16.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 421

Din ve Ene

     Ene’nin bir
veçhini / yönünü din tutmuş gidiyor, diğer veçhini / tarafını menfî / olumsuz
felsefe tutmuş geliyor demiştik.

     Birinci vecih olan
din; ubûdiyet-i mahzanın / tam ve gerçek kulluğun menşei / kaynağıdır.

     Çünkü, ene / ben
ve benlik; kendini abd / kul bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti /
hizmeti harfiyedir. Harfler gibi, başkasının mâna ve anlamını taşıyor diye
fehmeder / anlar.

     Vücûdu / varlığı
tebeî / başkasına bağlıdır. Yani başka birinin vücûdu ile kaim / ayakta durur.
Başkasının icadı / var etmesiyle ortaya konduğuna inanır.

     Malikiyeti /
sahipliği, vehmiye / varsayımdan ibarettir. Yani kendi malikinin izni ile sûrî
/ geçici, muvakkat / az bir zamanla sınırlı bir malikiyeti vardır bilir.

     Hakikati /
gerçekliği zılliyedir / gölge olmaktan başka bir şey değildir. Yani, hak ve
vâcip / zorunlu ve gerekli bir hakikatin / gerçeğin cilvesini / yansıma ve
görüntüsünü taşır.

     Varlığı ile
yokluğu imkân dairesindedir. Allahın var etmesine bağlıdır. İlahî tercih ile
meydana gelen mümkin. Miskin / zayıf bir zıll / gölgedir.

     Vazife ve görevi
ise, kendi Hâlık’ı / Yaratıcısının sıfât / sıfatları ve şuûnâtına / iş, işlem,
fiil ve hareketlerine bir mikyas / kıyas ve ölçüdür. Şuurkârâne / bilerek,
anlayarak yaptığı bir hizmettir.

     İşte enbiya ve
enbiya silsilesi / zincirindeki asfiya / ilim ve ibadetle yüceliğe ulaşanlar,
evliya / Allahın sevgisini kazananlar, yani Allah dostları; ene / ben ve
benliğe bu şekilde bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati / gerçeği böyle
anlamışlar.

     Bütün mülkü
Malikü’l-Mülk’e / mülkün hakikî sahibi olan Allah’a teslim etmişler.

     Ve hükmetmişler
ki, o Malik-i Zülcelâl’in / her şeye hükmeden, her şeyin sahibi olan Allah’ın
mülkünde / sahip olduğu ve hükmettiği şeylerde şeriki / ortağı yoktur.

     Rububiyetinde /
Allahın yarattığı mahlûkları, hâlden hâle geçirerek terbiye etmesinde,
yardımcısı yoktur.

     Ulûhiyetinde / her
şeyi tam olarak idare ve tasarruf etmesi, yani İlahlığında nazîri / benzeri
yoktur.

     Muin / yardımcıya
ve vezîre / iş ortağına, işleri idarede yardımcıya muhtaç değildir.

     Çünkü her şeyin
anahtarı O’nun elinde. Her şeye kadir-i mutlak / güç ve kudreti sınırsız. Her
şeyi yapabilen bir Allahtır.

     Esbap / sebepler
bir perde-i zahiriye / görünüşte olan birer perdedir.

     Tabiat, maddede
hükmeden kanunlar, canlı cansız varlıklar; birer şeriat-ı fıtriyesi /
Yaratıcının koyduğu kaide ve kurallardır.

     Tabiat, kanunların
bir mecmuası / toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin
tamamıdır.

     Tabiat, kudretinin
bir mistarı / cetveli, bir şeyi ölçmeye yarayan âletidir.

     İşte şu parlak
nuranî / nurlu, güzel yüz; hayattar / canlı ve manidar / anlamlı bir çekirdek
hükmüne geçmiş.

     Hâlık-ı Zülcelâl /
kudret ve azamet sahibi yaratıcı Allah; bir şecere-i tuba-i ubudiyeti /
kulluğun kökleri Cennette, dalları dünyada olan ibadet ağacını, ondan halk
etmiş / yaratmış.

     Onun mübarek
dalları; âlem-i beşeriyetin / insanlık âleminin her tarafını; nuranî / nurlu
meyvelerle tezyin etmiş / süslemiş. Bütün zaman-ı mazideki / geçmiş zamandaki
zulümatı / karanlıkları dağıtmıştır.

     O uzun zaman-ı
mazi / geçmiş zamanın; felsefenin gördüğü gibi, bir mezar-ı ekber / büyük bir
mezar, bir ademistan / yokluk, hiçlik yeri olmadığını gösterir.

     Belki değil
muhakkak ki, istikbale / geleceğe ve saadet-i ebediyeye / ebedî, sonsuz huzur,
saadet ve mutluluğa atlamak için, ervah-ı âfilîne / fani, gelip geçici, ölümlü
ruhlara; bir medar-ı envar / nurlanmaya sebep ve vasıta olduğunu gösterir.

     Muhtelif / pek
çok, ayrı ayrı basamaklı bir miraç-ı münevver / nurlu bir miraç olduğunu
gösterir.

     Ağır yüklerini
bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların; nuranî / nurlu bir
nuristanı / nur memleketi ve bir bostanı olduğunu gösterir.

Bize Yine Reform Söyle Varsın Masal Olsun

“İnsan Hakları Eylem Planı” adıyla, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı
Erdoğan tarafından sunulan yeni hukuk reformu vaatleri
kitapçığını okudum.

Öncelikle hakkını verelim. Kapsamlı bir
çalışma olmuş ve adalet sistemindeki eksik ve yanlışların neredeyse tamamına
yakınının tespiti doğru yapılmış.

“Adil Yargılamaya” dair sorunların çözümü
için belirlenen ilkeler

zaten evrensel hukuk metinlerinde, uluslararası sözleşmelerde yüzyıllardır var
olan ve bizim Anayasa dahil güncel mevzuatımızda tekrarlanan ilkeler. Gerçekten
bu ilkelerden sapmayan düzenlemeler ve uygulamalarla bir hukuk devleti
olabiliriz.

Yargımız yavaş çalışıyor, “Makul Sürede
Yargılanma Hakkı”
açıkça ihlal ediliyor. Görüldü ki, Kanuna “işe iade
davaları 2 ay içinde sonuçlandırılır” gibi ibareler yazmak sorunu çözmüyor.
(Uygulamada 2 yıl gibi süreler söz konusu olunca, “dava ivedilikle
sonuçlandırılır” diye değiştirmek zorunda kalındı.)

Bir kısım değişiklik vaatleri bu soruna
yönelik Adalet Bakanlığı bünyesinde devam eden (faydalı ve değerli bulduğum) çalışmaları
anlatıyor. Yargının hızlandırılması, alternatif çözüm yollarının
geliştirilmesi, yargılamada dijital işlemlerin artırılması gibi hedeflere ulaşmak
için yapılan çalışmalar vaat olarak tekrarlanmış.

Peki, Anayasamızda ve temel kanunlarımızda
olan temel ilke ve kuralları tekrarlamakla ve güncel işleyişle ilgili bazı
sıkıntıları gidermeye çalışmakla reform mu yapmış olacağız?

*************************

Esas Sorun Zihniyette ve Uygulamada

İktidarın toplumumuzdaki adalet sistemine
ve yargılamalara karşı çok ciddi güvensizliğin
farkına vardığı anlaşılıyor.
Fakat güvensizlik içindeki vatandaşlarımızın yakındıkları olumsuzlukların
sebebinin Anayasa ve kanunlar olduğunu sanıyor veya öyle göstermeye
çalışıyor.

Oysaki problemin çoğu kanunlardan değil,
uygulamadan kaynaklanıyor.

AİHM ve AYM’nin haksız tutuklama
kararlarına uyulmasını engelleyen bir hüküm vardı da o mu kaldırılacak?

İstisnai ve zorunlu şartlarda başvurulacak
bir yöntem olması gereken tutuklu yargılamayı, peşin cezalandırma gibi kullanmaya
zorlayan bir yasal metin mi vardı? Bu evrensel kuralı tekrar yazmakla
hakimlerimizin tavrı değişecek midir?

“Devletin ödevi, hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek; demokratik sistemi insan hakları
ekseninde gü
çlendirmektir” diye yeniden yazmakla iyi etmişler.

O halde, haklarında hiçbir yargı kararı
olmayan, son derece barışçıl bir eylem yapan, Boğaziçi Üniversitesi öğrenci
ve öğretim üyelerini terörist ilan etmekten vazgeçerler mi?

Muhalif liderler ve partililer için
“zillet”, “terörist”
gibi hakaretleri ve mesnetsiz suçlamaları için tövbe etmeyi
düşünürler mi acaba?

*************************

Kuvvetler Ayrılığı Olmadan Demokrasi Olmaz

Yargının bağımsızlığına dair kuşkuları gösteren çok düşündürücü bir karikatür
görmüştüm.

Sanık mahkeme heyetine “artık kararı bekliyorum” diye sesleniyor. Mahkeme
Başkanı
elindeki telefona bakarak cevap veriyor, “biz de bekliyoruz.”

Cumhurbaşkanının okuduğu reform kitapçığında
yakınılan sorunların çoğunun kök sebebi fiilen “kuvvetler
ayrılığının” olmamasıdır.
Yani Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargıyı
tam olarak kontrol edebiliyor olmasıdır.

TBMM’de HDP’li milletvekillerinin
dokunulmazlıklarının kaldırılması kararı görüşülürken AKP Grup Başkanvekili “HDP’yi
hukuken ve siyaseten kapatacağız”
diyerek yargıya talimat anlamında
sözler sarf edebiliyor.

Fezlekeler için hukuken grup kararı alınamaz.
Milletvekilleri kendi özgür iradeleri ile karar versinler diye. Fakat AKP Genel
Başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşan Erdoğan “eller kalkar iner
dokunulmazlıklar kalkar”
diyerek milletvekillerini itibarsızlaştırırken,
sonraki yargı aşaması için de adeta talimat vermiş oluyor.

Yargı sisteminin kilit kurumu HSK yani
Hakimler Savcılar Kurulu’dur. İktidarın işine gelmeyen Anayasa Mahkemesi
kararlarına uymayan yerel mahkeme hakimini Yargıtay üyeliğine terfi ettiren; “yürütme
ile uyumlu olmayan” hakimleri sürgüne gönderen/ cezalandıran HSK’nın
yapısını değiştirmek düşünülmemiş bile.

Çünkü iktidar “yürütme ile uyumlu” HSK’dan
memnundur.

*************************

Şık Ambalajın İçindeki Ürün

İYİ Parti’nin Tüzük ve Programına katkı için
yaptığım çalışmalarım sırasında, belli başlı siyasi partilerin tüzük ve
programlarını inceledim. AKP Programında vaatlerin şahane fakat icraatın tam
tersi olduğunu
tespit ettim.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın
sunduğu “İnsan Hakları Eylem Planı” içinde de çok değerli tespit ve
vaatler var. Ancak bu vaatler hakkında ümitli olamıyorum.

Şimdi AKP’nin uygulamaları ile vaatlerinin
ne kadar zıt olduğunu görmek için
birkaç cümle okuyalım.

Bakın şu cümleler Ak Parti Programından
alınmıştır:

·        
“Parti adaylarının tespitinde tüm
üyelerin katılımıyla yapılacak
 ön seçim sistemi
esas alınacaktır.”

·        
“Partimizin iktidarında, başta bakanlar
olmak üzere
 tüm atamalarda, ehliyet ve liyakat
esas alınacaktır.”
 

·        
“Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır. Yasama, yürütme
ve yargı güçleri arasında ve denge denetim sağlanacaktır.”
 

·        
“Parlamentonun yasa çıkarmada ve denetimde etkin, bağımsız ve
verimli olması
 için gerekli
düzenlemeler yapılacaktır.”
 

·        
“Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri
korunacaktır. 

·        
“Ak Parti, ideoloji dayatan
veya rant dağıtan
 bir parti
değildir, olmayacaktır.
 

 

Bu şık ambalajın içinde bize satılan
ürün ne çıktı? Parti’de ve ülkede tek adamın otoritesi, atamalarda liyakat
yerine sadakat, kuvvetler birliği/ yürütme, yasama ve yargıya tam hakimiyet çıktı.

 

Sonuç Türkiye Cumhuriyeti demokrasiden
uzaklaşan, rant dağıtan ve ideoloji dayatan bir parti devleti oldu.

Sadakat Hiyerarşisi

İşi ehline vermeyen kıyametin kopmasını beklesin”, toplumsal
kıyameti
..

            Ehliyet ve liyakati evvelâ tüye ve
katrana bulayanlar, sonra da ayaklarına beton döküp denizin dibine yollayanlar
yukarıdaki hadisin sahibinin adını duyunca sağ ellerini soldaki kan kırmızısı
organlarının üstüne getirip ‘sallallahu
aleyhi vesellem
’ deyince ne olduklarını zannediyorlar; Allah’ın Elçisinin
risaletini tanıdıklarını mı?! Bakın bakalım Diyanet İslam Ansiklopedisi “rezîlet” maddesinde size ne diyor?

            “Allah, emaneti
ehline vermenizi ve insanlar arasında adaletle hükmetmenizi emrediyor.

(Nisa 58)

            Sizin bu emre itaatsizlikte
ısrarlarınızın küpünü alıp üstüste koysak Ay’ın
yörüngesine çoktan varmıştı. Siz Yüce
Yaratıcı
’yı klanınızın totemimi sayıyorsunuz?! Belli zaman aralıklarında
belli seremonilerle Yunan mitolojisindeki Zeus
ile Arap putçuluğundaki Hübel
karışımı bir ilah mı uydurdunuz kendinize? Her haltı işleyip sonra da kitabına
uydurduğunuzu sanarak ehl-i kitap
sayılacaksınız? Kalem 68’de zikredilen
ders kitabınız hanedir; paraya yazdırdınız, parayla
yazdırdınız onu? Yoksa ufak paraları bizim Kitabımızın melodiyle hecelenmesinden,
büyük paraları o gizli kitabınızdan mı toparladınız?

            Sadakat,
doğruluk ve dürüstlüktü siz onu köpekliğe çevirdiniz ve bir sadakat hiyerarşisi oluşturdunuz.
Kabahat ve günahlarınıza kim eşlik eder, kim uyum sağlar, kim göz yumar;
onlarla bütünleşip kul hakkı, yetim malı, kamu imkânı üzerine saadet zincirlerinden kâşâneler
diktiniz. Dirlik ve düzenin damına un serip ruhbanlarınıza birlik ve beraberlik duaları yaptırıp topluca âmin dediniz; hanesineydi?

            Aslında iman
da bir düzendir ve başlı başına bir değişimdir. Yalnız “imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!
(Bakara 93)

            İman nostalji değildir, “Biz, atalarımızdan gördüğümüz şeylere uyarız” (Bakara 170) demek
değildir.

            İman
bir aksiyondur
, içsel bir devrimdir.
Dedenin bastonu, işlenmiş kitap örtüsü değildir; vitrinde yada duvarda
sergileyeceğin. Aksine iman bir iddiadır.

            Bulmuşsunuz şeyinize göre hocaları,
binmişsiniz bi acayip elâmete;
gidiyisunuz acaba hangi istikamete?   “Ruşveti oyle yiyisunuz ki, yolsuzluği oyle
ediyisunuz ki gôren da huşuyla namaz kılayisunuz zanar” diyen bir Lazutî Kıpçak Hoca da mı çıkmadı
içinizden?

            28 Şubat’ınız kutlu olsun muhteremler!..

Eski Türkçe Sözlük ve Orta Türkçe Sözlük

Türk milleti dünyanın en zengin
kültürlerinden birine sâhiptir. Bu zenginliği Türk diline aynen yansımıştır.
Ali Şîr Nevâî (1441-1501); ‘Türkçe’de bir
mânâ için 5 ayrı kelime vardır.  Farsça’da
ise 5 ve daha fazla mânâ için tek kelime bulunur
.’ diyor. Türkçe’nin
dilbilgisinin, kelime sonlarına ekler koymak suretiyle yeni kelime
türetilmesine imkân sağlaması zenginliğin en önemli kaynağıdır.

 Fransızların ‘kuzen’ kelimesiyle ifâde ettikleri akrabalık bağı için Türkçe’de;
yeğen, amcaoğlu, amcakızı, dayıoğlu, dayıkızı, halaoğlu, halakızı, teyzeoğlu,
teyzekızı gibi 9 ayrı kelime vardır. Bunlara bacanağın, kayın birâderin,
baldızın, eniştenin, yengenin çocukları da ilâve edilebilir. Böylece sayı 20’yi
bulur. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.

***

Türklerin eski çağlarda
kullandığı kelimelerin çoğu günümüze intikal etmemiştir. Prof. Dr. Fuzâlî Bayat, Türkçe’nin zenginliğine
zenginlik katmak maksadıyla, birincisi Dr. Öğretim Üyesi Minara Aliyeva Çınar ile birlikte olmak üzere 2 ciltlik Türkçe Sözlük hazırlamıştır.  Birinci cilt 5. Yüzyıldan 11. Yüzyıla kadar
Türkçe yazılı metinlerdeki kelimeleri kapsıyor. Prof. Bayat’ın hazırladığı 2.
Ciltte ise 11-16. Yüzyıllar arasında kaleme alınan yazılardaki kelimeler
bulunuyor. Toplamı 22.000 civarındadır.

Eserde yalnızca kelimelerin
mânâlarının verilmesiyle yetinilmemiş; alfabe ve harfler, dilbilgisi kaideleri
ve kelimelerin menşei hakkında da bilgiler sunulmuştur. Böylece Türklerin,
yönetimi altına aldıkları veya komşuluk münâsebetleri sebebiyle diğer
milletlerden kız alır gibi kelime aldıkları görülüyor.  Muhtemelen gelin olarak gelen hâtunların,
zamanla evin kızı olması gibi, alınan kelimeler de Türk’ün dil zevkine uygun
ses yapısına kavuşturulmuş, Türkçeleştirilmiş ve hatta Türkleştirilmiştir. Bu
sistem, günümüzde de yürürlüktedir. ‘Selanikos’u
Selânik’, ‘İkonyum’u Konya, ‘Sangaryos’u
Sakarya’, ‘Cebe Ali’yi ‘Cibâli
yapışımızdaki hüner, zarâfet ve incelik, demek oluyor ki bizim 3000 yıllık
mahâretimizdir.

Sayın Bayat’ın belirtiğine göre Uygur
döneminde dile girmiş yabancı kökenli kelimelerle birlikte 10.300 madde başı
kelime ve 1.515 iç madde bulunmaktadır.

Birinci cilt 16,5 X 23,5 santim ölçüsünde
ve  271 sayfadır.

Eserin sayfaları arasında hızla
dolaşılırken, pek çok kelimenin harf değişikliğine uğrayarak günümüze kadar
ulaştığı görülüyor Bunu tabiî karşılamak gerekir. O dönemin kelimelerinde tok
ve kapalı heceler dikkat çekiyor: aldırtık: ayrılık / adınagu: başkası / bağça:
bahçe / badruk: bayrak / çıngartgu: çıngırak /çoğsıramaksız: sönmeyen /
dutagun: günahsız / edligsiz: değersiz / fişailıg: anlayışlı / ğatığ: sert /
horgınç: korkunç / irtekün: yarın / kögürçgün: güvercin / munga: buna / neke:
niçin / oglagu: yumuşak / puşuşlug: kederli / sıngardınkı: taraftaki / tangsuk:
kıymetli / uzagut: mâhir / vaydurilıg: süslü / yangşak: geveze.

***

Kelimelerin yumuşaması
hâdisesinin en güzel örneğini aşağıdaki beyitte görmemiz mümkündür:

Bermiş seninğ bil yalnğuk tapar kanrıka                                                                                                             
Kalmış tafar adhınınğ kirse kara orunka

Dîvânu Lügati’t-Türk’de yer alan
bu beyit, Ahmet Bican Ercilasun – Ziyat Akkoyunlu’nun günümüz Türkçesine
çevrilmesiyle kulağı tırmalamayan estetiğe bürünüyor. Bir başka ifâde ile elmas
kütlesi, yontulup tek taş yüzükteki yuvasına yerleştiriliyor:

Bil ki verdiğin senindir, insanoğlu karnına tapar;

 Mezara girdiğinde kalan mal
başkasınındır
.

Türkçenin elmas şekillendirir
gibi işlenmesine, Anadolu’muzda Yûnus Emre ile başlanmıştır:

N’idem elim varmaz yâre

Bulunmaz derdime çâre

Oldum ilimden âvâre

Beni bunda eyler misin?

Ben Yûnus-ı bîçâreyim

Dost ilinden âvâreyim

Baştan ayâğa yâreyim

Gel gör beni aşk neyledi.

Karacaoğlan ile devam etmiştir:

İncecikten bir kar yağar

 Tozar Elif Elif diye

Deli gönül abdal olmuş

Gezer Elif Elif diye

Elif kaşların çatar

Gamzesi sîneme batar

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif Elif diye

Kıpçak Bozkırlarında yeşeren güçlü fidanın, rengârenk, âhenk
âhenk, salkım salkım çiçekleri Anadolu’da binbir râyihâ ile açmıştır. Türkçemiz
yalnız renk ve şekil güzelliğiyle değil, âhenk mükemmelliğiyle de enginliğin ve
derinliğin ihtişâmına ulaşmıştır.

Anadolu ile İstanbul, Türkçeyi
beste gibi şiirlerle beslemek ve geliştirmek için âdetâ yarış hâlindedir: Şâir
Nedim; 

O gülendâm bir al şâle bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün…  Diyerek; 

Enderunlu Vâsıf;

Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî pervâ seni

Kim yetiştirdi bu gûnâ servden bâlâ seni?

Diye seslenerek gönüllerindeki
güzellerin hayranlık uyandıran letâfetini kelimelere yansıtmışlardı.

***

Fuzûlî Bayat Hoca’nın ‘Orta Türkçe Sözlük’ isimli eserine
dönersek efendim, Birincisiyle aynı ölçülerdeki 547 sayfalık ikinci ciltte;
11-16. Yüzyıllar arasındaki yazılı metinlerde yer alan kelimeler var. Bu
kelimeler, Dîvânü Lügati’t-Türk’ten sonra yazılmış olan ‘Mukaddimetü’l-Edeb’ ve Genceli Nizâmî’nin ‘Husrev ü Şirin’i  başta olmak
üzere 13 adet büyük eserden alınmıştır.

İki ciltlik takım İlk ve Orta Çağ
Türkçesi ile yazılmış eserler üzerinde tez çalışmaları yapan ilim adamı
adaylarının ihtiyacını karşılamaktadır. Ayrıca Türkçe’nin târihî gelişimi ile
alakalı çalışmalarda bulunan kişilere olduğu kadar, leksikolog olarak da anılan
lügat hazırlayanlar / kelime ilmi ile meşgul olanlar ve Türkçe meraklıları da
eserden faydalanabileceklerdir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. FZÛLİ BAYAT

     28 Nisan 1958 târihinde Azerbaycan’ın
Masallı İlçesinin Harmandalı köyünde doğdu. 1975 yılında Ortaokulu ve liseyi
bitirdikten, iki yıl askerlik yaptıktan ve iki yıl da çalıştıktan sonra 1979
yılında Azerbaycan Yabancı Diller Enstitüsü (Azerbaycan Diller Üniversitesi)
Fransız Dili ve Edebiyatı Fakültesi’de yüksek öğrenime başladı. 1984 yılında
master derecesi alarak Fransız-İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak
mezun oldu.

     İmişli İlçesinin Alikulular köyünde
İngiliz Dili Öğretmeni ve St.Petersburg’da Millî Kütüphane elemanı olarak
çalıştı. Özbekistan Bilimler Akademisi’nin Dil ve Edebiyat Enstitüsünde 1990
yılında ‘Doktor’ unvanı aldı. Burada ilmi araştırmacı olarak çalıştı. Bu
yıllar arasında Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda mücâdele veren Azerbaycan
Halk Cephesi’nin Bilimler Akademisinin Edebiyat Enstitüsünde bölüm başkanı
oldu. Önce Doç. sonra da Prof. unvanınına hak kazandı.  Kars Kafkas Üniversitesi’nde, Gaziantep
Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.

     2009 yılından itibâren Azerbaycan Millî
İlimler Akademisinde çalışmaktadır.   

     Bugüne kadar yurt içi ve yurt dışında
yayımlanmış 21 kitabından bir kısmının isimleri:

     Türk Mitoloji Sistemi, Türk Şâmanlığı,
Kadim Türklerin Mitolojik Hikâyeleri, Oğuz Destan Dünyası, Kaşgarlı Mahmud, Dede
Korkut Oğuznâmeleri, Korkut Ata, Köroğlu, Oğuz Kağan destanı, Ali Şir Nevâî,
Hoca Ahmed Yesevî ve Türk Dili Târihi.

     150’den çok makalesi bulunan yazarın
hakemli ve hakemsiz dergilerde, yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış 90’dan
fazla makalesi, 1998 yılında yayımlanan Çocuk Ansiklopedisinde 30, 2000
yılında yayımlanan Dede Korkut Ansiklopedisinde 28, Türkler Ansiklopedisinde
ise 1 makalesi yayımlanmıştır.

     Prof. Dr. Fuzûlî Bayat 2005 yılında
Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı’ndan Türk Kültür ve İlmine  Hizmet Ödülü; 2006 yılında ise Türk Ocakları
Genel Başkan’ından Prof. Dr. Osman Turan Başarı Ödülü almıştır.

     Prof. Dr. Fuzûlî Bayat, bugüne kadar 10
yüksek lisans, 3 doktora tezine danışmanlık yaptı. 

     Evli ve 3 çocuk babasıdır.

 

MİNARA ALİYEVA ÇINAR

1944 YILINDA
SÜRGÜN EDİLEN Ahıska Türklerinden bir âilenin evlâdıdır. 1972 yılında
Kazakistan’da doğdu. 2006-2009 yılları arasında Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü Türkçe Öğretmenliği Ana
Bilim Dalı’nda öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009 yılında Yardımcı Doçent
unvanına hak kazandı. 2009 yılından günümüze kadar aynı bölümde görevine
devam etmektedir. 

 

 

KUŞBAKIŞI

MÜZİK
TERMİNOLOJİSİNDE                                                                                                                            
YANLIŞ BİLİNEN DOĞRULAR

İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi
Devlet Konservatuvarı Dr. Öğretim Üyesi; Müzik Bilimci ve İletişimci Göktan
Ay’ın hacmi küçük, muhtevâsı büyük eseri, 141 sayfa olarak Kasım 2020’de
yayımlandı. Eser âdetâ mûsikî dalında açık öğretim fakültesi vazifesi
görebilecek kapasitededir. Müzik terminolojisinde kullanılan bütün terimler,
müzik âletleri, Türkiye’de müzik eğitiminin târihi ve kurumları, Türk müziğine
hizmeti geçmiş şahsiyetlerin önemli bir bölümü hakkında bilgiler ve daha
fazlası yer alıyor.

Göktan Ay, müzik ve iletişim hocalığı ile
yetinmeyen bir ilim adamıdır. Geniş geniş katılımlı bilgi şölenleri düzenliyor,
makale ve kitaplarıyla kültürün pek çok alanına katkı sağlayan bir
entelektüeldir.

Müzik terimlerinin açıklaması 7. sayfada ‘Yetenek Nedir’, ‘Kaabiliyet Nedir’, ‘Ses Nedir
sorularıyla başlıyor.  Bağlama hakkındaki
bilgiler (s: 21), az bilinin girift, hegit, sine keman, epinet gibi az bilinen
müzik âletlerinin özellikleri ile devam ediyor (s: 32-33). Piyano hakkındaki
not s: 33’te. Halk müziğinin özellikleri ise s: 37’de. Bu bölümde
insanlarımızın ‘toplu çalma – söyleme
geleneği
’nden örnekler veriliyor. ‘Kekil
Günü
’ Adana’da, ‘Teltel Gecesi
Amasya’da, ‘Dereağzı Toplantıları
Adıyaman’da. Ve diğerleri… Afyon, Ankara, Balıkesir, Burdur, Bursa, Bolu…

Urfa’nın ‘Sıra Geceleri’ni de hatırlatmış olayım.

Dr. Göktan Ay’ın büyük hizmeti:

Halk Müziği eğitimi ve öğretimi geniş bir
yelpâzeyi içine almaktadır. Birçok dernek ve müzik evi – kursu faaliyet
halindedir. Ancak, birbirleriyle bağlantıları yoktur. Dr. Ay, Başbakanlık Güzel
Sanatlar Genel Müdürlüğü Gençlik Hizmetleri Dâire Başkanlığı’nca, ülke çapında
yapılan Türk Halk Müziği (THM) yarışmalarında görev alacak ‘Seçici Kurul Üyelerini Yetiştirmek
maksadı ile bir program hazırlamıştır. Bu program THM Danışma Kurulu tarafından
kabul edilmiştir. 2001 yılından itibaren değerli uzman ve üniversiteler
bünyesindeki konservatuvarlarda görevli öğretim elemanlarının, TRT
sanatkârlarının katkıları ile uygulamaya konulmuştur. (s: 37-43)

Göktan Ay ayrıca; Hocası Fikret Değerli ile
birlikte; Halk oyunları alanında yörelerinde hizmet eden usta öğreticileri
bilinçlendirmek; kısa da olsa konservatuar eğitiminden geçirmek maksadıyla
Millî Eğitim Bakanlığı ile İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet
Konservatuvarı ve diğer konservatuvarlar adına 25 Şubat 1994 târihinde
hazırlanan 1445 sayılı yönergeye sâhip çıkmıştır.  Böylece Konservatuvar öğretim elemanlarının –
mezunların – Kültür Bakanlığı ve TRT uzmanlarının katkıları ile ülke çapında
kurslar açılmış ve kursları başarı ile bitirenlere belge verilerek, ‘usta öğretici’ olarak
görevlendirilmelerine imkân sağlanmıştır.

Bu kurslarda;

Müzik
ve ritim nedir
?’ ‘Müzik terimleri
nelerdir
?’ ve benzeri sorular cevaplandırılmakta, nota tanıtımı ve
öğretimi, mahallî oyun müziklerinin anlatımı ve analizi, müzikteki ritmik
değerlerin tanıtımı, usullerin târifi ve uygulatılması, temel müzik ve ritim,
genel folklor, hareket ve antrenman, pedagojik formasyon bilgileri,
öğretim-yönetim ve teknikleri, sahneleme teknikleri ve diğer bilgiler
verilmektedir. (s: 44-45)

Dr. Göktan Ay’ın eserinde dînî müzik
formları da ihmal edilmemiş; ezan ve sâlâ, kıraat, münacat, mevlid, salât,
mirâciye, temcid ve ilâhî gibi kavramlar açıklanmıştır. (s: 50-52)

Hoca’nın popüler kültürü ‘tek kullanımlık ürünler’ olarak
vasıflandırması dikkat çekiyor. (s: 53)

Târihimizde ve günümüzde müzik eğitimi
veren kurumlar, (57-61), Mevlâna, peşrev, saz semaisi, methal, longa, kâr, ağır
ve yörük semâî, kâr-ı natık, fasıl gibi beste formları hakkındaki bilgiler,
eserin ansiklopedik vasfına katkı sağlıyor. (s:53-72) Teknik bilgiler de ihmal
edilmiyor. Abdülkadir Merâgi ve Hacı Ârif Bey’den başlayıp, Neriman Altındağ
Tüfekçi’ye uzanan mûsıkîşinaslarımızın birer paragrafla da olsa anılması, müellifin
kadirşinaslığındandır. (s: 87-92)

Târih ve müzik, Türkçe’mizin ayrılmaz
kardeşleridir. Diksiyon, lehçe, ağız başlıklı bölümler bu ayrılmazlığı
pekiştiriyor. (s: 99-100) Esere adını veren konular sâdece müzisyenlerin değil
müzik dinleyicilerinin de ihtiyacını karşılayacak kadar kapsamlıdır. (s: 113 –
121)

Bilinen bir gerçektir: En mükemmel bir ürün
bile, tanıtım ve dağıtımı yapılamazsa değerini bulamaz. Dr. Öğretim Üyesi
Göktan Ay’ın hazırladığı eser, tanıtımının iyi yapılması hâlinde çok satacaktır.
İkinci ve sonraki baskılarında dikkate alınması için, kadı kızında bile
bulunabilecek cinsten bir kusurunu belirtmeliyim: kitabın sonunda, içerikteki
bilgiler için alfabetik bir fihrist, okuyucunun aradığı bilgiye ulaşmasını
kolaylaştıracaktır.

Bir de Efendim, eserin adı; ‘Müzik Terminolojisinde Doğru Zannedilen
Yanlışlar
’ şeklinde olsaydı daha mı münâsip olurdu?

KİTAPYURDU DOĞRUDAN
YAYINCILIK:

Yenibosna
Merkez Mahallesi, Cemal Ulusoy Caddesi Nu: 43 Bahçelievler, İstanbul. Tel:
0.212-519 87 20 Belgegeçer: 0.212-529 15 84 e-posta:
editor@kitapyurdu.com 
// 
www.kitapyurdu.com 

 

BİR SAHTE DERVİŞİN ORTA ASYA GEZİSİ

Arminius Wambery
(1872-1948), Macar asıllı Türklogdur. Kendisinin Macar Türklerinden olduğunu
iddia ederek İstanbul’a gelir ve Trabzon – Erzurum – Tebriz – Tahran – Sarı –
Gümüştepe – Etrek – Harezm – Hiyve – Buhara şehirlerini tâkip ederek
Semerkant’a gider. Sonra,  Herat – Meşhed
– Şahrud – Tahran – Tebriz – Erzurum ve Trabzon üzerinden İstanbul’a döner.
1850’li yılların Orta Asya’sını anlatır. Yazdıkları okuyucuyu heyecanlandırır
ve meraklandırır. Gittiği yerlerde kendisinin Türk ve din adamı olduğuna
inandırır. Musevî olmasına rağmen İslâmiyet’i iyi bilir ve akıcı bir Türkçe ile
konuşur. Yaşadığı ve kitabını yazdığı dönemde Orta Asya henüz keşfedilmemiş,
sırlarını muhafaza eden bir diyardır. Kendisi de iyi bir gözlemcidir.
Yazdıkları da alâka çekicidir.

Kitaptaki cümlelerden birkaç örnek:

*Seyahatin târihi, insanlığın târihidir; bir parça da
dünya târihidir.                                                                 
*Bunca şairin övgülerine konu olmuş İran ülkesi, gerçekte ürkütücü bir
çöldür. Buna karşılık Türkiye âdeta bir cennet gibidir.                                                              
                                              *İranlılardaki
kavrama gücü ve zarâfet Osmanlılarda az bulunur. Buna karşılık Türklerdeki
doğruluk, ahlâk ve samîmiyet İranlılarda yoktur.

*Türkmen oymakları arasında gelenek ve görenekler,
değişmez bir kanun hükmündedir. Hiç kimse bu kanunları yok saymaya cesâret
edemez.

Eseri Abdurrahman Samipaşazade
Abdülhalim Türkçe’ye çevirdi. 16,5 X 24 santim ölçülerindeki 228 sayfalık
eserin 8. Baskısı 2019 yılında yayınlandı.

KİTABEVİ YAYINLARI / MEHMET VARIŞ:

Alemdar
Mahallesi, Yerebatan Caddesi Nu: 33 Hüdâverdi Han Kat: 2 Oda: 6 Cağaloğlu –
İstanbul          Telefon: 0 212-511 21
43 Belgegeçer: 0.212-513 77 26
www.kitabevi.com.tr 

e-posta:
kitabevivaris@gmail.com 

 

TÜRKLERDE KADIN VE ÂİLE  

Merhum Necdet Sevinç’in 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 142
sayfalık, ‘Her ırktan bütün kadınlara…’
ithaf ettiği eseri, ‘Türk
kadınının en güzel süsü, Türklüğüdür
…’ cümlesiyle başlıyor.

Benim Değil…

İçimden geçin gidin içimden

Dinamitlenmiş dağ gibi içimden

Dilimin ağısı dökülür şimdi kelimelere

Sırrı dökülmüş aynanın yalan yüzünde

Aksini gördüğünüz yüz benim değil

 

Ben içinde, içimde topal koşan at

Üstelik de tozu dumana katarak

Bu yıkılan köprü ayağı

Bu kapanan yol

Bu kılavuzsuz kervan

Dizginlenen yele, toz benim değil

 

Bildiğimi, bilmiyorum demiyorum

Gördüğümü de görmedim

Duyduğumu duymadım da demiyorum

Üç maymunun sonu en çok sirke yakışır

İçimde yanıp da sönen köz benim değil

 

Bir lokma, bir hırka

Sonra beş metre bez

O da nasip olursa

Başımda sarık ayağımda çarık

Elim, dilim dua ya açık

Üstümde giydiğim çul benim değil

 

Geldiğim yer toprak

Gideceğim yer toprak

Kefenin cebi de yok bak

Yazma bağlanan kavak

Üstüme dökülen yaprak

Mezarımın kenarındaki sulak benim değil.

Benliğin İki Yönü

     Ene / benlik ince
bir elif, bir tel, farazî / hayalî, varsayım bir hattır. Fakat mahiyeti /
içyüzü   bilinmezse; tesettür / gizlilik
toprağı altında büyür gelişir, gittikçe kalınlaşır. Vücudun / bedenin her
tarafına yayılır, koca bir ejderha kesilir. Zamanla bedeni kaplar ve onu yutar.

     Artık o insan,
bütün lâtif / ince duygularıyla âdeta / sanki ene / ben ve benliğin ta kendisi
olur. Öyle ki, mesela: “Ben iyiyim, ben güzelim, ben şöyleyim, ben böyleyim.”
yerine:

     “Benden başka iyi
yok! Benden başka güzel yok! Sadece ben iyiyim! Sadece ben güzelim! Benden
başka, şöyle böyle kimse yok!” vb. gibi ifrat-tefrit / aşırıve tam bir
bencilliği ifade eden söylemlerde bulunur! Yere göğe kendini sığdıramaz olur!

     Şeytan’ın yaptığı
gibi, Allah’ın emirlerine karşı çıkar. Âdeta O’nunla çekişir! Herkesi hattâ her
şeyi kendine kıyas eder. Kendisiyle karşılaştırır, kendisine benzetir. Allahın
mülkünü onlara ve esbaba / sebeplere taksim eder / paylaştırır. Gayet azîm /
büyük bir şirke düşer. / Allaha eş koşar!       

“İnne’ş-şirke lezulmün azîm.” / “Muhakkak ki şirk, pek büyük
bir zulümdür.” (Lokman: 13) âyetinin meal ve anlamını gösterir.

     Evet nasıl ki,
devlet malından para çalan bir adam, oradaki tüm arkadaşlarına biraz vermekle,
onları yaptığına ortak etmekle hırsızlığını hazmedebilir, kendini rahatlatırsa;
“Kendime malikim!” diyen adam da, “Her şey kendine maliktir!” demeye ve öyle
inanmaya, kendini mecbur / zorunlu ve yükümlü hisseder.

     İşte ene / ben ve
benlik; şu haince vaziyet ve durumda iken, cehl-i mutlakta / tam ve gerçek
bir  cehalet ve bilmezlik içindedir.
Binler fünûnu / fen bilimlerini bilse de, cehl-i mürekkeple / katmerli bir
cehaletle, tam bir echel / koyu bir cahildir. Çünkü duyguları, efkârları /
fikirleri, kâinatın / evrenin envar-ı marifetini / marifet nurlarını getirdiği
zaman, nefsinde / kendisinde onu tasdik ve kabul edecek, ışıklandıracak ve
idame edecek / devam ettirecek bir madde bulmadığı için sönerler.

     Gelen her şey,
nefsindeki renklere boyanır. Mahz-ı hikmet gelse / gelen sırf hikmet de olsa,
nefsinde abesiyet-i mutlaka / tamamiyle lüzumsuzluk suretini alır. Çünkü, bu
durumdaki “ene”nin rengi; şirk / Allaha eş koşmak ve ta’tîl / Allahı inkârdır.

     Bütün kâinat /
evren parlak âyet / alâmet, delil ve kanıtlarla dolsa, o “ene”deki karanlık bir
nokta, onları nazardan / bakıştan saklar ve göstermez.

     İşte, bak: Âlem-i
insaniyette / insanlık âleminde, zaman-ı Âdem’den / Hz. Âdem zamanından şimdiye
kadar iki cereyan-ı azîm / iki büyük akım, iki fikir akımı her tarafta ve her
tabaka-i insaniyede / insan grup ve sınıflarında dal budak salmış.

     İki şecere-i azîme
/ iki büyük ağaç hükmünde olan din ve felsefe / hikmet; gelmiş, gidiyor.

     Her ne zaman o
ikisi imtizaç etmiş / kaynaşmış ve ittihat etmiş / birleşmiş ise, yani müspet
felsefe; dine dehalet edip / katılıp, tâbi olarak / ona uyarak, ona itaat
ederek / boyun eğerek dine hizmet etmişse; âlem-i insaniyet / insanlık âlemi
parlak bir surette / parlak bir şekilde, bir saadet / bir mutluluk, bir hayat-ı
içtimaiye / huzurlu bir toplum hayatı geçirmiş.

     Ne zaman din ve
felsefe ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, din etrafında toplanmış. Şer /
kötülükler ve dalâlet / doğru yoldan sapmalar; menfî felsefe etrafında cem
olmuş / bir araya gelmiş.

     Şimdi şu iki büyük
akımın menşe / kaynak, kök ve esaslarına bir bakalım:

     Dine itaat etmeyen
/ boyun eğmeyen menfî felsefe; bir şecere-i zakkum / cehennemdeki zakkum ağacı
suretini / şeklini alır. Şirk / Allaha eş koşma ve dalâlet / doğru yoldan çıkma
zulümatını / karanlıklarını etrafına dağıtır.

     Hattâ kuvve-i
akliye / akıl dalında; âlemin ezelî ve ebedî olduğunu iddia edip, âhireti inkâr
eden dalâlet fırkasını teşkil edenleri yani Dehriyyunu,

     Maddeye ezeliyet
veren maddeci materyalistleri yani Maddiyyunları,

     Tabiatçıları,
tabiatı yaratıcı kabul edenleri yani Tabiiyyunu; aklın eline vermiş.

     Kuvve-i gadabiye /
öfke dalında; Hz. İbrahim’i ateşe atan Babil’in zalim kralı Nemrut gibileri,

     Hz. Musa’yı
öldürmek isteyen Mısır kralı Firavun ve benzerlerini,

     Yemen’deki Âd
kavminin zalim hükümdarı Şeddat gibileri insanın başına atmış.

     Kuvve-i şeheviye-i
behimiye / hayvanî istek ve arzulara ait duygu dalında; âliheleri / ilah olarak
kabul edilen kadın tanrıçaları, sanemleri / putları ve ulûhiyet / ilahlık,
tanrılık dava edenleri semere vermiş / yetiştirmiş.

     Hakikaten
Nemrutları, Firavunları yetiştiren; eski Mısır ve Babil’in, ya sihir derecesine
çıkmış, ya da hususî olduğu için etrafında sihir telâkki edilen / zannedilen eski
menfî felsefeleri olduğu gibi;

    Âliheleri / ilah
olarak kabul edilen kadın tanrıçaları; eski Yunan kafasında yerleştiren ve
esnamı / sanem ve putları tevlit eden / doğuran; hep felsefe-i tabiiye /
tabiatçı felsefe bataklığı olmuştur.

    Gerçekten, tabiatın
perdesi ile Allah’ın nurunu göremeyen insan; her şeye bir ulûhiyet /
idarecilik, ilahlık ve tanrılık verip, kendi başına musallat ve tebelleş eder.

     İşte o şecere-i
zakkumun / cehennemdeki zakkum ağacının, çekirdek ve tohumu; enenin saksılık
ettiği menfî felsefe olduğu gibi,

     Şecere-i tubanın /
cennetteki saadet ağacının, çekirdek ve tohumu ene’nin saksılık yaptığı din ve
müsbet felsefedir. Nitekim, şecere-i tuba-i ubudiyetin / kulluğun tuba ağacının
tohum ve çekirdeği de ene’dir.

     Nitekim dinin:

     Kuvve-i akliye
dalında enbiya / peygamberlerin, mürselîn / Allahın insanlar için seçip
gönderdiği büyük zatların, evliyanın / Allah dostları ve sıddıkîn / doğrulukta
Allahın rızasına ulaşanların, 

     Kuvve-i dafia /
zararlı olanları reddetme duygusu dalında, âdil / adaletli hâkimlerin, melek
gibi melikler ve hükümdarların,

     Kuvve-i cazibe /
yararlı şeyleri çekme duygusu dalında; hüsnüsîret / manevi, ruhî güzellik ve
ismetlilerin / günahsızların, cemal-i suret / güzellik ve sahavet / cömertlik
ve kerem sahibi kişilerin kaynakları birdir.

     Evet, insanın
kâinatın / evrenin en mükemmel / olgun bir meyvesi / şecere-i tuba-i ubudiyet /
kulluğun tuba ağacı hükmünde bulunduğunu gösteren o ağacın menşei / kökü ile,

     O şecere-i zakkumun
/ o zakkum ağacının menşei / aslı birdir.

     Demek ki, ene ve
benlik denen çekirdek ve tohumun iki meyvesi, iki ciheti var.

HDP’ye Devlet Bakışı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan
kendisini sıkıntıya sokan bazı kararlarda, “bu bir devlet projesidir”
anlamına gelen açıklamalar yapar. Eğer işin sonu başarılı olur ve siyasi rant
getireceği anlaşılırsa derhal sorumluluğu üstlenir. “Biz yaptık”
vurgusuyla oy kazanmaya çalışır. Bu yüzden soyut bir devlet kavramı ile yapılan
açıklamalara ihtiyatlı yaklaşırım.

Ancak Türkiye’de hala bürokratik kademelerde,
(kararları belirleyen değilse de) karar alma mercilerini etkileyen bir
“devlet aklının” olduğunu
düşünüyorum. Son derece kritik dönemlerde alınan
stratejik kararlarda kendini hissettiren bir vakıadır bu.

Halen HDP ismiyle devam eden, PKK
terör örgütü güdümündeki siyasi partilerin faaliyetlerine bugüne kadar izin
verilmesi, müsamaha gösterilmesi (doğru da bulsak yanlış da olsa) böyle bir devlet
aklının eseridir.

Bu partiye her yıl milyonlarca lira (2021 bütçesinde
57,5 milyon TL) Hazine yardımı yapılmakta. Halkımızın çoğu Hazine
yardımına ve partinin milletvekillerine yapılan ödemelere kızmasına rağmen
devlet HDP’nin kapatılması için harekete geçmedi.

Çünkü bu konu çok boyutlu ve çözümü çok karmaşık
bir meseledir. PKK/HDP’nin ABD/AB ve Rusya başta olmak üzere ciddi dış
destekleri vardır. PKK ve uzantıları ABD’nin bölge tasarımındaki
ortaklarıdır.

*************************

Tarihi Tecrübelerimiz

Osmanlı dönemde 1806-1920 yılları arasında o zamanki süper
devlet İngiltere’nin Kürt aşiretlerini kışkırtmasıyla 13 “Kürt İsyanı”
olmuştu.
 Cumhuriyet döneminde devam eden isyanların sonuncusunu, PKK’nın
yürüttüğü 25. isyanı yaşıyoruz.

PKK terör örgütü ile yaklaşık 40 yıldır süren mücadelede çeşitli
yöntemler
denendi.

AKP döneminde, önce “Kürt Sorununa
demokratik çözüm”
veya “çözüm süreci” denildi. PKK/HDP ile
müzakere
edildi, hatta “Dolmabahçe Mutabakatı” denilen bir nihai
belge okundu. Sonra ne olduysa mutabakat bozuldu ve yeniden “terörle
mücadele”
yöntemine geri dönüldü.

Erdoğan ve AKP, “çözüm sürecinin” ana aktörlerinden biri
olarak HDP’yi seçtiğinde de bu partinin PKK ile ilişkisini biliyordu. Zaten HDP
bu ilişkisi sebebiyle taraflardan biri olmuştu.
PKK örgüt liderlerinin
Kandil ve İmralı’dan gönderdiği mesajları devlet yetkililerine aktaran,
meydanlarda, TV’lerde halka okuyan ve “Dolmabahçe Mutabakatını”
açıklayanlar HDP Eşbaşkanları ve milletvekilleri idi.

AKP, parti kapatmayı zorlaştıran kanunları çıkarırken sadece kendisini
düşünmüş değildi. HDP’nin öncüsü olan partilerin kapatılmasının bir
fayda sağlamadığı
kanaatine de varmıştı.

Bugün de HDP kapatılsa yedekte tutulan
bir parti şemsiyesi altında varlığını devam ettirecektir.

Dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezlekeleri
TBMM’ne gönderilen milletvekillerinin tutuklanması
gündemde. Buna benzer
tecrübeyi de daha önce 6 DEP’li milletvekilini Meclis kapısında
tutuklandığında yaşadık.

22 Ocak 1994’te PKK Mardin’de iki köyü basmış ve 20
vatandaşımızı vahşice katletmişti. Bunun üzerine dokunulmazlıkları kaldırılan 6
DEP’li milletvekilinin hapse konulması, yerine kurulan partinin oyunu ve dünya
kamuoyunda desteğini artırmıştı.  

*************************

Siyasi Tuzak

Elbette sonucu ne olursa olsun, suç
işleyen milletvekili de olsa cezalandırılmalı, şartları oluştuysa parti de gecikmeksizin
kapatılmalıdır.

Ancak HDP’li 9 milletvekili hakkında Meclis’e
gönderilen dokunulmazlık fezlekeleri Kasım 2014’teki “Kobani olaylarıyla”
ilgilidir.
 

Peki, neden 6,5 sene beklendi? Kaldı
ki, Kobani olaylarında AKP hükümetinin yanlışları da çok büyük olmuştu.

Şu hâlde verilen karar siyasidir.

Böyle bir siyasi kararı verirken acaba devlet
aklı devrede midir?
Yoksa kısa vadeli seçim hesapları mı etkilidir?

Bütün anketler AKP-MHP ittifakının mevcut
şartlarda seçim kazanamayacağını gösteriyor. Bunun için iki şeyi birden
yapmak zorundalar.

Önce kendi seçmenlerini konsolide edecek bir “milli
mesele”
yaratmak. Bu meselede iktidardan farklı politik yol gösterenleri “hain
ilan etmek. İkincisi de CHP- İyi Parti- SP ittifakında çözülme yaratmak.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlık
fezlekesi bu amaç için planlanmış bir siyasi tuzaktır.

*************************

Yeter ki Politikanız İstikrarlı Olsun

AKP bütün önemli meseleleri ve ortak
değerlerimizi siyasi hesapları için kullanmayı adet edinmiş bir
partidir. Şu anda HDP’nin kapatılmasının kendisine seçimi kazandıracağını bilse
derhal kapatır.

HDP kapatılsa 6 milyon civarındaki HDP seçmeninin AKP’ye
kaymayacağını iyi bilir. Çünkü her hafta anketlerle halkın tavrının ne
olacağını ölçtürmektedir.

Bu mesele, anketlerde hızla partilerinden uzaklaştığı görülen AKP-MHP
seçmenlerini tutmak ve Millet İttifakını bölmek için tuzak olarak kullanılacak.

Ülkenin temel meselelerinde kendisini
hissettiren devlet aklı uzun vadeli stratejik planlara odaklanır. Günlük
siyasetin kısa vadeli hesaplarıyla sapmalar yapmaz, yapmamalı.

Bölgede dört parçalı “Büyük Kürdistan projesinin”
iki ayağı tamamlanmak üzeredir. Irak’ta Barzani devleti kuruldu, Suriye’de
PKK/PYD devleti kuruluşunu bitirmek üzere. PKK ile mücadele bizim için
hayati bir mesele.

Devleti yönetenlerin bu konuda tercih
edebileceği iki yol var:

Eğer PKK uzantısı olan bir siyasi partiye
hayat hakkı tanımamak
bir strateji olarak benimsendi ise kapsamlı bir
program dahilinde,
kararlılıkla uygulanmalıdır.

Çünkü en kötü karar kararsızlıktır.

Bunun aksi bir tercih yapıldıysa yani Kürt
asıllı vatandaşlarımızın “TBMM bizim de çatımızdır” inancında olmasına
çalışılacak, “dağda değil ovada siyaset” özendirilecekse, burada da çok kararlı
ve dikkatli
bir politika izlenmelidir.

“PKK’nın askeri gücünü azaltırken, HDP’nin siyasi
gücünü artıracak
yeni
bir strateji”
izlenecekse asla “çözüm sürecindeki” hatalar tekrar
edilmemelidir.

Aramızdan Ayrılışının 80. Yıldönümünde Cumhuriyetin İlk Diyanet Başkanı ve Ankara Fetvası

5 Mart 2021 tarihi Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi’nin aramızdan
ayrılışının 80. yıldönümüdür. Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’yi
başlattığı dönemde Ankara Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurmuştur.  Büyük Millet Meclisi kurulurken Ankara Müftüsü
olan Rifat Börekçi, biriktirdiği kefen parasını Milli Mücadele’ye
bağışlamıştır. Atatürk ve Kuvva-yı Milliyecilerin idamını isteyen “Şeyhülislam
Dürrizade Fetvası”na karşı 153 müftünün imzaladığı  “Ankara Fetvası”nı hazırlamıştır. Bunun
üzerine 24 Nisan 1920 tarihinde padişah imzasıyla Ankara Müftülüğü görevinden
alınmış ve Divan-ı Harb tarafından Milli Mücadeleye verdiği destekten dolayı
idama mahkûm edilmiştir. Buna rağmen Atatürk’e ve Milli Mücadele’nin yanında
yer alan din adamlarının başındadır. 1924 yılında Cumhuriyetin ilk Diyanet
İşleri Başkanı olmuş ve 1941 yılında 81 yaşında vefat edinceye kadar özel bir
kanunla bu görevi yürütmüş milli bir kahramandır.

                Mehmet
Rifat Börekçi 29 Kasım 1860’ta Ankara’nın Beynam köyünde doğmuştur. Babası
Ankara’nın âlimlerinden Börekçizade Ali Kazım Efendi’dir. İlk ve orta
öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra yükseköğrenim için İstanbul’a
gitmiştir. Burada Beyazıt Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin derslerine
devam edip yüksek dinî ilimleri tahsil ederek icazetname (diploma) almaya hak
kazanmıştır. İlk memuriyetine Ankara’daki Fazliye Medresesi’nde öğretim üyesi
olarak başlamış, 10 Ekim 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine
getirilmiştir. 25 Kasım 1908 tarihinde de Ankara Müftüsü olmuştur. Ayrıca 1911
yılında bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekâleten yürütmüştür.
1918’de “Musile-i Süleymaniye” payesi ile Bursa Müderrisliğine atanmıştır.  1920’de “İzmir Paye-i Mücerridi” ve
“Mahreç Payesi”ne layık görülmüş ve her türlü devlet hizmetinde
başarılı olanlara verilen  “Dördüncü
Rütbeden Osmani Nişanı” ile ödüllendirilmiştir.

                Rifat
Börekçi, Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’yi başlattığı dönemde Ankara
Müftüsüdür. Ankara Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti 29 Ekim 1919’da Müftü Mehmet Rifat
Efendi’nin başkanlığında kurulmuştur. Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal
Paşa’yı Ankara’ya davet etmiştir. Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919’da
Ankara’ya gelmiştir. Paşa ve beraberindeki heyeti karşılayan Seymenlerin içinde
o da vardı. Ağır yokluğun yaşandığı o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya
gelişinin ilk haftasında Müftü Mehmet Rifat Efendi, düzenlediği bağış
kampanyasıyla Ankaralılardan 46.500 Lira toplayıp Heyet-i Temsiliye’ye teslim
etmiştir.

                Millî
Mücadele’ye bir din bilgini olarak en önemli ve en güçlü desteği veren Rifat
Efendi, bu bağış kampanyasının dışında kendisi ve eşi için cenaze ve defin
masraflarını karşılamak üzere biriktirdiği 1.000 Lirayı Mustafa Kemal Paşa’nın
özel kalem müdürü Mazhar Müfid’e (Kansu) teslim etmiştir. Bu olayı Mazhar Müfid
(Kansu) şöyle anlatmıştır: “Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. Mustafa
Kemal Paşa ile yarı geceye kadar hep düşündük. “Hele bakalım, sabah olsun, yine
düşünürüz” diyerek odalarımıza çekildik. Gece düşünmekten uyuyamadım, yatağımda
istirahat ederken kapı vuruldu. İçeriye Müftü Mehmet Rifat Efendi geldi. Eyvah,
şimdi Müftü Efendi’ye kahve ısmarlamak lazım. Kahve var, ama şeker yok. Ya
şekerli kahve içerse… Çünkü şeker çok pahalı idi. Herkes kendi şekerini tedarik
edecek, emri verilmişti. Ortadaki yuvarlak ve küçük masanın kenarında bir
iskemleye oturdu. Müftü Efendi, zannıma göre kahve içmezsiniz, değil mi? Evet
içmem. Hâlbuki kahve içerdi. Biz buna meydan vermemek için sualde bulunduk.
Müftü Efendi derhal vaziyeti anladı ve “içmem” dedi. Sizin sıkıntıda olduğunuzu
öğrendik. Az da olsa yardımda bulunmayı vazife bildik. Yatağımın karşısında duran
küçük kasayı göstererek, paramız var, dedim. Hâlbuki kasa mevcudu 48 kuruştan
ibaretti. Müftü Efendi cübbesinin altından bir torba çıkardı. Müftü Efendi,
teşekkür ederiz, evvela Paşa ile bu hususta görüşseniz iyi olur, dedim.
Görüştüm, kasa Mazhar Müfit Bey’dedir, ona veriniz, dedi. Müftü Efendi birer
birer saymaya başladı. Tamamı bin lira kâğıt paraydı. Paraları kasaya koyduktan
sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gittim ve bilgi verdim.  Bana dedi ki, gördün mü, akşam ne kadar
sıkılmıştık. Allah bize yardım ediyor, dedi. Ben de; evet, kul sıkılmayınca
Hızır yetişmez, dedim. Atatürk, Milli Mücadele’ye maddi ve manevi en büyük
desteği veren örnek kişiliğe sahip bu aydın ve bilgili din adamını çok severdi.
 “1930 yılında ona gönderdiği bir
mektupta “Benim sevgili arkadaşım Rifat Efendi Hazretleri ” diye
hitap etmiştir.

                İstanbul’daki
Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920 tarihinde İngilizlerin baskısıyla kapatılmıştır.
Aynı gün Millî Mücadele’yi başlatan Mustafa Kemal ve diğer Kuvâ-yi Milliye’cileri,
Kuva-yı Bağıye yani eşkiya kuvvetleri olarak tanımlayan ve haklarında ölümün
caiz olduğunu ilan eden bir fetva yayınlanmıştır. Bu fetvayı Mustafa Sabri
Efendi yazmış, Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi onamış, Sadrazam Damat
Ferid Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. Bu fetva
İstanbul’da basılan gazetelerde yayınlanmış, Anadolu’nun her tarafına İngiliz
konsolosları, İngiliz ve Yunan uçakları, İngiliz torpidoları, Rum ve Ermeni
teşkilatları ile Yunan kuvvetleri dâhil bütün imkânlarla dağıtılmıştır. Bu
yıkıcı fetva ve onu takip eden fetvalarla aldatılan halk, Anadolu’nun muhtelif
yerlerinde Milli Mücadele’ye karşı ayaklanmışlardır.

                Ankara
Müftüsü Mehmet Rifat Efendi, bu fetva üzerine derhal harekete geçerek beş gün
sonra 16 Nisan 1920’de tarihimize “Ankara Fetvası” diye geçen fetvayı kaleme
almıştır. Ankara Fetvası’nda, İstanbul hükümetinin idam fetvasına aynı
kelimelerle cevap verilmiştir. Padişaha bağlı olanlar da göz önüne alınarak tüm
halka şu mesaj verilmiştir: “Padişah ve halife dâhil olmak üzere İstanbul
hükümeti düşmanların elinde esirdir. Hilafet makamı ve saltanatın kurtarılması
gereklidir, bunun için savaşanlar şehit ve gazi olurlar. Düşman elinde esir
olan halifeye zor ve baskı kullanılarak yayınlattırılan fetvadaki hükümler geçersizdir.”
153 Müftü tarafından imzalanan bu fetva, 19-22 Nisan 1920 tarihlerinde, Öğüt,
İrade-i Milliye, Açıksöz gibi Milli Mücadele yanlısı gazetelerde yayınlanmış ve
yurt sathında halka dağıtılmıştır. Bu fetva, halk üzerinde Dürrizâde imzasını
taşıyan “İstanbul Fetvası”ndan daha etkili olmuştur.

                Bu
fetva yüzünden Mehmet Rifat Efendi, 24 Nisan 1920 tarihinde padişah Vahdettin
imzasıyla Ankara Müftülüğü görevinden alınmış ve Divan-ı Harb tarafından Milli
Mücadele’ye verdiği destekten dolayı idama mahkûm edilmiştir. 23 Nisan 1920’de
toplanan Büyük Millet Meclisi’nin birinci döneminde Menteşe (Muğla) Milletvekili
olarak görev yapmıştır. Ancak 27 Ekim 1920 tarihinde Müftülük görevini tercih
ederek milletvekilliğinden istifa etmiştir. 23 Aralık 1922 – 30 Mart 1924
tarihleri arasında Şer’iye Vekâleti Heyet-i İftâ azalığında bulunmuştur. 31
Mart 1924’te yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı görevine getirilmiştir. Bu
görevinde iken Ekim 1930’da 65 yaşını doldurunca emekli edilmemiş, hizmetinden,
yetenek ve uzmanlığından yararlanmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 22 Ekim 1930
tarih ve 10112 sayılı kararnamesi ile görevine devamı kararlaştırılmıştır.
Soyadı Kanunu’ndan sonra “Börekçi” soyadını almıştır. Mehmet Rifat
Börekçi, vefat ettiği 5 Mart 1941 tarihine kadar Diyanet İşleri Başkanlığı
görevini 17 yıl sürdürmüştür. Mezarı Ankara Cebeci Asrî Mezarlığındadır.

                Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi, Türk
milletinin var olma, yok olma mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk ve Kuvva-yı
Milliyecilere verdiği büyük destekten dolayı her zaman minnet ve şükranla
anılması gereken bir milli kahramandır. İstiklal Harbi’ne karşı çıkan ve
düşmanla işbirliği yapan, İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi hainlerin resmi
protokolca mezarları başında anıldığı bir dönemde bizim de milletçe Milli
Mücadele’ye canıyla, parasıyla ve kalemiyle destekleyen bu vatansever din
adamımızı vefatının 80. yılında 5 Mart 2021 Cuma günü yurt sathında ve
Ankara’da mezarının başında anmamız gerekir.

                Mehmet
Rifat Börekçi hocamıza Allah rahmet eylesin, ruhu şâd, mekânı cennet
olsun.  

Kuşatılan Türkiye

Daha ileriye ulaşmak için bir kaç adım geri gitmek gerekir. Çünkü en
ileri sıçrayışlar, iki adım geriden başlar. J.W. von Goethe

Bugün geldiğimiz noktanın
sebeplerini iyi tahlil edebilmek için daha evvel hangi adımları atmışız oraya
göz atmamız gerekiyor. Yoksa bugün ki sorunlar yumağı karşımıza birden bire
çıkmadı.

İkinci Dünya savaşında Türkiye
tarafsız görünmesine rağmen Sovyetler Birliğine karşı resmi olmayan yöntemlerle
Almanları destekliyordu. Bu durum Sovyetler birliğinin gözünden kaçmamış olacak
ki, savaş bittikten sonra 1925 yılında Türkiye-Sovyetler Birliği arasında
imzalanan Saldırmazlık anlaşmasının yenilenmesi, 1945 yılında Sovyetler
birliğinin tek taraflı feshine sebep oldu.

Saldırmazlık anlaşmasını
yenilemeyen 2. Dünya savaşının galibi Rusya, başta Kars ve Ardahan olmak üzere Türkiye’den
bazı hak taleplerinde bulundu.

Bunun üzerine İnönü Hükümeti 11
Mayıs 1950 yılında NATO’ya dâhil olmak için başvurdu. Başvuru teklifini ABD
kabul etmedi. 26 Haziran 1950’de patlak veren Kore Savaşı, 14 Mayıs 1950’de
iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı için iyi bir fırsat oldu. Dışişleri Bakanı
Fuat Köprülü United Press’e: “Türkiye,
BM çerçevesi içinde kendi hissesine düşen bütün yükümlülükleri yerine
getirmekle sorumludur
” açıklamasını yaptı.

Bu açıklamanın ardından Türkiye’ye
gelen Amerikalı Senatör Mc Cain, basına verdiği demeçte, “General Mc Arthur’un karargâhında BM bayrağının yanında dalgalanmakta
olan Amerikan bayrağı ile Türk sancağının da yan yana dalgalanması, Türkiye’nin
Kore savaşına fiilen yardımı Atlantik Paktına (NATO) ya girmesini sağlayacaktır

diyordu. Aynı gün, yani 25 Temmuz 1950’de hükümet Kore’ye asker gönderme
kararını aldı. Kore savaşında en ağır kaybı Türk birlikleri verdi.

1951 Eylülünde Türkiye NATO’ya kabul
edildi. 18 Şubat 1952’de, 5886 sayılı yasa ile TBMM, NATO anlaşmasını onayladı
ve Türkiye resmen NATO üyesi oldu. DP Milletvekili Samet Ağaoğlu’nun, bu üyelik onayının ardından: “Kore’de bir avuç kan verdik ama “büyük devletler”
arasına da katıldık
.” Demeci o günlerin manşet haberi olmuştu. Yani “Türk Askerinin kanının” ne kadar ucuza
pazarlandığını sonraki yıllarda daha iyi anlayacağız.

18 Şubat 1952 NATO’ya girme
onayıyla; biz NATO’ya mı girdik NATO bize mi girdi tartışılır konu ama gerçek
olan bir şey vardı ki her on yılda bir Türk demokrasisi, ABD de eğitilen
NATO’cu subaylar tarafından darbelerle kesintiye uğratıldı. 27 Mayıs 1960, 12
Mart 1971, 12 Eylül 1980.

*NATO’ya girişimizle birlikte ilk
darbeyi, Atatürk’ün emriyle 1926 yılında Kayseri’de kurulan ve 1942 yılına
kadar 212 uçak üreten TOMTAŞ uçak fabrikasının kapattırılmasıyla aldık. Şimdi
soruyorum: eğer o uçak fabrikası kapatılmamış olsaydı bugün ABD ve Rusya arasında
hava savunması yönünden gel-gitler yaşanır mıydı?

*Diğer tabi üyeler gibi elinde
güçlü “VETO” kararı bulunan Türkiye, ABD’nin bir takım vaatlerine kanarak
Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesine onay verdi ve Yunanistan 1980
yılında tekrar NATO’nun askeri kanadına dönmüş oldu.

Aynı şekilde Fransa 2009 yılında
tekrar NATO’ya dâhil oldu. Soruyorum: Eğer Türkiye elindeki “VETO” kararını
Yunanistan ve Fransa’ya karşı kullanmış olsaydı, gerek Doğu Akdeniz, gerekse Egede
bugün bu kadar büyük sorunlarımız olur muydu?

*1992 Yılında Ege denizinde NATO
Kararlılık Gösterisi-92 tatbikatında, Muavenet gemimiz kasten vurulmuş ve 5
askerimiz şehit olmuş, 22 askerimiz de yaralanmıştır. Soruyorum: Eğer o
tatbikatta bunun cevabı verilmiş olsaydı bir daha böyle bir olaya cesaret
edebilirler miydi?

*Irak’ın kuzeyinde 1991 Yılında bugünkü
Barzani devletinin temelini atan Çekiç Güç, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Turgut
Özal ve Başbakanı Mesut Yılmaz tarafından ülkeye davet edilmişti. Muhalefetin
de onayıyla MGK toplantılarında, bu gücün görev süresinin uzatılması yönünde
tavsiye kararları alınmış ve kararlar Meclis’te kabul edilmiştir. Soruyorum:
Çekiç Güç, sayesinde Kuzey Irak ta kurulan bu devletçik olmasaydı şimdi Türkiye’nin
Kuzey Irak diye bir problemi olur muydu?

*Yunanistan 2004 yılından
başlayarak 2020 Yılına kadar Ege’deki Türkiye’ye ait olan 19 adayı, Avrupa
Birliğine girme sevdamız yüzünden işgal etti. Bugün Ege’de ve Doğu Akdeniz de
başımızın belası olan Yunanistan’a Kardak Kayalıklarında gösterdiğimiz direnci
gösterseydik: haddini bilmez şekilde bu gün gene bu derece şımarıklık yaparlar
mıydı?

*2014 Yılında Suriye sınırındaki
mayınların temizlenip 4 milyon Suriyeli Türkiye’ye girdikten sonra, Türk
topraklarını çiğneterek Kobani’ye geçirdiğimiz Peşmerge, bugün PKK-PYD olarak
Suriye’nin kuzeyinde boşalan topraklarda ABD desteği ile sözde bir devlet kurma
çalışması içinde. O halde soruyorum: “Sınırlarımızda temizlenen mayınlardan
sonra boşalan Suriye’nin kuzeyine bir devletçik kurulacağı hiç mi akıllara
gelmedi?  Devlet aklı bu kadar öngörüsüz
olacaksa neyi öngörecek bu devlet?

Yukarıda madde madde sıraladığım
problemler zamanında birazcık düşünülüp sezilseydi eğer bugün Doğu Akdeniz de,
Ege Denizinde, Kuzey Suriye’deki oluşumlar bu kadar ağır şartlarla karşımıza
çıkmazdı.

Sağlıklı kalın.

Mars’ta Yeni Kâşif ve Türkiye’nin Uzay Macerası

Amerikan
Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından 30 Temmuz 2020 tarihinde
Florida’daki uzay üssünden Mars gezegenine gönderilmek üzere fırlatılan,
nükleer enerji ile çalışan Perseverance (Azim) isimli kâşif 203 gün süren yaklaşık
471 milyon kilometrelik uzay yolculuğunu tamamlayarak, 18 Şubat 2021 tarihinde
Mars’da eski bir nehir deltası olduğu düşünülen ve adını küçük bir Bosna-Hersek
kasabasından alan Jezero Krateri’ne indi. Uzay mühendisleri tarafından “yedi
dakikalık dehşet” olarak isimlendirilen bu iniş, Kaşif’in sahip olduğu
teknoloji sayesinde, ilk kez bu kadar ayrıntılı olarak izlenebildi ve gerçekten
unutulmayacak bir an olarak hafızalara kazındı.

 

Perserevance
kâşifi, Yer benzeri bir gezegen olarak Mars üzerinde yaşam belirtisi bulabilmek
için kendisinden önce gezegene gönderilen Pathfinder, Spirit ve
Opportunity
ve Curiosity kaşiflerine göre çok daha gelişmiş
özelliklere sahip. Gelişen teknoloji ile birlikte bunun olması zaten beklenilen
bir durum aslında. Kendi kendine ve uzaktan kumanda ile bilimsel deneyler
yapabilecek yedi ekipmana sahip olan Perserevance kâşifinin iki ekipmanı
üzerinde durmak istiyorum: Mars atmosferindeki karbondioksit gazını kullanarak
oksijen üretecek olan MOXIE ve Mars Helikopteri.  

 

MOXIE düşük
basınca (0.01 bar – Dünya üzerindeki basınç deniz seviyesinde 1 bardır) sahip
olan Mars atmosferindeki karbondioksit (CO2) gazını odacıklarında
sıkıştırarak basıncı 1 bara, sıcaklığı ise 800 oC’ye kadar çıkararak
elektrokatalitik olarak oksijen (O2) gazına çevirmektedir. Gerçek
ekipmanın %1 boyutlarında bir tanıtım ekipmanı olan MOXIE’nin saatte minimum
%98 saflıkta 10 gram oksijen üretmesi beklenmektedir. MOXIE’nin Mars
atmosferindeki çalışma performansı ile laboratuvar çalışmaları
karşılaştırılacak ve böylece insanlı Mars uçuşlarında kullanılacak yeni nesil
ekipmanların dizaynı ve üretimleri gerçekleşecek.

 

Mars
Helikopteri, 1.8 kg ağırlığında, 1.2 m çapına sahip iki pale sahip bir helikopter
olarak tanımlanmaktadır. Kâşif’in planlanan 1 Mars yılı boyunca (687 Dünya
günü) 30 Mars günü çalışacak şekilde tasarlanmıştır. Tek seferde, onlarca
kilometre uçuş menzili ve 1 ile 4 kg arasında yük taşıma kapasitesine sahip
olan Mars Helikopteri Mars’taki otonom kontrollü ilk uçuş yapan hava aracı olma
özelliğine sahiptir. Ayrıca Mars Helikopteri keşif uçuşları ile var olan ilginç
bilimsel hedeflere doğru Kâşifin rotasının belirlenmesinde de yardımcı
olacaktır. Helikopterin Kâşif ve Dünya’daki kontrol merkezi ile radyo frekansı
bağlantısı da bulunmaktadır. Mars Helikopteri’nin yapacağı uçuşlardan elde
edilecek olan aerodinamik, navigasyonel ve operasyonel bilgiler, bir sonraki
Mars görevlerinde yeni nesil helikopterler geliştirmenin önünü açacaktır. 

 

100 yıl önce,
yıldızlı bir gecede gökyüzünü izleyen birisine, “bak şu gördüğün parlak gök
cismine bir gün ineceğiz ve oradan bilgiler toplayacağız” deseydiniz,
muhtemelen size pek iyi bir gözle bakılmazdı. Ama bu konuşmayı yaptıktan 44 yıl
sonra, NASA Mars’la ilk başarılı teması 14-15 Temmuz 1965 yılında Mariner-4
isimli uzay aracı ile kurdu. İlk yumuşak inişi ise, sizin bu konuşmanızdan 55
yıl sonra 1976 yılında Viking-1 isimli uzay aracı ile gerçekleştirdi. Ve bu
konuşmadan 100 yıl sonra, bugün, Mars’tan bilgi toplamaya, Mars atmosferinde
hava araçlarını uçurmaya başladık. Bugün birisi bize günümüzden 100 yıl sonra Mars’a
düzenli turistik seferler düzenleneceğini veya bir koloni kurulacağını söylese
sanırım buna “evet, muhtemelen olacaktır” deyip, 100 yıl önceki tepkiyi
vermeyeceğimiz kesindir.  

 

Baktığımız
zaman bugünlere gelmek için geçirilen, içerisinde başarılı ve başarısız birçok
çalışmanın yer aldığı, 57 yıl olduğunu görüyoruz. Sadece Perserevance Kâşifinin
ineceği bölgeye karar vermek için 5 yıllık bir süre harcandı. Elde edilen bu başarının
bir-iki yılda gerçekleşmediği çok aşikâr. Bu açıdan baktığımızda, 2023 yılında
uzaya bir Türk uzay adamı göndermenin bir başarı olduğunu söylemenin pek
gerçekçi olmadığı anlaşılmakta. İyi bir savaş uçağı pilotunu iki yıllık bir
eğitimle parasını vererek uzaya göndermek pekâlâ mümkün. Elon Musk’un sahibi
olduğu SpaceX firmasına koltuk başına 80 milyon dolar ödeyerek, hatta bir değil
parasını verdikten sonra iki tane uzay adamı da gönderebilirsiniz. Ama bu ne
kadar anlamlı olur, işte orası tartışılır.

 

Uzay
çalışmalarında henüz yolun başında olan ülkemizin, kendi yerli ve milli roket
sistemlerini geliştirerek, bu yolda belki yavaş ama yere sağlam basarak devam
etmesi doğru olandır. Varsın, yaptığımız uzay aracı fırlatma anında
parçalansın, yörüngeye çıkamadan düşsün, hiç önemli değil. Her denemeden elde
edilen sonuçlar, bir sonraki adımda yaşanılacak başarının anahtarı olabilir.

 

Elimizdeki
yetişmiş insan gücüne ve bilgi birikimine baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti’nin
uzay çalışmalarında başarılı olmaması için bir sebep olmadığı görülmektedir. Yeter
ki, insanlara yeteri kadar imkân tanınsın. Ama her şeyden önce liyakate önem
verilsin, Osman bin Talha örneği ve bunun üzerine nazil olan Nisa Suresi 58.
Ayeti hafızalardan çıkarılmasın… Gerisi gelecektir.

 

Sağlıcakla
kalın….