17.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 420

Dünya Kadınlar Gününde Kadınlarımız

   8 Mart Dünya kadınlar günüdür.
Ülkemizde de bu önemli gün nedeniyle çeşitli etkinlikler yapılarak
kutlanmaktadır. Bu özel gün tüm kadınlarımıza kutlu olsun.

  Pekiyi,
bu önemli günde kadınlarımız, kadınlarımızın hakları ne durumdadır?

  Öncelikle
şu hususun altını kalın bir çizgiyle çizmek gerekirse;  günümüz Türkiye’sinde milletimizin hayat
anlayışından, modern görünüşüne kadar güzel olan ne varsa Atatürk’e ve O’nun
kurduğu Cumhuriyete borçlu olduğumuz hiçbir zaman unutulmamalıdır.

    Atatürk; devletimizin kuruluşuyla birlikte toplum
yaşamının her alanında yenilikler yapılmasının mücadelesine başlamış. Yazılan
yazıdan, giyilen başlığa, hukuktan, kullanılan takvime, ölçü ve tartı
birimlerinden, tarih ve dil bilincine, toplum hayatının her alanında Cumhuriyetle
birlikte inkılâplar yapılmıştır.

   Onun içindir ki, cumhuriyet döneminde
kadınlarımızın kazanımları da çok büyüktür. Osmanlı Devleti’nde kadınlara
ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmakta, eğitim ve iş hayatı da dâhil olmak
üzere sosyal hayattan tamamen soyutlanmaktaydılar. Erkeklere tanınan çok
kadınla evlenebilme hakkı; kadınları aile hayatında bile etkisiz bir duruma
getirmişken; cumhuriyet döneminde eğitimde, iş hayatında, siyasette kadın erkek
fırsat eşitliği sağlanmıştır.

   Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele günlerinde
erkeği ile birlikte her türlü zorluklarla baş ederek düşmanın yurttan
kovulmasında büyük rol oynayan Türk kadınının toplumsal konumunu çok iyi
değerlendiren Mustafa Kemal, onların geleceğe umutla bakmasını sağlamıştır. 

   Batılı toplumlarda, kadın hakları ve
kadınların erkeklerle eşitliği konusunda asırlar süren yoğun mücadeleler
verilmişken kadınlarımız 3 Mart 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrisât Kanunu ile
eğitimde erkeklerle eşitliği kazanmışlar, 1926 yılında çıkarılan Medenî
Kanununla aile ve toplum hayatında kadınlara çoğu batılı ülkeden daha önce ve
geniş haklar tanınmıştır.

   Böylece
aile ve toplum hayatında kadın erkek eşitliğinin temelleri atılarak, Türk
Medenî Kanunu ile Türk kadını güçlenmeye, kişiliğini bulmaya ve erkeğinin
yanında sosyal faaliyetlere katılmaya başlamıştır.

   Cumhuriyet
döneminde kadınlarımızın kazandığı diğer haklar şöyle sıralanabilir:

   Avukatlık mesleğinde ilk Türk kadın avukatı olma unvanına
sahip olan Beyhan Hanım ilk duruşmasına 28 Kasım 1928’de İstanbul 1.Ticaret
Mahkemesinde katılmıştır.

  1928’de İstanbul Fen Fakültesi’nden mezun olan 5
bayan kimyacı Türkiye için bu dalda ilk örneklerdir.

   Yine bu yıl ilk kez bir kız öğrenci Yüksek
Mühendislik Okulu’na girmiştir. 1928’de çıkarılan Türk kadın doktorların mecburi
hizmetten muafiyetleri hakkında çıkarılan kanun ile doktor olmak istemeyen
kadınların tıp mesleğine ilgi göstermeleri sağlanmıştır. Nitekim 1930’dan
itibaren kadın doktorlar görev yapmaya başlamışlardır.

  31 Temmuz 1932′ de Türkiye güzeli Keriman Halis’
in, Belçika’ da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na
“Ece” unvanını vererek Türk kadınına şöyle seslenmiştir:

   “Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı
olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli
seçilmiş olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu
hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabiî güzelliğinizi fenni
tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz.’’

 1933’te Kız çocuklarına meslekî eğitim vermek amacıyla Kız
Teknik Öğretim Müdürlüğü oluşturulmuş, 1936 yılında Kadınların çalışma hayatına
düzenleme getiren İş Kanunu yürürlüğe girmiştir.

 
Türk kadınlarının siyasî hayata atılmaları konusunda
da ilk adım III. TBMM döneminde atılmış, 3.4.1930 tarihli 1580 sayılı Belediye
Kanunu’yla kadınlara belediye meclislerine üye seçme ve seçilme hakkı
tanınmıştır.

      Kadınlar seçme ve seçilme haklarını
modern batı toplumları olan Fransa’da 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de elde
edebilmişken; Türkiye’de 1934’ten itibaren bu hakkı kullanmaya başlamışlardır.
Ancak bu hakkı yeterince kullandıkları söylenemez.

  Dünyada milletler arası ilk kadın kongresi 18
Nisan 1935′ de Atatürk’ün himayesinde İstanbul’da toplanmış ve bu kongreye
dünyanın dört bir yanından gelen kadınlar katılmıştır. Atatürk “Milletler
arası İlk Kadın Kongresi” delegelerine şöyle seslenir:

  “Türk kadınının dünya kadınlığına elini
vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”

  Türk toplumunun gelişip
yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:  

 
 “Bu millet esas terbiyesini
aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük
adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller
yetiştirmeye kabiliyetlidir.”

 
Türk kadını,
yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve
güçlü desteği Atatürk’ ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.
Yapılan inkılâplarla Türk toplumunda kadın erkek eşitliği yolunda önemli
adımlar atılmıştır. Türkiye’nin çağdaşlaşmasında ve kalkınmasında kadın erkek
her ferdin katılımı sağlanmıştır.

   Ancak
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren süratle sağlanan bu hakları Türk
kadınlarının tam anlamıyla kullandıkları söylenemez. Kullanılmayan bir hakkın kâğıt
üzerindeki varlığı ise hiçbir önem taşımamaktadır.

   Pekiyi
ya günümüz Türkiye’sinde yaşanan gerçekler, canımızdan aziz bildiğimiz
kadınlarımıza reva görülen onca kötü muameleler, acımasızca uygulanan şiddetler
nedendir?

  Kimisi sokak ortasında, kimisi evlatlarının
yanında katledilenler, yüzlercesine yapılan tecavüzler?  Hele ki son dönemde gazetelere, televizyon
haberlerine manşet olan onca hakaretler, tacizler…

 Emeğinin hakkını talep
eden, yaşadığı haksızlıkları anlatmak adına konuşmak isteyen kadınlarımızın
saçlarından sürüklendikleri o görüntüler!

  Bu utanç tablosu nedendir? Bu ayıplar mı
olmalıdır kadınlarımıza reva görülen?

  Nedir bu hezeyan?

  2000’li yılların Türkiye’si böylesine ayıplı
görüntülere layık mıdır? Ülkemiz her doğan güne bu utanç dolu haberlerle mi
uyanmalıdır?

  Kimisine; ‘kıyafet dayağı’, kimisine ‘sen sus
konuşma’, kimisine ‘yüksek sesle kahkaha atma’, kimisine ‘otur evinde sokağa
çıkma’ yasağı, kimisine ‘kadın evinde olmalı, 
çalışmamalı ’ baskısı. Kimisine ‘kürtaj olma/olamazsın’ dayatması!

  Neden?

  Nedir kadınlarımızın bu yaşadıkları,
çektikleri günümüzün erkek egemenliğinden?

  Ne oldu bize? Neler
oluyor toplumsal yaşam özgürlüğümüze?

  Nedenlerini, nasıllarını sorgulamak yeterli
mi? Ya hukuksal önemleri, caydırıcı yöntemleri?

  Nedenlerle yürüyüp giden zaman!  Ama yine aynı şiddet! Yine aynı nefret!

  Neden?

  Sevgileriyle bizleri sarıp sarmalayan
kadınlarımıza yönelik şiddet mutlaka durmalı, durdurulmalıdır. Adaletin sesi,
hukukun mutlak iradesi ‘kadınlarımıza uygulanan tüm şiddet eylemlerinin’
kesinlikle önünü kesmeli, cezasız bırakmamalıdır.

 
Unutmayalım ki! ‘’İnsan kendi kaderinin değil, kendi aklının esiridir.’’
Onun için bu şiddeti önlemenin yolu da, akıldan geçmektedir.

 21’nci yüzyılı koşar
adım bitiren dünyamızda; hiçbir kadınımız yaşadıkları şiddete, tecavüze, cinsel
ayrımcılığa layık değildir, muhatap da olmamalıdır. Günümüz Türkiye’sinde
yaşanan ayıplar kadınlarımızın kaderi de olamaz.

  O nedenle ülke yönetimini elinde
bulunduranların, içimizi dağlayan kadına şiddetin önlenebilmesi için acilen ama
yeterli tedbirleri alması, gerekiyorsa yasaları yeniden düzenlemesi, kaçınılmaz
görevidir.

  Cumhuriyetimizin
kuruluşuyla birlikte Türk kadınına yaşam özgürlüğünü, her türlü fırsat
eşitliğini tanıyan Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; aşağıdaki veciz
konuşmasıyla; kadınlarımızın önemini ne de güzel ifade etmiştir:

‘’Kadınlarımız için
asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta
başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip
donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında
kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve
kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin
olanlardanım…’’

 İşte asıl mücadele bu noktadadır!

 Ama ne yazık ki;  her eğitim-öğretim yılında uygulanan eğitim
sisteminin değiştiği,

 Hala kız çocuklarımızın pek
çoğunun belli yörelerimizde ilköğretime dahi gönderilmediği, kimilerinin
küçücük yaşlarda gelin olduğu/yapıldığı,

 Toplumumuzun büyük bir kesiminde
kız çocuklarının başlık parası uğruna, bir eşya gibi alınıp, verildiği,

  Baba sıfatını taşıyan kimilerince; evlatları
arasında ‘erkek evladım, kız çocuğum’ ayrımının yapıldığı ülkemiz gerçeklerinin
yanı sıra:

 Geçtiğimiz yıllarda mevcut
hükümet tarafından meclise getirilen, 
ancak kamuoyunun tepkisi nedeniyle geri çekilen; ‘cinsel istismarcıyla
evlenme yasası’ diye bilinen tasarı paketine baktığımızda;

  Kadınlarımızın karşı karşıya
kaldıkları erkek egemen şiddetini durdurmanın yegâne yolu; onlara çocuk
yaşlarından itibaren çağdaş, aydınlık bir eğitim verebilmekten geçmektedir.

  Atatürk’ün ifade etmiş olduğu
gibi; kadınlarımızı aydınlık düşünceyle, bilgiyle, kültürle donatmak, esas
olmalıdır.   İşte o zaman kadınlarımız
yaşadıkları bu utanç tablolarından kurtulmuş olacaktır.

  Türk kadını, Atatürk’ün kendilerine olan
güvenine lâyık olabilmek için haklarını sonuna kadar kullanmalı ve Atatürk’ün
emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini O’nun istediği gibi ilelebet yaşatmak ve
geleceğe güvenle bakabilmek için, erkeklerle el ele çalışarak O’nun gösterdiği
ışıklı yolda ödün vermeden yürümelidir.

Din, Felsefe ve Ene

     Ene, Ben ve Benliğin bir yönünü din tutmuş gidiyor.

    
Diğer tarafını menfî, inançsız, dinsiz felsefe tutmuş gidiyor demiş.

    
İki taraflı Ene’yi tahlile / incelemeye tâbi tutmuş.

    
Somut örneklerle iki tarafın içeriğini gözler önüne sermeye çalışmıştık.

    
Bu yazıda ise, iki tarafı tekrar, fakat özlü olarak ele almaya
çalışacağız.

    
Ene’nin bir yönü olan menfî felsefenin bozuk esaslarının;

    
Sebep olduğu bazı sonuçlarına değineceğiz.

    
Ene’nin öteki veçhi / yönü olan dinin; doğru ve müspet Ene’nin;

    
Esas ve temellerinin ortaya koyduğu bazı örnekleri nazara vereceğiz.

    
Ene’nin dine bakan yönü; İlâhî ahlâkı öngörüyor.

    
Zaten Hz. Peygamber de:

    
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” demişti.

    
Din: Kul; Allah karşısında aczini, fakrını, kusurunu bilmeli.

    
Bu vasıflarla gerçek bir kul olmaya lâyık bir durum almalı, diyor.

    
Oysa Ene’nin öteki yanı olan menfî felsefe ise,

    
İnsanın Allah’a benzemek istemesinin; en büyük amacı olması gerektiğini
söylüyor!

    
Evet, sonsuz acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçla yoğrulan insanın mahiyeti
nerede?

    
Nihayetsiz kadîr / güçlü, kavi / kuvvetli, gani / son derece zengin ve
müstağni / minnetsiz,

    
İhtiyaçsız olan Vacibü’l-Vücud / varlığı zorunlu olan,

    
Var olmak için hiçbir sebep ve nedene ihtiyaç ve gereksinim duymayan
Allah’ın;

    
Mahiyeti / nitelik, özellik ve esası nerede?

    
Dinin sosyal hayattaki düsturî neticelerinden;

    
Şems / güneş ve kamer / aydan tut, tâ nebat ve bitkilerin;

    
Hayvanların imdadına / yardımına koşması,

    
Hayvanların da insanın imdadına / yardımına yetişmesi,

    
Hatta zerrat-ı taamiye / yiyecek zerre ve parçacıklarının;

    
Hüceyrat-ı beden / beden hücrelerinin imdadına / yardımına

    
Ve muavenetine / yardımlaşmasına koşturulmasını sağlayan;

    
Düstur-u teavün / yardımlaşma prensibi, kanun-u kerem / ikram kanunu

    
Ve namus-u ikram / ikram âdet ve prensibi nerede?

    
Menfî, inançsız, dinsiz felsefenin toplumsal hayattaki bir kısım

    
Zalim ve canavarlaşmış insanların, vahşi hayvanların yaratılışlarını;

    
Kötüye kullanmalarından doğan düstur-u cidal / mücadele prensibi nerede?

    
Evet, düstur-u cidali / mücadele prensibini o kadar esaslı,

    
Küllî / umumî ve genel kabul etmişlerdir ki, “Hayat bir cidaldir.” /

    
“Hayat / yaşam bir mücadele, bir kavgadır.” diye, eblehâne / ahmakça
hükmetmişler.

    
Evet, Ene / Ben ve Benliğin dine bakan yüzünün tevhid-i İlahî /

    
Allah’ın birliği hakkındaki netaic-i âliyesi / yüce netice ve mükemmel
sonucundan

    
Ve düstur-u galiyesi / değerli prensibinden yani:

    
“Her birliği bulunan yalnız birden sudûr eder / ortaya çıkar. Madem her
şeyde

    
Ve bütün eşya ve tüm şeylerde bir birlik var, demek bir tek zatın
icadıdır.”

    
Şeklindeki tevhitkârâne / tevhide yaklaştıran düsturu / prensibi nerede?

    
Eski felsefenin bir düstur-ı itikadiyesinden / inanç prensibinden olan

    
“Birden, bir sudûr eder. Yani bir zattan, bizzat bir tek sudûr edebilir
/ meydana gelebilir.

    
Sair şeyler / diğerleri vasıtalarla ondan çıkar.” diye Ganiy-yi
Alelıtlak’ı /

    
Her cihetle sonsuz zenginlik sahibi olan Allah’ı ve Kadîr-i Mutlak’ı /

    
Her şeye mutlak kadir olan Allah’ı âciz / güçsüz ve vasıtalara muhtaç
göstermek nerede?

    
Bütün sebep ve nedenlere ve vasıtalara;

    
Rububiyette / terbiye, tedbir ve idarecilikte bir çeşit ortaklık vermek
nerede?

    
Hâlık-ı Zülcelâl’e / celâl ve azamet sahibi Yaratıcı’ya;

    
Dine muhalif felsefenin Allah’a nispet ettikleri sıfat olan Akl-ı Evvel
namında bir mahlûku /

  
  Yaratılmışı vererek; diğer
mülkünü sebeplere ve  vasıtalara
paylaştırarak,

    
Allah’a eş koşmak gibi büyük bir şirke yol açmak nerede? 

    
Dalâlet ve sapıklığı meslek ve yol hâline getiren; o felsefenin düsturu
/ prensibi nerede?

    
Hükema / felsefe hocaları ve filozofların yüksek kısmı olan İşrakiyyun
mensupları;

    
Yani bilginin kaynağının; manevî aydınlatma, sezgi ve ilham olduğunu
savunanlar;

    
Böyle halt etseler / karıştırıp hata etseler;

    
Materyalistler ve her şeyi maddeye bağlayan maddiyyun,

    
Tabiatçılar, yaratıcı olarak tabiatı kabul edenler;

    
Yani tabiiyyun gibi aşağı kısımlarının; her şeyi ne kadar
karıştıracaklarını kıyas edebilirsin.

    
Çünkü:

    
“Her şeyi maddede arayanların akılları, gözlerindedir. Göz ise, maneviyatta
kördür.”

Dünya Kadınlar Günü-2-

Göstermelik kadın hakları savunucusu Batı, kadını,
kadın haklarını istismar ededursun, biz kendi kültürümüzden kadının değerini
vurgulayan nakiller yapalım.

Bizim kültürümüzde “kadın”,“katun”, “merkezde duran
sultan” anlamındadır. Kadın denilince akla gelen; cefa kârlık, fedakârlık, analıktır.
Kadın candır. Yuvayı sevgisi ile ilmik
ilmik  yapandır.
Nadide, misk kokulu çiçeklerin suyu, biricik evlatlarının rol modeli
huyudur. Çocukların, eşinin ardından arkalarını ihtimamla toplayan, koruyup
kollayan, komşusuna sıcacık çorba, sevdiklerine yüreğiyle sevgiler, sağlıklar,
güzel günler yollayandır. Eşinin yarısı olmaktan öte; başarısını, işini,
azmini, neşesini huzurunu tamamlayandır. Hırpalanan ilişkileri, akrabalar
arasındaki gerginlikleri, ihmalleri, komşuların ahenkli uyumunu rötuşlayandır.

 Hataları,
küskünlükleri, kıskançlıkları, kopan sağlıklı ilişkileri sevgi ipliğiyle
birbirine bağlayandır. Yaptıkları güzelliklerle, iyiliklerle övünmeyen
gizleyen, çektiği hüzün ve kederleri tebessümle gizleyen meçhul bir kahraman,
sıcacık bir umut, hayatın anlamı bir ömrün uyumlu mimarıdır. Acılı günlerin
sabır taşı, aç kalmış karınların şifalı aşı, derdi olanların samimi gözyaşıdır.

Telaşlı anlarda paniklemeyen, sükûnetle moral olan,
dik duran yıkılmayan, azimle gayretle yüreği mertlikle dolandır. Bir orkestra
şefi gibi aileyi yönetendir. Krizleri çözen, kırıp dökmeleri ihtimamla derleyip,
yeniden sağlayandır. O, işe giden aile çalışanlarının çorap ve giysilerini arkalarından
toplamakla yetinmez. Kırılan potları, densiz sözleri, sevgiden yoksun sıradan
sözleri, rencide eden gafları da bir bir güzelleştirir estetik hale getirir.
Gafları değerli lafa, hüzünlü gönülleri mutluluğa döndürür.

Haksızlığa uğrayan çocukları, babayı rencide etmeden
kurtaran O’dur. “Sen’de haklısın der” herkese, mağduru ezdirmez kimseye. Baba
da O’na sığınır zor anlarında evlatta. Hatta akraba, hısım komşular da.
Sanmayın onu, gün boyu kahve içerek gününü gün eden rahatta. O ailesinin
iyiliğini düşünür hep, olsa da istirahatte. Ömrünü ailesi ve sevdikleri için
koşulsuz veren, en acılı günlerde tek başına göğsünü geren, gamlardan,
hicranlardan mutluluk çiçekleri derendir.

O, bir psikolog, hakem, hâkim ve hekimdir. Çaresizliklerin
dermanı, zor günlerde kendini riske atandır. Belki de dönmeyeceğini bilerek
gerektiğinde takılarını eşine tebessümle uzatandır.

Oysa O’da bir candır. Hatırlanmak değer görmek ister.
Fakat söylemez, dillendirmez, beklemez. Can parçalarının mutluluğu için,
acıları ile birlikte kalbine gömer. Ailesi için kendisini heder eder. Gençken
tarayamadığı saçlarında yıldızlar gezer, alnında çile çizikleri. Yaşlanmadan
göçer, yaşlandığında da “can” dedikleri O’ndan vaz geçer. On kişiyi 65
metrekare eve sığdırmasını bilen o müstesna yürek, gün gelir evlatlarının kocaman
evlerine sığamaz olur.

Değerlerimiz, umudumuz müstesna kadınlarımız, bir gün
değil, her gününüz, huzurlu ve mutlu olsun…

Sevgiyle kalın.

Adı Kadın

İyilikten merhametten, tevazudan hali şaşmaz,

Cömertlikte ihsanı bol, israf etmez haddi aşmaz.

Sabrı bilir vakarlıdır, öfkelenmez bendi taşmaz,

Tembelliği asla sevmez, boş işlerle hiç uğraşmaz.

Öğretendir öğrenendir, 
öğrencidir kâh üstadın,

Hoşgörüde zenginliğin, her hasletin ismi kadın.

 

Kimi anne, bazen abla, teyze hala, kız kardeştir,

Sevincimiz gururumuz, onurumuz O hem eştir,      

Kimi olur Kara Fatma, Nene Hatun Sütçü Nine,

Harpte kartal sulhta sevgi, derdimize şifa yine.

Huzur veren şefkat elçin, neşen tarzın ağız tadın,

Saltanatın hem vuslatın, mutluluğun adı kadın.

 

Sevincinde kederinde, yakut elmas her gözyaşı,

Pırlantadır eşsiz zümrüt, O ülkenin mihenk taşı.

Akan nehir yeşil orman, bu ülkeye değer katan,

Toprak ile mavi göktür, engin deniz Ana Vatan,

Ayağının altındadır, müjdelenmiş cennet; Adın,

Öpen mutlu bahtiyardır, bir annedir çünkü kadın.

 

Üzme asla hiç incitme, saygı göster kırma sakın,

O kıymetlin en değerlin, hürmet eyle edep takın.

En nadide arkadaşın, gönül dostun sırrın yârin,

Sevgi ister saygı göster, kalbi ince hassas narin.

Dik duruşun kurtuluşun, hayattaki tek maksadın,

Bir kristal aman kırma, tamir olmaz çünkü kadın,

 

                O
göz nurun hem mesrurun, prestijin tacın tahtın,

Dünün günün anın ömrün, geleceğin kavlin ahtın.

Gönüldeşin hem sultanın ve hatunun ahde vefan,

Istırabın neşen gamın, tebessümün bir hoş sefan.

Gölgen canın kalbin kanın, genin enin değil yadın,

Tamamlayan her eksiğin, diğer yarın çünkü kadın.

 

Mürüvvetin, haysiyetin, namın şanın diğer yarın,

İlkbaharın bazen kışın, çölde yağmur dağda karın,

Ilık rüzgâr kimi mehtap, yakan güneş kalpte harın.

Gonca gülün, kır çiçeğin, o bu günün bazen yarın.

Karakterin ve mizacın, annen bacın bakan dadın,                        

En değerlin, hem onurun ve gururun çünkü kadın.

 

Mürüvvetin
haysiyetin, şeref şanın
annen arın,
Acın tatlın hüsnün hüznün, aşın eşin yârin karın.
Havan suyun ecen huyun, elin dalın kanın varın,
Gonca
gülün arın balın, kız kardeşin ayvan narın.
O, kimliğin mazin atin, soyun aslın markan adın,
En kıymetlin hem iffetin ve ülfetin çünkü kadın.

Din – Devlet İlişkileri Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Din –
devlet münâsebetleri, dâima geniş, kapsamlı ve iddialı bir konu olarak gündeme
gelmiş veya getirilmiştir. Böyle çok ihâtalı ve o derecede iddialı bir konuda
yapılabilecek şey, bir takım kitaplardan bir takım mâlûmatı aktarmak değildir.
Diğer ülkelerin olduğu gibi Türkiye’nin de gündemini her zaman işgal eden,
ülkemizin sosyal ve siyâsî hayatında mühim bir mesele olarak kendini gösteren
bu problem etrafında bazı görüşler ileri sürerek ilgilenen kişileri düşünmeye
sevk etmek olmalıdır. Bu düşünceyi sizinle konuşmak istedim. Teklifimi kabul
ettiğiniz için teşekkür ederim.  

Din ve siyâset münâsebeti her devirde tazeliğini ve
canlılığını korumuştur. Neden?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Çünkü
hangi din olursa olsun, dinlerin milyonlarca veya milyarlarca mensubu ve mümini
var. Bu durum, siyâset açısından bakıldığında, siyâsetçi için bulunmaz bir hazine,
her zaman işletilmeye müsâit çok kıymetli bir mâdendir. Bu mâden târih boyunca
çok farklı şekillerde işletilmiştir. Bunun yanında, siyâsetçiler, samimî dindar
oldukları zaman, mensup oldukları dinin inançlarını yaymak vazifesini de
üstlenmişlerdir. Bugün İran’da olduğu gibi… Doğrudan doğruya din devleti de
olabilir, yani devlet dinî esaslara dayanarak kurulmuş ve tespit edilen dinî
ideallere göre faaliyette bulunurlar, Katolik ‘Vatikan Devleti’ gibi…

Çetinoğlu: Peki,
dinler siyâsete karışmışlar mıdır?

Prof. Bolay: İster ilâhî dinler isterse beşerî dinler olsun, hepsi
şöyle veya böyle siyâsete karışmışlardır ve karışmaktadırlar. Tanrı ve âhiret
inancı olmayan Hinduizm ve Budizm gibi beşerî dinler, büyük halk kitlelerine sâhip
oldukları için iktidarlar üzerinde kontrolde bulunmak, bu kontrollerini
artırmak, daha çok hak ve hürriyet elde etmek için o kütleleri her zaman yönlendirirler.
Aynı zamanda dünyâda müminlerini artırmak, daha çok yayılmak ve ideoloji hâline
gelerek maddî gelirler de elde etmeyi hedefliyorlar. Ama bu adı geçen dinlerden
ikincisi, ilkine alternatif olarak ortaya çıktığı hâlde, ikisi de ‘kast’ sistemini
kaldıramamıştır.

Çetinoğlu: İlâhî
dinlere baktığımızda durum nedir? Mûsevîlikten başlayabilir miyiz?

Prof. Bolay: İlahî dinlerden Mûsevîlik, kendisini Yahudi milletine
hasrettiği için o, şeriat devleti olmak mecburiyetindedir. Zaten târihlerinde
Hz. Musa, Hz. Hârun, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman gibi bizim de peygamber olarak
inandığımız ve sevdiğimiz peygamberler, aynı zamanda devlet başkanları idi. Yâni
Hz Musa’nın kurduğu devleti asırlarca idâre ettiler. Bu da günümüze İsrail
şeriat devleti olarak yansımaktadır. Hem öyle bir yansımaktadır ki, bu şeriat
devleti, inançlarına şiddetli bağlılıktan dolayı günlük hayatı da âdeta felç
etmektedir. Nitekim günümüzde de cumartesi dinî / resmî tâtil günü (şabat) olarak
lokantalar açılmamakta, otellerin asansörleri bile çalışmamaktadır. Yâni inançtan
dolayı âdeta hayat durmaktadır. Tevrat’ta bildirilen ‘Arz-ı mev ud = va’edilmiş
topraklar’ı ele geçirmek, bu devletin en büyük ideali ve itici gücü olmaktadır.
Dolayısıyla ilâhî din olarak Mûsevîlik, tam bir şeriat devleti kurmuş olup siyâseti
yönlendiren en büyük etken olmaktadır. Böylece siyâset dinin tamamen hizmetinde
olmaktadır. 

Çetinoğlu: Hıristiyanlık’ta
durum nedir?

Prof. Bolay: Hz. İsa’nın hükümdarlığı yok. Zâten peygamberliği üç
sene kadar sürmüş. Fakat ‘İktidar Tanrı’dan neşet eder.’, ‘İktidar sâdece
Allah’a aittir ve mevcut olan iktidarlar da O’nun tarafından tesis edilmiştir.
(Nur Vergin, ‘Din ve Devlet İlişkileri: Düşüncenin Bitmeyen Senfonisi’, Türkiye
Günlüğü, S. 72, Ankara 2003, s. 46’dan naklen) diyen havarilerden Aziz Paul
(Pavlus) ve arkadaşlarının gayretleriyle, Roma İmparatorluğu içinde
Hıristiyanlık hızla yayılmaya başlayınca sırf siyâsî endişelerle imparator, bu
dinin yayılmasını destekledi. Böylece Saint Paul, Roma İmparatorluğu’nun
gölgesinde kendi mânevî ve maddî imparatorluğunu kurmanın yolunu açtı. Burada
da yine din, siyâsetin hizmetine girmiş olmaktadır.

Daha sonraki asırlarda Hıristiyan
âleminde din devletinin değil, ilâhî devletin teorileri yapıldı. Çünkü
Hıristiyanlığın, din olarak, bilim, siyâseti ve hayatın her köşesini ilgilendiren
hükümleri yok sayılır. Dolayısıyla bunlar üretilmek mecbûriyetinde idi. Böylelikle
sonradan kurulmuş olan Kilise, âdeta yeni bir din oluşturdu. Papalar, iki bin
senedir, dünyâ iktidarı peşinde koşup durdular.

St Augustine (354-430), devletin
oynayacağı rolün alanını daraltarak ‘devlet, yoldan çıkmış insanların kötü
eğilimlerinin önüne geçmesi için ilâhî canipten görevlendirilmiş dünyâya bakan/maddî
zorlayıcı bir araçtır.’ (Cameron McDonald, Wes-tern Political Theory, New yok
1968, s. 19’dan nakleden Lokman Tayyib, Modern Çağda İslam’ın Politik Sistemi,
İlke yay, İstanbul 1996, s. 39.) Bu kilise babası, Tanrı Devleti adlı eserinde Dünyâ
Devleti’nin Gökyüzü Devleti ilkelerine göre yönetilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Bu anlayışın Rönesans’tan sonra batı ülkelerinde birçok yansımaları olmuştur.

Çetinoğlu: Dinler
açısından din-siyâset münâsebetlerine de bakabilir miyiz Hocam?

Prof. Bolay: Din veya dinler açısından bakıldığında ise durum fazla
değişiklik arz etmez. Her dinin bir ferdî, bir de sosyal yönü vardır. Her din,
bireyden topluma ve oradan da insanlığa hitap etmeyi ve ona ulaşmayı hedef
alır. Zira bütün dinler, en ilkel din de olsa, kendi inançlarını yaymak,
varlığını geliştirerek korumak ister. Bu da toplumla iyi bağlar kurarak ve yeni
müminler, hatta yeni taraftarlar kazanmakla olacaktır. Bunun için halkın ve
bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni inançlar,
yeni fikirler geliştirmesi lâzımdır. Toplumda yerleşmiş yanlış inançları,
davranışları düzeltmek, zulme, kötülüklere karşı durup onlarla başarılı mücâdele
etmek, yoksulun kimsesizin, acın ve fakirin hâmisi olmak, hurâfelerden
zihinleri arındırmak ve bilhassa adâleti toplumda hâkim kılmak için mücâdele
etmek gibi hususlar, dinlerin yayılmasının şartlarıdır. Fakat bunların yanında
siyâsî kudretin de desteğini almak mecburiyetindeler. Çünkü siyâsî kudret ve
devlet ile çatışmak, devletin o dini yasaklaması tehlikesini getirebilir.

Öte yandan dinler, bilhassa ilâhî
menşeli dinler, insanlara günlük meşakkatli ve zevkçi hayatın üstünde ideal bir
ahlâkî hayat vaat ederler. Mânevî huzur dolu bu hayatın âhiret uzantısı da
düşünülünce, bu idealin gerçekleşmesi için dinler, mutlaka siyâsetin mutlak
desteğine ihtiyaç duyarlar. Bundan dolayı, din açısından siyâset bir zaruret
olarak kendini gösterir.

siyâsetin yapısında hâkimiyet,
hükmetme ve meşrulaştırma esastır. Bu meşrulaştırma evvela, kavramlarda kendisini
gösterir. Yâni siyâsî kavramlara siyâsetçiler ve nazariyeciler ihtiyaç
duydukları anlamları yüklerler. Bu sebeple siyâsetin belli başlı kavramlarına
bir göz atmak yerinde olur. Bunları şöylece tespit etmek mümkündür:

Birey, toplum, iktidar, devlet,
meşruiyet, yönetim, hükümet, hâkimiyet, hak, hukuk, kanun, bürokrasi, demokrasi
ve tabîi ki lâiklik ile milliyetçilik.

Dinler de genel olarak bu kavramlara
itiraz etmezler. Büyük dinlerin daha faklı kavramları olmakla beraber, bu
kavramların çoğu dinlerin kavramlarıyla örtüşür veya siyâsetle ortak kavramlara
sâhiptirler. Meselâ İslâmî siyâset ve devlet yapısında her biri Kur’ân-ı Kerîm’de,
defalarca zikredilen ve mânâları da kolayca anlaşılabilen şu kavramlar var:
Tevhîd, bey’at (biat), itaat, hilâfet, şûra, mülk, hüküm / hükmetmek, adâlet,
velâyet, emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker, ehliyet ve emânet. Bunlara
başka kavramlar da ilâve edilebilir.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim Efendim.

 

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

     1937 yılında, o dönemde Konya’nın,
günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın
Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da,
üniversiteyi Ankara’da okudu.

      Türkiye’de
felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir.
Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza
atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile
bakmıştır. Başta İslam Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce
Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

     1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik
yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi
Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent
unvanlarını aldı.  Sorbon
Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982
yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de
Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996
yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

     Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve
Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler
Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla
Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri
yayımlandı. 

Dünya Kadınlar Günü-1-

Birleşmiş Milletler tarafından her yıl 8 Mart’ta
kutlanan uluslararası bir gündür.
İnsan hakları temelinde, “ kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik,
siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına
” ayrılmaktadır. Günümüzde “Dünya
Kadınlar Günü” bazı ülkelerde resmi tatildir, bazı ülkelerde ise büyük ölçüde
görmezden gelinir. Bazı ülkelerde protesto günüdür.

1975 yılında, “Birleşmiş
Milletler Kadın On Yılı” ilan edildi. Türkiye de bu kapsamda yer aldığı
için 1975 yılında Türkiye’de, “Kadın Yılı Kongresi” gerçekleştirildi.
1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından kutlanmaya devam
edilmektedir

Türkiye’de kadınların yasal
statüsünü bütünüyle değiştirerek, yasal haklar sağlayan, 1926 yılında kabul
edilen Türk Medeni Kanunu’dur. Türk kadınlarına 1930’da yerel, 1934’te de genel
seçimlerde seçme ve seçilme hakkı birçok Batı ülkesinden önce tanınmıştır.

Türkiye tarafından onaylanan
Birleşmiş Milletler (BM) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesi (CEDAW) öncelikli olmak üzere; Avrupa Konseyi “Kadına Yönelik Şiddet
ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi
Sözleşmesi”, Avrupa Sosyal Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, AB, ILO, OECD, AGİT
gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyeleri, 4. Dünya Kadın Konferansı
Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonu, Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı
Eylem Planı hükümleri iç mevzuatımızda esas alınarak çalışmalar
sürdürülmektedir.

Ülkemizin 10. Kalkınma Planı’nda; “kadın erkek fırsat eşitliği konusunda,
başta istihdam ve karar alma mekanizmalarına daha aktif katılım olmak üzere,
şiddetin önlenmesi, eğitim ve sağlık konularında yapılan iyileştirmelerin
sürdürülmesi ve uygulamada etkinliğin artırılması ihtiyacı devam etmektedir”
tespitine yer verilmiştir.

Kadınların toplumsal hayatın her alanında çok daha aktif, üretken ve güçlü
bir şekilde yer almalarını ve hak, fırsat ve imkânlardan eşit şekilde
yararlanmalarını sağlamak, kadına karşı ayrımcılığı önlemek amacıyla ulusal
mekanizma olarak kurulan Kadının Statüsü
Genel Müdürlüğü;
1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Aile, Çalışma ve
Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın ana hizmet birimlerinden biri olarak yeniden
yapılandırılmıştır.

Türkiye’de kadın-erkek eşitliği
ilkesi; 2001 yılında Anayasa’nın 41. ve 66. maddeleri, 2004 yılında 10. ve 90.
maddeleri, 2010 yılında ise yine 10. maddesinde yapılan değişikliklerle
güçlendirilmiştir.

Anayasa’nın 10. maddesine; 2004 yılında: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara
sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” hükmü
eklenmiştir.

2010 yılında 10. maddenin ikinci fıkrasının sonuna: “…., bu maksatla alınacak
tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” ibaresi eklenmiştir.
41. maddesine; “Aile Türk toplumunun
temelidir” ifadesinden sonra gelmek üzere “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.”
hükmü eklenmiştir.

Yasal düzenlemelere rağmen, Dünyada
ve Türkiye’de kadına yeterli ve gerekli değer bir türlü verilememiş, kadına
şiddetinin ve kadın cinayetlerinin önü bir türlü alınamamıştır.

Kadın
cinayetleri Türkiye’de, 2000’li yıllarda geçmiş yıllara göre büyük artış
göstermiş; 474 kadının öldürüldüğü 2019 yılı, ülkede son 10 yılda en fazla
kadının öldürüldüğü yıl olmuştur.

“2019 Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi” araştırmasına göre; 167 ülke arasından kadınlar için
hayat kalitesinin en yüksek olduğu ülke
Norveç olurken, Türkiye
114. sırada
yer almıştır. “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği” raporuna göre de Türkiye 153 ülke arasından 130. olmuştur.

Sevgiyle kalın…

Ene ve Felsefe

Ene’nin bir veçhini / yönünü din tutmuş gidiyor. Diğer
tarafını felsefe tutmuş gidiyor demiştik.

     Menfî, inançsız
felsefe; Ene / Ben ve Benliğe mâna-yı ismiyle /

     Kendisini tanıtan
mâna ve anlamıyla bakmış.

     Ene “Kendi kendine
delâlet eder / işarette bulunur.” der.

     Ene’nin mânası
kendindedir. Kendi hesabına çalışır, hükmeder.

     Menfî felsefe;
Ene’nin vücûd ve varlığının aslî ve zâtî olduğunu telâkki ve kabul eder.

     Ene’nin “Zâtında
bizzat / kendinden ibaret, bir vücudu vardır.” der.

     Menfî felsefe,
Ene’nin bir hakk-ı hayatı / hayat hakkı olduğunu savunur.

     Daire-i
tasarrufunda / idare ve hükmettiği yerlerde;

     Hakiki / gerçek
bir malikiyet ve sahipliği olduğunu zu’meder / zanneder.

     Ene’yi bir
hakikat-i sâbite / sâbit, değişmez bir gerçek sanır.

     Vazife ve
görevini, hubb-u zâtından / kendi şahsını sevmesinden neş’et eden / ileri
gelen;

     Bir tekemmül-ü
zâtî olduğunu / kendi kendine gelişip olgunlaştığını bilir.

     Hakeza / bunun
gibi çok esasat-ı faside / bozuk prensip, yanlışa götüren esaslar /

     Asıllar üstüne;
mesleklerini / yol ve sistemlerini bina etmiş / kurmuşlar.

     O esasat / o
prensip ve esasların, ne kadar esassız / temelsiz ve çürük olduğunu söyler.

     Hattâ silsile-i
felsefe / felsefe zincirinin en mükemmel / en yetkin fertleri;

     O silsilenin / o
zincirin dâhîleri / harika zekâ ve anlayış sahipleri olan;

     Eflâtun, Aristo,
İbni Sina ve Farabî gibi filozoflar:

     “İnsaniyetin /
insanlığın gayetü’l-gayatı / asıl amaç ve son gaye ve hedefleri:

     ’Teşebbüh-ü
bilvacip’ dir. Yani Vacibü’l-Vücud’a / varlığı zarurî ve vacip olan,

     Başkasına muhtaç
olmayan Allah’a benzemektir.” diyerek firavunâne / firavuncasına,

     Firavun gibi bir
hüküm vermişler.

     Enaniyeti / Ene ve
Benliği kamçılayıp, küfür ve Allaha eş koşma demek olan;

     Şirk derelerinde
serbestçe koşturup durmuşlar.

     Esbapperest /
sebeplere tapanlara, sanemperest / puta tapanlara,

     Tabiatperest /
kâinattaki varlıkların ve olayların faili / yapanı olarak;

     Tabiatı kabul eden
tabiatçılara, nücumperest / yıldızlara tapanlar gibi,

     Birçok enva-ı şirk
/ çeşitli şirk içinde bulunan taife ve topluluklara meydan açmışlar.

     İnsaniyetin /
insanlığın esasında / temelinde münderiç / içinde yer alan acz ve zaaf /
âcizlik,

     Güçsüzlük,
zayıflık, fakr ve ihtiyaç / gereksinim, naks / eksik ve noksanlık gibi,

     Kusur kapılarını
kapayıp; ubudiyetin / kulluğun yoluna set çekmişler.

     Kâinat ve
içindekileri, canlı cansız varlıkları, madde âlemini teşkil eden tabiata
saplanıp;

     Şirkten / Allaha eş
koşmaktan tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

     Oysa din:

     “Gaye-i insaniyet
/ insanlığın amacı, hedefi ve vazife-i beşeriyet /

     İnsan olmanın
gerektirdiği işler, vazife ve görevler; ahlâk-ı İlâhiye /

     Allahın razı olacağı
davranışlardır.

     Secaya-yı hasene /
güzel huylar ile tahallûk etmekle / ahlâklanmakla beraber;

     Aczini bilip
kudret-i İlahiye / Allahın kudretine iltica etmek / sığınmaktır.

     Zaafını /
âcizliğini, zayıflığını görüp kuvvet-i İlahiye /

     Allahın gücüne istinat etmek / dayanmaktır.

     Fakrını / fakirlik
ve ihtiyacını görüp Rahmet-i İlahiye /

     Allahın sonsuz
merhametine itimat edip / güvenmektir.

     İhtiyacını /
gereksinimini görüp, gına-i İlahiyeden /

     Allahın zenginliğinden
istimdat etmek / medet ve yardım istemektir.

     Kusurunu görüp,
aff-ı İlahiye / Allahın affediciliğine inanarak, istiğfar etmek / af
dilemektir.

     Naksını / eksiklik
ve noksanlığını görüp, kemal-i İlahiye / Allahın sonsuz mükemmelliğine /

     Tamlığına
tesbihhan / Allahın mükemmel isim, sıfat ve fiillerini öven,

     Metheden bir kul
olmaktır.” diye, ubudiyetkârâne / kulluğa yakışır şekilde hükmetmiş.

     İşte, dine itaat
etmeyen / boyun eğmeyen menfî felsefe ise, yolu şaşırmış.

     Bunun içindir ki, Ene, Ben ve Benlik kendi
dizginini eline almış.

     Dalâletin / hak
yoldan sapkınlığın, inançsızlığın her bir nev’ine / çeşidine koşmuş.

     İşte şu vecih / şu
yöndeki Ene’nin başı üstünde, bir şecere-i zakkum /

     Cehennemdeki günah
ağacı neşvünema bulup / büyüyüp gelişerek, âlem-i insaniyetin /

     İnsanlık âleminin
yarısından fazlasını kaplamış.

     İşte, o şecerenin
/ o ağacın kuvve-i şeheviye-i behimiye / hayvanî şehvet duygusu dalında,

     Beşer / insanın
enzarına / nazarlarına verdiği meyveler ise,

     Esnam / putlar ve
âlihe / batıl ilâhlar, tanrılardır.

     Çünkü: Menfî,
inançsız felsefenin esasında / temelinde, kuvvet müstahsen / güzeldir.

     Öyle ki, “El-hükmü
lil-galip!” onun bir düsturu / prensip ve kuralıdır.

     “Galebe edende bir
kuvvet var!” “Kuvvette hak vardır!” der.

     Zulmü mânen
alkışlamuş, zâlimleri teşci etmiş / cesaretlendirmiş!

     Cebbarları /
zorbaları ulûhiyet / ilâhlık dâvasına sevketmiş / yöneltmiştir!

     Oysa din: “Kuvvet
haktadır. Hak kuvvette değildir.” der. Zulmü keser, adaleti temin eder /
sağlar.

     Yine menfî,
inançsız felsefe; masnudaki / sanat eserlerindeki güzelliği,

     Nakışlardaki /
sanatlı işlemelerdeki hüsnü / güzelliği;

     Masnua / sanatla
işlenmiş ve sanatla nakşedilmiş olanın kendisine mal eder.

     Sâni ve Nakkaş’ın
/ her şeyi sanatla yapan ve nakış nakış işleyen Allah’ın mücerret / soyut,

     Hiçbir şeye muhtaç
olmayan / gereksinim duymayan, mukaddes / kutsî, kutsal,

     Her noksandan uzak
olan cemalinin / güzelliğinin cilvesine / görünme

     Ve yansımasına
nispet / kıyas etmeyerek “Ne güzel yapılmış.” yerine, “Ne güzeldir!” der.

     Perestişe /
tapılmaya lâyık bir sanem / put hükmüne getirir!

     Yine menfî,
inançsız felsefe; herkese hodfüruş / kendini beğendiren,

     Riyakâr / gösteriş
meraklısı bir hüsnü / güzelliği; istihsan ettiği / güzel bulduğu,

     Beğendiği için
riyakârları / gösteriş budalalarını alkışlamış!