19.4 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 19, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 426

Biz Heybeli’de Her Gece Mehtaba Çıkardık

0

Sayın
Cumhurbaşkanımız harika bir insan. Ufku ve vizyonu Ak Parti’nin geri kalanının
çok ilerisinde. Bunlara bir de içindeki çocuğun hiç ölmemiş olması özelliği
eklendiğinde Tayyip Erdoğan’ı Tayyip Erdoğan yapan eksik parça da tamamlanmış
oluyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın her konuşmasında bizi şaşırtan sözler ortaya
atması bu özelliklerinden kaynaklanıyor.

 

            Sayın Cumhurbaşkanımız bugün de (9
Şubat 2021) yaptığı bir konuşmayla hepimizi şaşırttı. Saraydaki kongre merkezinde
Uzay Ajansı tarafından hazırlanan Milli Uzay Ajansı Tanıtım Toplantısı’nda
konuşan Sayın Cumhurbaşkanı, Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında yani 2023’te Ay
ile ilk temasın sağlanmasının hedeflendiğini ve bir Türk vatandaşımızın uzaya gönderilmesinin
hedeflendiğini ifade etti. Hatta uzaya gitme niteliklerine sahip bir kişinin
gönüllüler arasından seçilerek gerekli eğitimlerini almasını sağlayarak uzaya
gönderileceğini ifade etti.

 

            Sayın Cumhurbaşkanımızın sadece bir
gönüllünün gönderileceği beyanı elbette beni üzdü. Üzüntüm kendi adıma değil bu
işe şimdiden gönüllü olan Yücel Alpay Demir Ağabey adına. Çünkü benim zaten
belim sakat, uzaya gitme şartlarını taşımıyorum. Ancak Yücel Alpay Demir Ağabey
bu işe hem istekli hem de liyakatlidir. İnşallah uzay elemelerinde Ak Parti
Gençlik Kollarından gençleri eleyip Ay’da ülkemizi ve gezegenimizi en iyi
şekilde temsil eder. Biz de Yücel Alpay Ağabey’in Ay’da çekilmiş selfielerini
“Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık” yorumuyla Facebook’ta paylaştığı
fotoğraflara kalp bırakırız.

 

Ay’a Gerçekten Gidecek miyiz?

 

            Sayın Cumhurbaşkanımız, uzay
programı ve Ay hedefleriyle alakalı beyanlarda bulununca sosyal medyanın da
tepkisi gecikmedi tabi. Son on yıldır göklerde dolaşan (!) yerli ve milli
uçağımızı hatırlatan da oldu, Ay’da arsa almış diyen de, Ay’ın karanlık yüzünü
Katarlılar’a satmış diyen de.. Cengiz-Limak-Kolin’e Ay’a gidiş garantisi
verilmiş, Ay’a gidilmeyen her sene bu şirketere 20 milyar Dolar ödenecek diyen
bile var. Bu şaka yollu yorumları yazanlara kulak asmamak lazım. Vizyonları
Sayın Cumhurbaşkanımız kadar geniş değil. Sonuçta biz her gece Heybeli’de
mehtaba çıkan bir milletiz, 2023’te içimizden birini Ay’a çıkarmaktan mı aciz
kalacağız?!!

 

            Kaldı ki bundan dörtyüz (400) sene
önce Lagari Hasan Çelebi’yi dünyanın ilk roketiyle gökyüzüne gönderen bir
milletiz. Hatta Çelebimiz geri döndüğü zaman dönemin Padişahı IV. Murat’a
“Padişahım İsa Peygamber sana selam etti” diyerek şaka bile yapmıştır. Dörtyüz
sene önce başardığımızı 2023’te neden başaramayalım ki?!!

 

Astronot ve Kozmonot Demeyelim, Peki Ne Diyelim?

 

            Sayın Cumhurbaşkanımızın konuyla
alakalı üzerinde durduğu konulardan biri de uzaya göndereceğimiz Türk
vatandaşları için “astronot” ve “kozmonot” kavramlarının kullanılmaması,
bunların yerine Türkçe bir karşılık bulunması.

 

            Bu konuda da muhtelif görüşler öne
sürülüyor. “Uzay-adamı”, “Gök-Adam” gibi önerilerde bulunanlar da var, bu
önerileri fazla eril bulup “Uzay-İnsanı”, “Gök-Birey”, “Uzay Yolcusu”gibi
öneriler ileri sürenler de.

 

            Benim “astronot” ve “kozmonot”
kelimelerine karşı kavramsal olarak iki önerim olacak. İlki “Gök-Türk” diyelim.
Hem öz be öz Türkçe, hem Türk’ün elinin kolunun göklere uzandığının kavramsal
ispatı hem de Göktürk atalarımıza yönelik bir yad-ı cemil.

 

            “Efendim Gök-Türk diye bir uydumuz
var. Uzay yolcularımıza da Gök-Türk dersek karışıklık olur” diye itiraz
edilecek olursa ikinci önerim “Gök-Men” veya doğrudan doğruya “Gökmen”
kavramıdır. Astronot/kozmonot yerine “gökmen” kavramını kullanırsak hem Türkçe
bir karşılık bulmuş oluruz hem de buradan sevgili dostum Dr. Gökmen Gündoğdu’ya
selam iletmiş olurum.

 

            Nasıl olur, hoş olmaz mı?

Yuval Noah Harari ve Kitapları Üzerine

0
  1. Yakındaki Teröristi Göremeyen Uzakta Terörist Arıyor

    Başta
    AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve MHP
    Genel Başkanı Devlet Bahçeli
    olmak üzere iktidar ve bileşenleri yeni
    teröristler keşfetti.

    Daha
    önce Meclis’te grubu bulunan, Hazine yardımı alan, bir ara birlikte “çözüm
    süreci” yürüttükleri HDP’yi ve seçimlerde HDP ile işbirliği yaptığı iddiası ile
    CHP’yi terörist ilan etmişlerdi.

    İYİ
    Parti

    de iktidar yandaşlarına göre teröristti. Ama karar vermekte
    zorlanıyorlardı, bazen FETÖ’cü, bazen de HDP/PKK’cı terörist diyorlardı.
    Bazen de Bahçeli’nin ağzından “yuvaya dön” çağrısı yapıyor, Erdoğan’ın
    ağzından “İyi Parti yerli ve milli bir partidir” diyorlardı.

    İktidar
    taifesi şimdi de Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ile LGBT gruplarını “terörist”
    olarak suçladılar.

    Cumhurbaşkanı
    ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Boğaziçi Üniversitesinde
    eylem yapan öğrenciler için “Terör örgütlerinin üyesi olan bu gençleri
    biz ülkemizin gerçek manada milli ve manevi değerlere sahip gençleri olarak
    kabul etmiyoruz. Siz öğrenci misiniz, terörist misiniz?”
    dedi. 

    İçişler
    Bakanı Süleyman Soylu
    gözaltına alınan gösterici öğrenciler için
    “terör örgütü üyesi” dedi. Daha sonra “üye değil iltisaklı” diye güya
    düzeltti. Fakat öğrenciler, “terör örgütü üyesi” iddiası ile değil, kamu malına
    zarar verme ve polise direnme gibi iddialarla yargılandılar ve mahkemece
    serbest bırakıldılar.

    MHP
    Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin
    söylemi daha da
    ağır oldu:

    Boğaziçi
    Üniversitesi’ndeki olaylara destek vermek teröre destek vermektir.”

    “CHP
    Genel Başkanı, gözaltına alınan yasa dışı örgüt üyelerine ‘çocuklarımız,
    öğrencilerimiz ve Türkiye’nin evlatları’
    diyor. Sırtlarını ajanlara,
    zalimlere ve karanlık çevrelere dayamış olanlar evlat değil başı ezilmesi gereken
    zehirli yılanlardır”
    dedi.

    Bahçeli’nin
    yeni Rektörle birlikte çalışmak istemeyen öğretim üyeleri için, demokratik bir
    ülkede düşünülmesi dahi muhal olan, bir teklifi oldu:

    “Rektörün
    davetiyle Rektör Yardımcılığı ve diğer görevlere atamaları kabul etmeyen
    öğretim üyeleri
    , yazılı talimata uymayanlar derhal üniversiteden
    uzaklaştırılmalıdır”
    dedi.

    ****

    Bu
    zihniyetin Boğaziçi Üniversitesi’nin dünya üniversiteleri arasındaki
    sıralamasını gerileteceği açıktır.

    Ülkemizin
    bu en zeki gençleri yarın en değerli kurumlarımızın ve şirketlerimizin başında yönetici
    olabilecektir. Belki de uluslararası arenada Türkiye’yi temsil edecekler. Onları
    terörist diye suçlamak, terör örgütlerinin kucağına itmek veya
    yurtdışına gitmeye özendirmek
    demektir.

    Bu
    en değerli beşerî sermayemizi harcamak ülkemize yapılacak en büyük kötülüktür.

    ********************************

    İktidarın
    Görme Kusuru

    Görüyoruz
    ki iktidar kanadında kendinden uzak olanlarıteröristgörmek
    gibi bir “görme kusuru” var.

    Bir
    an “belki de gözleri miyoptur. Uzak olanları net göremedikleri için
    böyle yanılıyor olabilirler” diye düşündüm.

    Malum
    “miyop” denilen görme kusuru olan insanlar uzaktaki cisimleri net
    göremezler, bazen yakıştırma yaparak masaya kasa diyebilirler.

    Ama
    miyop olsalar yakını net görürler. İktidarın en yakınlarında FETÖ örgütü
    mensuplarını görevlendirmiş olmaları, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanının
    yaverlerinin, generallerin yarısının, hâkim ve savcıların yarıdan fazlasının
    FETÖ üyesi olduğunu da teşhis edemediklerini biliyoruz. Demek ki miyop
    da değillerdi.

    İktidarın
    çok daha ağır, çok daha kapsamlı bir “görme kusuru” olduğu anlaşılıyor.

    ********************************

    FETÖ’cüyü
    General ve İstihbarat Başkanı Yapan Kim?

    15
    Temmuz 2016’dan bu yana 4,5 sene geçti. Bu arada iktidar görme kusurunu
    düzeltmiş ve en azından yakındakileri net görmeye başlamıştır sanıyorduk. Yanılmışız.

    2017
    Ağustos Şurasında 2. Ordu Komutanlığı Harekât Başkanlığı’na, buradan da 2020
    Yüksek Askeri Şurasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat
    ve Harekât Başkanlığı’na
    atanan bir general de FETÖ’cü çıktı.

    Emekli
    Tuğgeneral Serdar Atasoy’un,
     FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle
    yargılandığı ve itirafçı olduğu bu sebeple adli kontrol kararıyla serbest kaldığı
    öğrenildi.

    Serdar
    Atasoy
    , “1996 yılında teğmen olduğunda rütbesini örgüt
    elebaşı Fetullah Gülen’in taktığını, ellerini öpüp hayır
    duasını aldıktan sonra göreve başladığını” itiraf etmiş.

    Bu
    durum iktidarın yakınındaki teröristleri görememe kusurunun devam
    ettiğini gösteriyor.

    FETÖ’nün
    ABD devletinin emrinde bir istihbarat örgütü olduğu biliniyor. Bu örgüt
    üyesi bir ajanın TSK’da general olmasını ve bu kadar stratejik
    makamlarda çalışırken Türkiye için ne kadar kritik bilgileri ABD’ye vermiş
    olabileceğini düşündükçe ürperiyorum.

    ****

    Jandarma
    Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Plan ve Güvenlik Daire E. Başkanı, 15
    Temmuz gazisi Kurmay Albay Güven Şağban’ın iddiası da çok ilginç:

    Güven
    Şağban, “2020 yılı Yüksek Askeri Şurasında (YAŞ), 720 civarında Albay
    emekli edilmişti. Emekli edilen bu Albayların ortak özelliği, hemen hemen
    hepsinin FETÖ ile bağlantısının olmaması ve liyakat sahibi olmalarıydı.
    45
    dakikada YAŞ yaparsanız ve YAŞ üyelerinin çoğunluğu da sivillerden oluşursa, FETÖ’cüler
    terfi ederken, gerçek liyakat sahiplerinin emekli edilmesini
    normal olarak
    görmek gerekir.”

    Serdar
    Atasoy’u
    FETÖ ile irtibat ve iltisakına dair bilgi ve
    emareler varken hızla terfi ettirip general yapan siyasi iktidardır.

    Bu
    “yabancı ülke istihbarat ajanını” İstihbarat ve Harekât Başkanlığı gibi en
    kritik makamlara yükselten iktidarın görme kusurunun ülkemiz için yarattığı
    tehlike korkunçtur.

    Ayrıca
    Kurmay Albay Güven Şağban’ın iddiası doğru ise “hepsi ehliyetli ve
    liyakatli olan ve FETÖ ile ilişkisi bulunmayan 720 Albayın Türk Ordusundan
    tasfiye edilmiş olması” da korkunçtur.

    FETÖ
    aracılığıyla ABD hâlâ TSK üzerinde bu şekilde operasyon yapabiliyorsa
    vay halimize!

    Bu
    iktidarın
    yakını da uzağı da görememesinin yarattığı
    zararların en vahimi,
    nitelikli ve yetişmiş insan gücümüzü harcamasıdır diye
    düşünüyorum.

    Çünkü
    iktidarın diğer hataları daha çok bu nesli, insan kaynağımızın mahvı ise geleceğimizi
    de kaybetmekle sonuçlanır. 

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (11)

     Evet, herkes dünya
denen bu çölde bir seyyah / bir gezgindir. Çöl mü? Nasıl çöl olur der
gibisiniz? Şırıl şırıl akan ırmakları, yemyeşil çimenleri, göğe uzanmış
ağaçları, binbir çeşit meyvaları, renk renk çiçekleriyle; nasıl olur da çöl
sayılır?

     Hele dünyanın üçte
ikisi sularla kaplıyken, nasıl olur da çöl sayılır? Cennet asa / Cennet gibi
vasıfları saymakla bitip tükenmezken, nasıl olur da çöl sayılır?

     Üstelik, dünyamız
uzaydan mavi bir bilye gibi gözükmüyor mu? Bütün bunlar doğru sevgili okur!
Geçici olmakla beraber, her şeyiyle elbette dünya güzel. Güzel ne kelime,
güzeller güzeli. Kâinat / evrenin bir tanesi. Kâinatın gül tanesi. Dünya
evrenin incisidir.

     Peki öyleyse niçin
dünya çöl olarak vasfedilip niteleniyor derseniz? Derim ki, dünya şüphesiz bu
hâliyle Cennet gibi. Güzel mi güzel. Çünkü güzel olan Allahın isimleri /
Esmaülhüsnânın özellikle Cemal isminin tecelli ettiği mekân / yerdir.

     Fakat dünyanın
bütün bu güzellikleri, Cennet’le kıyaslanınca çöl hükmündedir. Yemyeşil, zümrüt
gibi hurma ağaçlarıyla, yerden fışkıran sularıyla, cıvıl cıvıl öten kuş
sesleriyle bir vahayı göz önüne getirelim bir an. Ve bu vahanın etrafını
çeviren çöle bakalım bir kez. Vahaya nazaran çöl nasıl sönük kalırsa.

     Cennet karşısında
bir çöl hükmünde olan dünya da, o nispette sönük kalır. Yoksa dünya muhakkak ki
çok güzel. Fakat Cennet’le karşılaştırılınca, vahaya  nispetle dünya ancak bir çölü andırır. Zira
dünya âdeta gölgeler âlemidir. Asıllarının yeri ise Cennet’tir. Yani
Esmaülhüsna’nın asıl tecellileri Cennet’te zuhur ediyor, daha da edecek /
Cennet’te kendini gösteriyor, daha da gösterecek.

     Dünyadaki zuhûrât
/ ortaya çıkışlar ise, Esmaülhüsna’nın gölgeleridir. Esmaülhüsna’nın gölgeleri
bile, böyle güzel bir dünya oluşturuyorsa, Esmaülhüsna’nın asıllarının
oluşturacağı Cennet; dünyadan kat be kat güzel ve muhteşemdir. İşte dünyanın
çöl diye nitelenmesindeki hikmet / maksat ve gaye bu olsa gerek.

     Böyle bir
dünyadaki insan ise, bazen demirden sert, ama çok zaman pamuktan yumuşaktır.
Hastalık onu yere serer, bir anda sararır soldurabilir. Gerçekten insan çok
acizdir. Açlığa dayanamaz. Lâkin çok da yiyemez. Susuz kalamaz. Fakat çok da
içemez. Uykusuz edemez. Fakat devamlı uyuyamaz. Hele yalnız hiç yapamaz.
Soğukta kalamaz. Sıcağa gelemez. Sözü ne yere geçer ne göğe. Olacaklar
karşısında elinden bir şey gelmez. Kendi vücuduna bile hâkimiyeti çok sınırlı.
Bedendeki iradeli ve isteğe bağlı hareketleri sayılıdır.

     Velhasıl insanın
aczi ve fakrı hadsiz / sınırsız. Evet insan fakirdir. Fakat bu fakirlik bizim
bildiğimiz ve yoksulluk mânasına gelen fakirlik anlamında değildir. Eğer böyle
sanılsaydı, Hz. Muhammed: “Veren el, alan elden üstündür.” demezdi. Şayet böyle
anlaşılmış olsaydı “Çalışanı Allah sever.” anlamında hükmedilmezdi. Böyle bir
mâna taşısaydı, Kur’anı Kerîm “İnsana, ancak çalıştığı vardır.” (Necm: 39)
demezdi.

     Böyle sanılmış
olsaydı, Hz. Peygamber: “Ben fakrımla övünürüm.” anlamında konuşmazdı. Nitekim
menfî felsefenin karanlık kanunları hayale, dünyayı dehşetli bir âlem olarak
gösteriyor. Çünkü yaşlı dünya yetmiş defa top güllesinden daha hızlı bir
hareketle, insan yürüyüşüyle 25 bin senede alınabilecek mesafeyi bir senede
kat’ etmektedir.

     Üstelik bu köhne
dünyanın her an dağılması ve parçalanması da mümkündür. Çünkü dünyamızın içi
zelzeleli. Kendisi ihtiyar ve çok yaşlı. İşte zavallı insan, âlemin sonsuz
fezasında böyle bir dünya üstünde seyahat etmekte. İnsanın bu vaziyeti,
vahşetli bir karanlık içindeymiş gibi görünüyor. Bu durum insanın başını
döndürüyor, gözünü karartıyor.

     Yine insan âlemine
bu gözle bakıldığında; o âlem, çok zulümatlı / çok karanlık ve çok dehşetli
görünmektedir. Ki dehşetinden feryat figan edilir / ağlanıp sızlanılır. İnsana
eyvah dedirtir.

     Çünkü insanın
ebede uzanıp giden arzuları, emelleri var.

     Çünkü insanın
kâinatı kapsayan tasavvurları, fikirleri var.

     Çünkü insanın beka
ve ebedî saadeti ve Cennet’i gayet ciddî isteyen himmetleri, istidatları var.

     Çünkü insanın
hadsiz maksat ve istekleri var.

     Fakat bütün bunlar
karşısında, gayelerini gerçekleştirmek için elinde ihtiyaç, zaaf, fakr ve
aczinden başka bir şey yok! Üstelik insan her yerden, her yönden hücumlara
uğramakta! Sayısız musibetlere düşmekte, sayısız düşmanlarla karşılaşmaktadır!

     Bütün bunlarla
karşı karşıya kalan bîçare insanın ömrü ise, gayet kısa. Hayatı ise gayet
dağdağalı. Sıkıntı ve zorluklar içinde geçmekte. Geçim derdiyle bocalayıp
durmakta. Kalbi acılarla kıvranmakta, daima ayrılık belâsı içinde yanıp
kavrulmaktadır.

     Gaflet içinde
olduğu için, kabir ve mezarları; sonsuz bir karanlığa açılan bir kapı olarak
görmekte.

     Gaflet içinde
olduğu için, insanların birer birer, grup grup mezar denen o karanlık kuyuya
atıldıklarını görmekte. Aslında böyle olmadığı hâlde böyle sanmakta. Bu da
insanı dehşete düşürmektedir.

     Çünkü Allah
kuluna, kendisine nasıl muamele edeceğini sanıyorsa, ona öyle davranacaktır.

     Çünkü Allah, bir
kudsî hadiste: “Kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim” diyor.

     Evet insan; aczi
ve düşmanların çokluğundan dolayı, bir istinad / dayanak noktasına muhtaçtır
ki, düşmanlarını def’ için, o noktaya sığınabilsin. Yine ihtiyaçlarının çokluğu
ve fakrı sebebiyle bir istimdad / bir yardım noktasına gereksinim duyar. Ki
onun yardımı ile ihtiyaçlarını karşılayabilsin.

     İnsan, kendi
zatında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayansın. Kendine güvensin. Hiçbir
rengi yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona yönelsin.
Tıpkı ayna gibi.

Veresiye Defterleri

 Son
dönemde ne çok konuşulur oldular. Televizyon haberlerinde, gazete manşetlerinde
hep onun adı var…

 Adına veresiye
defteri diyorlar!

 Her birinin yeri de,
içinde yazanları da aynı…

 Semt bakkalının oturduğu yerde, hemen kasanın
altındaki çekmecenin içinde… Kimisi 20-30 yaprak ince kenarlı, kimisi 100-200
sayfa kalınca ciltli kenarları alfabetik sıralı…

 Her
sayfasında bir isim, her ismin altına yazılmış yiyecekler ile fiyatları yazılı…

 İki ekmek, 100 gram beyaz peynir, 100 gram
zeytin, 5 tane yumurta, bir küçük paket çay, bir paket makarna, bir paket sana
yağ, bir paket un, bir kutu deterjan.

 
Bu liste her sayfada birbirinin kopyasıymış gibi aynı sırayla uzar gider…

  Aslında bu defterler; o semtte oturan
insanlarımızın da kimler olduğunu, nasıl yaşamaya çalıştıklarını da anlatırlar.

 Esasen
o defteri tutan semt bakkallarımız, dükkânını açtıktan kapatıncaya kadar ona
gelip de alış veriş yapanların nasıl yaşamaya çalıştıklarını da en iyi bilen
kişilerdir.

 İşte bizim oturduğumuz semt bakkalının
veresiye defteriyle, o bakkalın anlattıkları:

 İlk sayfada emekli Sabri amca, dükkâna her
sabah ilk o gelir. İlk o ‘günaydın’ der; bir ekmek, bir de günün gazetesini
alır, sonra da ‘hayırlı işler’ evlat diyerek çıkar gider. Yani veresiye
defterinin kapağını ilk açtıran odur…

 Sonrasında, İşçi Mehmet’in kızı Zeynep gelir;
günaydın bakkal amca babam ‘ 2 ekmek, 100 gram beyaz peynir, 100 gram zeytin,
iki yumurta,  bir küçük paket çay istedi’
der, veresiye defterinin ikinci müşterisi de o olur…

 Günün üçüncü ve hiç değişmeyen müşterisi, 20
yıldan beri evinden hiç çıkmayan Melahat teyzenin bakıcısıdır; onun her sabah
istediği şey hep aynıdır; ‘bir şişe süt, bir paket kaymaklı bisküvi, bir paket
madlen çikolata’. Ama bu defa veresiye defterinin değil, bakıcı kızın ödediği
paranın kasada çıkardığı ses duyulur.

 Gün iyice aydınlanıp da okul vakti geldiğinde,
okula giden mahalleli çocuklarla doluşur bakkalın içi. Hepsinin elinde 5-10 kuruş;
istedikleri şey ise hep aynıdır:  

 ‘’Sakız
verir misin bakkal amca’’. Ama içlerinden birisi var ki, boynu hep bükük,
gözleri ağlamaklı öylece bir kenarda diğer çocukların gitmesini bekler!

 Bu
defa bakkal amca ona sorar: ‘Aç mısın oğlum Ali’ der. O ise hiç ses çıkarmadan
boynunu büker. Bakkal amcası ona taptaze ekmekten içi kaşar peyniri dolu güzel
bir sandviç yapar, yanına da sıcacık bir çay koyar. Ali henüz 8 yaşındadır. Bir
yıl önce anne ve babasını trafik kazasında kaybettikten sonra, yaşlı babaannesi
tarafından bakılmaktadır. Her sabah bu mahallenin bakkalına ismiyle teşekkür
eden de o dur: ‘’Teşekkür ederim İbrahim amca’ diyerek, bakkal amcasının
yanağına bir öpücük kondurarak, koşar adımla okuluna gider…

 
Ve her ayın ilk günü geldiğinde o veresiye defterinin sayfaları birer, birer
açılır. O sayfalara yazılı rakamlar toplanır. Kimisinin tamamı, kimisinin
yarısı ödenir. Kimisinin de toplamı bir sonraki aya kalır…

 Bakkal İbrahim, o mahallede 65 yıldır var. Dükkânı,
babasından ona intikal. Neler görmüş, neler geçirmiş, öylesine çok acılara
tanıklık etmiş, öylesine çok acılı insanları tanımış ki! Anlata, anlata bitmez…

 Ama yıllar artık onu da çok yormuş, çok
eskitmiş! ‘Hem her şey öylesine pahalı ki, aldığım hiçbir şeyi bir sonrasında
aynı fiyata da alamıyorum, veresiye defterini tutarken ellerim titriyor
fiyatlarını yazamıyorum. Artık dükkânı kapatma zamanım geldi’ diyor ama bir
türlü kendisiyle özdeşleşmiş mahallelisine de kıyamıyor. ‘Ben gidersem onlar ne
yapacak’ diyor da başka bir şey demiyor…

  Değerli
Okur;

 
Hepimizin hayatına bir şekilde girmiş ne çok defter vardır: Günlük
defteri, not defteri, hatıra defteri, resim defteri, müzik defteri ve
diğerleri…

  Bu
defterleri yaşamımız boyunca biz yazar, biz tutarız…

  Unutmayalım ki! Kimilerimizin yaşayabilmek
adına verdikleri mücadelenin notlarını da, değer etiketlerini de ‘’Veresiye
Defterlerine’’ yazılanlar, yazanlar tutar…

   Bu defterlerin sayfaları çoğaldıkça, o
sayfalara yansıyan yaşamlar, toplumumuzun yaşadığı ekonomik zorlukları da anlatırlar.

  Kim
ne derse desin! Son dönemde, özellikle de bu salgın döneminde yaşadığımız geçim
sıkıntıları nedeniyle ‘veresiye defterlerine’, bakkal İbrahim amcalara öylesine
ihtiyacımız oldu ki…

  Ama ne yazık ki, asırlardan beri her
mahallemizde var olup da, insanlarımızın yaşadıkları geçim zorluklarına destek
olan, hepimizin sevdiği, unutamadığı ‘’Bakkal İbrahim amcalar’’ yok denecek
kadar az artık.

  Evet,
ülkemizin her yanı yabancı sermayeli büyük marketler zinciriyle donanmış, ne
ararsanız var. Ama onlar da ne ‘’veresiye defterini’ biliyor! Ne de ‘bakkal
İbrahim amca’ kimmiş onu tanıyorlar!

Vemâ Edrâke Mâ Anayasa?

Başlıkta
ne yazdığını büyük bir kısmınız anlamadınız tabi. Bu yazının asıl muhatabı olan
Ak Partililer de anlamadılar emin olun. Hatta rahatlıkla belirtebiliriz ki Ak
Parti’ye oy verenlerin %99’u, gönül verenlerin %98’i bu başlığı anlamadı.

 

            Merakınızı hızlıca gidereyim. “Vemâ
edrâke mâ” ifadesi kutsal kitabımızda oniki (12) defa geçen bir soru kalıbıdır
ve bazı meallerde “ne olduğunu bilir misin?”, bazı meallerde ise “sen nereden
bileceksin” şeklinde tercüme edilmektedir. Dolayısıyla “Vemâ Edrâke Mâ Anayasa?ifadesi hem “Sen Anayasanın ne
olduğunu bilir misin?” hem de “Sen Anayasanın ne olduğunu nereden bileceksin!”
anlamlarını taşımaktadır ki her iki anlam da yazarın maksat ve meramını
içermektedir.

 

            Neden bu ifadeyi kullandığıma
gelince; şimdiye kadar anayasa konusunda defalarca yazı yazdık. Yazdıklarımızın
büyük kısmı konunun hukuki boyutuyla ilgili ve tamamen hukuki olan kısmıydı.
Yazdıklarımızın geriye kalan kısmı ise konunun hukuki boyutuna ilişkin şahsi
yorumlarımızdı. Bu yorumlar elbette yüzde yüz bir isabet payı içermiyorlar
ancak en hatalı haliyle bile mevcuttan daha iyi bir çözüm sunduklarını
rahatlıkla ifade edebilirim. Mevcuttan daha iyi olan çözüm önerilerini bu kul
söylediği zaman kimse kaale almadı, Yaradan’ın sözleriyle söylersek belki
alırlar.

 

Cumhurbaşkanı’nın Yeni Anayasa Önerisi

 

            Geçtiğimiz günlerde Sayın
Cumhurbaşkanı tarafından yeni bir anayasa yapılması gerektiğine dair bir görüş
(daha çok gizli bir öneri) ortaya atıldı. Bu söz lafın gelişi söylenmiş bir söz
olmadığı için bir tartışma başlattı. Kimileri, iktidarı kast ederek “Mevcut
anayasaya uydunuz mu ki, yenisine uyacaksınız” şeklinde bir eleştiri yöneltti.
Kimileri ise bu gizli öneriyi gayet olumlu bularak “parlamenter sisteme dönme
şartıyla” yeni bir anayasayı destekleyeceklerini ifade ettiler.

 

            Tabi bu konuda iki tane büyük soru
işareti söz konusu. İlki, Cumhurbaşkanı “yeni anayasa” derken anayasanın belli
hükümlerinde yapılacak bir değişikliği mi kast ediyor yoksa sıfırdan yepyeni
bir anayasa yapmayı mı öneriyor? İkincisi ve daha önemlisi ise Cumhurbaşkanı,
yapılacak olan değişiklikle kendi yetki alanını daha da genişletecek ve hem
kendisini hem de partisini daha da otoriterleştirecek bir anayasa değişikliği
mi arzuluyor yoksa bireysel hak ve özgürlüklerin alanını genişletecek bir
anayasa değişikliği mi?

 

Anayasada Değişiklik mi Yoksa Yeni Bir Anayasa mı?

 

            Anayasa hukukunda ve siyaset
biliminde “asli kurucu iktidar” denen bir kavram vardır. Asli kurucu iktidar
devleti kuran veya devlet hukuken aynı kalmakla birlikte yeni bir rejim kuran
iktidardır. Anayasa yapan iktidar da denir buna. Ak Parti, iktidarının yirminci
sene-i devriyesi yaklaşırken asli kurucu iktidarı olduğu kafasına göre
“sıfırdan” bir rejim (devlet) kurmanın hayaliyle yanıp tutuşuyor. Ancak Ak
Parti’nin bir rejim inşa edecek, yeni bir devlet kuracak birikime sahip
olmadığını söylemek lazım. Ancak bunu gerçekleştirebilecek kaba kuvvete sahip.
O kaba kuvvet ise Ak Parti’nin kendisinden kaynaklanan bir kuvvet değil, kamu
yani devlet imkânlarına sahip olmaktan ve bu imkânları keyfi ve hoyratça
kullanma alışkanlığından gelen bir kuvvet.

            Ak Parti toplumun faydasına olan
herhangi bir şeyi inşa etme, imar etme, ihya etme becerisine, kabiliyetine
sahip değil. Zaten Ak Parti’nin böyle bir derdi de yok. Bu partinin ve bu
partinin iktidarına ortaklık eden hem MHP hem de Perinçekçiler’in kamu imkân ve
nimetlerini yağmalayıp talan etmekten başka dertleri yok. Türkiye’nin son yirmi
yıllık geçmişi bu gerçeği pek çok defa gözler önüne serdi.

 

            Öte yandan devlet yönetimini
sistemsizliğe mahkûm eden Cumhurbaşkanlığı veya Türk Tipi Başkanlık Modeli hem
ülkeyi git gide yönetilemez bir hale getirdi hem de Ak Parti’nin ve genel
başkanının yönetim beceriksizliklerini ortaya koydu. Diğer yandan Ak Parti’yi seçimde
%50+1’e ve dolayısıyla da küçük ortak MHP’ye mecbur ve mahkûm etti. Ak
Parti-MHP ortaklığı (ittifakı) son seçimde %50+1’i yakalamayı başardı. Ancak,
özellikle ekonomideki kötü gidişat bu ittifakın artık %50’yi yakalamasının zor
olduğunu gösteriyor. Mevcut halde Ak Parti’nin %50’yi yakalayabilmesi için
ittifaka yeni bir ortak bulması gerekiyor. Ancak MHP ile yapılan ortaklık bile
hali hazırda pamuk ipliğine bağlı giderken ittifaka yeni bir ortak dâhil
etmenin nasıl bir külfet getireceğinden emin değiller.

 

            Öte yandan, Ak Parti siyasi sahnede
MHP ile ittifak kurarken, bürokraside başka başka ekiplerle işbirliği halinde.
Perinçek’in ittifak ortaklığı da oradan kaynaklanıyor. Ak Parti’nin güçlü bir
sosyal tabana dayanmıyor olması, 25 milyon seçmeni 10 milyonu aşkın üyesi olan
Ak Parti’nin bürokratik kademelere getirebileceği doğru düzgün bir kadrosunun
bulunmaması Ak Parti’yi bu tip ortaklıklara mecbur ve mahkûm eden bir başka
durum.

 

            İşte bütün bu mecburiyetler ve mahkûmiyetler
içerisinde Ak Parti’nin ortaya yeni bir rejim, yeni bir devlet, yeni bir
anayasa koyma imkânı bulunmuyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın gönlünden geçen şey
“sıfır kilometre” bir anayasa olmasına rağmen elindeki imkânlarla anayasanın
bazı hükümlerinde yapılacak bir değişikliğe razı olduğunu söylemek hata olmaz.

 

Cumhurbaşkanının Alanı mı Genişleyecek Yoksa Milletin
Alanı mı?

 

            Sayın Cumhurbaşkanı’nı neredeyse
otuz yıldır tanıyoruz. Bizim tanıdığımız Erdoğan’ın kendi yetkilerinin
kısılmasına tahammül edebilecek biri olduğun söylemek en nazik tabirle saflık
olur. Sayın Erdoğan elbette kendi iktidar alanını genişletecek ve kendisinin
ömür boyu Cumhurbaşkanlığı yapmasını sağlayacak hatta belki Cumhurbaşkanlığı
makamının Erdoğan ailesinin tapulu malı olmasına yol verecek bir anayasa
değişikliği arzulamaktadır.

 

            Hâlbuki devlet denilen kurum bir
toplumsal sözleşmedir. Anayasa ise bu toplumsal sözleşmenin metne dönüşmüş
halidir. Milletin devlete karşı yükümlülükleri vardır ancak devletin millete
karşı daha çok yükümlülüğü vardır. Anayasa her şeyden önce devletin bu
yükümlülüklerini belirler ve milleti devlete karşı korur. Devlet, millete
hizmet için var olan bir kurumdur. Anayasa, devletin bir saltanat vasıtası
değil bir hizmet etme organı olduğunu düzenler ve bunun gerçekleşmesini sağlar.
Devlet teşkilatı bu anlayış üzerine tesis edilir. Bu anlayışın tesis edilmediği
bir yapı devlet falan değildir. O yapı kabiledir, aşirettir, en fazla
diktatörlüktür ancak devlet değildir.

 

 

            Devletin ve devleti yönetenlerin
yetki alanını kısıtlayacak ve milletin bireysel hak ve özgürlüklerini
genişletip garanti altına alacak bir anayasaya her zaman evet. Birilerinin
şahsi iktidar alanını genişletip koruma altına alma amacındaki düzenlemelere
ise hayır!

 

            Bu görüşe karşı olan kişilere söyleyebileceğim
tek şey bu yazının başlığına baksınlar. Yazının başlığındaki soruya ve sorunun
manasını taşıyan her iki tercümeye de muhatap olduklarını bilsinler.

 

            Vesselam!

İHD/PKK İstedi, AB Dayattı, Türkiye yaptı

Belediyeler ile Büyükşehir Belediyeleri kanunlarının
çıkarılıp, ketum [merkezi] idari sistemin ademi merkeziyetçi yapıya
dönüştürülmesi,

Katolik ve Protestan topluluklara vakıf kurma hakkının
tanınması,

Bu talep, AB’nin yetki alanına girmez. Ama, Büyükşehir
Belediyeler tasarısıyla 2012’de yasalaştı. Üniter yapıyı, özerklik anlamına
gelen ademi merkeziyetçi yapıya dönüştürmek anayasaya aykırıdır. Lozan’a göre,
Osmanlı’dan gelen vakıfların uzlaşılmış statüsü, mevcut olan vakıfların
dışında, yeni kurulacak vakıflara tanınamaz. Bir dini, mezhebi veya etnisite
gibi kültürel grupları temsil eden vakıf kurulamaz. Vakıflar ancak vatandaşlık
hukukuna göre kurulabilir.

Cami dışındaki ibadet yerlerinin açılması ve tamirinde
koşullar öne sürülmemesi,

Bu talep AB’nin yetki alanına girmez, AB müktesebatına
aykırıdır. Soralım neden cami dışında? Devlet, inancımız ve 1937’de laiklik
gereğince cami inşa etmedi, tamir yapmadı. Bu talep Lozan’da çöpe atılan Sevr
Antlaşmasında var. Türkiye’de devlet son yıllarda binin üzerinde kiliseyi,
havrayı, patrikhaneyi ve ibadet yerini, aslına uygun şekilde onardı, neredeyse
yeniden inşa etti, milyarlarca/milyonlarca dolar harcandı. Tapuda sahibi belli
olmadığı hâlde, sanki toplulukların mülkiyet hakkı olurmuş gibi, yasalarımıza
aykırı bir şekilde bir Hıristiyan vakfına teslim etti. Bu süreç hâlen de devam
diyor.

Hıristiyan Papazların Türk vatandaşı olma zorunluluğunun
kaldırılması, dışarıdan gelenlere güçlük çıkarılmaması, çalışma izni verilmesi,

Burada kastedilen Fener Rum Patrikhanesi ve görevli
papazlardır. Lozan’a aykırıdır. Lozan’da Patrikhane yok. İstanbul’daki
Hıristiyanların yalnız dini hizmetini yapacak kilise vardır. Kilise gibi Türk
kurumlarında hizmet edecekler elbette Türk vatandaşı olacaktır. Marşal planı çerçevesinde
Atinagoros patrik unvanıyla ABD’den geldikten sonra, kilisenin ismi 1949
yılında Ortodoks Rum Patrikhanesine çevrildi. Daha sonraki yıllarda Lozan’a
aykırı olarak fiilen egemenlik iddiası içeren, ekümen/evrensel unvanını
kullanmaya başladı. Yine, Lozan’a aykırı olarak Anadolu’daki kiliselerin ve
yurt dışındaki patrikhanelerin yönetim merkezi işlevini üstlendi. Böylece,
devlet içinde korsan bir devlet, ekümen patrikhane ortaya çıktı. Şimdi de
patrikhane Kutsal Meclisi’nin [Sen Sinod] yasama görevi yapan yabancı
papazların Türk vatandaşı olma şartının kaldırılmasını dayattı. Sonunda yabancı
vatandaşı papazlar Türk vatandaşı yapıldı.

 

Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması,

Bu konu AB’nin yetki alanına girmemektedir; müktesebata aykırıdır.
Bu talep Sevr’de de aynen vardı. AB ülkelerinin bir kısmı İslam’ı bile din
olarak kabul etmediği halde, buna itiraz etmeyip de, İslam’ın bir yorumu olan
Alevilerin azınlık yapılmasının istenmesi; inanç yapımıza ve bütünlüğümüze vaki
bir karşı hareket değil mi? Ayrıca, Viyana Konvansiyonu’na göre azınlıkları
belirlenme hakkı, ilgili ülkelere aittir. Anlaşılan AB, çoğunluğa mensup Türk
ve Müslüman olan Alevileri, Sevr’deki gibi “dinsel azınlık” konumuna getirerek
bütünlüğümüzü zayıflatmak istiyor.

Romanların göçmen olarak gelmesine izin verilmesi,

AB’nin yetki alanına girmez. AB üyesi devletlerin vatandaşı
Romanların, hangi ülkeye göç edeceğine AB’mi karar veriyor? Bulundukları
ülkelerde insan haklarına sahip olarak yaşamaları neden düşünülmüyor?

Vakıflar ve derneklerin yurtdışındaki kuruluşlarla ilişki
kurup, para yardımı alabilmesi ve siyasi partilere para yardımı yapması,

Vakıflar konusu AB yetki alanına girmez. Buna rağmen, AB’nin
bu talebi, 2008’de yürürlüğe giren 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ile Müslim gayri
Müslim demeden bütün vakıflar aynı yasada toplandı. MADDE 25 – Vakıflar …
uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilirler, yurt dışında şube ve
temsilcilik açabilirler, üst kuruluşlar kurabilirler ve yurt dışında kurulmuş
kuruluşlara üye olabilirler… yurt içi ve yurt dışındaki kişi, kurum ve
kuruluşlardan ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilirler,…benzer amaçlı vakıf ve
derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunabilirler. Nakdi yardımların
yurt dışından alınması veya yurt dışına yapılması banka aracılığı ile olur ve
sonuç Genel Müdürlüğe bildirilir.” Ama izin almak yok. Vakıfları yurt içinde ve
dışında şube ve temsilciler açarak siyasi birer derneğe dönüşmektedir. Böylece
Türkiye’nin kapıları azınlık vakıfları üzerinden yabancılara ardına kadar
açılıyor. Madde 2 – “milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır” hükmü hiçbir
zaman geçerli olmadı. Mesela; Yunanistan’daki Müslüman Türk vakıflarının ne
seçilmiş mütevelli heyeti, ne okulu ve camisi, ne taşınmazı, ne mezarlığı
kaldı; ne de AİHM kararına rağmen Türk’üz demeleri mümkün.

Aslında azınlık vakıfları sorunu 1935 yılında çıkarılan 2762
sayılı yasa ile çözülmüştü. Ama vakıflar yasa dışı yoldan taşınmaz edinmeye
başladı. Kabul edilmeyince, sorunu yargıya taşıdılar. 1972 yılında Yargıtay
Genel Kurulu, vakıfların talebini reddetti. Ancak, 2003 ve 2008’de çıkarılan
yasa ile 1937 düzenlemesi ve Yargıtay’ın kararı iptal edildi. Böylece 2004 AB
İlerleme raporu ile AB’nin Türkiye’ye yönelik dönüştürme planları esas alındı.(Alıntı
Milli Düşünce Merkezi https://millidusunce.com/ihd-pkk-istedi-ab-dayatti-turkiye-yapti-2/)

 

Devam edecek…

Gençlerle Röportajlar

 Üniversite öğrencisi veya yeni mezun olmuş yaklaşık 50 gence, aşağıdaki
sorular gönderildi. Başlangıçta hepsi, heyecanla; ‘
mutlaka cevapları yazıp göndereceklerini’ beyan etmelerine rağmen
ancak 8 kişiden cevap geldi. Kimsenin moralini bozmaya hakkım olmadığını
düşünerek 2 tânesini yayınlamak mümkün olmayacak.

 

Maksadım; gelen cevapları, sosyologlara ve eğitimcilere incelettirip,
düşüncelerini yayınlamak suretiyle bir durum tespiti yapmaktı.

 

Bu satırları okuyanlar arasında üniversite öğrencisi veya yeni mezun
olanlar;  konu ile ilgilenecek torunu,
oğlu, yeğeni, kardeşi bulunanlar da araştırmaya katkı sağlamak maksadıyla
cevapları,
ocetinoglu1@gmail.com  adresine
gönderebilirler.

 

Gelen cevaplardan birini sonraki bölümde okuyabilirsiniz.

 

Aşağıdaki iki grup
sorunun her birinden, seçeceğiniz en az 10 soruyu cevaplandırır mısınız?

 

En sonda ve mutlaka cevaplandırılması gereken soru:

 

-Bu röportajın
sorularını siz hazırlasaydınız, son soru olarak ne sorardınız? Soruyu ve
cevabını yazınız.

 

Cevaplarınızla birlikte, hayat hikâyenizi göndermeyi
ihmal etmeyiniz. 

 

Hayat hikâyenizde şu bilgiler bulunmalı:

-Doğum yeri ve târihi

-Okuduğunuz okullar: ilk, orta lise ve hâlen öğrencisi olduğunuz
üniversite, fakülte ve bölüm.

-Öğrenci olmayıp bir işte çalışıyorsanız yaptığınız iş

-Fiilen ilgilendiğiniz sanat ve spor dalları

-Bildiğiniz yabancı dil ve derecesi

-Şiir, hikâye, deneme, resim gibi yazı sanatlarına ilginiz ve
tamamladığınız eserlerinizden bir örneğini cevabınıza ekleyiniz.  

 

BİRİNCİ GRUP SORULAR:

 

1-Vazgeçemeyeceğiniz değerler nelerdir?

2-‘Kâmil insan
olabilmek için hangi vasıflara sâhip olmak gerekir?

3-Amerika veya bir Avrupa ülkesinde; alabildiğine lüks
ve müreffeh bir hayat yaşamayı mı tercih edersiniz, kendi ülkenizde ülke
şartlarının elverdiği imkânlarla yaşamayı mı?

4-Anahtar, para gibi maddî şeyler olmamak üzere,
sâhibi olduğunuz değerlerden neleri kaybetmek sizin için büyük üzüntü kaynağı
olur?

5-Bir kibrit çöpü olsaydınız, kendinizi hangi ideal
uğruna yakıp yok etmeyi göze alabilirsiniz?

6-‘İdeal’ ve
hayâl’ kavramlarının târifini yapar
mısınız? 

7-İdealinizde neler var? 

8-Ya hayâlinizde…

 

(6. soruya cevap vermeyenler 7. ve 8. soruları cevaplandırmamalı)

 9-Ülkemizde nelerin daha çok,
nelerin daha az olmasını istiyorsunuz? (10’ar maddede özetleyiniz.) 10- Mahşerin
dört atlısı
’ kavramı, çeşitli şekillerde yorumlanıyor. Genel kabul görmüş
târife göre; ‘Bir insanın, bir ülkenin,
bir toplumun veya bir milletin, hattâ bütün insanlığın mahvolmasına sebep
olacak felâketlerin ilk dört tanesi
’dir. 1-Şahsınız, 2- Türkiye, 3-Türk
dünyası, 4-İslam âlemi ve 5-Bütün insanlık için mahşerin dört atlısı nelerdir? Herbiri
için cevaplarınızı ayrı ayrı belirtiniz.

 11-Gençlerin büyük bir bölümü iyi
bir tahsil yapmak ister. Siz, hangi sebeplerle iyi bir tahsil yapmak
istiyorsunuz?

 12-Beynelmilel geçerliliği olan
bir yabanca dili, (aha iyi maddî imkânlara kavuşmak düşüncesi hâriç) hangi
maksada ulaşmak için öğrenmek istersiniz?

13-Yaşadığınız topluma ve insanlara, insanlığa neler vermek istersiniz?

14-‘Türkçe’ sizin için ne ifâde ediyor?

15-Bilgi günden güne eskiyen bir şey. 4-5 sene boyunca üniversitede
edinilen bilgilerin ömür boyu başarı için yeterli olabileceğini düşünür
müsünüz?  ‘Yetmez’ diyorsanız, bilgi açığınızı nereden, nasıl karşılayacağınız
hususunda programınız var mı?

 16-Bilgi-bilinç (şuur) arasındaki
tercihinizi nasıl yaparsınız, neden?

 17-Sizce câhil kime denir?

18-Câhillikle fakirlik ilişkisini irdeler misiniz?

19-Diyelim ki bir ülkenin yönetimini size verdiler. Her konuda tam
yetkilisiniz. Baktınız ki her şey bozuk. Doğru yapılan hiçbir iş, doğru çalışan
hiçbir kurum yok. İşe nereden başlarsınız, Niçin?

20-İnsanoğlunun en büyük savaşı kime veya neye karşı olmalı?

İKİNCİ GRUP SORULAR:

1-‘İnsana yatırım
kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

 2-Bir de ‘Kendine yatırım’ kavramı var… Onu da
yorumlar mısınız?

 3-Kendinize yatırım
konusunda nasıl bir programınız var?

 4-Aşk nedir?

 5-Aşk insana neler
kazandırır, neler kaybettirir?

 6-Hiç âşık olmamış ve
sık sık âşık olan iki insanı değerlendirir misiniz?

 7-Kim gibi olmak
isterdiniz?

 8-Gençlik-internet
ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

 9-Teknolojinin tabîi
hayatı zedelediğine dâir yaygın bir kanaat var. Siz bu konuda ne
düşünüyorsunuz?

 10-Düşünceniz olumsuz
ise, teknolojinin zararlarını en aza indirmek için nasıl bir strateji tavsiye
edersiniz?

 11-Gençlerin büyük
bir bölümü, bir fikrin veya bir şahsın karşısında veya yanında yer alma
kolaylığını tercih ediyorlar. Sebeplerini ve sonuçlarını değerlendirir misiniz?

 12-Devrimci olmadan
yenilikçi ve tekâmülcü, fanatik olmadan vatansever, bağnaz olmadan iyi bir
Müslüman, tabuları olmadan muhafazakâr, küresel kültür bağımlısı olmadan
aydınlıklar yolcusu olmak için nasıl bir fikrî yapı gerekir?

 13-En mükemmel nefs
terbiyesi hangi yolla sağlanabilir?

 14-Giyimde ve gidilen
mekânlarda marka düşkünlüğünü nasıl karşılıyorsunuz?

 15-Kendinizi güvende
hissedeceğiniz ortamı anlatır mısınız?

 16-Korku kuşları
zaman zaman zihninizde ve yüreğinizde yuva yapabiliyor mu? İstenmeyen o
yuvalar, hangi malzemelerle oluşuyor? Nasıl yok ediyorsunuz?

 17-Daha çok şeye
ihtiyaç duymakla, var olanla yetinmek arasındaki denge nasıl kurulmalı.

 18-Müzik, millî
kültürümüzün; din ve dil ile birlikte önemli bir unsuru. Aynı zamanda güzel
sanatların bir parçası… Güzel sanatların diğer dalları olarak; oymacılık,
minyatür, sedef kakmacılığı, hat, ebru ve tezhib sanatlarından söz edilebilir.
Geçmiş dönemlerde insanlarımız, yaşadığımız döneme nazaran bu sanatlarla daha
fazla ilgileniyorlardı. Günümüzdeki durumun pek de parlak olmadığını söylemek
mecbûriyetindeyiz.  Bu durumun sebebiyet
verdiği kayıplar nelerdir?

19-Baba veya anne olduğunuzda, evladınıza söyleyeceğiniz 10
tavsiyeyi yazar mısınız?

 20-Huzuru nerede
ararsanız bulabileceğinizi düşünüyorsunuz?

 

EMİR ÇETİNOĞLU’nun
cevapları

 

Soru: Vazgeçemeyeceğiniz
değerler nelerdir?

Cevap: Dürüstlük,

S: ‘Kâmil
insan
‘ olabilmek için hangi vasıflara sâhip olmak gerekir?

C: Zamanı iyi yönetebilmek, çalışkan olmak ve daima öğrenci kalmak.

 

S: Amerika veya bir Avrupa ülkesinde; hür,
alabildiğine lüks ve müreffeh bir hayat yaşamayı mı tercih edersiniz, kendi
ülkenizde ülke şartlarının elverdiği imkânlarla yaşamayı mı?

C: Amerika’da veya bir Avrupa ülkesinde yaşamayı tercih ederim.

S: Anahtar, para gibi maddî şeyler olmamak
üzere, sâhibi olduğunuz değerlerden neleri kaybetmek sizin için büyük üzüntü
kaynağı olur?

C: Hayata olan mizahî bakış açım, sorgulayıcı ve dürüst olma azmim.

S: Bir kibrit çöpü olsaydınız, kendinizi
hangi ideal uğruna yakıp yok etmeyi göze alabilirsiniz?

C:

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (10)

Saray bahçıvanı, sarayın bahçesinde rahatça, istediği gibi
gezer tozar. Kimse de bir şey demez. Çünkü saraya intisabı ve bağlanışı vardır.
Çünkü o sarayın adamı. Çünkü o, saraya mensup. O bağı koruduğu sürece, saray
bahçesinde istediği gibi dolaşabilir. Herkes onun mensubiyetini bilir. Ona ses
çıkarmazlar. Ona engel olmazlar. Hatta ona görünmezler bile. Yok gibi
davranırlar. Bahçıvan, bahçe kendininmiş gibi hissedebilir, rahat hareket eder.
Üstelik bahçıvan sarayda tasarruf sahibidir. Bahçeyi istediği şekilde tanzim
eder, düzenler. Çünkü bu yetkisi vardır.

     İşte insan da
dünya sarayında, saray sahibini tanıdığı, ona bağlı, ona mensup olduğu
takdirde, o bahçıvan gibi hür ve serbesttir. Sarayda söz ve tasarruf sahibidir.
Demek ki, kulluğunda sultanlığı, sultanlığında kulluğu gizli. Evet Allah’a kul
olan, dünyada sultandır. Âhirette de sultan olacak.

     Allah’a kul
olmayan, mahlûkata kul ve esir olmak zorunda. Görünüşte kendini sultan da sansa
ne yazar? Çünkü kendine cephe alan, kendine yabancı tüm varlık karşısında,
korkak ve hiç hükmündedir. Her şey onu korkutur. Her şey onu üzer. Her şey ona
düşmandır. Bütün mahlûkatı karşısına alanın sultanlığı, köleliğin ta kendisi
olup, avunmaktan başka bir şey değildir.

     Allah hakkıyla
mâbuddur. Kendisine tapılmaya lâyık tek İlâhtır. İşte sırf bu yüzden, Allah
zâtı için sevilir. Ve sevilmeli. Çünkü kalbler, ancak Allahı anmakla mutmain
olur / gönlü kanmış olup doygunluğa ulaşır. İşte “Bismillah” demenin, Allah
adına harekete geçmenin sebebi budur.

     Cenabı Hakk,
kâinatın kapısını “Bismillah”la açıyor. İnsanları kâinatı gözlemlemeye
çağırıyor. Yine “Bismillah” ile kâinatın kapısını kapatacak. “Bismillah” ile
Darüsselâm  / Selâmet Yeri olan Cennet
yurdunu açacak. Nitekim insanları ebediyyen / sonsuz olarak kalmak ve mutlu
kılmak üzere Cennet’e davet ediyor.

     “ ‘Besmele’nin
önemini anlamak için ‘Beyanı mu’ciz olan Kur’an’ın yüzondört surelerinin
başlarına bak. Hem bütün mübarek kitapların başlangıçlarına bak. Hem bütün
mübarek işlerin başlarına bak. Besmelenin değerinin büyüklüğüne en kesin bir
delil şudur ki: İmam-ı Şafii hazretleri gibi çok büyük müçtehitler / din
âlimleri demişler: ‘Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’an’da 114 defa
inmiştir.’

     “ ‘Bismillah’
güneş gibidir. Başkalarını aydınlattığı gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes
ve her dakika ruhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduklarından, onun hakikatini
herkesin ruhu hisseder. Kalb ve hayal bilmese de önemi yok. Onun için beyan ve
tarife ihtiyaç duymaz.” (İslâm Prensipleri Ansiklopedisi)

     İnsanın
ihtiyaçları sonsuz. Çünkü istekleri ebede kadar uzanıyor. Yani insanın her şeyi
olsa da ebediyet olmasa, elde ettikleri bir gün elinden çıkacaksa, kendisi de
pılını pırtısını toplayıp çekip gidecekse, hiçbir şeyin kıymeti yok. Gerçekten
insanın düşmanları sayısız. Bir mikroptan tutun,  düşecek olan bir gök taşı, bir meteora kadar
her şeyden korkar. Her şeyden titrer.

     Buna rağmen,
insanın ihtiyaçları sayısız. Çünkü gördüğü her şey, insan için artık bir
ihtiyaçtır.

     Hakikaten öyle
değil mi? Başını kaldırdığında yıldızları gören insan, oraya gitmenin
hesaplarını yapmış, oraya gitmenin çarelerini aramaya başlamış. Nitekim uzayın
derinliklerine doğru fırlattığı roketler bunun kanıtı.

     Zaten
ihtiyaçlarının sonsuz ufuklarına açılan ve açılmaya da hep devam edecek olan,
iki büyük kapısı var insanoğlunun. Biri, ilmin hocası ve en büyük teşvikçisi
olan merak unsuru. Diğeri, teknik ve medeniyetin her çeşit ilerlemesini
sağlayan ihtiyaç unsuru. Evet “Merak ilmin, ihtiyaç; terakki ve ilerlemenin
hocasıdır.”

     Değerli okur!
Gâfil bir nefis boş bir gurur içindedir. Nasıl ki bir insanın işi yolunda,
sağlığı yerindedir. Değmeyin keyfine. Hani aç biri, kendini doymaz sanır ya!
Hani tok kişi kendini acıkmaz sanır ya! İşte böyle bir insan; işi tıkırında,
sağlığı yerindeyken; mağrur ve boş bir gurur içindedir!

     Çünkü bu hâlin hep
süreceğine inanır. Bu gurur, onu kul olarak asıl yapması gereken şeylerden
alıkoyar. En azından gevşekliğe iter, ilgisiz yapar. Kısaca gaflette bırakır.
Yersiz bir gururun pençesinde kendini rahat sanır! Zaten insan bir yolcu değil
mi? Ruhlar âleminden çıkmış. Düşmüş yola. Sonra konmuş ana rahmine. Sonra
gelmiş dünyaya. Oradan kabre, berzaha, haşre doğru yol almıyor mu? Velhasıl
ebedülâbâd / ebedî / sonsuz hayat yolunda değil mi? Hem zaten Allah’tan geldi,
Allah’a dönüş yolculuğunda değil mi?

     Yüce Allah’ın her
şeyi kapsayan ilminden, şehadet / görünür âleme getirilmedi mi? Ete kemiğe
büründürülerek dünyada Ayşeler, Fatmalar, Ahmetler, Mehmetler olarak yerini
almadı mı? Kısa kâinat / evren yolculuğundan dönmek üzere değil mi? Ayrıca
dünyada iken de, yolcu değil mi? Oradan oraya koşuşturup durmuyor mu? Evet
herkes seyyah / gezgin hükmünde.

Portreler -2- Peyami Safa – Nazım Hikmet

0

 Bu iki ismin
münasebetlerine ilk defa 1970’li yıllarda okuduğum merhum yazar Ergun Göze’nin:
Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası
adlı kitabında rastladım. Sayın Göze kitabına bu ikilinin sadece aralarındaki kavgaları
almıştı, meğerse tanıştıklarının ilk yıllarında aralarında sıkı dostluklar
oluşmuş hatta ortak düşmanları dahi varmış.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi.

Peyami Safa ve Nazım
hikmet arasındaki dostluk nasıl gelişiyor oradan başlayacak olursak:

Nazım hikmet’in
hükümlülükten dolayı hapiste yattığı yıllarda ünlü yazar Peyami safa,
Cumhuriyet Gazetesinin “Edebiyat” sayfasını yönetmektedir. Peyami Safa, bir gün
bu sayfada Nazım Hikmet’in “Yanardağ
başlıklı şiirini yayınlar. Gazetenin patronu ve yönetim ekibi Nazım Hikmet’in
bu şiirinin gazetelerinde yayınlanmasına çok kızmışlardır. Ertesi gün gazetede
şöyle bir yazı yayınlanır: “Mahkûm
bir adamın kaleminden çıkmış olan ‘Yanardağ’ adlı manzume, gazetemizin dünkü
nüshasında, yazı işleri müdürüne gösterilmeden yayımlanmıştır. Mesleği
mesleğimize katiyen uymayan bir muharrire ait olan manzumenin gazetemizde
yayımlanmış olmasından dolayı, okurlarımızdan özür dileriz
.”
Tabiatıyla Peyami safa olaya çok bozulur ve gazetedeki görevinden ve işinden
ayrılır.

Nazım Hikmet, mahkûmiyetinden sonra İstanbul’a döner ve
kendi şiiri yüzünden işinden ayrılan Peyami Safa’yı arar, buluşup tanışırlar ve
aralarındaki dostluk bu sayede başlamış olur.

İki ünlü yazar bu buluşmadan sonra artık sıkı dost
olmuşlardır. Nazım, 1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra İkisi de Zekeriya
Sertel ve Sabiha Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay Dergisinde yazmaya
başlarlar. Bir müddet sonra Nazım Hikmet, 1929 yılında JOKOND ile Sİ-YA-U
şiirini kaleme alır. İşte bu şiir, iki ünlünün aralarındaki kırılma noktası
olur. Peyami Safa, Nazım Hikmet hayranlarını kızdıracak uzun bir yazıyla bu
şiiri eleştirir. Nedense Nazım hikmet bu eleştiriye aldırış etmez, sineye
çeker.

Sabiha Sertel’in anlattığına göre Nazım Hikmet, yüksek
tahsil yapmadığı halde çok iyi derecede Fransızca bilen oldukça kabiliyetli ve
zeki bir yazar olan Peyami Safa’yı kazanmak ister, kendi safına çekmeğe
çalışırdı. Aralarındaki dostluk başlayıncaya kadar cingöz Recai müstear ismiyle
kısa hikâyeler yazan Peyami Safa’ya bir arkadaşlarının evinde hastalığından ve
kolunun sakat kalmasından bahsederken:

 Nazım Hikmet: “Nedir bu senin yazdığın saçma sapan
şeyler… Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai’leri
bırak da bunu yaz
.” der!

Böylece Nazımın telkiniyle 
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”
ortaya çıkar. . ve bu kitabını: “Canım
nazıma kara sevda ile
” diye başlayan bir yazıyla Nazım Hikmet’e ithaf eder.
Nazım Hikmet, Moskova’dan döndükten sonra, Necip Fazıl Kısakürek gibi ünlü
yazarların da bulunduğu Alay Köşkü’ndeki bir toplantıda onu kürsüye çıkarıp:

Gelmiş geçmiş Türk
şairlerinin en büyüğü”
diye halka tanıtan Peyami Safa’dır.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tepkisi:

Nazım Hikmet’in Resimli Ay sayfalarından estirmeye başladığı
rüzgâr, dönemin edebiyat otoritelerinin tepkisini çekmekte gecikmez. Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Milliyet gazetesinde zehir zemberek bir yazı yayımlar:

 

Bu zavallı nesil
bize bin beladan arta kalmıştır. Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve
gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati
kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir.”

 

Nazım Hikmet’in çalıştığı Resimli Ay ile Peyami Safa’nın 15
günlük olarak yayımlamaya başladığı Hareket dergisi bu saldırıya birlikte göğüs
gererler.

Nazım Hikmet: “Putları
Yıkıyoruz
!” başlıklı bir kampanya başlatır.

Bu kampanyadan sonra ortalık toz, dumana karışmıştır.

“Putları Yıkıyoruz” kampanyasını destekleyen Peyami Safa,
genç kuşağa ve Nazım Hikmet’e yöneltilen ağır eleştirilere kararlı bir şekilde
cevap verir: “Biz ‘Varız’ diyen nesiliz,
bizde kuvvetimizin şuuru var. … Yığınlar ayaklanıyor ve ‘Yaşa’ diye
haykırıyorlar. Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol
veriniz.”

Peyami Safa, “dünya
edebiyatında kendine çok has bir nev’in yaratıcısı
” diye nitelediği
Nazım’ı da şöyle savunur: “O sadece
ağlamayan ve haykıran zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde
çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük
bir kafa mimarıdır.”

Nazım Hikmet o ara getirmek istediği yenilikleri kabul
ettiriyor hatta okul kitaplarında yayınlatıyor.

Bu durum da tabii bir kısım yazarların hiç hoşuna gitmiyor.
Nazım Hikmet’e yükleniyorlar. O esnada Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla gazetelerde yazılar kaleme alıyor. Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi eski Akbaba’cı isimler
Orhan Selim’i köşeye sıkıştıracak yazılar yayımlıyor. Nazım Hikmet’in önünü
kesmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.

Ve İpleri Geren Tek
Cümle:

İki genç sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma Nazım
Hikmet’in 1934’ün sonunda “Unutulan Adam” adlı kitabını yazmasından sonra
yaşanacaktır. Nazım Hikmet’in hep para sıkıntısı çektiğini bilen Peyami Safa,
bir gün “Gelen paraları kimler alıyor
diye sorar. Kastettiği Moskova’dan gelen paralardır. Bu soru karşısında büyük
şaşkınlık yaşayan Nazım böyle bir şeyin olmadığını ve asla da olamayacağını
söyler. Ancak arkadaşının ima edercesine hınzırca bakarak inanmaz bir havada
konuyu değiştirmesini asla unutmayacaktır.

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

5 Ocak 1935 tarihinde Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla “İt Ürür Kervan Yürür” başlıklı bir yazı yayımlar.

Büyük bir etki yaratan bu yazının dört gün ardından “İt
Ürür Kervan Yürür No 2” yazısını yayımlar. Bu yazılarla karsısındakileri iyice
çileden çıkarıyor.

Peyami Safa ise o ara bu yazıları üstüne alınmış gibi
gözükmez.

Nazım Hikmet’le eski dostu Peyami Safa’nın kavgası ise
Sertellerin Resimli Ay’ı kapattıktan sonra çıkarmaya başladığı, ikisinin de
aynı sayfada köşe yazdıkları, Tan gazetesinin sütunlarında su yüzüne çıkar.
Tan’ın ikinci sayfasının sol sütununda Orhan Selim “Bu da Benden”, sağ sütununda ise Peyami Safa “Düşündükçe” başlığıyla köşe yazıları yazmaktadır.

 İki yazara aynı
sayfada köşe veren gazetenin sahibi Zekeriya Sertel, anılarında o günleri şöyle
anlatacaktır:

“Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri
komünizme kazanmak endişesindeydi… Bu konu Peyami Safa’yı çileden
çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti… Nazım onu davaya
kazanmaya çok önem veriyordu… Fakat Peyami zeki olduğu kadar da kötü ruhlu
bir adamdı. Çok içki içer hatta esrar kullandığı bilinirdi… Nazım’ın
çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi.” (Bu not’da benden olsun. Zekeriya Sertel de
Nazımla aynı fikri taşıdığı için bu yetenekli yazar Peyami Safa’ya gazetesinde
yazdırıyor ama aleyhinde konuşmaktan da kendini alamıyor.)

Avrupa’da faşizmin iyiden iyiye yükseldiği 1935 yılında
Türkiye’deki aşırı milliyetçi yazar-çizer tayfası da sesini daha çok
yükseltmeye ve solcu aydınları açıktan hedef göstermeye başlamıştır. Peyami
Safa o dönemde bir akşam bir dost sofrasında “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle
dolu”
deyince Elif Naci ile aralarında hayli sert bir tartışma yaşanır.

Nazım Hikmet, ertesi gün Orhan Selim imzasıyla hem Tan’daki
hem de Akşam’daki köşesinde Safa’nın bu sözlerini hedef alır. Tan’daki yazının
başlığı “Kahve-Gazino Entelektüelleri”, Akşam’dakinin ise “Entelektüel”dir: “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon
plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar… Tavuğun,
sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü…”

 

Dostluk Şarap Gibi
Değildir

Orhan Selim, birkaç gün sonra Tan’da çıkan ‘Eski Dost’ başlıklı yazıda ise o
bildik atasözünün ‘ozanca bir dilekten
başka bir şey olmadığını
‘ söyler: “Dostluk
şarap gibi değildir
. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz çok kez… Tersine
yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de
düşmanların büyüğü çoğu kez eski dostlardan çıkar.”

Bütün bunları üzerine alınmaz görünen Peyami Safa, o
günlerde Nurullah Ataç’la uğraşmaktadır. 12 Haziran 1935 tarihli Tan’da ‘Kıskançlık İlmi’ diye bir yazıyla
Ataç’a yüklenen Safa’ya Orhan Selim de aynı gazetenin 17 Haziran 1935 tarihli
nüshasında “Ben Münekkitten Yanayım
başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım’ın bu örtülü saldırılarına daha fazla sessiz kalmayan
Peyami Safa, 23 Haziran 1935 tarihli Tan’da “Sürü Adamı” başlıklı bir yazı kaleme alır ve Nazım’ı “dışarıdan aldığı telkinleri dile getiren
bir softa
” olarak netiler: “İçinde
hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır
bu… Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını
azaltmakla işe başlamalı(dır)…”

 

Bolşevik Fantoması

 

Orhan Selim, Safa’ya ertesi gün Tan’da çıkan “Küçük Adam” başlıklı yazısıyla yanıt
verince gidişattan rahatsız olan Zekeriya Sertel, iki muharriri de ayrı ayrı
odasına çağırarak uyarma gereği duyar. Bu uyarının ardından Peyami Safa,
kavgayı kendisinin çıkarmakta olduğu “Hafta
dergisinde sürdürmeye karar verir.

 

Dergide “Biraz Aydınlık” üst başlığıyla yedi yazı yayımlar.
Nazım’ı nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu nasıl
ona ithaf ettiğini uzun uzun anlattığı bu yazılarda hasmına yönelik kullandığı
ifadeler yenilir yutulur cinsten değildir: “Şöhretinin büyük kısmını polisin takibine borçlu olan Bolşevik
fantoması, lirik, cıvık hassas bir şair, su katılmamış burjuva”…

Peyami Safa’nın ikinci yazısı çıkınca Nazım Hikmet, Yedigün
dergisini yayımlayan Naci Sadullah’a bir röportaj verir. Komünist şair,
derginin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında çıkan söyleşisinde, “küçük burjuva münevveri” diye
nitelendirdiği Peyami Safa’ya şöyle yüklenir:

Herhangi bir fikre
taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip,
mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla
bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına
girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

 

Üç Defa Eşik
Aşındırıp Üç Defe Reddedildiğim Yalandır

Peyami Safa, “Biraz Aydınlık” başlıklı yazılarının
üçüncüsünde bu söyleşiye ağır bir dille yanıt verir. Kaldırım politikacısı ağzı
kullanmakla eleştirdiği Nazım’ın iddialarını “herze yumurtlamak” olarak
nitelendiren Peyami Safa, bir dönem masonluğa ilgi duyduğunu gizlemez ancak “Üç defa eşik aşındırıp üç defa
reddedildiğim yalandır”
diye yazar.

Nazım’ın yanıtıysa yine Yedigün’de yayımlanır. Peyami
Safa’yı provokatörlükle suçlamaktadır: “Bu
mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç iç yüzünü, bulaşık
hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı
gelmiştir.”

Peyami Safa’nın bütün hayatı boyunca şahsi menfaat peşinde
koştuğunu iddia eden Nazım, onun kendisine “Ben senin hatırın için Marksist olurum” dediğini de aktarır. Nazım,
Safa’nın kendisinin sırtını bir yere dayadığına inandığı için böyle söylediğini
de öne sürer ve “Bu vehmin hakikat
olmadığını anlamasıyla tebellür etti”
der.

 

Zekâ ve Şuur
Harabesi

Peyami Safa bir sonraki yazısında “zavallı oğlan” diye nitelediği Nazım’ın sözlerini alaya alır: “Karşıma böyle bir zekâ ve şuur harabesi
çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nazım Hikmet’in söylediğine inanmam.
Biraz alık salıktır ama benim bildiğim Nazım bu kadar beyinsiz değildir…”

Üslubu gittikçe ağırlaşan yazılarının altıncısında sadece
Nazım Hikmet’i değil, bütün solcu aydınları hedef alır Peyami Safa. Biraz
Aydınlık dizisinin son yazısını şöyle tamamlar: “Evvelce müdafaasını yaptığım Nazım Hikmet’in bu kadar mayasız,
cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum.”

 

Peyami Safa’nın bu satırları 19 Ağustos 1935 tarihli
Hafta’da yayımlanır. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon’un 1 Eylül 1935
tarihinde yayımladıkları Aydabir dergisinin ilk sayısındaysa Nazım Hikmet’in
ünlü “Bir Provokatör Üstüne Hiciv
Denemeleri
” adlı uzun şiiri çıkacaktır. Nazım rakibine son kez şöyle
seslenir:

 

 

 

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ey yetimi Safa

Bir düşün ki, son
defa

Anlayabilesin:

 

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük, eğri
virgül,

Bir zavallı
vesilesin!

 

Ben kızabilir miyim
sana?

Sen de bilirsin ki,
benim âdetim değildir

 

Bir posta tatarına

Bir emir kuluna
sövmek,

Efendisine kızıp

Uşağını dövmek!

Peyami Safa, 9 Eylül 1935 tarihli “Hafta”da bu şiiri “Alık oğlan benim sayısız kusurlarım
dururken iftihar ettiğim tek tük faziletimi hicvetmeye yeltenmiş
” diye
eleştirir ve bundan sonra Nazım’a Cingöz Recai’nin yanıt vereceğini söyler. Hafta’nın
23 Eylül 1935 tarihli sayısında da ‘Cingöz Recai’den Nazım Hikmet’e başlığıyla
bir yergi yayımlar:

 

Gel bakayım,

Lüle lüle kıvrım
kıvrım samur saçlı,

Pamuk tenli, al
yanaklı sarı papam

Gel bakayım
yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında
yatan

Büyük Türk ölülerine
çatan

Bre kaltaban

Bre Türk düşmanı,

Bre vatan haini
şarlatan

….

Safa, ‘toprak altında
yatan büyük Türk ölülerine çatan’
derken Nazım’ın kendisine yazdığı hicivde
Namık Kemal’i ‘takma aslan yeleli Namık kemal üstadın’ diye eleştirmesine yanıt
vermektedir. Nazım’ın Namık Kemal’i bu şekilde nitelendirmesi o dönemde sadece
sağcı aydınların değil, solcuların da tepkisini çekecek ve daha büyük yeni bir
kavganın başlamasına neden olacaktır.

Sağlıklı kalın.

 

Bu yazı için faydalanılan isimler: Nursima Zeynep Atsız –
Süleyman Çeliker