Dünya Kadınlar Gününde Kadınlarımız

34

   8 Mart Dünya kadınlar günüdür.
Ülkemizde de bu önemli gün nedeniyle çeşitli etkinlikler yapılarak
kutlanmaktadır. Bu özel gün tüm kadınlarımıza kutlu olsun.

  Pekiyi,
bu önemli günde kadınlarımız, kadınlarımızın hakları ne durumdadır?

  Öncelikle
şu hususun altını kalın bir çizgiyle çizmek gerekirse;  günümüz Türkiye’sinde milletimizin hayat
anlayışından, modern görünüşüne kadar güzel olan ne varsa Atatürk’e ve O’nun
kurduğu Cumhuriyete borçlu olduğumuz hiçbir zaman unutulmamalıdır.

    Atatürk; devletimizin kuruluşuyla birlikte toplum
yaşamının her alanında yenilikler yapılmasının mücadelesine başlamış. Yazılan
yazıdan, giyilen başlığa, hukuktan, kullanılan takvime, ölçü ve tartı
birimlerinden, tarih ve dil bilincine, toplum hayatının her alanında Cumhuriyetle
birlikte inkılâplar yapılmıştır.

   Onun içindir ki, cumhuriyet döneminde
kadınlarımızın kazanımları da çok büyüktür. Osmanlı Devleti’nde kadınlara
ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmakta, eğitim ve iş hayatı da dâhil olmak
üzere sosyal hayattan tamamen soyutlanmaktaydılar. Erkeklere tanınan çok
kadınla evlenebilme hakkı; kadınları aile hayatında bile etkisiz bir duruma
getirmişken; cumhuriyet döneminde eğitimde, iş hayatında, siyasette kadın erkek
fırsat eşitliği sağlanmıştır.

   Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele günlerinde
erkeği ile birlikte her türlü zorluklarla baş ederek düşmanın yurttan
kovulmasında büyük rol oynayan Türk kadınının toplumsal konumunu çok iyi
değerlendiren Mustafa Kemal, onların geleceğe umutla bakmasını sağlamıştır. 

   Batılı toplumlarda, kadın hakları ve
kadınların erkeklerle eşitliği konusunda asırlar süren yoğun mücadeleler
verilmişken kadınlarımız 3 Mart 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrisât Kanunu ile
eğitimde erkeklerle eşitliği kazanmışlar, 1926 yılında çıkarılan Medenî
Kanununla aile ve toplum hayatında kadınlara çoğu batılı ülkeden daha önce ve
geniş haklar tanınmıştır.

   Böylece
aile ve toplum hayatında kadın erkek eşitliğinin temelleri atılarak, Türk
Medenî Kanunu ile Türk kadını güçlenmeye, kişiliğini bulmaya ve erkeğinin
yanında sosyal faaliyetlere katılmaya başlamıştır.

   Cumhuriyet
döneminde kadınlarımızın kazandığı diğer haklar şöyle sıralanabilir:

   Avukatlık mesleğinde ilk Türk kadın avukatı olma unvanına
sahip olan Beyhan Hanım ilk duruşmasına 28 Kasım 1928’de İstanbul 1.Ticaret
Mahkemesinde katılmıştır.

  1928’de İstanbul Fen Fakültesi’nden mezun olan 5
bayan kimyacı Türkiye için bu dalda ilk örneklerdir.

   Yine bu yıl ilk kez bir kız öğrenci Yüksek
Mühendislik Okulu’na girmiştir. 1928’de çıkarılan Türk kadın doktorların mecburi
hizmetten muafiyetleri hakkında çıkarılan kanun ile doktor olmak istemeyen
kadınların tıp mesleğine ilgi göstermeleri sağlanmıştır. Nitekim 1930’dan
itibaren kadın doktorlar görev yapmaya başlamışlardır.

  31 Temmuz 1932′ de Türkiye güzeli Keriman Halis’
in, Belçika’ da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na
“Ece” unvanını vererek Türk kadınına şöyle seslenmiştir:

   “Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı
olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli
seçilmiş olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu
hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabiî güzelliğinizi fenni
tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz.’’

 1933’te Kız çocuklarına meslekî eğitim vermek amacıyla Kız
Teknik Öğretim Müdürlüğü oluşturulmuş, 1936 yılında Kadınların çalışma hayatına
düzenleme getiren İş Kanunu yürürlüğe girmiştir.

 
Türk kadınlarının siyasî hayata atılmaları konusunda
da ilk adım III. TBMM döneminde atılmış, 3.4.1930 tarihli 1580 sayılı Belediye
Kanunu’yla kadınlara belediye meclislerine üye seçme ve seçilme hakkı
tanınmıştır.

      Kadınlar seçme ve seçilme haklarını
modern batı toplumları olan Fransa’da 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de elde
edebilmişken; Türkiye’de 1934’ten itibaren bu hakkı kullanmaya başlamışlardır.
Ancak bu hakkı yeterince kullandıkları söylenemez.

  Dünyada milletler arası ilk kadın kongresi 18
Nisan 1935′ de Atatürk’ün himayesinde İstanbul’da toplanmış ve bu kongreye
dünyanın dört bir yanından gelen kadınlar katılmıştır. Atatürk “Milletler
arası İlk Kadın Kongresi” delegelerine şöyle seslenir:

  “Türk kadınının dünya kadınlığına elini
vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”

  Türk toplumunun gelişip
yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:  

 
 “Bu millet esas terbiyesini
aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük
adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller
yetiştirmeye kabiliyetlidir.”

 
Türk kadını,
yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve
güçlü desteği Atatürk’ ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.
Yapılan inkılâplarla Türk toplumunda kadın erkek eşitliği yolunda önemli
adımlar atılmıştır. Türkiye’nin çağdaşlaşmasında ve kalkınmasında kadın erkek
her ferdin katılımı sağlanmıştır.

   Ancak
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren süratle sağlanan bu hakları Türk
kadınlarının tam anlamıyla kullandıkları söylenemez. Kullanılmayan bir hakkın kâğıt
üzerindeki varlığı ise hiçbir önem taşımamaktadır.

   Pekiyi
ya günümüz Türkiye’sinde yaşanan gerçekler, canımızdan aziz bildiğimiz
kadınlarımıza reva görülen onca kötü muameleler, acımasızca uygulanan şiddetler
nedendir?

  Kimisi sokak ortasında, kimisi evlatlarının
yanında katledilenler, yüzlercesine yapılan tecavüzler?  Hele ki son dönemde gazetelere, televizyon
haberlerine manşet olan onca hakaretler, tacizler…

 Emeğinin hakkını talep
eden, yaşadığı haksızlıkları anlatmak adına konuşmak isteyen kadınlarımızın
saçlarından sürüklendikleri o görüntüler!

  Bu utanç tablosu nedendir? Bu ayıplar mı
olmalıdır kadınlarımıza reva görülen?

  Nedir bu hezeyan?

  2000’li yılların Türkiye’si böylesine ayıplı
görüntülere layık mıdır? Ülkemiz her doğan güne bu utanç dolu haberlerle mi
uyanmalıdır?

  Kimisine; ‘kıyafet dayağı’, kimisine ‘sen sus
konuşma’, kimisine ‘yüksek sesle kahkaha atma’, kimisine ‘otur evinde sokağa
çıkma’ yasağı, kimisine ‘kadın evinde olmalı, 
çalışmamalı ’ baskısı. Kimisine ‘kürtaj olma/olamazsın’ dayatması!

  Neden?

  Nedir kadınlarımızın bu yaşadıkları,
çektikleri günümüzün erkek egemenliğinden?

  Ne oldu bize? Neler
oluyor toplumsal yaşam özgürlüğümüze?

  Nedenlerini, nasıllarını sorgulamak yeterli
mi? Ya hukuksal önemleri, caydırıcı yöntemleri?

  Nedenlerle yürüyüp giden zaman!  Ama yine aynı şiddet! Yine aynı nefret!

  Neden?

  Sevgileriyle bizleri sarıp sarmalayan
kadınlarımıza yönelik şiddet mutlaka durmalı, durdurulmalıdır. Adaletin sesi,
hukukun mutlak iradesi ‘kadınlarımıza uygulanan tüm şiddet eylemlerinin’
kesinlikle önünü kesmeli, cezasız bırakmamalıdır.

 
Unutmayalım ki! ‘’İnsan kendi kaderinin değil, kendi aklının esiridir.’’
Onun için bu şiddeti önlemenin yolu da, akıldan geçmektedir.

 21’nci yüzyılı koşar
adım bitiren dünyamızda; hiçbir kadınımız yaşadıkları şiddete, tecavüze, cinsel
ayrımcılığa layık değildir, muhatap da olmamalıdır. Günümüz Türkiye’sinde
yaşanan ayıplar kadınlarımızın kaderi de olamaz.

  O nedenle ülke yönetimini elinde
bulunduranların, içimizi dağlayan kadına şiddetin önlenebilmesi için acilen ama
yeterli tedbirleri alması, gerekiyorsa yasaları yeniden düzenlemesi, kaçınılmaz
görevidir.

  Cumhuriyetimizin
kuruluşuyla birlikte Türk kadınına yaşam özgürlüğünü, her türlü fırsat
eşitliğini tanıyan Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; aşağıdaki veciz
konuşmasıyla; kadınlarımızın önemini ne de güzel ifade etmiştir:

‘’Kadınlarımız için
asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta
başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip
donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında
kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve
kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin
olanlardanım…’’

 İşte asıl mücadele bu noktadadır!

 Ama ne yazık ki;  her eğitim-öğretim yılında uygulanan eğitim
sisteminin değiştiği,

 Hala kız çocuklarımızın pek
çoğunun belli yörelerimizde ilköğretime dahi gönderilmediği, kimilerinin
küçücük yaşlarda gelin olduğu/yapıldığı,

 Toplumumuzun büyük bir kesiminde
kız çocuklarının başlık parası uğruna, bir eşya gibi alınıp, verildiği,

  Baba sıfatını taşıyan kimilerince; evlatları
arasında ‘erkek evladım, kız çocuğum’ ayrımının yapıldığı ülkemiz gerçeklerinin
yanı sıra:

 Geçtiğimiz yıllarda mevcut
hükümet tarafından meclise getirilen, 
ancak kamuoyunun tepkisi nedeniyle geri çekilen; ‘cinsel istismarcıyla
evlenme yasası’ diye bilinen tasarı paketine baktığımızda;

  Kadınlarımızın karşı karşıya
kaldıkları erkek egemen şiddetini durdurmanın yegâne yolu; onlara çocuk
yaşlarından itibaren çağdaş, aydınlık bir eğitim verebilmekten geçmektedir.

  Atatürk’ün ifade etmiş olduğu
gibi; kadınlarımızı aydınlık düşünceyle, bilgiyle, kültürle donatmak, esas
olmalıdır.   İşte o zaman kadınlarımız
yaşadıkları bu utanç tablolarından kurtulmuş olacaktır.

  Türk kadını, Atatürk’ün kendilerine olan
güvenine lâyık olabilmek için haklarını sonuna kadar kullanmalı ve Atatürk’ün
emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini O’nun istediği gibi ilelebet yaşatmak ve
geleceğe güvenle bakabilmek için, erkeklerle el ele çalışarak O’nun gösterdiği
ışıklı yolda ödün vermeden yürümelidir.

Önceki İçerikDin, Felsefe ve Ene
Sonraki İçerikHerkes Biliyor ama Çok Azı Doğruyu Söylüyor
Avatar photo
1967 yılında Teğmen rütbesiyle T.S.K da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada tüm hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rum’lar; adada yaşayan Kıbrıs Türk’üne her türlü mezalimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türk Halkını adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, BM’ler tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, ada da bulunan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevini başarıyla sürdürdü, ‘Gazi‘ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974–1975, 1985–1987 yıllarında Kıbrıs’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen takip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin İstanbul Şubesi yönetim kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ’mili davamız’ olarak bilinen Kıbrıs konusuna sahip çıkarak, Kıbrıs Türk Halkının kazanılmış tarihsel ve hukuksal haklarını savunmak adına değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbrıs konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan sonra; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; ’’Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995)’’, ‘’Girne’den Doğan Güneş (1997)‘’, ‘’Unutanlar Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004)’’, ‘’Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006)’’, ‘’Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007)‘’,’’Tarihten Gelen Çığlık (2010)’’, Kıbrıs ‘’Yes Be Annem’’ 2002-2016 (Eylül-2016) isimli kitaplarıyla; Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: ‘’10’ların İzleriyle Türkiye (2014)’’,’’Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)’’, ‘’Önce Vatan (Eylül 2017) isimli kitapları da bulunmaktadır… Sivil iş hayatına ‘Türkiye Sigorta Sektöründe’’başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; ‘’CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş’’ bünyesinde, görevine devam etmektedir. Pek çok üniversitenin ‘Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingir’in: Sigorta sektöründe 27 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; ‘’Sigortalı Hayatın Gerçekleri’’ (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne değin kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında ‘K.K.T.C Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Derneğine’ ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2012’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B. (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda içinde 20 adet bilgisayarı bulunan ve kendi adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de Samsun’un Tekkeköy ilçesi Büyüklü İlköğretim okulunda da adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphanenin açılışını sağlamıştır.