part-time Müslümandır. Siyasal İslamcı ile Müslümanı ayıran en temel fark
budur. “Part-time Müslüman” ifadesinin kutsal kitabımız Kur’an’da bir karşılığı
vardır ve bu karşılığın ne olduğunu merak edenler bir zahmet okuyup kendileri
görsünler.

 

            Tarihteki bütün dinler ve tabi ki de
İslam bir tepki hareketi veya Süleyman Pekin Ağabey’in ifadesiyle “isyan”
hareketi olarak doğmuşlardır. İlk Müslümanlar, inançlarını yaşamak ve başka
insanlara aktarabilmek için binbir cefaya katlanmak zorunda kalmışlardır. Hakaret
görmüşler, ekonomik boykota maruz bırakılmışlar, yerlerinden yurtlarından
sürgün edilmişler, ağır işkencelere maruz bırakılmışlar ve hatta suikaste
uğramışlardır. Bütün bu baskı ve zorbalığı sırf inançları nedeniyle
yaşamışlardır. Ancak onlar, inançlarını yaşamak ve başka insanlara da aktarmak
uğruna bütün bu zorluklara katlanmışlardır. İslam ve aslında bütün dinler
tabandan tavana veya aşağıdan yukarıya doğru gitgide genişleyen bir hareket
şeklinde yayılmışlardır. Siyasal İslam ise daha kestirmeci bir anlayışa
sahiptir. Siyasal İslam’ın temel felsefesi bir ülkede iktidarı ele geçirerek İslam’ı
yukarıdan aşağıya doğru hâkim kılmaktır. Görüldüğü üzere Siyasal İslam her
şeyden önce temel felsefesiyle İslam’dan ayrılmaktadır. Siyasal İslam’da din
uğruna zahmet çekme, çile çekme, sıkıntılara katlanma yoktur. Mümkün mertebe
suya sabuna dokunmadan dini hâkim kılma anlayışı vardır. Yine İslam, dini başka
insanlara kabul ettirmek hususunda bir zorlamayı kabul etmezken Siyasal
İslam’da gerekirse bu zorlamanın yapılması esastır. Buradan yola çıkarak şunu
rahatlıkla söyleyebiliriz ki Siyasal İslam düşüncesinin bizatihi kendisi
İslam’la uymamaktadır.

 

           

 

 

 

Müslüman Allah’tan Korkar Siyasal İslamcı Asla!

 

            Zalimliğiyle meşhur Emevi Halifesi
Yezid’in (yeri gelmişken Emevilerin ilk Siyasal İslamcılar olduğunu söylemek
lazım) danışmanlarından birine “Ben mi daha cesurum yoksa Hz. Ömer mi?” diye
sorduğu, danışmanının ise “Sen daha cesursun çünkü Hz. Ömer Allah’tan korkardı”
dediği rivayet edilir. Bir Siyasal İslamcı ile Müslüman arasındaki en temel
fark Müslüman’ın Allah’tan korkmasıdır. Müslüman ile Siyasal İslamcı arasındaki
diğer farklar bu konu etrafında şekillenir. Siyasal İslamcı’nın tek korkusu
servetinin ve saltanatının elinden uçup gitmesidir.

 

            Müslüman kazanç peşinde koşar,
kazancına haram karıştırmamak için kılı kırk yarar. Siyasal İslamcının ise
haram-helal ayrımı şeklinde bir hassasiyeti bulunmamaktadır. Kazancın nereden
geldiği, ne şekilde geldiği Siyasal İslamcı için önemli değildir. Siyasal
İslamcı için önemli olan “ne kadar” olduğudur. siyasal İslamcı “komisyon” adı
altında rüşvet de yer, kamuya (devlete ve aslında millete) ait malvarlığına el
de uzatır, farklı kılıflar altında hırsızlık yapar.

 

            Müslüman her zaman emeğiyle,
bileğinin hakkıyla kazanmak için mücadele eder. Müslüman kopya çekmez, sınav
sorularını çalmaz, bir işe talip olduğu zaman kayırılma (torpil) ihtiyacı
duymaz. Siyasal İslamcı ise kopya da çeker, sınav sorusu da çalar, lisansüstü
tezini başkasına da yazdırır, hak etmediği yerlere gelebilmek için rüşvet de
verir araya adam (!) da koyar.

 

            Müslüman sorumluluk duygusuna
sahiptir ve başka insanların hayatını ilgilendiren alanlarda yetki sahibi
olduğu zaman karar almada ve icraat yapmada daima bu sorumluluk duygusuyla
hareket eder. Siyasal İslamcı ise sorumluluk duygusundan uzaktır. Siyasal
İslamcı, başka insanların hayatlarını ilgilendiren konularda son derece
umursamaz, son derece vurdumduymaz, son derece plansız ve projesiz hareket
eden, günü birlik davranan bir kişidir.

 

            Müslüman, özellikle toplumu
ilgilendiren konularda işi ehline emanet etme davranışı sergiler. Başka bir
ifadeyle Müslüman liyakati esas alır. Siyasal İslamcının liyakat gibi bir derdi
olmaz. Yetki alanındaki her yere liyakati olsun olmasın bir yandaş yerleştirir.

 

            Müslüman her zaman doğru konuşur,
doğru hareket eder, yalan söylemez, ünvanı “El-Emin” olan peygamberinin izinden
yürür. Siyasal İslamcının ise yalan söylememe gibi “takıntıları” yoktur. O an
aklına geleni doğru olup olmadığına bakmaksızın hemen söyler. Az sonra ise
işine gelmediği için tam tersi konuşur.

 

            Müslüman gerek ikili ilişkilerde
bulunduğu gerekse rekabet içinde bulunduğu kişilere karşı daima nazik ve
centilmendir. Müslüman’ın ağzından kötü söz çıkmaz. Siyasal İslamcı ise
nezaketten de centilmenlikten de yoksundur. Rakiplerine karşı en galiz
ifadeleri kullanmaktan geri durmaz.

 

            Müslüman, sırf başka bir siyasi
partide diye parti genel başkanı bir hanımefendi için “Fosforlu ….” şeklinde
iğrenç ifadeler kullanmaz, bir kadının iffeti hakkında ileri geri konuşmaz.
Siyasal İslamcı ise Twiter’da “trend topic” haline bile getirir.

 

            Allah, Siyasal İslamcıları İslam ile
şerefyab eylesin. Aziz ve necip Türkiye’mizi de Siyasal İslamcılardan muhafaza
eylesin. Vesselam…

İstiklâl Marşı Türklüğün Değerler Manzumesi

0

Korona Türkiye Distribütörlüğünden Duyuru!

11 Mart’taki
ilk vakadan sonra Türkiye bambaşka bir Türkiye
oldu. Corona’ya “happy birthday
demek yok mu? Yoksa konukluğuna doyduk mu?

            Uzaktan ağa takılarak, maskeyle kamufle olarak
ve mesafeyi mezuralayarak geçmek nedir bilmeyen bir yıldı. Cenazelere
bile iştirak edebilmenin yahut bir çay ocağının taburesine oturarak demlenmenin
ne mühim bir nimet olduğunu yitire
yitire tedris
ettik. Hâlihazırda elimizde-avucumuzdakileri kaybettikçe
rahmetle anarız gayri.

            “Biz her şeye
alıştık, hiçbir şey bize alışamadı
” demiş ya şair, daha nelere alışacağız
kimbilir; siyasetçilerimizin lafla peynir gemisi yürütme işlerinin virüslenme ihtimali acaba nedir?

            İllerimizin rengi
atmış mı, tansiyonu yüksek mi;
kapansak mı, açılsak mı yoksa Yücel Alpay Demir’in dediği gibi kapaçıyoruz mu? Kafası güzel abiler –
ablalar her Allah’ın akşamı kanal kanal, Sahibinin
Sesi Plak Şirketinin hapıçinolarını
gözümüze-kulağımıza sokmuyorlar mı? Bu ülkede insanlar Allah’tan korkmuyorlar
mı?

            Anayasaymış, parti kapatmaymış, falanmış-filanmış; ekmek derdinde olanlar için çok da
fifi. Tok açın halinde ne anlar?

“Bıçak
soksan gölgeme” yüzde 55 kanım damlar.

“Gir
de bir bak ülkeme” gamsız gamsız adamlar..

            TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verileri esas alınarak
TÜKODER (Tüketiciyi Koruma Derneği) ve TÜDEF (Tüketici Dernekleri Federasyonu)
ile akademisyenlerden ve eski bürokratlardan oluşan ENAG’a (Enflasyon Araştırma
Grubu) göre gerçek enflasyon 2020
sonu itibariyle yüzde 36,7 ile yüzde 50
arasında
değişmekte. Üstüne evvelâ 2021’in
ilk aylarını ekleyin; sonra da Nisan’daki Ramazan
kaptırmasyonunu bekleyin.

            Türkçe GSYİH (Gayri safi yurt içi hasıla), Gâvurca GDP (Gross
domestic product) verilerini hem İMF
nternational
Monetary Fund) hem DB (World Bank) hem de BM (United Nations) yıl yıl
istatistikliyor. 2019’da 761 milyar
dolarla 19’ncu olan Türkiye 2020’de 20’nciliğe düşmüş ama 649 milyar dolara inerek; bir yılda 112 milyar dolar buharlaştık mı?

            Sıralamada İsviçre
ve Suudî Arabistan bile üstümüzde.
İMF’nin 2021 tahminlerine göre yılsonu itibariyle Türkiye’nin gayrisafi yurtiçi hasılası 652 milyar dolara ulaşacak; bu arada altımızdaki ülkelerden Tayvan 682 milyar dolara çıkacak ve İran 651 milyar dolara varacak. Yani
yine muz kabuğu, yine düşeceğiz.

            Daha kötüsü Sezen
Aksu
sendromundayız:  Etrafımızı sarıveriyor / Bir boşluk ki asla bitmiyor / Herşey bir anda anlamsız geliyor / İşte biz gün gün tükeniyoruz.

            İntihar bir
anlam yitimidir, hayatın gaye bitimidir. O parti, bu parti, şu parti zamiriyetlerinden
ve akşam ‘kahvede maskesiz-mesafesiz okey oynarken basıldılar’
ciddiyetsizliğinden sıra bulamıyor canlarımız,
haber değeri olmayanlarımız.

            “Gökyüzü hüzünlü,
matem var sanki
”; hani “Türkümüz
dünyayı kardeş bilendi
”,

hani “Gökler insanın ortak tarlasıidi?

Bir
yılın bilançosu bu; garibana kahır piyangosu (Bir gariban açlıktan öldü. Cenaze yemeğinde kurban kestiler. İmza; Ali
Şeriati)..

            Al sana insan hakları âcil eylem planı! 

İnsan Hakları Eylem Planı

İnsan Hakları Eylem
Planı

Akıl Fikir Yayınları’ndan Ömer Seyfeddin Kitapları

1903 yılında
Kara Harb Okulu’nda yüksek tahsili tamamlayıp Piyâde Teğmeni olarak çalışma
hayatına başlayan Ömer Seyfeddin, 1911 yılında Ziya Gökalp’in yönlendirmesiyle
mecbûrî hizmet tazminatını ödeyip fikir hayatını ve yazarlığı tercih etti. Aynı
yıl Ali Cânip Yöntem ile birlikte yayımladığı Genç Kalemler Mecmuâsı’nda yer
alan ‘Yeni Lisan’ başlıklı yazısı ile
adını duyurdu. 36 yaşında iken vefat ettiği 1920 yılına kadar, Türk Klâsiklerinde
kale gibi sağlam yapılı ve ölümsüz hikâyeleri, şiirleri, piyesleri, fikrî
yazılarıyla şöhreti, her geçen yılda daha yükseklere çıkarak günümüze kadar ulaştı.
Çok sade bir dille yazdı. Temelinde İslâm bulunan Türk kültürünün gelişmesine
hizmet eden, Türk milletinin duygularına tercüman olan eserleriyle, çok sevdiği
milleti tarafından da çok sevildi ve gönüllere yerleşti.

Akıl Fikir Yayınları; ebedî hayata
intikalinin 100. yılında Ömer Seyfeddin hakkında, her biri yekdiğerinden
değerli 4 adet eser ile kadirşinas hizmetlerine bir yenisini ekledi. Mart
2020’de İsmâil Ceylân imzâlı ‘Ömer Seyfeddin’den
Seçme Hikâyeler
’, Temmuz 2020’de Mehmet Nuri Yardım’ın derlediği ‘Cancağızım Ömer’ ve Ağustos 2020’de
Aydil Erol tarafından kısa notlar ve açıklamalarla hazırlanan 2 ciltlik ‘Bir Destan Adam: Ömer Seyfeddin / Bütün
Eserleri
’ okuyucuya sunuldu.

İsmâil Ceylân hazırladığı esere Ömer Seyfeddin’in:
Kaşağı, And, İlk Namaz, Pembe İncili Kaftan, Başını Vermeyen Şehit, Kütük,
Vire, Forsa, Diyet, Primo Türk Çocuğu ile Bahar ve Kelebekler isimli 11
hikâyesini almış. Ömer Seyfeddin’i ‘çocuk
hikâyecisi
’, ‘kahramanlık hikâyeleri yazarı
veya ‘korku ve cinâyet hikâyeleri uzmanı
gibi farklı türlerin dar sınırlarına hapsetmeye çalışanlara mükemmel bir cevap
verilmiş. Yerli ve millî olan her esere, kusur ve noksanlık izâfe edebilmek
için çalı diplerini eşeleyip araştırma çabaları da hükümsüz kılınıyor. Ömer Seyfeddin,
yaşadığı dönemin her hâdisesini, her yaştaki okuyucunun hâfızasına ve şuuruna;
renkli, yerine göre keskin, yerine göre kadife eldiven giydirilmiş cümlelerle
yerleştiriyor.  

Mehmet Nuri Yardım; dostlarına ‘Cancağızım’ diye hitap eden Ömer Seyfeddin’in
hayatı, sanatı, hikâyeciliği, şâirliği, fikirleri, nükteleri, hâtıraları
günlükleri ve yazdığı gazeteler, dergiler hakkında bilgiler veriyor. Üslûbunu,
sanat ve milliyetçilik anlayışını, hikâyelerindeki konuları, kişiler ve konular
hakkındaki görüşlerini tahlil ediyor, hakkında yazılanlardan ve mektuplarından
örnekler sunuyor. Uzun ve yorucu çalışmaların ürünü olan 216 sayfalık eserinin
son bölümlerinde; Ömer Seyfeddin’in kısa ömrünün uzun kronolojisi, Ömer Seyfeddin’in
kitapları, hakkında yazılmış olan ve ondan bahseden kitaplar, eserde yer alan
ve kullanımdan düşmüş veya az bilinen kelimeler için sözlük ile Ömer Seyfeddin
ile alâkalı fotoğraflar yer alıyor.  

Ömer Seyfeddin
hakkında bilinmesi gereken hususların hemen tamamını ihtiva eden kitap, her
evin kitaplığında bulunması, yazarlığa istidadı ve hatta meyli bulunanların sık
sık başvurmaları gereken kaynak kitaptır. Hazırlayana ve yayınlara tebrik ve
teşekkürler… 

Aydil Erol, tecrübeli ve satıhlarda
oyalanmayan derinlikli bir yazardır. Ömer Seyfeddin gibi yerli ve millîdir. 2
ciltte, 296 + 310 = 606 sayfalık eserinin başına yerleştirdiği ‘Bir Destan Adam: Ömer Seyfeddin’
başlıklı yazıda Ömer Seyfeddin’in fikrî ve bedenî yapısını kelimelerle inşa
edilmiş heykel haşmetiyle okuyucuya sunuyor:

Edebiyatımızda
Kutup Yıldızı gibi parlayan, dünya durdukça da parlamaya devam edecek olan Ömer
Seyfeddin gibi bir abide şahsiyet hakkında ansiklopedik bilgi vermek yerine,
onun gönül v e fikir dünyasına ışık tutacak özelliklerini dile getirmeyi daha
uygun görüyoruz.

     Kısacık ömrü bir destan adam: Ömer Seyfeddin…
Askerî öğretmen, subay, muharip gazi, tahammülsüz, daima maddî sıkıntı çekmiş
bir genç… Genç olmadan yaşlanmış bir ömür, boşanmayla biten bir evlilik…
Şair bir mizaç, ince bir zekâ…

      Zayıfça, fakat sağlam bir bünye… Taş
gibi pazular… Adaleli ve atletik bir yapı… Ortadan uzun bir boy… Hafifçe
çiçek bozuğu bir yüz… Uçları az kıvrık sarı bıyıklar… Bir noktada duramayan
iki damla mavi ışık: Gözler… Çiçek hastalığından dökülen kirpiklerden kalan
birkaç zayıf sarışın tel… Uzun kırmızı, hafifçe gaga bir burun… Bitmez bir
hayretle kalkık, seyrek ve altın kumralı kaşlar… Saçlar da öyle… Zarif
eller… Zekâdan taç giymiş çıkıntılı bir alın…

     Zaman zaman yazamayan, çok zaman da
önemsiz bir olaydan bir hikâye, bir roman çıkaran kalem… Çok kıskanılan,
lâkin kıskançlık nedir bilmeyen, yetenekli gördüklerini koruyup kollayan,
teşvik eden bir yazar… Açık seçik, net ve kısa ifâdeler. Berrak ve temiz bir
söyleyiş. Yer yer şâirâne, pırıl pırıl bir üslûp…

     Dünya nimetlerine değer vermeyen bir
şahsiyet, arkadaş can­lısı bir insan. Bir başka güzelliği de inanılamaz
boyutlara varan vefâsıdır. Yakınlarının kara gün dostudur; hikâyelerindeki
Muhsin Çelebi’dir…

     Düşüncelerini
yumuşak ve tatlı bir edayla savunmasını, ustaca telkin etmesini, sevdirmesini
bilen bir öğretmen… Öğrencilerine karşı gönülden sevgi gösteren bir hoca…

     Çok keskin bir
mizahçı ve hicivci…

     Sözünü
dudaktan, gözünü budaktan esirgemeyen bir karakter. ‘Şehirde dost elleriyle
kırılan bir kalp’. Sert davranışları asker olan atadan gelir; ‘sanata ve rûhen
sivil oluşa’ yatkınlığı da anadan.

     Keder ile neşe
arasında raks eden bir ruhî yapı.

     Hikâyeyi
hayatla birlikte yaşayarak götürüş, bütün olaylara mi­zah açısından bakış.

     Felsefeden, târihten,
Batı edebiyatından Şeyh Galib’e, Naîmâ’ya, Peçevî’ye, Hammer’e, Evliya Çelebiye
uzanan bir merak. Çağdaş­larını gölgede bırakan bir edebî ve felsefî kültür sâhibi.

Başkaları sözde alçak
gönüllüdür; o ise gerçekte…

Onca eser 36 yıla,
daha doğrusu: 10 yıla nasıl sığdırılabilir!.. Akıl havsala alacak iş değildir:
Ne zaman okudu, ne zaman ve nasıl yazdı?.. Sırasında, kullandığı bir cümlenin
ardında sıradağlar gibi fikir, engin denizler gibi bir bilgi birikimi olduğu
göze çarpar…

Yalnız zekâsı değil, kalemi de, kılıcı da, dili de keskindir…
Yeri gelir kalemi konuşur, yeri gelir kılıcı… Ateş saçan dilinin okların­dan
kurtulan görülmez.

‘Mademki Türk’üz, o
hâlde bir Türk gibi görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir
Türk gibi yazarız’
diyen Ömer Seyfeddin ‘Lisan
öyle bir vatandır ki, bozulursa ne millet kalır, ne devlet.’
dedikten sonra
şöyle devam eder: ‘Lânet milliyetini,
târihini, mâzisini inkâr edenlere
.’

Memlekete Mektup’ hikâyesinde yeni bir
kurtuluş umuduna, Anadolu’dan doğacak bir umut ışığına bağlandığı görülür: “Bizim bir ruhumuz var ki, ölüm ona kanat
geremez. Bizim bir ruhumuz var ki, ‘Öldü!.. Öldü!..’ sanılır da yine ölmez. En
umulmadık zamanda birdenbire dirilir. Bugünün İstanbulluları bizim bu ölmez ruhumuzu
bilmiyorlar. Türkleri, komşu milletler gibi sanıyorlar. Anadolu’yu,
Azerbaycan’ı Buhara’yı dolduran fertlerin dîni bir, dili bir kardeş olduklarını
İstanbullular anlamıyorlar
…”

 

Aydil Erol’un Ömer Seyfeddin’in
hikâyelerinden ve makalelerinden seçerek ‘Ömer
Seyfeddin’den nükteler
’ başlığı altında okuyucuya sunduğu küçük hacimli 7
adet metin, kitaba ayrı bir hususiyet kazandırıyor. Tadımlık bir bölüm:

Derslerinde
programa pek bağlanmaz, buna karşılık elinden geldiğince çok metin okutur.
Canlı, içten, çocuklara bağlı, orijinal bir hocadır. Sınıfta okuma yapılırken
sâde dilin önemini çocuklara iyice anlatabilmek için onların sordukları lügat,
tamlama, terimli ifâdeleri söyle cevaplandırır:

-Ben
de anlamıyorum çocuklar… Belki yazanlar da anlamamışlardır!

 

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi,
Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

 

MEHMET
NURİ YARDIM:

    
Edebiyatçı, yazar, gazeteci. 23 Nisan 1960 tarihinde Siirt’te doğdu.
Temel eğitiminden sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu. İlkokul yıllarında edebiyata
duyduğu ilgi zamanla arttı. İlk şiiri, 13 yaşında bir gazetede yayımlandı.
Okumaya ve yazmaya devam etti.

    
1978’de Bâbıâli’ye geldi, basın mesleğine intisap etti. Değişik
gazetelerde muhabir, redaktör, editör, bölüm yönetmeni ve köşe yazarı oldu.
2001 yılında basından emekli olduktan sonra Kubbealtı Akademisi Kültür Sanat
Vakfı bünyesinde çıkan Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın yazıişleri müdürlüğü
görevine 15 yıl devam etti. 10 Ağustos 2006 tarihinde kültür sanat sitesi
www.sanatalemi.net’i kurdu. Site, TYB tarafından 2007 yılında ‘elektronik yayıncılık’ dalında
Türkiye’nin ‘en başarılı sitesi
seçildi. Muhtelif kültür sanat kuramlarına üye oldu. 4 Mart 2008 tarihinde bazı
yazar, şair ve sanatçı dostlarıyla birlikte oluşturduğu Edebiyat Sanat ve
Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER’nin Kurucu Başkanıdır. İstanbul
Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliği yaptı. On bir
yıl bazı kurumlarda “Yazı, Editörlük ve Medya Dersleri” verdi. 2017’de
Haldun Hürel ile birlikte TRT İstanbul Radyosu’nda ‘İstanbul Masalları’ programını
sundu. Milat Gazetesi’nde, Şehir ve Kültür Dergisi’nde yazdı.  

    
Ödülleri bulunan yazar, ‘Mezarı
Kayıp Şâirler
’ başlığıyla Ahmet Haşim ve Ziya Osman Saba’nın mezarlarının
kayıp olduğunu duyurduğu haberi dolayısıyla ‘2000 Yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kültür Sanat Başarı Ödülü’ne
lâyık görüldü. ‘Kayıp İstasyon’
isimli kitabı ile, TYB tarafından ‘yılın yazarı’ seçildi.

Yeni Dünya Vakfı’nda Perşembe günleri ‘Bâb-ı Âli Enderun Sohbetleri’ni
düzenliyor. Bâzı yayınevleri için kitap dizileri hazırladı, editörlük yaptı. 29
Mayıs 2016 târihinde kurulan Mihrâbad Yayınlarının Yayın Yönetmenliği’ görevine
2020 yılına kadar devam etti. Hâlen araştırmalarına ve yazılarına devam
etmektedir. Biyografi, çocuk kitabı, portre, 
ve röportaj türünde yayınlanmış 60’tan fazla kitabı vardır. Son ktabı
‘Kedinâme’ adıyla yayınlandı. Bunların dışında 10 adet eseri de yayına
hazırlamıştır.

 

DERKENAR:

 

ÖMER SEYFEDDİN ve ‘YENİ LİSAN DÂVÂSI’:

 

Yeni Lisan Dâvâsı’, ‘Türkçenin sâdeleştirilmesi, yazı dili ile
konuşma dilinin aynılaştırılması hareketi
’ olarak açıklanabilir.

Türkçede ilk
sâdeleştirme hareketinin lüzumu 1871 yılında Ahmed Mithad Efendi tarafından
ileri sürüldü. O dönemde, konuşulan dille yazmak ayıp sayılıyordu. Yazı dili
ile konuşmak ise mümkün değildi. Türk kültürüne, zevkine ve anlayışına tâmamen
aykırı bulunan yazı dilinden rahatsız olan Ömer Seyfeddin ve Ali Cânip Yöntem,
tarafından, o dönemde Türk vatanının bir parçası olan Selânik’te yayınlanan
Genç Kalemler Dergisi’nin 11 Nisan 1911 târihli birinci sayısında ‘Yeni Lisan’ başlıklı bir makale
neşredildi. İsim belirtilmemiş olmakla birlikte yazının, Ömer Seyfeddin
tarafından kaleme alındığı biliniyordu.

Makalede; kökeni ne
olursa olsun Türkçeleşmiş kelimelerin kullanılmasına devam edilmesi, Arapça ve
Farsça terkiplerin ise kullanılmaması teklif ediliyordu. Teklif kısa zamanda
benimsendi. Fâruk Nâfiz (Çamlıbel), Hâlid Fahri (Ozansoy), Orhan Seyfi (Orhon),
Yusuf Ziya (Ortaç), Refik Hâlid (Karay), Reşat Nuri (Güntekin), Yahya Kemal
(Beyatlı.), Mehmet Âkif (Ersoy), Süleyman Nazif gibi dönemin şâir, yazar ve
fikir adamları kısa zamanda tavsiyeye uygun eserler vermeye başladılar. Böylece
yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark, giderilmiş oldu. Sâde Türkçe ile
konuştukları halde eserlerini ağırlaştırılmış Osmanlıca ile yazanlar, evde ve
sokakta konuştukları dille yazmaya başladılar.

Böylece dil inkılâbı
gerçekleşmiş; güzel, zevkli ve herkesin anlayabileceği bir dil, hem konuşma hem
de edebiyat dili hâline gelmişti. 
Cumhuriyetin ilk 10 yılına kadar bu dil kullanıldı.

Ömer Seyfeddîn’in, dâvâsını
ortaya koyuşunda, bugün bile yeterince anlaşılamayan esaslı unsurlar vardır: O,
dil mes’elesini sırf kendinden ibâret bir mes’ele gibi ele almıyor; bu
mes’eleyi millî kültür ve medeniyet, gelişme ve yük­selme, milletin var olması
ve istiklâli gibi’ hayâtî dâvâlarla irtibâtını işâret ederek, milliyetçi dünyâ
görüşünün esaslı bir par­çası hâlinde ortaya koyuyordu.

O dünya görüşü ile Kurtuluş
Savaşı’na girildi ve dünya durdukça yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti
kuruldu.

Ömer Seyfeddin, ateşli bir
Türkçüdür. Bir ülkü adamıdır. Milliyetçilikle alâkalı 3 broşürü vardır.

Ancak 9,5 yıl devam edebilen yazı
hayatında; 135, ‘roman’ olduğu söylenenlerle birlikte 138 hikâye, 6 sahne
oyunu, ‘Günlük’ adı ile anılan hâtırâlarına ait bir kitabı, iki tânesi yarım
kalan Fransızca’dan tercümeleri, 68 adet manzumesi, 2 adet büyük plânlı manzum
destan denemesi, 1 masal, ve 100’den fazla makalesi vardır.

 

AYDİL EROL:

    
25 Mayıs 1938 tarihinde İstanbul’un Çengelköy semtinde doğdu. İlkokulu
Çengelköy’de bitirdi. 1951 yılında Beyoğlu Erkek Orta Terzilik Okulu’nun 2’nci
sınıfında, yani ortanın ortasında iken geçirdiği trafik kazası yüzünden bir yıl
kadar yürüyemedi. İyileştikten sonra, istemeyerek gönderildiği bu okulu bırakıp
çalışmaya başladı. Okulu bıraktı ama okumayı değil! 20 yıl kadar trikotajcılık
yaptı. İlk yazısı 1958’de Milliyet’te çıktı. Karakedi, Millî Yol, Tarla,
Toprak, Ötüken, Kardaşlık, Bilgi, Türkiye, Defne, Tercüman, Devlet, Yeni
İstanbul, Babıâli’de Sabah, Son Havadis, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk
Dünyası Târih Dergisi, Türkeli, Kurultay, Ayyıldız, Dil, Türk Kültürü, Türk
Edebiyatı, Türk Dili, Azat, Polemik, Şafak, Alkış, Yeni Çağ, Ufuk Ötesi ve benzeri
yayım organlarında şiirleri, yazıları yayımlandı.

    
Hafız Yusuf Cemil Ararat, Nihâi Atsız, Ârif Nihat Asya, Prof. Dr. M.
Kemal Özergin’den görmüş olduğu unutulmaz teşvik ve yardımları minnetle
anmaktadır.

    
1974 yılında Yeni İstanbul gazetesinde günlük fıkra yazarı olarak
gazeteciliğe başladı. 16 yıl Tercüman gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı.
1977-1978’de Hergün gazetesinde günlük fıkra yazdı Hamamizade İsmail Dede
Efendi’nin İstanbul’un Akbıyık semtindeki evinin onarılıp Dede Efendi Müzesi hâline
getirilmesi 1978 yılında ilk defa onun tarafından teklif edildi.

    
Yayınlanmış eserleri: 1-Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî
Örneklerle ADLARIMIZ  (1989, 1992,
İstanbul 1999), Türk Dünyasında sahasının en kapsamlı eseridir. 2-Horyatlar (1990,
2000), 3- Mehmet Âkif Ersoy (2002), 4-Ahmet Hâşim (2002), Nutuk Sözlüğü (2011),
Bam Teli (Röportajlar (2018)

    
Yazı hayatının kırkıncı yılı olan 1998’de sevenlerince AYDİL EROL
ARMAĞANI çıkarıldı.

2002 yılında Türk Dil Kurumu’nun adlar
koluna üye alındı.

Aydil Erol’un 3 şiiri, tanınmış
bestekârlar tarafından, Segâh, Hicazkâr ve Nihavent makamlarında bestelenmiştir.

Bir şiirinden küçük bir bölüm:

‘Bazen ney olur,
bazı da safi mey olurduk

Gâhi neye meyler katarak hey hey olurduk

Baş
eğmedik asla feleğin kahrına bir gün

Biz istemiş olsaydık eğer her şey olurduk

 

Herkes Biliyor ama Çok Azı Doğruyu Söylüyor

Şair, yazar ve müzisyen Leonard Cohen’in
şiirinde söylediği gibiyiz.

“Herkes biliyor, geminin su aldığını / Herkes
biliyor, kaptanın yalan söylediğini…

Herkes biliyor, başının belada olduğunu… /
Herkes biliyor, neler yaşadığını…”

Aydını, yazarı, gazetecisi, siyasetçisi,
işçisi, işvereni, köylüsü, şehirlisi herkes biliyor.

Fakat çok azı bildiği gerçeği konuşabiliyor, yazabiliyor.
Çünkü herkes haklıdan ve mazlumdan yana değil, güçlüden ve zalimden yana olmayı
seçiyor.

“Herkes biliyor, zarların hileli
olduğunu / Herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu…

Ve maalesef herkes şu öğrenilmiş
çaresizliğin
içinde: “Herkes biliyor, iyi adamların
kaybettiğini…”

****

EKONOMİ: Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizini
yaşıyoruz. İşsizlik hiç olmadığı kadar yüksek, işsiz sayısı 10 milyon
kişiye yaklaştı.

Kişi başına milli gelirimiz 15 yıl önceki
seviyeye
geriledi. Türkiye 90’lı yıllarda kişi başı gelir açısından
dünyada 50’nci sıradayken
2019 yılında 75’inci sıraya, 2020’de 78.
sıraya düştü. 2021 yılında IMF tahminine göre 85’inci sıraya gerileyecek.

Hem de Cumhuriyet tarihimizin birikimi olan
bütün tesislerimizi yok pahasına satıp savurduğumuz ve tarihimizin en yüksek
borcunu yaşayan ve gelecek nesle yüklemiş olduğumuz halde. Cumhuriyet
tarihimizde ilk 80 yılı sonunda, 2002’de, 131 Milyar dolar dış borcumuz varken
(IMF’ye olan borç dahil), AKP 17 senede 304 Milyar dolar borç ilave ederek,
dış borcu 435 Milyar dolara çıkardı.

Sadece devlet ve şirketler mi borçlu? Vatandaşlarımızın
kişisel borçları yani konut kredisi, taşıt, tüketici kredisi gibi
borçları, 2002’de 4 milyar dolar iken 2020’de 109 milyar dolara çıktı. Yani tam
26 kat arttı.

2003-2020 döneminde elde edilen 62,1
Milyar $ Özelleştirme geliri ile
14 tane Atatürk Barajı, 14.600 Km Hızlı
Tren Hattı (mevcut 1.213 km), 50 Tane Avrasya Geçiş Tüneli, 21 Marmaray, 88 bin
Km Duble Yol (mevcut 27 bin km) yapılabileceği hesaplanmış.

“AKP döneminde denk bütçe yapamayarak on sekiz
yılda
, içeride ve dışarıdaki, faiz lobisine 602 milyar dolar ödedik.” Bu
parayla neler yapılabileceğini bir tasavvur edin lütfen. (İlhan Kesici 100
Atatürk Barajı yapılabileceğini hesaplamış.)

2023 hedefleriniMilli Gelir 2 Trilyon dolar, Kişi Başına
gelir 25 bin dolar
olacak” diye açıklamışlardı. 2020 yılı Milli
Geliri 720 Milyar dolar, Kişi Başına gelir ise 8.600 dolar
olarak
gerçekleşti. (Rubil Gökdemir’in hesabına göre, güncel kur (7,53
TL/dolar) ile Milli Gelir 670 milyar dolar ve 5 milyon
sığınmacı da nüfusa eklendiğinde
Kişi Başına Milli Gelir 7.565
dolardır.)

2023 hedefleri açıklandığında da izlenen
politikalarla hedeflerin asla gerçekleşmeyeceğini uzman olan herkes biliyordu.
Ama çok az uzman yazabildi.

Gerçekleri konuş(a)mayan ve yaz(a)mayanlar yine her gün ekranlarda iktidara övgüler
düzüyor. Çünkü onlar “patlıcanın değil, padişahın dalkavuğu” idi.

Covid-19 salgınında “Türkiye salgın
sürecinde milli gelirin yüzde 1,1 oranında ekonomik destek sağlayarak yurttaşa
yönelik
gelir ve nakdi destekte dünya sonuncusu oldu.” (Zengin ülkelerin ortalaması ise yüzde
12,7)

Çünkü Hazine tamtakırdı, gelir az, gider
çoktu. Çünkü havuzun dibine döşenen borularla kendi tarlalarını sulayanlar
vardı.

Bunları herkes biliyor ama (çoğu) kimse
söylemiyordu. Ama şimdi herkes sussa da tencere dile geldi.

****

DIŞ POLİTİKA: Irak’ta ve Suriye’de savaş ve terörle
mücadele kapsamında yüzlerce şehit verdik, büyük ekonomik külfetler yüklendik.
Ama Irak’ta Barzani Devleti, Suriye’de PKK Devleti oluşumuna mâni olamadık.

Bölgedeki Türkleri koruyamadık, üstüne üstlük
7 milyon civarında sığınmacıya bakmak zorunda kaldık.

Ege’de 20 adamızın Yunanistan tarafından
işgal ve ilhakına göz yumduk.

Bunları herkes biliyordu ama kimse
söylemiyordu. Şimdi herkes sussa da şehit cenazeleri, sığınmacıların yarattığı
sosyolojik sorunlar ve ekonomiye yansımaları konuşmakta.

****

HUKUK VE ADALET: Herkes görüyor, adalete güven
yerlerde sürünüyor. İktidar “İnsan Hakları Eylem Planı” ile gözleri
boyamaya çalışıyor.

Taha Akyol’un tespitini aktaralım: “HSK, yargıç atamalarıyla
mahkeme kararlarını ağır surette etkiliyor! Bir hâkimin, iktidarı kızdıracak
bir karar verebilmesi, HSK tarafından başka bir il ya da ilçeye sürgün edilmeyi
göze almasıyla mümkündür!

Bunun ağır bir sorun olduğu Plan’da da kabul
edilmiştir. Düzeltilmesi niyetiyle “Hakimlere coğrafi teminat” vaad
ediliyor… “Sık sık hâkim değişikliğini önlemek” gerektiği söyleniyor…
Kıdemli hakimlerin bulundukları yüksek dereceden alınıp, “ilk derece
mahkemelerine atanmayacakları” belirtiliyor.

Halbuki bunlar için öyle görkemli ‘Strateji
Planı’ ve ‘Eylem Planı’ törenlerine ihtiyaç yok.

HSK, yargı bağımsızlığını esastan ihlal eden bu tür müdahaleci atamaları
yapmaz, kendi iç tüzüğüne de bu ilkeleri yazar ve sorun hemen halledilmiş olur!

Ama Adalet Bakanı’nın başkanlığındaki HSK,
yargı bağımsızlığını esastan ihlal eden bu tür atamaları yapmaya devam ediyor!”

Bütün bunları herkes biliyor. Fakat kelli
felli insanlar, süslü ve gösterişli reform açıklamaları veya eylem planlarını
ciddiye alıp topluma moral aşısı yapıyorlar.

Herkes biliyor ve düzelmiyorsa hiçbir şey,
iyi adamların hileli yarışlarda kaybetmesindendir.

İyi adamlar kaybetmemeli.

İyi adamların kaybetmemesi bizim elimizde!