2008 veya 2009 yılıydı. O zamanlar,
ev arkadaşım İsa ile birlikte İstanbul Kadıköy’de bir hukuk bürosunda
çalışıyorduk. Patronumuz Hurşit Bey Ak Parti Kadıköy teşkilatında yönetimdeydi.
İsa da yine Ak Parti Kadıköy Gençlik Kollarında faaliyetlere katılıyordu.
(Hurşit Bey 2015 Kasım seçimlerinde milletvekili seçildi. 2018 seçimlerinde
Meclis’e giremedi. 2019’un başında Cumhurbaşkanı tarafından BDDK üyeliğine
atanarak ödüllendirildi. İsa 2018 seçimlerinden önce Ak Parti Kadıköy İlçe
Başkanlığı yapıyordu. Milletvekili aday aday oldu ancak aday gösterilmedi. Daha
sonra Ak Parti’den koptu. Şu an Gelecek Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’nı
yapıyor)
O yıllarda Ak Parti Kadıköy Gençlik
Kolları her ayın son Cuma günü “Fasl-ı Siyaset” adında bir program
düzenliyordu. Her programa ayrı bir yazar davet ediliyordu (bu yazarlar tabiî
ki Ak Partililer tarafından sevilen isimler arasından seçiliyordu). İsa da beni
her programa davet ederdi.
Programlardan birinde konuk yazar
Ahmet Turan Alkan’dı. Ahmet Turan Alkan, lise yıllarında okul kütüphanesinden
aldığım “Ateş Tecrübeleri” kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Kitaptaki gerek
tespitleri gerekse kendine has üslubuyla hayranlığımı kazanan yazarlardan biri
olmuştu. Ülkücü kökenli olması ise kendisine duyduğum sempatiyi daha çok
artırıyordu. Köşe yazılarının yayınlandığı gazetenin olumsuz referansına rağmen
o gazetenin genel politik yaklaşımından uzak, kendine özgü bir duruşu ve
çizgisi olan bir yazar imajı veriyordu. Yazılarındaki mizahi üslup ise
beğenimizi ayrıca artırıyordu. O dönemde Ak Partililer de kendisini çok
seviyorlardı.
Program başladı Ahmet Turan Alkan
kendine has o mizahi üslubuyla konuştu, biz de zevkle dinledik. Sonrasında her
programdan sonra olduğu gibi soru-cevap faslı başladı. Dinleyiciler arasından
ülkücü kökenli olduğu anlaşılan biri “Yatağına Kırgın Irmaklar”ı sormuştu
mesela, kendisinin de yatağına kırgın ırmaklardan olduğunun altını çizerek.
Soru hakkı bana geldiğinde ise şu
soruyu sormuştum ben de; “Ateş tecrübeleri kitabınızda bir ifade
kullanıyorsunuz: ‘Türk’ün ateşle imtihanı” diye. (Bu ifade meğer Halide Edip’e
aitmiş ve Halide Edip’in aynı adda bir kitabı varmış. Ogün için cahil olan ben
bunu bilmiyordum tabi) Sizce Türk’ün ateşle olan bu imtihanı sona erdi mi,
yoksa bu imtihanı belirli periyotlarla tekrar tekrar yaşayacak mıyız?”
“O ifade bana değil, Halide Edip’e
ait” diye cevabına başladı Ahmet Turan Alkan. “Ve evet” diyerek devam etti ve
ekledi, “bizim sosyolojik yapımızı, siyasi geleneklerimizi göz önüne alacak
olursak sık sık ateşle imtihan edileceğiz!”
Kişiyi Öldürmeyen Şey Kuvvetlendirir
Yukarıda anlattığım hatıramın
üzerinden yıllar geçti. O geçen yıllar içerisinde memleketimiz büyük badireler
atlattı, hala başında olan başka büyük badirelere ev sahipliği yaptı ve hala
yapıyor. Mayamızdan mıdır, huyumuzdan mıdır, suyumuzdan mıdır, coğrafyanın
kader olmasından mıdır, yoksa Süleyman Pekin Ağabey’in dediği gibi kaderimizi
coğrafyamızın değil karakterimizin belirlenmesinden midir bizim ateşle
imtihanımız bitmek bilmedi. Bundan sonra da pek biteceğe benzemiyor.
Bir şey bilmiyorum ancak sahne
arkasına kulak kesildiğimde duyduğum seslerden öyle anlıyorum ki; son bir
yıldır Türk siyasetinde yaşanan olaylar ve özellikle Sayın Cumhurbaşkanı’nın
“Yeni bir Anayasa yapalım” çıkışı yakın gelecekte bizi yeni bir “ateşle
imtihanın” beklediği intibaını uyandırıyor. Umarım koskoca bir yanılgı
içindeyimdir.
Yine öyle tahmin ediyorum ki bu
yaklaşan ateş yakıcılığı yüksek olan bir ateş olacak. Ve bizi ya yutup
öldürecek ya da mukavemetimizi artırıp bizi daha da kuvvetlendirecek. Sonuçta
kişiyi öldürmeyen şey kuvvetlendirir ve inşallah bu ateşten milletçe
kuvvetlenerek çıkarız.
TRT’ye girdiğimiz günleri hatırlıyorum(1975) liyakat ve
uzmanlık denince. Hükümette Süleyman Demirel Başbakan, yardımcıları ise
Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş. Yani bir koalisyon hükümeti.
TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş 8 ay sonra söz
verildiği halde hükumet gerekli hukuki
düzenlemeleri yapmadığı için istifa etmiş, yerine Prof. Dr. Şaban Karataş
atanmıştı. Prof. Yalçıntaş zamanında çıkarılan yeni kadrolara 40 muhabir ve 40
da prodüktör alınacaktı. Toplam 80 kişi. Fakat iki misli personel imtihanı kazandığı için son mülakatta
yarısı elenecekti. Yazılı ve sözlü imtihanı başardıktan sonra tamı tamına hep
birlikte bir sene süren kurs açıldı . Kurslara devam ettik. Hem de bazı aylar
İstanbul’da, bazı aylar da Ankara’da olmak üzere dönüşümlü bir kursa tabi tutulmuştuk.
Bu kadar uzun süre daha, bizleri önceki işimizde kimse tutunamazdı. Ya istifa
etmesi lazım, ya da işten çıkarılması gerekti. Genelde herkes istifa ederek
kursa başladı. Gelir girdileri yeterli olmayan gençlerdik. Maaşımız falan
yoktu. Her şeyi kendi bütçemizden karşılamaya çalışıyorduk.
Kurs Üstüne Kurs; Hem
de Uzmanlarından
Kurs hocalarımız Ankara’da Devlet Tiyatrosu sanatçıları
başta olmak üzere, Siyasal Bilgiler,
Hukuk Fakültesi ve DTCF öğretim üyeleriydi. İstanbul’da ise Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş,
Prof. Dr. Ahmet Selçuk Özçelik, Prof. Dr. Mehmet Genç gibi çok önemli
isimlerdi. Bu kurslardan da geçer not almamız gerekiyordu.
Kurslar tamamlanınca Ankara’da TRT Genel Müdürlüğü’nde son
mülakata girdik. Muhabirlikte Juri Üyeleri Hami Tezkan, Ahmet Güner, Tuncer
Enginertan gibi yine uzmanlık dallarında gazetecilik, hukuk, yöneticilikte
kendilerini ispat etmiş aydınlardı. Bana Ahmet Güner’in sorduğu soruları
hatırlıyorum; hep sol, sosyalizm ve medya üzerineydi. O günlerde İsmail Cem ve
Uğur Dündar’ın yayınladıkları Politika Gazetesinin analizini yapmamı istemişti.
Bu gazeteyi ayrıca okuyup okumadığımı, siyasi görüşümü belki de kontrol edeceklerdi
sanırım. Oysa ben sorumluluğum gereği görüşü ve mesajı ne olursa olsun bütün
gazete, dergi, mecmua ve hatta filmleri yakından takip ediyordum. Bütün bunlar
hem işim ve hem de aydın olmamın, objektif düşüncenin, dönüşümün ve konjonktürün
sorumlu bir gereğiydi. İnsanlar politik
görüşünü işine yansıtmayabilir, hatta yansıtmamalıdır da.
80 arkadaşımız elendi, diğerlerinin ataması yapıldı. Bu defa
teknik olarak TRT çalışanlarından ders almaya başladık. Işıkçı,
sesçi, altyazı sorumlusu, spiker, resim seçici, kameraman, reji,
yönetmen, auto-q operatörü hepsi teker teker gelerek uygulamalı ve pratik
dersler verdiler. Özellikle lehçe değil, İstanbul Türkçesi konuşmamız konusunda
dikkatlerimiz çekildi.
Bütün bunlara rağmen babası Sabri Özcan San Adalet
Partisi’nden Gümüşhane Milletvekili olan Ercan San gelerek hepimizi topladı ve “Biran
evvel istifa edin, eski işlerinizin başına dönün, hiç olmazsa onu kaybetmeyin,
burada zor geçinirsiniz, istenmiyorsunuz” diyebilmişti!
Hasan Celal Güzel Ekolünden
İstifa Örneği
Direnebilmiş ve hukuki haklarımızı savunabilmiştik. Ancak
bazı arkadaşlarımız bir müddet sonra daha üst görevler olarak gördüğü genel
müdürlük, daire başkanlığı, müessese müdürlüğü gibi görevlere atanarak TRT’yi
bıraktılar. TRT Haber Merkezinde bana ve arkadaşlarıma üvey evlat muamelesi bile
değil hiç görmezden geldiler ve umursamadılar. Ama tatil günleri verdiğimiz ev
veya otel yahut sosyal tesis adresinde miyiz, yoksa Ankara ili hudutları dışına
mı çıkmışız kontrol ettiriyorlardı! Bir açık bulup kurumdan tard etmek
istiyorlardı. Öyle ki Muhabir Salih Kurt adındaki evli bir arkadaşımız çoluk
çocuğunu özleyerek Adana’ya gitmiş ve adresinde bulunmamıştı. İşte bunun için
kıyametler koparmışlardı.
Direndik, çalıştık ve başardık
Ben sağcı genel müdürlerden değil ama bir diplomat olan,
kesinlikle milliyetçi ve muhafazakar bir çizgide bulunmayan TRT Genel Müdürü
Cem Duna’dan takdir ve başarı belgesi almayı başarmıştım. Çünkü görevimi iyi
yapıyordum, işimin ustasıydım. Bu konuda tevazu göstermiyordum.
O günlerde üst bürokrasi de hangi görüşten olursa olsun genelde
öyleydi. Başbakan Tansu Çiller zamanında(2001) TRT Genel Müdürü Kerim Aydın
Erdem ikinci defa yeniden aday oldu. Işıkçı grubun baskısıyla rahmetli Türkiye
Gazetesi Başyazarı Yalçın Özer de üç aday arasında idi. Ancak Hasan Celal Güzel
ekolünden Akın İzmirlioğlu ipi göğüsledi ve tek aday olarak ismi RTÜK’ten
başbakanlığa gönderildi. Başbakan Tansu Çiller kendisini kabul ve tebrik etti,
sonra bir istifa dilekçesi vermesini istedi. Çünkü Tayfun Akgüner’den
almışlardı. Sebebi ise TRT Genel Müdürü kim olursa olsun ilk haber hep Başbakan
Çiller olmalıydı. Kadrolar O’nun gönderdiği isimlerden oluşmalıydı. Akın
İzmirlioğlu da istenilen istifa dilekçesini etik bulmadı, devlet ve kamu düzeni açısından
Anayasa’ya ve hukuka aykırı olduğunu belirterek istifa etti.
Bugünkü TRT’ye Gelince;
Vah TRT ah TRT
Gelelim günümüze, 20 yılı geride bırakalım;
Yakın Türk Tarihi için bir milat olan Atatürk’ü Anma,
Gençlik ve Spor Bayramımızın 101. Yıldönümünü TRT “ 19 Mayıs Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun”
diye verdi! Kırmızılar giymiş spiker kızımız da bunu okudu. İş yapılan yerde
elbette hata olur. Ancak bu hata belli bir kademede yakalanır ve düzeltilir.
TRT’de bu haber ve görüntü yayına girene kadar en azından onlarca kademeden
geçer. Mutlaka biri yakalar. Hatta stüdyoda bile resim seçici, reji, yönetmen,
altyazı sorumlusu, kameraman, auto-q operatörü bile bunu görebilirdi. Öyle anlaşılıyordu onca kademeden geçmesine rağmen
bu hata kamu yayıncılığının önemli bir
organı olan TRT’de görülmedi veya umursanmadı.
Çünkü TRT yönetimi daha önce kurumun çalışan bütün
duayenlerini taciz ederek ya emekli etti veya başka kurumlara atamasını yaptı.
Yerine de genelde teoloji- ilahiyat eğitimi yapmış gençleri tayin etti. Bunların
hiç biri üstelik ne liyakat sahibi ve ne uzmanlığı olan, herhangi bir kurstan
ve eğitimden geçmiş kimseler değildi. TRT Merkez Bankası kadar olmasa da hem ek
göstergesi yüksek ve hem de maaşı fazla olan bir kurumdu TRT. Cazibesi fazladır.
“İslam’da ruhban sınıfı yoktur” demek sadece bu ve böylesi uygulamalarla lafta
kaldı, her kamu kuruluşunun çoğu neredeyse aynı durumdadır. Yazık az bile
kalıyor, bu kurama çok yazık ediliyor, devlete çok yazık ediliyor doğrusu.
Bir İmam Hangi Şartları
Kapsamalı?
Osmanlıcılığı Göksultan 2. Sultan Abdülhamit’in şahsında
simge ederek kendilerini öne çıkaran bu zihniyete Osmanlı Tarihinin yükseliş
döneminde bir örnek vermek isterim. Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’a, Süleymaniye
Camii’ni yaptırıp(1558) açılışa hazırlanırken bu selatin camiye imam aradılar.
Şartları şöyleydi Kanuni’nin, şiirlere attığı imzasıyla Muhibbi’nin.
1.İmam Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesini iyi
bilecek.
2.Kuran-ı Kerim, İncil ve Tevrat’ı mukayeseli olarak değerlendirebilecek.
3.İlahi Yasada ve içtihatlarda nitelikli bir ilim adamı gibi
birikimi olacak.
4.Fizik, matematik, kimya, astronomi gibi bilim dallarında
standardı yüksek olacak.
5.Atcılık, okçuluk, yüzme sporlarını iyi bilecek, savaş
sanatına yabancı olmayacak ve kanunların uygulanmasında tecrübesizlik
çekmeyecek.
6.Yakışıklı olacak, şık giyinecek ve güzel görünecek.
“Gözlerimi Kaparım Vazifemi
Yaparım” Öyle mi.
Günümüz kamu görevlilerinin hangisinde böyle bir şart var
acaba? Oysa bugün kamuda görev alan imam-hatip ve ilahiyat mezunlarının en
geniş anlamda insan; dünya, akıl, hukuk, bilim, kültür, sanat gibi varlık
alanlarının din ile ilişkisini kurgulayabilmeli değil mi? Bunların ilişki
yöntemini ve usulünü bilmeli değil mi?.
Usul aynı zamanda din ile kültürü, adet ile ibadeti,
evrensel olan ile kültürel olanı, sabit olan ile değişken olanı birbirinden
ayırarak dinin rahmetini bütün zamanlara ve mekanlara doğru taşımanın, doğru
anlamanın, doğru anlatmanın adı değil midir? Nerede böyle insanlar ve kamu
görevlileri? Tam aksine “Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” olmuyor mu bu
uygulama? Akıl ve düşünce Allah’ın insana bahşettiği en büyük ihsandır. Bunun
kıymetini iyi bilmek gerekiyor. Bilim ihmal edilmemeli. “Her şeyi bilim
açıklar. Felsefe düşündürür ve din ise anlamlandırır.” Ahlakı çöküntüde, vurdum
duymazlıkta ve başarısızlıkta tek sorumlu insandır. İstifa da insan içindir.
Sanırım bugün bir kere değil, defalarca , hatta binlerce
düşünmek ve gelişmeleri iyi algılamanın vaktidir. Liyatsizlik ve uzmanlık
olmayınca başarı gelmiyor işte. Atın önüne et, itin önüne de ot atınca ikisi de
istifade edemiyor. Oysa yer değiştirilse at ve it de beslenecek, memnun kalacaklar
bu ikramdan.
Dünyada kim
tablacı değil ki? Tabiatın kendisi başlı başına büyük bir tablacı sayılır.
Başta Allah’ın Cemal ve Celal isimlerine tablacılık ediyor. Âdeta Cemal ve
Celal isimleri ile bizim aramızda tablacılık, yani aracılık yapıyor. Bütün
varlık âlemini bu mânada düşünebiliriz. Nitekim bütün varlık âlemi, Yaratan’la
insan arasında tablacılık yapmıyor mu? Tüm varlık âlemi Allah’ın güzel isimleri
ile gözümüz ve kulağımız arasında tablacı değil mi? Âdeta bütün varlık Âlemi
Esmaülhüsna’ya yani Allah’ın güzel isimlerine tablacılık yapmış olmuyor
mu?
Kaldı ki, yeryüzü,
aynı zamanda bir mutfaktır. Bu mutfakta sayısız ocaklar kurulmuştur. Ocakların
üstüne de “Bostan” denen “Kazanlar” oturtulmuştur. İşin tuhafı aynı kazanda
binbir farklı yemekler aynı anda, beraberce, yan yana, iç içe pişirilmektedir.
Üstelik birbirine karışmadan, birbirine bulaşmadan. Bizler aynı kazanda,
bırakın çeşit çeşit yemekler pişirmeyi, aynı kazanda iki çeşit yemeği birbirine
karıştırmadan, birbirine bulaştırmadan pişirebilir miyiz? Tabii ki hayır.
İnsan bu kadar
meziyeti ile beraber bunu başaramıyorsa, kuru bir toprak veya görünüşteki
sebepler bunu nasıl başarır? Kaldı ki kazanı kaynatacak, yemekleri pişirecek
olan ateşi üstten. Bostan denen kazanlar binlerce kilometre ötelerden
ısıtılıyor. İnsan ateşi alttan veriyor. Halbuki bostan denen kazanların ateşi
yukarıdan geliyor. Yani güneşten.
Yeryüzünü “Mutfak”
olarak nitelemek neler hatırlatmıyor ki insana. Şöyle bir düşünelim. Mutfak
evde olur. Ev, insanın barınağıdır. Ev, insanın yaşayabileceği şekilde
yapılmış. İnsana göre hazırlanmış. Bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde
düzenlenmiştir. Ev insan için, insan düşünülerek, insan tarafından yapılmıştır.
Demek ki dünya da
bir evdir. Mutfak da evin en önemli bir köşesidir. Öyleyse dünya denen evi bir
yapan var. Bostan denen kazanları mutfağa bir güzel yerleştiren var. İnsanın
ağzına lâyık yemekleri bu kazanlarda bir pişiren var.
Demek ki “Her bir
Bostan’ın ‘Bismillah’ demesi” kudret mutfağından bir kazan olup, çeşitli
yemekleri pişirerek bizlere sunması, onların kendi başlarına hareket
etmediklerinin göstergesidir. Bu işlerin onların başı altından çıkmadığının
belirtisidir.
Belli ki, sebepler
sırf zâhirî yani görünüştedir. Her şeyin Allah’ın adını anıyor olması, her
şeyin onun adına bizlere hizmet etmesi demektir.
Her bir inek,
deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar da, birer süt çeşmesidir. “Süt
çeşmesi” olarak nitelenmeleri, süt veren hayvanların bu verimliliklerinin
kendilerinden kaynaklanmıyor olmasındandır. Bu bereketli halleri Allah
tarafından sağlanıyor. Çünkü “çeşme” lafzı, rast gele ortaya çıkması mümkün
olmayan bir yapıyı ortaya koyuyor.
Düşünerek
taşınarak, bir fayda sağlamak maksadıyla yapıldığını gözler önüne seriyor.
Çünkü süt veren bütün hayvanlar; hareketli birer fabrika gibidir. Üstelik
çoğalan birer fabrika. Halbuki insanın bunca aklıyla, ottan yapamadığı sütü,
akılsız hayvanların, üstelik eli yetişmediği, gözü görmediği yerde, fışkı
ortasında yapması mümkün mü? Elbette hayır.
Süt “âb-ı hayat”
gibi bir gıdadır. Bugün dünya âlem biliyor ki, süt hârika bir besleyicidir.
Bütün yavruların her ihtiyacı, bu ak sıvıda depolanmış; kendi başlarının
çaresine bakacak zamana kadar süt; onlar için en besleyici, en güzel ve en
kolay hazm olunan bir gıda. Hayat verici, hayata bağlayıcı bir âb-ı hayat /
hayat suyudur.
Ağaç ve otların
kök ve damarları ipek gibi yumuşaktır. Böyle yumuşak bir kökün toprağı delip,
toprağı çatlatıp, gün yüzüne çıkması elbette onun gücünden ileri gelmiyor.
Belki onlara yol açmaları gerektiği ilhamını, emrini alan unsurların
gösterdikleri kolaylıklardan kaynaklanıyor.
Bunun böyle
olduğu, bitkilerin hiç umulmadık yerlerde, mesela duvarların yüzeylerinde, beton
ve taş aralarında hayata gözlerini açmalarıyla sabittir. Yalçın kayalarda bile
bir tohumun, tutunması orada barınması. Bütün olumsuzluklara rağmen yetişip büyümesi.
Yalçın kayaların bile, tohuma nasıl kol kanat gerdiğinin somut örnekleridir.
Demek İlâhî emir her şeyi, her şeyin yardımına koşturuyor.
Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan yine, yeniden, “Yeni Anayasa” tartışmalarını başlattı.
Oysaki referanduma götürmek suretiyle Türkiye’nin yönetim sistemini ve anayasal
kurumlarının yapısını değiştirerek Cumhurbaşkanını sınırsız, sorumsuz bir
güç ve yetkiye kavuşturalı çok olmadı.
En
son 2017 referandumu ile Anayasa’da köklü değişiklikler yapılmış ve “Cumhurbaşkanlığı
Sistemi” veya “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” kabul edilerek yürürlüğe
girmişti.
Bu
defa istenen “Anayasa değişikliği “değil, “Yeni Anayasa.”
Yeni
Anayasalar genellikle bir devletin kuruluşu sırasında veya tarihi olaylardan
sonra ülkede birliği sağlamak için bir kurucu meclisin çalışmalarıyla
gerçekleştirilir.
Türkiye’yi otokratik bir tek adam yönetimine götüren sistem değişikliği için bile 18
maddelik kısmi bir Anayasa değişikliği yetti. Acaba bundan daha kapsamlı bir
değişiklik talebi mi var ki Yeni Anayasa talep ediliyor?
Yoksa
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3. defa ve belki de ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasının
yolu mu açılmak isteniyor?
**************************
ABD
ve İngiltere’de Anayasalar
Amerika’da
Birleşik Devletlerin kuruluşunda kabul edilen Anayasa 1788 yılından bu yana
232 yıldır hâlâ yürürlüktedir.
ABD
Anayasası; Önsöz, 7 madde (el yazmalı orijinal hali 4
sayfadır) ve 27 yasa değişikliğinden oluşur.
Haklar
Bildirgesi olarak bilinen ilk 10 değişiklik, bazı
eyaletlerin Anayasayı imzalamasını sağlayabilmek için, 1789’da teklif edilmiş
ve 1791’de kabul edilmiştir.
230
sene içinde Anayasada sadece 17 değişiklik yapılmıştır.
Bunların içinde 1865 yılında köleliğin kaldırılması, 1919’da sarhoş
edici içkilerin üretim, dağıtım ve satışın yasaklanması ve 1933’de bu yasağın
kaldırılmasını düzenleyen iki değişiklik; 1920’de kadınlara oy hakkı
veren düzenleme, 1967 yılında “Başkan’ın
görevden
alınması, ölümü ya da istifası halinde Başkan Yardımcısı, Başkan
olacaktır” hükmünü getiren düzenleme gibi çok önemli yeni ihtiyaçları
karşılayan değişiklikler yapılmıştır.
Görüldüğü
gibi ABD gibi çok büyük ve gelişmiş bir ülkede yeni şartlara uygun bir
Anayasaarayışı yoktur. Çünkü kurumları sağlam olan ülkede
kurallar işlemektedir.
****
İNGİLTERE (BİRLEŞİK KRALLIK) de bir anayasa
devletidir, fakat yazılı anayasası yoktur. İngiliz Anayasası’nın büyük bir
bölümü kanunlar, mahkeme kararları, uzman çalışmaları ve antlaşmalar gibi yazılı
metinler doğrultusunda şekillenmiştir.
1215 yılında Kral ile
derebeyleri arasında imzalanan Magna Carta (Büyük Özgürlük Fermanı)
İngiltere tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu belge ile Kralın
yetkileri kısıtlanmış veilk kez hukukun üstünlüğü tanınmıştır.
Magna Carta‘nın maddelerinde modern hukukun bazı
temel ilkeleri görülür: Mesela “hiçbir insanın delil olmadığı sürece
suçlanamayacağı ve yargılanamayacağı” ifade edilir. Vatandaşların yasal
hakları olduğu belirtilir. “Hiçbir şey yasalardan üstün değildir “gibi.
Bu ilkeler Birleşik Krallık’ta Anayasa hükmü gibi kabul edilir.
Bu dağınık yazılı metinlere rağmen, İngiltere bir anayasa
metni hazırlamayı düşünmüyor.Çünkü demokrasi kuralları tıkır tıkır
işlemeye devam ediyor.
**************************
Afrika’da Anayasalar
Afrika ülkelerinde, gelişmiş
ülkelerden farklı olarak, tam bir anayasa çöpe atma ve yenisini yapma
geleneği var.
“1960 – 1990 yılları arasında Afrika’da tam
130 anayasa çöpe atıldı. Bu rakama anayasaların belli bölümlerinde yapılan kısmi değişiklikler
dahil değil. O günden beri de Afrika’da neredeyse her iki yılda bir yeni bir
anayasa yapılıyor. 1990 – 2017 arasında 27 yılda tam 48 yeni anayasa
yapıldı.
2000 yılından beri 20 devlet başkanı, kendi
görev sürelerini ve yetkilerini kısıtlayan anayasaları çöp yaptı.”
Bu Afrika geleneği sosyal ihtiyaçlardan
kaynaklanmıyor. “Afrikalı liderler, ülkenin anayasasını kolayca askıya
alabiliyor, işlerine gelmediğinde fiilen uygulamayabiliyor ve bunun bir
müeyyidesi olmuyor. Yapabiliyorlar.”
****
“Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezinin hazırladığı bir
rapora göre, Afrika’da ‘istikrar’, ‘bir kişinin sürekli iktidarda kalması‘ şeklinde
çok yanlış anlaşılıyor.
Raporu hazırlayan uzmanlardan Joseph Siegle, ‘Ne zaman
biteceği belli olmayan süresiz iktidar, çatışmaların, ekonomik sorunların,
kalkınamamanın temeli aslında. Otoriter bir rejime istikrar demek çok büyük
yanlış’ diye konuşuyor.
Süresiz otoriter iktidarlar yüzünden, sosyal ve
politik kurumlar eriyor, bir devleti bir mafya örgütlenmesinden ayıran
temel özellik olan denge ve denetleme mekanizmaları yok oluyor ve ülke,
bir tek kişinin oyun parkına dönüşüyor.”
Afrika’da bu kadar çok Yeni Anayasa yapılmasını
sağlayan liderler kendilerinin ömür boyu başkan kalmalarını, kendilerine
asla hesap sorulamamasını sağlamayı başardılar. Ama ülkelerinin zengin
kaynakları sömürülmesine, halklarının fakir, eğitimsiz ve sağlıksız kalmasına sebep
oldular.
****
İki dönem ABD
Başkanlığı yapanAfrika kökenli Obama bile bu zihniyeti
anlayamadığını şu ifadelerle açıklamıştı:
“İnsanlar
neden daha fazla görevde kalmak isterler anlamıyorum. Bir lider, sadece görevde
kalmak için oyun esnasında kuralları değiştirmek istediği zaman bu istikrarsızlık
ve kavga gibi riskleri beraberinde getirir. Ve bu genellikle çok
tehlikeli bir yola doğru giden ilk adım olur.”
“Anayasal
otokrasi” diyebileceğimiz rejimler arasında, sadece Afrika ülkeleri
değil, Rusya’dan Türk Cumhuriyetlerine kadar birçok ülke var.
Cumhurbaşkanlığı
Sistemi’nden sonra, Türkiye de bu kategoriye girmiş gözüküyor.
Erdoğan’ın istediği gibi bir “Yeni Anayasa” yapılırsa, bu ülkeler içinde
demokrasiye en uzak olanların yanında, “keyfi otokrasi” sınıfında yer
almamızdan endişe ediyorum.
Burada ‘su’ Boğaz-içi oluyor. İç kavga ise 80 Öncesi’nde yaşansa da 80 Sonrası acılarıyla hâlâ
hafızalarımızda taze. İşin ilginci bizim gibi o tarihte 9-10 yaşında olanların,
gençliklerinde çift taraflı ajitasyonun yakıcılığını bizatihi tecrübe etmiş ve yaşını-başını almış
kimselerden bugünlerde hayalî bir iç
düşmana karşı seferberlik beyanlarını duyma talihsizliği.
Müslüm Baba’nın
‘Talihsizler’ albümünün arka yüzünde “Kendin gittin, kendin düştün, kendin yalvardın” gibi sözlerle tarih adeta bizimle kafa buluyor. Aynı albümün korsan versiyonundaki uzun
havada ise “Altın iken tunç oldum / Seçilmez pirinç oldum / Felek
muradın oldu mu / Yine ellere gülünç oldum” diyor halk irfanı.
Türk düşün hayatının Nasreddin
Hoca’dan sonraki büyük temsilcisi ‘Bizim’
ünvanlı Temel Emmi’nin “Eyvah
gene düşeceğim” yaklaşımı balık
hafızalı olduğumuzun sözel fotoğrafıdır. Oltadaki yeme tav beleşçiliğimiz de kayda geçsin.
Rahmetli Muhsin Başkan, 80’den önce Ülkücülerle Devrimcileri masada bir araya
getirmek için yaptıklarını ve diyalogun
hangi mihraklarca engellendiğini sık
sık anlatırdı. Aynı delikten ikinci kez
ısırılamayana ‘mümin’ deniyorsa
bize ne desinler?! Ergenekonkumpasının da benzer bir diyaloğu
baltalamaya taammüden kastını biliyoruz.
Ehliyetsizlik ve liyakatsizliği ser-miyar edenlerin artı bir Rektör atamasına verilecek
tepkinin ölçüsü ne olmalıydı? Muhtelif
çap ve ebatta eylemler için el altında tutulan örgütler gerçekte hangi taraf için devrede oluyorlar?! Bütün
film 80 Öncesinde miydi, 40 yıldır film
sektörü krizde miki?!
Klasik
bir protesto eyleminin çift taraflı organizasyonlarca sakız
edilerek çiklet patlatma yarışına
çevrilmesi “20 lira için cinayet işlendi”
haberlerine benzemiyor mu? Kahve ağzıyla söylersek; fasulyedenbir sebeptenhalkıçifttaraflısokağadökme körebesi.
Devletlû
zevatın sağduyu yerine yangına körükle
giden ve Edebali’nin“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; suçlamak
bize, katlanmak sana”sözlerinin tam
tersine omuz veren söylemleri neyin sinyalizasyonu? Diriliş Ertuğrul ya da Kuruluş
Osman vaaz u nasihatleri şişede durduğu gibi durmuyor demek ki..
Kerli-ferli
adamların sosyal medyayı gladyatör arenası belleyip mafyatik dizilerden çalıntı
repliklerle ‘ağır abi’lik pozları devşirmeleri “Cumhuriyetin ilânından sonra ciddiyetin ilânına ihtiyaç var”
deyişini akla getiriyor. Lâkin bu ciddiyetsizliğin
şakası yok.
İnsanlar kendi zamanlarının bu ezelî – ebedî akış içerisinde içinde biricik olduğunu zannederler; tarih
kitapları bu kronik hataların kronolojik
takvim yapraklarıyla doludur. Ne dermiş atasözlerimiz: Anasına bak, kızını
al&Liderine bak, gazını
al. Sağ ve solunuzdaki kameralı
yazıcılar ağzınızdaki kanal-izasyon ifrazâtını
ve elinizdeki benzin bidonunu kaydetmiyor
mu sanıyorsunuz?!
Aristo Mantığıyla ondan yana
mısın, bundan yana mısın çıkmazında conta
yakmış ideolojik araç sahipleri için örnek soru-cevap bankası:
Bilindiği üzere, salgın hastalık sebebiyle 65
üstü yaşlılara 20 Mart 2020 tarihinde kesintisiz olarak üçay süre ile
sokağa çıkma yasağı getirilmişti.
Konulan bu yasak öyle bir yasaktı ki, yaşlıların
evlerinin önüne dahi adım atmalarına izin verilmiyordu. Atma cesareti
gösterenlere ise, anında para cezası kesiliyordu. Bu sebeple bu üç aylık
dönem, yaşlılar için çok büyük sıkıntılar içerisinde geçmiştir. Hatta öyle ki,
bazı yaşlılar hareket kabiliyetlerini kaybettiği gibipsikolojik
rahatsızlıklara da maruz kaldılar. Tabii ki, bu arada vefat edenlerde
oldu.
Şehirler arasındaki seyahatlerde
son derece tahdit edilmişti. Bu cümleden olarak birçok kimse bulunduğu
yerlerden uzun süre ayrılamadı. Adeta bulundukları yerlerde mahsur kaldılar. Bu
meyanda bende Denizli’den dönerken uğramış olduğum Balıkesir’de tam üç ay ikamet
etmek mecburiyetinde kalmıştım.
Balıkesir deki üç aylık mecburi
ikametten sonra ancak, İçişleri Bakanlığından izin almak suretiyle İzmit’e
dönebildim. O tarihlerde İçişleri Bakanlığının almış olduğu, hiçbir haklı mesnedi
olmayan bir genelgesine göre de şahsi de olsa arabaya, arabayı kullanan dahil
üç kişiden fazla kimse binemiyordu. Farz-ı
muhal dört kişilik bir ailenin bir ferdinin ayrı bir araba ile gelmesi icap
ediyordu. Bu durumu o tarihlerde İçişleri Bakanlığına yazdı isem de bir cevap
alamadım.
İzmit’e geldiğimiz ilk günlerde hiç değilse
akşamüzeri saat 18’e kadar sokağa çıkma imkânımız vardı.Fakat daha sonraları ne
oldu ise, 65 yaş üstünde bulunan vatandaşlara sabah saat 10 ile öğleden sonra
13 arasında olmak üzere, sadece üç saatlik sokağa çıkma müsaadesi
verilmiştir. Üstüne üstlük, bu da
yetmiyormuş gibi birde bütün toplu ulaşım vasıtalarına binmeleri yasaklanmış
bulunmaktadır.
Yaşlıların maruz kaldıkları bu
kısıtlamaların hiçbir haklı sebebi ve makul bir izahı yoktur. Bu yasaklamalar
yaşlıları adeta kanunsuz bir şekilde ev hapsine mahkûm etmek, onları işe
yaramaz diyerek toplumun dışına atmak manasına gelmektedir. Halbuki, bu günkü
şartlarda 65 yaş, insanların en verimli ve faydalı oldukları bir yaş grubunu
teşkiletmektedir. Hele birde hali hazırda ülkeyi idare eden Devlet ricalinin,
Milletvekilleri dahil yaş durumları nazarı itibara alındığı takdirde yapılan
haksızlık ve adaletsizlik çok bariz bir şekilde görülecektir. Bilindiği üzere,
Anayasanın 10. Maddesine göre “Kanun
önünde herkes eşittir.”
Görünen
o ki, Anayasa maddesi değil,
“bazıları daha eşittir” kuralı geçerlidir.
Halihazırda, verilen üç saatlik sokağa
çıkma müsaadesi mucibince hiçbir işimizi halledemiyoruz. Şöyle ki, toplu ulaşım
vasıtalarına binmek yasak olduğu için gidiş ve dönüş olmak üzere verilen
sürenin en az iki saate yakını yolda geçmektedir. Birde gittiğimiz yerlerde
bazı hallerde yarım saat kadar kuyruklarda beklemek mecburiyetinde kalmaktayız.
Bu durumda işlerimizi halletmek için büyük sıkıntılara maruz kalmaktayız.
Geçen hafta bir iş icabı, mecburi
olarak çarşıya gitme lüzumu hasıl oldu. Gideceğim yer ikamet mahallime en az 10
Km civarında. Mecburen yürüyerek gittim. Biraz da çarşıda dolaştıktan sonra
geri dönmeye başladım. Fakat dönüş yolunun yarısına kadar geldikten sonra
ayaklarım yoruldu, adım atacak mecalim kalmadı. Yolumun üzerinde metro
istasyonu vardı. Belki bindirirler ümidiyle gittim. Fakat ne kadar ısrar etti
isem de bindirmediler. Tabii ki, çok üzüldüm.
Şimdi kendinizi benim yerime koyun,
kararınızı ona göre verin. Kimse bana “taksi tutup gitseydin” demesin.
Zorlukla eve dönebildim. O günden beri
bacaklarım ağrıyor. Halen yürümekte zorlanıyorum. Adeta hareket kabiliyetimi
kaybettim. Bu durum sadece benim ile
alakalı bir mesele olmayıp, 65 yaş üstünde bulunan bir çok arkadaşın da başına
gelmiş bulunmaktadır.
Bundan birkaç gün önce bir TV kanalında
seyrettim. İstanbul Mecidiyeköy Metro İstasyonunda, 65 yaş üstünde olan bir
adam metrobüse binmek istiyor, fakat bindirmiyorlardı. Adam doktor olduğunu,
hastaneye gideceğini söyledi ise de derdini anlatamadı, zaten anlayanda olmadı.
Belki Doktorolması hasebiyle sokağa çıkma müsaadesi vardı, fakat metrobüse
binme müsaadesi olmadığı için binemedi. İstasyonda çaresiz bir şekilde ortada kala
kaldı. Esasen metrobüse binme müsaadesi
diye bir şeyde yok. Şayet 65 yaşın üstünde olan bir kimse isen, zinhar hiçbir
toplu ulaşım vasıtasına binemezsin
Netice itibariyle, ifade etmek
istediğim husus şudur ki, 65 yaş üstü
vatandaşlara haksız bir şekilde büyük bir zulüm, hatta işkence yapılmaktadır.
Bunu anlamak mümkün değildir.
Yaşlılarla niçin bu kadar uğraşılıyor? Yaşlılar
kendilerine yapılan bu haksız uygulamaları hak etmediklerini düşünüyorlar. Hiçbiri,
istisnasız olarak, yasakları koyanlara teşekkür edip, Allah razı olsun
dememektedirler.
Aynanın nesi var
mülküm diyebilecek? Her şeyi akisten / yansımadan ibaret. Zaten varlığı bu
hiçlikten, bu mülkiyetsizlikten kaynaklanıyor. İnsan da bu vasıfta kendini
görmeli ki, var olsun. Demek insanın varlığı yoklukta. Yokluğu ise varlıkta.
Yani insan kendini var bilirse yoktur, yok bilirse vardır. İşte insanın fakrı
bu şekilde anlaşılmalı.
Güneşten ışık alan
Kamer gibiyiz. Evet tıpkı ışığını güneşten almakla ışıklanan ay misali. Ay
nasıl ki ışığını güneşe borçludur. İnsan da varlığını, hayat ışığını güneşler güneşi,
her şeyin kaynağı ve Rabbülâlemîn / Âlemlerin Rabbi olan Allah karşısındaki
fakrını bilmeye borçludur. Aksi takdirde varken yok hükmündedir. Yokluk bilinci
ise varlığını gösterir. İşte insan, fakrını böyle idrak etmeli. “Vücûdunu,
mûcidine feda et.” / “Varlığını, verene feda et.” hükmünde ifadesini bulan
yokluk bilincinde aramalıdır.
İnsan yaratılıştan
gayet zayıftır. Halbuki, her şey ona ilişir, onu üzer. Ona acı verir. Hem gâyet
âcizdir. Oysa, belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Halbuki
ihtiyaçları pek ziyadedir. Hem tembel ve güçsüzdür. Halbuki hayatın külfeti son
derece ağırdır. Hem insan oluşu onun kâinatla ilişki kurmasını gerektirmiştir.
Halbuki sevdiği, alıştığı şeylerin gözünün önünden bir bir gidişi ve onlardan
ayrı ve uzak kalışı onu daima incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksatlar ve baki
meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı, gücü ve kuvveti
kısa, sabrı kısadır.
Bu sebeple fakr ve
ihtiyacı, hoş bir istek ve arzu suretini alır. İştiha gibi fakrın artmasına
çalışır. Onun içindir ki: Kâmil, mükemmel ve olgun insanlar, fakr ile fahr
etmişler / övünmüşlerdir. Sakın yanlış anlaşılmasın; Allah’a karşı fakrını
hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik durumuna
düşmek değildir. Evet Allah ârifi / O’nu hakkıyla bilen aczden lezzet alır.
Evet, Allah ârifi Allah’tan korkmaktan büyük bir haz alır. Çünkü havfta / Allah
korkusunda manevi bir tat vardır. Eğer, bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa
ve ondan sorulsa: En lezîz ve en tatlı hâlin nedir? Belki diyecek: “Aczimi,
zaafımı anlayıp, annemin tatlı tokatından korkarak yine annemin şefkatli
sinesine sığındığım hâldir.”
Oysa bütün
anaların şefkatleri, ancak Rahmetten tecellî eden bir parıltıdır. Onun içindir
ki: Kâmil insanlar, aczde ve Allahtan korkmakta öyle bir lezzet bulmuşlar ki,
kendi kuvvetlerinden şiddetle kaçınıp, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve
Allah’tan korkmayı kendilerine şefaatçı yapmışlar. Kaldı ki, Cenabı Hakka
ulaştıracak yollar pek çoktur. Bütün hak yollar Kur’an’dan alınmıştır. Fakat
tarikatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha genel oluyor. O
yollardan biri de, Kur’an’dan alınan “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur.
Evet, acz dahi aşk
gibi, belki en selâmetli bir yoldur. Ki kulluk ve ibadet yoluyla mahbubiyete
yani sevilen bir kul olmaya kadar gider. Fakr dahi, Rahmân ismine ulaştırır. Tabii
acz, fakr ve kusurunu Cenabı Hakka karşı göstermektir. Yoksa onları halka karşı
sergilemek değildir. Kur’anı Kerîm fakr yarasını rızka ve nihayetsiz rahmetine
vesîle yapar. Sonsuz lezzetli nimetlerine karşı arzu duymaya sebep kılar.
Sonsuz rahmet
meyvalarına aç olan ruh ve insan lâtifeleri / duyguları; o nihayetsiz rahmet
meyvalarına fakr ve ihtiyacını hissettikçe, saadet lezzeti daha da artar.
“Çünkü ihtiyaç tekerrür ettikçe lezzet ziyadeleşir.” Yani ihtiyaç tekrar tekrar
kendini gösterdikçe, onlardan alınan lezzetler de çoğalır. İşte biz fakrdan
böyle bir mâna çıkarıyor. Fakrımızla, her zaman iftihar edip, övünüyoruz.
Başta dediğimiz
gibi, tüm mevcudat / tüm varlıklar lisanı hâl / hâl diliyle “Bismillah” der.
Mesela her bir ağaç “Bismillah” der. Rahmet hazinesi olan meyvalarından
ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Demek her bir ağaç birer
tablacı hükmünde. Dikkat edersek tablacı, ne üretici ne de yapandır. Üretilen
ve yapılan şeylerle, alıcı veya ihtiyaç sahipleri arasında aracı olandır. Demek
ki sebepler, görünüşü kurtarmak için birer perdeden ibaret. Sebeplerin varlığı
dünyadaki imtihan yani sınav sırrından kaynaklanıyor. Asıl iş gören; ezel ve
ebed sultanı olan Allah’tan başkası değil. Tıpkı postacının getirdiği parayı,
postacıdan bilmediğimiz gibi. Postacı sadece bir aracı. Gönderenle gönderilen
arasında tablacı hükmünde.
Biz Türklerin hayatında müzik;
önemli bir yer işgal eder. Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezan ve kamette,
bebeklik dönemimizde söylenen ninnilerde, sünnet ve nikâh vesilesiyle yapılan
düğünlerde okunan mevlitlerde, beş vakit namazdan önce minârelerden yükselen
Ezan-ı Muhammedî’de, üç ayları idrak ederken, Recep ayının ilk gecesiyle
başlayıp Ramazan ayının teravih kılınan ilk gecesine kadar yatsı namazının
ardından, Ramazan’da ise sahurdan sonra müezzinler tarafından minârede okunan
temcîdde, bayram namazlarında okunan Itrî’nin Sabâ tekbirinde, ölüm sebebiyle
seslendirilen ağıtlarda, Kurban Bayramı günlerinde kılınan vakit namazların
farzından sonra okunun teşrik tekbirlerinde, mahalledeki vefat olayını duyurmak
maksadıyla okunan salâlarda, her vesile ile ve tecvidle okunan Kur’ân-ı
Kerim’de… hep müzik vardır. Müziğin hayatımızdaki yeri engin, derin ve
zengindir.
Osmanlı pâdişahlarının hemen
hepsi müzikle ilgilenmişlerdir. Şarkı, saz eseri, peşrev, marşlar
bestelemişler, beste hâline getirilmeye uygun güfteler yazmışlar, en az bir
veya iki müzik âleti ile notalı veya notasız olarak belli sayıda eseri icra
edebilme yeteneğine sâhip olmuşlardır. Musıkîşinas olabilme imkânı
bulamayanların ailesinde, müzikle alakadar olabilen çok sayıda insan mutlaka
vardır. Dünya târihinde gelmiş geçmiş hânedanların içerisinde, Osmanlı Hânedânındakiler
kadar üstün vasıflı ve çok sayıda mûsıkîşinasa sâhip bir başka hânedân yoktur.
Sultan Üçüncü Selim Han (1761-1808 / pâdişahlık süresi: 1789-1808) seviyesinde
bir mûsıkîşinası bir başka millette bulmak, hayâl bile edilemez.
Bizim, okuma-yazma bilmeyen
çobanlarımız bile (kaval ve bağlama gibi) en az bir veya iki enstrümanı
ustalıkla kullanmasını bilirler.
Hâli vakti yerinde olan aileler
çocuklarına; mandolin, flüt, gitar veya
piyano gibi popüler bir müzik âletini öğretmek için özel hocalara gönderirler.
***
Prof. Dr. Süleyman Doğan; ‘Okul öncesi dönem çocuğu için müzik, kendini ifâde etme aracı
olmanın ötesinde, onun sosyal gelişimi için de önemli bir çalışmadır. Çünkü
çocuk, müzik eşliğinde arkadaşlarıyla daha kolay bir iletişim
kurabilmektedir.’ Diyor.
Bu gerçeği çok iyi bilen müzik ana bilim dalı Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Uğur Türkmen, üstün
verimli bir müzisyen-yazar olarak fevkalâde dikkat çekici eserleri,
milletimizin istifâdesine sunmaktadır.
1-Yaylı
Çalgılar için Orkestra Eserleri:
Uğur Türkmen’in, Zeki Çubuk ve Hasan Tahsin Kılıç ile
birlikte hazırladığı 511 sayfalık yüksek hacimli ve dolgun muhtevalı eserde Prof. Türkmen’in 18 adet eseri,
notalarıyla birlikte yer alıyor. Bâzı eserlerin isimleri: *Oynak, *Çayır Çimen Geze Geze,
*Sihirli Ay, *24 Kasım (Öğretmenler Günü), *Fidayda,
*Beni Dertten Derde Saldın, *Kütahya’nın Pınarları, *Etek Sarı, Sen Etekten Sarısın, *Anneye Ağıt, *Gaflet Uykusundan Yatar Uyanmaz.
Zeki
Çubuk esere 17 adet çalışması ile katılmış: *Dans, *Baharın Sesi, *Romans, *Hış Hışı Hançer, *Çökertme, *Lili Marlen, *Santa Lucia, *Yiğidim Aslanım, *Çayda Çıra
ve *Kazaçok isimli eserleri dikkat
çekiyor.
Hasan
Tahsin Kılıç, tamamı Orkestra
İçin hazırlanmış *Söğüt’ün Güzelleri,
*Köroğlu, *Misget, *Sarı Gelin, *Ankara Zeybeği, *Vardar Ovası ve *Mavilim
başta olmak üzere 13 adet beste vermiş.
2-YAYLI
ÇALGILAR İÇİN ODA MÜZİĞİ ESERLERİ / DÜO VE TRİOLAR:
Uğur Türkmen ve zeki Çubuk tarafından hazırlanan 140
sayfalık eserde Prof. Türkmen’in; *Naz
Barı, *Al Yemeni, *Düriye, *Giresun’un Kayıkları, *Sin
Sin, *Somalı Zeybeği, *Atabarı, *Halay, *Zeybek, *Çeçen Kızı ve *Rumen Kızı gibi isimler taşıyan 28, Doç.
Dr. Çubuk’un; *Düo, *Oyun,
*Palandöken Dağı, *Fındık Dalları, *Kara Basma İz Olur ve benzeri isimlerle anılan 11 adet eseri var.
Eserin arka kapağında Adnan Saygun’un, öğrencisi Gürer
Aykal’a; orkestralarda vazife alacak keman sanatkârlarına faydalı olacak bir
öğüdü yer alıyor: ‘Aman mutlaka ikinci
kemanların başında otur. Birinci keman melodinin peşinde koşarken, ikinci
keman, eserin yapısında rol alır.’
3-GÖNÜLE
ÖĞÜT:
Prof. Dr. Uğur Türkmen’in 2. baskı olarak yayınlanan
107 sayfalık eserinde, bestesi kendisine, güftesi Süleyman Uysal, İsa Oğuz,
Yoksul Derviş, Ayhan Baran, Mehmet Telek, Şâhinkaya Dil ve Ayhan Yarıcı’ya ait
26 adet şarkının ve Uğur Türkmen tarafından bestelenmiş Hicaz, Hüseyni, Kürdili
Hicazkâr, Muhayyer Kürdî, Nihavend, Sabâ-Uşşak, Segâh makamlarında 9 adet Saz
Eseri ile şarkıların söz yazarlarına aid hayat hikâyeleri ve bestelenmemiş
şiirlerinden örnekler yer alıyor.
4-PİYANO
EŞLİKLİ 10 TÜRKÜ / 6 SÖZSÜZ ŞARKI:
Prof. Türkmen’in bu eseri 76 sayfadır. Eserde; profesyonel
müzik eğitimi verilen kurumlarda görev yapan hocaların ve öğrencilerinin
konserlerde icra edebilecekleri eserler bulunmaktadır. Bâzılarının isimleri:
*Açıl ey ömrümün varı, *Hicaz Ezgi, *İlvanlım,
*Kuyu Başında Bakır, *Madımak ve *Manisa Türküsü.
5-PİYANO
EŞLİKLİ SEVGİ ÇİÇEKLERİ:
101 sayfalık bu eserinde Prof. Dr. Uğur Türkmen’in, ‘Çocuk ve Gençlik Şarkıları’ olarak
isimlendirdiği 30 adet bestesi yer alıyor.
***
Sevgi üzerine kurulu dünyamızda, insanı yücelten en
kuvvetli duygu olan sevgiyi gönüllere yerleştirecek olan en güçlü araç şüphesiz
şarkılardır. Şarkıların en güzeli en duygulu olanı bizdedir. Şarkılarla
gönülden gönüle köprüler kurulur.
Bizden başka hiçbir milletin dilinde ‘gönül’ kelimesi yoktur. Yalnızca ‘kalb’ kelimesi vardır.
Nasıl olduysa, kalb kelimesinin sonundaki ‘b’ harfi,
‘p’ ye dönüşünce, ne hazin tecellidir ki, en kıymetli organımız, ‘geçmez, sahte para’ mânâsındaki
kelimenin ikiz kardeşi oluverdi.
Mustafa Kemal Atatürk; ‘Türk Milleti, kültür temelinin üzerinde
yükselecektir.’ Diyor. Kültürün üç ayağı vardır: dil, din ve sanat. Müzik
sanatın ayrılmaz bir parçasıdır.
Bilindiği gibi; hayatımızı devam
ettirebilmek için aldığımız gıdaları yerken, bilgimizi kültürümüzü irfanımızı
geliştirmek maksadıyla gerekli çalışmaları yaparken, çoğunlukla ‘masa’ denilen
eşyayı kullanıyoruz. Bir masanın görev
yapması için en az üç ayağının olması gerekir. Masanın üç ayağın biri yok veya
sakatsa kullanım imkânı kalmaz. Kültürün de bir ayağı kusurlu ise toplum
yapımızda sıkıntılar baş gösterir.
Müzik, estetik değerlerin;
kişi-toplum-târih olgularının bütünleşme çizgisinde çok önemli fonksiyonlara
sâhiptir. Duyguya şahsiyet kazandıran ve duyguyu aynı kültüre mensup insanlar
arasında yaygınlaştıran, böylece o insanlar arasında berâberliği-kaynaşmayı
sağlayan çekirdek güçtür.
Müzik her yerde ve her ortamda;
aynı kültüre, aynı millete mensup insanları önce tanıştırır, sonra kaynaştırır.
Dile ve müziğe yansımayan kültürlerin yaşaması mümkün değildir. Kültürlerin yok
olması, milletlerin de yok olmasına uzanan bir felâket yolunun başlangıcıdır.
Sevimsiz bir kelime olan Savaşlar; devletleri târih sahnesinden
silse de, kültüründen kopmamış milletleri yok edemez.
Milletin oluşumunda; birçok unsur
yanında, kederde ve sevinçte berâberlik aranmaktadır. Müziğin dili, notalarla
seslendirilir. Bu sesler ruha gıda verir. Bu gıdalar, millet şuurunu oluşturur
ve pekiştirir.
Söylendiğine göre Sokrat; ‘Bir toplumu değiştirmek istiyorsanız,
müziğini değiştiriniz!’ Diyor. Çünkü müzik değişince, dil ve düşünce
sistemiyle birlikte diğer unsurlar da değişir.
Dilini ve dinini değiştiren toplumlar,
müziğini de değiştirmişlerdir. Bu değişimler, tabandan tavana olduğu gibi,
tavandan tabana doğru da
gelişebilir.
Bunun en çarpıcı örneğini Ermeni
bestekârlarda görebiliriz. Onlar için ‘Türkleşti’
Diyemesek bile, rahatlıkla, ‘Kendilerini
Türk gibi hissettiler…’ Diyebiliriz.
Arşak Çömlekçiyan ve oğlu Kanunî
Nubar Tekyay, Kanunî Artaki Candan, Kemanî Tatyos Efendi, Bestekârlar Bimen Şen
ve Asdik Ağa… gibi Türk müziğine hizmet eden Ermeniler… müzik aracılığı ile
Türk kültürünü benimsemişlerdir. Onlardan hiçbiri, diğer soydaşlarının
hainliklerine katılmamış, Türk milletinin aleyhine olacak hiçbir hareketi
desteklememişlerdir. Çünkü onlar kendilerini, Türk müziği aracılığı ile hizmet
ettikleri kültürün ve o kültürün sâhibi olan milletin bir mensubu olarak
görmüşlerdir.
Müzik, insan kalabalıklarının
millet hâline gelmesinde mühim bir unsurdur. Dolayısıyla müziğimizi sevdiğimiz
kadar, müziğimize hizmet edenleri de sevmeli ve saymalı, saygı göstermeliyiz.
Dikkat edenler fark etmişlerdir:
Müzikle hem-hal olmuş insanlar, gönül adamıdır, zariftir, nâziktir, hoş olmayan
kelimelerle ifâde edilen hiçbir husûsiyet onların şahsiyetlerine nüfuz edemez.
Sevgi çiçekleri besteler, bu hizmetleri
gerçekleştirecek cevheri, tohumu toprağa yerleştirir gibi gönüllere
yerleştiriyor.
6-MÜZİKAL / DOSTLUKLAR BİTER Mİ?
Kendisinden daha nice sevgi
tohumu eserler beklenen Prof. Türkmen’in bu sayfada ele alınacak son eseri 40
sayfadır. Eser, eğitim müziği bestecisi olarak Prof. Türkmen’in ilk çocuk
müzikalidir.
Tek perdelik müzikalde, Türkmen
Hoca tarafından bestelenen şiirler var. Hepsi şiir sanatının bercesteleridir. Büyük
devlet adamımız ve edebiyat târihçimiz Mehmet Fuat Köprülü’nün, Prof. Türkmen
tarafından bestelenen Vatan sevgisini gönüllere yerleştiren şiiri:
VATAN
Göklere ulaşan ak saçlı dağlar
Vatan vatan diye seslenir bana.
Koynu tombul salkımlı dağlar,
‘Vatan vatan’ diye
seslenir bana.
Taştan taşa seken kıpırdak sular.
Bağrı fırtınalı yeşil korular,
Destanlar yaratan şanlı ordular,
‘Vatan Vatan’ diye
seslenir bana.
Bulutun üstünde yüzen uçaklar,
Yücelerde yanan alev
bayraklar,
Kızıl batılarda pembe
şafaklar,
‘Vatan Vatan diye seslenir bana
Sılaya gurbete alıp götüren,
Dev yürüyüşüyle heybetli tren
Bozkırlarda suyun şâhidi seren,
‘Vatan Vatan diye seslenir bana.
Yazıları silik mezar taşları,
Yetmişlik ninemin bakır saçları,
İncir, zeytin, badem, nar ağaçları,
‘Vatan Vatan’ diye
seslenir bana.
Kıvrım kıvrım yollar köprüler hanlar,
Ovalarda yer yer
pulluk sabanlar,
Bacalarda tüten isli
dumanlar,
‘Vatan Vatan’ diye seslenir bana,
(Bestelemek için kullanılabilecek milyonlarcası varken, bu
şiirin tercih edilmesi, her türlü takdirin fevkindedir. Gönül dolusu
teşekkürler Hocam!)
***
Yukarıda adı geçen eserler 21 X 29,7 santim
ölçülerindedir, 2020 yılında yayımlanmıştır.
İZGE BASIN YAYIN
Eğitim
Öğretim İmâlât Pazarlama İnşaat, İç ve Dış Ticâret Limited Şirketi
1971
yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı.
1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü
bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘Bilim Uzmanlığı’ 2005 yılında
ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik Anabilim Dalında ‘Doktora’
derecesini aldı.
1993
Yılında Niğde Üniversitesinde Müzik Okutmanı olarak göreve başladı. 2000
yılında üniversitedeki görevinden altı arkadaşıyla birlikte istifa etti. 2001
yılında Kütahya iline öğretmen olarak tâyin edildi ve Anadolu Güzel Sanatlar
Lisesi’nde görevlendirildi. 2006 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet
Konservatuvarı Müzik Bölümünde Yrd. Doç Dr. Olarak göreve başladı. 2011
Yılında Doçent, 2017 yılında Profesör unvanına hak kazandı. Hâlen aynı
üniversitede görevine devam etmektedir.
Solfej,
Araştırma Yöntemleri, Sosyal Psikoloji ve Müzik, Sistematik Müzikoloji
Çalışmaları, Türk Müziğinde Çokseslilik Uygulamaları dersleri vermektedir.