Anayasa’nın İlk Üç Maddesi ve Ali Babacan

33

Demokrasi
ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan geçtiğimiz günlerde Deutsche
Welle Türkçe’den Nevşin Mengü’yü DEVA Partisi genel merkezinde ağırladı ve
Mengü’nün sorularını cevapladı.

 

            Nevşin Mengü’nün anayasa değişikliklerine
dair görüşmelerle alakalı olarak “İlk dört maddeyle ilgili şu an spekülasyonlar
çok” diye sorması üzerine Babacan şöyle cevabı verdi: “Bizim gündemimizde o
yok. Şu an bunları tartışmak için uygun iklim yok ülkede. Onun için hiç
kimseyle konuşmuyoruz bu konuları. Günün birinde ülkenin siyasi zemini,
toplumsal zemini daha güçlü bir hale gelir, şu anda ciddi çatlaklar oluşmuş
durumda. Bu yıllardır uygulanan kutuplaştırma siyaseti, germe siyaseti,
toplumumuzun bazı kesimlerini ötekileştirme siyaseti maalesef ülkemizde yaralar
açmış durumda ve öncelikle bu yaraların iyileşmesi gerekiyor. Bu çatlakların
kapanması gerekiyor.”

 

            Mengü’nün “Zemin değişse ilk dört
maddeyi de tartışırız mı demek istiyorsunuz?” sorusuna ise Babacan şu sözlerle
devam etti: “O günkü şartlarda tartışılması gerekirse belki tartışılır ama
bugün konuşulacak bir zemin yok bunu. Neresini nasıl konuşacaksınız yani? Günü
geldiğinde de rahat bir tartışma ortamında eğer toplumsal mutabakat siyasi
mutabakat bu dört maddeyi koruma olarak da şekillenebilir bilemiyorum, farklı
şekilde de şekillenebilir ama bugünden çok ileriye doğru tahminler yapmak doğru
değil. Dolayısıyla o konular bugün için bizim gündemimizde yok. Bugün için
gündemimizde yok ne demek? O maddeleri değiştirmek gündemimizde yok. Biz sadece
sistem değişikliğiyle şu an meşgulüz. Günün birinde zemin ve şartlar daha uygun
olduğunda hepsi konuşulabilir. Ama konuşmak demek değiştirmek anlamına da
gelmez. Konuşulur tekrar ülkedeki mutabakat o maddelerin korunması şeklinde de
olabilir başka bir mutabakat şeklinde de olabilir. Önemli olan şu anda bir
asgari müşterekte buluşabilmek. Ülkeyi bazı konularda germek, daha işe böyle
çatlaklarla başlamak değil. Onun için mesela yeni anayasa demedir. Yeni
anayasayı hiç gerçekçi görmüyorum. Önemli olan çok acil bir şekilde sistem
değişikliği, sistem değişikliğiyle alakalı maddeler.”

 

            Babacan’ın bu sözleri Anayasa’nın
ilk dört maddesini değiştirme niyeti ve teklifi olarak anlaşıldı ve değişik
kesimler tarafından eleştiri konusu yapıldı. Bu eleştirilerin bir kısmı çok
sertti.

 

            Kanaatimce, Babacan’ın ilk dört
madde ile alakalı yaptığı konuşmada iki temel tartışma noktası var. İlki
Babacan’ın ve DEVA Partisi’nin Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini
amaçlayıp amaçlamadığı; ikincisi ise Anayasa’nın ilk üç maddesinin
değiştirilmesi hususunun bir müzakere veya tartışma konusu olup olamayacağı.
Aşağıda her iki tartışma konusuna da cevap vereceğim ama asıl cevabım hukukçu
kimliğimiz hasebiyle ikinci tartışma konusuna yönelik olacak.

 

Babacan Anayasa’nın İlk Dört Maddesini Değiştirmeyi
Amaçlıyor mu?

 

            Bu konuda DEVA Partisi Genel Başkan
Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından kendi konuşmasını içeren
bir video yayınladı ve bu videoda açık ve net bir şekilde DEVA Partisi’nin
böyle bir amacı olmadığını ifade etti.

 

Anayasa’nın İlk Üç Maddesinin Değiştirilmesi Mümkün mü?

 

            Her ne kadar Babacan’ın konuşmasında
hep “ilk dört” madde diye vurgu yapılsa da Anayasa’ya göre Anayasa’nın
değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri
Anayasa’nın ilk üç maddesidir. Dördüncü maddeyle ilgili böyle bir
“değiştirilemezlik” söz konusu değildir. Ancak kişiden kişiye değişen hukuki
yoruma ve Anayasa’nın dördüncü maddesinin amaçsal yorumuna göre dördüncü maddenin
kendi kendisini koruma altına aldığı da söylenebilir. Ancak, yorumlayanların
bakış açısına göre söylenmeyebilir de… Bu tamamen yorumlayandan yorumlayana
değişebilecek bir hükümdür.

 

            Meseleye öncelikle Anayasamızın
tarihçesinden yaklaşalım. Bizim ilk Anayasamız 1921’de, ikinci Anayasamız
(aslında ikinci demek doğru olmayabilir) 1924’te, üçüncü Anayasamız 1961’de (27
Mayıs darbesinden sonra), dördüncü Anayasamız ise 1982’de (12 Eylül darbesinden
sonra) kabul edilmiştir.

 

            Bu saydığımız dört anayasanın da ilk
üç maddesi birbirinden farklıdır. Örneğin 1921 Anayasası’nın ilk maddesi “Hâkimiyet
bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil
idare etmesi esasına müstenittir.” şeklinde iken 1924 ve sonraki anayasaların
ilk maddesi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” şeklindedir.

 

            1921 Anayasası’nın ikinci maddesi “İcra
kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük
Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” iken 29 Ekim 1923’te yani
cumhuriyetin ilanı ile birlikte “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır. Resmi
lisanı Türkçedir” şeklinde değiştirilmiştir. Buna mukabil 1924 Anayasası’nın
ikinci maddesi “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir;
makarrı Ankara şehridir” şeklinde iken 1928’de devletin diniyle alakalı ifade
Anayasa’dan çıkartılarak “Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı
Ankara şehridir.” şeklinde değiştirilmiştir. Nihayet 1937’de yapılan son
değişiklikle CHF’nin (CHP) altı oku Anayasa’ya girmiş ve Anayasa’nın ikinci
maddesi “Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve
inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şeklinde
değiştirilmiştir.

 

            1961 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye
Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde düzenlenerek
bu Anayasa’da Atatürk zamanında gerçekleştirilen Anayasa hükümlerinden farklı
bir şekilde hüküm getirilmiştir.

 

            1982 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde
düzenlenerek 1962 Anayasasının aynı madde hükmü tadil edilmiştir.

 

            1921 Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye
Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti << Büyük
Millet Meclisi Hükümeti >> unvanını taşır.” şeklindeyken, 1924 Anayasası’nın
üçüncü maddesi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.” şeklindedir. 1961
Anayası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür. Resmî dil Türkçedir. Başkent Ankara’dır.” şeklinde düzenlenirken 1982
Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay
yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”
şeklinde düzenlenerek daha önceki anayasalardan farklı olarak İstiklal Marşı
ile Türk bayrağının da anayasada hüküm altına alınmıştır.

 

            1982 Anayasası’nın yani bugün
yürürlükte olan Anayasa’nın dördüncü maddesi yani “ilk üç maddenin
değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği” şeklindeki
ifade yalnızca 1982 Anayasası’nda vardır. Daha önceki anayasaların hiçbirinde
yani ne Atatürk döneminde hazırlanan 1921 ve 1924 Anayasaları’nda ne de 1961
Anayasası’nda “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir hüküm
yer almamaktadır.

 

            Burada ilginç olan husus 1982
Anayasası’nı düzenleyenlerin Atatürk’ün getirdiği hükümleri değiştirip bir
kısmını Anayasa’ya koymayıp kendi getirdikleri hükümleri “değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olarak nitelemeleri tam bir paradokstur!

 

            Burada ikinci bir husus da şudur;
Cumhuriyet’in banisi olan Atatürk’ün kendi döneminde yürürlüğe konulan
Anayasalar ve Anayasa değişiklikleri için “değiştirilemez ve değiştirilmesi
teklif dahi edilemez” diye bir hüküm koymamış olmasının bize verdiği bir mesaj
vardır. Atatürk, akla ve bilime inanan ve dogmalarla işi olmayan bir kişiydi. O
nedenle kendi döneminde hazırlanan Anayasaları ve anayasal ilkeleri birer dogma
haline getirmemek için “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez”
diye bir hüküm getirmesi. Böyle bir hüküm getirmek Atatürk gibi akla ve bilime
göre hareket eden bir insanın kendisiyle çelişmesi olurdu. Çünkü anayasalar
insan ürünü kurallardır ve aklın ve bilimin gerektirdiği, şartların zorunlu
bıraktığı her durumda değiştirilebilirler. Atatürk de bunu bildiği için bu
konuda bir düzenlemeye gerek görmedi. Sonuçta 1982 Anayasası’nı hazırlayıp
yürürlüğe koyanlar Atatürk’ten daha zeki ve daha geniş vizyona sahip kişiler
değiller.

 

            Üçüncü husus (aslında ilki bu olmalıydı);
yeryüzündeki hiçbir konu tartışılamaz değildir. Ne kadar uçuk olursa olsun, ne
kadar aykırı olursa olsun, ne kadar tehlikeli görülürse görülsün her fikir
tartışılabilirdir ve tartışılabilmelidir. Unutmayalım ki en dâhiyane fikirler
bu en uçuk tartışmalardan çıkarlar. Uçuk tartışmalar olmasaydı gemileri karadan
yürütme fikri ortaya çıkmazdı veya “manda ve himaye kabul edilemez” anlayışı
kabul edilmezdi.

 

            Dördüncü bir husus da şudur; ABD’nin
“Kurucu Babalarından” ve ilk başkanlarından Thomas Jefferson’un “yaşayan
kuşaklar teorisi” diye bir teorisi vardır. Buna göre “Eski kuşakların iradesi
yeni kuşakları bağlamaz çünkü yeryüzü nimetlerinden toprağın altındaki ölüler
değil, yaşayan diriler istifade ederler.”

 

            Yaşayan kuşaklar teorisinin bizim
için anlamı şudur; Bizim gerek Türk tarihindeki gerekse manevi hayatımızı ifade
eden İslam tarihindeki bütün önemli kişilerin kendi dönemlerine dair görüşleri
o dönemler için bağlayıcıdır. İster Mete Han, Bilge Kağan, Osman Gazi, Fatih
Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Atatürk gibi milli tarihimizin altın
zincirinin halkaları olsun ister Hz. Ömer gibi, Hz. Ali gibi dini inancımız
açısından kıymeti olan değerler olsun bu isimlerin hepsi bizim için manevi
değere sahip olmalarının yanında görüşleri ve icraatları kendi dönemlerine ait
olup bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü bizim ne içinde yaşadığımız çağ ne de
içinde yaşadığımız şartlar o insanların şartlarıyla birebir aynı değildir. Biz
kendi şartlarımıza ve imkânlarımıza göre aklın ve bilimin ışığında yeni bir
dünya kurmak ve kendi problemlerimize aklın ve bilimin ışığında orijinal
çözümler üretmek zorundayız. Gemileri karadan yürütmek dünün dâhiyane çözümüydü
ama bugüne faydası yok bizim bugün daha başka çılgın fikirlere ihtiyacımız var.
Tarihimizdeki altın zincirin halkası olan bütün şahsiyetler başımızın tacıdır ama
toprağın üzerindeki sorunları toprağın üzerindekiler çözebilir, altındakiler
değil.