17.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 423

Basar ve Basîret

0

     Basar gözün
görmesi. Gözün görme hassası / özelliği. Gözün varlıkları, varlık âlemini,
eşyayı / şeyleri, maddi / madde âlemini görmesi. Maddeyi gören bakış. Bakar ama
baktığı, gördüğü şeyin mahiyetini / içyüzünü kavrayamaz. Sadece dış görünüşü
algılar. Ona göre bir yargıya varır. Fakat tam olarak gerçeğe ulaştığı
söylenemez. Basar; görme işlemini yapan uzuv ve organ. Kısaca görme gücü.

     Basiret ise,
hakikatin kalple hissedilip anlaşılması. Kalp gözüyle görmek. Bir şeyin
içyüzünü kavramak, anlamak ve derk edip idrak etmek. İleriyi görüp ona göre
davranmak. Derin bir seziş hali. Hakikati / gerçeği kalple hissedip anlayabilme
kabiliyeti / yetisi. Kalpdeki varlığın hakikatlerine varmayı sağlayan kutsi /
kutsal, potansiyel bir kuvve / güç. Kısaca feraset / seziş. İnsana ibret
alacağı algıyı sağlayan duygu. İleriyi gören, gösteren ince bir biliş vasfı.

     Gelelim sadede:

     Madde basar / baş
gözüyle, mana kalp gözü / basiretle görülür. Baş gözü maddeyi, kalp / basiret
gözü manayı görür. Çünkü sadece akıl gözüyle yola çıkanlar; vehim, şek, şüphe
ve kuruntulara düşmekten kurtulamazlar. En yüksek gerçeklere doğru ancak,
akıl-kalp ittifakı / birliği ve ikisinin birbirine destek olması ile yola
çıkmalı. Ki basar resmi görürken, basiret de ressamı, basar binayı görürken,
basiret de mimarı görsün.

     İnsanın maddi gözü
olduğu gibi, bir de basiret denen akıl, kalp ve ruh gözleri vardır. Basar;
görme işlem ve gücünü ifade ederken, basiret; görülenin batinî / iç yönünü yani
o şeyin hikmetini, gayesini, yapılış maksadını gösterir. Basar; bakılan şeyin
ne olduğunu pek kavrayamaz.  Gerçeğin /
eşyanın hakikati, ancak kalbin basiretiyle mümkün olur. Çünkü basar; kalbin
dışa açılan penceresidir. Görüş ve görmeyi sağlar. Basiret ise kalbin iç
gözüdür. Her gören insan basar sahibidir. Fakat her gören basiret sahibi
değildir.

     Basar / göz;
varlıkları, varlık âlemini / eşyayı / şeyleri yani maddi ve madde dünyasını
görürken; basiret / mana, akıl, kalp, feraset, iç gözü ve kalp gözü ise, maddi
zuhur ve oluşun hikmet, maksat ve gayesini bilmez, anlamaz, idrak etmezse; o
bakış insan bakışı değildir. Maddi bakış, maddeyi gören bakış; manevi bakışa
vesile, basamak ve delil olmazsa; o boş bir bakıştır. Manasız, kalpsiz, gayesiz
bir nazardır. Evet, maddi bakış, manevi görüşten mahrum ve yoksun ise, kalp
gözü kör demektir. Yani o göz manen kör, kalben âmâdır.   

     Basar kitabı
görürken basiret de yazarı görmeli. Bir insan kitapta yer alan harf, kelime ve
cümleleri görüp de okuyamıyor ve anlamıyorsa; basarı var fakat basireti yok
demektir. Çünkü okuma bilmeyenler için, kitaptaki harfleri görmek bir şey ifade
etmez.

     Basar yaratılanı
görüp de, basiret Yaratanı görmezse; o bakış eksik ve noksandır. Kabukta kalıp
özü görmemektir. Evet, maddeye bakıp da manasına, yani ortaya konuş hikmetine;
yapılış gayesine, faydasına, lüzumuna ve maksadına muttali olunmamış / bu
hususta bilgisiz kalınmış ise, bu bakış; ikizinden yani manasından mahrum ve
yoksun oluşun resmidir.

     Bu durum fiilde
faili, nakışta nakkaşı, resimde ressamı, yazıda yazanı, yapıda yapanı
görmemektir. Basiretsiz basar sahibi olmaktır. Kaldı ki, insanın diğer
yaratılmışlardan asıl farkı ve gerçek üstünlüğü; görünende görünmeyeni görmek,
her şeyin var ediliş sebebini bilmek, bulmak ve anlamaktır.

     Çünkü insan
dünyaya sırf bakmak için değil, görmek için de geldi.

     Çünkü insan
dünyaya sırf bilmek için değil, bildiğini anlamak için de geldi.

     Çünkü insan
dünyaya sırf anlamak için değil, anladığını hayata geçirmek için de geldi.

     Çünkü insan
dünyaya sırf durmak, kalmak için değil, uzun sefer hazırlığında bulunmak için
de geldi. Dünyaya sırf dünyayı anlamak için değil; onun şahsında kendini
bilmek, bulmak, idrak etmek için, yani fiilde faili / yapılanda yapanı, nakışta
nakkaşı / işlenen nakışta nakşı işleyeni, resimde ressamı / resmi yapanı,
bestede bestekârı / besteleyeni; yani tüm bunlara baktığında, o aynalarda
görünen, aynalara yansıyan Müsebbibü’l-Esbab / Sebeplerin Sebebi’nin yani Yüce
Yaratıcı’nın da farkına varmak için dünyaya getirildi.

Fiil Çekimi

Uçurtma şenliği iptal olmuş bir çocuğun

Gözleriyle bakıyorum hayata

Gün yok, ay yok, yıl yok

Kayıp ninnilerin, yalan masalların söylendiği

Zamanlara sürdüm tahtadan atımı

Maviyi bulacağım diye diye

Bir arpa boyu yolun sancısı

En çok gözlerimi yordu

Kussun öfkesini bulutlar, indirsin yağmurlarını

Bu çamurlu yollar caydırmaz beni

Ben ki yıkılmış evlerin sağlam kalmış
fotoğraflarından fırlayıp

Çocukluğumun izini sürüyorum

Ne çok kayıp vermişim, ne çok yenilmişim

Bağrına taş basan bir ananın dizinde bozlak
dinlemişim

Sonra büyümüşüm büyümüşüm hep çocuk kalmışım

Kendi başımı kendi omzumdan alıp

Usulca şiire bırakmışım

Yıkılmadım, ayaktayım

Mevsimler ömür hırsızı

Hepimizden çalıyor

Canı burnunda bahar gayda çalıyor

Bak gördün mü işte

Havaya, suya, toprağa

Bir fiil çekimi gibi düşüyor cemreler

Tanıklık eden gözlerim hüznü ötelesin

Biliyor musun hüzün her mevsim aynı

Eylül de aynı

Ekim de aynı

Kasım da desen yine aynı

Hani mart desen

Bir koşu gidip geleceğim

Kara günlerde kalmış kara gözlerime

Ayların, mevsimlerin saçlarını yolmakla

Yılların öcü alınmıyor, alınmıyor işte

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ( 2 )

0

Başkanlığınıza
göndermiş olduğum 15.02.2021 tarihli yazımda, geçen hafta Cuma Namazını
Balıkesir’de bir camide kıldığımı ve cami imamının ilk 4 rekât sünnetten sonra
2 rekât Cumanın farzını kıldırıp, tespih de çekmeden camiden çıkıp gittiğinden
bahsetmiştim.

            Bu hafta da Cuma Namazını hayırlısı
ile yine Balıkesir’de ve ayni camide kılmak nasip oldu. Bu cami oldukça büyük
bir cami. İmam Efendi yine bir hafta önceki gibi,
Cuma’nın farzını
kıldırdıktan sonra tespih de çekmeden, namaz kılmaya devam eden cemaatin arasından
kıvrıla kıvrıla geçerek camiden çıkıp gitti. Bu durumun bugüne kadar bize
öğretilenlere uymadığını, aynı zamanda diğer vilayetlerdeki uygulamalar arasında
farklılık bulunduğunu arz etmiştim.

            Değerli Başkanım, ben sade bir
vatandaş olarak bildiklerimi ve gördüklerimi sizlere arz ediyorum. Şahsen bu
gibi farklı uygulamalar beni çok rahatsız ediyor ve üzüyor. Düşünebiliyor musunuz?
Cuma Namazı kılmak üzere, İmam Efendinin arkasında saf tutmuşuz, bir de
bakmışız ki İmam Efendi 2 rekât farzı kıldırdıktan sonra, daha cemaat namaza
devam ederken, ortadan kaybolmuş gitmiş. 
Sizce bu uygulama da bir yanlışlık yok mu? Yapılan hareket birlik ve
beraberliğe uyuyor mu?. Bu Cuma günü, haliyle namazı 16 rekât olarak kıldıktan
sonra çıkışta, bu durumu imam efendi ile görüşmek istedim. Fakat birde baktım
ki imam efendi yerinde yok.  İmam efendi Camiyi
çoktan terk etmiş gitmiş. Böyle şey olur mu Allah aşkına.

            Çocukluğumuzdan itibaren bize hep Dini’nin
birlik ve beraberlik dini olduğu hususu öğretildi. Şek ve şüphe yoktur ki
öyledir. Fakat son bir yıla yakın bir zamandan beri salgın hastalık sebebiyle
alınan tedbirler meyanında vilayetler arasında, hatta aynı vilayet dâhilinde
bulunan camiler arasında dahi farklı uygulamaların yapıldığı
görülmektedir.  Bu suretle dinimizdeki
birlik ve beraberlik prensibinin bozulduğu hususu izahtan varestedir. Sadece zamandan 3 – 5 dakika tasarruf etmek
gayesiyle böyle bir yola tevessül etmenin ne derece doğru olduğu hususunu
takdirlerinize arz ediyorum.

            Acizâne kanaatime göre, bu husustaki
birliği temin edecek olan yegâne kuruluş Başkanlığınızdır. Alınan kararlara
mesnet teşkil eden sebep ve gerekçe her ne olursa olsun, alınan bu kararları
haklı çıkaramaz. Dolayısıyla alınan kararda isabet yoktur. Yapılan bu
uygulamanın GÜNAHI ve VEBALİ tamamen Başkanlığınıza ait olacaktır.

Muhterem Başkanım
keyfiyeti takdirlerinize arz eder, Cenab-ı Allahtan hayırlı günler niyaz
ederim. 

Çözüm Sürecinden GARA’ya

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı üç konuda tanımla deseler hafızamda şu
üç özelliği canlanır.

1-     
Her seçimden sonra Balkon Konuşmaları,

2-     
Çılgın projeleri,

3-     
Müjdeli Haberleri.

Balkon Konuşmaları:
İktidara geldiğinin ilk dönemlerinde her seçimden sonra balkon konuşmaları
yapar, kendisine oy vermeyenlerin de gönlünü alarak: “Kimsesizlerin kimsesi olacağını” her konuşmasında tekrarlardı.

AKP seçmeni taban yapıp, belli bir yüzdeyi tutturunca
zamanla balkon konuşmaları yapılmaz oldu. Çünkü artık ihtiyaç kalmamış, nasıl
olsa her seçimi tek başına kazanması için yeterli seçmen sayısına ulaşılmıştı.

***

Çılgın Projeler: Aslında
çözüm süreci de onlar için bir Çılgın
Proje
’ydi ancak akıbeti başarısızlıkla sonuçlanınca, Cumhurbaşkanının
tabiriyle adı devlet projesi olarak kaldı. CHP bu projeye katkı sunmak
istiyordu, başaracaklarından o kadar emindiler ki, kendilerine: “gölge etme başka ihsan istemez” cevabı
verildi.

Gelelim projenin esas çılgınına: Yandaş Medya, bir hafta süreyle
Cumhurbaşkanının açıklayacağı çılgın projenin reklamını yaptı. Gazetelerin
birinci sayfaları, köşe yazarlarının konu başlıkları, televizyonlar hep bu çılgın
projeden bahsediyordu ancak projenin ne olduğu yazılıp söylenmiyordu. Nihayet
projenin açıklanacağı gün ve saat geldi, vatandaşlar televizyonlarının başında
ve Sayın Cumhurbaşkanı, etrafında gazeteci ordusuyla sürpriz çılgın projeyi
açıklamaya başladı.

Evet, İstanbul’un Trakya kesimine boğaz trafiğinin yükünü
hafifletmek için bir kanal açılacaktı ve Adı: “Kanal İstanbul” Türkçe yazım kuralına göre İstanbul Kanalı. Yapılma gerekçesi ise hem boğazın trafiğinin
azaltmak, hem de açılacak kanal üzerinden para kazanmak.

Bu kanal sonradan yapılır mı bilemiyorum ama bilinen bir şey
var ki, henüz kanalın nereden geçeceği tespit edilir edilmez, etrafındaki
arsalar Katar’lılara pazarlanarak o paralar çoktan kazanılmıştı bile.

Olay günlerce tartışıldı, ilim adamları, çevreciler, köşe
yazarları ikiye bölündü. Bir kısım şiddetle karşı çıkarak; İstanbul’un su
havzaları elden çıkar, ilerde olacak depremlere davetiye çıkarır gibi sebepler
söyleseler de Cumhurbaşkanı bu projenin yapımında kesin kararlı görünüyor.

Bunun yanında yeni gündeme taşınan Ay’a iniş projesi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan: “2023
sonunda yakın dünya yörüngesinde ateşleyeceğimiz kendi milli ve özgün hibrit
roketimizle Ay’a ulaşarak sert iniş gerçekleştireceğiz.”
Dedi.

  Aslında uzay projesinde
Mustafa Kemal Atatürk her ne kadar: “İstikbal
Göklerdedir
” sözüyle hedef belirlemiş olsa da Türkiye’nin ekonomik şartları
uzay çalışmalarına yeteri kadar bütçe ayrılmasına fırsat vermiyordu. Bu gün
ayırabilir mi derseniz, fert başına düşen milli gelir 13 000 dolarken ay’a
ulaşamamışız, bugün 8 000 dolara düşen milli gelirle nasıl gerçekleşir bu proje
anlamakta zorlanıyor insan. (Fert başına
düşen milli gelirleri elli binlerde olan Almanya ve Japonya’nın bu konuda hiç
sesleri çıkmadığına göre onların çılgın projeler üretecek beyinleri olmasa
gerek.
)

Eskiden ne ile yapacaksınız bütün bunları denildiğinde: “paramız var yaparız” derlerdi. Doğru o
günlerde para vardı çünkü özelleştirilecek kamu kaynakları vardı ve acımadan
hepsi satıldı, kazanılan paralar gerekli yerlere mi yatırıldı derseniz maalesef
hayır hepsi beton ve asfalta gömüldü.

Bu gün ise bırakın vadesi gelen dış borç ödemeyi, o borcun
faizini ödemek için yeniden borç arıyoruz.

Halk, gittikçe yoksullaşıyor, intiharlar, soygun ve
cinayetler bunların en bariz örnekleri değil mi? Artık iktidar milletvekilleri
çarşıya pazara çıkamıyor çıksa halk yakasına yapışacak.

***

Müjdeli Haberleri: İstanbul Kanalında medya ve basının tutumu ne
ise, Karadeniz de bulunan Doğalgaz olayında da aynısı yapıldı. Bir hafta
evvelinden açıklanacak müjdeli haber zihinlere nakşedilmeğe başlandı. Atalarımız
her ne kadar: “Uzaktaki su acil
susuzluğu gidermez
.” Dese de, millet olarak bir hafta boyunca 2023 yılından
sonra çıkarılması düşünülen 320 milyar metreküplük Doğalgazın sevinciyle mest
olduk.

Cumhurbaşkanı tarafından ikinci
bir müjdeli haber verileceği geçtiğimiz hafta duyuruldu ancak, GARA’dan gelen 13
şehit haberi bütün Türkiye’yi yasa boğdu.

Hernekadar bu planın,
Cumhurbaşkanına ait olduğu söylense de başarısızlıkla sonuçlanınca, Çözüm
Sürecinde olduğu gibi devlet planına dönüştü.

Gara operasyonunda şehit olan 16
askerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza şifalar dilerim.

Sağlıklı kalın. 

Gençlerle Röportajlar / Cem Eligül

Soru: Vazgeçemeyeceğiniz
değerler nelerdir?

Cevap: Ailem, arkadaşlık, adalet, saygı, dürüstlük

 

S: Amerika veya bir
Avrupa ülkesinde; alabildiğine lüks ve müreffeh bir hayat yaşamayı mı tercih
edersiniz, kendi ülkenizde ülke şartlarının elverdiği imkânlarla yaşamayı mı?

C: Amerika veya bir Avrupa ülkesinde yaşamak isterdim.

 

S: Anahtar, para gibi
maddî şeyler olmamak üzere, sâhibi olduğunuz değerlerden neleri kaybetmek sizin
için büyük üzüntü kaynağı olur?

C: Kibarlık, güvenilirlik, saygınlık, samimiyet.

 

S: Bir kibrit çöpü
olsaydınız, kendinizi hangi ideal uğruna yakıp yok etmeyi göze alabilirsiniz?

C: Adil ve saygı dolu bir dünya için.

 

S: ‘İdeal’ ve ‘hayâl’ kavramlarının tarifini yapar mısınız? 

C: İdeal, hayatın gerçeklerine bağlı kalmak koşuluyla
oluşan en iyi seçenek veya hedef.

Hayal: Kişinin kendi aklı kadar derinlere inebileceği
ve düşünebileceği fikir, istek.

 

S: İdealinizde neler
var? 

C: Ailem ve sevdiklerimle beraber yaşayabileceğim
mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir gelecek.

 

S: Ya hayâlinizde…

C: Oyuncu olmak, Türkiye’nin ilk fantastik filmini
çekip Oscar kazanmak, Galatasaray Spor Kulübü başkanı olmak,  denizlere eski bir ahşap yelkenli gemi ile
açılmak.

 

S:
Ülkemizde nelerin daha çok, nelerin daha az olmasını istiyorsunuz? (10’ar
maddede özetleyiniz.)

C: Daha çok: Saygı, eğitim, ağaç sevgisi, çevre
bilinci, açık fikirlilik, turist, uluslararası başarı ve dayanışma, ileri
görüşlülük, teknolojik yatırım, doğal tarım.

Daha az: Yobazlık, cahillik, Dini siyasetten
ayıramayan insanlar, inşaat, şehirlerarası farklılık, terör, milletvekili
maaşı, imam hatip lisesi, ithal et ve yiyecek, kadına şiddet.

 

S: Beynelmilel geçerliliği olan bir yabanca dili, (daha iyi maddî
imkânlara kavuşmak düşüncesi hâriç) hangi maksada ulaşmak için öğrenmek
istersiniz?

C: O dilin konuşulduğu ülkeye
gittiğimde rahat bir şekilde konuşmak ve rahat olmak için.

S: ‘Türkçe’ sizin
için ne ifade ediyor?

 C: Ana dilim. Ancak günümüz dünyasında
daha değerli bir hal alması gerekiyor.

S: Cahillikle fakirlik
ilişkisini irdeler misiniz?

 C: Cahil
olup zengin olan ya da fakir olup cahil olmayan çok insan var. Tabi ki maddi
durumla beraber sunulan imkânlar ve bir insanın kendi geliştirmesi arasında bir
uyum var ancak ilk önce bir insanın öğrenmeye ve açık fikirli bir karaktere
bürünmeye ihtiyacı var.

S: Diyelim ki bir
ülkenin yönetimini size verdiler. Her konuda tam yetkilisiniz. Baktınız ki her
şey bozuk. Doğru yapılan hiçbir iş, doğru çalışan hiçbir kurum yok. İşe nereden
başlarsınız, Niçin?

C: İşe eğitimden başlarım. Çünkü gelecek olan yeni nesil her
zaman daha kıymetlidir.

S: İnsanoğlunun en
büyük savaşı kime veya neye karşı olmalı?

 C: Açgözlü insanlara karşı

 

İKİNCİ GRUP SORULAR:

S: ‘İnsana yatırım’ kavramını nasıl
yorumluyorsunuz?

 C: Firmalar tarafından bulunmuş olup
eğitim sistemine de işlenmiş bir kavram. Biraz acı ama kapitalist düzende
şaşırılmayacak bir kavram.

S: Bir de ‘Kendine yatırım’ kavramı var… Onu da
yorumlar mısınız?

 C: Bir kişinin kendisini iş dünyasında
adeta bir ürün gibi değerini arttırmak üzere yaptıklarıdır. Ancak istinai
olarak manevi boyutlarda olabilir.

S: Kendinize yatırım
konusunda nasıl bir programınız var?

 C: Yurtdışında yüksek lisans yapmak.

S: Aşk nedir?

 C: Yaşamayanın sadece tarif etmeye
çalışacağı ancak bir türlü başarılı olmayacağı, dünyadaki en güçlü duygulardan
biri.

S: Aşk insana neler
kazandırır, neler kaybettirir?

 C: İnsana hayatında hiç bir zaman unutamayacağı
hisler anlar ve en küçük bir dokunuşta gelen büyük mutluluklar kazandırırken,
karşılıksız olması veya ayrılık sonucu derin bir acı verir.

S: Hiç âşık olmamış
ve sık sık âşık olan iki insanı değerlendirir misiniz?

C: Hiç âşık olmamış
insan şansızdır. Ama umutsuz olmamalıdır her an olabilir ancak unutmamak lazım
ki herkes âşık olacak diye bir şey yoktur. Bir insan sık sık âşık olamaz, ayran
gönüllü olup sevebilir, aşk başka bir duygu.

S: Kim gibi olmak
isterdiniz?

 C: Tek bir idolüm
yok, her insanın güçlü ve zayıf yönleri vardır. İlla bir isim vereceksem Elon
Musk.

S: Gençlik-internet
ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

 C: Günümüz gençliğin adeta yaşam ve oyun
alanı. Kendilerine yeni bir kimlik yarattıkları yer. Ben bu ilişkiyi biraz
tehlikeli buluyorum.

 

S: Devrimci olmadan
yenilikçi ve tekâmülcü, fanatik olmadan vatansever, bağnaz olmadan iyi bir
Müslüman, tabuları olmadan muhafazakâr, küresel kültür bağımlısı olmadan
aydınlıklar yolcusu olmak için nasıl bir fikrî yapı gerekir?

 C: Açık fikirli, empati kurabilen ve
karşısındakini mantıklı bir şekilde dinleyip yorum yapabilen bir yapı gerekir.

S: Giyimde ve gidilen
mekânlarda marka düşkünlüğünü nasıl karşılıyorsunuz?

 C: Markaların belli bir kalitesi olduğuna
inanırım ama markadan önce rahatlık ve zevk daha önemlidir.

S: Kendinizi güvende
hissedeceğiniz ortamı anlatır mısınız?

 C: Sessiz, sakin ve yabancıların olmadığı,
yeşillik bir alanda deniz kenarında, açık ve yıldız dolu bir gökyüzüne baktığım
bir yatak.

S: Korku kuşları
zaman zaman zihninizde ve yüreğinizde yuva yapabiliyor mu? İstenmeyen o
yuvalar, hangi malzemelerle oluşuyor? Nasıl yok ediyorsunuz?

 C: En çok annemi kaybetme korkusu ile
oluşuyor. Bunu düşünmeyerek, hayatın bu korkuyla yaşanılmayacağını bilerek yok
ediyorum.

S: Daha çok şeye
ihtiyaç duymakla, var olanla yetinmek arasındaki denge nasıl kurulmalı.

 C: Bunu bir örnekle açıklamak daha iyi
olabilir. Açsınız, cebinizde bir miktar paranız ve evde de ekmeğiniz varsa, ne
karnınızı kuru kuru o ekmekle doyurmalı ne de gidip bütün paranızla daha fazla
ekmek almalısınız. Gidip o ekmeğin yanına kendinize yetecek kadar peynir,
zeytin vs. almak bu dengeyi kurmanın bir örneği olabilir.

S: Müzik, millî
kültürümüzün; din ve dil ile birlikte önemli bir unsuru. Aynı zamanda güzel
sanatların bir parçası… Güzel sanatların diğer dalları olarak; oymacılık,
minyatür, sedef kakmacılığı, hat, ebru ve tezhib sanatlarından söz edilebilir.
Geçmiş dönemlerde insanlarımız, yaşadığımız döneme nazaran bu sanatlarla daha
fazla ilgileniyorlardı. Günümüzdeki durumun pek de parlak olmadığını söylemek
mecbûriyetindeyiz.  Bu durumun sebebiyet
verdiği kayıplar nelerdir?

 C: Kapitalist sistemin insanı hayatta
kalması için daha fazla çalışmaya zorlayıp, sanat ve hobi gibi insanın ruhu
için önemli olan kültürel aktiviteleri ikinci plana atmasıdır.

S: Baba veya anne
olduğunuzda, evladınıza söyleyeceğiniz 10 tavsiyeyi yazar mısınız?

 C: Adil
ol, efendi ol, kibar ol, dürüst ol, yalan söyleme, hak yeme, kötülük yapma ve
göz yumma, küçük şeylerle mutlu ol, iyi dostlar seç.

S: Huzuru nerede
ararsanız bulabileceğinizi düşünüyorsunuz?

 C: Kendi içimizde. Başkalarından da tabi
ki huzuru bulabiliriz ama ilk iş kendimizde yola çıkmak.

 

CEM
ELİGÜL

Ocak 1995’te dünyaya geldim. Sevgi ve
mutluluk dolu bir çocukluk geçirdim. Maddi zorluk yaşamadım. Çok mu zengindim
hayır ama çok şükür bir eksiğim olmadı. Hayatımda en önemli destekçim ve
öğretmenim annem tarafından yetiştirildim. Anaokulundan lise sona kadar Terakki
Vakfı Okulları Şişli Terakki Okulları’nda eğitim gördüm. Liseyi başarı bursuyla
bitirdim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Endüstri Mühendisi olarak mezun
oldum. Şuan özel bir firmada pazarlama asistanı olarak çalışıyorum. Basketbol
ve masa tenisi oynamayı severim. Film izlemek en büyük tutkumdur. İleri
derecede İngilizce biliyorum. Amatör düzeyde Fransızca ve başlangıç düzeyde
Almanca biliyorum.

1921 Anayasasını kimler istiyor?

Kıymeti bilinmedik Bir Dâhi: Sadri Maksudi Arsal

Cumhuriyeti 1921 Anayasası Ruhuyla Taçlandırmanın Şifreleri

0

Anayasa, bir devletin yönetim biçimini ve egemenlik
haklarının kullanım yetkisinin kimde olduğunu belirleyen en geniş toplumsal
sözleşmedir. Toplumumuzun, 1876 yılındaki Kanun-i Esasi ile başlayan 1921,
1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ile devam eden 145 yıllık bir Anayasa serüveni
vardır. Son günlerde Cumhurbaşkanı, hukuk reformu ile yeni bir Anayasa’nın
yapılmasından bahsetti,  yeni anayasa
konusunda da Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ‘yeni bir toplumsal sözleşme’nin
“1921 Anayasası ruhuyla” taçlanacağına inandıklarını söyledi, AKP
Grup Başkanvekili Cahit Özkan, “1921 Anayasası’na dayalı yeniden kuruluş
anayasası yapacağız” dedi.

 Yeni bir anayasanın
yapılması için çok önemli bir toplumsal değişimin olması gerekir.  Dikkat ederseniz; ilk anayasa 1876 yılındaki
Kanun-i Esasi, I. Meşrutiyet’in ilânı üzerine hazırlanmıştır. 1921 Anayasası,
Mütareke döneminde payitaht olan İstanbul’un işgali üzerine kurulan Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin anayasasıdır.1924 Anayasası,  1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin
anayasasıdır. 1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 İhtilâli üzerine kurulan Kurucu
Meclis tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980 darbesinden
sonra kurulan Danışma Meclisi tarafından hazırlanmıştır. 16 Nisan 2017’de
yapılan son değişiklikle “Başkanlık sistemine” geçilmiştir.

 Şimdi şu sorular
aklıma geliyor: Ne oldu da yeni bir anayasa yapma ihtiyacı doğdu?  Neden “yeniden kuruluş anayasası”  yapıyoruz? Türkiye Cumhuriyeti yeniden mi
kuruluyor? Son sorum da şu: Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası
ruhu? Şimdi soruları tek tek cevaplandırmaya çalışalım. Siyasi iktidar
değişmedi, 19 yıldır iktidarda. Bu yüzden “Yeni Anayasa”yı  gerektirecek büyük bir değişiklik yok. Fakat
İki yıl sonra cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri var. “Yeni
Anayasa” ancak yeni seçimde kullanılacak bir politika malzemesi olabilir.
“Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası ruhu?” sorusunun cevabını da
arayalım.

1921 Anayasasının ruhu tektir. Birinci maddesinde
belirtildiği gibi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın
mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” Yani
hâkimiyet, padişahtan millete geçmiştir. Egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir. Millet egemenliği halen devam ettiğine göre, aranan ruh bu
değildir. Her şeyden önce o tarihte Osmanlı devleti devam ediyordu. 1921
Anayasası, 20 Ocak 1921’de İstiklâl Harbi devam ederken, Anadolu’da kurulmakta
olan yeni milli devletin teşkilatlanmasıyla sınırlı bir anayasadır. Bu yüzden
adı “Kanunu Esasi” değil, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”dur. 1921 Anayasası, diğer
konuları düzenlememekle bunları Osmanlı anayasası olan Kanunu Esasi’ye
bırakmıştı. Merhum Bülent Tanör Osmanlı Türk Anayasa Gelişmeleri adlı kitabında
1921-1923 dönemini “iki anayasalılık” olarak tanımlamıştır.

 “1921 Anayasası
ruhu”nu aramaya devam edelim.  1921
Anayasası’nda bugünkü anayasadan farklı bakalım neler vardı?

 1. Kesin Kuvvetler
Birliği ilkesi, bütün erklerin Meclis’te toplanması kabul edilmiştir. Bütün
kuvvet mecliste toplanmıştır.

 2.  1921 Anayasası’nın 2. maddesine göre,
“Türkiye Devletinin dini, İslâmdır.” 1924 Anayasası’nda da bulunan bu madde, 10
Nisan 1928’de yapılan bir değişiklikle çıkarılmıştır. 5 Şubat 1937’de yapılan
bir değişiklikle “Laiklik” maddesi anayasaya girmiştir.

3. Yerinden yönetim ilkeleri kabul edilmiştir. 11. madde
illere “muhtariyet” (özerklik) vermektedir. Burada muhtariyetlerden kastedilen
siyasi özerklik değil, yerel yönetimlerde serbestliktir.

 Şimdi yürürlükteki
1982 Anayasası’na da bir göz atalım. Bu anayasa 1982 yılında yüzde 93 halkoyuyla
kabul edilmiştir. 1982 Anayasası, son 40 yılda 184 değişiklik geçirmiş, yani
üçte ikisi değişmiştir.

Bu anayasanın ilk üç maddesinde (Devletin şekli/Cumhuriyetin
nitelikleri/ Devletin bütünlüğü, Resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti)
belirtilmiştir. Buna göre;

 Madde 1 – Türkiye
Devleti bir Cumhuriyettir.

  Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve
adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk Devletidir.

  Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al
bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

 1982 Anayasası’nın 4.
Maddesi ise (Değiştirilemeyecek hükümler) başlığını taşımakta olup “Anayasanın
1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2
nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri
değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmektedir.

 Şimdi 1982
Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemeyeceğine göre 1921 Anayasası’nın
hangi madde veya maddelerine göre yeni bir anayasa yapacağız? 1921 Anayasası,
23 maddeden ibaret olup halk egemenliğine ve 
“kuvvetler birliği”ne dayanan bir “meclis hükümeti”ni esas almıştır.
2017’de yapılan son anayasa referandumuyla 
“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçilmiştir. Bu sistem ile  (Anayasanın ilk 4 maddesi)nin mevcut siyasi
iktidarın kırmızıçizgisi olduğu açıklanmıştır.

 Bu durumda geriye iki
farklı madde kalıyor. Birincisi; 1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde belirtilen
“Türkiye Devletinin dini, İslâmdır” hükmüdür. Fakat 1982 Anayasası’nın ilk dört
maddesi değiştirilemeyecek 2. Maddesinde  
“laiklik” ilkesi kabul edildiğine göre 1921 Anayasası’ndaki  bu hüküm yeni anayasaya konulamayacaktır.

 Ama “Devletin dini
İslamdır” maddesi, laikliği (dinsizlik) olarak anlayan İslami hassasiyetleri
yüksek bazı kesimleri oldukça cezbedecektir. Bu maddenin tartışılmasının
oldukça getirisi olabilir ama milli birliğe zarar verir.

 İkincisi;  o zaman geriye 1921 Anayasası’nın “yerel
yönetimlere özerklik” maddesi kalıyor. Tabii özerklik ile ilgili bu madde
gündeme gelirse, yıllardır gizli gizli bu özlemi ifade eden HDP ve
seçmenlerince olumlu karşılanacak ve bu konuyu gündeme getiren iktidara bir
yakınlık duymasına yol açacaktır. Ama bu da 1982 Anayasası’nın
değiştirilemeyecek 3. Maddesindeki  
(Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür) hükmüne
takılacaktır.

 Sonuç olarak
soruyorum;  nereden çıktı bu “yeni
anayasa” ve “1921 Anayasası ruhu”? Bence bu siyasi bir meseledir ve açılacak
yeni bir siyasi kampanyanın malzemesidir. Bu tartışma belki siyasi açıdan biraz
rant getirebilir ama bu kadar iç ve dış sorunun sarmalında olan ülkemizde
milletimizin milli birlik ve beraberliğine zarar verecektir.

Gara Talihimiz

Gara’da operasyonda verdiğimiz şehitlerin
acısı
içimizi kararttı. Fakat “Gara (Kara)
Talihimiz”
başlığını atmama sebep sadece şehitlerimizin kaybı değil. Aynı
zamanda ortak yas yerine seviyesiz siyasi polemikler ve parti kongrelerinden
yapılan siyasi şovlardır.

Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Gara’da yaptığı
operasyonda, PKK tarafından 5-6 yıldır
rehin tutulan 7’si asker,
ikisi polis, dördü sivil memur 13 vatandaşımız infaz edilerek şehit edildi. 2’si
yüzbaşı üç kahraman askerimiz de çatışma esnasında şehit oldu.

Fakat nedense ilk açıklamalarda “13 sivil
vatandaşımız”
denildi.

Böylesine ağır bir travma karşısında tavrımız
millî kenetlenme ve ortak acının paylaşılması olmalıydı. Fakat heyhat!

Operasyon başarılı olsa ve rehineler kurtarılsa
idi müjdeyi CB verecekti.
Nereden
biliyoruz? Çarşamba günü “müjde” vereceğini söylemişti. Operasyon başarısız olunca,
kara haberi verme görevini Malatya Valisine yaptırdı. Geçen sene
İdlib’te 33 askerimizin şehit olduğunu da Hatay Valisi açıklamıştı.

*************************

Saray ile Vatandaşın Duygu Bağı Kopuk

Suudi Kralı öldüğünde milli yas ilan eden Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Başkanı Gara şehitlerimiz için bir milli yas ilan etmeyi
düşünmedi.
Tam tersine salgın ortamında yaptığı AKP İl Kongrelerine
katılmaya devam etti. Rize kongresinde espriler yaptı, güldü. “Pandemi”
ortamında salonu “lebaleb” yani tıklım tıklım salonu dolduran
taraftarlarıyla gurur duydu.

Aynı Erdoğan programına ara verip Elazığ’da “kanaat
önderi” olduğu ifade edilen bir hocaefendi ile İstanbul’da Kadir Topbaş’ın
cenaze namazına katıldığı halde şehitlerin cenaze namazına iştirak
etmedi.

İktidarın minik ortağı Doğu Perinçek
“13 kişi öldü diye yas ilan edilmez” diyerek Erdoğan’a destek verdi.

Bunlar Saray ile vatandaşın duygudaşlık
bağının koptuğunun işaretleri.

Sarayın bütün önceliği anketlerde mum gibi eridiği görülen Cumhur
İttifakının oylarını yükseltmek. Yoksulluk, işsizlik, pahalılık gibi halkın
temel meselelerini yapay gündemlerle örtmeye çalışmak.

Kongre salonlarında yandaşlarla bir araya
gelerek bu bağın kurulması imkânsız. Çünkü esnaf küçük işyerlerinin açılmasına,
o salonlarda 30 kişinin spor yapmasına izin vermeyenlerin, aynı salonlarda yapılan
kongrelerde “lebaleb” toplandığını görüyor ve isyan ediyor. Bu öfke sahiplerini
bir hitabet şaheseri dahi ikna edemez.

Parti kongresinden şehit anasını mezarlıkta
iken telefonla bağlatması
inanılmaz
bir basiretsizlik. Kendi iki çocuğunu askere göndermeyen birinin, şehit
anasının kırık gönlünü “her anneye böyle bir şeref nasip olmaz. Ama siz bu
şerefi yakaladınız”
gibi sözlerle tamir etmesi mümkün olabilir mi?

*************************

Partili Cumhurbaşkanı

“Partili Cumhurbaşkanı” sisteminin milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında
en önemli engellerden biri olduğunu bir kere daha anladık.

“Cumhurbaşkanı başkası olsa belki böyle
olmazdı, bu tavır Erdoğan’ın şahsî özelliklerinin sonucudur” diyebilirsiniz.

Ama bizim sistemden anladığımız, makamda
oturanı
(huyu, karakteri ne olursa olsun) makamın gerektirdiği
saygınlığı taşımaya, “Türk Milletinin birliğini temsil etmeye”, “hepimizin
Cumhurbaşkanı” olarak davranmaya
zorlayan bir kurallar bütünüdür.

Bu anlamda Türkiye’de bir “sistem” yoktur.

Sistemlerde kuralların yazılı olanı da
vardır, yazılı olmayan teamülleri de. Kara talihimiz şudur ki, halen yazılı
kuralları da teamülleri de
yok sayan bir zihniyet yönetimdedir. 

*************************

Operasyon Başarılı mı?

Çok zor coğrafi ve iklim şartlarında yapılan
askeri operasyonun maksadı PKK terör örgütü için stratejik önemi olan bu yerin
dahi ele geçirilebileceğini göstermekse çok başarılıdır.

Ancak maksat rehineleri kurtarmak idiyse,
(ki CB Erdoğan böyle söyledi, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in verdiği
bilgiler de bu maksadı gösterir niteliktedir) bu anlamda sonuç
alınamamıştır.

Rehine kurtarmada en çok kullanılan yol
siyasi görüşmelerle ve pazarlıklarla netice almaktır. Türkiye bu konuda PKK ile
doğrudan değil ama dolaylı yollarla ABD, İsrail gibi devletlerin, BM
teşkilatının
, içte ve dışta İnsan Hakları alanında çalışan kuruluşların
aracılığıyla
netice almaya çalıştı mı bilmiyoruz. Siyasi amacı için
hapishaneden beyanatı okutulan terör örgütü elebaşı Öcalan’dan yararlanmaya
çalıştı mı
onu da bilmiyoruz.

Sonuç: “Askeri operasyon başarılı, siyasi
ayağı başarısızdır.”

Bu eleştiri siyasi değildir. Ders çıkarmak
için gerçeklerle yüzleşmekten başka çare yoktur.

*************************

Cumhurbaşkanı mı, Devlet mi Sorumlu?

CHP lideri Kılıçdaroğlu “13 şehidin
sorumlusu R. Tayyip Erdoğan’dır”
dedi ve CB’na 5 soru sordu.  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çok kızdı
ve Kılıçdaroğlu’na inanılmaz ağır sıfatlarla hakaret etti.

Binlerce vatandaşımızın “Cumhurbaşkanına
hakaret davalarında”
ceza almasına, onbinlerce vatandaşımızı halen
yargılanmasına sebep olan ifadeler, Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yakıştırdığı çok
ağır sıfatların yanında gayet masum kalır.

Bakanlar Kurulu toplantısından sonra CB
Erdoğan yaptığı açıklamada ise bir bakıma Kılıçdaroğlu’na cevap verdi:

“Bu operasyonun sorumlusu elbette
Cumhurbaşkanından bakanlarından, tüm mensuplarıyla Türkiye Cumhuriyeti
devletidir”
dedi.

Biliyoruz ki, Erdoğan “benim bakanım, benim
G. Kurmay Başkanım, benim Valim” gibi bütün devlet makamlarını şahsı ile
özdeşleştirerek ifade eder. CB Sisteminden sonra devleti teşkil eden
kuvvetleri şahsında birleştirmiştir.
Taraftarlarına sorsanız “devlet
Erdoğan’dır”
diye cevap verirler.

Erdoğan’ın böyle durumlarda “devleti”
sorumluluğuna ortak etmeye çalışması
bize yabancı değil.

Terör örgütü PKK ile “Oslo müzakereleri”
yürütülürken ve “çözüm sürecini” birlikte götürdükleri sırada da “bu
devlet projesidir”
diye savunmuşlardı. 

Türk’ün Örs ve Çekiç Arasında Geçen Hayatı

0

Hepinizin
bildiği bir fotoğraf vardır. Bir şehit mezarı, içindeki misafir daha yeni
defnedilmiş. Defneden herkes gitmiş. Üzerinde o mezardaki aziz misafire ait
kamuflajla taburede oturan yaşlıca bir amca kalmış sadece mezarın yanında.
Ellerini önünde birleştirmiş, boynunu bükmüş mezara bakıyor öylece.

 

            Hepinizin bildiği bir fotoğraf
vardır. Evinin kapısında rütbeli subayları görünce kapıyla duvarın kesiştiği
yere sırtını dayamış, üstü başı dökülen bir babanın fotoğrafı. İçindeki yangın
dışarı çıkmasın diye kendini tuttuğu gözlerinden okunan bir adam.

 

            Hepinizin bildiği bir fotoğraf
vardır. Şehitlikte yan yana yatan aslanlardan birinin mezar taşının başına
geçmiş, ağzındaki sigarasını derin derin içine çeken bir adam. Asıl ateşin
sigarasının ucunda değil, ciğerinin dibinde olduğunu halinden belli eden bir
baba. Ulu orta ağlamaktan hicap ettiği için gözyaşlarını sigaranın dumanıyla
birlikte içine çeken bir babanın fotoğrafı hani.

 

            Hepinizin bildiği bir fotoğraf
vardır. Şehitlikte ellerinde çiçeklerle evladının mezarı başında duran ve artık
evladını öpüp koklayamadığı için evladının mezar taşını okşayan, öpen koklayan
bir annenin fotoğrafı hani.

 

            Hepinizin bildiği bir video vardır.
Cenaze merasimi esnasında Türk bayrağına sarılı tabutu yanındaki arkadaşına
gösterip “Bak bu benim babam” diyen bir çocuğun görüntüsü hani. Tabutun önüne
kadar gidip, babasının tabuta dayanmış üniformalı fotoğrafına bükük boynuyla
bakan başka bir çocuğun görüntüsü de vardır.

 

            Hepinizin bildiği yüzlerce, binlerce
fotoğraf ve video vardır şehidin eşinin, nişanlısının, kardeşinin ağladığı,
kendini paraladığı… Her gördüğünüz fotoğraf veya videoda toprağın altında olana
mı yoksa toprağın üstüne kalana mı üzüleceğinize şaşırırsınız.

 

            Biz millet olarak bu sahnelere o
kadar alıştık, o kadar kanıksadık ki bütün bunlar bize sadece birer sahne gibi
geliyor. Evladını, eşini, nişanlısını, babasını, kardeşini kaybeden şehit
yakınlarını sadece o sahneden ibaret zannederiz. Hâlbuki o insanların günlerce
gözüne uyku girmeyecek, boğazlarının düğümlenmesinden kursaklarından lokma
geçmeyecek. Ağlamaktan bitkin düşecek, sonra azıcık toparlanıp bitkin düşene
kadar tekrar ağlayacaklar. Aradan aylar geçip de hayat onlar için de yavaş
yavaş “normale” dönmeye başladığında hep bir “anormallik” vuku bulacak.
Kaybettikleri şehidin maddi ve/veya manevi yokluğunu hissedecek bir daha
yıkılacaklar, sonra bir daha, sonra bir daha… Bu döngü hayatlarının sonuna
kadar böylece devam edip gidecek. Biz bir şehidin ardından ne kadar üzülürsek
üzülelim, ateş sadece düştüğü yeri yakar. Biz, aldığımız şehit haberinden on
dakika sadece bir on dakika sonra “normale” döneriz, hayat bizim için akmaya
devam eder, gülmeye eğlenmeye devam ederiz. İnsan nisyan ile malul ancak şehit
yakınlarının öyle bir şansı yok ne yazık ki. “Unutmak” onlar için büyük bir
nimet ancak hatıralar hafızalarda canlanmak için fırsat kollarlar ve şehit
yakınları hep bu canlı hatıralarla yaşarlar.

 

 

“Ey Bu Topraklar İçin Toprağa Düşmüş Asker”

 

            Mehmet Akif’in Çanakkale şehitleri
için yazdığı şiiri hepimiz biliriz. Orada geçen “Ey bu topraklar için toprağa
düşmüş asker” mısraını da biliriz. Bu mısraı ne zaman hatırlasam hep şu soruyu
sorarım; O toprağa düşenler, hakikatte toprak için mi düştüler yoksa toprağın
üzerinde yaşayanlar için mi?

 

            Cevap belli; elbette toprağın
üzerinde yaşayanlar için toprağa düştüler. Sonra şu ikinci soruyu sorarım kendi
kendime; Toprağın üzerinde kalanlar, uğruna birilerinin hayatlarını vereceği
kadar değerli mi? Eğer bir insanın başka bir insan için hayatını vermesi
gerekiyorsa kimin kim için hayatını vermesi lazım? İlla ki böyle bir zorunluluk
varsa mantıklı olan daha az değerli olanın daha değerli olan için hayatını
vermesi gerektiğidir. Peki, iki insan birbiriyle kıyaslanırken nasıl bir değer
kıyaslaması yapılmalı? Bir insanı diğerinden daha değerli kılan nedir? Ve
gerçekten, toprağa düşenler toprağın üzerinde kalanlardan daha mı değersizdir?

 

            Kamu imkânlarını şuna buna peşkeş
çeken iktidar sahipleri, torpille işe giren iktidar yanlıları, torpille mevki
makama kavuşanlar, ihaleye fesat karıştıranlar, çocuklar için sokakları
güvensiz hale getirenler, hastanelerde sağlık görevlilerine saldıranlar, borsada-para
piyasalarında spekülasyon yapanlar, uğruna birilerinin toprağa düştüğü toprağın
üstüne çöplerini atanlar ve daha kimler ve kimler… Toprağa düşenler bu
saydıklarım ve daha fazlası rahatça yaşasın diye toprağa düştüler. Toprağa
düşenlerin yakınları, hayatlarının geri kalanında bu saydığım kişiler için acı
çekiyorlar. Peki, bu saydıklarımın hangisi toprağa düşenlerden daha değerli?

 

Örs ve Çekiç Arasında

 

            Millet olarak örs ve çekiç arasına
sıkışmış vaziyetteyiz. Önce uzun süre ateşin içinde bekletiliyor, sonra örsün
üzerine konup çekiçle dövüldükçe dövülüyoruz. Arada su veriyorlar ve küçük bir
ferahlık yaşıyoruz. Sonra yine ateş, yine örs, yine çekiç…

 

            Başımıza inen darbelerin acısı ayrı
yakıyor canımızı; bu acıdan sorumluluk duyması gerekenlerin sorumsuzluğu,
umursamazlığı, pişkinliği, acıdan menfaat devşirme amacı ayrı yakıyor.
Sorumsuzluğun, umursamazlığın, beceriksizliğin, pişkinliğin hala taraftar
toplayabiliyor olması ayrı yakıyor…