19.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 424

Önemli Bir Çevre Sorunu Çöplerimiz ve Atıklarımız

Tıp Fakültesindeki
hijyen dersi hocamızın şu ifadesini hiç unutamam.”Çocuklar, önümüzdeki yılların en önemli sorunu insanların kullanıp
kirleterek çevresine bırakacağı kirli suyu, yiyip içtiğinin artıkları,
eskittiği eşyası ve atıkları olacaktı
r.”  İşte günümüz çevreye, suya, toprağa
bıraktığımız atıklarımız sebebiyle hayatımızın sağlıklı sürdürülebilmesi için
mutlaka gerekli olan ve temiz kalması gereken HAVAMIZI, SUYUMUZU, TORAĞIMIZI
her geçen gün daha çok kirletildiği dönemdir. Bu kirlenme ciddi bir sorun
haline gelmiş olup yönetimler için çözülmesi gereken öncelikli hizmetlerdendir.
Kullanıp kirlettiğimiz suların arıtılıp temizlenmesi, kullandığımız yiyecek,
giyecek dahil tüm eşya ve malzemelerin toplanıp zararsızlaştırılması ve bu
süreçte havamızın-suyumuzun-toprağımızın kirletilmeden korunması bizlerin ve
yeni nesillerin, sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için gerekli olduğu gerçeği
ile karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır.

Su konusunu
2014-2015 ve 2017’de yazdığım Temiz Su, Gri Su ve Susuz Kalacak mıyız? Başlıklı
makalelerim ile değerlendirmiştim. Hava konusuna gelince,   son yıllarda doğal gazın ısınmada da daha çok
kullanılması,  şehirlerimizdeki tehlikeli
boyutlara gelen kirlilikte ciddi iyileşmeler sağlamıştır. Çevremiz için hava
kirliliğinin diğer bir sebebi olan egzoz gazları ise toplu ulaşımın
yaygınlaşması ve ulaşımda elektrik enerjisinin daha çok kullanımı ile ciddi
oranda azalacaktır diye ümit edelim.

Çöplerimize
gelince her geçen gün artan bir çevre sorunu olmaktadır. Çözümünde ise
yöneticilerden çok bizlerin GERİ DÖNÜŞÜM alışkanlığını edinmemizin payı çok
önemlidir. Şayet bizler kullandığımız eşya ve malzemelerimizden kâğıdı, camı,
plastiği, kumaşı, ağacı, yağı v.s.  geri dönüşüme
uygun olacak şekilde ayrıştırılmış olarak toplayabilirsek çöplerimizi yarı
yarıya azaltmış oluyoruz. Hatta daha titizlikle uygulanabilirse bu oran % 70
lere kadar bile çıkabilmektedir. Bu durum atıklarımızı çeşitli ihtiyaçlarımızın
giderilmesini sağlayacak bir sanayi hammaddesine dönüştüreceği gibi; toplama,
taşıma ve imha süreçlerindeki maliyet ve çevre zararlılığını da ciddi oranda
azaltacak bir sonuç verecektir.

Geri
dönüşümün önemi çok açıktır. Bu yazıyı yazmamın sebebi ise çalıştığım hastanedeki
gözlemimdir. 100 yataklı hastanemizin yılda 70 tona yakın tıbbi ve tehlikeli
atığı olduğu bilgisi üzerine yaptığım incelemede çok basit ayrıştırma ve
kolayca uygulanabilecek zararsızlaştırma işlemi ile bunların %15-20 sinin
kolayca geri dönüşüme uygun olan cam ve plastik malzemeler olduğudur. Benim
hastanem için bu yılda 3-4 ton cam, 4-5 ton plastik demektir. Bunu ülke
geneli için düşündüğümüz zaman çok ciddi miktarlarda bir geri dönüşüm imkânının
olduğu görülür. Şu anda yapılmakta olan Covid
19 aşılarının 100 milyon adet cam flakonu(küçük cam şise), aşılamada kullanılan
enjektörlerin
iğne ucu hariç geri kalan plastiğinin kolayca
zararsızlaştırılabilecek iken tıbbi atık olarak toprağa gömülerek imha
edileceği bilgisi bu konunun yeniden değerlendirilmesi gerçeğini
göstermektedir.

Cumhurbaşkanımızın
eşi Sn. Emine Erdoğan hanımefendinin SIFIR ATIK olarak geri dönüşüm ile
ilgilenmesi ve sahiplenmesi çok takdire değer ve ciddiyetle üzerinde durulması
gereken bir durumdur. Uygulamalar
sloganda kalmamalıdır
Yarınlara daha temiz bir çevre, daha yaşanabilir bir
dünya bırakabilmemiz bakımından GERİ DÖNÜŞÜMÜ doğru ve mutlaka uygulayarak
çevrenin daha az kirletilmesi sorumluluğumuz vardır. Devletin en üst makamındaki
bu hassasiyetin tüm vatandaşlarca, bütün STK’lar ve tüm yöneticilerimiz
tarafından sahiplenilmesi bu anlamda çok ciddi iyileşmeler sağlayacaktır.

Temiz bir
çevrenin daha güzel bir dünya demek olduğunu unutmamamız dileğiyle…

Doğru İslâmiyeti Göstersek

0

     Avukata ve Hâkime
bakarak hukuk öğrenilmez. Hukuk fakültesine giderek, hukuk kitaplarını okuyarak
öğrenilir. Elbette hukukçuların mesleklerine lâyık olmaya çalışmaları beklenir.
Avukat veya Hâkimlerin yanlış kararlarından dolayı da hukuka cephe alınmaz,
karşı çıkılmaz. Hukuk aleyhinde olunmaz.

     Doktorlara bakarak
da Tıp öğrenilmez. Ancak Tıp Fakültesine giderek, Tıp kitapları okuyarak doktor
olunur. Şüphesiz doktorların da mesleklerine lâyık şekilde çalışmaları
beklenir, umulur.

Keza doktorların hata ve yanlışlarına bakarak Tıp ilmine
karşı çıkılmaz.

     Aynı şekilde din
adamlarına, imama, müezzine, müftüye bakarak da din öğrenilmez. İlâhiyat
Fakültesine giderek, din kitaplarını okuyarak din hakkıyla öğrenilir. Tabii ki
din adamlarından dine lâyık, dine yaraşır örnek bir hayat yaşamaları beklenir.
Bunun içindir ki, insanlara örnek olmaları gereken eğitimcilere ve din
adamlarına büyük mes’uliyet ve sorumluluklar düşüyor.

     İslâm ahlâkıyla
yaşayan, İslâmı da yaşatmış olur. Ona uygun bir yaşayış sergilemeyenleri
görenler; yanlış gördüklerinin bağlı oldukları dinin; öyle olduğunu sanarak;
dinden soğur, dinden uzaklaşırlar! Şüphesiz böyle bir sonuçtan; o yanlış
örnekleri sergileyenler; öncelikle mes’ul ve sorumludur.

     İşte bütün
bunlardan ötürü, İslâma girenler; umumiyetle müslümanları görerek değil;
kaynaklara yönelerek, gerçeği bizzat kaynağından öğrenerek İslâmla müşerref
olup şerefleniyorlar. Bunun misal ve örnekleri sayısızdır. Nitekim:

     “Edyân-ı saire
(diğer dinler) müntesipleri (mensupları) mutlaka fevc fevc (akın akın),
muhakeme-i akliye (aklını kullanma) ve burhan-ı kat’î (kesin delil) ile daire-i
İslâmiyet’e (İslâma) dahil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz doğru
İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan
sonra onlardan fevc fevc (dalga dalga) dahil olacak (İslâma girecek)lerdir.”

Nitekim:   

 “Niçin çok daha önce Müslüman olmadığıma
hayıflanırım, hem de kıyasıya karşı olduğum İslâm’ı nasıl böyle bütün benliğimle
benimsediğime hâlâ hayret eder, dururum.

     “İyi bir Hristiyan
disiplini ardından, ‘Âkil’ (aklım başımda) olduğum çağda, eski dinimin kendi
içinde çeliştiğini, akıl ve bilim ile hemen hiç ilgisi olmadığını görerek
koptum. Böylece dinsizliğe, Tanrısızlığa mecbur kalmıştım. Kâfirliğin ‘Denize
düşen yılana sarılır.’ örneği felsefeleri olan Maddecilik (Materyalizm)
varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) gibi inançlarla felsefe boşluğumu doldurmaya
çalışıyordum. Materyalizmin, bilim dışı gerici kaldığını, yeni bir köleci
toplumu amaçladığını, madde ötesini bütün gerçekliğiyle hissetmemize rağmen,
göz göre göre inkâr ettiğimizi sezdim. Önceden doyumsuz kaldığım ‘Hristiyanlık’
gibi, o da gerçeğe ters düşüyordu.

     “Daha sonra
‘Nemelâzımcılık, kozmopolitizm, şövencilik, spirtüalizm’ gibi ne varsa, arayışa
girdim. Sonuçta aynı boşluğu hep hissettim. Bu kez dünya dinlerini, (Özellikle,
Uzakdoğu ve Güneydoğu Asya dinlerini) incelemeye aldım. Bunlar, tamamen kapalı,
‘Açıklığı’ olmayan, törenleştirilmiş bir oyun, bir sır gibiydi. Üstelik
şeytansı bir şeyler vardı ardlarında…

     “İslâmiyetin
kitabı ‘Kur’anı’ ise hiç mi hiç düşünmüyordum…(Fakat) Kitabı (Kur’anı) elime
aldığımda, kolayca anlayıp, hayretle okudum. Bu mübarek kitap âdeta beni teslim
almıştı. Önceleri, müslümanların, Hz. İsa ve Hz. Meryem’e kıyasıya düşman olup,
küfrettiklerini ve diğer peygamberlerle, dinleri, kitapları reddettiklerini
sanıyordum. Ne var ki, elime ilk kez aldığım Kur’an, tam tersine surelere
Meryem, Âl-i İmran ismini bile vererek, İlâhî ana-oğulu methediyordu. Hz.
İsa’nın ‘Allahtan bir Kutsal Ruh’ ve Allah kelâmı (Kelimesi) olduğunu ve
Hristiyan olarak inandığımız gibi, gelecekte yeniden ‘GERİ DÖNECEĞİNİ’
yazıyordu. Daha sonra, Teslis (üçleme, Allahı Üç Unsur’dur diye vehmetmek /
sanmak) gibi yanlışlarımızı biz Hristiyanlara yüklüyor, evren bilime ve
yaratılış bilimlerine yönelmiş olan aklıma ‘TAM HİTAP’ ediyordu. Bu Kur’an,
diğer kitaplar gibi çelişik, diğer dinler gibi kapalı değildi. Tam tersine,
aradığım NETLİK, AÇIKLIK ve çağrı mesajı, İlahî davet vardı…Beni ikna eden
KUR’AN’ın ta kendisiydi. Kur’an’ın aynı zamanda bir bilim kitabı olduğunu ve
doğrudan AKLIMA hitap ettiğini kavradığım için (Elhamdülillah) Müslüman oldum.”
(Prof. Dr. Hans von Aiberg)

Kesin İnançlılar & Fanatizmin Doğası – 2

“Bir
kişiyi birlikte hareket yolunda eğitmek onu kendini inkâr etmeye hazırlamak
demektir. Uygulanacak en sıkı yol, kişiyi kolektif bir topluluğa toptan asimile
etmektir. Tümden asimile edilmiş kişi kendini ve başkalarını birer insan olarak
görmez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda otomatikman vereceği cevap; bir
Müslüman, bir milliyetçi, bir Atatürkçü yada bir ailenin veya gurubun üyesi
olduğudur. Bağlı olduğu kolektif topluluktan ayrı bir amacı, değeri ve kaderi
yoktur; bu topluluk yaşadığı sürece onun için gerçek bir ölüm yoktur.”

“Şimdiki
zamanı önemsizleştirmenin en güçlü yolu, onu sırf parlak bir geçmiş ile parlak
bir gelecek arasındaki bir bağlantıdan ibaret olarak görmekten geçer.”

“Bir
kitle hareketinin takipçileri kendilerini trampet sesleri eşliğinde, konfetiler
altında yürüyormuş gibi görürler. Onlara gerçekten kendileri gibi
hissettirilmez, rolünü oynayan aktörlerdir onlar; yapıp ettikleriyse gerçek bir
şey değil, bir ‘performans’tır.”

“Gericiler,
kendi idealindeki geçmişi tekrar yaratma durumuna geldiğinde radikalizm
sergiler. Onun hayal ettiği geçmiş, gerçeğe dayanmaktan ziyade olmasını arzu
ettiği geleceğe dayanır.”

“Günlük
işlerde başarı sağlayamayanlar, imkânsız olan şeylere el atma eğilimi gösterirler.
Onların eksik yanlarını gizleyen bir araçtır bu. Fanatik bir edayla ‘ya hep ya
hiç’ diye bağırışlarında ikinci seçenek belki de birincisinden daha ateşli bir
isteği yankılar.

“İmanın
kuvveti dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları
görmemesinden belli olur. Ve kesin inançlı kişiyi etrafındaki dünyanın
belirsizliklerine, sürprizlerine ve nahoş gerçekliklerine kayıtsız kılan şey,
onun şaşmaz öğretisinin kesinliğidir.”

“Bir
öğretinin etkililiği, onun anlamından değil kesinliğinden gelir.”

“Ancak
anlamadığımız şeylerden kesinlikle emin olabiliriz.”

“En
okumuş kesin inançlı kişide bile bir cehalet havası sezilir.”

“Hakiki
öğreti, dünyanın bütün sorunlarının maymuncuğudur.”

“Onlar
yalnızca rızıkları için değil, günlük yanılsamaları için de dua ediyorlardı.”

“Dünyaya
yönelik ihtirassız bir tavrı olanlar, kendi benliğiyle uzlaşı içinde olanlardır
sadece.”

“Tek
başına duran insan; âciz, sefil ve günahkâr bir mahlûktur. Bu mahlûkun tek kurtuluş
yolu, kendini reddetmesinde ve kutsal bir topluluğun (cemaat, ulus, parti vb.)
bağrında kendine yeni bir hayat bulmasındadır.”

“Fanatik
kişi, bir davaya esasen o davanın doğruluğu ve kutsallığı nedeniyle değil bir
şeye tutunmak için duyduğu şiddetli ihtiyaç nedeniyle sarılır. O, uzlaşmaktan
korkar ve kutsal davasının doğruluğunu, kesinliğini değerlendirme tekliflerini
kabul etmez. Fakat kutsal bir davadan diğerine geçmekte güçlük çekmez.”

“Bir
fanatik ikna edilemez; ancak kalben başka yöne döndürülebilir.”

“Birbirinin
karşıt kutbunu oluşturuyormuş gibi görünseler de her çeşit fanatik, aynı uçta
toplanır. Asıl zıt kutupları oluşturanlar fanatikler ile ılımlılardır ve bunlar
asla biraraya gelmezler.”

“Çeşitli
renklerdeki fanatikler komşu hayatı yaşarlar ve sanki aynı ailenin
mensubudurlar. Bunların karşılıklı nefreti iki kardeş arasındaki nefrete
benzer.”

“Fanatik
dindarın karşıtı fanatik ateist değil, Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu
umursamayan kibar siniktir. Ateist, dindar bir kişidir; ateizm yeni bir dinmiş
gibi inanır.”

“Şovenistin
karşıtı vatan haini değil, şimdiki düzeni seven ve kahramanlık gösterip
şehitlik derecesine ulaşmaktan hoşlanmayan makul vatandaştır.”

“Aşırı milliyetçilik ile vatan hainliği arasında ince
bir çizgi vardır.”

 (Eric HOFFER, 1951; “Kesin İnançlılar”, Çeviren:
Erkıl Günur, Olvido Kitap; İstanbul 2019) 

İdeoloji Üretme Çiftlikleri

0

Prof. Dr. Mehmet Çelik, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 344 sayfalık
eserinin ‘Önsöz’ünde; ‘Efendi mi olacağız köle mi?’ sorusunu
sorduktan sonra bilenlerin efendi, bilmeyenlerin köle / sömürge olacağını
açıklıyor ve efendiler sınıfında yer alabilmenin tek şartının ilim üretmek
olduğunu ve ilmin ancak üniversitelerde üretilebileceğini belirtiyor. Üniversitelerimizin
ise vazifesini yapamadığını, ideoloji üretme çiftlikleri olduğunu açık ve net
bir şekilde söyleyip sebeplerini açıklıyor.

Hocanın tespitleri zihinlere çakılmış
paslı bir çivi gibidir: Eskiden milletler, birbirlerinin lokmasını almak için
savaşırlar, yenilen galip gelenin kölesi olurdu. Günümüzde maksat aynıdır: ‘lokmasını almak’ için kullanılan metod
farklıdır: ‘ilim üretmesini engellemek
bir başka ifade ile üniversiteleri ideoloji üretim merkezleri hâline getirip,
ilim üretmekten alıkoymak… Ülkeler üniversiteleri ile kalkınır. Ancak üniversitesi
olan her ülke kalkınmış değildir. Neden değildir? Eserde bu sorunun cevabı
Türkiye örneği üzerinden araştırılıyor.

Bulunanlar şunlardır: 24 Temmuz
1908’de İkinci meşrutiyet’in ilân edilmesini sağlayanlar, Siyonizm’in emrinde
Mason Localarının üyesi idi. Bunlar 27 Nisan 1909’da Sultan İkinci Abdülhâmid
Han’ı tahttan indirip ülke yönetimine el koydular. Askerî Tıbbiye ve Mülkiye
mektepleri ile ordu, siyâsete bulaştırıldı. Dârü’l Fünun olarak anılan
Üniversite, ilim yuvası olmaktan çıkarıldı, politika kazanı hâline getirildi.
İşin çivisi çıkmış, temelde çöküntüler başlamıştı. Devlet-i Aliyye-i Osmaniye
tasfiye edildi, Cumhuriyet kuruldu. Sanayi yok, enerji yok, yol yok, hastahâne
yok! Nüfusun %85’i köylerde yaşıyordu. Köylerde okul ve sağlık ocağı yoktu. En
önemlisi de evdeki çoluk çocuğun beslenmesini sağlamak için toprağa ekilecek
buğday, yetiştirilecek sebzenin tohumu yoktu. Seçkinler, çâreyi batılılaşmakta
arıyorlardı. Paslı demirin üzerine yalın kat boya sürülmek suretiyle görüntü
kurtarılmaya çalışılıyordu. 27 Mayıs 1960’ta ordu tekrar siyâsete bulaştırıldı.
Fikir dünyasında taşlar bağlandı, köpekler ortaya salındı…

***

İnsan topluluklarını millet
hâline getiren dilimiz Türkçe, Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak
türetilen ve batı dillerinden alınan kelimelerin istilasına mâruz bırakıldı. Dede
ile torun, hatta baba ile oğul anlaşamaz hâline getirildi. Yazılışı 1074
yılında bitirilen Dîvânu Lügati’t-Türk’de 9000 civarında hâlis Türkçe kelime
varken, 3875 kelimelik Öz Türkçe sözlükler hazırlanıp bu kelimelerle yazılıp
konuşulması dayatıldı. Bu kadar kelimeyle bırakınız ilim yapmayı, konuşup
anlaşmak bile mümkün olamazdı. Bir ulu çınar olan dilimizi, kuru bir dal
konumuna düşürenler, ‘Türkçe ile ilim
yapılamaz
’ safsatasını ortaya atıp bir kenara çekildiler. Batı zâten bunu
bekliyordu. ‘Un, şeker, sebze, meyve,
kumaş, iğne, iplik ve hatta kefen bezi… her ne lâzımsa siz üretmeyin, biz
verelim, hatta ücretsiz ilim de alabilirsiniz
’ dediler. İlim adı altında
bize ideoloji verdiler. Kelimenin iki mânâsı ile (hem batı taraftarı hem de
iğne gibi batan) batıcıların istediği de buydu. Gözünde hiçbir görme kusuru
olmamasına rağmen batılılar gibi monokl (tek gözde, kaş kemerinin altına
sıkıştırılarak kullanılan gözlük camı) kullanan Efruz Beyler türedi.

Günümüzde, gelinen nokta şudur: ‘Adım adım ilerlemek’ yerine ‘step bay step’, ‘tanıtım’ yerine ‘lansman’,
‘yer’ mânâsında ‘lokasyon’, ‘varılacak yer’ için ‘destinasyon’ diyenler, atmasyoncular,
uydurmasyoncular cirit atıyorlar. Alışveriş merkezleri ve lüks siteler yabancı
isimlerle değer (?!) kazanırken, Türkçemizin beynine kurşun sıkılıyor, kalbine
hançer saplanıyor. İlim (?!) adamlarımız işgal ettikleri makamlardan, durumu
ancak seyrediyorlar.

***

Sayın Çelik, yukarıda anlatılanları,
aşağıdaki satırlarla elle tutulur, gözle görülür hâle getiriyor:

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, katıldığı bir
televizyon programında, hiç gündemde yokken, ‘Nedir bu TEOG, bizim zamanımızda TEOG mu vardı? Kaldırın gitsin şunu
dedi.

TEOG, ‘Temel
Eğitimden Ortaöğretime Geçiş
’ isimli imtihanın kısaltılmışıdır.

Bu sistem, Sayın Erdoğan’ın Başbakanlığı
döneminde (2013-2014 Eğitim Öğretim yılında) getirilmişti.

Cumhurbaşkanının ‘kaldırın’ tâlimatını herkes gibi Millî Eğitim Bakanı da
televizyonlardan duydu.

Cumhurbaşkanının bu ekran tâlimatından bir
hafta önce Millî Eğitim Bakanı bu yıl yapılacak imtihanlarla ilgili bilgi
verirken, TEOG sisteminin eğitime getirdiği kaliteden ve müspet katkıdan
sitayişle bahsetmişti.

Cumhurbaşkanının talimatına karşı Millî
Eğitim Bakanlığı’ndan lehte ve aleyhte tek kelime edilmedi, talimata uyuldu ve
gereği hemen yapıldı.

Bu kararın doğru mu, yanlış mı olduğunu
burada tartışmayacağım.

Gelin hep beraber akıl yürüterek bu olayı
analiz edelim: Millî Eğitim Bakanı böyle bir olay karşısında nasıl hareket
etmeliydi?

1-Millî Eğitim Bakanı hemen bir basın
toplantısı düzenlemeliydi ve ‘Ben Millî
Eğitim Bakanıyım. Benden habersiz, hem de televizyon kanalından böyle bir
talimat verilmesi, onurumu ve şerefimi yaralamıştır. Görevimden istifa ediyorum
.’
Diyebilirdi.

2-Veya hemen randevu alıp Cumhurbaşkanının huzuruna
çıkar ve şunları söyleyebilirdi: ‘Geçen
hafta katıldığım bir televizyon programında, bu sistemin eğitim ve öğretimimize
müspet katkılarından bahsettim. Bütün bunları bir kenara bırakalım, tamam
kaldıralım. Ancak yüzlerce yayınevi bu imtihana yönelik kitap bastılar,
milyonlarca öğrenci de bu kitapları satın aldı ve bu sisteme göre hazırlandı.
Bu kararı şu anda yürürlüğe koyarsak, bu yayınevleri iflasın eşiğine gelir,
milyonlarca aile ve milyonlarca öğrenci de mağdur duruma düşer. Bu da siyaseten
bize oy kaybettirir. Teklifim şudur: Uygun görürseniz şurada birkaç ay sonra
imtihan târihi gelecek. Bu imtihanı da TEOG sistemine göre yapalım, kimse
mağdur olmasın, seneye de yeni bir sisteme geçeriz
. TEOG’u da kimseyi mağdur etmeden, partimiz de oy kaybetmeden kaldırmış
oluruz
.’

Bunun üçüncü şıkkı yok!..

Sayın Erdoğan’ı yakından tanıyan biri
olarak kalıbımı basarım ki ikinci şıkkı kabul ederdi.
 

Kitabın özetinin özeti: Kalkınma ilimle olur. İlim ise temel
prensiplerle olur. Temel prensipleri şu veya bu şekilde ayakta tutacak kadro
yoksa…

İbret alınacak hâdiselerle dolu
eserin ikinci cildinde İdeoloji Üretme
Çiftlikleri’nin günümüzdeki hâli
’nin ele alınacağı belirtilmektedir.

HAYAT YAYIN GRUBU:

Molla
Gürani Mahallesi, Oğuzhan Caddesi Nu: 15, Kat: 3 Fındıkzâde, Fâtih – İstanbul.
Telefon: 0.212 – 613 11 00 Belgegeçer: 0.212 – 613 11 55  e-posta:
hayat@hayatyayinlari.com  //  www.hayatyayinlari.com   

 

    
Prof. Dr. MEHMET ÇELİK

     1954 Elazığ doğumlu olan Prof. Dr.
Mehmet Çelik, ilk ve ortaöğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra,
Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Kelâm ve İslâm
Felsefesi ile Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini
bitirerek, çift lisans diplomasıyla yükseköğrenimini tamamladı.

     1980 yılında İslâmî İlimler
Fakültesi’nde akademik hayata başlayan Prof Çelik, 1982-1987 yılları arasında
Mor Gabriel Manastırında Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan Aramca/Süryanca öğrendi
ve Hıristiyan Teolojisi üzerine ilmî çalışmalar yaptı.

     Sırasıyla Atatürk Üniversitesi İslâmî
İlimler Fakültesi, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Fırat
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ve Manisa Celâl Bayar
Üniversitesi Târih Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı.

     Başta Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak
üzere Genel Dinler Târihi uzmanı olan hocamız, Doçentlikten sonra akademik
çalışmalarına Ortaçağ İslâm ve Bizans Târihi alanlarında devam etti.

     Fırat Üniversitesi’nde çalışırken başta
Süryânîler, Ermeniler, Yahudiler, Rum Ortodokslar, Nasturîler, Keldanîler,
Marunîler, Melkitler olmak üzere dinî azınlıklar üzerinde önemli çalışmalara
imza attı. Fırat Üniversitesi’nde kurduğu Ortadoğu Araştırmaları Merkezi ile
bölge coğrafyası üzerinde yaptırdığı yüksek lisans ve doktora tezleri
sâyesinde Ortadoğu’nun etnik, dinî, târihî, sosyolojik, ekonomik, siyâsî
yapısı hususunda devletin külliyatına önemli bilgiler kazandırmıştır.

     Yine bu merkezin yaptığı 16. Milletlerarası
Ortadoğu Sempozyumuyla bölge akademisyenlerinin ve akademik dünyasının yakın
ilişkiler içerisine girmesine, Batı emperyalizminin Arap-İslâm dünyasında
yüzyıldır devam ettirdiği Osmanlı düşmanlığının bertaraf edilmesine önemli
katkılar sunmuştur.

     Hocamız
40 yılı aşkın akademik birikimiyle bir yandan Devletimizin çeşitli
birimlerine danışmanlık hizmeti verirken, bir yandan da yurtiçi ve
yurtdışında Devletimizi ve millî menfaatlerimizi ilgilendiren toplantılarda
sık sık yer almaktadır.

     Hocamız son yıllarda çalışmalarını
Cumhuriyet dönemi Türkiye’si ile beynelmilel emperyalizmin İslâm
coğrafyasında Ilımlı İslâm – Radikal İslâm isimleri altında örgütleyip aparat
olarak kullandığı örgütler üzerine yoğunlaştırmıştır.

     Akademik ve sosyo-politik alanda 27
kitaba ve 100’ün üzerinde ilmî makaleye imza atan Prof. Mehmet Çelik’in
çeşitli dergilerde yayınlanmış yüzlerce güncel, târihî ve sosyo-politik
yazıları bulunmaktadır.

     11 yıldan beri Ülke Tv’de Turgay Güler
ile Sıradışı Târih Programları yapan Prof. Çelik, birçok televizyon kanalında
da gündeme ilişkin programlara sık sık katılmaktadır. Yurtiçinde ve
yurtdışında 40 yılı aşkın zaman sürecinde binin üzerinde konferans veren
Prof. Mehmet Çelik, yazılı medya alanında Güneş Gazetesi köşe yazarlığı,
Târih Bilinci Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği ve Derin Târih dergisinde
yazarlık yapmaktadır.

     Prof.
Dr. Mehmet Çelik’in kitap olarak yayınlanmış eserlerinden bazıları:

     Süryânî Kilisesi Târihi, Ortadoğu
Mozaiği: Süryânîler-Nasturîler, Süryanca Dilbilgisi, Resmî İnciller /
Kaynakları ve Yazarları, Siyâsî Sistem Açısından Bizans İmparatorluğu’nda
Din-Devlet İlişkileri, Fener Patrikhânesi Meselesi, Fener Patrikhânesi’nin
Ekümenik İddialarının Târihî Seyri, Edessa’dan Urfaya, Fatih Dönemi Ferman ve
Arşiv Belgeleri, İçişleri Bakanlığı Târihi, Çoban Mustafa Paşa Külliyesi,
Târihin Hafızası, Güne Düşülen Notlar, İhtişamdan Sefalete, Cumhuriyetin
Tozlu Sayfaları, Kumhuriyetin Kamburları, Üst Aklın İslâm Coğrafyasındaki
Ilımlı İslâm Eldiveni,  Küresel Emperyalizm:
Üç Neslimizi Nasıl Yok Ettiler.

 

 

KUŞBAKIŞI

DEDE KORKUT KİTABI

Asıl ve tam adı: ‘Kitab-ı Dedem Kurkut Âlâ Lisan-ı Tâife-i Oğuzan’ olan Dede Korkut
Kitabı, onlarca kişi tarafından hazırlanan şekli ile ve onlarca yayınevi
tarafından defalarca basılmış, çok okunan bir kitaptır. Yakın zamanlara kadar
kitapta 12 hikâye vardı. Bulunan 13. hikâye, eserin yeni baskılarında yer
almaktadır.

Destansı üslupla sunulan hikâyelerde
Bayındır Han soyundan geldiklerine inanılanTürklerin hâkim olduğu
Mâverâü’n-Nehr ve Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan Oğuzların hayatı
anlatılır.  Her hikâye, başlı başına bir
bütün oluşturursa da ekseriyetle aynı kişinin hayatına ait hikâyelerdir. Hikâyelerde
Türk milletinin asâleti, kahramanlığı, büyüklere saygısı, küçüklere sevgisi,
düzgün âile hayatını, kadınlara verilen değeri, vatanseverliği anlatılır. Bâzı
hikâyelerde kahramanlar olağanüstü güce sâhiptir. Meselâ Kanturalı ve Selcen
Hâtun ikilisi, birlikte savaştıkları 600 kişiden oluşan düşman ordusunu,
cesâretleri ve zekâlarıyla bozguna uğratır.  

Türk edebiyatı tarihinin en büyük âlimi
Prof. Fuat Köprülü’nün, derslerinde söylediği bir söz vardır: ‘Bütün Türk edebiyatını terâzinin bir gözüne,
Dede Korkut kitabını öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar
.’
Dede Korkut Kitabı’nın değerini ifâde etmek için bundan daha güzel bir söz
bulmak mümkün değildir. Gerçekten Dede Korkut Kitabı Türk edebiyatının en büyük
âbidelerinin, Türk dilinin en güzel eserlerinin başında gelir. Türk’ün
asâletine sahip ve atalarına lâyık olmak isteyen gençlerin okuması gereken bir
eserdir.

Prof.
Dr. Muharrem Ergin’in yayına
hazırladığı eserin 55. baskısı 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 238 sayfa hacimle,
Ekim 2020’de yayımlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr 

 

AĞAÇ VE AHLÂK                                                                                                                                     
Memleket
Yazıları 8

Refik Hâlid Karay (1888-1965), Türkçeyi en mükemmel kullanan
yazarlarımızdan biridir. 1938-1965 yılları arasında muhtelif gazete ve
dergilerde yayınlanan makaleleri, Tuncay
Birkan
tarafından derlenerek Gökhan
Akçura
’nın ön sözü ile 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 216 sayfalık kitap
hâlinde okuyucuya sunulmuştur.

Refik Hâlid Karay, her kalem
erbabının kolay kolay kafa yoramayacağı konularda bitmeyen bir iştahla, kılı
kırk yaran bir merakla kalem oynatan yazarlarımızdandır. 150’liklerden biri
olarak sürgüne gönderilmiş, dönüşünden sonra siyasetle ilgilenmemiş, kültür,
tabiat, dil, görgü, çiçekler, günlük yaşayış, mevsimler, hayvanlar hakkında
sıkmayan, kafa yormayan, zevkle okunan yazılar yazmıştır.  

Kitaba adını veren ‘Ağaç ve Ahlâk’ başlıklı yazı:

Orman yangınları bu yaz mevsiminde de her
seneki gibi tahribatını yaptı. Yine acıdık, fakat yine de bir şey yapamadık.
Bir taraftan yangınları önleyemiyoruz; öte taraftan ağaç muhabbetini telkin
edemiyoruz. Eskiden mevcut olanlar tükeniyor, yenileri yetiştirilemiyor.
Mirasyediye benziyoruz, eldekini harcıyor, harcadığımızın yerini kendi
kazancımızdan doldurmuyoruz. Orman muhabbetinin son mertebesine Oslo’da tekrar
şâhit olduk: Bizim gelişimizden az evvel, şehir halkı bir tören yapmış; çok
yaşlı bir ağaç varmış; nihâyet yaşatamamışlar, tabiî ömrünü ikmal etmiş. Halk
buna üzülmüş, vaka mâhiyeti vermiş. Toplanmışlar, ağacı merâsimle yakmışlar,
yanarken nutuklar söylemişler, kasideler ve duâlar okumuşlar. Halbuki Norveç’de
ağaçtan çok bir şey yoktur, ulu ormanlar diyârıdır orası. ‘Bir tânesi değil, bin tânesi kurusa ne çıkar?’ dememişler,
demiyorlar. Çocuk, ağaca sevgi ve saygı terbiyesiyle yetişiyor.

Zaten böyle olmazsa, çocuğa ailesi ve okulu
tarafından bu terbiye aşılanmazsa, kanunların mükâfatı da, mücâzatı da, ne
dereceye kadar verimli olur? Ağaca aşırı muhabbet beslenen diyarlarda ahlâk
güzelliği de gelişiyor, şâhidiyiz.

 

İNKILÂP KİTABEVİ:

Çobançeşme Mahallesi,
Sanayi Caddesi, Altay Sokağı Nu: 8 Yenibosna 34196 İstanbul.

Telefon: 0.212-496 11 11
Belgegeçer: 0.212-496 11 12 
www.inkilap.com   e-posta: posta@inkilap.com  

 

SHERLOK
TÜRKİYE’DE

İngiliz yazar Sir Arthur Conan Doyle
(1859-1930) Edinburg Üniversitesi’nde tıp tahsili yaparken kısa hikâyeler
yazmaya başladı. Cherlock Holmes, O’nun kaleme aldığı 50 kısa hikâye ile 4 adet
romanın kahramanı olan dedektiftir. Yazarın ayrıca ‘Korku Vâdisi’ ‘Baskervillerin
Köpeği
’ ve ‘Dörtlerin Yemini
isimli romanları vardır. Şöhretini, Cherlock Holmes ile sağladı. Bu seri, hemen
hemen dünyanın bütün dillerine çevrildi ve onlarca-yüzlerce defa basıldı. 

Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılan
hikâye ve romanların kahramanı olan Holmes, zekâsıyla aydınlattığı polisiye
vakaları kadar dış görünüşü ve kendine has tavır ve hareketleriyle de benzersiz
bir karakter… Bu karakter, polisiye yazarı pek çok kişiye ilham kaynağı
olmuştur. Kendi dönemi için bohem olarak nitelenebilecek bir insan olan
Sherlock, garip zevkleri ve merakları ile her dâim ilgi çekici bir tiptir.
Peyâmi Safâ da Cherlock Holmes’ten ilham olarak Cingöz Recâî tipini yaratmış ve
okuyucusu tarafından çok sevilmiştir.

Cherlock H0lmes’in bu cihanşümul şöhretinden
faydalanmak isteyen; Behçet Çelik, Şebnem İşigüzel, Hakan Bıçakçı, Gaye
Boralıoğlu, Bahri Vardarlılar, Pelin Buzluk, İbrâhim Yıldırım, Mevsim Yenice,
Ömür İlmim Demir ve Seçkin Erdi’nin kalem ürünleriyle ve Seval Şâhin’in
derlemesiyle oluşan kitap, 13,5 X 9,5 santim ölçülerinde ve 230 sayfadır.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane
Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20                                                         
Belgegeçer: 0.212-512 33 76 
www.everestyayinlari.com  e-posta: info@everestyayinlari.com   

 

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-ATİLLA’NIN
KAMÇISI:
Hasan
Erdem / Ötüken Neşriyat.

 2-ON
SÖZCÜKTE ÇİN:
Yu Hua – Bahar Kılıç / Jaguar Kitap.

 3-KÜÇÜK
PAŞA:
Ebubekir Hâzım Tepeyran / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

4-HESABIM VAR: Onur Ünlü / Alfa
Yayınları.

 5-HAYALET
ADASI:
Camille Lackberg – Güneş Becerik Demirel / Doğan Kitap.

Sana Kalan

Üstünden gece geçen ağaç gibi

Yıldızlara doğru kayıyor gözlerin

Ay sus nöbetinde, asayiş berkemal

Kavgayı hep çarpışan bulutlar çıkarıyor

Sana yine şafağı söktürmek kaldı…

 

Şehre vururken güneşin ilk ışıkları,

Hiç kimsesi olmayan evin pencereleri gibi

Öylesine sessiz, öylesine kimsesiz

Ayakuçlarında incitmeden karıncayı

Sana yine toprağı selamlamak kaldı

 

Her ikindi yağmur, bahar ile yaz arası

Gözlerinle yarışıyor saçaklardan akan sular

Yolu hem gidene sor hem kalana tam sırası

Bir iç ağrısı oluyor kulağına söylenen her teselli

Sana yine sabır, sükûnet, dua kaldı

 

Değişmez alnına yazılmış kaderin

Pul yürekli olmuş insanlar ne bilsin değerin

Önce seni yer bitirir dile dökmediğin kederin

Yolu bitirmeden kırıldı tekerin

Sana yine yükü taşımak kaldı…

Virüs Mutasyonları ve Aşı

                                                              

Yeni Anayasa Talebinin Arkasındaki Niyet

“Yeni Anayasa” tartışması gündem değiştirip ekonomik
buhranın acı sonuçları olan işsizlik, yoksulluk hatta açlık sıkıntılarının
tartışılmasını önlemek maksadıyla çıkarılmış olabilir.

Çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, içinde aş
değil, dert kaynayan tencerenin sesini kesemiyorlar. Anketlerde AKP
ve destekçisi MHP birer mum gibi eriyorlar.

Ayasofya’nın ibadete açılması, Karadeniz’de
doğalgaz bulundu müjdesi, yerli otomobil projesi erimeyi durduramadı. 2 yıl içinde
Ay’a yerli roket gönderme projesi ortaya atıldı.
Uzay çalışmalarının
maliyeti ve süresi hakkında birazcık bilgisi olanlar kadar, yokluk içinde ay
sonunu getiremeyen kitleler de müjdeye ilgi göstermedi.

“Yeni Anayasa” için bütün partilerin
mutabakatı
ve milletin büyük çoğunluğunun desteği lazım. Bunun için Cumhur
İttifakının ne halk desteği ve ne de Meclis’teki milletvekili yeterli değil.

İktidarın, her gün “vatan haini” ilan
ettiği, “terörist” olmakla suçladığı muhalefet partileriyle oturup bir
Anayasa yapmaya çalışması hem anlamsız ve hem de imkânsız.

Millet gayet farkında. Yeni Anayasa talebi ya
tutarsa
kabilinden ortaya atılmış bir gündem değiştirme konusu.

Bu anayasayı üç defa değiştiren AKP zaten ne
istediyse o maddeleri koydu ve halka onaylattı. Erdoğan’ı Osmanlı
padişahlarından daha yetkili hale getirdiler.

Şu anda Cumhurbaşkanının yetkisinin az
geldiği, yapmak isteyip de yapamadığı bir şey yok!

Hak ve özgürlükleri artırmak isteseler mâni olan bir anayasa
kuralı var mı? Yok!

Ülkenin gelişmesi için yapmak istedikleri eğitimde, sanayide,
tarımda, bilimde, sanatta gelişme sağlayacak bir projeleri var da anayasa mı
engel oluyor? Hayır!

Zaten işine gelmeyen anayasa kurallarını
uygulamıyor, var olan kuralları bazen istedikleri şekilde yorumluyorlar.
Kuralların arkasından dolanıyorlar.

O halde ülkenin gelişmesi ve selameti için
“Yeni Anayasa” istendiğine inanmamız mümkün değil.

Erdoğan’ın parlamenter sisteme dönmek
istemesi söz konusu olamaz.

ABD sistemindeki gibi bir Başkanlık da
Erdoğan’ı çok sıkar.
Çünkü o
sistemde kuvvetler ayrılığı çok sert uygulanır, Başkanın yaptıklarını
denetleyen ve gücünü dengeleyen sistemler vardır.

Yeni Anayasa talebinin altındaki ilk sebep
gündem değiştirmektir. Ama inanıyorum ki, ikinci temel sebep iktidarının
devamı için anayasal engeli aşma
arzusudur.

*************************

Tayyip Erdoğan 3. Defa CB Adayı Olabilir mi?

Muhalefet tuzağa düşürülür de “Yeni Anayasa” yapmaya
ikna edilirse ilk hedef Erdoğan’ın 3. defa ve hatta ömür boyu seçilmesinin
yolunu açacak
maddeler koymak olacaktır. Çünkü mevcut Anayasa’ya göre 3.
defa aday olamaz.

2007’de yapılan Anayasa Referandumu ile
getirilen ve 2017 Referandumunda da aynen muhafaza edilen
Anayasa’nın 101. Maddesindeki hükme
göre;

“Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa
Cumhurbaşkanı seçilebilir.”

Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan
Ağustos 2014 ve Haziran 2018de “iki defa” seçildiğine göre,
Anayasanın açık ve herhangi bir istisna içermeyen emredici hükmü gereği, süresinde
yani Haziran 2023’ de yapılacak seçimlerde aday olamaz
.

Seçimlerin
yenilenmesi halinde
farklı bir durum var. Seçimlerin
yenilenmesine Cumhurbaşkanı (CB) veya TBMM karar verebilir.

Anayasa
md 116’ya göre, Seçimlerin yenilenmesi kararını Cumhurbaşkanı verirse 3.
defa aday olamaz. Bu yüzden CB böyle bir karar almaz.

Ancak
“CB’nin ikinci döneminde TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar
verilmesi halinde, CB bir defa daha aday olabilir.”

TBMM’nin yenileme kararı vermesi için 3/5
çoğunluk yani 360 oy gerekiyor. Cumhur İttifakının sayısı bunun için
yeterli değil.

Cumhur İttifakı Meclis’in yenileme kararını muhalefetin
desteklemesi için “bak seçimden kaçıyorlar” propagandası yapacaktır.

Bu da tutmazsa “CB Sisteminin kabulünden
önce yapılan seçim sayılmaz”
diye hukuka aykırı bir YSK Kararı ile
bu kuralı aşmaya çalışacaklardır.

Erdoğan açısından her iki ihtimal de
riskli.
Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın 3. defa aday olma hakkı kazanabilmesi
için Yeni Anayasa’ya ihtiyacı olduğu görülüyor.

*************************

Kişiye Özel Anayasa Uygulamaları

Kişiye özel Anayasa değişikliği veya yeni
anayasa yapım örnekleri dünyada epeyce var:

Mesela Rusya Devlet Başkanı PUTİN 5
yıllık Başbakanlık dönemlerinde ve 17 yıl Devlet Başkanı olduğu dönemlerde tek
adam
olarak ülkesini yönetti. Geçen sene yapılan referandumla anayasayı
değiştirerek 2036’ya kadar Devlet Başkanı olarak kalmasının önündeki
engelleri yıktı.

Benzeri durumları maalesef Türk
Cumhuriyetlerinde
de gördük. Buralarda da başkanlığı ele geçirenler ölmeden
veya kendi istemeden gitmediği anayasal kurallar getirdiler.

AFRİKALI LİDERLER de ülkenin
anayasasını kolayca askıya alabiliyor, işlerine gelmediğinde fiilen uygulamıyorlar.

“Afrika’da 1960 – 1990 yılları arasında 130
anayasa çöpe atıldı.
Buna Anayasaların belli bölümlerinde değişiklik yapılan
vakalar dahil değil. 1990 – 2017 arasında 27 yılda da tam 48 yeni
anayasa yapıldı.

“2000 yılından beri 20 devlet başkanı, kendi görev
sürelerini ve yetkilerini kısıtlayan anayasaları çöp yaptı.”

****

Buna karşılık ABD’de 1788 yılından bu yana
232 yıldır aynı anayasa hala yürürlüktedir. 

1791 yılından bu yana 230 senede ABD Anayasasında sadece
17
ek madde ile değişiklik yapılmıştır.

ABD’de Başkanların iki dönem (4+4 yıl)
seçilmesi kuralı
vardır.
Bu kural ilk 150 yılda teamül olarak, 1951’den itibaren Anayasal olarak
yürürlüktedir. Bu kuralın bir tek istisnası oldu.

Roosevelt’in İkinci Dünya Savaşı
yıllarında
(1940- 1944) üçüncü ve dördüncü döneminde aday olup kazandı.
Bunun haricinde 2 dönemden fazla başkanlık yapan yok.  

En başarılı ABD Başkanlarının bile bir 3.
dönem seçilmek için Anayasayı değiştirmek akıllarından bile geçmedi.
Süreleri bitince ayrıldılar.

Anayasa’nın İlk Üç Maddesi ve Ali Babacan

0

Demokrasi
ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan geçtiğimiz günlerde Deutsche
Welle Türkçe’den Nevşin Mengü’yü DEVA Partisi genel merkezinde ağırladı ve
Mengü’nün sorularını cevapladı.

 

            Nevşin Mengü’nün anayasa değişikliklerine
dair görüşmelerle alakalı olarak “İlk dört maddeyle ilgili şu an spekülasyonlar
çok” diye sorması üzerine Babacan şöyle cevabı verdi: “Bizim gündemimizde o
yok. Şu an bunları tartışmak için uygun iklim yok ülkede. Onun için hiç
kimseyle konuşmuyoruz bu konuları. Günün birinde ülkenin siyasi zemini,
toplumsal zemini daha güçlü bir hale gelir, şu anda ciddi çatlaklar oluşmuş
durumda. Bu yıllardır uygulanan kutuplaştırma siyaseti, germe siyaseti,
toplumumuzun bazı kesimlerini ötekileştirme siyaseti maalesef ülkemizde yaralar
açmış durumda ve öncelikle bu yaraların iyileşmesi gerekiyor. Bu çatlakların
kapanması gerekiyor.”

 

            Mengü’nün “Zemin değişse ilk dört
maddeyi de tartışırız mı demek istiyorsunuz?” sorusuna ise Babacan şu sözlerle
devam etti: “O günkü şartlarda tartışılması gerekirse belki tartışılır ama
bugün konuşulacak bir zemin yok bunu. Neresini nasıl konuşacaksınız yani? Günü
geldiğinde de rahat bir tartışma ortamında eğer toplumsal mutabakat siyasi
mutabakat bu dört maddeyi koruma olarak da şekillenebilir bilemiyorum, farklı
şekilde de şekillenebilir ama bugünden çok ileriye doğru tahminler yapmak doğru
değil. Dolayısıyla o konular bugün için bizim gündemimizde yok. Bugün için
gündemimizde yok ne demek? O maddeleri değiştirmek gündemimizde yok. Biz sadece
sistem değişikliğiyle şu an meşgulüz. Günün birinde zemin ve şartlar daha uygun
olduğunda hepsi konuşulabilir. Ama konuşmak demek değiştirmek anlamına da
gelmez. Konuşulur tekrar ülkedeki mutabakat o maddelerin korunması şeklinde de
olabilir başka bir mutabakat şeklinde de olabilir. Önemli olan şu anda bir
asgari müşterekte buluşabilmek. Ülkeyi bazı konularda germek, daha işe böyle
çatlaklarla başlamak değil. Onun için mesela yeni anayasa demedir. Yeni
anayasayı hiç gerçekçi görmüyorum. Önemli olan çok acil bir şekilde sistem
değişikliği, sistem değişikliğiyle alakalı maddeler.”

 

            Babacan’ın bu sözleri Anayasa’nın
ilk dört maddesini değiştirme niyeti ve teklifi olarak anlaşıldı ve değişik
kesimler tarafından eleştiri konusu yapıldı. Bu eleştirilerin bir kısmı çok
sertti.

 

            Kanaatimce, Babacan’ın ilk dört
madde ile alakalı yaptığı konuşmada iki temel tartışma noktası var. İlki
Babacan’ın ve DEVA Partisi’nin Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini
amaçlayıp amaçlamadığı; ikincisi ise Anayasa’nın ilk üç maddesinin
değiştirilmesi hususunun bir müzakere veya tartışma konusu olup olamayacağı.
Aşağıda her iki tartışma konusuna da cevap vereceğim ama asıl cevabım hukukçu
kimliğimiz hasebiyle ikinci tartışma konusuna yönelik olacak.

 

Babacan Anayasa’nın İlk Dört Maddesini Değiştirmeyi
Amaçlıyor mu?

 

            Bu konuda DEVA Partisi Genel Başkan
Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından kendi konuşmasını içeren
bir video yayınladı ve bu videoda açık ve net bir şekilde DEVA Partisi’nin
böyle bir amacı olmadığını ifade etti.

 

Anayasa’nın İlk Üç Maddesinin Değiştirilmesi Mümkün mü?

 

            Her ne kadar Babacan’ın konuşmasında
hep “ilk dört” madde diye vurgu yapılsa da Anayasa’ya göre Anayasa’nın
değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri
Anayasa’nın ilk üç maddesidir. Dördüncü maddeyle ilgili böyle bir
“değiştirilemezlik” söz konusu değildir. Ancak kişiden kişiye değişen hukuki
yoruma ve Anayasa’nın dördüncü maddesinin amaçsal yorumuna göre dördüncü maddenin
kendi kendisini koruma altına aldığı da söylenebilir. Ancak, yorumlayanların
bakış açısına göre söylenmeyebilir de… Bu tamamen yorumlayandan yorumlayana
değişebilecek bir hükümdür.

 

            Meseleye öncelikle Anayasamızın
tarihçesinden yaklaşalım. Bizim ilk Anayasamız 1921’de, ikinci Anayasamız
(aslında ikinci demek doğru olmayabilir) 1924’te, üçüncü Anayasamız 1961’de (27
Mayıs darbesinden sonra), dördüncü Anayasamız ise 1982’de (12 Eylül darbesinden
sonra) kabul edilmiştir.

 

            Bu saydığımız dört anayasanın da ilk
üç maddesi birbirinden farklıdır. Örneğin 1921 Anayasası’nın ilk maddesi “Hâkimiyet
bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil
idare etmesi esasına müstenittir.” şeklinde iken 1924 ve sonraki anayasaların
ilk maddesi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” şeklindedir.

 

            1921 Anayasası’nın ikinci maddesi “İcra
kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük
Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” iken 29 Ekim 1923’te yani
cumhuriyetin ilanı ile birlikte “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır. Resmi
lisanı Türkçedir” şeklinde değiştirilmiştir. Buna mukabil 1924 Anayasası’nın
ikinci maddesi “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir;
makarrı Ankara şehridir” şeklinde iken 1928’de devletin diniyle alakalı ifade
Anayasa’dan çıkartılarak “Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı
Ankara şehridir.” şeklinde değiştirilmiştir. Nihayet 1937’de yapılan son
değişiklikle CHF’nin (CHP) altı oku Anayasa’ya girmiş ve Anayasa’nın ikinci
maddesi “Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve
inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şeklinde
değiştirilmiştir.

 

            1961 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye
Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde düzenlenerek
bu Anayasa’da Atatürk zamanında gerçekleştirilen Anayasa hükümlerinden farklı
bir şekilde hüküm getirilmiştir.

 

            1982 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde
düzenlenerek 1962 Anayasasının aynı madde hükmü tadil edilmiştir.

 

            1921 Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye
Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti << Büyük
Millet Meclisi Hükümeti >> unvanını taşır.” şeklindeyken, 1924 Anayasası’nın
üçüncü maddesi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.” şeklindedir. 1961
Anayası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür. Resmî dil Türkçedir. Başkent Ankara’dır.” şeklinde düzenlenirken 1982
Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay
yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”
şeklinde düzenlenerek daha önceki anayasalardan farklı olarak İstiklal Marşı
ile Türk bayrağının da anayasada hüküm altına alınmıştır.

 

            1982 Anayasası’nın yani bugün
yürürlükte olan Anayasa’nın dördüncü maddesi yani “ilk üç maddenin
değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği” şeklindeki
ifade yalnızca 1982 Anayasası’nda vardır. Daha önceki anayasaların hiçbirinde
yani ne Atatürk döneminde hazırlanan 1921 ve 1924 Anayasaları’nda ne de 1961
Anayasası’nda “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir hüküm
yer almamaktadır.

 

            Burada ilginç olan husus 1982
Anayasası’nı düzenleyenlerin Atatürk’ün getirdiği hükümleri değiştirip bir
kısmını Anayasa’ya koymayıp kendi getirdikleri hükümleri “değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olarak nitelemeleri tam bir paradokstur!

 

            Burada ikinci bir husus da şudur;
Cumhuriyet’in banisi olan Atatürk’ün kendi döneminde yürürlüğe konulan
Anayasalar ve Anayasa değişiklikleri için “değiştirilemez ve değiştirilmesi
teklif dahi edilemez” diye bir hüküm koymamış olmasının bize verdiği bir mesaj
vardır. Atatürk, akla ve bilime inanan ve dogmalarla işi olmayan bir kişiydi. O
nedenle kendi döneminde hazırlanan Anayasaları ve anayasal ilkeleri birer dogma
haline getirmemek için “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez”
diye bir hüküm getirmesi. Böyle bir hüküm getirmek Atatürk gibi akla ve bilime
göre hareket eden bir insanın kendisiyle çelişmesi olurdu. Çünkü anayasalar
insan ürünü kurallardır ve aklın ve bilimin gerektirdiği, şartların zorunlu
bıraktığı her durumda değiştirilebilirler. Atatürk de bunu bildiği için bu
konuda bir düzenlemeye gerek görmedi. Sonuçta 1982 Anayasası’nı hazırlayıp
yürürlüğe koyanlar Atatürk’ten daha zeki ve daha geniş vizyona sahip kişiler
değiller.

 

            Üçüncü husus (aslında ilki bu olmalıydı);
yeryüzündeki hiçbir konu tartışılamaz değildir. Ne kadar uçuk olursa olsun, ne
kadar aykırı olursa olsun, ne kadar tehlikeli görülürse görülsün her fikir
tartışılabilirdir ve tartışılabilmelidir. Unutmayalım ki en dâhiyane fikirler
bu en uçuk tartışmalardan çıkarlar. Uçuk tartışmalar olmasaydı gemileri karadan
yürütme fikri ortaya çıkmazdı veya “manda ve himaye kabul edilemez” anlayışı
kabul edilmezdi.

 

            Dördüncü bir husus da şudur; ABD’nin
“Kurucu Babalarından” ve ilk başkanlarından Thomas Jefferson’un “yaşayan
kuşaklar teorisi” diye bir teorisi vardır. Buna göre “Eski kuşakların iradesi
yeni kuşakları bağlamaz çünkü yeryüzü nimetlerinden toprağın altındaki ölüler
değil, yaşayan diriler istifade ederler.”

 

            Yaşayan kuşaklar teorisinin bizim
için anlamı şudur; Bizim gerek Türk tarihindeki gerekse manevi hayatımızı ifade
eden İslam tarihindeki bütün önemli kişilerin kendi dönemlerine dair görüşleri
o dönemler için bağlayıcıdır. İster Mete Han, Bilge Kağan, Osman Gazi, Fatih
Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Atatürk gibi milli tarihimizin altın
zincirinin halkaları olsun ister Hz. Ömer gibi, Hz. Ali gibi dini inancımız
açısından kıymeti olan değerler olsun bu isimlerin hepsi bizim için manevi
değere sahip olmalarının yanında görüşleri ve icraatları kendi dönemlerine ait
olup bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü bizim ne içinde yaşadığımız çağ ne de
içinde yaşadığımız şartlar o insanların şartlarıyla birebir aynı değildir. Biz
kendi şartlarımıza ve imkânlarımıza göre aklın ve bilimin ışığında yeni bir
dünya kurmak ve kendi problemlerimize aklın ve bilimin ışığında orijinal
çözümler üretmek zorundayız. Gemileri karadan yürütmek dünün dâhiyane çözümüydü
ama bugüne faydası yok bizim bugün daha başka çılgın fikirlere ihtiyacımız var.
Tarihimizdeki altın zincirin halkası olan bütün şahsiyetler başımızın tacıdır ama
toprağın üzerindeki sorunları toprağın üzerindekiler çözebilir, altındakiler
değil.

Gerçek Yol Gösterici

0

     Hakikatü’l –
Hakaika / Hakikatların Hakikatına / Gerçeklerin Gerçeğine / Gerçeklerin
Asıllarına  kim ulaşmak istemez ki?

     Bu yolda kimileri
ulûm-i akliye / akıl ilimleriyle, kimileri ulûm-i felsefe / felsefe
ilimleriyle, harekete geçer.

     Kimileri ehl-i
tarikat / tarikat ehli / kalbini dünyanın fani işlerinden ayırıp, Allah sevgisi
ile bağlayanlar gibi bir yolu seçer.

     Kimileri ehl-i
hakikat / hakikati arzulayan, gerçeği bulup onun peşinden giden Allah adamları
gibi, bir mesleği / bir yolu tercih eder.

     Kimileri de, bu
yola çıkmak için, pek çok ehl-i tarikat / tarikat ehli gibi, yalnız kalben /
kalb ile harekete kanaat etmez.

     Çünkü akılları,
fikirleri hikmet-i felsefe / felsefe ilmi ile bir derece yaralıdır.

     Tabii materyalist,
sadece maddiyyunculuğu dava edinen menfî felsefeden ötürü, zihinleri bulanık
fikirleri ise, karma karışıktır. Tedavileri lâzımdır.

     Çünkü felsefe
ikidir. Müspet felsefe, menfi felsefe. Müspet felsefeye kulak vermeli. Asıl onu
hesaba katmalı. Onu dinlemeli.

     Maddeyi esas alan
felsefeyi değil, mânayı temel alan felsefeye kulak vermeli.

     Zira, “Her şeyi
maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

     Aslında, hem
kalben / kalb ile, hem aklen / akıl ile hakikata / gerçeğe giden ehl-i
hakikatin metod ve yoluyla gerçeğin peşine düşmeli.

     Çünkü gerçeğe
götürücü yolların her birinin ayrı, çekici, cazibeli, kendine has özellik,
nitelik ve etkileri var.

     Fakat bu sefer de,
hangilerinin arkasından gitmek gerektiği hususunda tereddüt, hayret ve
şaşkınlık içinde kalmamak mümkün mü?

     İşte tam da bu
anda, İmam-ı Rabbanî’nin altın sözü imdada yetişir:

     “Tevhid-i kıble et!” / “Tek bir yere yönel!”
Yani “Yalnız bir üstadın / bir öğreticinin arkasından git!”

     Demek ister ki
“Üstad-ı hakikî / gerçek yol gösterici Kur’an’dır.”

     Tevhid-i kıble /
Tek bir yere yönelme; ancak bu üstadla / bu öğretici ile, bu öğretmenle yani
Kur’an’la olur.

     Yalnız o Üstad-ı
Kudsî’nin / Kudsî / Kutsal Yüce Üstad’ın irşadıyla / doğru yolu göstermesiyle,
gafletten uyandırmasıyla olur.

     Böylece hem kalbi,
hem dirilik kaynağı, hayatın temeli, sebebi ve manevî bir varlık olan rûhu;
gayet / son derece garip / tuhaf, şaşılacak bir tarz ve biçimde sülûka / o
yolda yükselişe başlar.

     Kötülüğü çok
emredici, o nefs-i emmaresi de; şek ve şüphelerinin -kendisini araştırmaya sevk
ettiği için- yol göstermesiyle; onu manevî, ilmî mücahedeye / hakkın isteği
doğrultusunda hareket etmeye onu mecbur eder. Etmek zorunda bırakır.

     Gözü kapalı olarak
değil, belki İmam-ı Gazali, Mevlâna Celaleddin ve İmam-ı Rabbanî gibi kalb, ruh
ve akıl gözleri açık olarak;

     Ehl-i istiğrakın /
manevî bir coşkunlukla, kendinden geçmiş bir hâle giren zatların, akıl
gözlerini kapadığı yerlerde; o makamlarda gözü açık olarak gezer.

     Kur’an’ın
dersiyle, irşadı / doğru yolu göstermesiyle hakikate / gerçeğe / asıl ve esasa
bir yol bulup, girmiş olur.

     Hatta “Ve fi külli
şey’in lehu âyetün tedüllü a’lâ ennehu vahidün.” (İbnü’l-Mu’tez)

     “Her şeyde O’nun
birliğine delil olan bir alâmet vardır.” hakikatine mazhar / nail olmuş olur.

     Mevlâna Celaleddin
ve İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi, akıl ve kalp ittifakı / birliği ile
gittiği için, her şeyden evvel, kalp ve ruhunun yaraları tedavi olup iyileşir.

     Hayırdan alıkoyan
nefsin, evham / vehim ve kuruntularından uzaklaşır.

     Menfî felsefenin;
tek taraflı olarak dalâlete / sapık yola çekmek isteyen tasallutundan kurtulur.

Teröristler

  1. 1...423424425...1.3921.392 Sayfanın 424. Sayfası