Portreler -2- Peyami Safa – Nazım Hikmet

86

 Bu iki ismin
münasebetlerine ilk defa 1970’li yıllarda okuduğum merhum yazar Ergun Göze’nin:
Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası
adlı kitabında rastladım. Sayın Göze kitabına bu ikilinin sadece aralarındaki kavgaları
almıştı, meğerse tanıştıklarının ilk yıllarında aralarında sıkı dostluklar
oluşmuş hatta ortak düşmanları dahi varmış.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi.

Peyami Safa ve Nazım
hikmet arasındaki dostluk nasıl gelişiyor oradan başlayacak olursak:

Nazım hikmet’in
hükümlülükten dolayı hapiste yattığı yıllarda ünlü yazar Peyami safa,
Cumhuriyet Gazetesinin “Edebiyat” sayfasını yönetmektedir. Peyami Safa, bir gün
bu sayfada Nazım Hikmet’in “Yanardağ
başlıklı şiirini yayınlar. Gazetenin patronu ve yönetim ekibi Nazım Hikmet’in
bu şiirinin gazetelerinde yayınlanmasına çok kızmışlardır. Ertesi gün gazetede
şöyle bir yazı yayınlanır: “Mahkûm
bir adamın kaleminden çıkmış olan ‘Yanardağ’ adlı manzume, gazetemizin dünkü
nüshasında, yazı işleri müdürüne gösterilmeden yayımlanmıştır. Mesleği
mesleğimize katiyen uymayan bir muharrire ait olan manzumenin gazetemizde
yayımlanmış olmasından dolayı, okurlarımızdan özür dileriz
.”
Tabiatıyla Peyami safa olaya çok bozulur ve gazetedeki görevinden ve işinden
ayrılır.

Nazım Hikmet, mahkûmiyetinden sonra İstanbul’a döner ve
kendi şiiri yüzünden işinden ayrılan Peyami Safa’yı arar, buluşup tanışırlar ve
aralarındaki dostluk bu sayede başlamış olur.

İki ünlü yazar bu buluşmadan sonra artık sıkı dost
olmuşlardır. Nazım, 1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra İkisi de Zekeriya
Sertel ve Sabiha Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay Dergisinde yazmaya
başlarlar. Bir müddet sonra Nazım Hikmet, 1929 yılında JOKOND ile Sİ-YA-U
şiirini kaleme alır. İşte bu şiir, iki ünlünün aralarındaki kırılma noktası
olur. Peyami Safa, Nazım Hikmet hayranlarını kızdıracak uzun bir yazıyla bu
şiiri eleştirir. Nedense Nazım hikmet bu eleştiriye aldırış etmez, sineye
çeker.

Sabiha Sertel’in anlattığına göre Nazım Hikmet, yüksek
tahsil yapmadığı halde çok iyi derecede Fransızca bilen oldukça kabiliyetli ve
zeki bir yazar olan Peyami Safa’yı kazanmak ister, kendi safına çekmeğe
çalışırdı. Aralarındaki dostluk başlayıncaya kadar cingöz Recai müstear ismiyle
kısa hikâyeler yazan Peyami Safa’ya bir arkadaşlarının evinde hastalığından ve
kolunun sakat kalmasından bahsederken:

 Nazım Hikmet: “Nedir bu senin yazdığın saçma sapan
şeyler… Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai’leri
bırak da bunu yaz
.” der!

Böylece Nazımın telkiniyle 
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”
ortaya çıkar. . ve bu kitabını: “Canım
nazıma kara sevda ile
” diye başlayan bir yazıyla Nazım Hikmet’e ithaf eder.
Nazım Hikmet, Moskova’dan döndükten sonra, Necip Fazıl Kısakürek gibi ünlü
yazarların da bulunduğu Alay Köşkü’ndeki bir toplantıda onu kürsüye çıkarıp:

Gelmiş geçmiş Türk
şairlerinin en büyüğü”
diye halka tanıtan Peyami Safa’dır.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tepkisi:

Nazım Hikmet’in Resimli Ay sayfalarından estirmeye başladığı
rüzgâr, dönemin edebiyat otoritelerinin tepkisini çekmekte gecikmez. Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Milliyet gazetesinde zehir zemberek bir yazı yayımlar:

 

Bu zavallı nesil
bize bin beladan arta kalmıştır. Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve
gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati
kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir.”

 

Nazım Hikmet’in çalıştığı Resimli Ay ile Peyami Safa’nın 15
günlük olarak yayımlamaya başladığı Hareket dergisi bu saldırıya birlikte göğüs
gererler.

Nazım Hikmet: “Putları
Yıkıyoruz
!” başlıklı bir kampanya başlatır.

Bu kampanyadan sonra ortalık toz, dumana karışmıştır.

“Putları Yıkıyoruz” kampanyasını destekleyen Peyami Safa,
genç kuşağa ve Nazım Hikmet’e yöneltilen ağır eleştirilere kararlı bir şekilde
cevap verir: “Biz ‘Varız’ diyen nesiliz,
bizde kuvvetimizin şuuru var. … Yığınlar ayaklanıyor ve ‘Yaşa’ diye
haykırıyorlar. Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol
veriniz.”

Peyami Safa, “dünya
edebiyatında kendine çok has bir nev’in yaratıcısı
” diye nitelediği
Nazım’ı da şöyle savunur: “O sadece
ağlamayan ve haykıran zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde
çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük
bir kafa mimarıdır.”

Nazım Hikmet o ara getirmek istediği yenilikleri kabul
ettiriyor hatta okul kitaplarında yayınlatıyor.

Bu durum da tabii bir kısım yazarların hiç hoşuna gitmiyor.
Nazım Hikmet’e yükleniyorlar. O esnada Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla gazetelerde yazılar kaleme alıyor. Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi eski Akbaba’cı isimler
Orhan Selim’i köşeye sıkıştıracak yazılar yayımlıyor. Nazım Hikmet’in önünü
kesmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.

Ve İpleri Geren Tek
Cümle:

İki genç sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma Nazım
Hikmet’in 1934’ün sonunda “Unutulan Adam” adlı kitabını yazmasından sonra
yaşanacaktır. Nazım Hikmet’in hep para sıkıntısı çektiğini bilen Peyami Safa,
bir gün “Gelen paraları kimler alıyor
diye sorar. Kastettiği Moskova’dan gelen paralardır. Bu soru karşısında büyük
şaşkınlık yaşayan Nazım böyle bir şeyin olmadığını ve asla da olamayacağını
söyler. Ancak arkadaşının ima edercesine hınzırca bakarak inanmaz bir havada
konuyu değiştirmesini asla unutmayacaktır.

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

5 Ocak 1935 tarihinde Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla “İt Ürür Kervan Yürür” başlıklı bir yazı yayımlar.

Büyük bir etki yaratan bu yazının dört gün ardından “İt
Ürür Kervan Yürür No 2” yazısını yayımlar. Bu yazılarla karsısındakileri iyice
çileden çıkarıyor.

Peyami Safa ise o ara bu yazıları üstüne alınmış gibi
gözükmez.

Nazım Hikmet’le eski dostu Peyami Safa’nın kavgası ise
Sertellerin Resimli Ay’ı kapattıktan sonra çıkarmaya başladığı, ikisinin de
aynı sayfada köşe yazdıkları, Tan gazetesinin sütunlarında su yüzüne çıkar.
Tan’ın ikinci sayfasının sol sütununda Orhan Selim “Bu da Benden”, sağ sütununda ise Peyami Safa “Düşündükçe” başlığıyla köşe yazıları yazmaktadır.

 İki yazara aynı
sayfada köşe veren gazetenin sahibi Zekeriya Sertel, anılarında o günleri şöyle
anlatacaktır:

“Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri
komünizme kazanmak endişesindeydi… Bu konu Peyami Safa’yı çileden
çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti… Nazım onu davaya
kazanmaya çok önem veriyordu… Fakat Peyami zeki olduğu kadar da kötü ruhlu
bir adamdı. Çok içki içer hatta esrar kullandığı bilinirdi… Nazım’ın
çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi.” (Bu not’da benden olsun. Zekeriya Sertel de
Nazımla aynı fikri taşıdığı için bu yetenekli yazar Peyami Safa’ya gazetesinde
yazdırıyor ama aleyhinde konuşmaktan da kendini alamıyor.)

Avrupa’da faşizmin iyiden iyiye yükseldiği 1935 yılında
Türkiye’deki aşırı milliyetçi yazar-çizer tayfası da sesini daha çok
yükseltmeye ve solcu aydınları açıktan hedef göstermeye başlamıştır. Peyami
Safa o dönemde bir akşam bir dost sofrasında “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle
dolu”
deyince Elif Naci ile aralarında hayli sert bir tartışma yaşanır.

Nazım Hikmet, ertesi gün Orhan Selim imzasıyla hem Tan’daki
hem de Akşam’daki köşesinde Safa’nın bu sözlerini hedef alır. Tan’daki yazının
başlığı “Kahve-Gazino Entelektüelleri”, Akşam’dakinin ise “Entelektüel”dir: “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon
plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar… Tavuğun,
sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü…”

 

Dostluk Şarap Gibi
Değildir

Orhan Selim, birkaç gün sonra Tan’da çıkan ‘Eski Dost’ başlıklı yazıda ise o
bildik atasözünün ‘ozanca bir dilekten
başka bir şey olmadığını
‘ söyler: “Dostluk
şarap gibi değildir
. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz çok kez… Tersine
yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de
düşmanların büyüğü çoğu kez eski dostlardan çıkar.”

Bütün bunları üzerine alınmaz görünen Peyami Safa, o
günlerde Nurullah Ataç’la uğraşmaktadır. 12 Haziran 1935 tarihli Tan’da ‘Kıskançlık İlmi’ diye bir yazıyla
Ataç’a yüklenen Safa’ya Orhan Selim de aynı gazetenin 17 Haziran 1935 tarihli
nüshasında “Ben Münekkitten Yanayım
başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım’ın bu örtülü saldırılarına daha fazla sessiz kalmayan
Peyami Safa, 23 Haziran 1935 tarihli Tan’da “Sürü Adamı” başlıklı bir yazı kaleme alır ve Nazım’ı “dışarıdan aldığı telkinleri dile getiren
bir softa
” olarak netiler: “İçinde
hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır
bu… Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını
azaltmakla işe başlamalı(dır)…”

 

Bolşevik Fantoması

 

Orhan Selim, Safa’ya ertesi gün Tan’da çıkan “Küçük Adam” başlıklı yazısıyla yanıt
verince gidişattan rahatsız olan Zekeriya Sertel, iki muharriri de ayrı ayrı
odasına çağırarak uyarma gereği duyar. Bu uyarının ardından Peyami Safa,
kavgayı kendisinin çıkarmakta olduğu “Hafta
dergisinde sürdürmeye karar verir.

 

Dergide “Biraz Aydınlık” üst başlığıyla yedi yazı yayımlar.
Nazım’ı nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu nasıl
ona ithaf ettiğini uzun uzun anlattığı bu yazılarda hasmına yönelik kullandığı
ifadeler yenilir yutulur cinsten değildir: “Şöhretinin büyük kısmını polisin takibine borçlu olan Bolşevik
fantoması, lirik, cıvık hassas bir şair, su katılmamış burjuva”…

Peyami Safa’nın ikinci yazısı çıkınca Nazım Hikmet, Yedigün
dergisini yayımlayan Naci Sadullah’a bir röportaj verir. Komünist şair,
derginin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında çıkan söyleşisinde, “küçük burjuva münevveri” diye
nitelendirdiği Peyami Safa’ya şöyle yüklenir:

Herhangi bir fikre
taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip,
mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla
bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına
girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

 

Üç Defa Eşik
Aşındırıp Üç Defe Reddedildiğim Yalandır

Peyami Safa, “Biraz Aydınlık” başlıklı yazılarının
üçüncüsünde bu söyleşiye ağır bir dille yanıt verir. Kaldırım politikacısı ağzı
kullanmakla eleştirdiği Nazım’ın iddialarını “herze yumurtlamak” olarak
nitelendiren Peyami Safa, bir dönem masonluğa ilgi duyduğunu gizlemez ancak “Üç defa eşik aşındırıp üç defa
reddedildiğim yalandır”
diye yazar.

Nazım’ın yanıtıysa yine Yedigün’de yayımlanır. Peyami
Safa’yı provokatörlükle suçlamaktadır: “Bu
mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç iç yüzünü, bulaşık
hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı
gelmiştir.”

Peyami Safa’nın bütün hayatı boyunca şahsi menfaat peşinde
koştuğunu iddia eden Nazım, onun kendisine “Ben senin hatırın için Marksist olurum” dediğini de aktarır. Nazım,
Safa’nın kendisinin sırtını bir yere dayadığına inandığı için böyle söylediğini
de öne sürer ve “Bu vehmin hakikat
olmadığını anlamasıyla tebellür etti”
der.

 

Zekâ ve Şuur
Harabesi

Peyami Safa bir sonraki yazısında “zavallı oğlan” diye nitelediği Nazım’ın sözlerini alaya alır: “Karşıma böyle bir zekâ ve şuur harabesi
çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nazım Hikmet’in söylediğine inanmam.
Biraz alık salıktır ama benim bildiğim Nazım bu kadar beyinsiz değildir…”

Üslubu gittikçe ağırlaşan yazılarının altıncısında sadece
Nazım Hikmet’i değil, bütün solcu aydınları hedef alır Peyami Safa. Biraz
Aydınlık dizisinin son yazısını şöyle tamamlar: “Evvelce müdafaasını yaptığım Nazım Hikmet’in bu kadar mayasız,
cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum.”

 

Peyami Safa’nın bu satırları 19 Ağustos 1935 tarihli
Hafta’da yayımlanır. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon’un 1 Eylül 1935
tarihinde yayımladıkları Aydabir dergisinin ilk sayısındaysa Nazım Hikmet’in
ünlü “Bir Provokatör Üstüne Hiciv
Denemeleri
” adlı uzun şiiri çıkacaktır. Nazım rakibine son kez şöyle
seslenir:

 

 

 

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ey yetimi Safa

Bir düşün ki, son
defa

Anlayabilesin:

 

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük, eğri
virgül,

Bir zavallı
vesilesin!

 

Ben kızabilir miyim
sana?

Sen de bilirsin ki,
benim âdetim değildir

 

Bir posta tatarına

Bir emir kuluna
sövmek,

Efendisine kızıp

Uşağını dövmek!

Peyami Safa, 9 Eylül 1935 tarihli “Hafta”da bu şiiri “Alık oğlan benim sayısız kusurlarım
dururken iftihar ettiğim tek tük faziletimi hicvetmeye yeltenmiş
” diye
eleştirir ve bundan sonra Nazım’a Cingöz Recai’nin yanıt vereceğini söyler. Hafta’nın
23 Eylül 1935 tarihli sayısında da ‘Cingöz Recai’den Nazım Hikmet’e başlığıyla
bir yergi yayımlar:

 

Gel bakayım,

Lüle lüle kıvrım
kıvrım samur saçlı,

Pamuk tenli, al
yanaklı sarı papam

Gel bakayım
yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında
yatan

Büyük Türk ölülerine
çatan

Bre kaltaban

Bre Türk düşmanı,

Bre vatan haini
şarlatan

….

Safa, ‘toprak altında
yatan büyük Türk ölülerine çatan’
derken Nazım’ın kendisine yazdığı hicivde
Namık Kemal’i ‘takma aslan yeleli Namık kemal üstadın’ diye eleştirmesine yanıt
vermektedir. Nazım’ın Namık Kemal’i bu şekilde nitelendirmesi o dönemde sadece
sağcı aydınların değil, solcuların da tepkisini çekecek ve daha büyük yeni bir
kavganın başlamasına neden olacaktır.

Sağlıklı kalın.

 

Bu yazı için faydalanılan isimler: Nursima Zeynep Atsız –
Süleyman Çeliker