14.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 425

Oruç Hakkında İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. ABDULAZİZ BAYINDIR ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, ‘Oruç nedir’
sorusuyla başlayabilir miyiz?

Dr. Abdulaziz Bayındır: Orucun Arapçası savm / sıyam’dır. Oruçla
ilgili âyetlerde sıyam, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durma anlamındadır.
Allah Teâlâ oruçla ilgili dört âyette bütün kuralları koymuş ve sonunda şunu
söylemiştir:

“Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki
kendilerini yanlışlardan koruyabilsinler.” (Bakara 2/187)

Allah’ın koyduğu sınırları
aşanların cezası şu âyette açıklanmıştır:

“Kim koyduğu sınırları aşarak
Allah’a ve Resulüne/Elçisinin getirdiği âyetlere baş kaldırırsa Allah onu,
ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”
(Nisa 4/14)

Çetinoğlu: Buna rağmen sınırlar
aşılıyor mu?

Bayındır: Aşılıyor. Mezhepler, oruç konusunda sınırları aşmakla
yetinmemiş oruca, bir takım ekleme ve çıkarmalar da yapmışlardır.

Çetinoğlu: Örneklemeniz mümkün
mü?

Bayındır: Tasdik Açısından Oruç: Tasdik, Kur’ân’ın önünde bulduğu
ilahi kitapları doğru kabul etmesidir. Orucun, önceki kitaplarda da olduğunu
gösteren âyet şudur:

“Ey inanıp güvenenler! Oruç,
sizden öncekilere (görev olarak) yazıldığı şekliyle size de (görev olarak)
yazıldı ki kendinizi koruyabilesiniz.” (Bakara 2/183)

Oruç günleri ile ilgili olarak da
şöyle buyurmuştur:

(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). (Bakara 2/184)

Peş peşe eklenmiş” anlamı
verdiğimiz madûdât, madûde’nin çoğuludur. Birbirine eklenmiş anlamına gelir.
Arapçada çoğul, üç ve daha fazlasını ifade eder. Daha fazlasının sınırı yoktur.
Sonra Allah o günlerin vaktini şöyle açıklamıştır:

(O günler) Ramazan ayıdır.
İnsanlığa rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o
Furkan’ın indirildiği aydır. (Bakara 2/185)

Böylece bize ve bizden önceki
ümmetlere farz kılınan orucun Ramazan ayında tutulan oruç olduğu açıklanmış
oldu. Zaten Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah Nuh’a ne buyurmuşsa onu,
sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya
ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun, bu konuda bölünüp
parçalanmayın. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır gelir. Allah doğru tercihte
bulunanı kendi tarafına alır, doğruya yöneleni de kendine yönlendirir.” (Şûrâ
42/13)

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
âyetlerde neler var?

Bayındır: Birincisi oruç tutulan günlerin gecelerinde karı-koca
ilişkisinin helal kılınmasıdır. Başlangıçta Ramazan ayı boyunca karı-koca
ilişkisi yasaktı. Bazıları bu yasağa uymayarak Allah’a karşı suçlu duruma
düşmüşlerdi. Âyetin şu hükmüyle yasak kalktı:

“Allah kendinize ihanet
ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla
birleşebilirsiniz.”

İkincisi de yatsı vaktinin
çıkmasından sonra başlayan yeme içme yasağının ikinci fecre yani sabah namazı
vaktinin girmesine kadar kaldırılmasıdır. Âyetin ilgili bölümü şöyledir:

Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi
kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için.

Berâ b. Âzib şöyle demiştir:
“Birisi, akşam yemeğini yemeden uyursa gece boyunca ve ertesi gün güneş batana
kadar bir şey yiyip içmesi helal değildi. ‘Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı.’ âyeti herkesi çok sevindirdi. Şu
da indi: “Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam
seçilinceye kadar yiyin, için.”

Yatsı vakti, alacakaranlığın
bitmesi ile birlikte biter.

Çetinoğlu: Oruç ibâdetinde
tahrif de söz konusu olabiliyor…

Bayındır: Sözü tahrif, iki tarafa yüklenebilecek anlamı, kötü
niyetle bir tarafa çekmektir. Oruç konusunda fazlası yapılmış, bir âyet
parçalanarak ortadan bir parça alınmış ve ondaki bir kelimenin anlamı da
bozularak yanlış algılar oluşturulmuştur. Âyet şöyledir: 

“(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Orucu tutabilenlerin bir çaresizi
doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek bir
iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya
yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara 2/184)

Çetinoğlu: Nasıl tahrif
edilmiş?

Bayındır: Âyet şu üç parçaya ayrılmıştır:

1- “(Orucu,) Peş peşe eklenmiş
günlerde (tutun). Sizden kim, hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutsun.

2- Orucu tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi vardır. Kim içinden gelerek
bir iyiliğin daha fazlasını yaparsa onun için daha iyi olur.

3- Bilseniz oruç tutmanız sizin
için daha iyidir.”

Ayetin başı ve sonu ile ilişkisi
koparılarak alınan parça şurasıdır: 

“(Orucu) tutabilenlerin bir
çaresizi doyuracak kadar fidye verme görevi vardır.”

Tefsir âlimi Zemahşerî’nin
yaptığı açıklamalar şöyle özetlenebilir:

“Oruç tutmaya gücü yetenler,
özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa bir çaresizi doyuracak kadar fidye
vermelidirler.” Baştan böyleydi. Oruç farz kılınmış ama alışamamışlardı, zor
gelmişti. Âyetin bu bölümüyle onlara, oruç tutmayıp yerine fidye verme ruhsatı
verildi.”

Zemahşerî ve diğer tefsirciler
âyete “özürsüz olarak oruçlarını bozarlarsa” sözünü eklemek zorunda
kalmışlardır. Yoksa âyete yukarıdaki anlamı vermeleri mümkün olmazdı. Onları bu
yola sürükleyen, şu rivâyet ve benzerleridir:

“Ramazan geldi, insanlar
zorlandılar. Gücü yettiği halde oruç tutmayıp her gün bir çaresizi doyuran
tutmadı. Sonra oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” sözü bunu nesh etti ve
oruç tutmakla emrolundular.”

Âyeti parçalamadan ve ekleme
yapmadan okuyan herkes, oruç tutmama ruhsatının sadece hasta ve yolculara
verildiğini, onların da o onu daha sonra kaza etmeleri gerektiğini görür.

Âyetin ikinci bölümünün birinci
bölümle ile bağı koparılsa bile oradan, oruç tutabilecek güçte olanların oruç
tutmayıp fidye verebileceği anlamı çıkarılamaz.

Âyette yer alan, “Bilseniz oruç
tutmanız sizin için daha iyidir.” ifadesi ile de herhangi bir hüküm nesh
edilemez. İki şeyden birinin daha iyi olması öbürünün kötü olduğunu göstermez
ki âyetin bu bölümü, diğer bölümünü nesh etmiş olsun.

Böyle bir yanlış kabul edilemeyeceği
için inanılmaz bir yanlış daha yapılarak daha büyük bir tahrife gidilmiştir.
Zemahşerî’nin bununla ilgili iddiaları da şöyle özetlenebilir:

Âyetin ikinci anlamı “içinde
bulundukları sıkıntı ve zorluklara rağmen oruç tutanlar” şeklindedir. Bunlar yaşlı
ve âciz kimselerdir. Bunlar oruç tutmaz fidye verirler. Bu durumda bu hüküm
sabittir, nesh edilmiş değildir.”

Âyete bu anlamı verebilmek için
tefsirciler, “(orucu) tutabilecek güçte olanların” şeklinde anlam verdikleri
bölümündeki yutîkûne nin anlamını, “Çaba gerektiren ve zorlanılan bir yükün
altına girme” şeklinde değiştirmişlerdir. Aynı yola girenlerden Râgıb
el-İsfahânî (ö. 502 h.) tâkat kelimesine “insanın meşakkatle/güçlükle
yapabileceği şey” anlamını yükler ve buna şu âyeti delil getirir:

Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz
yükü bize yükleme!

Takat kelimesinin anlamının
“meşakkat” olduğu doğru ise âyetin meâli şöyle olur:

Rabbimiz! Meşakkat çekmeden
yapabileceğimiz bir yükü bize yükleme!

Böyle bir anlam olamayacağı için
el-İsfahânî âyetteki olumsuzluk eki olan lâ’yı yok sayar ve meşakkat kelimesini
de kullanmadan açıklamayı şöyle yapar:

Rabbimiz! Yapılması zor olan şeyi
bize yükleme!

İddiasında haklı olsaydı
olumsuzluk eki olan lâ’yı yok saymaz, âyeti şöyle açıklardı:

Rabbimiz! Yapılması zor olmayan
şeyi bize yükleme!

Bütün bunlar tâkat kelimesini
tahrif için ne kadar zorlanıldığını gösterir. 

Bu anlam, âyetteki şu ifadeyle de
çelişir: “Bilseniz oruç tutmanız sizin için daha iyidir.”

Gücü yetmeyen birinin oruç
tutması daha iyi olabilir mi? Çünkü şöyle bir âyet vardır:

Allah, hiç kimseye gücünün
üstünde bir sorumluluk yüklemez. (Bakara 2/286)

Oruçla ilgili yukarıdaki âyeti
doğru anlamak için âlim olmaya gerek yoktur ama âyeti bu şekilde tahrif etmek
ancak âlimlerin yapabileceği bir iştir.

Çetinoğlu: Fidye – fitre
meselesine de bakabilir miyiz Hocam?

Bayındır: Fidye, kişinin sıkıntıdan korunmak için ödediği bedeldir.
Bakara 184. âyette geçen şu ifade ile Ramazan orucunu tutan herkese fidye yani
fitre ödeme sorumluluğu yüklenmiştir:

 “Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak
kadar fidye (fitre) verme görevi vardır.”

Fitre verme görevi, Ramazan’ın
bitimiyle birlikte doğar. Daha önce ölenler, orucu tutabilmiş sayılmayacakları
için onların böyle bir görevi yoktur. İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre
“Allah’ın Elçisi fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek boş ve çirkin sözler
için bir temizlik ve çaresiz kalan kişiler (miskinler) için yemek olsun diye
farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât
olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.”

Abdullah b. Ömer demiştir ki;
“Allah’ın Elçisi aleyhisselam fıtır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına,
hüre ve esire, hurmadan bir sa’ veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı.
İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi.”

Fitreyi farz kılan âyettir. Çünkü
“Orucu tutabilenlerin bir çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) verme görevi
vardır.” cümlesi, isim cümlesidir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Yani
Ramazan orucu ile yükümlü olan herkes, fitre vermekle de yükümlüdür. Allah’ın
Elçisi’nin yaptığı, âyetteki bu hükmü insanlara bildirmektir. Ama âyete yanlış
anlam vermede görüş birliği eden mezhepler, onun fitre ile ilgisini
görmemişlerdir.

Çetinoğlu: Oruçla alakalı
olarak başka değişikliklerin yapıldığından da söz ediliyor…

Bayındır: Oruca yapılan ilave ve çıkarmalar var:

Orucun her ayrıntısı Allah
tarafından açıklanmış ve sonunda “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara
yaklaşmayın” (Bakara 2/187) uyarısı yapılmış olmasına rağmen sınırlar sadece tahrif
ile yetinilmemiş ona ilave ve çıkarmalar da yapılmıştır. Orucun kazası ve
keffâreti ile adetli ve lohusa kadına orucun yasaklanması bunlardandır.

a- Orucun Kazası ve Keffâreti

Allah Teâlâ oruç tutmama
ruhsatını sadece hasta ve yolculara vermiş ve şöyle demiştir:

“(Oruç günleri) İnsanlığa rehber
olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın
indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de
hasta yahut yolculuk halinde olursa o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç
tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı
tamamlamanız, (orucun bittiği gün) sizi buna yöneltmesine karşılık (Bayram
namazında) Allah’ı tekbirlerle anmanız ve ona karşı görevinizi yerine
getirmeniz içindir.” (Bakara 2/185)

“Bunlar, sayıyı tamamlamanız
içindir” ifadesi, hasta ve yolculara tanınmış bir ayrıcalığı gösteriyor. Allah,
oruçla ilgili ikramını bu iki sınıftan başkasına yapmamıştır.

Ebû Hureyre, Allah’ın Elçisi’nin
(s.a.v) şöyle dediğini rivâyet eder: “Allah’ın verdiği ruhsat olmadan
Ramazan’da bir gün oruç yiyen kişi bir yıl oruç tutsa bile borcunu ödeyemez.”

Âyet ve hadis açık olsa da
mezhepler, bir delile dayanma ihtiyacı duymadan Ramazan’da özürsüz olarak oruç
tutmayan birinin onu kaza etmesinin farz olduğunda ittifak ederler. Bununla da
yetinmez, Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki rivâyete dayanarak Ramazan günü,
kadının cinsel organından ilişkiye giren erkeğe keffâret gerektiğinde de
ittifak ederler.

“Bir kişi, Allah’ın Elçisi’ne
(s.a.v) geldi ve “Ben bittim!” dedi. Neyin var? deyince: ‘Ramazan’da eşimle
ilişkiye girdim’ dedi. ‘Bir esir bulabilir misin?’ dedi; ‘Hayır!’ dedi. ‘İki ay
aralıksız oruç tutabilir misin?’ diye sordu, ‘Hayır!’ dedi. ‘Çaresiz durumdaki
60 kişiyi doyurabilir misin?’ diye sordu; o yine: ‘Hayır!’ dedi. O sırada
Ensar’dan bir kişi, içinde hurma olan bir küfe getirdi. ‘Bunu götür, sadaka
olarak dağıt!’ dedi. ‘Benden ihtiyaçlı birine mi ey Allah’ın Elçisi! Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, buranın iki kara taşı arasında bizden
ihtiyaçlı bir aile yoktur.’ dedi. ‘Git onu ailene yedir’ dedi.”

Bu rivâyette Nebî’miz, soru soran
kişiye bir görev yüklememiş aksine onu ödüllendirmiştir. Mezhepler âyetleri
esas alsalar, Nebî’mizden geldiği söylenen rivâyetleri âyetler ışığında değerlendirselerdi
bu olayın oruç bozma ile değil, zihâr Keffâreti ile ilgili olduğunu görürlerdi.

Çetinoğlu: Hocam konunun
uzağında olanlar için zihar kelimesini açıklar mısınız?

Bayındır: Zihâr, kişinin eşine “sen bana annemin sırtı gibisin”
diyerek cinsel yönden onu annesi konumuna sokmasıdır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:

İçinizden, eşleriyle zihâr
yapanların eşleri, onların anaları değildir. Anaları, sadece kendilerini
doğuranlardır. Onlar kesinlikle, çirkin ve yalan sözler söylüyorlar. Ama Allah,
kusurları görmez ve çokça bağışlar.

Eşleriyle zihâr yaptıktan sonra
sözünden dönenler, onlarla ilişkiye girmeden önce bir boynu büküğü /esiri
özgürlüğüne kavuşturmalıdırlar. Bu size verilen öğüttür. Allah yaptıklarınızın
iç yüzünü bilir. Esir bulamayan, eşiyle birleşmeden önce peş peşe iki ay oruç
tutmalıdır. Buna gücü yetmeyen altmış miskini/çaresizi doyurur. İşte bu,
Allah’a ve elçisine inanıp güvenmeniz içindir. Bunlar Allah’ın koyduğu
sınırlardır; bunları görmezden gelenlere (kâfirlere) acıklı bir azap vardır.”
(Mücadele 58/2-4)

Eğer mezhepler, oruç keffaretine
delil aldıkları rivâyeti, olayı yaşayan kişiden dinleselerdi onun zihâr
Keffâreti ile ilgili olduğunu, net bir şekilde görürlerdi. Rivâyet şöyledir:

Süleyman b. Yesâr, Seleme b.
Sahr’ın şu sözünü rivâyet etmiştir: “Kadınlar beni, kimseyi etkilemedikleri
kadar etkilerler. Ramazan geldi eşimle, suçlu sayılacağım bir iş yapmaktan
korktum ve Ramazan bitene kadar onunla zihâr yaptım. Bir gece bana ikramda
bulunurken bir yerleri açıldı, dayanamayıp üstüne atladım. Sabah olunca
halkımın yanına çıktım, durumu haber verdim ve ‘Allah’ın Elçisi’ne birlikte
gidelim’ dedim. ‘Hayır, vallahi!’ dediler. Nebî’ye (s.a.v) ben gittim, durumu
anlattım. ‘Bunu yapan sen misin Seleme?’ dedi. İki kere: ‘Evet o, benim ey
Allah’ın Elçisi, sen Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmünü ver, ben sabrederim’
dedim.

-Bir boynu büküğü (esiri)
hürriyetine kavuştur?” dedi.

Boynumun üstüne vurarak “Seni
gerçeklerle gönderene yemin ederim ki, bundan başka egemen olduğum bir boyun
yok!” dedim.

İki ay aralıksız oruç tut. dedi.

Başıma gelen oruçtan gelmedi mi?
dedim.

O zaman bir vesk hurmayı
miskin/çaresiz kalmış altmış kişiye paylaştır!” dedi.

Seni gerçek bilgilerle gönderene
yemin ederim ki, aç acına sabahladık, yiyecek bir şeyimiz yok, dedim.

“Züreyk oğullarının
sadakalarından /zekâtından sorumlu kişiye git, sana zekâttan versin, bir vesk
hurmayı altmış miskine/çaresize paylaştır, artanı da sen ve ailen yiyin!” dedi.

Halkıma döndüm dedim ki: “Sizin
yanınızda sıkıntı ve çözümsüzlük bulmuştum ama Nebî’mizin yanında hoşgörü ve
güzel bir çözüm buldum. Size sadaka vermemi emretti.”

Bu rivâyet hem oruç hem de
zihârla ilgili âyetlere tam uymaktadır. Ramazan gecelerinde karı-koca
ilişkisinin haram olduğu dönemde Seleme b. Sahr eşiyle ilişkiye girmekten
korktuğu için zihâr yaparak kendini engellemeye çalışmış ama başaramamıştır.
Olanları Nebî’mize anlatınca onun: “O sen misin Seleme?” demesi, Seleme’nin
de:  “Evet o, benim!” demesi, Bakara 187.
âyetteki şu hükmün inmesine sebep olan kişilerden birinin Seleme olduğunu
gösterir:

“Oruç gecelerinde kadınlarınıza
cinsel arzu ile yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz
de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de
yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz.”

Zihârı erkek yaptığı için
Seleme’nin eşine bir sorumluluk yüklenmemiştir. Olayı bizzat yaşayanın
anlattığı bu rivâyet ile âyetler arasında tam bir uyum varken mezheplerin,
orucun kazası ve keffâreti konusunda sınırları aşmaları kabul edilebilir değildir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Allah râzı olsun.

Dr. ABDÜLAZİZ
BAYINDIR:

1951’de
Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul
Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva
Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı.
1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî
toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme
Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam
İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent
oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku
Profesörü oldu. Temel İslâm Bilimleri adı altında İslam Hukuku Ana Bilim Dalı
Bölüm Başkanlığını yürüttü.

1993’te
Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Dr.
Abdulaziz Bayındır, evli ve dört çocuk babasıdır. 2018 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliğinden emekli oldu. Halihazırda
Süleymaniye Vakfı Başkanlığını yürütmektedir.

Eserleri:
*Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar *Bedir Savaşı ve Kader *Kur’ân’da
Beşer ve İnsan. *Para Piyasası ve Mal Piyasası. *İslam İktisadı. *Faizcilerin
Davranış Tarzı,.Kur’ân ve Sünnet’te Faiz. *Allah’ın Koyduğu Sınırların
Aşılması ve Oruç Örneği. *Mirasta Haleflik Dede Yetimliği. *Kur’ân’ı
Değersizleştirme Çalışmaları. *Namazlarda Okunan Dua ve Zikirler. *Ruh,
Allah’tan Gelen Bilgi ve Bilgiyi Değerlendirme Yeteneği. *Kitabı Tahrif.

Sapanla Uçak Düşürmek

İnsanlığın en eski ve en temel kaygılarından biri, yaşama dair
sahip olduğu bilgi ve beceri birikimini değerli bir miras olarak gelecek
nesillere aktarmak istemesidir.

İstanbul Arkeoloji Müzesinde Sümerler zamanından bir
öğrencinin günlük şeklinde yazdığı kil tabletin altındaki çevirisini okuyunca
önce istemsizce gülümsediğimi hatırlıyorum. Sonra ise nerede yanlış yaptığımızı
anlar gibi oldum.

Tablette: “Öğretmen yazımın güzel olmadığını söyledi ve bana
vurdu.” yazıyordu.

Binlerce yıl önce yaşanmış olması muhtemel bu sahnenin benzerlerine
çoğumuzun -en azından öğrencilik yıllarımızda- çok ta yabancı olmadığımız bir
gerçek.

Kabaca kitle iletişim araçları dediğimiz nimetler icat
edilmeden önce, binlerce yıl, bir çocuğun yaşama dair öğrenmesi gereken her
şeyi aile büyüklerinden özellikle dededen, nineden sonra anne babadan öğrenmek
zorunda olduğunu biliyoruz. Avcılık, toplayıcılık, savaş, ev işleri, alet
kullanma, tarım ve bilinmeyenden korunma gibi akla gelebilecek her türlü
“yaşamsal” bilginin kaynağı aile büyükleriydi. Bu yüzden aile büyüklerine yaşlarıyla
orantılı saygı duymak ve onların önünde diz çökmek adeta yaşamsal gereklilikti.

Zamanla hem iş kollarının farklı sınıflara ayrılması hem de
bilgi birikiminin artıp şubelere ayrılması sebebiyle farklı alanlarda farklı
aileler uzmanlaşmaya başladı. Böylece toplumda meslekler oluştu diyebiliriz. Bu
meslekler genelde nesilden nesile aktarıldı. Bunun dışında sadece öğretmeyi iş
edinen bir meslek grubu da ortaya çıktı. Reform ve Rönesans hareketlerine kadar
din adamlığı ile öğretmenlik tek elden ve aynı kurum üzerinden yapıldı.
Günümüzde birçok ülkede hala bu uygulama devam etmektedir.

Fransız İhtilalinin getirdiği ulus devlet yapısı ve İngiliz
devriminin bir sonucu olan sanayileşme ile hem ulusun sadık bireylere hem de
endüstrinin belirli makineleri kullanmakta uzmanlaşmış çalışanlara ihtiyacı
ortaya çıktı. Prusya eğitim modeli de bu ihtiyaçlara en iyi çözümleri üreten
bir anlayış olarak ortaya çıktı. Bu anlayış yaklaşık 300 yıldır tüm dünyada
yaygın bir şekilde ve adeta bir din gibi günümüze kadar kabul gördü ve
uygulandı.

Şöyle diyordu Prusyalı felsefeci ve siyaset kuramcısı Johan
Gottlieb Fichte:

“Bir insanı etkilemek istiyorsanız onunla yalnızca
konuşmaktan fazlasını yapmanız gerekir. Onu “biçimlendirmeniz” gerekir. Öyle
bir biçimlendirmelisiniz ki, istemesini istediğiniz şeyler dışında bir şey
isteyemesin.”

Onun soydaşı ve kafiyeli soy isme sahip Nietzsche ise:

“Öğretmen çekiç gibi olmalıdır.” diyerek; öğrenciyi
yontularak “insana” benzetilmesi gereken bir taşa benzetiyordu. Haliyle
öğretmen olabildiğince disiplinli yani “sert” olmak zorundaydı. Eski
filmlerdeki Alman mürebbiyeyi hatırlayın.

Bu yaygın yöntemde temel amaç: Öncelikle gelişen endüstrinin
çarkları arasındaki boşlukları dolduracak düzeyde asgari bilgi ve beceriler ile
donatılmış, şehirde oturmasını kalkmasını, konuşmasını susmasını -susmak çok
önemli- bilen, yöneticilere dolayısıyla onların kolluk kuvvetlerine zorluk
çıkarmayacak ve isyan etmeyecek, evinden işine işinden evine gidecek, etliye
sütlüye karışmayan “iyi vatandaşlar” yetiştirmektir. (Bkz. MİLLİ EĞİTİM TEMEL
KANUNU)

Bu amaçlara en uygun şekilde yapılan faaliyetlere eğitim adı
verildi. Yapılan bu faaliyetleri daha etkin, yaygın ve yaşam boyu devam
ettirmek adına din, spor, sanat ve medyanın eğitime ciddi katkıları oldu.

Günümüze kadar süregelen ve maalesef günümüzde devam eden
“eğitim” çalışmalarını, kısaca kendi çocuklarını “adam etmek” olarak ifade
edersek abartmış olmayız.

“Okumuş ama adam olamamış.” “Okumakla adam olunmuyor.”
türünden ifadeler bu konudaki toplumsal bilinçaltımızın deyimlerimizle dışavurumudur.

Ancak bu bakış açısını sarsmanın zamanı geldi de geçiyor. Okullarda,
evlerde, uzaktan ya da yakından yapılacak nesilden nesile bilgi ya da kültür
aktarımı diye tanımlayabileceğimiz faaliyetlerin hala tarihten kalma anlayış ve
yöntemlerle sürdürülüyor olması günümüzde yaşadığımız en büyük akıl
tutulmalarından biridir.

Sürekli aynı şeyleri deneyerek farklı sonuçlar bekliyoruz. Söylemek
istemem ama Eisntein buna aptallık diyor.

Günümüzde en fazla bir tarihi eser olarak saygı duyulup ders
çıkarılması gereken ve onlarca yıldır işlevsiz olduğu ispatlanmış yöntemler ile
dijital çağın çocuklarını “adam etmeye” çalışmak; sapanla savaş uçağı düşürmeye
çalışmak kadar abes ve boş bir çabadır.

Kaybolduğu İddia Edilen 128 Milyar Dolar Meselesi

0

Önce
şu hususu ifade edeyim ki, AK PARTİ’nin ve onun değerli Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın benim gibi emekli bir memur tarafından müdafaa edilmelerine
hiçbir zaman ihtiyaçları yoktur. Benim esas üzerinde durmak istediğim husus, 128
milyar dolar bahane edilerek haksız bir şekilde meydana getirilmek istenen algı
operasyonudur.

Bilindiği
üzere, son günlerde gerek basın yayın organlarında ve gerekse TV kanallarında
konuşan bütün muhalif kesim, her konuşmasının başında, ağzını açması ile birlikte
“128 milyar dolar nerede?” sorusunu sormaktadır.

İktidar
kanadından bu soruya, haklı olmanın verdiği rahatlık ile biraz geç cevap verildi.
Verilen cevaplar arasında farklı beyanların olması da muhalefetin ekmeğine yağ
sürdü:

Cumhurbaşkanı
Başdanışmanı Yiğit Bulut: “Türkiye’nin hiçbir zaman 128 milyar dolar
satılabilir rezervi olmadı” dedi.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan “Salgın bahanesiyle yeni bir finansal kriz yaratmak isteyenlere fırsat
vermemek için elimizdeki tüm finansal araçları kullandık.”

Devlet
Bahçeli “aradığınız para devletin kasasında” dedi.

AKP
Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli “vatandaşın hesaplarında” dedi.

AKP
Grup Başkanvekili Mahir Ünal “128 milyar dolar nerede diye soranlara, Pandemi
sürecinde halkımıza 60 milyar TL devlet desteği verdik.” dedi.

Bu
ve buna benzer beyanlar bazı Ak Parti’li yorumcular tarafından bir “iletişim
hatası”
olarak değerlendirildi.

En
sonunda Merkez Bankası Başkanı Şahap
Kavcıoğlu “ortada kaybolmuş bir varlık yoktur. Merkez Bankasının kayıtları
meydandadır”
dedi. Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvanda “128 milyar
dolarlık rezerv için Merkez Bankası’nın bilançosuna bakıp ne olduğunu
anlayabilirsiniz. Ne kadar döviz satım işlemi gerçekleştirilmiş, ne kadar döviz
alımı yapılmış hepsini görebilme imkânı bulunmaktadır”
ifadesini kullandı.

Bunlar,
resmi kanallardan yapılan beyanatlar olduğuna göre, kuvvetle muhtemeldir ki,
yapılan açıklamalar doğrudur. Zira Resmi makamların kayıtları yalan söylemez.
Benim acizane kanaatime göre de yapılan açıklamalar doğru olmakla beraber,
muhalefet yine diyecektir ki, bunlar yandaş kimselerdir, sözlerine itibar
edilmez. Peki o zaman, bir an için muhalefet haklıdır deyip, muhalefet mensubu
olmadığına dair hiçbir şek ve şüphe bulunmayan bazı kimselerin verdikleri
beyanatlardan bahsedelim. Bakalım muhalefet buna ne diyecek? Buyurun okuyalım,

CHP
Milletvekili İlhan Kesici CHP’nin
kanalında 128 milyar dolar kayıp mı?
soruna “128 milyar dolar kaybolmaz,
Merkez Bankası Bilançosu bellidir, herkes okuyabilir. Her şey kayıt altında,
Devletin kayıtlarındadır”
demiştir.

 Ecevit’in Başbakanlığı döneminde, Hazineden
sorumlu Devlet Bakanı olan Masum Türker
de “128 milyar doların hesabı belidir.
128 milyar doların takibi yapılmak isteniyorsa, bütçe kesin hesapları
incelebilir. Nereye kullanıldığı ortaya çıkar. Türkiye’de milli duyguları
olmayan kimselerin oyunlarına izin vermemeliyiz ”
şeklinde beyanat
vermişlerdir. Kendi mensuplarının bu konuşmalarına muhalefetin ne cevap
vereceğini doğrusu çok merak ediyorum.

Elbette
devletin kayıtlarında bütün para hareketleri yazılıdır. 128 milyar dolar
rezervin faizi artırmamak, döviz kurlarını sabit tutmak, enflasyon oranını
muhafaza etmek için satılmış olduğu anlaşılmaktadır
Her ne kadar bu üç
hedef tam olarak tutturulamamış olsa da ortada her hangi bir yolsuzluğun
bulunması bahis konusu değildir.

Muhalefetin
eleştirilerinin merkezinde
, “dünyanın hiçbir ekonomisinde hem
faizi, hem kurları ve hem de enflasyonu bir arada indirmenin mümkün olmadığını
herkes bilir. İktidar olmayacak bir hayali gerçekleştirmek uğruna, yerine
koymak için on yıllarca fedakârlık edeceğimiz bir miktardaki rezervi çarçur etti”
iddiası var.

Muhalefet
ayrıca
5 sene öncesine kadar Merkez Bankasının piyasaya
müdahalesini ihale açarak, şeffaf işlemlerle yaptığı ve günlük olarak bütün
işlemleri detaylarıyla yayımladığını hatırlattı. Ve “neden son senelerde
arka kapı işlemleriyle piyasaya müdahale ettiniz, neden işlemleri
açıklamıyorsunuz ve özellikle büyük meblağlı satışları kimlere ve hangi kurdan
yaptınız? “
sorularını sormaktalar.

Ben,
bütün bu sorulara yetkilileri, açık bir şekilde cevap vermek suretiyle herhangi
bir tereddüde meydan vermeyeceklerine inanıyorum.

Çünkü
benzeri durumlara daha önce de şahit olduk. 
Muhalefet yakın tarihte MAN
ADASI
ile alakalı olarak da benzer bir saldırıda bulunmuştur. O saldırıda
da dolarlar havada uçuşmuş, sahte belgeler ile bel altından vuruş yapılarak
milletin kafası bulandırılmıştı. Konu mahkemeye intikal ettirilmiş. Mahkeme
belgelerin sahte olduğuna hükmederek, bu zihniyetin sahiplerini yerin dibine
batırdığı gibi davayı açanlar tazminat ödemeye de mahkûm edilmişledir. Görülecektir ki, bu “128 milyar dolar
kayboldu” iddiasının akıbeti de mutlaka böyle olacaktır.

Diğer
taraftan, halkın teveccühüne mazhar olup, milletin büyük bir ekseriyeti tarafından
sevilen, değerli devlet adamlarını yolsuzlukla suçlamak muhalefetin iflah olmaz
ezeli bir hastalığıdır. Şöyle ki,

 Cennetmekân Sultan Abdülhamit Han’ı o
tarihlerde Düyunu Umumiye ile vurmaya çalışmışlar, akabinde de İngiliz
Casusları, Yahudi Emanuel Karasu ve Mason paşalar işbirliği yapmak suretiyle 33
yıl Padişahlık yapmış bulunan Abdülhamit Han’ı 1909 yılında tahttan
indirmişlerdir. Abdülhamit Han tahttan indirildikten sonra da on sene gibi kısa
bir süre zarfında, 600 yıllık Cihan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti paramparça
edilmiş, yerine de ancak, bin bir güçlükle, büyük bir mücadeleden sonra 776 bin
Km2’ye sıkıştırılmış T.C. Devleti kurulmuştur.

Son
Padişah Sultan Vahdeddin’e “gemi dolusu
altınla İngiltere’ye kaçtı”
iftirası atılmıştır. Halbûki sürüldüğü Malta
Adası’nda 1926 yılında yokluk ve sefalet içinde vefat eden Vahdeddin’in naaşı
borçlarından dolayı tabutuna haciz konulduğu için günlerce toprağa
verilememiştir.

27
Mayıs 1960 tarihinde yapılan ihtilal ile alaşağı edilen, milletin büyük bir
çoğunluğu tarafından sevilen Adnan
Menderes
ve arkadaşları için “12
uçak dolusu altın, mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalandılar”

yalanı atılmıştır. Yapılan bu acımasızca iftira, o günün gazetelerinde çarşaf
gibi başlıklarla haber olarak yayımlanmış, ayrıca da bildiri olarak basılıp,
halka dağıtılarak Menderes’in idamının kılıfı hazırlanmıştır.

Cuntacılar
28 Şubat Darbesiyle yıktıkları Millî Görüşün lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin
Erbakan’a “trilyonları iç etti”
iftirası atıldı. Medyanın desteği ile başlatılan düzmece yargılama neticesinde,
Erbakan Hoca “Kayıp Trilyon”
davasından mahkûm edildi.

Yakın
tarihimize kara bir leke olarak geçen senaryoların bir benzeri, şimdi de “Milletin Adamı” Muhterem Recep Tayyip Erdoğan için sahneleniyor.
Muhalefetin diline doladığı “128 milyar
dolar buhar oldu”
iftirası ile Erdoğan hedef alınmaktadır.

Yukarıda yapılan
açıklamalardan anlaşılacağı üzere, ezeli muhalefetin zihniyeti ve düşünce
tarzı, 100 yıl önce ne ise, bugünde milim değişmeden aynen devam etmektedir. 

Soykırım Yapılmıştır!

Türkiye bir 24 Nisan baskısı ile yine karşı karşıya… Yok Joe Biden
şöyle diyecekmiş, yok böyle diyecekmiş; geçin bunları!

 

Soykırım yapılmıştır ancak Ermenilere değil Türk ve Türk gibi görülüp
kabul edilen herkese karşı soyuna, sopuna, dinine, imanına bakılmaksızın Asya,
Ortadoğu, Anadolu ve Balkan topraklarında yapılmıştır.

 

Türkler ve Türk gibi görülenler tehcirin daha ağır versiyonu olan
katliam, sürgün ve göçe mazur kalmışlardır.

 

İnanmayanlar gitsinler Balkanlarda katledilen 5.5 milyon Türk ve
Müslümana baksınlar, Kırım ve Ahıska’dan yapılan sürgüne baksınlar, Doğu
Türkistan’da inim inim inleyen Türklere baksınlar, Hocalı katliamına baksınlar,
Anadolu’da Türklere karşı yapılan zulüm, işkence ve tecavüzlere baksınlar!

 

Ortada bir soykırım var ama bu Türklere yapılan bir soykırım!

 

Ermenilere gelince onlar ülkelerine ihanet etmişlerdir. İngiliz,
Fransız, Rus ve hatta ABD ile işbirliğine gidip ülkelerini sırtından
hançerlemişlerdir. Keza buna 1919’daki Yunan işgalinde Yunan ordusunu
destekleyen Rumlarda dâhildir. Bugünün PKK’lı teröristleri ve sevicileri de
aynı kategoride yer almaktadır.

 

Bunların bu ülkede yani Türkiye’de yaşama hakları yoktur…

 

O yüzden tehcir kararını alan ve uygulayan Enver, Talat ve Cemal
Paşalar başta olmak üzere bütün İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarını saygı
ve rahmetle anıyorum. Keza Mübadele ile Türkiye’nin Türk yurdu olduğunu
vurgulayan bir süreci gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk ve dönemin
idarecilerine sonsuz sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Yine Kırım ve Ahıska
meseleleri ile Doğu Türkistan’da, Bosna’da ve benzer yerlerde meydana gelen
hadiseleri gündemde tutan Türk Dünyası gönüllülerine şükranlarımı arz ediyorum.

 

Evet Mr.Joe Biden, yarın 24 Nisan; sen istediğini de ama ne beni nede
Türk Milletini yanıltabilir nede bizi baskı altına alabilirsin… Eğer bir
soykırımcı arıyorsan dön aynaya bak ve Amerika yerlilerine atalarının neler
yaptığını bir düşün…

 

Biz Türkler, eli kanlı Batı’nın bizim hakkımızda uydurduğu yalanlara
hiç prim ve taviz vermeden başımıza gelen ve soykırım hüviyetinde olan olayları
anlatmaya devam edeceğiz.

 

Herkes bilmelidir ki, eğer Türkiye’nin sırtına hançer saplamaya
kalkacak yeni hainler ortaya çıkacaksa, onlara da bu dünyayı dar edeceğiz…

 

Biz diyeceğimizi dedik, Mr. Joe Biden efendi, sen ve arkandaki
karanlık Amerika artık ne diyeceksiniz deyin umurumuzda bile değil!

Bir Yazı İki Hikâye…Muhalefete Muhalefet Etmek

Evin hanımı yeni satın
aldıkları evde büyük bir tadilat sonrası anlaştıkları dekoratör vasıtasıyla evi
yenilemek ister oldukça yüklü bir bedel ödenerek ev tam istediği gibi dekore
edilmiştir. Her ne kadar perdelere harcanan fazladan bedel canını sıksa da dikkatini
komşularına vereceği davete yöneltmiştir. Çevresi geniş olduğu için iki kez
davet verecek olması bile hoşuna gitmektedir. Tüm bunlara değdi diye düşünerek
hazırlıklarını tamamlamış ve ilk komşu gurubunu ağırlamaya başlamıştır bile.
Eve hayran kalan komşuların arasından böylesine muhteşem bir evin
dekorasyonunun kaça mal olduğunu soran birisinin çıkmasıyla ortam biraz
gerilmiş olsa da özellikle perdelerin fiyatını öğrenince ağız birliği
etmişçesine “ kazıklanmışsın ben olsam o kadar para vermezdim” demelerine
aldırmadan perdelerini savunmaya geçmiş ve perdelerin ev dekorasyonundaki
öneminden tutunda harcanılan bu bedelin az bile olduğundan dem vurarak eğer bu
bedeli ödemeseydi dekorasyonun eksik kalacağını canla başla savunmuştu…

         Canı sıkılsa da pek önemsemedi ve gelecek hafta vereceği
davete odaklanmış yeni hazırlıklarla tatlı bir uğraşının içerisine dalmıştı.
Yine güzel bir günün sonunda misafirlere evi gezdirirken olanca muhteşemliği
ile perdeler komşularının dikkatini çekmiş ve harika olduğunu söyledikten sonra
yine o can alıcı soruyu sormuşlar. ”kaça yaptırdın???” Fiyatı söylediğinde komşularının
yüzündeki şaşkınlıkla birlikte yine aralarından bir tane komşu tüm samimiyetiyle
perdelerinin muhteşem olduğunu fakat fiyatının çok yüksek olduğunu kendisinin
yaptırmak istese bile bu kadar büyük bir maliyete yaptıramayacağını
söylemesiyle birlikte ev sahibesi de yine tüm samimiyetiyle kendisinin de bu
kadar büyük bir maliyet ödeyeceğinin farkında olmadığını fatura önüne
geldiğinde ne denli büyük bir hata yaptığını “kazıklandım“  diyerek itiraf etmiş fakat yine de mutlu bir
şekilde günü sonlandırmıştı.

Bu
yazıyı okuyanlar için yabancı değildir bu hikâye. Bir zamanların ünlü yazarlarından
Amerikalı Dale Carnegie ‘nin “Dost
kazanma ve insanları etkileme sanatı”
kitabından… Her haberleri
dinlediğimde her tartışma programını izlediğimde,  sanal dost meclisi dediğim benim yaş gurubumun
kullandığı Facebookta yazılanları okuduğumda düşüncelerimizin değişmek bir yana
daha çok sabitlendiğini hissediyorum. Öylesine şiddetle eleştiriyoruz ki
birbirimizi, sanki içimizdeki volkan patlıyor ve tüm zehrimizi, tüm ateşimizi
kusuveriyoruz. Farklı düşüncede olanların da tüm erdemliliğiyle “evet haklısın
ben ne büyük bir aptalım senin gördüklerini göremiyorum bedelini de birlikte
ödeyeceğiz ama tüm sorumluluk benim” demesini bekliyoruz. Sanıyoruz ki biz bu
guruptan değiliz, evde, okulda, işyerinde, kahvede, sağ da solda her konuda,
özellikle iktidarı ve muhalefetiyle. Kimse kimseye hata yaptığını itiraf etme
fırsatı bile vermiyor. Suç sizde değil biliyorum; Eleştirdikleriniz
samimiyetsiz, dik kafalı, bir tek kendileri biliyor,  yaptıklarını kabul etmiyorlar sonuç ortada
değil mi?  Zaten yazdıklarımın da bir
anlamı yok bilindik sözler bunlar…

Toplumumuzdaki
değişmez statükolar için geçerli bir durum olsa da bu çıkmaz, örneğin evde
baba, işyerinde patron, evde eşi anlarım da. Demokrasinin bir çoğunluk elde
etme oyunu olduğunu ve muhalefet ettiklerini sananların anlamamalarına şaşarım.

Şiddetli
muhalefet dili yabancı değil bu topluma yıllarca dinledik, yetmedi,
taraftarlarından da dinledik durduk; eleştirdikleri; gerici oldular, yobaz
oldular, makarna kafa oldular, küçüksün dediler, saçı uzun aklı kısa dediler, cahil
oldular, sen bilmezsin oldular… Oldular da oldular vaz mı geçtiler hayır. Perde
olmazsa olmaz dediler. Bilmiyorlar mı sanıyorsunuz bedelinin ağır olduğunu? Bir
akıllı sizsiniz değil mi?

Eğer
yıllardır değişmeyen ne varsa hayatınızda suçlu iktidar değil muhalefettir.
Bunca yıl aşağılayıp küçük gördüğünüz işinizi, eşinizi, çocuğunuzu,
öğrencinizi, işçinizi, kısaca milletinizi değiştiremediyseniz suç sizde bizde,
onlarda değil. Eğer bunca yıldır onlarla birlikte aynı hayatı yaşamamıza rağmen,
ağzınızdan her yılbaşına bir tane olumlu bir icraat sayamıyorsanız ya da sizin
gibi düşünenlerden duymadıysanız bir takdir edici söz boşuna bekliyorsunuz “Hata yaptım” demelerini… Sizler; “fazla sert davrandım” demedikçe ”Allah’ta , siz de affedin” diyen
kazanacak gibi gözüküyor.

 

İktidarı
Özgür Kılmak…

 

Orwell, ipini koparmış, pazarı birbirine katmakta olan,
kızışmış bir fille ilgilenmek üzere çağrılır. Orwell sonunda elinde tüfek, bir
adam öldürmüş olan fili çeltik tarlalarında sakin sakin otlarken bulduğunda,
fil artık hiç kimse için bir tehlike oluşturmuyordu. Mantıklı olarak yapılması
gereken, kızgınlığının geçtiğinden emin olmak için fili bir süre gözlemekti.
Orwell’in mantığı bir yana bırakmasına neden olan şey, onu izleyen ve ona
bakmakta olan iki binden fazla sömürge sakininin orada bulunmasıydı:

Ve birdenbire ne olursa olsun fili vurmak zorunda
olduğumu anladım. İnsanlar benden bunu bekliyorlardı ve ben bunu yapmak
zorundaydım; beni karşı konulmaz bir biçimde ileri doğru iten iki bin iradeyi hissedebiliyordum.
Ve o anda, elimde tüfekle orada dururken, ilk kez beyaz adamın Doğu’daki hâkimiyetinin
ne kadar aldatıcı, ne kadar boş olduğunu anladım. Ben, beyaz adam, elimde
silahla, silahsız yerli halkın önünde duruyordum -görünüşe göre oyunun baş aktörüydüm-
ama aslında yalnızca, arkadaki bu sarı yüzlerin iradesiyle oraya buraya itilen
gülünç bir kuklaydım. O anda, beyaz adamın tiran olduğunda yok ettiği şeyin
kendi özgürlüğü olduğunu algıladım. Beyaz adam böylelikle, poz yapan, boş bir
tür kuklaya, geleneksel bir sahip figürüne dönüşür.

Çünkü yaşamını “yerlileri” etkilemeye
çalışmakla geçirmesi

hâkimiyetinin koşuludur, bu nedenle her krizde
“yerlilerin” ondan beklediklerini yapmak zorundadır. Bir maske takar
ve yüzü giderek maskeye uygun hale gelir.

 Bir sahip, sahip
gibi davranmalıdır; kararlı görünmeli, ne istediğini bilmeli ve belli şeyleri
yapmalıdır. Bütün o yolu, elde silah, arkada iki bin insanla geldikten sonra,
hiçbir şey yapmadan kuyruğunu kıstırıp uzaklaşmak; hayır, bu olanaksızdı.
Herkes bana gülerdi. Ve benim bütün yaşamım, Doğu’daki her beyaz adamın yaşamı
gibi, kendime gülünmesini önlemeye yönelik uzun bir mücadele oldu.

 

Yukarıdaki hikâye George Orwell’in Bir fili vurmak adlı
denemesinden

Yıl 1920 …

Günümüze geldiğimizde de iktidarlar açısından değişen bir
şey olmadığını görebiliyoruz. Atatürk’ün devrimlerini kabullenenlerle bir türlü
içine sindiremeyenlerin travması yatıyor bu hikâyede… Milletin özgürleşenleri
ile ruhları köle kalanların beklenti savaşı… Önder olmak kendine itaat
edenlerin ruhlarında değil, özgürleştirmekle ve özgür ruhlarda yer buluyor.
Yoksa önder değil kukla olursunuz. Bir ülkeye çağ atlatmak mı istiyorsunuz
itaat eden değil özgürleşen ruhlar yetiştirin. Bir özgürlük zihniyeti gerek
iktidarın özgürleşmesi için. Yoksa bu millet maymun eder insanı, bugün
tükürdüğünü yarın yalattırır adama.

Vakalar Niye Artıyor: Soyut Önlem, Somut Ölüm

Gençliğimde okuduğum bir nükleer kaza haberinden çok
etkilenmiştim. 1958 yılında, Belgrad’daki Vinca Araştırma Enstitüsündeki kaza.
Ben onun hikâyesini altmışlı yıllarda okumuş olmalıyım. Enstitüde Rus yapımı
iki ağır su reaktörü vardır, RA ve RB. 
Öğrenciler RB’de, ağır su seviyesini değiştirerek ölçümler yapmaktadır.
Deney sırasında su seviyesini fazla yükseltirler ve yakıt kritik noktaya gelir.
Altı kişi öldürücü radyasyon dozu alır. Bunlar âcilen Paris’teki Curie
enstitüsüne uçuruluyor ve tarihte ilk defa yabancı (uyumsuz) kemik iliği
nakliyle tedavi ediliyorlar. Beşi kurtarılıyor, biri vefat ediyor.

 

Bu hikâyeyi okurken beni en çok etkileyen, araştırmacıların
öleceklerini bir şey hissederek veya görerek, duyarak değil; göstergelere
bakarak anlamalarıydı. Sonradan öğrendim ki onları ilk alarma geçiren havadaki
ozon kokusuymuş. Reaktörden çıkan radyasyonun havadaki oksijeni
iyonlaştırmasıyla meydana gelen ozonun kokusu.

 

 

 Acı hissetmeden, bir gürültü patırtı duymadan, sıcaklık
falan da hissetmeden, ben öldüm diye düşünmek nasıl bir şey diye merak
etmiştim. Gösterge gibi soyut bir şeyden ölüm gibi daha somutu olamayacak bir
sonuç çıkarmak…

 

Cahilin soyutu yok

Rus nörolog Luria’nın cahil topluluklar üzerinde yaptığı bir
çalışma var. Alt Akıl kitabımda ayrıntısıyla anlattım. Bunlarda soyut kavramlar
yok gibi. Sadece somut nesnelerle düşünüyorlar. Okula gitmemiş denekler
geometrik şekillere daire, dikdörtgen demiyor. Bu nedir diye sorulduğunda
daireye tabak, süzgü, kova, saat veya ay; dikdörtgene ayna, kapı, ev diyor.
Okula gitmiş olanlar ise öğretildiği gibi daire, dikdörtgen diyor. Tabi okul
pek bir şey öğretmeyen okulsa, onun da soyut düşünmeye yararı olmaz. Luria,
yaptığı mülakatları anlatıyor. Bir örnek şöyle:

 

Soru: Sürekli kar bulunan yerlerde bütün ayılar beyazdır;
Novaya Zemlya’da her zaman kar vardır; oradaki ayıların rengi nedir?

 

 

 Cevap: Ben sadece
siyah ayı gördüm, görmediğim şeyler hakkında konuşmam.

 

Soru: Benim söylediklerim neye işaret ediyor?

 

Cevap: Eğer insan bizzat orada bulunmamışsa söylenenlere
dayanarak karar verilmez. 60 veya 80 yaşında bir adam orada bir beyaz ayı görse
ve bunu bana anlatsaydı ona inanılabilirdim.

 

Luria’nın denekleri hemen meydana gelmeyen olaylar
arasındaki sebep-sonuç ilişkisine de pek inanmıyordu.

 

Belgrad’daki gibi bir göstergenin sapması veya havadaki ozon
kokusu bu insanları alarma geçirmezdi her halde.

 

Virüsü görebilseydik

Belgrad’ı, Rusya’yı bir kenara bırakıp bugünün Türkiye’sine
gelelim. Maske takmanın, mesafeyi korumanın yararına kaç kişi inanıyor acaba?
Maskeyi çenesinde taşıyan, boynuna saran insanlar Luria’ya nasıl cevap verirdi?
Görmediklerine inanmıyorlar. Maalesef virüs de görünmüyor. Görünse salgında
bugünkü gibi açık ara dünya lideri olmazdık. Düşünün, bir lebalep kongredesiniz
veya yasağa rağmen lebalep cenazede. Ve ne göresiniz, işte falanca konuşurken
ağzından deniz mayını gibi milyonlarca virüs çıkıyor ve bir bulut hâlinde size
doğru geliyor. Kongre salonuna kapıdan bakıyorsunuz, havada virüs bulutları
var. Herhalde girmezsiniz. Hatta o kongre hiç yapılmaz.

 

Vinca kazası, temizlik, maske, mesafe kurallarının
çiğnenmesi kadar vahim değil. O öğrenciler nihayet kendilerine zarar verdiler;
bir kişi hâriç, o tesadüfen yakında imiş. Lebalepçi toplanmaların failleri
yalnız kendilerine zarar vermediler. Toplantı bittikten sonra önce ailelerine
ve yakınlarına, aileleri ve yakınları da kendi eşine, dostuna, ailesine ve yakınına
bulaştırdı. Onlar da başkalarına. Boston’da 175 kişilik bir toplantının 300.000
kişiye virüs bulaştırdığını yazmıştım. 5.000- 10.000 kişilik toplantılar kaç
kişiye bulaştırmıştır dersiniz? Bunu üçüncü defa yazıyorum.

 

 

 Ben muhalifliğimden
mi böyle düşünüyorum? İtiraf edeyim, muhalifim elhamdülillah; fakat Türkiye’nin
başına gelenlerin başka açıklaması yok. Suç İngiliz mutantına, Brezilya
mutantına, Güney Afrika mutantına yüklenilmeye çalışılıyor. Peki, bu mutantlar
yalnız Türkiye’de mi etkili? Daha da önemlisi, İngiltere, Brezilya, Güney
Afrika nasıl oluyor da bizim yaşadığımızı yaşamıyor?

 

Karar’ın 19 Nisan İnternet nüshasında Seda Çakır’ın
haberine, özellikle o haberin başındaki hareketli grafiğe bakınız. Bizde ve
dünyada düşme eğilimindeki vaka sayılarının Mart ayında nasıl başını yukarı
kaldırıp sonra da herkesin tersine nasıl rekora koştuğuna bakınız.
https://www.karar.com/lebaleb-kongre-etkisi-vakalar-martta-ucusa-gecti-1613428
Allah, Allah… Niye Türkiye’de? Niye Mart’tan itibaren acaba?( https://millidusunce.com/vakalar-niye-artiyor-soyut-onlem-somut-olum/)

Ölümü öldürenler Sonsuzluğa Dirilenler!

Her toplum kendi meyvesini verir. Zaman içinde oluşan
tohumları görmek ise marifettir. Hiçbir olayın Sonucu öyle bir anda ortaya
çıkmaz, gerçeği kavrayabilmek için zaman yumağını geriye doğru açmak, her yerde
biraz durmak, her şeyin neyi, nasıl etkilediğini görmek, incelemek gerekir.

 

Dünü bilmeden bugünü anlayamayız, bugünü anlayamaz isek
yarına yönelemeyiz.

 

 

 Geçmişin
tanımlanmasındaki egemen duruş; kimliklerin inşası ve geleceğin
yapılandırılmasında ki temel dinamiklerin harekete geçirilmesidir.

 

Kendi tarihselliğimiz içerisinde rekabeti yoğun bir şekilde
yaşadığımız, batı medeniyetidir.

 

Batı için, tüm dünyadaki egemenlik kurgusu batı tarihi ve
Avrupa merkezli dünya anlayışına dayanır. Bir çeşit AVROMEGOLAMANİ olan bu
anlayışa göre tek yaşanmış tarih batı tarihidir ve tüm dinamikler, batı ile
ilişkilendirildiğinde bir anlam kazanır.

 

 

 Doğu toplumları ise
pasif, durağan ve etkisi olmayan elemanlardır.

 

Avrupa ırkmerkezciliğinin tavan yaptığı Batı zihniyetinde
geçmişin değerlendirilmesinden çok, geleceğin kurgulanması yatar.

 

Batı için Turuva Savaşları büyük önem arz etmektedir. Çünkü
bu savaşlar, batının kimlik,gelecek kurgusuna yönelik planını
şekillendirdikleri, tarihsel bir referans işlevi görmektedir.

 

Peki Turuva’yı böylesine anlamlı kılan nedir?

 

Doğu-batı karşıtlığının oluşumundaki başrol bu savaşa
aittir. Batı için düşman öteki konumunda olan doğu, fikirleri, hayalleri, kişiliği
ve deneyleri ile kontrastlar yaratarak Batı’nın tarifini kolaylaştırmaktadır.

 

Doğu-batı çatışmasının ve karşıtlığının varlık sebebi olan
Turuva savaşlarına yüklenen anlam, bugün Türk İslam kimliğinde yerini bulmakta
ve tüm olumsuz durumlar için bir sembole dönüşmektedir.

 

 

 Avromegolaman
zihniyette; Batının emperyalist politikalarının önündeki en büyük engel olarak
gördükleri Türkleri, Şark meselesi kapsamında sonlandırma çalışmalarının kesin
ve sona yaklaşıldığı durak ise Çanakkale’dir.

 

 

Çanakkale,Turuva Savaşları benzerlikleri ve yüklenen derin
anlamlarI ile adeta tarihsel süreklilik addetmektedirler. Düşman ötekiyi temsil
etmenin doruğundaki Müslüman Türkleri tarih sahnesinden silmek için 18 Mart
1915 te saldırıya geçen müttefik donanmasının en güçlü savaş zırhlılarından
birisi olan AGEMEMNON zırhlısı üç bin yıl önceki AKHA ordusu başkomutanın adını
taşımaktadır.

 

Agememnon zırhlısının Çanakkale Savaşına dâhil edilmesinin
askeri öneminden çok daha derin anlamlar taşıdığı kuşku götürmeyen gerçeklik
olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

 Hatta 1.Dünya Savaşı
sonrasında imzaladığımız Mondros Ateşkes antlaşması ile Mondros limanında
demirlenmiş olan Agememnon zırhlısında imzalanmıştır. Bu zırhlıda Mondros’u
imzalamalarındaki ısrarlarını aynı ruh ikliminde görmekteyiz. Turnuvada yendik,
şimdi de yendik.

 

Bizler için 20. yüzyıl başları çok gri çok kasvetlidir. Ama
yine bizler de biliyoruz ki; soğuk olacak ki sıcak, karanlık olacak ki
aydınlık, kötülük olacak ki iyilik anlaşılsın.

 

Balkan savaşlarında siyasetin kirliliği ile savaşmadan
mağlup olan Ordu, Çanakkale’de birlik ve beraberlik ruhu ile tam manasıyla
zafere ulaşmıştı. Conkbayırında, Anafartalar da, Seddülbahir de,Kirte de
Sakarya’nın müjdesi verilmiş, Kilitbahir’den Kanlısırt’a bir nefes üflenmiş,
Milli Mücedelenin önsözü Çanakkale’de ilan edilmiştir.

 

Ergenekon’da dağları aralayan, Malazgirt’te Anadolu’yu yurt
yapan, İstanbul’da çağ açan, çağ kapatan kutlu ruh, Çanakkale’de Cevat Paşa ile
Yüzbaşı Hakkı ile Seyit onbaşı ile Yahya Çavuş ile Alman komutandan komutanlığı
alana kadar yenilmiş olan ordumuza komuta eden “YETİŞ YA MUHAMMED ÜMMETİN
KIRILIYOR” diyen Mustafa Kemal ile tekrar vücut bulmuştur.

 

 

 Temelinde birlik ve
beraberlik, özünde bağımsızlık sevdası olan, gücünü imandan alıp, yalnızca
Allah’a teslim olan, hamurunda Türk’ün kuvvet ve kudretini bulunduran Çanakkale
ruhu, vatan topraklarımızı tüm emperyalist dünyaya dar etmiştir.

 

Hz. Muhammed “ Bir kimse ne için yaratılmışsa o şey ona
kolaylaştırılmıştır.” der. Biz Türkler dünya literatürüne “asker millet” olarak
girmişiz. Gen kodlarımızda taşıdığımız, bağımsız yaşama arzusu, siyasi ve
askeri eylem planlarımızı oluşturur.

 

 

20. yüzyıl başındaki Ortadoğu enerji denkleminde belirleyici
ve yönlendirici unsur olma çabalarının başlattığı olumsuz atmosferden,
yenilmişlik psikozundan, Çanakkale savaşlarındaki dini ve milli duyguların
ortaya koyduğu yüksek motivasyon unsurları ile çıkılmıştır.

 

Günümüzde yapılan bir sosyal psikoloji deneyinde denekler
arasında manevi cümleler kurularak iletişime geçilen grup üyelerinin daha
paylaşımcı ve karar mekanizmaları çok daha hızlı harekete geçen bireyler olduğu
görülmüştür.

 

Çanakkale’de azraile hoşgeldin dercesine şehadete koşan
kahraman evlatlarını, kurban misali Kını ağlayarak cepheye uğurlayan anaların,
evlendikten üç gün sonra eşini cepheye uğurlayan Şems ninelerin yıllar sonra
ABD’de tedavi gördüğü hastanede, Çanakkale gazisi bir Anzaklı’nın İslamla
tanışarak vefat eden Anzaklı Ömer’in, annesinin karnında yedi aylıkken babasını
hiç görmeyen Cevat dedelerin zaferidir. Bizim zaferimizdir.

Hakikat Huzmeleri

     Baktıklarımda
gördüklerim;

     Aldı beni görünen
maddeden;

     Uçsuz bucaksız,
mânâ deryasına.

     Gördüklerimde,
sayısız tespitlerim;

     Fiilde faili,
nakışta nakkaşı,

     Yapıda yapanı
gösterdi.

     Oldu bana hepsi,
gerçeğin ayak izleri.

     Tespitlerimde
binbir düşüncelerim;

     Çıkardı beni,
hakikat ufuklarını seyre.

     Düşüncelerimde
derk, idrak ve algı;

     Oldu bana her bir
gerçeğin uğrak yeri.

     Nice, sayısız
tefekkür huzmeleri;

     Gark etti beni
gerçek aydınlığa.

     Aydınlığın içinde
oldum mest.

     Aklen, fikren ve
zikren,

     Durmadan yükseldim
mânen.

     Tayeran, seyeran
ve cevelan ile,

     Üstünde bulutların
Süleyman misali.

     Her an hareket
halinde;

     Oldum sanki her
an, her şeyde.

     Seyr-i sülûkta
kalmışım gibi bir an.

     Mestim be dostlar!
Mestim be canlar!

     Mest ne kelime;

     Kelimelere
sığmayan bir hâlet,

     Seyir seyeranda
manevî bir keşif.

     Keşfiyattayım be
dostlar, be canlar!

     Gayri hoşça kalın.

     Siz de, böyle bir
hülyaya dalın.

     Binbir hayale
durmadan kanın.

     Meçhul ve
bilinmezin yolunda;

     Olun dâima be
dostlar.

     Sorun her şeyi,
her şeye be dostlar.

     Dalın mânevî derin
hülyalara,

     Deyince, düşüneyim
ben de biraz;

     Çünkü
gösteriliyor, naz üstüne naz!

     Varlığımdan
alırken ölçüsüz haz üstüne haz.

     Var her şeyde,
harekete geçiren binbir sır;

     Her an, her yerde,
her şeyde sanki hep hazır.

     Geçtim maddeden
mânâya, yavaş yavaş.

     Yol buldum
kainatın tâ kalbine.

     Fakat geç
kalışımdan ötürü;

     Tüm varlıktan
istiyorum, af üstüne af.

     Zira anladım ki,

     Fiil, nakış ve
yapıya bakmak boş bir mâlûmat.

     Fiil, nakış ve
yapıda;

     Fâili / Yapanı
görmek ise, ilim.

     Demek ki, her şey
gösteriyor apaçık Allahı;

     Öyleyse durma;

     Bak kâinata,
Yaratanı bir güzel tanı.

Bize Yasak Yok, Biz Yaparız!

Yıllar önceydi… Petkim’de
bulunan fabrikalardan birinde (CBR Sentetik Kauçuk Fabrikasında) başmühendis
olarak görev yapıyordum. Bu fabrikalar içinde binlerce ton yanıcı, parlayıcı ve
patlayıcı kimyasal maddeler bulunduğu için yangın riskine karşı katı kurallar
uygulanırdı.

 

Fabrika sahasını kuşatan ana
yolların haricinde motorlu taşıtların fabrika içine girmesi yasaktı. Çok zaruri
hallerde Teknik Emniyet görevlileri tarafından gaz ölçümleri yapılarak “giriş
izni” verilirdi.

 

Sorumlu olduğum fabrika bakım
duruşunda iken, fabrika sahası içine Fabrikalar Müdürünün aracının girdiğini
gördüm. Aracın içinde Müdür ve iki yardımcısı vardı. Yanımda olan formeni
(ustabaşı) hemen oraya gönderdim. Formen arkadaşımız kuralları hatırlatarak içeri
girmemeleri için uyardı.

 

Bu uyarı karşısında Fabrikalar
Müdürünün cevabı benim için tam bir hayal
kırıklığı oldu: “Bize yasak yok, biz gireriz.”

 

Bu müdürümüz de, daha sonra
Petkim’e Genel Müdür olan yardımcısı ve yine kamuda ve özel sektörde önemli
makamlara gelen diğer yardımcısı da mühendisti. Yaşça ve kıdem itibarıyla
benden büyük ve tecrübeliydiler. Fabrika sahasına araçla girmenin
tehlikesini en az benim kadar biliyorlardı. Orada yangın çıkarsa benim kadar hatta
benden önce onlar sorumlu olacaklardı.

 

Bütün bunlara rağmen şimdi
rahmetli olan müdürüm nasıl bu cevabı verebilmişti? Hâlâ anlamakta güçlük
çekerim.

 

****

Benzer bir tecrübeyi zamanın İl
Emniyet Müdür Yardımcısı olan, sevdiğim, saygı
duyduğum bir ağabeyim ile yaşadım.

 

O’nun resmi makam aracıyla
birlikte bir yere gidiyorduk. Şehrin girişinde trafiğin en riskli olduğu bir
bölgede trafik lambası kırmızı yandı.

 

Emniyet Müdür Yardımcısı olan
bu büyüğüm şoförüne “geç, geç” dedi.
Ben “ama kırmızı ışık yanıyor” demeye
çalıştığımda, cevabı “bize yasak yok!”
oldu.

 

Kırmızı ışıkta geçtiğinde
olabilecek riskleri elbette ki benden iyi biliyordu. Yasaklar bu
risklerden korunmak içindi, birilerine imtiyaz sağlamak için değil.

 

Buna rağmen bir İl Emniyet
Müdür Yardımcısının bu cevabı nasıl ve neden verebildiğini hâlâ anlamakta
güçlük çekerim.

 

******************************

Kural Koymak Bizim, Uymak Sizin İşiniz

Salgın (pandemi) sebebiyle
vatandaşların daha az zarar görmesi için devleti yönetenler belli kurallar
koyuyorlar. Konulan kuralların bazıları tartışılabilir olsa da, genel olarak
kurallar uygulandığında virüsün bulaşmasında ve hasta sayısında azalma olduğunu
hepimiz biliyoruz.

 

Buna rağmen başta
Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, AKP Genel Başkanı sıfatıyla, kapalı salonlarda
binlerce kişiyi “lebalep” toplayarak il kongreleri yaptı. Yetmedi on binlerce kişiyle Genel
Kurul yaptı.

 

Baroların, derneklerin hatta
apartman yönetimlerinin genel kurul yapmasını yasaklarken neden ve nasıl bu toplantıları yapabildi, anlamakta
güçlük çekiyoruz.

 

Yetmedi, Erdoğan bazı tanınmış
kişi ve cemaat önderlerinin cenaze törenlerine katıldı, binlerce kişiyle
birlikte namazlar kıldı.

 

Binlerce kişinin katıldığı riskli cenaze namazlarına, kuralları koyan ve uygulamaktan sorumlu olan Sağlık
ve İçişleri Bakanları da katıldılar.

 

Oysaki, pandemi sebebiyle
cenaze törenleri 30 kişiyi aşmayacak şekilde yapılması kuralı getirilmişti. Sıradan
vatandaşlarımız çok yakınlarının cenazelerine dahi iştirak edemiyorlardı.

 

Bu olaylardan sonra yurdumuzda
salgın adeta kontrolden çıktı. Nüfusuna oranla bulaşma ve hasta sayısı ile ölüm
oranları bakımından dünyada birinci hale geldik.

 

Bu tür kalabalık toplantıların
riskini, salgının boyutunu daha da büyüteceğini bahsi geçen zevat eminim ki
benden daha iyi biliyorlardı. Kuralları ihlal etmelerinin binlerce
insanımızın ölümü veya ağır hastalık geçirmesine sebep olacağını da öngörmüşlerdir.

 

“Kul hakkının” ne olduğunu, “hesap
günü” olduğunu da, bu dünyada olmasa da ahirette
hesap sorulacağını da iyi biliyor olmalılar.

 

Salgının kontrol
edilememesinin siyasi sorumluluğunun da
kendilerinde olacağını ve yeniden seçilme ihtimallerini iyice
azaltacağını da biliyorlardır.

 

Ama “Bize yasak yok!
Biz yaparız!” anlayışıyla hareket ediyorlar.

 

Bu tavrı anlamakta ben güçlük
çekiyorum. Mutlaka bir bilimsel açıklaması olmalı.

 

Ama biliyorum ki, medeni
ülkelerde kurallar sadece sıradan vatandaşların uyması için değildir. Kendisini farklı, üstün, seçkin ve ayrıcalıklı
görenler de dahil, her kademeden insanlar kurallara uymak zorundadır.

 

Mesela İngiltere
Kraliçesinin eşinin cenaze töreni sadece 30
kişiyle yapıldı. Norveç Başbakanı
evinde 10 yerine 13 kişiyle doğum günü kutladığı için polis para cezası kesti.
Başbakan halkından özür diledi ve cezayı ödedi.

İngiltere’nin ve Norveç’in en
yetkili yöneticileri “bize yasak yok, biz yaparız” demediler.

******************************

 

Yapmayacağınız Şeyleri Söylemeyin

 

Cenab-ı Hak, Saf Suresi 2. ve 3.
ayetlerde, şöyle buyuruyor:  

 

“Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.”

 

Diyanet Tefsirinde bu ayetteki
“Ey iman edenler” diye hitap edilenlerin, aslında “ey iman etmiş
görünenler” tarzında bir anlam taşımakta olduğu
ifade ediliyor. Ve “söylediği ile yaptığı bir olmayan iki yüzlü kimseler
kınanmaktadır” diye açıklanıyor.

 

Diyanet Tefsiri ayetin
amacını, “burada çelişkili söz ve
davranışlardan kaçınmanın önemine ilişkin
kalıcı bir mesaj verilmesinin amaçlandığı açıktır” diye izah ediyor.

 

Allah’ın mesajlarının muhatabı
sadece sıradan vatandaşlar değil, kendisini farklı, üstün, seçkin ve
ayrıcalıklı görenler de dâhil, her kademeden insanlardır.

Kavramlar, Terimler, Sözcükler

Anayasal vatandaşlık veya Türkiye Vatandaşlığı:

 

Bu iki kavram da yanlıştır. Çünkü bir millet esasına göre
kurulan devletlerde her birey o milletin kimliğini taşır. Bu sebeple eşitliğin
kaynağı, o milletten gelir. Dünyamızda bugün geçerli olan da budur. Bir millete
dayanmayan devletlerde durum farklıdır. Şöyle ki, 1960’da Türk ve Rum
milletleri tarafından kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin vatandaşlarına “Kıbrıs
vatandaşı” veya anayasal vatandaş da denebilir. Zira egemenliğin sadece bir
parçası olan ülke adı ile ifade edilir. Veya “anayasal vatandaş da denebilir.
Zira egemenlik bir millete ait değildir. Bir başka örnekte, eğer siyasi birlik
için hazırlanan Avrupa Birliği Anayasası kabul edilseydi, üye 28 ülkenin
vatandaşları bu devletin de vatandaşı olacaklardı. Birliğin bu yeni
vatandaşlarına “Anayasal vatandaş” denecekti. Çünkü bunları bir araya getiren,
bir milletin bireyleri olmaları değil Avrupa Birliği Devletinin anayasası idi.
Osmanlı ve Selçuklu Devletinin kurucusu ve egemeni de Türk Milleti olduğu için
anlayış Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibiydi. Sadece “vatandaş” kavramı
yerine “tabiiyet/uyruk” kavramı kullanılıyordu.

 

Osmanlı çok dilli, çok milletli ve çok dinli miydi?

 

 

 

Hayır. Osmanlı Devleti tek milletli, tek dilli ve tek
dinliydi. Devlet kavramının geçtiği her yerde “egemenliği” hatırlamak şarttır.
Egemenliğin sahibi Türk Milleti olduğu için Devlet ve kurumlarında sadece Türk
Milleti vardı ve söz sahibiydi. Buradaki yanılma Osmanlı Devleti ile ülkesinin
karıştırılmasından kaynaklanıyor. Şöyle ki; Osmanlı devletinin hâkim olduğu
ülkesinde yaşayanlar çok dinden, çok dilden ve çok milletten insanlardı. Tamam.
Devlete gelince egemenliğin kurumu olduğu için sadece Türklere aitti. Merak
edenler, 1876 anayasasına bu açıdan bakabilirler.

 

 

 

PKK ve bölücülüğü benimseyenlerin ısrarla neden “anayasal
vatandaşlık veya Türkiye (coğrafi) vatandaşlığı”nı kullandıkları açıktır. Daha
açıkçası, Türk Milletini ve asırlardan bu yana Anadolu’nun egemeni olduğunu
inkârdır. Bu da emperyalist hamilerinin öğrettiği bir bölücü kavramdır.

 

AKP’liler “Manifesto” sözcüğünü çok seviyor. Galiba ilk defa
AKP’nin 30 Eylül 2012 Büyük Kongresinde kullanıldı. Zarf içinde, iki sayfa, 63
maddeden oluşan manifesto adını verdikleri, ilginç hususların yer aldığı metin
basın mensuplarına dağıtıldı. Erdoğan “Kürt açılımı” için İçişleri Bakanlığı’nın
bir çalışma yürüttüğünü açıkladı. (30 Eylül 2012, Sabah) Teröristbaşı Öcalan’ın
10 temel maddeden oluşan yol haritası medyada yer almıştı. (24.07.2009)

 

İki açıklamanın da Türk devletini ve Milletini
etnikleştirici; egemenliğimize, Anayasamıza, siyasi partiler yasamıza ve
uluslararası hukuka aykırı benzerliklere örnekler:

 

Manifesto:

 

1) Partilerin kapatılmasının tamamen kaldırılması.

 

2) Parti kurulmasında kısıtlayıcı ve yasaklayıcı hükümler
kaldırılacaktır.

 

3) Partilerde tek tipleştirici hükümlerin kaldırılması.

 

4) Partiye değil gerçek kişilere ceza verilmesi.

 

5)-Siyasete katılmanın önündeki tüm engellerin kaldırılması.

 

Yol Haritası:

 

1) Siyaset yapma özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın.

 

2) Affedilen PKK’lılar dâhil herkes siyaset yapma hakkına
sahip olsun.

 

 

 

Manifesto: Anadilde savunmanın sorun olmaktan çıkarılması

 

1) Anadilde kamu hizmetlerine erişim.

 

2) Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik komisyonunun kurulması.
(Ayrımcılık yoktur, çünkü herkes Türk vatandaşıdır ve eşittir. SS)

 

3)Kamu hizmetlerinden yararlanmada her türlü etnik
ayrımcılığa son verilmesi.

 

4) Mevzuatta etnik ayrımcılık algısı yaratan bütün
hükümlerin ayıklanması

 

Yol Haritası:

 

1) Akil adamlar geçiş döneminde inisiyatif alsın.

 

2)Yerel yönetimler güçlendirilsin. Demokratik özerklik kabul
edilsin.

 

3) Çatışma döneminde işlenen faili meçhul cinayetler başta
olmak üzere o dönemde meydana gelen olayları araştırmak için Hakikatler
Komisyonu kurulsun.

 

***

 

Güzel iki haber vermek isterim. Birincisi “Türk Dili Konuşan
Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin” adı, bundan böyle doğrudan “Türk Konseyi” olarak
değiştirilmiştir. Hayırlı olsun. Temenni iyi de içinin doldurulması amacıyla
Türk Birliği ülküsüne inananlara iş düşüyor. https://bit.ly/2R0Lk85

 

İkincisi, Ankara’da faaliyet gösteren Turan Bilimler
Akademisi Genel Kurulunu yaptı. Toplantıya KKTC eski Ankara Büyükelçisi Ahmet
Zeki Bulunç ve Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi değerli hocalarımız katılarak çok
önemli konuşmalar yaptı. Hayırlı olsun.

 

 

 

24 yıl önce yıl önce kaybettiğimiz milliyetçi ülkücü
hareketin büyük lideri Alparslan Türkeş’i rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhu
şad, mekânı cennet olsun. (https://millidusunce.com/kavramlar-terimler-sozcukler)