17.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 422

Kültür Tarihçisi DURSUN GÜRLEK ile Bal Tadında Sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Kitap, kültürümüzde özel bir yeri ve değeri olan
varlık. Giriş mâhiyetinde kitapla ilgili genel bir değerlendirmenizle
sohbetimize başlayabilir miyiz?

Dursun Gürlek:
Bütün sohbetler elbette ki güzeldir. Hele hele dostlarla yapılıyorsa daha da
güzeldir. Buna bir üçüncü madde ekleyelim, bu sohbet kitap üzerineyse güzelin
de güzelidir. Çünkü kitap bizim dünyamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Eskilerin
deyimiyle, ‘Kitap ile insan birbirinin
lazım-ı gayrı mufarıkıdır
.’ Yani kitap ile insan ayrılması mümkün olmayan
iki unsurdur. Kitap ile insan arasındaki ilişki son derece önemlidir. Mesela
eskiler derler ki, ‘Tarih ile edebiyat
birbirlerinin lazım-ı gayrı mufarıkıdır
.’ Yani ayrılması mümkün olmayan iki
parçasıdır. Aynen bunun gibi insan da kitap da ayrılması mümkün olmayan bir
bütündür. Kitabın tarihi de, insanın dünyaya geliş tarihi kadar eskidir.

Kimdi ilk insan? Hz. Adem. Ona kitap verildi mi? Verildi. O
kitaba ‘Suhuf’ diyoruz. ‘Sahifeler’ demek. İşte ilk insanla ilk
kitap başlıyor. Sayfalar günümüze kadar gelmiş.

Mesela ‘sahhaf
diyoruz değil mi efendim. Sayfayla alakalıdır sahaf kelimesi. Doğrusu ‘Sahhaf’tır. Sahaf, ‘galat-ı meşhur’dur, Yerleşmiş yanlıştır. Biz de kullanıyoruz ama
dediğim gibi, galat-ı meşhurdur. O bakımdan insanlık tarihi kadar kitabın
tarihinin de eski olduğunu görüyoruz.

Bazı şeyler vardır ki, eskidikçe kıymetten düşer ama bazı
eşya için bu doğru değil. Kitap da bunlardan biridir. Kitap eskidikçe kıymet
kazanıyor. Mesela iki bin sene öncesine ait yazarların kitaplarını okuyoruz
icabında. Aristo’nun, Eflatun’un Sokrat’ın İbn-i Sina’nın, Farabi’nin, İmam-ı
Gazali’nin bin sene önce yedi yüz elli sene önce, kaleme aldıkları bu kıymetli
kitapları hâlâ okuyoruz.

Bunlardan bir örnek vermek gerekirse ben Hz. Mevlana’nın,
Mesnevi’si üzerine biraz durmak isterim. Mevlana Hazretleri buyuruyor ki:
Dünyevî kralların, hükümdarların, padişahların saltanatları tabuta girince sona
erer. Oysa bizim saltanatımız kıyamete kadar devam edecektir.

Nedir bu saltanat, tabii ki Mesnevi’sine, Dîvan-ı Kebir’ine,
diğer eserlerine dayanan bir saltanattır. Bunların başında Mesnevi geliyor.
Şunu söylemek istiyorum: Yedi yüz sene – 
yedi yüz elli sene geçmiş, büyük bir zevkle, şevkle memnuniyetle
okunuyor ve lezzet alınıyor.

Eskilerin bir sözü vardır: ‘Et tekraru ahsen velev kane yüz seksen.’ Bir mevzu, bir konu, bir
husus eğer faydalıysa, yararlıysa yüz seksen defa bile tekrar etsek yine
faydalıdır, yine yararlıdır.

Bence Mesnevi gibi Sadi’nin Bostan’ı,  Gülistan’ı gibi kitaplar, Mehmet Âkif’in
Safahat’ı gibi eserler bir kere, iki kere, beş kere okunacak kitaplar değildir.
Bunlar ekmek mesâbesindedir. Bir insan dünyanın en güzel gıdasını her gün yese
ondan usanır. Mesela 3 gün üst üste bal yiyemez bir insan. Ama her gün ekmek
yiyoruz ve usanmıyoruz. Çünkü ekmek tabii gıdadır. Birinci derecede lüzumlu bir
gıdadır. Öbürleri ikinci, üçüncü derecededir. İşte bu bahsini ettiğimiz
kitaplardan ve benzeri olan eserlerden Mesnevi gibi, Gülistan gibi, İhya gibi
birinci derecede önemli olan ekmek mesâbesindeki kitaplardır. Tekrar tekrar
okunmasında fayda var.

Katıldığım sohbet toplantılarında gençlere tavsiyede
bulunuyorum. Diyorum ki mesela: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ isimli bir
kitabı var. Sevgili gençler bu kitabın bir şartı vardır. Beş defa okunmak
ister. Hatta daha fazla da okuyabilirsiniz ama asgarisi 5 defadır. ‘Niye hocam?’ diyorlar. ‘Çünkü zevkine beşinci defada varırsınız.’
diyorum. O kadar güzel anlatıyor ki. Tabii, herkes şehir medeniyetini yansıtıcı
sözler söyleyebilir, bu konuda kitaplar yazabilir. Fakat Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın üslubu başka. Hani bir söz vardır: ‘Her kadın sakızı güzel çiğner ama Türkmen kızı tadını çıkarır.’
diyor. Yani Tanpınar anlatırsa güzel anlatır, Yahya Kemal anlatırsa güzel
anlatır. Şimdi herkes “Aziz İstanbul”un eşsiz manzaralarından bize bilebildiği
kadarıyla, dilinin döndüğü nispette bir şeyler söyleyebilir ama Yahya Kemal
söylerse “Aziz İstanbul” daha da azizleşecektir. O bakımdan hani bir söz vardır:
Üslubu beyan aynıyla insan.’ Yâni
bir insanın üslubundan kültürel seviyesini ortaya çıkarabilirsiniz. Hatta bunu
şöyle değiştirelim: Okuduğu kitaplardan da bir kimsenin kültürel seviyesini
anlayabilirsiniz. İlmî kitaplar, dinî kitaplar, tasavvufî kitaplar, felsefî
kitaplar. Yüzlerce binlerce konu var ve bu yüzlerce binlerce konuyla ilgili
binlerce, on binlerce, milyonlarca kitap yayınlanmış ama şurası bir gerçektir
ki mesleğimiz ne olursa olsun doktor olalım, avukat olalım, bilgisayar
mühendisi olalım, şu olalım, bu olalım hepimizin ortaklaşa okuyacağı kitaplar
var. Bunlar Safahat’tır, Mesnevi’dir, Gülistan’dır, Türk edebiyatının
şaheserleridir, Fuzuli Divanı’dır, Bâki Divanı’dır, Nedim Divanı’dır, Necip
Fâzıl’ın şiirleridir, Yahya Kemal’in şiirleri ve nesirleridir, Cahit Sıtkı
Tarancı’nın şiirleridir… Yani mesleğimiz ne olursa olsun bu ortak kültürden
hissemizi almamız gerekiyor. Bunlar hepimizin başucu kitaplarıdır. Ben kitap
deyince zaten kendisini tekrar tekrar okutturabilme kabiliyetine sâhip olan ciltli
veya ciltsiz, iki kapak arasındaki sayfaları kastediyorum.

Çetinoğlu: ‘Kitap kurdu’ kavramı size hangi düşünceleri tedâi
ettiriyor?

Gürlek: Evet…
Kitap kurdu sözünü duyunca ben tabii ki kitap tutkunlarını, kitap âşıklarını,
kitap müptelalarını anlıyorum. Bunun karşılığı eski dilde ‘mecanin-i kütüb’tür. Yâni kitap delileri demektir. Mecanin, mecnun
kelimesinin çoğulu; kütüb de kitap kelimesinin çoğulu…

Efendim… Kitap delileri, yani kelimeleri değiştirebiliriz. ‘Kurt’ diyebiliriz, ‘deli’ diyebiliriz, ‘bibliyoman
diyebiliriz. Neticede ‘kitap âşığı kimseler’ demektir ki, efendim, bunlar
da bana göre ikiye ayrılıyor. Bir, kitabı hakikaten okumak, istifâde etmek,
feyiz almak için alan, peşinde koşan, kitap aşığı olduğunu ispat edercesine bu
konuda olanca gayreti gösteren kimseler var. Bir de ‘koleksiyoner’ dediğimiz eski eser meraklısı kimseler var ki, evet
onların da kitap toplaması hoş bir şey. Hiç değilse o kitapları yok olmaktan
muhafaza ediyorlar. Ama unutmayalım ki; kitap, okunmak içindir. Yâni işin özeti
okumak için, hem de defalarca okumak, yararlanmak için, aşk ile şevk ile her
türlü engeli atlayarak kitap peşinde koşuyorsa bir insan, bence asıl kitap
kurdu odur. Bu kurt faydalıdır. Buna bir örnek vermemi isterseniz hiç şüphesiz
Ali Emiri Efendi’den kısaca bahsetmek isterim. Osmanlı’nın son döneminde
Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayan ve Türk milletine Millet Kütüphanesi gibi
bir kültür hazinesi kazandıran Ali Emiri Efendi kelimenin tam mânâsıyla bir
kitap kurduydu. Bir kitâbiyat bilginiydi. Biz Divan-ı Lügati’t-Türk’ü O’na
borçluyuz. Divan-i Lügati’t-Türk, kültür dünyamızın pırlantasıdır. Bu
pırlantayı O’na borçluyuz. O’nun sâyesinde sahaflar çarşısında bulundu,
keşfedildi ve kültürümüze kazandırıldı. Yâni başka hiçbir meziyeti olmasa Ali
Emiri Efendi’nin, o hizmeti yeter. Kaldı ki kendisi son derece zengin bir
kütüphaneye sahip. Bütün ömrünü kitapların arasında geçirmiş bir insan. Nitekim
büyük şairimiz Yahya Kemal Bey de “Muhtâc
isen füyûzuna eslâf pendinin / Diz çök önünde şimdi Emîrî Efendi’nin”
diyor. Yani
geçmiş devirde yaşamış büyük insanların ilmine, feyzine, kültürüne, ahlakına,
özelliklerine ve güzelliklerine muhtaç isen
-ki muhtacız- hiç durma. Ali
Emiri Efendi’nin önünde diz çök. Yani ‘O’nun
kütüphanesinden, eserlerinden istifade et
’ demek istiyor Yahya Kemal. Çok
da güzel söylüyor şiirin diliyle. ‘Eski
Şiirin Rüzgârıyla
’ isimli kitabında bu şiirin tamamı vardır. ‘Ali Emiri Efendi’ye Gazel’ başlığıyla
çok güzel bir şekilde tasvir etmektedir.

Çetinoğlu: Vaktiyle ‘ayaklı kütüphâne’ olarak vasıflandırılan
insanlarımız vardı. Onlardan söz eder misiniz?

Gürlek: Bu konuda
âcizane ve naçizane bir eser de yazdım. ‘Ayaklı
Kütüphaneler
’ ismiyle. On altı şahsiyetin kitaba olan tutkusunu anlatmaya
çalıştım.

Yazdıklarımdan bir kısmına tabii ki yetişemedim ama bir
kısmına da yetiştim. Mesela yetiştiğim zatlardan biri Sahhaflar Şeyhi Hacı
Muzaffer Ozak’tır. Bu zat, eskilerin ‘hezarfen
dedikleri çok yönlü bir kimseydi. Hem Cerrahilerin şeyhi hem de kitapçıların
şeyhiydi. Yani sahhafların şeyhiydi. Bilhassa yazma eserlerden çok iyi anlardı.
Zaten sahhaf deyince akla, yazma kitaptan iyi anlayan kimse gelir. Ben
yakınında bulundum, sohbetlerini dinledim, yakası açılmadık fıkralar da
dinledim, kitâbiyat bilgisine yakından şâhit oldum.

Keza yine ayaklı kütüphane ismiyle müsemma zatlardan biri de
Ali İhsan Yurt Hoca’mızdır. O da kitabımda var. O’na da yetiştim. O’nun da
yanında gezmekten büyük bir zevk alırdım ve yorulmak nedir bilmezdim. Nereye
kadar yürürse ben de oraya kadar yürürdüm. Çünkü meşşaiyyundandı. Yani
yürüyerek ders verenlerdendi. Eskiden böyle bir felsefî akım varmış. Bazı
hocalar talebelerine yolda ders verirmiş. Onun sağında solunda hem yürürler,
hem de böylece zamanı değerlendirirlermiş. 
Ben de böyle çok şey öğrenmişimdir.

Tabii ki başka yetiştiğim ayaklı kütüphaneler de vardır.
Mesela Ordinaryüs Prof. Ahmet Süheyl Ünver. Süheyl Ünver Hocamız onlardan biriydi. 

Küllük dediğimiz Marmara Kıraathanesi’nin son dönemine
yetiştim. Oraya gelenler de öyle yabana atılacak insanlar değildi. Rahmetli
Profesör Erol Güngör hocamız, yine oraya gelenlerden Ziya Nur Aksun .… Daha çok
bunlar ayaklı kütüphane idi. Onlardan önce Mükrimin Halil Yinanc Hoca vardı ama
biz O’na yetişemedik. Ama ben onu kitabıma aldım.

Böyle ayaklı kütüphaneler çok tabii. Öyle on altı, on yedi,
yirmi altı, otuz altı değil. Tarihimiz bu bakımdan zengin. İlgimi çekmiştir,
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla yıkılışı esnasında ayaklı kütüphane
diyebileceğimiz böyle büyük âlimler yetişiyor. Bilhassa son dönemde, yâni
Cumhuriyetin ilk yılları, Osmanlı’nın son yılları, son dönemleri işte… Mehmet
Âkif’ler, Ahmet Naim’ler,  Süleyman
Nazif’ler Ali Emiri’leri Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’lar birer ayaklı
kütüphaneydi. Böyle daha birçok isim var.

Çok ilginçtir, böyle geçiş dönemlerinde, eskilerin ulema
dediği büyük âlimlerin geldiğini görüyoruz ki, ayaklı kütüphane sözü bunları
tam karşılıyor. Hatta yavan bile kalabilir. Yâni bunlar ‘seyyar kütüphane’dir. Eskiden hâfızlara ‘seyyar Kur’an’ derlermiş. Hareketli, yürüyen Kur’an demektir.
Bunlar da seyyar kütüphane. Yanılmıyorsam, büyük Türk Lügati’nin yazarı bir zat
var. Büyük Türk Lügati’nin yazarı… Hatırlayınız. Hüseyin Kâzım Kadri. O, veya
babası…. Trabzon’a vâli olarak gönderiliyor devlet tarafından. Süleyman Nazif
demiş ki; dostlar, arkadaşlar bundan sonra Trabzon’a yolunuz düşerse yanınızda
kitap, ansiklopedi, lügat vs götürmenize gerek yok. Hüseyin Kâzım Bey oraya
vâli oldu. Seyyar kütüphanedir kendisi.

Böyle insanlar vardı. Şimdi bana sorabilirsiniz bu ayaklı
kütüphaneler günümüzde de var mı? Gök kubbenin altı boş değildir. İlla ki
vardır. Tabiat, boşluk kabul etmez. İlim de boşluk kabul etmez. İlim hoşluk
kabul eder.

 

KİM KİMDİR?

MUZAFFER OZAK: Vâiz, Sahhaf,
Halvetî-Cerrâhî şeyhi, toplumun mânevî dinamiklerinden Muzaffer Ozak, 18
Şubat 1985 tarihinde İstanbul’da
69 yaşında vefat etti. Doğumu: İstanbul’da Karagümrük semti, 1916.

 

Küçük yaştan itibâren dinî bilgiler tahsil
etti. Hat ve tezyinat derslerine devam etti. Muhtelif camilerde müezzinlik
yaptı. Kitapçılık sanatını öğrendi. Daha sonra Beyazıt Camii’ne müezzin
olarak tâyin edildi. Bu sırada Sahaflar Çarşısı’nda bir dükkân açıp
müezzinliğin yanında sahhaflık yapmaya başladı. Müezzinlik yaparken dinî
mûsiki meşketti. Kapalıçarşı civarındaki Camili Han diye bilinen mescidin
onarımına vesile olup burada vefatına kadar vaaz verdi, hutbe okudu, cuma
namazı kıldırdı. Yirmi yılı aşkın bir süre Süleymaniye Camii’nde ramazan
aylarında fahrî imamlık yaptı.

 

1965 yılında Nûreddin Cerrrâhî Tekkesi’nde
irşad görevine başladı. Muzaffer Ozak vaiz olarak görev yaptığı, aralarında
Sultan Ahmed, Beyazıt. Fâtih, Eyüp, Süleymaniye gibi selâtin camilerinin de
bulunduğu toplam kırk iki camide, kahvehanelerde, Karagümrük’teki Nûreddin
Cerrahî Tekkesi’nde ve özellikle kendine has bir ilim ve irfan merkezi, bir sohbet
meclisi niteliği taşıyan sahaf dükkânında her seviyeden insana İslâmiyet’i
öğretmeye, sevdirmeye ve dini yaşamalarını sağlamaya çalıştı.

 

Hoşsohbet ve fevkalâde nüktedan,
anlaşılması zor dinî meseleleri kolayca özetleyip izah etme, konuları ibret
alınacak hikâyelerle veciz bir şekilde anlatma ve öğretme yeteneğine sahip
bir halk vaizi idi. Sohbet ve âyinler için dâvetler aldığı Kudüs, Bağdat, Şam
ve Kahire gibi şehirlere, Amerika, Almanya, İngiltere, Hollanda, Belçika ve
Fransa gibi ülkelere gitti.

 

Yayınlanmış
eserleri:

1. İrşad (2 Cilt. İstanbul 1964, 1967), 2- Envârü’l-kulûb (2 Cilt. İstanbul 1975, 1977, 1979), 3- Zînetü’l-kulûb (İstanbul 1973), 4- Aşk Yolu Vuslat Tariki (İstanbul,
1975), 5- Gülzâr-ı Ârifân / Aşk Bahçesi
(İstanbul 1969, 1977), 6- Submission,
Sayings of the Prophet Muhammed
(New York 1977), 7- Ninety-ni-ne Names of Allah (New York 1978), Ozak ayrıca
Kudûrî’nin el-Muhtasar’ını Türkçe’ye çevirmiştir.  M. Râif Oğan’ın yayımladığı İslâm Dünyası
adlı mecmuada yazıları çıkmıştır.

 

 

DURSUN GÜRLEK:

1952 yılında
Tokat’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul
Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni
İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde
bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.
Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Millî Kültür,
Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce
Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği ‘Kırkambar’
ve ‘Ayaklı Kütüphâneler’ başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

 

Yazar; Osmanlı
tarihi, şark klasikleri ve biyografi sahasında çalışıyor. Başta Kubbealtı
Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı olmak üzere, çeşitli kültür kuruluşlarında
Osmanlıca dersleri, ihtisas alanındaki konularda konferanslar veriyor ve
İstanbul gezilerinde rehberlik yapıyor. 

 

Yayınlanmış eserleri

*Osmanlı Zaferleri, *Osmanlı Kumandanları,*Köprülüler, *Banu Cihan, *Tutiname,
*Sünusiler, *İlim ve İrade, *İbrahim
Aleyhisselam
, *Amak-ı Hayal,*Karınca Huzura Varınca (2005), *Mâziye Bir Bakıver (2005), *Çınaraltı
Kitap Sohbetleri
(2005), *Kültür
Dünyâmızdan Manzaralar
(2010), *Tefekkür
ve Tebessüm
(2011), *Sohbet Tadında
(2012), *Ayaklı Kütüphâneler (2012).

 

Benliğin Varlık Hikmeti

0

     Önceki
yazılarımızda Ene ve Benliğin nasıl yanlış anlaşıldığını belirtmiş; Ene’nin
mahiyet ve içyüzünü nazara vermiştik. Bu durum ise, insanın aklına şöyle bir
soru getiriyor:

     -Niçin Allah’ın
sıfat, vasıf, özellik ve isimlerinin marifeti / bilinmesi Enaniyet ve Benliğin
varlığını icap ettiriyor?

     -Çünkü mutlak /
kayıtsız, sınırsız ve muhit / kuşatıcı bir şeyin hududu, nihayeti ve sonu
olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Üstüne bir suret / biçim, görünüş ve bir
taayyün / belirlilik vermek için hükmedilmez. Mahiyeti, aslı ve esası ne olduğu
anlaşılmaz.

     Mesela zulmetsiz /
karanlıksız daimî / devamlı ve sürekli bir ziya / ışık bilinmez. Hissedilmez.
Ne vakit hakiki / gerçek veya vehmî / var kabul edilen bir karanlık ile bir hat
/ çizgi çekilse o zaman bilinir.

     Nitekim; sönmeyen,
yok olmayan, sürekli var olan bir aydınlık, bir ışık içinde bulsaydık
kendimizi; hiç karanlık olmadığı, karanlık nedir bilmediğimiz için, ışığın
varlığını kabul etmez, reddederdik!

     Tıpkı balığın
suyun varlığına karşı çıkacağı gibi. Çünkü suyun içinde olduğu için suyu
göremez. Zira sudan başka bir şey yoktur ki, suyu görebilsin de varlığını kabul
etsin.

     Aynen basiret gözü
olmayanların Allahın varlığını inkâr ettikleri gibi. Oysa Allahın görülmeyişi,
olmayışından değil; zuhurunun şiddetindendir. Çünkü O’nun isim ve sıfatlarının
tecellisinden başka bir şey yoktur ki, basiretsiz gözler O’nu görebilsin. Âdeta
zâtı / varlığı perde olmuştur zâtına.

     İşte Allah’ın
ilim, kudret / her şeye gücü yetici, hakîm / hikmet sahibi ve rahîm / çok
merhametli gibi sıfat ve isimleri; muhit / her şeyi kuşatıcı, hudutsuz ve
şeriksiz / ortak ve yardımcıdan uzak oluşlarından ötürü; onlara hükmedilmez, ne
oldukları bilinmez ve hissedilmez.

     Öyle ise, hakiki
sınırları olmadığından, farazî / hayalî ve vehmî / kuruntuya dayalı bir sınır
çizmek gerekiyor. Onu da Enaniyet ve Benlik yapar. Kendinde vehmî / hayalî bir
rububiyet / rablık, bir malikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur ve var kabul
eder. Bir had / sınır çizer. Onunla muhit / kuşatıcı sıfatlara mevhum / vehmî
bir sınır koyar.

     “Buraya kadar
benim, ondan sonra Onundur.” diye bir taksimat / bölüşme yapar. Kendindeki
ölçücüklerle onların mahiyet ve aslını yavaş yavaş anlar.

     Mesela, tasarruf
edebileceği / istediği gibi kullanabileceği mülkünde; vehmî rablığıyla, imkân
dairesinde Yaratanın rablığını bilir. Görünüşteki malikiyetiyle, Yaratanın
gerçek malikliğini fehmeder / anlar: “Bu eve benim sahip olduğum gibi, Yaratan
da şu kainatın / evrenin maliki ve sahibidir.” der.

     Azıcık bilgisiyle
O’nun ilmini fehmeder. Edindiği san’atçılığıyla; asıl sanat sahibi,
benzersiz   eserler ortaya koyan Allahın
san’atını anlar.

     Mesela “Ben şu evi
nasıl yaptım ve tanzim ettim / düzenledim ise, şu dünya evini de birisi yapmış
ve tanzim etmiş / düzenlemiştir.” der.

     Bunun gibi bütün
sıfat ve İlâhî işleri bir derece bildirecek, gösterecek binlerce esrar, sırlar,  haller, sıfatlar ve hisler; Ene ve Benlik’de
var ve içine konmuştur.

     Öyleyse Ene,
Enaniyet ve Benlik ayna gibidir. Aynada görülenler ise, aynadan değildir.
Aynadan kaynaklanmıyor. Sadece aynada görülüyor. Çünkü ayna menba / kaynak
değil, mazhar / zuhur yeri, o şeyin göründüğü, tecelli ettiği, yansıdığı mekân
ve yerdir.

     Nitekim; kitaptaki
harflerin kitapta yer almalarının sebebi; kendileri için değil; delâlet
ettikleri, gösterdikleri, taşıdıkları mânaları aksettirdikleri içindir.

     Demek ki, Ene ve
Benlik bir Vahid-i Kıyasî / Ölçü Birimi, âdeta bir İnkişaf ve Keşif Âleti’dir.

     Demek ki, Ene ve
Benlik; bir şeyin kendisini değil de, sanatkârını, ustasını, sahibini bilip
tanıtan Mâna-i Harfî gibidir.

     Mânası kendinde
olmayan ve başkasının anlamını gösteren insaniyet ve insanlığın kalın ipinden
şuurlu / bilinçli bir tel. İnsanlığın gerçek yüzünün hulle ve elbisesinden ince
bir ip. İnsanın yaratılış amacına uygun; varlık kitabından bir eliftir ki, o
elif’in iki yüzü var.

     Biri hayra /
iyiliğe ve vücuda / varlığa bakar. O yüz ile yalnız feyze / ihsan, bağış ve
kereme kabildir. Vereni kabul eder. Kendi icat edemez. O yüzde fail / yapan
değil; icattan ise eli kısadır.

     Bir yüzü de şerre
/ kötülüğe bakar. Ademe / yokluğa gider. Bu yüzde o fail / fiili yapandır.

Fiil sahibidir.

     Hem onun mahiyeti
harfiyedir. Başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâlîdir. Vücudu o kadar
zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez / katlanamaz.
Hiçbir şeyi yüklenemez. Belki, eşyanın derece ve miktarlarını bildiren
mizanülhararet / termometre ve mizanülhava / barometre gibi mizanlar / ölçüler
çeşidinden bir ölçüdür ki, Vacibü’l-Vücudun / varlığı zorunlu olan, var olmak
için hiçbir sebebe ihtiyaç duymayan Allah’ın; mutlak / kayıtsız ve sınırsız ve
muhit / kuşatıcı ve hudutsuz sıfat ve niteliklerini bildiren bir mizan / bir
ölçüdür.

     İşte Ene ve
Benliğin mahiyetini bu şekilde bilen ve iz’an eden / basiret ve anlayış sahibi
olan kimse; Emaneti bihakkın / hakkıyla eda eder / yerine getirir. O Ene’nin
dürbünüyle kâinat ve evrenin ne olduğunu ve nasıl bir vazife / görev yaptığını
görür ve anlar. Ona göre hareket eder.

     Afakî / haricî
malûmat nefse geldiği zaman, Ene’de bir musaddık / tasdik edici görür. O
ilimler, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet / karanlık ve abesiyete / faydasız
ve gayesiz oluşa inkılâp etmez / dönüşmez.

     Ne zaman ki Ene,
vazife ve görevini bu şekilde ifa edip yerine getirdi; vahid-i kıyasî / ölçü
olan mevhum / var olmadığı halde var sayılan rububiyetini ve farazî / hayalî
malikiyetini terk eder. Hakikî ubudiyetini / kulluğunu takınır. Makam-ı ahsen-i
takvime / yaratılışın en güzel, en yüksek makamına çıkar.

     Eğer o Ene,
hikmet-i hilkatini / yaratılış amacını unutur. Vazife-i fıtriyesini / yaratılış
görevini terk eder. Kendine mâna-i ismiyle / kendisine kendisi için baksa,
kendini malik itikat etse / malik  sansa;
o zaman Emanet’e hıyanet etmiş olur.

     İşte bütün
şirkleri / Allah’a eş koşmaları ve şerleri / günah ve kötülükleri, dalâletleri
/ doğru yoldan ayrılmaları tevlit eden / doğuran Enaniyet’in bu cihetidir. İşte
bu husus Yer ve Gökleri; Emaneti kabul etmekten alıkoymuş. Dehşet içinde
kalmalarına sebep olmuş. Farazî / hayalî bir şirke düşmekten korkmalarına neden
olmuştur.

 

Yasaklardan Artık Gına Geldi

0

Bundan bir sene kadar
önce 65 yaş üstü vatandaşlara getirilen sokağa çıkma yasağı halen, değişik
şekillerde devam etmektedir.

 Halen, 65 yaş üstü vatandaşlara, sabah
saat 10 ile öğleden sonra 13 saatleri arasında olmak üzere, sadece 3 saat
sokağa çıkma müsaadesi verilmekte
olup, bunun haricinde kalan günün 21 saatin
de  ise sokağa çıkma yasağı

bulunmaktadır. Takdir edileceği üzere, bu süre oldukça uzun bir zamandır.

Yaşlılara
tanınan bu 3 saatlik kısa sokağa çıkma müsaadesi, yaşlıların hiçbir işine
yaramamakta, işlerini halletmelerine kâfi gelmemektedir. Zira, yaşlılara aynı
zamanda ve ne hikmetse bütün toplu ulaşım vasıtalarına binme yasağı da getirilmiş
bulunmaktadır. Bu sebeple, çarşıya, pazara gidip hiçbir işlerini
halledememektedirler, Sanki ev hapsine mahkûm
edilmiş gibi, yürüme mesafesi dahilinde evlerinin etrafında adeta, dolanıp
durmaktadırlar.

Halbuki,
yaşlılar da insandır .Onlarında halledilecek birçok işleri
bulunmaktadır. Bilhassa kimi kimsesi olmayan yaşlılar için bu durum büyük bir
sıkıntı meydana getirmektedir. Bu gibi durumda olanların sayılarının da oldukça
fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bu arada yaşlılardan, resmi dairelerde ve bankalarda
işleri olanlar, buralardaki işlerini halletmek hususunda bir hayli sıkıntılara
maruz kalmaktadırlar

Bilhassa,
büyük şehirlerde ikamet eden yaşlılar,
kilometrelerce uzak
mesafede bulunan hastanelere gitme imkânı bulamamaktadırlar. Ancak bu gibi
yerlere taksi tutmak suretiyle gidebilmektedirler. Bu durum ise haliyle bütçe
imkânlarını zorlamaktadır. Nitekim, eski SEKALI bir arkadaş, facebook’tan bana
göndermiş olduğu mesajda, Eskişehir’de bulunan emekli ve yaşlı bir yakınının,
yürüme mesafesi haricinde bulunan bir hastaneye gidiş geliş için 80 TL taksi
parası ödediğinden bahsetmektedir. Bir emekli için tabii ki, bu miktar oldukça
yüksek sayılır.

Halbuki
bu emekli ve yaşlı vatandaşımızın toplu ulaşım vasıtalarına binme imkânı
elinden alınmamış olsaydı, bu işi en fazla 3 – 5 liraya halletme imkânı
olacaktı. Üzüntü veren husus ise, yaşlıların bu durum ile alakalı olarak,
dertlerini, sıkıntıların anlatacak bir makam ve bir merci bulamamalarıdır. Bu
durum ise, yaşlıları bir hayli üzmektedirler.

Bu itibarla da maruz kaldıkları bu
haksız uygulamayı bir türlü kabullenmek istemedikleri gibi, yasak karalarını
koyanlara da haklarını hiçbir surette helal etmemektedirler. 
Aynı zamanda alınan yasak
kararlarının yaşlıların sağlıklarını koruma gayesine matuf olarak alındığına da
hiç bir zaman inanmamaktadırlar

Diğer
taraftan 65 yaşın üstündeki vatandaşların haricinde kalan insanların tamamı
için
de her gün akşam saat 21 ile sabah 05 saatleri arasında, ayrıca
Cumartesi ve Pazar günleri tam gün olmak üzere, topyekûn sokağa çıkma yasağı
getirilmiş bulunmaktadır. Bu yasağın mantığını da anlamak mümkün değildir.
Şöyle ki,

Bütün
gün, çoluk çocuk dâhil olmak üzere, gündüz saatlerinde 83 milyon insan hiç bir sınırlamaya
tabi olmadan sokaklarda gezip, dolaşma hakkına sahip iken, nasıl oluyor da bu
insanların çoğunun evde olduğu bir saatte, herkese sokağa çıkma yasağı
getiriliyor. Bunun kime faydası olur ki? Ben şahsen saat 21’den sonra kolay
kolay dışarıya çıkmam. Dolayısıyla bu yasak beni pek fazla alakadar etmez.
Fakat bu yasak benim ruhumu sıkar beni rahatsız eder.

Cumartesi
ve pazar günleri konulan sokağa çıkma yasağına

gelince; bu yasak da manasızdır. Çünkü bu günlerin tatil olması sebebiyle,
insanların zaten pek fazla sokağa çıkmadığı günlerdir.  Bu durumda haftanın diğer günlerinde
insanların sokağa çıkması herhangi bir mahzur teşkil etmiyorsa, bu iki gün için
de mahzur teşkil etmemesi icap eder. Kaldı ki çarşı esnafının birçoğu alışverişlerinin
mühim kısmını haftanın son iki gününde yapmaktadır. Aylardan beri konulan sokağa
çıkma yasağı yüzünden esnaf işyerini açamamakta, dolayısıyla satış yapamamaktadır.

Bu sebeple de para kazanmak şöyle dursun, iş yerinin kirasını dahi ödeyemez
hale gelmiş bulunmaktadır. Bu şekilde yakından tanıdığım birçok esnaf bulunmaktadır.
Bunların hepsi kan ağlamakta olup, ne yapacaklarını şaşırmış bulunmaktadırlar. Artık
bıçak kemiğe dayanmıştır.

Şehirler
arasında yapılacak seyahatler için bazı yerlerden izin alınması

icap ediyor. Fakat vatandaşların birçoğu bunu bilmiyor. Benim hiç tanımadığım
kişiler facebook’tan bana ulaşarak, “Musa Bey, biz şehirlerarası seyahat
edeceğiz. Fakat nereden ve nasıl müsaade alınacağını bilmiyoruz. Siz biliyor musunuz,
bize yardımcı olur musunuz?” diyorlar. Esasen izin almak çok kolay olmasına
rağmen vatandaş bunu bilmiyor. Şehirlerarası seyahat için sadece 199 numaralı
telefonu aramak kâfi. Ayrıca kaymakamlıklardan da izin alınabiliyor. Tabii ki
herkesin HES kodunun da
bulunması lazım.

Bir
de aylardan beri açılmaları yasak olan kafe ve lokantalar var ki,
bunların durumları da yürekler acısıdır. Zira buralarda çalışan aşçı ve
garsonlar başta olmak üzere, yüzbinlerce insan adeta sokağa terk edilerek,
işsiz güçsüz bırakılmışlardır. Lokanta ve kafe sahipleri de kiralarını dahi ödeyemez
bir hale gelmiş bulunmaktadır.

Netice itibariyle,
yukarıda yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere muhtelif konular ile alakalı
olarak konulan yasaklar vatandaşlar arasında bir takım derin sıkıntılara ve mağduriyetlere
sebep olmaktadır. Bu sebeple, acizane kanaatime göre, bu yasakların en kısa
zamanda kaldırılmasında mutlak bir zaruret bulunmaktadır

Benlik ve Mahiyeti

0

     “Sen benim kim
olduğumu biliyor musun?” “Bana bunu nasıl yaparsın?” “Ben şuyum, buyum!” “Var
mı benim gibisi?” “Sen kaç paralık adamsın be adam!” “Sen kimsin ki bana
muhatap oluyorsun?” “Sana dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim!” “Bana
nasıl öyle bakarsın?”  “Bu yaptıkların
bana sökmez!” “Ben adamı doğduğuna pişman ederim pişman!” “Kadınmış! Pöh pöh!”
“Kadın da neymiş?” “Kadınmış, hıh nihayet bir eksik eteksin!” “Kır dizini, otur
evinde, bak çocuğuna, unut dışarıyı, bırak konu komşuyu!” “Ben ne dersem o
olur!” “Kes sesini, eğ başını, otur oturduğun yerde, yoksa zindan ederim hayatı
sana!” vs. gibi yanlış, yersiz, edep dışı ve saygısız söylem, haddi aşan ifade,
duygu ve hislere kurban edilen; Ene ve Benliğin gerçek mahiyeti; çok değerli,
çok kıymetli bir anahtar oluşunda saklı. Ene ve Benlik gibi İlahî bir mücevher
olan İhsan ve Veri’nin; ne kadar yanlış, yersiz ve nafile yerlerde, yerden yere
vurulduğu; “Ene” nin gerçek mahiyeti belirtilirken anlaşılmış olacak.

     Ene, aslında
kâinatın tılsımını keşfeder, açar. Kur’an’ın mühim / önemli bir tılsımını /
gizli kalmış tarafını, esrar ve sırlarını halleder. Allah’ın insana en büyük
emaneti olan Ene’nin; tek bir mâna ve anlam cevherine; tek bir cihet ve tek bir
yönüne işaret edilecek. Çünkü, Allah’ın insana büyük emanetinin; çok
yönlerinden biri de Ene ve Benliktir.

     Ene, Ben ve Benlik
duygusu künuz-u mahfiye / gizli hazineler olan esma-i İlâhiyenin / Allahın
güzel isimlerinin anahtarıdır. Aynı zamanda kâinat ve evrenin tılsım-ı
muğlakının / anlaşılması zor olan sır ve gizemlerinin de anahtarıdır. Fakat
kendisi de, muamma-i müşkülküşa / anlaşılması zor  bir bilmece. Bir tılsım-ı hayretfeza / hayret
verici bir sırdır.

     O Ene ve Benliğin
mahiyeti / aslı, esası ve hakikatinin bilinmesiyle; o garip / hayret verici,
tuhaf muamma / anlaşılması ve çözülmesi güç, görünmeyen gizli sır açılır. O
acip tılsım, sır ve gizem olan Ene ve Benlik anlaşılır. Kâinat, evren ve tüm
yaratılmışların tılsımı da ortaya çıkar. Ayrıca âlem-i vücubun / Allahın zat,
isim ve sıfatlarını ifade eden âlemin; künuzu / hazineleri de açıklanmış olur.

     Çünkü, âlemin /
varlıkları içine alan dünyanın; varlıkların içinde bulunduğu ortamın miftahı /
anahtarı insanın elindedir. Ve nefsine / insanın bedensel varlığına, öz
benliğine yani insanın bizzat kendisine takılmıştır.

     Kâinat kapıları
zahiren / görünüşte açık görünürken; aslında kapalıdır. Maddi âlem gözümüzün
önünde, apaçık meydanda. Fakat hikmet ve mahiyetine vakıf değilsek; manen
kapalı sayılır.

     Cenab-ı Hak / her
şeyin hakikatinin kaynağı olan Yüce Zat / Allah; insana, İlâhî cihetler
bakımından, başka varlıkların yüklenmekten çekindiği; Ene ve Benlik adında öyle
bir miftah / anahtar vermiştir ki, âlemin tüm kapılarını onunla açar.

     Öyle tılsımlı /
sırlı, gizemli bir Enaniyet ve Benlik vermiştir ki, Hallâk-ı Kâinatın / Evrenin
Yaratıcısının künuz-u mahfiyesini / gizli hazinelerini onun ile keşfeder /
açar.

     Fakat Ene ve
Benliğin kendisi de gayet / son derece muğlak / kapalı bir muamma /
anlaşılması, çözülmesi güç, görünmeyen gizli bir sır, açılması müşkül / zor bir
tılsım / sır ve gizemdir. Eğer onun hakiki / gerçek mahiyeti / içeriği ve
sırr-ı hilkati / yaratılış amacı, sır ve gizi bilinse; kendisi açıldığı gibi,
kâinat kapıları da açılır.

    
Çünkü, Sâni-i Hakîm / her şeyi hikmetle, bir gaye ve sanatla yaratan
Allah; insanın eline, öyle bir emanet vermiştir ki: Rububiyeti / yaratması,
yaşatması ve terbiye etmesinin sıfât / vasıf ve özellikleri bilinsin.
Şuunatının / emir ve taleplerinin hakikatleri anlaşılsın diye, bunları
tanıtacak alâmet, işaret ve örnekleri kapsayan bir Ene / Benlik; yani bir
vahid-i kıyasî / ölçü birimi vermiştir.

    
Ta ki, o Ene ve Benlik bir vahid-i kıyasî / bir ölçü birimi olsun.
Evsaf-ı Rububiyet / Rablık vasıfları ve 
şuunat-ı ulûhiyet / ilahî işler onunla bilinsin. Fakat bu ölçü biriminin
gerçek bir varlık olması gerekmez. Belki geometrideki hayalî / var sanılan ve
sayılan hatlar gibi, bir ölçü birimi olarak düşünmeli. Maddi gerçek varlığı
şart değil.

    
Tıpkı olmadığı halde var kabul edilen enlem ve boylam çizgilerinin
yardımıyla, denizde kaptanın rotasını bilmesi, aynı şekilde var kabul edilen
hayalî hatların yardımıyla, havada pilotun uçuş hattını tayin ve tespit etmesi
gibi.   

Portreler- 3 -Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret (Zangoç – Molla Sırat Kavgası)

0

Portreler seri yazımızın bu
bölümünde Türk edebiyatının birbiriyle edebice tartışan iki ünlü ismi Mehmet
Akif Ersoy ve Tevfik Fikret’i karşı karşıya getireceğiz.

Tevfik Fikret II. Abdülhamit
saltanatının son yıllarına doğru kin ve nefret duygularıyla yoğrulmuş iki şiir
yazar: Sis ve Tarih-i Kadim. Fikret,
Sis” şiirinde Doğrudan doğruya II.
Abdülhamit’in baskıcı yönetimine ve bu yönetime payitahtlık yapan İstanbul’a
kin kusar. Tarih-i Kadim şiirinde
ise nefretin yönü tarihe, savaşlara ve inançlara özellikle İslamiyet’e
çevrilmiştir:

Ne zaman geçse bir ketîbe-i şan

Daima reh-güzâra hûn-efşan

Bir bulut, sâye-bar olur mutlak

Başta en başta kanlı bir bayrak,

Onu kanlı bir tâc eder ta’kib,

Sonra hûnîn vesâit-i tahrib:

Mızırak, yay, kılıç, topuz, balta,

Mancınık, top sapan, tüfek… arada

Her şeref yapma, her saadet pîç;

Her şeyin ibtidâsı, âhiri hiç.

Din şehid ister, âsüman kurban,

Her zaman her tarafta kan, kan, kan!…

Kahramanlık… Esası kan, vahşet.

Beldeler çiğne, ordular mahvet;

Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık:

Ne “Aman!” bil, ne “Ah!” işit, ne “Yazık!”

Tevfik Fikret, 212 dizelik bu
manzumesinde yukarıdaki örneklerde olduğu gibi Osmanlı tarihini, savaşlarını,
kahramanlıklarını eleştiriyor ve vahşet olarak niteliyor. Şair, şiirinin
ilerleyen bölümlerinde barış ve adaletin olduğu bir dünyaya özlem duyduğunu
belirtir ve hayal dünyasında kul ile Tanrı’yı birbirinden ayıran bir din
olmasını kabul etmez:

Ben benim, sen de sen; ne Rab, ne ibâd

Diyerek, hayalini kurduğu dünyada
ne Tanrı’nın ne de dinin yer almasını istemez.

Sâhib-i kâinat… Evet gerçek,

Sâhib-i kâinat olan ceberût (zorba),

O takarrüb-şiken likâ-yı sâmut (o
asık yüz ki yaklaşılmaz yanına)

O fakat aslı hep bu kavgaların…

Ancak, Tevfik Fikret’in bu
şiirini bir bunalım sonucu yazdığını, şiiri kimseye vermemek kaydıyla arkadaşı
Rıza Tevfik Bölükbaşı’ya teslim ettiği söylenir. Daha sonra şiirin elden ele
yayıldığını duyunca bu düşüncelerin bir cinayet olduğunu kabul eder ve
pişmanlığını dile getirir.( 2.Fahri Güven, Âkif Fikret Kavgası, Milli Gazete,
26. 10. 2006 tarihli nüsha)

Mehmet Akif Ersoy, bu şiir
yayınlandıktan yedi yıl sonra “Süleymaniye
Kürsüsünde
” adlı şiirinde Tevfik Fikret’e şöyle karşılık vermiştir:

Robert Kolej’deki sanat dâhisinin kalemi

Vurur bu darbeyi isterse. Çünkü haddine mi

Hükümet’in ona kalkıp da itiraz etmek?

Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!

Ya nazlanırsa? Evet, nazlanırsa yalvarırız…

Niyaza pek yüzü yoktur, hemen kanar yalnız,

Dehâların çoğu ekzantrik ya hani,

Bu ‘personaj’da var bir deli kılıklı mani!

 

Deyip de zangoca başvurdular. O mecnun da

Mukaddesatına halkın, ibâda, Mabûda

Savurdu pencereden havruz (pislik oturağı) uğratırcasına

Gelip gelip tıkanan levsi (pislik) pis karîhasına! (fikir)

 

Ne var ne yoksa mukaddes onunla bitti demek!

Gençliğe hak veririm… çünkü üç beyinsiz inek

Yazıp dağıttı o isyan beratını;

Çocukların yüreğinden kopardı imanı

 

Üdebânız hele gayetle bayağ mahlukaat…

Halkı irşad edecek öyle mi bunlar? Heyhat!

Kimi garbın yalınız fuhşuna hasbî simsar;

Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!

Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarab;

Biradan, fahişeden başka nedir şi’r-i şebab?

Serseri: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok;

Feylosof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!

Şimdi Allah’a söver… sonra biraz bol para ver:

Hiç utanmaz; protestanlara zangoçluk eder!

Mehmet Akif’in “Süleymaniye
Kürsüsünde”ki şiirine,  Tevfik Fikret,
iki yıl sonra “Bir Cevap” alt
başlığıyla seksen diziden oluşan “Tarih-i
Kadime Zeyl
” şiiriyle cevap verir. Yalnız oldukça sakindir bu şiirinde
Akif’e karşı.(Kasım 1914) Belki de yazdığı ilk şiirin mahcubiyeti içerisinde
hissetti kendisini kim bilir diyeceğim ancak Mehmet Akif, yazı ve şiirlerini “Sırat-ı Müstakim” dergisinde
yayınladığı için şiirin son mısrasın da: “Sen
ne dersin buna hey Molla Sırât
?” diyerek Akif’e hakaret etmeden de kendini
alamaz.

“Buyuruluyor ki:

“Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver,

Hiç utanmaz protestanlara zangoçluk eder”

Ben ki üç beş pulu tercihinden

Protestanlara zangoçluk eden

Şairim… Ziver-i Kürsî-yi Yakîn

Şair-i müctehîd-i din-i mübîn.

Hazret-i Molla Sırat’a ebedî

İhtirâmâtımı takdîm ile bî

Bî-terddüd diyorum: “Zangoçluk”

Lutf-i tavsifine şâyân olduk:

Lakin aldanma sakın üstâdım,

Ben de bir parça muvahhid zatım.

Bana anlatma o ra’nâ dini:

Bilirim ben de senin bildiğini.

Okudum ben de kitab-ı gabı;

Dinledim ben de itâb-ı gaybı

Ben ne ma’bud ne muabbid bilirim:

Kendimi hilkâte âbid bilirim.

Gökte binlerce mesâcid görürüm,

Onda vicdânımı sâcid görürüm.

Doğruluk, hubb ü vefâ, mahviyyet;

Merhamet, hayr ü hamiyyet, nasfet.

Sonra bir şaire zangoç dememek

İşte vicdânıma bunlar mahrek.

Düşünüp işlemek âyinimdir,

Yaşamak dini benim dinimdir.

Mü’minim varlığa imânım var,

Her kanat bir melek eyler ikrâr.

Enbiyâdan yaşarım müstağnî

Bir örümcek götürür Hakk’a beni.

Dîn-i hak bence bugün dîn-i hayât;

Sen ne dersin buna hey Molla Sırât?”

Bu arada milli şair olarak
tanıdığımız Tevfik Fikret’in intihal şiirlerine de şahitlik ediyoruz:

(Tevfik Fikret’in “Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha
sizin / Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin
!” mısralarının aslı
Victor Hugo’nun “Joyeuse Vie” yani “Şen Hayat” isimli şiirindendi. Tevfik
Fikret’in ziyadesi ile hoşlanıp altına imzasını atmaktan çekinmediği o kısmı
“Ha gayret, yağmacılar, salaklar, sayın baylar, / Hazların etrafına çöreklenin,
şölen var! / Koşun! Yeriniz hazır! / Baylar, hayat kısadır, / Yiyin, için,
eğlenin! / Sizlersiniz sahibi bu talihsiz ülkenin… / Bu millet
malınızdır…”)

İntihalin en hazin ikinci şiiri:
Tevfik Fikret’in bu yürütme şiirinin yeraldığı kitabına yaylı bir çalgı olan
“rebab” yahut “rübab” kelimesinden istifade ederek “Rübab-ı Şikeste” yani
“Kırık Rübab” verdiği isim bile, birinci sınıf olmayan melez bir Fransız
şairin, Joseph Agoub’un “La Lyre Brisee”sinden, yani “Kırık Lir”inden yürütme
idi!( Alıntı: Yağmur Atsız)

Türk edebiyatının bu iki ünlü
isminin kavgaları belki daha uzun müddet devam edecekti fakat 19 Ağustos
1915’te Tevfik Fikret’in erken ölümü, bu edebi tartışmalara son noktayı koymuş
oldu.

Not: Portreler serisini yazarken
yazarlar arasında oldukça tarafsız kalmaya çalışıyorum. Ancak bu demek değil
ki, şair, yazar ve sanatçılar arasında ben tarafsızım. Yazılarıma konu aldığım
şahısların bazılarını çok, bazılarını iyi veya kötü yönleriyle kabul, bazılarını
da hiç sevmeyebilirim. Takdir tabii ki okuyucuya aittir.

Sağlıklı Kalın

 

Yararlanılan Kaynaklar:

1 Edebice Dergisi-Yaşar Vural

2 Yağmur Atsız

3 Murat Bardakçı

Ene / Enaniyet / EGO ve Benlik

0

     Hemen her gün
gazetelerde okuyup durduğumuz; çok üzücü hadise ve olaylar içimizi yakıyor.
Moral ve maneviyatımızı bozuyor. İçimiz kararıyor. Karısını öldüren kocalar,
kocalarını öldüren kadınlar. Kadına el kaldıran erkekler. Aile faciaları.
Münakaşalar, kavgalar, çekişmeler. Çocuklara karşı sert tutum ve davranışlar.
Onları dövenler, sert davrananlar, bağırıp çağıranlar o kadar çok ki, anlaşılır
gibi değil. Basit sebepler yüzünden; insanların birbirlerine hakaretler
yağdırmaları. Kendilerine hâkim olamayarak, hemen kaba kuvvete başvurmalarına
üzülmemek elde değil. Velhasıl öldürme ve öldürülmelerin, yaralama ve
yaralanmaların bir türlü sonu gelmiyor.

     Bütün bunların
sebep ve nedenleri ise, Ene / Enaniyet / Ego ve Benlik, Bencillik; başkasına
hak tanımayıp, sadece kendi menfaat ve çıkarını düşünmekten ibaret olan Ene ve
Enaniyetin yani Benliğin ve Bencilliğin yanlış anlaşılması, yanlış yerlerde
kullanılmasından ileri gelmektedir.

     Çünkü bu zamanda
enaniyet / benlik çok ileri gitmiş. Herkes bir buz parçası hükmünde olan
enaniyetini; halkın müşterek menfaat havuzunda eritip bozmuyor. Kendini mâzur
görüyor. Ondan da niza çıkıyor. Bundan da umum halk zarar görüyor. Bir avuç
haksızlar güruhu istifade edip yararlanıyor.

     Çünkü enaniyetin
işimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf lillah / Allah için
olmazsa, kıskançlık işe karışır ve işi bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli, bir
elini kıskanmaz. Gözü, kulağına haset etmez. Kalbi, aklına rekabet etmez.
Herkes birbirine karşı rekabet değil, bilakis birbirinin meziyetiyle iftihar
etmeli. Kaldı ki bu, vicdanî bir vazife ve görevdir.

     Çünkü ene, aslında
bir hava, bir buhar gibi iken, verilen öneme göre mâyi hâline gelir. Sonra
ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini
yutar. Halkı, sebepleri de kendisine kıyas ederek Halık’ın emirlerine karşı
çıkmaya başlar. Küçük âlemde yani insanda ene neyse, büyük insan hükmünde olan
kâinat ve evrende tabiat odur. İkisi de Allaha âsîdir.

     Çünkü insan
kendini kendine beğendirmemeli. Nefsinin ayıp ve kusurlarını görmeli. Evet
insan kendini beğenmediği gibi, kendini beğenenleri de beğenmemeli.

     Çünkü gaflet ve
dünya-perestlikten çıkan dehşetli bir enaniyet / benlik bu zamanda hükmediyor.
Onun için haklı olanlar; meşru bir tarzda bile olsa, enaniyetten / benlikten,
kendini beğenmekten vazgeçmeleri gerekir.

     Buz parçası
hükmünde olan enaniyetlerini, manevi şahsiyet hükmünde olan ortak havuzda
eritmeli ve asla sarsılmamalıdırlar.

     Çünkü toprak gibi,
mütevazi / alçak gönüllü olarak; enaniyeti / benlik ve bencilliği terk etmeleri
şarttır.

     Çünkü bu zamanın
bir hastalığı daha vardır ki o da şudur: Benlik, enaniyet, hayatını güzelce
medeniyet fantaziyeleriyle / hayatın görünüşteki yaldızlı, yersiz ve lüzumsuz
taraflarıyla geçirmek iştahı yani tiryakilik gibi hastalıklardır.

     Çünkü Kur’an’ın
başta gelen esaslarından biri de, benlik ve enaniyeti terk etmek lüzumudur. Ta
ki, hakiki ihlas ile iman kurtarılabilsin. Nitekim benliğini, şan ve şerefini
en küçük bir iman mes’elesine feda eden çoktur. 

     Çünkü hakiki
ihlasın yolu; enaniyeti terk, kendini daima kusurlu bilmek ve sırf kendini
düşünmemek, benlik ve gurura sebep olan şeylerden çekinmekle mümkündür.

     Çünkü Allah;
insanın ruh kuvveti ve gücünü sınırlandırmamıştır. Bu yüzden insan; enaniyetle
o kadar aşağı düşer ki, zerreyle eşit hale gelir. Ubudiyet / kulluk ile de, o
kadar yükseğe çıkar ki, Hz. Muhammed’in yükseldiği makama, o da namzet ve aday
olur.

     Çünkü seçkin, tam
dindar bir kul; ancak enaniyeti terk ile bu mevki ve makama yükselebilmiştir.

Enaniyeti bırakamayan ise, dindeki sağlamlığına bizzat
kendisi köstek olmuş, neredeyse dinini terk etme durumuna kendini, bizzat
kendisi getirmiş olur.

     Çünkü bu zamanda
İslâm Terbiyesi’nin noksaniyetiyle ve kulluğun zaafiyetiyle benlik, enaniyet
kuvvet bulmuş. Memuriyeti; hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve istibdat
derecesine bir tahakküm ve büyüklenme mertebesine getirdiğinden; adalet adalet
olmaz. Esasından bozulur. İnsanların hukuku yerle bir olur.      

Doğum Oranlarında Keskin Düşüş

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en doğru iki
politikasını söyle derseniz cevabım: “kamusal alanda sigara içme yasağı” ve “üç
çocuk tavsiyesi” olur.

İçme alanları azaltıldı diye sigara tüketimi
azaldı mı tam bilemiyorum. Ama rakamlar “üç çocuk tavsiyesinin” etkili
olmadığını
gösteriyor.

Yıllık nüfus artış hızımız, 2019’da binde 13,9 iken 2020’de binde
5,5’e geriledi.

Bir kadının doğurgan olduğu dönem (15-49 yaş grubu)
boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısına “toplam doğurganlık
hızı” deniyor.

Bir toplumda Toplam Doğurganlık Hızı (TDH)
2,1 seviyesinde iken
nüfus ancak kendini yenileyebilmekte ve durağan hale gelmektedir.
Türkiye’de TDH 2001’de 2,38 çocuk iken 2019’da 1,88 çocuk olarak gerçekleşti.

Bu durumda “Türkiye’nin nüfusu hiç bir
zaman 100 milyona ulaşamayacaktır.”
Daha da kötüsü, doğurganlık,
nüfusun yenilenme seviyesi olan, 2,1’in altında kaldığı için nüfusumuz
azalacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son açıklanan TÜİK rakamlarından sonra “Nüfus
artış hızımızın yarı yarıya düştüğünü gördük. Nüfusumuz azalmaya dahi
başlayabilir.
Avrupa ülkeleri bu tehditle uzunca bir süredir karşı karşıya.
Türkiye’nin aynı akıbete duçar olmasına izin vermeyeceğiz. Bu iş öyle
parayla pulla olmaz. Aileye sahip çıkmaktan geçiyor”
 dedi.

“Aileye sahip çıkmak” ne demek? Açıklanmaya muhtaç bir söz bu. Galiba
ailelerin çocuklarına ekonomik destek vermesi kastediliyor.

Zaten sosyal bir patlama yaşamıyorsak
ailelerin işsiz veya ekonomik sıkıntı içindeki genç evlatlarına sahip
çıkmasından değil mi? Milyonlarca gencimiz ailesine muhtaç ve boynu
bükük, özgüveni kaybolmuş bir durumda. Böyle iken varını yoğunu evlatlarıyla
paylaşan dar gelirli aileler daha ne yapsın?

Önce teşhisi doğru koymak lazım. Nüfus
artış hızı ve
doğum oranları neden hızla düşüyor?

*************************

Ekonomik Kriz En Çok Eğitimsiz Kesimi Vurdu

İbrahim Kahveci (Karar Gazetesinde) lise altı eğitimli kesimin son yıllarda en çok iş kaybını yaşayan
kesim olduğunu ve bu kesimdeki çocuk sayısının azalmasını rakamlarla açıkladı.

“Kasım 2017’de lise altı eğitimli
çalışan sayısı
16 milyon 212 bin kişiydi. Kasım 2020 itibari ile 13 milyon
491 kişi oldu.”  

“Lise altı eğitimli olanlar ekonomik krizden en çok etkilenen
kesim oldu. Kasım 2017- Kasım 2020 arasında bu kesimden 2 milyon 721 bin
kişi mevcut işini kaybetti.

Buna karşılık 195 bin lise mezunu yeni
iş bulurken, üniversite mezunlarından da 1 milyon 075 bin kişi yeni iş bulmuş
oldu.”  

Üniversite mezunları lise mezunlarına
göre biraz daha kolay iş bulur hale geldi. Fakat onların da önemli bir kesimi
lise mezunlarının çalıştığı işlerde çalışıyor. Zannedersem ücretlerin asgari
ücrete yakın olması işverenlerin lise mezunları yerine üniversite mezunlarını
tercih etmesinde etkili oluyor.

Şimdi de doğum sayılarına bakalım.

2015 yılında lise altı eğitimli annelerin doğum sayısı 794 bin
kişiydi. Bu sayı 2019 yılında 611 bin doğuma geriledi. Lise altı eğitimli
kesimde çocuk sayısı tam yüzde 23,0 azaldı.  

Aynı dönemde iş bulma oranı artan üniversite
mezunlarında ise doğum sayısı 254 binden 298 bine yükseldi.
Üniversite
mezunlarındaki doğum sayısı artışı ise tam yüzde 17,3 oranına sahip.”  

Yaşanan ekonomik krizden en çok etkilenen alt
eğitim gruplarının doğum sayılarına aynen yansıdığını görüyoruz.

Ekonomimiz artan nüfusa göre istihdam yaratamadığı gibi
mevcut çalışanlar da işsiz kalmakta.

İşsizler ordusuna katılan lise ve altı eğitimli
2,7 milyon gencimiz ile her yıl çalışma yaşına geldiği halde iş bulamayan gençlerimizin
geleceğe güvenle bakmaları mümkün değil.

Buna rağmen “mutluluk araştırmasında” en
mutsuz kesimin üniversite mezunları olduğu
tespit edildi. Üniversite
mezunları da çoğunlukla hak ettikleri işlerde çalışamamaktan ve düşük
gelirlerinden dolayı mutsuz.

Gençlerimiz evlenemiyor, evli olanlar da bu
şartlarda çocuk sahibi olmak istemiyorlar.

Bu yüzden yıllık nüfus artış hızı keskin bir
düşüş gösterdi. Bu çok vahim bir gelişme.

*************************

Altın Fırsatı Heba Ettik

Artık nüfus artışımızın durduğu noktadan, nüfusun
gerilemeye doğru geçeceği bir kırılma noktasındayız.

Oysaki Türkiye, genç ve çalışabilir nüfus
oranı yönünden, bir altın fırsat dönemi içinde. Çok az ülkeye nasip
olacak şekilde, halen çocuk ve çalışamaz durumdaki yaşlı kesimlerin oranı en
düşük, çalışabilir nüfus oranımız en yükseklerde.

Bu dönem iyi değerlendirilirse çok yüksek
büyüme ve kalkınma oranları sağlanabilirdi. Ama maalesef altın fırsatı heba
ediyoruz.

Bundan sonra nüfusumuz gittikçe yaşlanacak,
çalışabilir nüfus oranımız gittikçe düşecek.

Emeklilerin maaşlarını aslında çalışanlar
öder. Çalışanların oranı düşüp emekliler çoğalınca, çalışanlar da emekliler de
geçinemeyecek.

Bu trend bir kere başladıktan sonra geri
dönüşü mümkün olmuyor. Avrupa ve Rusya
’nın halen yaşadığı bu yaşlanma süreci ile gittikçe dünya
sıralamasında gerileyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Türkiye, daha gelişmiş ülke sınıfına giremeden,
insan kaynağının azaldığı bu trende girerse yazık olur. Ekonomik büyüklük
açısından, bir daha dünya sıralamasında ilk on içine girme şansımız hiç
olmaz. 

Tasavvufta Allah, İnsân-ı Kâmil ve İlâhî Aşk Anlayışı ‘Dinî ve Tasavvufî Bir Sohbet’

0

Tasavvuf ehli ve ‘Nasipliİsmet Binark’ın telif etiği 16 X 24 santim ölçülerinde, birinci
hamur kâğıda basılı eseri 138 sayfadır. 2020 yılında Ankara’da yayımlanmıştır.

Hakk’a adanmış gönüllere ithaf edilen’ eser, ‘Mürşid-i Kâmil Şeyh Ken’ân
Rifâî ile Mutasavvıf ve Mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’den bercestelerle
başlıyor. ‘Ön Söz’ başlığı altında
İsmet Binark bercesteleriyle devam ediyor.

Kitapta, Anadolu’ya bir rahmet
yağmış gibi gönül erlerinin, mutasavvıf şâirlerin Allah sevgisini, ilâhî aşk
anlayış ve duyuşlarını, onların tasavvuf neşvesini, semâya yükselen niyaz ve
yakarışlarını, tek hakîkat olan Allah’a seslenişleri, onlardan yapılan iktibas
ve kısa nakillerle okuyucuya sunuluyor. Kendisi de bir gönül eri olan Muhterem
İsmet Binark Beyefendi, Merhume Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’den tevârüs etiği
muhteşem imlâsını, birçoklarının kullanma zahmetini gösteremedikleri
alfabemizdeki inceltme-uzatma  ‘^’
işâretini yeri geldikçe ve cömertçe harfler üzerine serpiştirerek mûsıkî
ahengine büründürdüğü selis Türkçesi ile eserinin zevkle okunmasını sağlıyor.
Haksızlık edilmemeli: Evet zevkle ve aynı zamanda huşû ile. Aşağıdaki satırları
başka türlü okumak zâten mümkün değil:

Hz. Peygamber bir hadîsinde, ‘Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve
noksandır
…’ buyurmuştur.

Bir Müslüman bir işe ‘Besmele’ ile başlarken, ‘Nefsim
veya başka bir varlık adına değil, Allah adına, O’nun rızâsı için, O’nun
izniyle başlıyorum
’ demek ister… O’nun ‘Rahmân’ ve ‘Rahîm
isimlerinin tecellî etmesini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret
saadeti dilediğini, kendisinin O’nun şefaatine ve yardımına her dâim muhtaç
olduğunu ifâde etmiş olur…

Mümin, ‘Besmele
ile Allah’a olan sonsuz şükrünü, minnettarlığını, sevgisini ve kulluğunu her
fırsatta duyurmak ister…

Mevlid
müellifi Süleyman Çelebi, şâirâne bir duygu yoğunluğu ile Yüce Allah’ın
huzurunda olduğunu bilerek:

Allah adın zikredelim evvelâ 

 Vâcip oldur cümle işte her kula

derken, her işte her dâim Allah’ın adını
anmanın gerekli ve kaçınılmaz olduğunu ne güzel ifâde etmiştir!..

Ve arkasından:

‘Allah
adın her kim ol evvel ana 

Her işi âsân ede Allah
ana’

sözleriyle
de, Allah’ın kuluna her işi kolaylaştıracağını hatırlatır!..

Bu fakir de, tam bir teslimiyetle, Yüce
Yaradan’ın huzurunda ‘Besmele’ çekerek
söze başlamak niyâz eder…

Sayın Binark kelâmı da, kalemi de
gayet mâhir gönül dostu bir tasavvuf ehlidir. 
Bu husûsiyetini eserinin her sayfasında, her satırında görmek mümkün.

Birinci bölümde ‘Din Nedir?’ sorusunun cevabı ve ‘İslâmiyet’ hakkında derin ve farklı
bilgiler var.

İslâm Düşünce Târihinde Tasavvufun Yeri’ başlıklı ikinci bölümde; ‘Tasavvuf Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır.’
Cümlesiyle giriş yapılıp ‘Tasavvuf
kavramı ve ‘Tarikat Müessesesi
anlatılıyor.

Üçüncü Bölüm’de, ‘Tasavufta Allah Anlayışı’; ‘Hak’dan özge nesne yoktur gayriden ümmîdi
kes, Aç gözün merdâne bak! Allah bes, bâkî heves
’ diyen Aziz Mahmud Hüdâyî,
Ken’ân Rifâî, Niyâzî-i Mısrî ve diğer Mürşîd-i Kâmiller rehberliğinde açıklanıyor.

Türk Târihinde Tasavvufun Yeri ve Önemi’ başlıklı dördüncü bölümde,
Bir hayat tarzı olarak tasavvuf, İslâm
dininin bir yorumudur
.’ Deniliyor. Türkleri yücelten tasavvufun târihinin
anlatıldığı satırlar, aynı zamanda gönül ehli dostlara ‘tasavvufa dâvet’ mâhiyetindedir. 

Beşinci bölüm Yûnus Emre’nin ‘Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim /
Aşka gelince gördüm bir uzun hece imiş
’ mısraları ile giriş yapılarak ‘Tasavvuf ve Aşk Edebiyatı’ bahsine
tahsis edilmiş.

Sayfalar; Fuzûlî’den, Dede
Korkut, Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Sultan Veled, Ahmed Eflâkî Dede, Hünkâr Hacı
Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram Velî, Süleyman Çelebi, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Emir
Buhârî, İbrâhim Tennûri, Sünbül Sinan, Merkez Efendi, Ümmî Sinan, Niyâzî-i
Mısrî, Erzurumlu İbrâhim Hakkı, Şeyh Galib, Mehmed Âkif, Âşık Veysel, Necib
Fâzıl, Hâlide Nusret Zorlutuna, Ârif Nihat Asya, Abdürrahim Karakoç, Mustafa
Tahralı ve ‘Bu fâkir’ olarak tesmiye
edilen İsmet Binark’tan şiirler, beyitler ve özdeyişlerle donatılmış.

Bibliyografya’ başlıklı altıncı bölümde, tasavvufta derinleşmek
isteyenler için 113 adet eserin isim, yazar, yayınevi, baskı yeri ve yılı
bilgileri ile zengin bir külliyat sunuluyor.

Tekrar tekrar okunacak başucu
eseri afsındaki kitap, Duâ bahsi ile sona eriyor. Bu bölümde; Mustafa
Tahralı’nın Feyzi Halıcı’nın Orhan Seyfi Orhon’un şiirleri ile, eserin müellifi
İsmet Binark’ın duâsı var.

ALTAY KÜLTÜR SANAT
VE KÜLTÜR VAKFI:

Bayındır
Sokağı Nu: 58 Çınar Apartmanı Kat: 6 Dâire: 11 Kocatepe, Çankaya – Ankara.

e-posta:
altayvakfi@gmail.com  //  www.altayvakfi.org  

 

İSMET BİNARK:

     Kütüphaneci ve Arşivci, Devlet
Arşivlerinin Kurucu Genel Müdürü ve Araştırmacı Yazardır.

     1941 yılında İstanbul’un Fâtih
ilçesinde, Hırka-i Şerif semtinde doğmuştur. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi
Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamlamıştır.

     1962 yılında, Allah dostlarından
mutasavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’yi tanıma bahtiyarlığına
kavuşmuş, el öpüp mânevi terbiye halkasına katılmıştır.

     1967
yılında Ankara’da Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başlamış; sırasıyla
Şef, Müdür Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

     1970-1971 yılları arasında Millî Eğitim
Bakanlığı’nca İngiltere’ye kütüphanecilik eğitimine gönderilmiştir.
İngiltere’de İngiliz Millî Kütüphanesi’nde, staj çalışmalarına katılmıştır.

     İngiltere’den bir süreliğine
Finlandiya’ya geçmiş, Fin Millî Arşivi’nde meslekî konularda çalışmalarda
bulunmuştur.

     1976 yılında, dönemin Başbakanlık
Müsteşarı Sayın Ekrem Ceyhun’un bizzat dâveti üzerine, Başbakanlık bünyesinde
‘Cumhuriyet Arşivi’nin kuruluşuna öncülük etmiştir.

     13 Temmuz 1987’de Devlet Arşivleri Genel
Müdür Yardımcısı; Sayın Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde 13 Şubat
1992’de ise Devlet Arşivleri Genel Müdürü olarak görevlendirilmiştir. Bu
görevi 1998 yılına kadar devam etmiştir.

     Açılışı 29 Ekim 1988 târihinde dönemin
Başbakanı rahmetli Turgut Özal tarafından yapılan Ankara Yenimahalle’deki
Devlet Arşiv Sitesi’nin arşivcilik hizmetlerine göre projelendirilmesi ve
araştırmacıların yararlanmasına sunulması çalışmalarını yürütmüştür.

     Ankara’daki ‘Cumhuriyet Arşivi’ ile İstanbul’daki ‘Osmanlı Arşivi’, Binark’ın Genel Müdürlüğü döneminde ‘Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
çatısı altında birleştirilmiştir. İlgili arşiv mevzuatının hazırlanması ve
uygulamaya konulması da genel müdürlüğü döneminde olmuştur.

     Cumhuriyet Türkiyesi’nden gelecek
kuşaklara sâhip olmakla gurur duyacakları Cumhuriyet Arşivi’nin kurulması,
Osmanlı Arşivi’ndeki tasnif çalışmalarının bilgisayar destekli olarak
hızlandırılması ve tasnifi tamamlanan arşiv fonlarının kataloglarının
yayınlanması ve Osmanlı arşiv belgelerinin restorasyonlarının sağlanması
konusunda büyük hizmetleri olmuştur.

     Genel Müdürlüğü döneminde, Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğünün seri hâlinde yayınlanan belgelere dayalı
kitaplarıyla Ermenilerin asılsız soykırım iddialarının târih önünde
çürütülmesine öncülük etmiştir.

     Aynı dönemde, Osmanlı Arşivindeki Türk
dünyâsı ve Türk varlığı ile ilgili arşiv belgelerinin, Osmanlı fermanlarının,
Mühimme ve Tapu Tahrir Defterlerinin tıpkı basımları ve transkripsiyonlu
metinleri ile Osmanlı Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış, daha önce
Osmanlı Devleti idâresinde bulunan ülkelerin arşiv ve kütüphanelerinde
bulunan Osmanlı dönemi arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize
kazandırılmıştır.

     1930’lu yıllarda Bulgaristan’a okkası 3
kuruş 10 paradan satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet
Arşivimize geri getirilmesi ve kataloglarının yayınlanması, Binark’ın Genel
Müdürlüğü döneminde gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir.

     Arşivcilik eğitiminin Türkiye’de ilk
defa üniversite seviyesinde başlatılmasına da öncülük etmiş; Ankara,
Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde uzun süre arşivcilik dersleri vermiş,
arşivci ve akademisyen yetiştirmiştir. Modem arşivcilik, Türk arşivcilik
târihi, kütüphanecilik târihimiz ve eski kitapçılık sanatlarımız konusunda
çok sayıda telif ve tercüme eseri Türk arşivciliğine ve kütüphaneciliğine
kazandırmıştır.

     1964 yılında yazı hayatına girmiş,
kütüphanecilik, kitapçılık sanatlarımız, Türk arşivciliği ve modem arşivcilik
gibi meslekî yayınlarının yanı sıra, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın
dönem Türk parlamento târihi, bibliyografya ve biyografi konularında 60’dan
fazla telif eseri yayınlanmıştır. Bu konularda 200’den fazla makale, inceleme
yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır.
Kitap ve makale olmak üzere bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme
edilmiştir.

     1983-1986 yılları arasında T.C. Bakanlar
Kurulu Kararıyla İslâm Konferansı Teşkilâtı İslâm Târih, Sanat ve Kültürü
Araştırma Merkezi’nde, Uzman Araştırmacı olarak Türkiye’yi temsilen görev
yapmıştır.

     Türk kütüphaneciliğine, arşivciliğine,
kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel
Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya-Bir Vakfı, Türk Dünyası
Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Akademisi, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar
Birliği, Hacettepe ve Ankara Üniversiteleri Arşivcilik Bölümleri başta olmak
üzere, bâzı kurum ve kuruluşlarca taltif edilmiştir.

     Meslektaşları tarafından hazırlanan
‘İsmet Binark Armağanı’ Türk Edebiyatı Vakfı tarafından 2015 yılında armağan
kitap olarak yayınlanmıştır.

İsmet Binark’ın yayınlanmış 50’den fazla
kitabından birkaçı:

Doğumunun 95. Yıldönümü Münâsebetiyle Ziya
Gökalp Bibliyografyası
.

-Eski
Kitapçılık Sanatlarımız.

-Asılsız
Ermeni İddiaları ve Türklere Yaptıkları Mezâlim

-Sâmiha
Ayverdi’nin Mektupları

-Vefâtının
Onuncu Yılında Sâmiha Ayverdi

-Vakıf
Medeniyeti. İslâmiyet’te ve Türklerde Vakıf ve Yabıncı Göz ile Osmanlı
Vakıfları

-Kültür
ve Din. Dinin Toplum Bütünleşmesindeki Yeri

-Tasavvuf
ve Temel Kavramları

-Bir
îhlâs Abidesi İlhan Ayverdi

-Bay
Efendi.

-Sâmiha
Ayverdi ’nin Fikir ve Gönül Dünyâsından Seçmeler

-Gönül
Dünyâmızı Aydınlatanlar

-İlhan
Ayverdi Hâtıra Kitabı

 

 

KUŞBAKIŞI

YÜKSELEN
MİLLİYETÇİLİK                                                                                                                                                                          
‘Yeni Türkçülüğün Esasları’ 1

Türk
2000’ler Vakfı Şeref Başkanı ve ‘9’lar Enstitüsü Kurucusu Ord. Prof. Dr. Reha
Oğuz Türkkan’ın telif ettiği eserin yenilenmiş 2. Baskısı, 13,5 X 21 santim
ölçülerinde, 518 sayfadır.

Reha
Oğuz Türkkan 3 Mayıs 1944 Türkçülük olayları sebebiyle tevkif edildi.  Sansaryan Han’da ‘tabutluk’ denilen hücrede işkenceye mâruz kaldı. Türkçülüğün
meş’ale isimlerinden biri idi. 18 Ocak 2010 târihinde 90 yaşında ebedî âleme
intikal eden Türkkan Hoca, hukukçu, tarihçi, yazar, Türkolog, psikolog,
senarist, gelecekçi (futurist) gibi unvanlara sâhip çok yönlü bir insandı. Beraat
ettikten sonra 1947-1972 yılları arasında Columbia üniversitesinde, 1975-1976
yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde ve daha sonra da 1996 yılında Ahmet Yesevi
Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

Bilindiği
gibi ‘Türkçülüğün Esasları’ hakkında
ilk kitabı, 1920’li yıllarda Ziya Gökalp yazmıştı. Türkçülük statik (durağan)
değil, dinamik (değişen, gelişen yenilenen) bir yapıya sâhiptir. Bu sebeple
eserinin adında ‘yeni’ sıfatını
kullanmıştır.

Üç
bölüm olarak tasnif ettiği eserinin birinci bölümünde; ideolojiler, fikirler ve
inançlar yelpâzesinde yer alan: Kapitalizm, Liberalizm, Marksizm, Komünizm,
Sosyalizm, Faşizm ve Milliyetçilik hakkında bilgiler var.

İkinci
bölüm; Türk Milliyetçiliği, Türk Milliyetçiliğinin / Türkçülüğün Târihi,
kimlik, dil, târih, genel kültür, aile, askerî güç ve târım dâvâlarımız
başlıkları altında açıklamalardan oluşuyor.

Üçüncü
bölümde ‘tehlikeler’ yer alıyor. Tehlikeler; Dış siyâsetimiz, Terör / Bölücülük
/ Kürtçülük, Madde Bağımlılığı, İktisâdî Krizler, Çevre ve Sağlık Problemleri
ve Eğitimde Düzelmeyen Hatâlar olarak gruplandırıldıktan sonra, uygulanabilir
çözüm teklifleri sunuluyor. 

POZİTİF YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı, Çatalçeşme Han, Nu: 52/2 Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon:
0.212-514 57 87, Belgegeçer: 0.212-519 09 14 e-posta:
sdcimen@gmail.com  // www.pozitifkitap.com    
 

 

OLİVER TWİST

1812-1870 yılları arasında yaşayan İngiliz
yazar Charles Dickens’ın çok okunan
çocuk romanı, Oliver Twist, Bilgeoğuz Yayınlarının 720. Kitabı olarak okuyucuya
sunuldu. 13,5 X 20 santim ölçülerinde 111 sayfadır. Ümmühan Cengiz tarafından yayına hazırlanan eser, kötü insanların
mutlaka cezalandırılacakları tezini işlemesi, düzgün Türkçesi ve çocukları
iyiye, doğruya ve güzele yönlendirmesi sebebiyle harâretle tavsiye edilebilecek
bir romandır.

Oliver Twist dünyaya gelirken annesi vefat
eden bir öksüzdür. Annesinin kimliği meçhul olduğundan babasının kim olduğu da
bilinmemektedir. 30 kadar çocuğun bulunduğu sâhipsiz çocuklar evine gönderilir.
Orada bakım ve beslenme şartları çok kötüdür. 9 yaşına geldiğinde düşkünler
evine nakledilir. Burası geldiği yerden daha berbattır. İşkencelerle geçen 15
günden sonra bir tabut imâlatçıs, kendisini çırak olarak yanına alır. Oliver
ilk gece tabutların bulunduğu odada yatırılır. Bütün gece uyuyamaz.

Oliver, bataklıklarda yetişen nâdide
çiçekler gibidir. Temiz kalpli ve dürüst… Kötü insanlar cezalandırılır da
iyiler mükâfatlandırılmaz mı? Kitabı okuyanlar hem haz duyacaklar hem de bu sorunun
cevabını öğrenecekler…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

MİZAH
KİTABI

Mizah; roman, hikâye, seyahatnâme, şiir
gibi… edebiyatın bir dalıdır. Hâdiselerin gülünç, alışılmadık ve çelişkili
yönlerini yansıtarak insanı düşündüren, eğlendiren veya güldüren yazılardır. Bu
tür yazılar, MÖ 450’li yıllardan beri yazıla-gelmektedir. İlk mizah eserinin
Aristophanes (446-386) tarafından yazıldığı bildirilmektedir. Tiyatro eseri
olarak kaleme alınan ‘Bilgelerin Şöleni
isimli kitabın yalnızca adı günümüze ulaşabilmiştir.

Türklerde mizah türü yazıların Nasreddin
Hoca fıkralarıyla başladığı söylenebilir. 1200’lü yılların ilk çeyreğidir.
Osmanlı Devleti’nde mizah türü ilk yazılar, 1840’lı yıllardan itibâren
görülmeye başlandı. Bunlar sahne eserleriydi. Söz ve hareket komiği birlikte
sergileniyordu

Sorularınız Yoksa Cevapları Anlayamazsınız

Üçüncü okuyuşumda Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’na
yeniden tutuldum, demiştim.  Bunu biraz
açayım. İlk okuyuşum 1960’lı yılların başında olmalı. Kitabın ilk baskısı
1955’tir…

 

Şimdi farkına varıyorum ki, 1960 yılında, kitabın
olağanüstülüğünü kavrayacak birikimden mahrummuşum. Misallendireyim: 1850
yılında bir yazar çıkıp, bir taneciğin hem yerini hem hızını aynı anda hatasız
ölçemezsiniz deseydi; sonra da devam edip, ışık hızını ölçerken sizin ve ışık
kaynağının hareketi önemli değildir, hep aynı değeri bulursunuz, deseydi…  Bunlardan birincisi kuantum mekaniğinin,
öbürü özel izafiyetin hareket noktasıdır. Ne olurdu? Muhtemelen hmm, hmm diye
okunup geçilirdi. Benim Sosyolojik Esasları ilk okuyuşumda geçtiğim gibi. Çünkü
bilim, cevapsız sorulara cevap bularak ilerler. Problem çözerek. 1850’de yarım
asır sonra tabiat bilimlerini alt üst edecek cevaplar, henüz sorularından
mahrumdu. Sorunuz yoksa cevap ne kadar muhteşem verilirse verilsin, ilginizi
çekmez.

 

Arsal, en az yirmi yıl önde

Bilim adamının olağanüstü tecessüsüyle ve aşkla sosyoloji
sorularını cevaplamaya çalışan Sadri Maksudi, zamanının en az 20 yıl önündedir.
Bazı konularda yarım asır önünde! Olağanüstü tecessüs… Ahmet Bican Ercilasun,
tecessüs, “merak”tan çok ileri bir kavram, diyor.
(https://millidusunce.com/zeki-velidi-toganin-aniti/ ) Nasıl? Bilim adamının
kafasında sürekli sorular dolaşır. Cevap bulur, sonra cevabının gerçek hayata
tam uymadığını fark eder. Gider araştırır, yeniden bilgi toplar; bir cevap daha
düşünür, o da eksiktir. Gerçekle cevaplar birbirine uyana kadar bu iç konuşma
devam eder. Bazen bir ömür boyu!

 

“İnsan bir cemiyet hayvanıdır!“, “Milliyetçilik ırsî bir
duygudur!” Bunlar ilk defa 1975 yılında Harvard University Press’in yayımladığı
Edward O. Wilson’un Sosyobiyoloji: Yeni Sentez kitabındaki bulgulardır. Sonradan
bu gerçekler, Evrim Psikolojisi adıyla sosyal bilimlerin merkezine oturdu.
Bakın Wilson’dan 20 yıl önce Milliyet Duygusu‘nda ne yazıyor: “İnsan, bir
kütleci, “camiacı hayvan”dır… Aile de, milletler de derin biyolojik, psikolojik
ve sosyolojik temellere dayanan sosyolojik varlıktır. Beşeriyet yaşadıkça, hem
aile hem milletler yaşayacaktır. Bu husustaki bütün nazarî temennilerin ve
gayrı ilmî tasavvurların hepsi, temelsiz birer “ütopya”dan ibarettir.”

 

Millet Fransız İhtilali ile mi keşfolundu?

Bir başka bilim adamını, Türkçeye de tercüme edilen Azar
Gat’ı alalım. Gat, “Nerede devlet varsa orada millet vardır” der. Bakın Sadri
Maksudi bunu nasıl söylüyor: “Kavimlerin millet olarak teşekkülü daima bir
devlet içinde vuku bulur, devlet sâyesinde tamamlanır.”

 

Devlet varsa millet de vardır dediniz mi artık
“Milliyetçilik Fransız İhtilali ile başlar!” ezberini tekrarlayamazsınız.  Sözü yine Milliyet Duygusu alsın: “Birçok
Avrupa müverrihinin eserlerinde, bilhassa on dokuzuncu asra ait kitaplarda sık
sık rastlanan fikirlerden biri, milliyetçilik hissinin güya ancak son asırlarda
doğmuş bir his olduğuna dair fikirdir. Bu fikir hem tarih bakımından hem
sosyoloji bakımından yanlıştır; bu bir suitefehhüm mahsulüdür… Milliyet hissi
beşerî camialar, milletler kadar eskidir.” Ve 3700 yıl öncesine ait şu misali
verir: “Milâttan on yedi asır evvel Mısır’ı istilâ etmiş olan Hyksos kavmi ile
Mısır’ın yerli Thebes firavunlarının uzun süren mücadelesi ve nihayet
Mısırlıların, Hyksos hâkimi­yetini devirmeye, Hyksosları Mısır’dan tard etmeye
mu­vaffak olması, Mısırlıların milliyet hissinden başka ne ile izah
edilebilir?”

 

Azar Gat ve A. Yakobson’un, Siyasi Etnisite ve
Milliyetçiliğin Uzun Tarihi ve Derin Kökleri‘nde (Bilge Kültür Sanat, 2019)
tıpatıp aynı örneği bulursunuz. (İngilizcesinin yayım tarihi 2013’tür. )
Hakkını yemeyelim, Gat, tezini ispat için bütün tarih ve bütün yer küre
üzerinde düzinelerle toplumu incelemiş. Thebes dönemi onun düzinelerle
örneğinden sadece biri. Sadri Maksudi’nin birkaç paragrafta dokunup geçtiği
tezi Gat bütün bir kitap boyu inceliyor… Bence Milliyet Duygusu‘nun gereken
ilgiye kavuşmamasının bir sebebi de bu. Bir ansiklopedi vüs’atinde bilgi, küçük
bir kitaba sığdırılmış.  Ve yazar Sadri
Maksudi iken, okuyanın yazandan arif olması pek mümkün değil.

 

Klasikler tekrar tekrar okunmalı

Gat’tan ibaret değil. John A. Armstrong ile Anthony Smith’in
ve Etnosembolizm’ine de (1982 ve 1998), Ernest Gellner’in Ortak Yüksek
Kültür’üne de (1983) Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’nın sayfaları
arasında rastlıyorsunuz.  Parantez
içindeki yıllar, yazarların söz konusu eserlerin sırasıyla yayım tarihleridir.

 

Ne güzel sözdür: Önünüzde okyanus açılsa, sizin
alabileceğiniz, kabınızla sınırlıdır. 1960’larda benim kabım Sadri Maksudi
Hoca’yı anlamak için pek darmış. Ben, onun verdiği cevapların henüz sorularının
farkında değilmişim. Klasiklerimizi yıllar sonra mutlaka tekrar okumalıyız.

 

Haddim olmayarak benzetme yapayım, Sadri Maksudi Bey,
aslında ciltler tutacak buluşları küçük bir kitaba sığdırdıysa, ben de o kitabı
bir köşe yazısına sığdırmaya kalkmayayım. Kozmopolitlik gibi, ülkelerin
kalkınmasında milliyetçiliğin rolü gibi dev konular dışarıda kaldı. Belki
ilerde…

 

Siz en iyisi kitabı okuyun. Kafanızda sorular varsa tabi…
Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları. Son baskısı,
Ötüken Neşriyat, 2018.(https://millidusunce.com/sorulariniz-yoksa-cevaplari-anlayamazsiniz/)

Yaşayan Değerler ve Güvenilir Olmak

Taha Akyol
son yazısında Diyanet İşleri eski
Başkanı Mehmet Görmez’in, bir konferansında “günümüzde dindarlık
ahlak üretmiyor”
dediğini aktardı. 

Akyol bu kapsamda “mesela ihalelerde şeffaflık, sınavlarda,
atamalarda adam kayırmama
gibi ahlaki ilkelerin dindar insanlar
tarafından
dikkate alınmaz hale geldiğini” tespit ediyor.

Ve “Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycoğlu’nun, 1999’daki
araştırmalarında, Türkiye’nin derin bir “anomi” (kural tanımazlık,
değerler aşınması) krizi yaşadığını
ortaya koyduklarını” hatırlatıyor.

Devleti yönetenlerin açıktan yaptığı ibadetlerle
görüntülenmesi ve sözlerinde kullandıkları dini telkin ve tavsiyeler hiç bu
boyutta olmamıştı. İmam Hatipler, İlahiyat Fakülteleri, Camiler, Kur’an
Kursları, cemaat ve tarikatların eğitim kurumları ve yurtlarında verilenler de
dahil edildiğinde, “dini eğitim” veren ve alanların sayısı rekorlar
kırmaktadır. Dünyada bu çapta “dini eğitim” verilen başka ülke olduğunu
sanmıyorum.

Ama toplumdaki ahlaki çözülme ve değerler
sisteminin aşınması
artarak devam ediyor.

Peki, bütün bu aşınma sürecini 19
yıldır dini ve milli değerlerimizi savunduğu iddiasında olan bir siyasi
iktidar döneminde daha yoğun yaşamamızın sebebi ne?

İktidara geldiklerinde “3Y yani Yolsuzluk,
Yoksulluk ve Yasakları”
kaldırmayı vaat edenlerin ülkemizi tek başına
yönettiği dönemde yolsuzluk ve yoksulluklar hiç olmadığı kadar arttı.
Yasaklar da öyle.

İK verileri esas alınarak hazırlanan “Türkiye’de sosyal bozulma raporu” da (Karabıyık, 2017) toplumun ortak değer sisteminin zayıflamasının acı sonuçlarını ortaya koymuştur.

Rapora göre, Türkiye’de madde bağımlılığı, 2011
yılından beri, 6 yılda 17 kat artarken, antidepresan kullanımı 2003
yılına kıyasla iki kat arttı.

nyada son 10 yılda AIDS hastalığının en çok arttığı ülke, %426 ile Türkiye oldu.

Rapora göre, boşanmalar %37, fuhuş
%790, adam ö
ldürme %261, çocukların cinsel istismarı %434, uyuşturucu bağımlılığı %678, cinsel
taciz
%449, kadına ş
iddet %1400 arttı.

Neden böyle oldu?

“Görünür dindarlık” artarken “yaşanan
Müslümanlık” neden azalmakta?

*****************************

Dindarlık Neden Ahlak Üretmiyor?

“Dindarlık” ahlak üretseydi bu dönemde bütün dünyada örnek gösterilen yüksek
ahlakın
seçkin örneklerini yaşayan bir toplum olmamız gerekirdi.

Bildiğiniz gibi ABD’deki George Washington
Üniversitesi’nden iki akademisyenin her yıl gerçekleştirdiği bir çalışma
yapılıyor. Ülkelerin İslamî kriterlerle ne kadar uyumlu olduğu ve ne kadar
“İslamî” yaşandığı sorusunun cevabı aranıyor. “İslamîlik Endeksi” denilen
sıralamada
Türkiye son araştırmada 153 ülke arasında 95. sırada ve
ilk 40 ülke arasında Müslüman ülke yok.

“İslam barış dinidir ve Müslümanlar güzel
ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiş bir peygamberin ümmetidir.”

Fakat yaşanan gerçeklik bu temel tarife
uymuyor: İslam ülkeleri diğer devletler içinde iç ve dış savaşların en çok
yaşandığı, insan hak ve özgürlüklerinin en geri olduğu ülkeler.

Çünkü inandığımızı ve savunduğumuzu
sandığımız değerleri yaşamıyoruz.

Devleti yönetenler dinin emri olan ahlâkî
ilkeleri yaşamıyorlar.

“Allah’ım bana fakirleri daha çok sevdir” diyen peygamberin izinden gitmiyor, zenginleri
ve kul hakkı ile zenginleşmeyi seviyorlar.

“Dicle kenarındaki koyunu kurt kapsa devlet
başkanı sorumlu olur” diyen Hz. Ömer gibi davranmıyorlar. Verdikleri
kararlarla şehit olan gençlerin sorumluluğunu üstlenmiyorlar. İşsiz,
aşsız ve aç insanlarımızın
sorumluluğunu hissetmiyorlar.

İslam’dan soğutuyorlar, çünkü güzel söz ve
tatlı dilden uzaklar, bencil, kibirli ve kabalar.

“Güvenilir insan olmak bir insanın
ulaşabileceği en yüksek mertebedir”
diyor Doğan Cüceloğlu. Hz. Peygamberin en önemli sıfatı “Muhammed-ül
emîn”
dir, yani güvenilir Muhammed’dir.

Ama bizi yönetenlerin doğru söylediğine ve
milletin emanetine sahip çıktıklarına inanamıyoruz.

*****************************

Hayatın Sermayesi Güvendir

“Hayatın sermayesi güvendir” sözü yakında ebediyete uğurladığımız Doğan
Cüceloğlu’
na ait.

Doğan Cüceloğlu’nun kaybının toplumumuzun her kesiminde yarattığı
hüzün ve sosyal medyada O’nu rahmetle anmaya vesile olacak paylaşımları çok
değerli buluyorum. Güzel ahlaklı ve iyi insan olmaya sevk eden yazıları
ve kitaplarıyla insanımızın vicdanına seslenen bir bilim adamına duyulan
sevgi beni umutlandırdı.

“Bazılarının yüreğe iyi gelen bir yanı vardı,
armağan gibiydiler”
diye bir
söz hatırlıyorum. Cüceloğlu’nun hayat hikayesi ve yaptıkları O’nun halkımıza
bir “armağan” olarak hazırlandığını düşündürtüyor.

O, muhteşem değerlerimizin olduğunu ama bu değerlerin
yaşanarak yaşatılabileceğini
vurguluyordu:

“Amerika’dan gelen bir misafirime su verdim,
boğazına kaçtı, öksürdü, ‘helâl’ dedim. Anlamadı. ‘Ne anlama geliyor?’
diye yüzüme baktı. ‘Helal’ kavramını daha iyi anlatabilmek için ‘haram’ kavramını
ve daha sonra da ‘Kul hakkıyla karşıma gelmeyin’ anlayışından söz ettim. Dikkatle
dinledi.

‘Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu,
yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü?’
diye sordu.

‘Ne fark eder eder?’ diye sordum.

‘Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin
ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir,
insanların birbirini kazıklamadığı bir
toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum’
dedi.”

Rahmetli Doğan Cüceloğlu bu yüzden “konuşulan
değerler değil, yaşayan değerler önemli. Değerler anlamını bulursa kurallar ve
kanunlar yerini bulur”
diyordu.