3.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 420

Emine Işınsu Öksüz Hanımefedi’yi 05 Mayıs 20021 târihinde Ebedî Âleme Uğurladık.

0

Cumhuriyet dönemi Türk
edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Emine Işınsu, 17 Mayıs 1938’de, babasının
görev yeri olması sebebiyle Kars’ta dünyaya gelmiştir.

Babası Bulgaristan Türklerinden,
emekli Tümgeneral Aziz Vecihi Zorlutuna, annesi Erzurum’un tanınmış
ailelerinden Zorluoğulları’na mensup Hürriyet Mücahidi Avnullah Kâzimî Bey’in
kızı, tanınmış şair ve yazarlarımızdan Halide Nusret Zorlutuna’dır.

Babaannesi ve babası Bulgaristan
Eskicuma’dan göç etmişlerdir. Türklerin yaşamış oldukları acı ve zorlu günlerin
yakın ve canlı şâhitleridirler. Çocukluğunun bir bölümünü Kırklareli’nde
geçiren Işınsu, babaannesinden ve babasından Balkan Türklerinin, Türklük adına nelerle
karşılaştıklarını veya nelere katlandıklarını dinleyerek büyüdü. Bu sebeple
Balkan Türkleri O’nun hayatında önemli yer tutar.

Anne tarafı âlimler, kahramanlar,
şâirler yetiştiren Erzurum’un köklü ve tanınmış ailelerinden biridir. Dedesi,
Avnullah Kâzimî Bey gazeteci, anneannesi şiire düşkün bir hanımefendidir.
Işınsu’nun annesi Hâlide Nusret Zorlutuna ise; edebiyat târihimizin önemli
isimlerindendir.

Işınsu, annesini şöyle tanıtır: Benim
anam, her türlü gösterişin ötesinde gerçekten fedakâr bir kadındır. Aşırılığı
ise hassasiyetinde ve belki cemiyetin değer hükümleri karşısında gösterdiği dikkattedir.
Vatanî vazifeyi her türlü sorumluluğun üstünde tutan ‘zorlu’ bir askerin
eşidir. O günün şimdiki gibi değil; bilhassa ordu mensupları için çok ağır ve
yıpratıcı… Şair, yazar, öğretmen hanım kâh katır sırtında, kâh at; bazen de
trenle yurdun dört bucağını dolaşır. Edebiyat ve Türkçe hocalığı yapar.

Işınsu, anne ve babasının memur
olmaları sebebiyle yurdun değişik yerlerinde bulunmuştur. İlköğrenimi Urfa’da
başlamış, Sarıkamış’ta devam etmiş, Ankara’da Alp Arslan İlkokulu’nda
tamamlanmıştır. Küçük yaşlardan itibaren dikkatli bir gözlemci olduğundan
bulunduğu şehirlerin mahallî özelliklerini özümseyerek muhayyilesini süslemiş,
zengin bir dünya oluşturmuş ve bunları hikâyelerine ve romanlarına
yansıtmıştır.

Kültürlü ve sosyal bir aile
ortamında yetiştirildiğinden okuma ve yazmaya olan ilgisi, henüz ilkokul
döneminde bile güçlüdür. Ankara’da Cebeci Ortaokulu’ndan mezun olduktan sonra,
Türk Eğitim Derneği Ankara Koleji’nin lise kısmına başlayıp 1956 – 1957 öğretim
döneminde mezun olmuştur.

Öğrenciliği sırasında şâir olarak
tanınan Işınsu’nun ilk şiiri ‘İnsanlarla
Eğitim Dergisi
’nde yayımlandı. Bunu diğer şiirler ve küçük hikâyeler tâkip
etti.

1956 yılında ilk şiir kitabı ‘İki Nokta’ ile edebiyat dünyasının
şâirleri arasına adım attı.

Yükseköğrenim hayatı çok
hareketli geçti. İlk olarak babasının isteği üzerine Dil-Tarih ve Coğrafya
Fakültesi’nin İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Ancak Felsefe ilmi
tahsil etmek isteyen Işınsu, o dönem A.B.D.’de bir kuruluşun açtığı Fullbright
burs imtihanlarını kazandı ve Sosyal Akademi Uzmanlığı kurslarına katılmak
üzere fakülteyi yarıda bırakarak Amerika’ya gitti. Dünyanın değişik
ülkelerinden seçilmiş elli dört kursiyerle sosyal hizmetler hakkında iki aylık
kurs gördükten sonra, sosyal hizmetlilerin çalıştığı bir çocuk kampına
gönderildi. On bir çocuğun giyimleri, resim yapmaları, orman gezileri ile ilgilendi.
Altı ay süren bu kurstan sonra Türkiye’ye döndü.

Daha önce başladığı İngiliz Dili
ve Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakarak, o yıllarda yeni açılan Orta Doğu
Teknik Üniversitesi’nin İşletme Bölümü’ne kaydoldu. Bu durumu bir süre
babasından gizledi. O sıralarda ilk eşi Yüksek Mimar Erdoğan Cemil Okçu
kendisine tâlip olur. Babasından üniversiteyi devam ettirme şartı ile onay
çıkınca 1959 yılı sonlarında evlenirler. Evlilikle okulu bir arada yürütemeyeceğini
anlayan Işınsu, kısa bir süre için fakülteyi yarıda bırakır. Daha sonra bir ara
Hukuk Fakültesi’ne, ardından başından itibaren arzuladığı Dil-Tarih ve Coğrafya
Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne girdi. Ancak ailevî sebeplerle birlikte
omuzlarına binen yükün artması üzerine arzulayarak devam ettiği Felsefe
öğrenimini de yarıda bırakır. Hayatının sonraki döneminde dergi, gazete, tiyatro
ve roman yazarlığı yapmıştır.

Emine Işınsu Hanımefendi’nin ilk
romanı ‘Küçük Dünya’, Turizm ve Tanıtma
Bakanlığı’nın Sanat Armağanı ödülünü kazandı. Eser 1962 yılında Yeni İstanbul
gazetesinde tefrika hâlinde yayınlandı. Şiirle başlayan yazı hayatı fıkra ve
roman denemeleriyle zenginleşirken, yazar çeşitli dergi ve gazetelerde yazmaya
devam etti. 1962-1963yıllarında Yeni İstanbul Gazetesi’nde Dedikodu sütununda
Mehlika Arda takma adıyla siyasî konularda fıkralar yazdı. 1963-1965 yıllarında
Sabah gazetesinde fıkra yazarlığı, 1964’te Hisar dergisinde Yeşil Fasulyeler ve
diğer birkaç hikâye ile kadın meselelerine temas etti.

Tiyatroya derin bir ilgi duyduğu
için D.T.C.F.’nin Felsefe Bölümü’nde okurken, bir taraftan da fakültenin
tiyatro kürsüsü derslerine devam etti. Bu ilginin ürünleri; ‘Bir Milyon İğne’ (1967), ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ (1969), ‘Adsız Kahramanlar’ (1975) adlı sahne
oyunlarıdır. 1966 yılında yazdığı ‘Bir Yürek
Satıldı
’ adlı oyunuyla, TRT’nin düzenlediği Radyofonik Oyun yarışmasında
birincilik aldı.

İlk eseri ‘Küçük Dünya’ ile başarıyı yakalayan
değerli yazar yoluna ‘Ak Topraklar’, isimli
romanla devam eder. Bu eserle Türk Edebiyat Cemiyeti roman ödülünü kazanır.

1969 yılında, annesi Halide
Nusret Zorlutuna ile Ayşe isimli kadın dergisini çıkarmaya başlar. Ayşe

Dergisi’nde ‘Zeynep Tan’, ‘Nur İleri’ve
‘Işık’ müstear isimleriyle 28 sayı
boyunca yazmaya devam eder. ‘Devlet Dergisi’nde
(1969 – 1971) iki yıl yazmaya devam eder. Ayşe adıyla çıkardığı kadın dergisi ‘Töre’ ismiyle 1971’de Mayıs ayından
itibaren yayınına devam eder.

1972’de Prof. Dr. İskender Öksüz
ile evlenen yazar, kültür çalışmalarına ‘Bozkurt
Dergisi
’nde ‘Diyânet Gazetesi’nde
ve ‘Türk Edebiyatı Dergisi ile devam eder.  

1975’te ‘Tutsak’ romanıyla Kerkük Türklerinin, 1979 yılında ‘Çiçekler Büyür’, ‘Sancı’ ve ‘Canbaz’ isimli
romanıyla Dış Türklerin mücâdelelerini anlatır. Canbaz’a Türkiye Yazarlar
Birliği, Sancı’ya ise Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından armağan verilir.
Yazmaya ve başarılarına ‘Kaf Dağının
Ardında
’ (1985), ‘Atlıkarınca’
(1990), ‘Cumhuriyet Türküsü’
romanları ve ‘Bir Gece Yıldızlarla’
isimli hikâye kitabı ile devam eder.

Dinî tesirlerin hâkim olduğu bir
çevrede yetişen Işınsu Öksüz tasavvufa karşı duyduğu ilgiyi ‘Nisan Yağmuru’, ‘Havva’, ‘Bukağı’, ‘Bayram’ isimli romanlarında
değerlendirir. Bunca eserle birlikte konferanslar verirken Elif adındaki kızını,
Yağmur ve Murathan isimli oğullarını asla ihmal etmez, onları en mükemmel
şekilde yetiştirip topluma kazandırır.

O, ‘Elhamdülillah Türk Milliyetçisiyim’ diyerek fikrî ve mistik
yapısını özetler. Kadere kayıtsız şartsız bir teslimiyet içerisinde bir dönem
yaşadıktan sonra; ‘istersen, çalışırsan,
mücadele edersen değiştirebilirsin
’ düşüncesine yönelmiştir. Millî, dînî ve
insânî değerlerin ön plânda tutulduğu bir çevrede yetişmiş, bu üç değeri
hayatının bütün safhalarında rehber edinmiştir.

Eserlerinin çoğunda İslam
inancının derinliklerine rastlamak mümkündür. Asker bir babanın, öğretmen bir
annenin disiplini içerisinde yetiştiğinden kendisine karşı katı, çevresine
karşı anlayışlı ve müsamâhakâr olmuştur. Tevazu ve asâleti ideal ölçülerle
karakterine yerleştirmişti. Romanlarını okuyanlar O’nun zengin bir kelime
hazinesine sâhip olduğunu derhal fark ederler. Mükemmel bir Türkçesi vardır. O’nun
için yazmak, hayatının başlıca gayesi idi. Önce öğrenir, sonra öğretirdi.

İnsanın kendisine karşı birinci
vazifesinin öğrenmek, çevresine karşı en önemli vazifesinin de öğretmek olduğu
düşüncesiyle yaşadı. Bu düşünceleri çevresindekilere miras bırakıp ebedî âleme
göçtü. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

Çok muhterem eşi Mütefekkir yazar
Prof. Dr. İskender Öksüz Beyefendi başta olmak üzere evlatlarına, sevdiklerine
ve sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

(Gözdenur Erol’un Yüksek Lisans Tezi’nden
faydalanılmış ve kısaltılmıştır.)

 

Işınsu Öksüz Hakk’a
Yürüdü

         NURİ GÜRGÜR

Edebiyat dünyamızın son dönemlerdeki en
önemli isimlerinden biri olan, Türk milliyetçiliği fikrini, millî, manevi,
insani ve ahlaki değerlerimizi 60 yıldır kalemiyle savunan Emine Işınsu Öksüz,
bu dünyadaki yolculuğunu ikmal ederek ebedi âleme göç eyledi; menzili mübarek,
makamı inşallah cennet olsun.

Işınsu kardeşimizi 1959’da Türk Ocağı
tarihi binasında tanımıştım; cumhuriyet dönemi Türk şiirinin seçkin
isimlerinden biri olan Halide Nusret Zorlutuna’nın kızıydı; ama irsi yazarlık
yeteneğini şair olarak değil, belki daha yoğun emek ve çaba gerektiren bir
alanda, romancı olarak kullanmayı tercih etti. İyi de yaptı, çünkü bizde ancak
19. yy.dan sonra başlayan roman yazılımı maalesef şiir kadar gelişmedi, yüz
yıl  boyunca belli bir sayının üzerine
çıkılamadı.

Işınsu Öksüz 1963’te yayımlanan “Küçük
Dünyamız”
  romanıyla bu alanın
kapılarını açmış oldu; hacmi geniş olmasa da eser diliyle, anlatımıyla çok
beğenildi. Kısa zaman sonra art arda yazdığı romanlarıyla edebiyat dünyamızın
seçkin isimlerinden biri haline geldi.

Romanlarında işlediği konuların çoğu millî
tarihimiz ve Türk milliyetçiliği açısından önemli olan olaylardan, şahıslardan
ve mekanlardan seçilmiştir; bunların bazılarının ya bizzat içerisinde yaşamış,
yahut yaşayanlardan ayrıntılı olarak dinleyip öğrenmiştir. Böylelikle toplum
hayatımızda önemli etkiler yapan bazı olayları ve içlerinde yer alan kişileri
romanlaştırıp anlatarak bunların ileriki nesiller tarafından öğrenilmesine
zemin hazırlamıştır.

Işınsu Öksüz’ün bazı romanlarında Türk
dünyasının Batı Trakya’dan Azerbaycan’a, Kırım’dan Kerkük ve Bulgaristan’a
kadar değişik bölgelerinde yaşayan soydaşlarımızın çektiği çileler, eziyetler,
yaşadıkları haksızlıklar akıcı bir üslupla ortaya konulmuştur. Diğer yandan,
70’li yıllarda ülkücülerin fikirlerini, görüşlerini hangi şartlar içerisinde
savunduklarını, canları pahasına mücadele ettiklerini somut örneklerle, anlatır.
Yüreğindeki duyguları hiç zorlanmadan doğal bir tarzda yansıtır. Köylerden
büyük şehirlere gelen, tanımadığı, bilmediği çevrelerle karşılaşan
insanlarımızın yaşadıkları sorunlara, ruh hallerine ışık tutar.

Işınsu Öksüz sadece kalemiyle yetinmemiş,
milliyetçi hareketin en zor dönemlerinde, 80 öncesinde Töre dergisini
çıkartarak, ülkücü hanımların örgütlenmesinde görev yaparak bilfiil mücadelenin
içerisinde yer almıştır. Bundan dolayı sol ve kozmopolit çevreler bu değerli
romancımızı ısrarla görmezlikten geldiler, kendi düşünceleri paralelinde yazan
pek çok üçüncü sınıf kalemi şişirip şöhret yapmaya çalışırken O’nun adını bile
anmamaya özen gösterdiler.

Işınsu Öksüz eşinin işi dolayısıyla 80’den
sonra birkaç yıl yurt dışında kaldı. Döndükten sonra tasavvuf dünyamızdan, bu
toprakların manevi iklimini dokuyan, gönül dünyamızın mimarlığını yapan
şahsiyetleri, mutasavvıfları konu alan romanlar yazdı. Hacı Bayramı Veli, Yunus
Emre, Mevlana ve Niyazi Mısri’yi aynı eserde buluşturabilmesi O’nun hem manevi
ikliminin zenginliğini hem de kalem gücünü gösterir.

Işınsu sağlığının imkân verdiği ölçüde
inandığı değerlere, insanlarımıza, ülkemize hizmet etmeye çalıştı. Eserlerinde
en zor şartlar altında bile millî ve manevi değerlerinden, insani
hasletlerinden, ahlaki ilkelerinden ödün vermeden yaşamanın güzellikleri
sunulur, bunların önemi vurgulanır.

Ben Türk okuyucusunun ve özellikle
milliyetçi çevrelerin Işınsu’yu henüz yeterince tanımadığına inanıyorum. Bazı
yazarların hem dışarıda hem de ülkemizde ölümlerinden yıllar sonra keşfedilip
yoğun şekilde okunmaya başladığını biliyoruz. Işınsu’nun da çok geçmeden ne
kadar değerli bir yazar olduğunun anlaşılacağına inanıyorum. Milliyetçi
kalemlerin şimdiye kadar O’nu yeterince anlatıp tanıtmadığını söylemek yanlış
olmaz. Dilerim bu hata artık telafi edilir, değerli romancımız vefatından sonra
bile olsa çok daha fazla okuyucuyla, özellikle gençlerle buluşur.

Muhterem kardeşim Emine Işınsu Öksüz’ü
saygıyla rahmetle muhabbetle anıyorum. Ruhu şad olsun.

 

NE
MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE

Güçlü Şâiremiz Rahmetli Hâlide Nusret
Zorlutuna’nın, kalemi kuvvetli kızı Emine Işınsu’nun ilk ve ortaokullar için
hazırladığı 12,5 X 19,5 santim ölçülerindeki eseri 62 sayfadır.

Sahne oyunu olarak kaleme alınan
eserlerinin zevkine okurken değil, sahneye konulduğunda seyrederken varılır.
Fakat Ne Mutlu Türk’üm Diyene,
okuyanları hem bilgilendirecek hem şuurlandıracak hem de  ‘ne
güzel, iyi ki okumuşum
’ dedirtecek ve tekrar okumaya dâvet edecek bir
eser.  Hızlı okuma kurslarına katılmamış
olanlar bile 15 dakikada okuyup bitirebilirler.

Eserdeki oyunculardan 16’sı, tarihteki 16
Türk cumhuriyetini temsil ediyor. Ayrıca Mete Han, Atilla, Dede Korkut, Bilge
Kağan, Kutluğ Bilge Kül Kağan, Alparslan ve Romen Diyojen, Doğu ve Batı
Anadolu’yu, 7 şehrimizi temsil eden çocuklar ve Atatürk’ü temsil eden Güneş’i
tutan biri kız, diğeri erkek modern giyimli iki çocuk… Okuyucu, onlarla
birlikte seviniyor, onlarla birlikte gururlanıyor, onlarla birlikte sesini
yükseltip haykırıyor. Çünkü onlardan biri gibi oluveriyor. Ârif Nihat Asya’nın
‘Bayrak’ isimli şiirini onlarla birlikte
boyun damarları kabararak okuyorlar. ‘İzmir’in
dağlarında çiçekler açar
…’ kelimeleriyle başlayan İzmir Marşı’na, imkânı
ölçüsünde en gür sesiyle iştirak ediyorlar.

Muhayyilesi güçlü olanlar, perde kapanırken
alkış seslerini duyarlar. Ve hatta alkışa da, elleri kızarıncaya kadar iştirak
ederler.

Çocuklarında millî duygular oluşmasını arzu
edenler veya mevcut duygularn gelişmesini isteyenler bu kitabı evlatlarına ve
çevrelerindeki çocuklara armağan etmeliler.

Çocuklarımızın buna çok ihtiyacı var.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

 Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110
İstanbul. Telefon: 0.212- 520 72 53

Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com                                                       

Gülegüle Git Ya Şehri Ramazan

Güzel
şeylere sahip olduğumuzda neden sevinmesini bilemiyoruz acaba. Fakat bu
güzellikler elimizden gittiğinde hüzünlenmeyi hiç de ihmal etmemekteyiz. İnsan,
sahip olduğu kıymetlerin değerini, elden çıktığında anlıyormuş.  İşte Mübarek Ramazan ayı da bunlardan biri.

Bir
aydır yaşadığımız huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz
paylaşımların, aramaların, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, tatlı
tebessümlerin sonu mu geldi acaba? Umudum ve temennim, bu hasletlerin bizlerde
kalıcı olması yolunda elbette ki.

Güzel
anlar hızlı yaşanır, çabuk bitermiş meğer. İnsan sevdiği kadar da ayrılık
acısını tadarmış.
Yüreğimizi
hüzün kapladı bir nebze. “Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların,
gönül almaların, güzel dileklerin, sabrın, metanetin vefanın, sürpriz sevinmelerin,
hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin yaşantımızdan çıkması korkusu yüreğimizi
burktu doğrusu.

Vefalı,
candan, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var bakışlarımızda.
Kimimiz güzel şeyler yaptığıyla teselli bularken, bazılarımız fazlasını yapamadığının
“keşke” si içinde… Fakat tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz ”e can suyu.
Özlemlerimize “müjde” rahatlığı. 

Ne
var ki o gün geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların
döküleceği,  kimi tatlı canların, “genç
ihtiyar demeden bu vefasız dünyadan” ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can
dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı.
Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık.
Fakat hiç de öyle olmadı. Vefalı bir yar gibi, sıkıntı ve üzüntü yerine, tatlı
bir huzur getirdi. Munis, hoşgörülü, sevecen, samimi bir üslupla bizlere
tebessüm etti.  Güven ve sabır dağıttı,
komşularla paylaşmayı hatırlattı. Bir tas çorba alıp vermenin huzurunu
tattırdı.

Candan
bir arkadaş, hakiki bir dost gibi sardı sarmaladı her birimizi. Hoşgörü ve
paylaşmayı akıttı kalplerimize. Kırgınlıkları sildi gönüllerimizden. Affetmeyi,
şefkati tebessümü getirdi yüreklerimize. Sevdiklerimizden uzak kalmanın
özlemini, hüznünü bir nebze unuttuk. Mutluluğun uzaklarda değil, bazen yanı
başımızda olduğunu hatırladık. Kendimizi gözden geçirme fırsatı bulduk.
Eksikliklerimizi gördük, ötelediğimiz güzelliklerin pişmanlığını yaşadık. Aşkla
şevkle tamamlamaya çalıştık.

İkramlarını
sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” vb. hasletler
mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız merhamete geldi. İnsan olma
yolunda daha bir istekliydik.

Ramazan-ı
Şerif o kadar güzel hediyeler getirmişti ki bizlere; onlara kavuştuğumuzda, sahip
olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura
açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların
hepsi “insan olmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında eksik kalan
parçalarımızdılar. Onlarsız “tam, bütün” olamayacağımızı bir kez daha
hatırladık.

Bunlar; sevgiydi,
saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti, sormayanı aramaktı.  İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı,
affetmekti, komşuluktu, akraba eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, nadide
temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı.

Bizi
“biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri bizlere
kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın,
sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı
bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık.

San
ki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir
heyecan, koşuşturmalı bir huzur yayıldı. Her anımız daha bir anlamlı ve değerli
geçmeye başlamıştı. İnsanlar daha iyi, çevremiz daha temiz ve yeşil, esen rüzgârlar
tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da
güzeldi bu kez.

Söylemlerimiz
pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi.
Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker.
Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı
bakıyordu.

Öfke
ve kızgınlığın fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, tebessümlerimiz
yüzümüzde gül açmıştı. Kandillerde tebrikleşiyor, gariplere düşkünlere yardım
kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk.

İçimizdeki
karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi
meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu
yaşıyorduk.

“Ben”
duygumuz kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki
“sırça saray” lardan çıkarak, var olduklarından haberimizin bile olmadığı
yoksul komşumuzun, akrabamızın mütevazı, gerçek mekânlarını hatırlama fırsatı
bulmuştuk.

İşte,
bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu
kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek.

Seni
çok sevmiştik, sultanlar sultanı. Koşulsuz sınırsız ve içten. Sana doyamadık
bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini.

Bizlere
hediye ettiğin nadide güzellikler aklımızda ve gönlümüzde. Umarım bunları
küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar.

“Elveda…”
demeye dilimiz varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak.  Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze
üzgünüz…

Umarım
sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

 

Sevgiyle
kalın…

Pax Turchia

0

Romalılar
2 bin yıldan biraz daha uzun bir zaman önce ve 200 yıldan biraz daha uzun bir
süre boyunca hâkimiyetleri altındaki bölgede bir huzur ve barış ortamı tesis
etmişlerdi. Bu huzur ve barış sürecinde Roma’da bir iç savaş yaşanmadığı gibi,
ticari hayat da bir korsan veya düşman saldırısı olmadan gerçekleşebilmişti. Bu
huzur ve barış ortamı “Pax Romana” (Roma Barışı) olarak adlandırılmaktadır. Romalıların
o dönemde İngiltere dâhil bütün Avrupa Kıtası’na, Anadolu, Kafkasya, İran’ın
batısı, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın tamamına hakim olduğu ve yüzyıllarca bu
bölgelerde kanlı mücadelelerin yaşandığı ve bu mücadelelerin hala devam ettiği
göz önüne alınırsa Pax Romana’nın gerçekten takdire şayan bir icraat olduğu
daha iyi idrak edilir.

 

            Romalılar’ın hükmettiği bu
coğrafyada daha sonra özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda aynı huzur ve barış
ortamını Osmanlı Devleti sağladığı için bu huzur ve barış ortamını tanımlamak
amacıyla Pax Romana’dan mülhem Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) ifadesinin
kullanıldığı görülmektedir. Benzer ifadenin ilginç bir şekilde Pax Britannica
ve Pax Americana olarak kullanıldığı da olmuştur. İngiltere ve ABD nasıl bir huzur
ve barış ortamı tesis etmişlerse artık!!

 

            Türkiye on yıllardır birtakım ciddi
kronik sorunlarla uğraşıyor. Eğitim, yargı, idari anlayış, güvenlik ve tabi ki
ekonomi bu kronik sorunların başını çekiyor. Bu sorunların özellikle Ak Parti
iktidarında daha da derinleştiği ve mevcut siyasi iktidarın bu sorunları çözme
becerisi bir yana çözme niyetine sahip olmadığı da ortada. Siyasi iktidarın
böyle bir niyeti olmaması, ülke meselelerine kafa yoran kişilerin bu işe omuz
atması ihtiyacını doğuruyor. Bu işe kafa yorarken de nereden başlamak
gerektiğinin tespit edilmesi gerekiyor. Kanaatimizce önce önümüze hedef koyup
sonra da o hedefe ulaşmak için takip edilmesi gereken rotayı belirlemek ve
sonuçta da doğal olarak o rotada seyahate başlamak iktiza ediyor. Yine kanaatimizce
burada hedef Pax Turchia’yı tesis etmek olmalıdır.

 

Neden Pax Turchia?

 

            Kavramsal olarak “Pax Turca” veya
“Pax Turcicia” ifadeleri de kullanılabilirdi ancak bu ifadeler daha emperyal
gayelere hizmet ettikleri için şu aşamada Pax Turchia daha uygun bir ifade
olacaktır. Türkiye’nin emperyal hedefleri olması son derece doğaldır ancak
mevcut aşamada önceliğimiz “içeride” sağlam bir yapı oluşturmaktır. Kendi
içinde sağlam bir yapı tesis edemeyen bir ülkenin global rekabet arenasında
başarılı olması mümkün değildir. O nedenle bu ülkenin halihazırda gerçekçi
hedefi Pax Turchia’dır.

 

Pax Turchia, Ama Nasıl?

 

            Türkiye Cumhuriyeti maalesef tarihi
boyunca kendi vatandaşıyla sorun yaşayan bir devlet. Bu yaşanan sorunlarda kimi
zaman vatandaşının da kabahati olmuştur ancak bu durumlarda devletin gösterdiği
refleksin orantısız şiddet içerdiğini ifade etmek gerekmektedir. Tarihsel
deneyimi göz önüne alarak devleti çocuklarının maddi/manevi ihtiyaçlarını
yeterince sağlamayan, biraz hovarda ve aynı zamanda terbiye metodu olarak
dayaktan başka bir şey bilmeyen bir babaya benzetebiliriz. Bu benzetme aklınıza
yalnızca devletin ideolojik gruplara veya bölücü bir takım unsurlara karşı
sergilediği tavır gelmesin. Devletin hiçbir ideolojik ayrım yapmadan, aynı baba
modelini vergi politikalarında da uyguladığını rahatlıkla görebilirsiniz.
Buradan yola çıkarak şunu ifade etmeliyiz ki Pax Turchia’nın ilk şartı devletin
vatandaşını hak sahibi birey olarak görmesi, kendi varlık gayesinin bu
bireylerin eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, ekonomik faaliyet özgürlüğü,
sosyal refah seviyesinin artırılması gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet
etmek olduğunu anlamasıdır.

 

            İkincil olarak yüzyılların tartışma
konusu olan ve batıda bir şekilde çözüme kavuşmuş olan “siyasal iktidarın
sınırlandırılması” meselesini çözüme kavuşturmamız gerekmektedir. Devletin
kutsal olmadığını, kamu gücünü yani devlet imkânlarını elinde bulunduranların
bu imkânları yalnızca vatandaşın hayatını kolaylaştırmak için
kullanabileceklerini, kamu gücüne sahip olanların vatandaşın hayatını
zorlaştırmamaları gerektiğini, kamu gücüne sahip kişilerin özellikle de siyasi
iktidarı elinde bulunduranların canlarının istediği her türlü çılgınlığı
yapamayacaklarını hem topluma hem de devleti yönetmeye aday olanlara kabul
ettirmek lazım.

 

            Üçüncü olarak, siyasi iktidarı
dengeleyen ve denetleyen mekanizmaların yani parlamento (Meclis) ile yargının
güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu şekilde devletin şeffaf, denetlenebilir ve
hesap verebilir ve hale getirilmesi gerekmektedir.

 

            Dördüncü olarak, yargı sisteminin
hızlı karar veren adil bir yapıya kavuşturulması; vatandaş-vatandaş ve
vatandaş-kamu arasındaki uyuşmazlıkların yargıda adil ve süratli bir şekilde
çözüme kavuşturulması sağlanarak yargı sistemine güven duyulması sağlanmalıdır.
Yine güvenlik politikalarının ana felsefesinin devleti değil vatandaşı korumak
olduğu hususunun yerleşmesi gerekmektedir.

 

            Elbette başka hususlar da var ancak
öncelikle bu şartların yerine getirilmesi halinde bir domino etkisiyle eğitim,
sağlık, ekonomi ve diğer sorunların da çözüme kavuşacağını göreceğiz.

 

            Sosyal medyada görüp çok beğendiğim
bir söz var; “Yaşadığın yeri cennete çevirmediğin sürece gittiğin her yer
cehennemdir” (bu sözün asıl sahibini bilmediğim için cehaletimi bağışlayın)
Bugün bizim yapmamız gereken tek şey Türkiye’mizi huzur ve güven merkezi haline
getirip cennete çevirmekten başka bir şey değildir. Ve aslında daha havalı
olsun (!) diye Latince ifade ettiğim Pax Turchia, cennet gibi bir Türkiye
hayalinden başka bir şey değildir.

Yalancı Gerçeklik Aklın İtibarsızlaşması

Son yılların hayatımızı etkileyen en önemli
olayı 
Covid 19 büyük salgınıdır. Salgın ile mücadele
gereği alınan tedbirler, yapılan uygulamalar bizleri daha çok teknolojinin,
telefon, internet, bilgisayar gibi iletişim unsurlarına bağlı kılmıştır.
Özellikle akıllı telefonların sağladığı yeni imkânlar bilgi edinme ve
kanaat oluşturmada çok daha etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu durum
ise bizlerin doğrulanmamış bir yığın fikir ve kanaat ile karşı karşıya
kalmasına sebep olmaktadır.
 

 

Nitekim bu salgının bir virüs hastalığı gerçeği,
bulaşıcılık özelliği ve bulaşma yolları bilgisine rağmen birçok insan böyle bir
hastalığın olmadığına, bu olayın bazı 
ülkelerin(Çin, Amerika) çıkarına alet edilmekte olduğuna,
hatta bazı güç odaklarının insanlığı kontrol etmek amaçlı ortaya koydukları bir
durumla karşı karşıya olunduğuna inandırılmışlardır. Bu ise yalan yanlış birçok
safsatanın hileli akıl yürütmeleri ile insanlara kolayca ulaşabilmesi ve daha
çok çabuk yayılması ile olmaktadır. Bilim insanlarının doğrulanmış bilgileri
yanında bunların çokluğu ve çok 
kolayca, yoğun bir şekilde insanlara ulaşması sağlık
dâhil birçok 
konuda  YALANCI GERÇEKLİKLER’e yönelime sebep olmaktadır. 

 

Günümüzdeki bu iletişim şekli üzerine Yalın
Alpay’ın yazdığı 
YALANın SİYASETi isimli kitapta önemli uyarıcı bilgiler vardır. Burada belli etik
kurallar içinde toplumu bilgilendiren kanaat önderlerinden alınacak 
bilgilerin 
yerini
 doğruluğu
kanıtlanmamış, bilimsel süzgeçlerden geçmemiş şöhret için, ilgi çekmek için
hiçbir etik kurala uymayan YALAN YANLIŞ kanaatlerin kolayca ulaşmasına işaret
edilmektedir. Bu durumun ise sağlıktan siyasete kadar her konuda insanların
doğru olmayan kararlar vermesi ve algıların oluşmasına sebep olmakta ve bundan
insanlığın zarar göreceği uyarısı paylaşılmaktadır.
 

 

Doğruluk kavramını yaralayan bu durum sağlık dâhil
her alanda 
halkın  yanlış davranışlar edinmesine sebep olarak kötülükler ve büyük zararlar
yaşamasına sebep olabilir. 
Dolayısıyla 
bu
 yeni
iletişim şekli ve kanallarının bağımsız doğrulukları kontrol eden
kurumlar 
tarafından  takip ve denetlenmesi, kanıtlı yalan bilgilere karşı süzgeçler
oluşturulmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çekilmekte ve bu yönde çalışmaların
olduğu bilgisine işaret 
edilmektedir. Tabii ki yine en önemli husus bizlerin doğru bilgi edinecek bir
davranışta olmamızdır. Doğru akıl yürütme ve mantık akışı bilgileri
eleyebilmenin kendi faydamızca olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Okuduğumuz,
paylaştığımız konularda bu hususa dikkat ederek kendimizi ve çevremizi 
YALANların  yanlışından korumalıyız. 

 

Kutsal kitabımız Kur’andaki şu ayeti ne kadar da bu ve benzeri durumlara karşı bizi uyarmaktadır.’ Ey iman edenler! Bir fasık size haber getirdiği zaman araştırın. Aksi
takdirde bilmeden birilerine zarar verirsiniz de sonra yaptığınıza pişman
olursunuz’(
Hucurat 6). 

 

Doğruların yalan ve yanlışlara galip geldiği
sağlıklı ve huzurlu günler dileği ile…
 

Kudüs’teki Vatan

0

Ömer[1] yürür zulüm kurur

Kudüs diye Kudüs diye

Hak’la yürür adil durur

Kudüs diye Kudüs diye

Haçlı[2] yıllar yılı gelir

Müslim erir yürek erir

Çoluk çocuk yaşlı esir

Kudüs diye Kudüs diye

Şol Mescid-i Aksa ağlar

Yürek dağlar kara bağlar

Yaşar iken ölür sağlar

Kudüs diye Kudüs diye

Selahaddin Eyyubî gel[3]

Yıkar kanı çöllere sel

Tutunacak yiğit bir el

Kudüs diye Kudüs diye

Garip özden tutar dili

Hak’ka sözü ilk gün “beli[4]”

Ebabiller[5] gelir veli[6]

Kudüs diye Kudüs diye[7]

Saygılarımla

 [1] Hz. Ömer (RA)

[2] Papa Urbanus başlattı. VIII
Haçlı seferinin biri İstanbul’da Katolik istilası şeklindedir.

Diğerleri Kudüs’e
yöneliktir.(XI.-XIII:yy)

[3] Selahaddin Eyyubi, Mısır,
Suriye, Yemen ve Filistin Sultanı ve Eyyübî hanedanının ilk

hükümdarıdır. Kudüs’ü Haçlılardan
alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline

son vermiş, Hıristiyanların
misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni de etkisiz hale

getirmiştir. Selâhaddin’in abisi
TURANŞAH 569/1173) Yemen’i feth etti sonra ülkenin

yönetimini üstlenmiştir (569-
577/1173-1181). Ondan sonra Yemen’de diğer kardeşi

Seyfül İslam TUĞTEKİN yerine
geçti (577-593/1181-1196). Bir diğer kardeşi BÖRİ’dir.

Dayısı Şıhabettin Mahmut bin
TÜKÜŞ’dür. Enişteleri Unaroglu Sadedin Mesut, diğeri

ise Muzaferüddin GÖKBÖRÜ’dür.
Devrin şairlerinden İbni Senaul-mülk’ün Halep’in

Selahattin tarafından
alınmasından sonra yazdığı methiyede: “Arap milleti; Türklerin

devletiyle yüceldi. Ehli Salip
(Haçlı) davası Eyyüb’ün oğlu tarafından perişan edildi”

denilmektedir.

[4] Evet

[5] Cenab-ı Hak Ka’be’yi yıkmaya
gelen Ebrehe’nin ordusunu yok edici Ebabiller göndermişti:

“ ”(Fil suresi. 3. Ayet).

[6] Dost

[7] Gelir günü gelir günü. Allah
Teala buyuruyor ki: “İsrail oğullarına kitapta: “Doğrusu

yeryüzünde iki defa fesat
çıkaracak ve böbürleneceksiniz” diye bildirdik. Bu ikisinden

birincisinin vakti gelince…”
(İsra, 4) Ayette gecen “İzâ” Arapça’da zarf edatı olarak kullanılır.

Olayın gelecekte gerçekleşeceğine
delalet eder. Yüce Allah buyuruyor ki: “Bu ikisinden

birincisinin vakti gelince
üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar bütün

diyarlarınızı aradılar. Bu
gerçekleştirilmesi gereken bir vaat idi.” (İsra, 5)

İsrail’in ikinci böbürlenmelerine
son verme zamanı gelince TÜRKLER Mescid-i Aksa’ya Hz.

Ömer (R.A) ve Selahaddin Eyyubi
et-Turki’nin seferindeki gibi evlad-ı fatihan olarak

gireceklerdir. Sonra Siyonist
İsrail’in maddi ve manevi fesatlarına son vereceklerdir. “Olur ki

Allah bir fetih verir veya
katından bir emir getirir…” (Maide, 52) “İnsanlar ‘Sizinle

beraber olduklarına bütün
güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mıdır?’ derler.

Onların amelleri boşa gitmiş ve
kaybeden kimseler olmuşlardır” (Maide, 53) “Yahudiler;

“Allah’ın eli sıkıdır” dediler.
Dediklerinden ötürü elleri bağlansın! Hayır, O’nun iki eli

de açıktır, nasıl dilerse öyle
sarf eder. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen sözler

onların çoğunun azgınlık ve
inkârını artıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar

sürecek düşmanlık ve kin saldık.
Savaş ateşini ne zaman körükleseler, Allah onu

söndürür244 .” (Maide, 64) “Allah
kendi dinine yardım edene yardım eder. Kuşkusuz O

güçlüdür, izzet sahibidir.”
(Hacc, 40) ‘”Bu ne zaman olacak?’ derler. ‘Yakında olması

mümkündür’ de!” (İsra, 51)

Şu anda TÜRKİYE CUMHURİYETİ;
İsrail, ABD, AB, Çin, Rusya vd.

emperyalistlerin DAEŞ, PYD, PKK
vd. gibi taşeronlarıyla savaşmak zorunda bırakılmıştır.

Muhtemeldir ki İsrail bu azgın
devletler ve taşeronları eliyle gerçekleştirmeye çalıştıkları tahrif

edilmiş Tevrat sözlerini kutsamak
için ülkemize açık açık da saldırmaktan da

çekinmeyeceklerdir. O zaman
İnşaAllah; Oğuz Han’ın ve Kıpçak Han’ın evlatları olarak

yeryüzü Türkleri; delalet ve
insanlık düşmanlarının karşısına tek yürek ve tek bilek olarak

çıkacaktır. Allah’a ve Şanlı
Peygamberine laik bir millet isek ABD, İsrail’e ve yandaşları

emperyalistlere tatmadıkları
yenilgiyi tattırırız. Tabii bunun için teknolojik ve bilimsel

geriliklerimizi bir an evvel
telafi etmeliyiz. Kudüs Fatihleri Hz. Ömer(RA)’in, Şanlı

Selahaddin Eyyubi et-Turki’nin
ruhları şad, bebelerin, kadınların ve tüm masumların

kanları ve gözyaşları da
cennetteki Kevser havuzundan müminlere duacı olsunlar.

Yasaklayın, Susturun, Kapatın, Hapse Tıkın

Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, TÜİK’in Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) hakkında, “suç duyurusunda” bulunduğunu açıkladı.

Bağımsız
ekonomistlerden oluşan ENAG (Enflasyon
Araştırma Grubu) Eylül 2020 tarihinden bu yana enflasyon hesaplaması yapıyor ve
sonuçlarını kamuoyu ile paylaşıyor.

Bu bilim adamlarının suçu, TÜİK 2020 yıl sonu enflasyonunu yüzde 14,60 olarak açıklarken,
bu oranın gerçekte yüzde 36,72 olduğunu açıklamak.

Son
yıllarda TÜİK’in açıkladığı rakamlar inandırıcı olmaktan çok uzak. Nitekim Avrasya
şirketinin yaptığı ankete göre TÜİK’in
enflasyon rakamlarına inanan vatandaşların oranı yüzde 8 olmuş.

Hayatın
içinden bakınca, bırakın TÜİK’in rakamını, ENAG’ın yüzde 36,72’lik oranından
bile çok daha ağır bir enflasyon olduğunu hissediyoruz.

Ancak
ENAG isimli bağımsız grup 7 milyondan fazla fiyat verisiyle çalıştığı için,
verdiği enflasyon rakamı bütün toplumun tüketimlerini yansıtmak bakımından daha
gerçekçi olmalı.

Benim
burada esas önemsediğim konu, TÜİK’in ve Bakan Elvan’ın toplumda güven sağlamak için farklı
çalışmaları yasaklatmayı çare olarak görmesi.

İktidarın
küçük ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli de işine gelmeyen kararlar veren “Anayasa
Mahkemesi’ni kapatın” dememiş miydi? “Hukuka
uyalım” diyeceğine, “AYM’yi kapatalım” zihniyetinin TÜİK’e yansıması galiba böyle oluyor.

Oysaki
TÜİK, vatandaşın güvenini
kazanmak istiyorsa, yapması gereken şey
verilerinin güvenilir olmasını sağlamaktan ibaret.

Kendinize
çok güveniyorsanız bağımsız grup temsilcisi ile çıkar TV’lerde tartışır, kendi
verilerinizin doğruluğunu ispatlar, karşı görüşü çürütürsünüz.

*****************************

Süleyman Soylu’nun Hukuk Bilinci

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu görevi icabı artık bir siyasi değil. Çünkü “tek
kişilik hükümet modeli” denilen Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Bakanlar
atanmış birer sekreterdir.

Bu
bakımdan Bakanın açıklamalarının siyasetçi gibi değil, devlet kurumunu temsil
eden bir bürokrat gibi olması gerekir. Yani diğer siyasi parti
liderlerini hedef alan açıklamalar yapamaz.
Açıklamaları hukuk çerçevesinde, sorunların çözümü için devlet aklı ve
tecrübesini yansıtan icraatları anlatarak güven tesis etmek maksatlı olmalıdır.

Oysaki
Süleyman Soylu sürekli muhalefet
liderlerini hedef alan, kaba siyasi polemikler içeren
konuşmalarla öne çıkmaya çalışıyor. Yaptığı işleri “devletin bekası
için” yapılmış işler olduğuna, bu uğurda “hiçbir
hukuk kuralı ile bağlı olmadığına” inanmış
gibi gözüküyor.

“Uyuşturucu
satıcısının ayağını kırmayan polis görevini yapmamış demektir. Uyuşturucu satıcısını gören güvenlik görevlisi
ne yaparsa yapsın sorumluluğu bana ait.” (03.01.2018)

Böyle bir cümleyi hiçbir demokratik
ülkenin bakanı telaffuz edemez.

Devlet zor kullanır. Fakat mafyadan
farklı olarak hukuk kuralları çerçevesinde kullanır. Uyuşturucu satıcısı da olsa polisin ayak kırmak gibi bir yetkisi
yoktur. Böyle bir yetki verirseniz yarın diğer vatandaşlara da, mesela Bakan’ın
“terörist” ilan ettiği Boğaziçili
öğrenciler için de, aynı yetkiyi kullanma riski vardır.

Süleyman
Soylu’ya bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü bir
genelgeyle, vatandaşların polisin hukuka aykırı müdahalelerinin görüntü kaydını
yasakladı.

Bir hukuk devletinde, hukuka ve
kanunlara göre yasak olmayan bir eylem genelge ile yasaklanamaz. Anayasamıza göre, temel hak ve özgürlükler
ancak kanunla sınırlanabilir. 

Ama
Bakan Soylu bu genelgenin Anayasaya uygun olduğunu, vatandaşın polisin haksız müdahalesini
tespit eden görüntü kayıtlarını “kişisel verileri koruma ve özel hayatın
gizliliğine” dair yasalara aykırı olduğunu
söyledi.

Bence
bu gerekçelerin hukuk bilinci olan biri
tarafından söylenemeyeceğini bilmemesi mümkün değil. Polis, evinde veya özel
alanda değil, kamu görevi yaparken konusu suç teşkil eden eylem yapıyorsa
elbette kamera ile tespit yapılabilir.

ABD’de
bir zenci gencin boynuna basarak ölümüne yol açan polisin yargılanması bir
vatandaşın cep telefonuyla yaptığı kayıt sayesinde mümkün olabildi. Büyük
sosyal olaylara sebep olan bu habere rağmen FBI yetkililerinin bir genelge çıkarıp, polisin hukuka aykırı
müdahalelerini kameraya çekmesini yasaklamak aklına gelmedi.

*****************************

Bana Göre Suç

Ülkemizde
olması akla hayale gelmeyen tuhaflıklar oluyor. İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, Fatih’in
eşi Gülbahar Hatun’un türbesi’nin
dışında ellerini arkadan bağladığı için, inceleme başlatıldı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, incelemeye dair konuşmasında hukukumuza yeni
bir kavram getirdi: “Bana göre suç.”

“Bunun
hem Gülbahar Hatun’a, hem Fatih Sultan
Mehmet’e saygısızlık olduğunu düşünüyorum.
Bana göre suçtur.” Ancak “ben
buna soruşturma izni vermem” dedi.

Bu
ifadelerin hepsi sorunlu.

·        
“Kolları arkada
bağlamak” bir saygısızlık olsa anıtkabirde “hazırol”da duran askerlerimiz
elleri arkada bağlı durmaz.

·        
Gülbahar Hatun
Fatih’in Hıristiyan olarak büyüyen ve
bu şekilde ölen eşi. Müslüman olmayan birinin kabrinin dışında “el pençe divan”
durmak gerekir mi? Gülbahar Hatun Müslüman olsa bile böyle bir saygı tarzı
zorunlu olabilir mi?

·        
En önemlisi bir
İçişleri Bakanı “bana göre suçtur” diyebilir mi?
Hukuk devletinde “kanunilik” ilkesi
gereğince bir eylem Ceza Kanununda suç sayılan fiillerden değilse suç
değildir.

·        
Eğer İBB
Başkanı İmamoğlu’nun eylemi suçsa, İçişleri Bakanı soruşturma izni
vermek zorundadır. Aksi taktirde “suçluyu
korumakla” suçlanabilir.

Devleti yöneten zihniyetin hukuk
bilincinden mahrum olduğunu gösteren bu ve
benzeri davranışlar endişe vericidir. Ülkemizin dünyada saygınlığını azaltan ve
gittikçe yalnızlaştıran bu zihniyetin yönetimde hâkim olması en büyük
talihsizliğimizdir.

Zulmet ki Sonun Gelsin –II

0

Türklerde İzokrasi ve Yunus

0

     “İzonomi”nin “İZO”su ile “Demokrasi”nin
“KRASİ”sini alarak “İZO-KRASİ veya İZO-KRATİK” kavramlarını yazımızın başlığına
taşımış oldum. Sadece birini değil de iki kavramdan birer parça almamızın veya almamamızın
nedeni İzonominin toplum içinde eşitlik ve adalet vurgusunun Türk sosyal
hayatına karşılık geldiğinden hareketle “ İzo”yu, Türkler in Oba/Boy/ İl siyasal
düzeninde “Toy-Meclis” vasıtasıyla Budun( halk )unun temsil edilmesi ve
yönetime aktif katılımını gerçekleştirmeleri nedeniyle de demokrasinin “Krasi”ni
alarak bize özgü bir kavramsallaşma modelini kullanmanın daha doğru olacağını
düşündüm. İzonomi’de yöneten ve yönetilen olmaması anlayışının Türk siyasal düzlemiyle
örtüşmemesi ve Atina’nın köleci/Feodal/Aritokratik demokrasi anlayışının da özgürlükçü
Türk sosyal anlayışını tam karşılamadığından hareketle kavramları birebir
olarak kullanmadım.      “İzo-krasi”nin eşitlikçi, töreli, adalet
temelli ve köklü bir anlayış olduğunu söyleyebilirim.

 

    Aslında beni buraya
getiren soru Kenan Göçer Hoca’nın “Yunus Emre Aslında Ne Dedi?” kitabıdır. Türk
tarihinde başka Yunuslar var mı, Yunus’un insana bakışının kaynağı nedir, İzonomik
bakış sadece Yunus’ta mı var, Yunus‘un eşitlikçi, özgürlükçü ekonomi ve politik
yaklaşımının temelleri nereden kaynaklanıyor? Sorularını beraberinde
getirmiştir. Bu sorulara içimden yani gönül dünyamdan cevap verebiliyorum ama
bu cevapların ayağının yere basması, ete kemiğe bürünmesi ve cevapları daha görünür
kılabilmek adına bu kısa yazı, içinden geldiğim binlerce yıllık Türk kültür
tarihini yorumlama çabasıdır. “Yunus” bakışını görme çabasıdır.

 

    Bunu yapmadan önce
İzonominin kısa tarifini verecek olursak izonomi “Hükmetmenin olmaması (Yönetme
ve Yönetilenin olmaması) ve yasa (TÖRE) önünde eşitliği, paylaşımın hakça
dağıtımı anlamına gelir.” Tanımın birinci kısmı değil ama ikinci kısmı Türk
sosyal tarihine uygun düşmektedir. Türk Tarihinin sözlü geleneğinde (Mit/
Destan/ Öykü/ Masal) ve bilinen yazılı kaynaklarda bunların izini sürmemiz mümkündür.

 

 Türk tarihinin bizi izonomik anlayışa götüren temel özelliği konar-göçer
bir yaşama sahip olmasıdır. Bu yaşam tarzının beraberinde getirdiği unsurları
maddeleştirirsek:

 

     Birincisi Konar –göçer yaşam
da bağlılık toprağa değil insanadır. Göçer yaşamda ekonominin temel unsuru
hayvancılıktır. (Tarım için kısıtlı bir toprak kullanımı vardır.) Toprağın
ekonomi için belirleyici unsur olmadığı düzlemde feodal/sınıflı bir yapının
ortaya çıkması da mümkün olmamıştır. Kölecilik sisteminin ortaya çıkışı
engellenmiştir. Göktürkçede köle kelimesinin olmayışı önemli bir veridir. “Her Türk hür doğar ve yaşar”
anlayışını sağlayan en önemli neden ekonomik bağımsızlık olsa gerek. Halk bu
ekonomik bağımsızlığını İslamiyet’e geçişten sonra şehirleşmeye bağlı olarak
“AHİ” Teşkilatlarınca sağlamaya çalışmıştır.

 

     İkinci olarak siyasal
otoritenin ve ya gücün tek bir elde toplanmaması dağıtılmış olmasıdır. Bunun
olmasının nedeni olarak oba- boy sistemidir. Küçük meclisli olan bu yapılar
kişilerin yönetime katılımını ve denetlemesini sağlamıştır. Boylar büyük bir
siyasi yapı olan “İL” Devleti kurduğunda “TOY” da temsil edilir siyasi gücü
geçici olarak verdiği Kağanı denetler “Kağan” tek yönetim otoritesi değildir. “ Türk Milleti İL ( Devlet ) yaptığı
İL’ini…kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş”
Orhun Abideleri’nde geçen bu
ifade devleti de onun başkanını yapıp ediverenin halk (Budun) olduğunu
göstermektedir. Bu yönüyle demokratik anlayışın dönem itibariyle Türklerde
yüksek seviyede olduğunu söyleyebiliriz.

 

    (Oba/boy/budun/il) siyasal
sistemi mutlakıyet temelli merkezi, otoriter, baskıcı yönetimlerin kurulmasını
engellemiştir. Türk Tarihi kendisini oraya getiren halkı unutarak baskıcı
yönelimlere başvuran kağanlara karşı isyan örnekleriyle doludur. İsyanlar merkezileşmekten
mümkün olduğunca kaçmayı sağlamış bu kaçış Türklerin beş bin yıllık uzun tarihi
süreçte bu kadar farklı coğrafya da dil ve kültürü yaşatmalarının belki de en
önemli nedeni olmuştur. 8. ve 14.yy da İslamiyet’e geçişin ve yerleşikliğin
paralel yürüdüğü dönemde toprak/ekonomi

merkezileşme/siyaset ilişkisinin yönetenler lehine bozulmasıyla “İL”in
sahibi ve kurucusu olan “Budun” özgürlük alanlarının daraltıldığını gördükçe
merkezi otoriteyle arasına mesafe koymuş mesafe uzadıkça kopuş o ölçüde sertleşmiştir.
Dini kabulde bile “Erk”lerin İslam anlayışı yerine eskiyi içinde koruyan
saklayan halk İslam’ı şeklinde kabul etmiştir.

 

    
Üçüncü olarak demokrasinin temel ilkelerinden olan anayasalcılığın
Türklerde “TÖRE” eliyle hem de kıskanç bir şekilde tüm halkta karşılık
bulduğunu söyleyebiliriz. Törenin dört
temel ayağı vardır bunlar ( Adalet, İnsanlık, Eşitlik, İyilik ) tir.
Kanun
önünde herkesin eşitliği söz konusudur. Herkesin uymak zorunda olduğu Türk
töresinde kamu yararı, özel mülkiyet, serbest çalışma, dini tolerans ve
imtiyazsızlık öne çıkan başlıklardır. Kağan temel anayasal kanunlar yapamaz
anayasayı (Töre) uygulamakla sorumludur. Bilge Kağan’ın töreyi değiştirme
girişimi “TOY”da reddedilebiliyordu. Türk kağanı tanrının yeryüzünde ki gölgesi
değildir. “İL”in ve tahtın esas sahibi millettir. Bu nedenle kağan tahta
çıkmadan önce halka söz verir yapacaklarını anlatır.

 

    Dördüncüsü bozkır yaşamda
herkesin asker olması her boyun askeri güce sahip olmasını sağlamış. ( Çin kaynaklarında Türk Ordusundan
bahsederken asker yerine insan kelimesini kullanması tesadüf değildir) A
skeri
güce sahip olmak merkezi otoriteye karşı önemli özgürlük alanı açılmasına neden
olmuştur.

 

   Beşinci olarak kültürel
kodlarımızda farkında olmasak ta önemli bir yer tutan neden, Türklerin “TENGRİ”
inancı, yer/su kültü (doğa),atalar kültü tanrıyla aracısız din anlayışını
beraberinde getirmiştir. Bu anlayış merkezi otoritenin önemli bir baskı aracı
olan (rahip-tapınak) örgüsünün kurulmasına engel olmuştur.  “TENGRİ” inancı Türklerin insana ve dünyaya
evrensel bakmalarını sağlamıştır. “Yeryüzü
otağımız”
anlayışı İzonomideki kozmopolit yaklaşıma benzeşmektedir.   

 

      Kültürel,
sosyal, ekonomik, siyasal olarak saymaya çalıştığım gerekçelere bakarak; Şunu
rahatlıkla söyleyebiliriz, insanın merkezde olduğu bir dünya ve evren
anlayışına sahip olan Türk Tarihi aslında çok sayıda Yunus ve ya Yunusları
doğurmuştur. Önemli ve kıymetli olan tarihsel
bir “Yunus” aramak değildir. Asıl önemli olan Türk milletinin (Kişi-oğlukızı
nın) özünde/içinde/benliğinde var olan 
“Yunus” bakışının, dilinin, anlayışının milletin “Yitik Malı” gibi
aranması, bulunması ve bir daha bırakılmamasıdır.