22.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 427

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (10)

Saray bahçıvanı, sarayın bahçesinde rahatça, istediği gibi
gezer tozar. Kimse de bir şey demez. Çünkü saraya intisabı ve bağlanışı vardır.
Çünkü o sarayın adamı. Çünkü o, saraya mensup. O bağı koruduğu sürece, saray
bahçesinde istediği gibi dolaşabilir. Herkes onun mensubiyetini bilir. Ona ses
çıkarmazlar. Ona engel olmazlar. Hatta ona görünmezler bile. Yok gibi
davranırlar. Bahçıvan, bahçe kendininmiş gibi hissedebilir, rahat hareket eder.
Üstelik bahçıvan sarayda tasarruf sahibidir. Bahçeyi istediği şekilde tanzim
eder, düzenler. Çünkü bu yetkisi vardır.

     İşte insan da
dünya sarayında, saray sahibini tanıdığı, ona bağlı, ona mensup olduğu
takdirde, o bahçıvan gibi hür ve serbesttir. Sarayda söz ve tasarruf sahibidir.
Demek ki, kulluğunda sultanlığı, sultanlığında kulluğu gizli. Evet Allah’a kul
olan, dünyada sultandır. Âhirette de sultan olacak.

     Allah’a kul
olmayan, mahlûkata kul ve esir olmak zorunda. Görünüşte kendini sultan da sansa
ne yazar? Çünkü kendine cephe alan, kendine yabancı tüm varlık karşısında,
korkak ve hiç hükmündedir. Her şey onu korkutur. Her şey onu üzer. Her şey ona
düşmandır. Bütün mahlûkatı karşısına alanın sultanlığı, köleliğin ta kendisi
olup, avunmaktan başka bir şey değildir.

     Allah hakkıyla
mâbuddur. Kendisine tapılmaya lâyık tek İlâhtır. İşte sırf bu yüzden, Allah
zâtı için sevilir. Ve sevilmeli. Çünkü kalbler, ancak Allahı anmakla mutmain
olur / gönlü kanmış olup doygunluğa ulaşır. İşte “Bismillah” demenin, Allah
adına harekete geçmenin sebebi budur.

     Cenabı Hakk,
kâinatın kapısını “Bismillah”la açıyor. İnsanları kâinatı gözlemlemeye
çağırıyor. Yine “Bismillah” ile kâinatın kapısını kapatacak. “Bismillah” ile
Darüsselâm  / Selâmet Yeri olan Cennet
yurdunu açacak. Nitekim insanları ebediyyen / sonsuz olarak kalmak ve mutlu
kılmak üzere Cennet’e davet ediyor.

     “ ‘Besmele’nin
önemini anlamak için ‘Beyanı mu’ciz olan Kur’an’ın yüzondört surelerinin
başlarına bak. Hem bütün mübarek kitapların başlangıçlarına bak. Hem bütün
mübarek işlerin başlarına bak. Besmelenin değerinin büyüklüğüne en kesin bir
delil şudur ki: İmam-ı Şafii hazretleri gibi çok büyük müçtehitler / din
âlimleri demişler: ‘Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’an’da 114 defa
inmiştir.’

     “ ‘Bismillah’
güneş gibidir. Başkalarını aydınlattığı gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes
ve her dakika ruhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduklarından, onun hakikatini
herkesin ruhu hisseder. Kalb ve hayal bilmese de önemi yok. Onun için beyan ve
tarife ihtiyaç duymaz.” (İslâm Prensipleri Ansiklopedisi)

     İnsanın
ihtiyaçları sonsuz. Çünkü istekleri ebede kadar uzanıyor. Yani insanın her şeyi
olsa da ebediyet olmasa, elde ettikleri bir gün elinden çıkacaksa, kendisi de
pılını pırtısını toplayıp çekip gidecekse, hiçbir şeyin kıymeti yok. Gerçekten
insanın düşmanları sayısız. Bir mikroptan tutun,  düşecek olan bir gök taşı, bir meteora kadar
her şeyden korkar. Her şeyden titrer.

     Buna rağmen,
insanın ihtiyaçları sayısız. Çünkü gördüğü her şey, insan için artık bir
ihtiyaçtır.

     Hakikaten öyle
değil mi? Başını kaldırdığında yıldızları gören insan, oraya gitmenin
hesaplarını yapmış, oraya gitmenin çarelerini aramaya başlamış. Nitekim uzayın
derinliklerine doğru fırlattığı roketler bunun kanıtı.

     Zaten
ihtiyaçlarının sonsuz ufuklarına açılan ve açılmaya da hep devam edecek olan,
iki büyük kapısı var insanoğlunun. Biri, ilmin hocası ve en büyük teşvikçisi
olan merak unsuru. Diğeri, teknik ve medeniyetin her çeşit ilerlemesini
sağlayan ihtiyaç unsuru. Evet “Merak ilmin, ihtiyaç; terakki ve ilerlemenin
hocasıdır.”

     Değerli okur!
Gâfil bir nefis boş bir gurur içindedir. Nasıl ki bir insanın işi yolunda,
sağlığı yerindedir. Değmeyin keyfine. Hani aç biri, kendini doymaz sanır ya!
Hani tok kişi kendini acıkmaz sanır ya! İşte böyle bir insan; işi tıkırında,
sağlığı yerindeyken; mağrur ve boş bir gurur içindedir!

     Çünkü bu hâlin hep
süreceğine inanır. Bu gurur, onu kul olarak asıl yapması gereken şeylerden
alıkoyar. En azından gevşekliğe iter, ilgisiz yapar. Kısaca gaflette bırakır.
Yersiz bir gururun pençesinde kendini rahat sanır! Zaten insan bir yolcu değil
mi? Ruhlar âleminden çıkmış. Düşmüş yola. Sonra konmuş ana rahmine. Sonra
gelmiş dünyaya. Oradan kabre, berzaha, haşre doğru yol almıyor mu? Velhasıl
ebedülâbâd / ebedî / sonsuz hayat yolunda değil mi? Hem zaten Allah’tan geldi,
Allah’a dönüş yolculuğunda değil mi?

     Yüce Allah’ın her
şeyi kapsayan ilminden, şehadet / görünür âleme getirilmedi mi? Ete kemiğe
büründürülerek dünyada Ayşeler, Fatmalar, Ahmetler, Mehmetler olarak yerini
almadı mı? Kısa kâinat / evren yolculuğundan dönmek üzere değil mi? Ayrıca
dünyada iken de, yolcu değil mi? Oradan oraya koşuşturup durmuyor mu? Evet
herkes seyyah / gezgin hükmünde.

Portreler -2- Peyami Safa – Nazım Hikmet

0

 Bu iki ismin
münasebetlerine ilk defa 1970’li yıllarda okuduğum merhum yazar Ergun Göze’nin:
Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası
adlı kitabında rastladım. Sayın Göze kitabına bu ikilinin sadece aralarındaki kavgaları
almıştı, meğerse tanıştıklarının ilk yıllarında aralarında sıkı dostluklar
oluşmuş hatta ortak düşmanları dahi varmış.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi.

Peyami Safa ve Nazım
hikmet arasındaki dostluk nasıl gelişiyor oradan başlayacak olursak:

Nazım hikmet’in
hükümlülükten dolayı hapiste yattığı yıllarda ünlü yazar Peyami safa,
Cumhuriyet Gazetesinin “Edebiyat” sayfasını yönetmektedir. Peyami Safa, bir gün
bu sayfada Nazım Hikmet’in “Yanardağ
başlıklı şiirini yayınlar. Gazetenin patronu ve yönetim ekibi Nazım Hikmet’in
bu şiirinin gazetelerinde yayınlanmasına çok kızmışlardır. Ertesi gün gazetede
şöyle bir yazı yayınlanır: “Mahkûm
bir adamın kaleminden çıkmış olan ‘Yanardağ’ adlı manzume, gazetemizin dünkü
nüshasında, yazı işleri müdürüne gösterilmeden yayımlanmıştır. Mesleği
mesleğimize katiyen uymayan bir muharrire ait olan manzumenin gazetemizde
yayımlanmış olmasından dolayı, okurlarımızdan özür dileriz
.”
Tabiatıyla Peyami safa olaya çok bozulur ve gazetedeki görevinden ve işinden
ayrılır.

Nazım Hikmet, mahkûmiyetinden sonra İstanbul’a döner ve
kendi şiiri yüzünden işinden ayrılan Peyami Safa’yı arar, buluşup tanışırlar ve
aralarındaki dostluk bu sayede başlamış olur.

İki ünlü yazar bu buluşmadan sonra artık sıkı dost
olmuşlardır. Nazım, 1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra İkisi de Zekeriya
Sertel ve Sabiha Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay Dergisinde yazmaya
başlarlar. Bir müddet sonra Nazım Hikmet, 1929 yılında JOKOND ile Sİ-YA-U
şiirini kaleme alır. İşte bu şiir, iki ünlünün aralarındaki kırılma noktası
olur. Peyami Safa, Nazım Hikmet hayranlarını kızdıracak uzun bir yazıyla bu
şiiri eleştirir. Nedense Nazım hikmet bu eleştiriye aldırış etmez, sineye
çeker.

Sabiha Sertel’in anlattığına göre Nazım Hikmet, yüksek
tahsil yapmadığı halde çok iyi derecede Fransızca bilen oldukça kabiliyetli ve
zeki bir yazar olan Peyami Safa’yı kazanmak ister, kendi safına çekmeğe
çalışırdı. Aralarındaki dostluk başlayıncaya kadar cingöz Recai müstear ismiyle
kısa hikâyeler yazan Peyami Safa’ya bir arkadaşlarının evinde hastalığından ve
kolunun sakat kalmasından bahsederken:

 Nazım Hikmet: “Nedir bu senin yazdığın saçma sapan
şeyler… Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai’leri
bırak da bunu yaz
.” der!

Böylece Nazımın telkiniyle 
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”
ortaya çıkar. . ve bu kitabını: “Canım
nazıma kara sevda ile
” diye başlayan bir yazıyla Nazım Hikmet’e ithaf eder.
Nazım Hikmet, Moskova’dan döndükten sonra, Necip Fazıl Kısakürek gibi ünlü
yazarların da bulunduğu Alay Köşkü’ndeki bir toplantıda onu kürsüye çıkarıp:

Gelmiş geçmiş Türk
şairlerinin en büyüğü”
diye halka tanıtan Peyami Safa’dır.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tepkisi:

Nazım Hikmet’in Resimli Ay sayfalarından estirmeye başladığı
rüzgâr, dönemin edebiyat otoritelerinin tepkisini çekmekte gecikmez. Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Milliyet gazetesinde zehir zemberek bir yazı yayımlar:

 

Bu zavallı nesil
bize bin beladan arta kalmıştır. Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve
gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati
kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir.”

 

Nazım Hikmet’in çalıştığı Resimli Ay ile Peyami Safa’nın 15
günlük olarak yayımlamaya başladığı Hareket dergisi bu saldırıya birlikte göğüs
gererler.

Nazım Hikmet: “Putları
Yıkıyoruz
!” başlıklı bir kampanya başlatır.

Bu kampanyadan sonra ortalık toz, dumana karışmıştır.

“Putları Yıkıyoruz” kampanyasını destekleyen Peyami Safa,
genç kuşağa ve Nazım Hikmet’e yöneltilen ağır eleştirilere kararlı bir şekilde
cevap verir: “Biz ‘Varız’ diyen nesiliz,
bizde kuvvetimizin şuuru var. … Yığınlar ayaklanıyor ve ‘Yaşa’ diye
haykırıyorlar. Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol
veriniz.”

Peyami Safa, “dünya
edebiyatında kendine çok has bir nev’in yaratıcısı
” diye nitelediği
Nazım’ı da şöyle savunur: “O sadece
ağlamayan ve haykıran zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde
çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük
bir kafa mimarıdır.”

Nazım Hikmet o ara getirmek istediği yenilikleri kabul
ettiriyor hatta okul kitaplarında yayınlatıyor.

Bu durum da tabii bir kısım yazarların hiç hoşuna gitmiyor.
Nazım Hikmet’e yükleniyorlar. O esnada Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla gazetelerde yazılar kaleme alıyor. Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi eski Akbaba’cı isimler
Orhan Selim’i köşeye sıkıştıracak yazılar yayımlıyor. Nazım Hikmet’in önünü
kesmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.

Ve İpleri Geren Tek
Cümle:

İki genç sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma Nazım
Hikmet’in 1934’ün sonunda “Unutulan Adam” adlı kitabını yazmasından sonra
yaşanacaktır. Nazım Hikmet’in hep para sıkıntısı çektiğini bilen Peyami Safa,
bir gün “Gelen paraları kimler alıyor
diye sorar. Kastettiği Moskova’dan gelen paralardır. Bu soru karşısında büyük
şaşkınlık yaşayan Nazım böyle bir şeyin olmadığını ve asla da olamayacağını
söyler. Ancak arkadaşının ima edercesine hınzırca bakarak inanmaz bir havada
konuyu değiştirmesini asla unutmayacaktır.

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

5 Ocak 1935 tarihinde Nazım Hikmet “Orhan Selim”
imzasıyla “İt Ürür Kervan Yürür” başlıklı bir yazı yayımlar.

Büyük bir etki yaratan bu yazının dört gün ardından “İt
Ürür Kervan Yürür No 2” yazısını yayımlar. Bu yazılarla karsısındakileri iyice
çileden çıkarıyor.

Peyami Safa ise o ara bu yazıları üstüne alınmış gibi
gözükmez.

Nazım Hikmet’le eski dostu Peyami Safa’nın kavgası ise
Sertellerin Resimli Ay’ı kapattıktan sonra çıkarmaya başladığı, ikisinin de
aynı sayfada köşe yazdıkları, Tan gazetesinin sütunlarında su yüzüne çıkar.
Tan’ın ikinci sayfasının sol sütununda Orhan Selim “Bu da Benden”, sağ sütununda ise Peyami Safa “Düşündükçe” başlığıyla köşe yazıları yazmaktadır.

 İki yazara aynı
sayfada köşe veren gazetenin sahibi Zekeriya Sertel, anılarında o günleri şöyle
anlatacaktır:

“Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri
komünizme kazanmak endişesindeydi… Bu konu Peyami Safa’yı çileden
çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti… Nazım onu davaya
kazanmaya çok önem veriyordu… Fakat Peyami zeki olduğu kadar da kötü ruhlu
bir adamdı. Çok içki içer hatta esrar kullandığı bilinirdi… Nazım’ın
çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi.” (Bu not’da benden olsun. Zekeriya Sertel de
Nazımla aynı fikri taşıdığı için bu yetenekli yazar Peyami Safa’ya gazetesinde
yazdırıyor ama aleyhinde konuşmaktan da kendini alamıyor.)

Avrupa’da faşizmin iyiden iyiye yükseldiği 1935 yılında
Türkiye’deki aşırı milliyetçi yazar-çizer tayfası da sesini daha çok
yükseltmeye ve solcu aydınları açıktan hedef göstermeye başlamıştır. Peyami
Safa o dönemde bir akşam bir dost sofrasında “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle
dolu”
deyince Elif Naci ile aralarında hayli sert bir tartışma yaşanır.

Nazım Hikmet, ertesi gün Orhan Selim imzasıyla hem Tan’daki
hem de Akşam’daki köşesinde Safa’nın bu sözlerini hedef alır. Tan’daki yazının
başlığı “Kahve-Gazino Entelektüelleri”, Akşam’dakinin ise “Entelektüel”dir: “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon
plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar… Tavuğun,
sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü…”

 

Dostluk Şarap Gibi
Değildir

Orhan Selim, birkaç gün sonra Tan’da çıkan ‘Eski Dost’ başlıklı yazıda ise o
bildik atasözünün ‘ozanca bir dilekten
başka bir şey olmadığını
‘ söyler: “Dostluk
şarap gibi değildir
. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz çok kez… Tersine
yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de
düşmanların büyüğü çoğu kez eski dostlardan çıkar.”

Bütün bunları üzerine alınmaz görünen Peyami Safa, o
günlerde Nurullah Ataç’la uğraşmaktadır. 12 Haziran 1935 tarihli Tan’da ‘Kıskançlık İlmi’ diye bir yazıyla
Ataç’a yüklenen Safa’ya Orhan Selim de aynı gazetenin 17 Haziran 1935 tarihli
nüshasında “Ben Münekkitten Yanayım
başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım’ın bu örtülü saldırılarına daha fazla sessiz kalmayan
Peyami Safa, 23 Haziran 1935 tarihli Tan’da “Sürü Adamı” başlıklı bir yazı kaleme alır ve Nazım’ı “dışarıdan aldığı telkinleri dile getiren
bir softa
” olarak netiler: “İçinde
hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır
bu… Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını
azaltmakla işe başlamalı(dır)…”

 

Bolşevik Fantoması

 

Orhan Selim, Safa’ya ertesi gün Tan’da çıkan “Küçük Adam” başlıklı yazısıyla yanıt
verince gidişattan rahatsız olan Zekeriya Sertel, iki muharriri de ayrı ayrı
odasına çağırarak uyarma gereği duyar. Bu uyarının ardından Peyami Safa,
kavgayı kendisinin çıkarmakta olduğu “Hafta
dergisinde sürdürmeye karar verir.

 

Dergide “Biraz Aydınlık” üst başlığıyla yedi yazı yayımlar.
Nazım’ı nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu nasıl
ona ithaf ettiğini uzun uzun anlattığı bu yazılarda hasmına yönelik kullandığı
ifadeler yenilir yutulur cinsten değildir: “Şöhretinin büyük kısmını polisin takibine borçlu olan Bolşevik
fantoması, lirik, cıvık hassas bir şair, su katılmamış burjuva”…

Peyami Safa’nın ikinci yazısı çıkınca Nazım Hikmet, Yedigün
dergisini yayımlayan Naci Sadullah’a bir röportaj verir. Komünist şair,
derginin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında çıkan söyleşisinde, “küçük burjuva münevveri” diye
nitelendirdiği Peyami Safa’ya şöyle yüklenir:

Herhangi bir fikre
taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip,
mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla
bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına
girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

 

Üç Defa Eşik
Aşındırıp Üç Defe Reddedildiğim Yalandır

Peyami Safa, “Biraz Aydınlık” başlıklı yazılarının
üçüncüsünde bu söyleşiye ağır bir dille yanıt verir. Kaldırım politikacısı ağzı
kullanmakla eleştirdiği Nazım’ın iddialarını “herze yumurtlamak” olarak
nitelendiren Peyami Safa, bir dönem masonluğa ilgi duyduğunu gizlemez ancak “Üç defa eşik aşındırıp üç defa
reddedildiğim yalandır”
diye yazar.

Nazım’ın yanıtıysa yine Yedigün’de yayımlanır. Peyami
Safa’yı provokatörlükle suçlamaktadır: “Bu
mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç iç yüzünü, bulaşık
hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı
gelmiştir.”

Peyami Safa’nın bütün hayatı boyunca şahsi menfaat peşinde
koştuğunu iddia eden Nazım, onun kendisine “Ben senin hatırın için Marksist olurum” dediğini de aktarır. Nazım,
Safa’nın kendisinin sırtını bir yere dayadığına inandığı için böyle söylediğini
de öne sürer ve “Bu vehmin hakikat
olmadığını anlamasıyla tebellür etti”
der.

 

Zekâ ve Şuur
Harabesi

Peyami Safa bir sonraki yazısında “zavallı oğlan” diye nitelediği Nazım’ın sözlerini alaya alır: “Karşıma böyle bir zekâ ve şuur harabesi
çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nazım Hikmet’in söylediğine inanmam.
Biraz alık salıktır ama benim bildiğim Nazım bu kadar beyinsiz değildir…”

Üslubu gittikçe ağırlaşan yazılarının altıncısında sadece
Nazım Hikmet’i değil, bütün solcu aydınları hedef alır Peyami Safa. Biraz
Aydınlık dizisinin son yazısını şöyle tamamlar: “Evvelce müdafaasını yaptığım Nazım Hikmet’in bu kadar mayasız,
cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum.”

 

Peyami Safa’nın bu satırları 19 Ağustos 1935 tarihli
Hafta’da yayımlanır. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon’un 1 Eylül 1935
tarihinde yayımladıkları Aydabir dergisinin ilk sayısındaysa Nazım Hikmet’in
ünlü “Bir Provokatör Üstüne Hiciv
Denemeleri
” adlı uzun şiiri çıkacaktır. Nazım rakibine son kez şöyle
seslenir:

 

 

 

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ey yetimi Safa

Bir düşün ki, son
defa

Anlayabilesin:

 

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük, eğri
virgül,

Bir zavallı
vesilesin!

 

Ben kızabilir miyim
sana?

Sen de bilirsin ki,
benim âdetim değildir

 

Bir posta tatarına

Bir emir kuluna
sövmek,

Efendisine kızıp

Uşağını dövmek!

Peyami Safa, 9 Eylül 1935 tarihli “Hafta”da bu şiiri “Alık oğlan benim sayısız kusurlarım
dururken iftihar ettiğim tek tük faziletimi hicvetmeye yeltenmiş
” diye
eleştirir ve bundan sonra Nazım’a Cingöz Recai’nin yanıt vereceğini söyler. Hafta’nın
23 Eylül 1935 tarihli sayısında da ‘Cingöz Recai’den Nazım Hikmet’e başlığıyla
bir yergi yayımlar:

 

Gel bakayım,

Lüle lüle kıvrım
kıvrım samur saçlı,

Pamuk tenli, al
yanaklı sarı papam

Gel bakayım
yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında
yatan

Büyük Türk ölülerine
çatan

Bre kaltaban

Bre Türk düşmanı,

Bre vatan haini
şarlatan

….

Safa, ‘toprak altında
yatan büyük Türk ölülerine çatan’
derken Nazım’ın kendisine yazdığı hicivde
Namık Kemal’i ‘takma aslan yeleli Namık kemal üstadın’ diye eleştirmesine yanıt
vermektedir. Nazım’ın Namık Kemal’i bu şekilde nitelendirmesi o dönemde sadece
sağcı aydınların değil, solcuların da tepkisini çekecek ve daha büyük yeni bir
kavganın başlamasına neden olacaktır.

Sağlıklı kalın.

 

Bu yazı için faydalanılan isimler: Nursima Zeynep Atsız –
Süleyman Çeliker

Türkiye’nin Günlük Burç Yorumu

Koç Burcu (21 Mart-19 Nisan)

Bugün burcunuzdaki Merkür retrosu devam ettiği için siyasi
olarak çalkantılı bir gün geçireceksiniz. Lider kişiliğiniz sizi haksızlıklara
karşı inatla dik durmaya sevk edecek. Sırf bu haksızlık karşısındaki dik
duruşunuz nedeniyle bir kısım devlet görevlileri tarafından terörist ilan
edilebilirsiniz.

Boğa Burcu (20 Nisan-20 Mayıs)

Yönetici gezegeniniz Venüs bir süredir maruz kaldığı Ay
etkisinden kurtuluyor, bu durum sizin ikili ilişkiler bakımından daha hareketli
bir gün yaşamanıza neden olabilir. İnatçı kişiliğiniz, haksızlığa karşı
tepkinizi dile getirdiğiniz bir ortamda sizi biber gazına maruz bırakabilir ve
hatta yine bu inatçı kişiliğiniz nedeniyle terörist ilan edilebilirsiniz.

İkizler Burcu (21 Mayıs-21 Haziran)

Burcunuzdaki çift kişilik yapısı bugün de sizi rahat
bırakmamaya devam ediyor. Anında değişen, sabah söylediğini öğlen inkâr eden
karakteriniz insanların hayatlarını zorlaştırıyor. Dün size yapılan
haksızlıkların aynısını bugün başkalarına yapıyor olmanız hiç hoş değil. Bugün
burcunuzun yöneticisi Merkür, Güneş’in yanağından makas alacak ve bunun
etkisiyle masum insanlara terörist demeye maalesef devam edeceksiniz.

Yengeç Burcu (22 Haziran-22 Temmuz)

Hamarat yapınız, özellikle de hamur işlerindeki el ustalığınız
takdire şayan. Toplumsal olaylara katılan arkadaşlarınız sizin yapıp
getirdiğiniz poğaçalarla açlıklarını gidermeye devam edecekler. Anaç
kişiliğinizle o poğaçaları polislere de ikram etmeniz gözden kaçmayan şık bir
hareket. Ancak bugün her zamankinden biraz daha fazla poğaça yapın ve
stoklayın. Çünkü gözaltına alınabilir ve savcılıktı, sulh ceza hâkimliğiydi
derken uzun bir koşuşturmaca içinde açlıktan yorgun düşebilirsiniz. Ha, bu
arada unutmadan sizi de terörist ilan edebilirler. Bu sizlik bir durum değil
canınızı fazla sıkmayın.

Aslan Burcu (23 Temmuz-22 Ağustos)

Bugün de anne babanızın “yavrum evladım sen derslerine
çalış, karışma öyle olaylara” dediği ve gün sonunda sizi karakollardan
topladığı bir gün olacak. Burcunuzun ana özelliklerinden olan organizasyon
beceriniz polislerinden gözünden kaçmıyor elbette. Bu durum size karşı özel bir
muamele yapılmasına neden oluyor ve her özel muamelede sizin öfke ve inadınız
katlanarak artmaya devam ediyor. Vizeleriniz başlayana kadar böyle devam
edebilirsiniz ama vize döneminde artık anne babanızı dinleyin ve sadece ders
çalışın. Zaten rektörlük binası önünde eylemdi, mitingdi, karakoldu derken
derslerinizi yeterince aksattınız! Bugün sizi de terörist ilan edebilirler
diyeceğim ama siz kuvvetle muhtemel daha önceden de ilan edildiğiniz için böyle
şeylere alışkınsınızdır.

Başak Burcu (23 Ağustos-22 Eylül)

Bugün de titiz, detaycı ve mantıklı yapınızla öne
çıkacağınız bir gün olacak ama bu özellikleriniz sizi terörist ilan edilmekten
alıkoyamayacak.

Terazi Burcu (23 Eylül-22 Ekim)

Güzel sanatlardaki yeteneğinizi ortaya koyduğunuz bir gün
olacak. Rektör protestolarında, arkadaşlarını etrafına toplayıp gitar çalıp
şarkı söyleyen kişi sizsiniz. Aslında piyano da çalmak isterdiniz ama koskoca
piyanoyu oraya taşımak elbette epey zahmetli olacak. Hem polis müdahalesinde
falan kırılıp dökülebilir hiç gerek yok. Piyano bu, kırılırsa yenisini sittin
sene satın alamazsın haberin olsun. Bu arada gözümden kaçtığını zannetme sen de
terörist ilan edildin canım!

Akrep Burcu (23 Ekim-21 Kasım)

Siz cazibesiyle etrafını etkileyen bir yapıya sahipsiniz.
Ama eylemde olduğunuzu ve asıl konunun aşk meşk olmadığını unutmayın. Rektör
protestosu ciddi iş, protesto esnasında aşka meşke ayıracak zaman yok. Üstelik
sizi terörist ilan edenleri ayrıca rahatsız etme ihtimaliniz var!

Yay Burcu (22 Kasım-21 Aralık)

Siz ne kadar kalender meşrep, ne kadar güzel bir insansınız.
Süpersiniz süper. Ancak yazılarınızda biraz daha dikkatli olmalı ve cesaret ile
aptallık arasındaki ince çizgiyi geçmemelisiniz. Böylelikle başka insanları da
riske atmamış olursunuz. Sonuçta hayat sizden ibaret değil. Siz muhalefet
partilerinde siyaset yaptığınız için daha önce zaten terörist ilan
edilmişliğiniz var. O nedenle ülkeyi yönetenlerin son beyanlarına gülüp
geçiyorsunuz sadece.

Oğlak Burcu (22 Aralık-19 Ocak)

Siz zaten inadıyla maruf bir burçsunuz. Zaten burcunuza
adını verenler “keçi” dememek için nezaketen “oğlak” demişler. Bugün siz de
terörist ilan edileceksiniz ve “Bu ne bilimsizliktir!” diye diye ortalıkta
dolaşacaksınız.

Kova Burcu (20 Ocak-18 Şubat)

Yönetici gezegeniniz Uranüs’ün size kazandırdığı hümanist,
bağımsız ve dost canlısı karakterinizin öne çıktığı bir gün olacak. Bu
özellikleriniz nedeniyle sadece terörist değil aynı zamanda LGBTİ birey olarak
da ilan edilebilirsiniz. Üzülmeyin bu tamamen sizi öyle ilan edenlerin
LGBTİ’liği.

Balık Burcu (19 Şubat-20 Mart)

O duygusal, o şefkatli yapınızın tavan yaptığı bir gün sizi
bekliyor. Hiçbir taşkınlık göstermeden demokratik eylemlerini yapan çocukların
gözaltına alınmalarına engel olmaya çalışacaksınız. Yaşınıza hürmeten açıkça
ifade edilmese bile sizi de terörist ilan edecekler. Herkesi ilan ettiler, o
yüzden hemen üzülüp ağlamayın!

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (9)

     Nitekim geceleyin
kendisini kontrol eden subayına bile asker “Dur kimdir o?” diye seslenir.
Yaklaşmasını yasaklar. Subay durmak zorunda kalır. Ancak parolayı, o da doğru
söylediği takdirde nöbetçi erin yanına gelebilir. Aksi halde, asker parolayı
bilmediği için, yaklaşmak isteyen herkesi, kim olursa olsun ateş açıp
öldürebilir. Asker bu hareketinden dolayı asla sorumlu tutulmaz.

     Aynen bunun gibi, dünya da Allah’ın bir
ordugâhıdır. Bütün mahlûkat Allah’ın askeridir. İnsan da subay hükmündedir.
Askerlerin subaylarına itaat etmeleri lâzım geldiği, bütün erata
bildirilmiştir. Er her yerde, subayın emir ve komutasına girmeye kendini mecbur
ve yükümlü bilecektir.

     Fakat buyruğa
girmesinin, emre uymasının tek bir şartı vardır. Subay subay olduğunu göstermek
şartıyla. Yani subay, kimliğini ortaya koyabilmelidir. Bu da, resmî
üniformasını giyip kuşanmış olmasıyla sağlanır. Asker tarafından subay olduğu
bilinmeyen, sivil giyinmiş bir subayın emrine itaat edilmez.

     Aynen bunun gibi,
insanın “Bismillah” lâfzını; her zaman her yerde kullanması, onun kimliğinin
nişanesidir. Diğer mahlûkata karşı üstünlüğünün belirtisidir. Âdeta, diğer mahlûkata
karşı kimliğini anlatan paroladır.

     Sanki diğer
yaratılmışlardan kendisini ayıran resmî elbisesidir. Bu elbise, bu parolayla;
insan emniyetle her yere girip çıkabilir. Ancak bu bildiriş, bu görünüş ona,
bütün mahlûkatın saygı duymasını temin eder / sağlar.

     İnsan, ancak bu
üniforma, yani “Bismillah” parolası ile hürriyetini eline almış olur.
“Bismillah” bir intisap / bir bağlanıştır demiştik. “Bismillah”, Allah’a bağlı
oluşun resmidir. “Bismillah” Allah’a mensup oluşumuzun dile getirilmesidir
tarzında ifadeler kullanmıştık.

     Bütün bunlar, tüm
varlıklara karşı, Allah katındaki yerimizi göstermek içindir.

     Bütün bunlar,
Allah yanındaki değerimizi belirtmek 
içindir.

     Bütün bunlar,
Allah adına hareket ettiğimizi,

     Bütün bunlar,
O’nun adına varlıklar üstünde tasarruf hakkımız olduğunu duyurmak içindir.

     Çünkü insan
yeryüzünün halifesidir.

     Çünkü insanı bu
makama, bizzat Yüce Allah seçmiş ve lâyık görmüştür.

     Çünkü insan
yeryüzünde Allah’ın vekili hükmündedir.

     Çünkü vekil, hukuken asıl gibidir.

     Allahü Teâlâ demek
istiyor ki:

     “Ey bütün varlık
âlemi! Ben tümünüzü insan için yarattım. İnsanı ise kendim için var ettim.
Öyleyse bana itaat ettiğiniz gibi, ona da itaat edeceksiniz. İnsana itaat, bana
itaat demektir. Hadi bakalım, göreyim sizi. Emirlerimi nasıl yerine
getireceksiniz? Fakat bir şartla, insana itaat edeceksiniz. Yeryüzünün halifesi
olduğunun belgesi niteliğinde olan “Bismillah’ sözcüğünü söylediği, ‘Bismillah’
lâfzını sarfettiği; benim mülkümde, benim sahipliğinde, benim adımı anarak bir
işe kalkıştığı; kısaca, çizdiğim çerçevede bulunduğu sürece. Ey bütün varlık
âlemi, insan denen kuluma itaatla mükellef ve yükümlüsünüz.”

     Fakat,
sarfedilecek sözün aynı olması yetmiyor. Dudak farkının da aradan kalkması icab
ediyor.

     “Bismillah”
sözünü, Papağan değil İnsan dudağı ile telâffuz etmek / zikretmek / söylemek
lâzım.

     Tam bir dirayet,
tam bir irade ile kimin kuluna karşı, kimin kulu olduğumuzu ispat etmek.

     Mahlûkatın itaat
etmesi gereken kul olduğumuzu gösterebilmek.

     Kısaca hodri
meydan diyebilmek.

     Velhasıl
“Bismillah” Allah’a bağlı oluşumuzun bilincinde olmaktır. Bu ise hürriyetimizin
elimize  verilmesiyle eş anlamlıdır.
Tuhaf değil mi? Hem bağlıyız, hem hür, bu olacak şey mi? Bu nasıl iş derseniz;
burada biraz duralım. Çünkü işin içinde bir incelik var. Daha doğrusu işin püf
noktası burada.  

     Bu âdeta “Kısasta
hayat vardır.” (Bakara: 179) mealindeki âyeti anımsatıyor. Ne demek istiyor
âyet? “Öldüren öldürülür!” Peki nerede kaldı hayat? Biraz düşünecek olursak,
gerçekten kısastan hayat fışkırıyor. Bu çok enteresan bir âyet. Sözünde ölüm,
anlamında hayat var. Neden derseniz? Öldürmeye kalkışan öldürüleceğini bilirse,
öldürmekten vazgeçer / cayar. Böylece, hem öldüreceği kişi hayata kavuşmuş, hem
de kendi hayatını kısastan kurtarmış olur.

     Ben işte bir taşla
iki kuş vurmak diye buna derim dostlar! Âyet sözde ölümden bahsediyor; sonuçta
hayat kurtarıyor. Âyet bu üslûbla, caydırıcı bir rol oynuyor.

     Aynen bunun gibi,
“Bismillah” sözüyle Allah’a bağlanırken, O’nun emri altına güle oynaya girmeyi
cânımıza minnet bilirken, aslında bizler hürriyet andı içmiş oluyoruz. “Artık
hürsünüz” müjdesini almış bulunuyoruz. “Artık serbestsiniz.” buyruğuyla
karşılaşıyoruz. Nasıl mı? 

     İnsan için başka
mülk yok ki, oraya gitsin. İnsan için başka sığınak yok ki, ona sığınsın. İnsan
için başka Tanrı yok ki, ondan yardım istesin. Öyleyse mülk sahibinin
yarattıklarından, mülk sahibine teslim olup kurtulalım. Yani “Bismillah” deyip,
kulluğumuzu gösterelim. “Bismillah” deyip, hür olalım. “Bismillah” deyip,
sultan olalım.

     Çünkü Padişahın
elinden tuttuğu kimseye, onun mülkünde, onun adamları içinde; ona yan bakan
çıkmaz. Çünkü kul olan hürdür. Bahçıvanın, sarayın adamı olmasından dolayı,
saray bahçesinde hür ve serbest olması gibi.

     Demek ki
bağlanmak, hür olmanın ta kendisi.

     Demek ki görünüşte
hür olmak, aslında esaretin ta kendisi.

     Çünkü istendiği
gibi hareket ettirmezler, istenileni yaptırmazlar. İstenileni söyletmezler.

     Demek ki,
görünüşte kayıt kuyut altında bulunmak, aslında hür oluşun ta kendisidir.

     Çünkü Hakk’a kul
olan, halka sultan olur. Yani Hakk’a uyana, herkes uyar.

     Çünkü Hakk’a uyana
uyulması, mahlûkata emredilmiştir.

 

Boğaziçi Oldu Nahoş

Boğaziçi hep güzel duygular uyandıran bir kelime olmuştur.
Boğaziçi’ni hep “şen gönüller yatağı” olarak tasavvur eder, “yamaçlarını sanki
cennetin bağına” benzetiriz. Oranın “mehtabı hoş, güneşi hoş, günü hoş”tur. Bu
yüzdendir ki, şairin “Boğaziçi herkesi eder sarhoş” demesi tam da
duygularımızın yansımasıdır.

Boğaziçi Üniversitesi de güzel duygular uyandıran bir isim
olmuştur. Türkiye’nin en zeki gençlerinin okumak için yarıştığı en seçkin
üniversitemiz olarak bize hep güzel duygular yaşatmıştır.

“Sanat ve beşerî bilimlerde Türkiye’de ilk sırada yer alan
Boğaziçi ayrıca bilgisayar bilimleri- bilgi sistemleri; sosyal bilimler-
yönetim; ekonomi ile eğitim alanlarında Türkiye’den en iyi ikinci dereceyi elde
etmektedir.”

Ancak son yıllarda üniversitelerimizin genelinde görülen
seviye kaybı devam ediyor. Liyakate değil partiye sadakate göre yapılan
atamaların sonucu hiç de iyi değil. 2020 yılında sadece bir üniversitemiz
dünyada ilk 500’e girebildi.

Boğaziçi dünya üniversiteleri arasında ilk 500’e girebilen
nadir üniversitelerimizden biri idi. 2020 yılında dünyanın 20 bin
üniversitesinin değerlendirildiği sıralamada ilk 1000 üniversite arasına ise
sadece 9 üniversitemiz girebildi. Boğaziçi de ilk 700 arasında yerini aldı.

Buna rağmen Boğaziçi Üniversitesi, sanat ve beşerî
bilimlerde dünyada 385’inci, Mühendislik- teknoloji listesinde 308; bilgisayar
bilimleri-bilgi sistemleri; ekonomi ve eğitimde 251-300; makine,
havacılık-imalat mühendisliği ile kimya mühendisliğindeyse 301-350 sıra
bandında yer aldı.

Şimdi Boğaziçi hoş yönleriyle değil nahoş olaylarla
gündemimizde.

Olayların nahoş yönü, öğretim üyelerinin de desteklediği,
Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin “İstenmeyen Rektör Eylemleri” veya “Kayyum
Rektör İstemiyoruz” protestoları değil.

Bu gibi idari kararlara karşı toplum içinden demokratik
tepkiler olması sağlıklı bir toplum yapısının göstergesidir. İdarenin yanlış
bulunan kararlarına karşı tepkisiz kalan bir toplum asla sağlıklı değildir.

Toplumlar bazen yanlış uygulamalardan ancak bu tepkiler
sayesinde kurtulabilir. Bir zamanlar başörtüsü yasağı getiren idari kararlara
karşı demokratik tepkiler olmasaydı, muhtemeldir ki bugün hala başörtüsü yasak
olacaktı. Aynı Boğaziçi Üniversitesi’nin erkek öğrencileri de başörtüsü takarak
yasağın kalkması için eylem yapmıştı.

“Bu tür demokratik tepkilere herkesin, en başta da devletin
saygı duyması gerekir.”

Tek Kişinin Rektör Seçmesi Yanlıştır

Üniversitelerde rektör seçimlerinin kaldırılması ve tek
yetkili olarak bütün atamaları Cumhurbaşkanının yapması temel sorundur.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra YÖK’ün kurulması ve geniş
yetkileri hep tartışıldı. Ama hiçbir iktidar bu konuda bir adım dahi atmadı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bahane ederek çıkarılan bir OHAL
Kanun Hükmünde Kararnamesi eskiyi mumla arattı. Üniversite Öğretim Üyelerinin
oylarıyla yapılan seçimleri ve YÖK’ü bile devreden çıkarıp rektör atamalarını
tek kişiye, Cumhurbaşkanı’na bağladı.

 Darbe ve vesayetten şikayetçi olarak iktidar olanların bizi
getirdiği duruma bakın. Bu hal Boğaziçi Üniversitesi olayları için kök
sebeptir.

Bu kök sebebin üzerine inşa olunan diğer gelişmeleri Yağmur
Tunalı’nın özetiyle hatırlayalım:

“Üniversite gelenek oluşturursa üniversitedir. Boğaziçi
geleneği oluşan nadir üniversitelerimizdendi.

Geleneğini tam bozamadığımız bir üniversite olduğunu bir
daha gösterdi.

Hatırlayın, rektör adaylarının seçimle belirlendiği dönemde,
ikinci olan rektör atanması gündeme gelince, ateşe dokunmuş gibi itiraz
etmişti.

‘Bu üniversitenin geleneğini bozamam, asla rektör olmam’
dedi ve çekildi.

20 gün içinde gördük ki bu geleneğe bağlılar.

Tepeden inme rektör istemiyorlar. Öğrencisi, öğretim üyesi,
çalışanı.. istemiyor.

Bunu da yeterince gösterdiler.

Tayin edilen rektör senatoyu toplayamadı. Kendisini bir
bölüme hoca olarak yazdıramadı.

Yapmayın, etmeyin, inatlaşmayın ve bu işi bitirin!

Bu zatın orada rektörlük yapması imkân dâhilinde görünmüyor.
Olanlardan sonra doğru da değil.

Zorlarsak tabii ki orada kalır.

Devlet zoru bu işi halleder de, birçok işi bozma pahasına,
telafisiz zararlarla olacağı açık.”

 

********************************

 

Güvenlik Boyutu Abartılmasın

Hanefi Avcı bir zamanların ünlü Emniyet Müdürü. Geçmiş
tecrübelerinin ışığında Boğaziçi Üniversitesi eylemleri hakkında konuşurken çok
değerli tespitler yaptı.

“1970’li 80’li yıllarda yapılan soruşturmalarda görüldü ki,
öğrenci kitlesi içinde terörist düşünceye sahip olanlar %1’i bile bulmuyordu.
Bu %1’i bile bulmayan kesim yerine gösteri yapan öğrenci kitlesinin tamamı
karşıya alındığı için devasa olaylar yaratıldı. Birçok genç o grupların
kucağına atıldı. Devlet korkunç zararlar verdi. Geçmişte yaşadığımız bu
hataları bugün de aynen yaşıyoruz” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi’nde protestocu öğrenciler bugüne kadar
en ufak bir şiddet eylemi içinde olmadılar. Ama 159 gösterici gözaltına alındı.

Tecrübeli emniyetçi Hanefi Avcı’nın ifadesiyle “Bugün de
öğrencilerin büyük kısmı kendi samimi görüşlerine göre alınan idari kararlara
karşı çıkıyor, protesto ediyorlar. Bu öğrencilerin %99’unun bunun dışında bir
niyetleri de yok!”

Avcı’nın tavsiyesi, “Hoşgörüyle karşılansa, makul görülse,
alınan karar yanlış dense çok daha iyi olacak.”

 “Alınan en ufak bir karardan bile ‘asla geri adım atmam’,
‘ben bu kararı zorla uygulayacağım’. ‘Benim kararıma karşı çıkan benim
karşımdadır, kanunların karşısındadır, teröristtir’ tavrı takınılıyor. Bu tavır
da polise yansıyor.”

Böylece lüzumundan çok sert müdahalelerle toplum vicdanını
rahatsız eden görüntüler ortaya çıkıyor.

Hanefi Avcı’nın çok önemli bulduğum diğer uyarısı “kutsal
değerler” üzerinden düşmanlaştırma gayretleri.

“Öğrenciler ‘Kâbe’ye saygısızlık yaptılar’ gibi yalan yanlış
bilgi yayıyorlar. Bu öğrencilerin içerisinde her türlü inançtan ve düşünceden
insanlar vardır. Amaçları belli, bir protesto yapıyorlar. Kutsal değerlerle
hiçbir alakası yok, dinle alakası yok, siyasetle alakası yok!”

“Orada mahiyeti tam olarak belli olmayan bir olay varsa
gereği yapılır. Ama bu olayı alıp sivilleri tahrik etmek, belli bir siyasi
grubu ayaklandırmak gibi tehlikeli şeyler yapılıyor. Bu ülkeye verilecek en
büyük zarardır.”

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (8)

Hasta bir insan; ilacı kullanmadığı hâlde ‘ilaç, ilaç’
diyerek iyileşebilir mi? Demek ki insan hastalığın öldürücü olabileceğine
inandığı kadar, mübarek “Bismillah” kelimesinin etkili olduğuna da inanması
lâzımdır ki, bu tılsımlı söz tesir ve etkisini göstersin. Kendisinden bekleneni
verebilsin.

     “Bismillah”
tılsımının açılması ise ancak tam bir teslimiyetten geçer. Başka bir deyişle
“Bismillah” tılsımı, ancak kalbi selim / temiz kalple açılır.

     Hz. Mevlânâ bir
gün talebeleriyle bir çayırlığa gider. Otururlar. Hepsi Hz. Mevlânâ’yı çepe
çevre sarar. Sohbetini dinlemeye başlar. Fakat hiçbir şey anlamazlar! Çünkü
çayırdaki yüzlerce kurbağanın vırak vırakları Hz. Mevlânâ’nın sözlerini
bastırır ve anlaşılmasını engeller. Bu durum karşısında Hz. Mevlana yerinden
yavaşça doğrulur. Kurbağalara doğru döner. Yanındakilerin duyabileceği bir
sesle şöyle seslenir:

     -Ya siz konuşun
ben dinleyeyim. Ya ben konuşayım siz dinleyin.

     Bir anda
vıraklamalar kesilir. Çayırdan çıt çıkmaz olur.

     Nasıl oldu da,
çayırlık sessizliğe büründü derseniz, derim ki:

     Mevlana
Hazretleri, insan olarak yeryüzünün halifesi olduğunu, “Bismillah” / “Allah
adına” hareket ettiğini kurbağalara gösterebilmiş. Allah adına konuştuğu için,
kendisine uymaları gerektiğini onlara manen iletebilmiştir.

     Çünkü tüm canlı
cansız varlıklara; insanın; karşılarına “Halifeyi rûy-i zemin. / Yeryüzünün
Halifesi.” olduğunu gösterir manevî resmiyetiyle çıkması hâlinde; insana boyun
eğmeleri gerektiği. Çünkü İnsanın onların varlık sebebi olarak yaratıldığı.
İşte sırf bu yüzden, insana itaatle yükümlü oldukları ilham edilmiş,
benliklerine yerleştirilmiştir.

     Daha doğrusu
“Bismillah” kimliğiyle, “Bismillah” parolasıyla, “Bismillah” hüviyetiyle
onların karşısına çıkacak insanın; emrine râm olmaları mâhiyetlerine / içlerine
konmuştur.

     Evet bu
“Bismillah” tılsımını bizim dudaklarımız da söylüyor. Söylüyor ama dudaktan
dudağa fark var. “Bismillah” lâfını Papağan da söyleyebilir. Ne olur derseniz?
Ne olacak? Sözü insan sözü olur, ama özü insan olmadığı için bir şey ifade
etmez.

     İşte bizler de
“Bismillah” lâfzını ağzımızdan eksik etmiyoruz ama papağancasına! Asıl olan ise
insancasına söyleyebilmek. Şüphesiz, herkes “Bismillah”ın hakkını tam olarak
yerine getiremez. Bu bizi ümitsizliğe yöneltmesin. Çünkü ameller, niyetlere
göre değer ve anlam kazanır. Biz her yerde, her zaman bu “Ne büyük tükenmez bir
kuvvet” olan “Bismillah” kelâmını söylemeli. “Ne çok bitmez bir bereket” olan
“Bismillah” sözünü zikretmeliyiz.

     Çünkü niyetimiz
hâlis, muhlis, samimi ve içtendir. İnşâllah bu parolamız, Allah katında makbul
sayılacak, O’nun rahmet kapılarının açılmasına da vesile olacak. Bizler bu “Ne
büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket.” olan parola hükmündeki
“Bismillah” sözünü her fırsatta söylemekle, İlâhî mecra ve yolda olduğumuzu da
kanıtlarız. Zaten mecra / rota ve yolda olana ise, netice / sonuç müyesser ve
nasîb olur. Öyleyse bu söze devam edene olsun netîce mukadder.

     Kaldı ki, “Yeis,
mâni-i her kemâldir.” / “Ümitsizlik, her gelişmenin engelidir.” Yüce Allah’ın
en sevmediği kul, kendisinden umudu kesendir. “Ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne
çok bitmez bir bereket.” olan “Bismillah” 
sözüne devam vesselâm.

     Bizler hep yolda
olmakla yükümlüyüz. Vardırmak O’nun işi. Biz bize düşeni yapmaktan sorumluyuz.
Tabii O’nun işine karışmamak da baş görevimiz. Hani Karıncaya sormuşlar:
“Nereye?”  Demiş: “Kâbeye.” “Bu ayaklarla
mı?” Demiş: “Hiç olmazsa yolunda olurum ya.” Evet bizler, yolunca ve yordamınca
yolda olmakla mükellefiz. Varırız varmayız, sonuç alırız almayız, o bizim
işimiz değil. Öyleyse bizler “Bismillah, her hayrın başı.” olduğu için, bu
mübarek kelimeyi ömrümüzün parolası yapmakla yükümlüyüz.

     “Bismillah” aynı
zamanda İslâm nişanıdır. Nitekim her doğan çocuğa bir kimlik çıkarılır. Çocuğun
resmen edindiği ilk şey kimlik kartıdır. Böylece çocuğun vatandaşlığı
gerçekleşmiş olur. Çünkü vatandaşlık bir intisap, bir mensubiyet ve bir
bağlanıştır. Doğan her çocuk, bu şekilde devletle irtibatlandırılmış / devletle
ilk bağı kurulmuş olur. Artık o, devletin bir ferdi ve bireyidir. Sırasında
kimliğini göstermesi ondan istenir. Bundan dolayıdır ki, ancak bu şekilde hür
ve rahat dolaşım imkânına kavuşur.

     Rahat hayat ve
yaşama hakkını, ancak bu şekilde elde eder. İstendiğinde, kimliğini
göstermediği takdir de tutuklanır. Vatandaşlık haklarından mahrum edilir.
Hürriyetinden yoksun kılınır. Tutsak işlemi görür. Çünkü kimliksizdir.
Kimliğini, yani vatandaş olduğunu belirten resmî belgesini ibraz edememiş /
gösterememiştir.

     Demek ki yurt
içinde bile, kişinin kimliksiz dolaşması, başına çok işler açar. Onu zor
durumda bırakır. Çünkü kimliksiz olmakla ortada kalmış. Devletle irtibatını
sağlayan belgenin bulunmayışı, başını derde sokmuştur.

     Kimlik kartı, yurt
içinde ne kadar önemliyse, pasaport da yurt dışında, kimlik kartı yerinde
olarak, o nispette mühimdir. Çünkü yurt dışına pasaportsuz çıkamadığımız gibi,
yurt dışında pasaportsuz dolaşamayız. Çünkü pasaport almamakla o dış ülkeyle
bağ kurmamış, o ülkenin iznini almamış, bilgisi dairesine girmemiş oluruz. Bu
da bizim ilk fırsatta tutuklanmamız veya sınır dışı edilmemizle sonuçlanır.

     Kimlik / pasaport
/ parola sayılan “Şu mübarek kelime (Bismillah sözü aynı zamanda) İslâm
nişanıdır.” O’nsuz / Bismillahsız olarak, yeryüzünde istediğimiz gibi hareket
edemez. Kendimizi cansızlar, bitkiler ve hayvanlar karşısında yalnız hisseder.
Hatta onların düşmanlığını üzerimize çekeriz.

     İşte “Bismillah”
söylemi, varlıklara karşı sözlü bir pasaport ibrazı / gösterimidir.  

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (7)

Neyi yapmak, neyi başarmak, neyi gerçekleştirmek istiyorsak,
başta “Bismillah” demeliyiz.

     Nereye ulaşmak,
nereye gitmek, nereye varmak istiyorsak, başlarken başta “Bismillah”

     Demeliyiz.

     Kime kavuşmak,
kime tutunmak, kime dayanmak istiyorsak,

     Başlarken başta
“Bismillah”  demeliyiz.

     Çünkü her çeşit
başarının yolu, her şeyden önce Allah’a dayanmaktan,

     Allah’a tutunmaktan, Allah’a sığınmaktan
geçer.

     Çünkü her hususta
ne kadar kuvvetsiz isek de, her hususta sonsuz kuvvet

     Ve kudret
sahibinin eline yapışmış oluruz.

     Neyle? “Bismillah”
demekle, yani her şeye O’nun ismiyle başlamakla.

     Deyim yerindeyse,
böyle avukatı olan, hiç  dâvayı kaybeder
mi?

     Madem ki, “Allah”
kelâmı evrende görünen bütün Esma-ül-Hüsna / Güzel İsimler’in

     Anlamını içeriyor.
Madem ki, Allah noksan sıfatlardan arınmıştır.

     Madem ki Allah,
üstün sıfatlarla bezenmiştir.

     Madem ki evren,
isimlerinin yansımalarıyla dalgalanıyor.

     Madem ki evren,
mükemmel sıfatlarla donatılmıştır.

     Madem ki, Allah
idrâk edilemez. Akıl onu kaldıramaz. Akıl onu kavrayamaz.

     Çünkü O’nun zıddı
yoktur ki, kavranabilsin.

     Çünkü O’nun misli
yoktur ki, anlaşılabilsin.

     Çünkü O’nun
benzeri yoktur ki, algılanabilsin.

     İşte “Allah”
dediğimiz zaman, aklımıza hep bunlar geliyor.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle vasıflarla sıfatlı bir Allahı anmış oluyoruz.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle sıfatlarla bezenmiş bir Allahı zikretmiş oluyoruz.

     İşte “Bismillah”
derken de, böyle niteliklerle donanmış bir Allahı söylemiş oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, İlâhî rahmetten uzaklaşmadığımızı belirtmiş oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, İlâhî rahmetten uzaklaşan Şeytan gibi davranmadığımızı

     Belirtmiş
oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, Allahın emri karşısında, Şeytan gibi inat etmediğimizi ispatlamış
oluyoruz.

     “Bismillah”
demekle, Allah’ın gösterdiği çerçeve içinde kalacağımıza söz vermiş oluyoruz.

     Allah’ın mülkünde
O’nun ismini kasten anmazlık ne demek?

     Allah’ın
sahipliğinde, O’nun ismini kasten söylemezlik ne demek?

     Sizlerin de takdir
edeceği gibi, bunun adına “inat” denir.

     O’nun mülkünde
O’nu tanımaz duruma düşmektir.

     “İnat” ise Şeytanî
bir huy, Şeytanî bir vasıftır.

     “Bismillah”
lâfzını ihmal etmek, “Bismillah” sözünü hafife almak veya ona kayıtsız kalmak;

     Şeytan’ın yaptığını yapmış olmak gibidir. İnsanı
Şeytan sıfatına büründürür.

     “Bismillah”
lâfzını unutarak böyle bir gaflete düşmeyelim.

     Çünkü “Bismillah”
sözü, bütün varlıkların bize yardıma koşmasını sağlarken,

     “Bismillah” sözünü
sarfetmezlik, bize bütün mevcudatın düşmanlığını kazandırır.   

     Ne büyük kazanç
“Bismillah” demek. Ne büyük kayıp “Bismillah” dememek.

     Ne var ki, kutsal
“Bismillah” sözcüğünü, sırf dilimizle söylemekle yetinmek de olmaz.

     Elbette
“Bismillah”a sarılmanın ilk adımı sözel olacak.

     “Bismillah” a
sarılmanın ikinci adımı ise gönülde yer tutmak, gönülde iz bırakmak,

     Gönülde yerleşmek
suretiyle kendini göstermek olmalıdır.

     “Bismillah”a
sarılmanın üçüncü adımında ise, bu sözdeki sır ve güç,

     Hissiyatımızda
hâkimiyetini kurmak şeklinde tecellî etmelidir.

     Çünkü “Bismillah”
lâfzını zikretmek demek, insanın sırf O’nu yani Allah’ı görmesi, sırf O’nu

     Bilmesi, sırf O’nu
tanıması, sırf O’nun istediği şekilde hareket edeceğini pekiştirmesi demektir.

     Yoksa, bu sözün
sırf lâfını ettiğimiz takdirde, gülünç bir duruma düşmemiz kaçınılmazdır.  

 

Eşref-i Mahlûkat Fantezisi ve Ahsen-i Takvim Gerçeği

Arapçada yücelik,
seçkinlik, saygınlık anlamlarına gelen ‘şeref
kavramı için akademisyen Fatma Çakmak “Bir
tür modern zaman asabiyesi
” tespitinde bulunuyor. Akşamcılar her kadehi
bunun için tokuştururlardı: Şerefe!

            Din hikâyecilerinin ‘eşref-i
mahlûkat
’ (yaratılmışların en şereflisi) iddiası muhâldir (boş ve
imkânsızdır); mahlûkatın içinden birinin
öbürlerine karşı şereflilik iddiası
kuruntudan ibarettir, avuntu bile
değildir.

            Madem seri olarak yaratılmışız, Yaratan adına konuşmak ne ayak; olsa olsa halt-ı insanât. Bahçe
robotunun mutfak robotuna karşı fabrikasyon üstünlük iddiası gibi bir şey..

            Eskilerin masallarından (esâtir’ül-evvelîn) öte bakarsak ve Kur’an temelli düşünürsek insanı tarif için seçilen sözcükler pek
de eşrefâtı onaylamıyor maalesef:

* Daîfâ / zayıf (Nisa 28), * Acelin / aceleci (Enbiya 37), * Acûlen / pek aceleci (İsra 11),

* Yeûsân / pek mutsuz (İsra 83), * Katûrân / pek cimri (İsra 100), * Li hubb’ul-hayri le şedîd / çıkarına aşırı düşkün (Adiyat
8), * Zelûman cehûlâ / pek zâlim
– pek câhil
(Ahzab 72),

* Lezelûmun keffârun / çok zulümkâr ve gerçeği örtücü (İbrahim
34)…

            Bunlar genel fıtrî özelliklerimizden ve kutsal ilkeler, elçiler bunların ıslahı, iyileştirilmesi için var. İyilik bir iddia değil bir davranıştır;
mesele onu doğallaştırmaktır. Bu da evvelâ birey olmaktan geçer.

            Partisiz, ideolojisiz, takımsız, tarikatsız, cemaatsiz,
sülâlesiz, yöresiz, kavimsiz, dinsiz yani üstündeki renkler, şekiller, kurtlar
düştükten sonraki cıbıldak hâlinle
neysen osun
.

            ‘Parti
deyince Menfaatim Nerede Ben Oradayım Spor, ‘Kavim’ deyince İktidar Kimin Elindeyse Onun Askeri, ‘Din’ deyince Piyasa. Bu
gerçeklikler üzerinden bakın bakalım, ülkemizin hakiki nüfus istatistikleri ne ve niye sayılar on yılda bir
değişiyor? Acaba Deizme kayma da
bundan mı?

            Kavim, kıvam, takvim aynı kökten (Arapça) ve topluluk, biçim, kıvamı
biçimlendirme / biçimi kıymetlendirme gibi anlamlara sahipler. Kuran’da geçen “ahsen-i takvim” kavramı (Tin 4) insanın
en uygun kıvamda ve güzel bir biçimde yaratıldığını vurgular.

Bu,
öbür yaratılmışların kıvamının düşük olduğunu değil muhatabın insan olduğunu
gösterir. Aslında evrenin tamamında bilim
insanlarını bile hayrete düşüren bir mükemmellik
söz konusu. Ama bazı insanlar Allah’ı
kendilerine, kavimlerine, dinî anlayışlarına torpile zorlayıp bundan
nemalanmanın derdindeler.

Hâlbuki
aynı âyetin devamında pek güzel bir kıvamda yaratılan insanın ‘esfele sâfilîn’e yani sefillerin sefiline,
en aşağı derekeye düştüğü anlatılmaktadır (Tin 5). Yine devamen inanarak
yararlı işler yapanlarla dini/fıtratı yalanlayanlar hakkında ayırıcı bir hüküm verileceği aktarılmaktadır
(6-7-8)

Neymiş;
kimse doğuştan şerefli, en güzide değilmiş. Neymiş; kimse insan olarak
doğduğu için güzellik takıntılarına girmesinmiş. Ya neymiş; kimsenin hangi
dine, hangi millete ve hangi ortama doğduğu yada doğurulduğu önemli değilmiş.

Soy-sopçuluk,
asaletçilik, hanedancılık, şan-şerefçilik gibi yaratılışa aykırı yaklaşımlar yerine ilahi mesajın insan
aklının bu zamana kadarki mesaisiyle
birlikte işaretlediği aynı şeye dikkat
kesilmeli: “İnsan için ancak çalıştığı
vardır
” (Necm 39) ve “Tüm insanların
nasibini çabasına bağladık
” (İsra 13)

Kurnaz
mahlûkata duyurulur.

Babanzâde İsmail Hakkı Bey’in Tanin Yazıları

0

Birinci
Cilt

Târih Öğretmeni Hüseyin Özdemir’in yayına hazırladığı
eserin, 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 876 sayfalık 1. cildinde, Babanzâde İsmâil Hakkı Bey’in 282 adet makalesi
bulunuyor. Makaleler Tanin Gazetesi’nde1 28 Ağustos 1908 – 31 Aralık
1910 târihleri arasında yer almıştır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin2
önemli aydınlarından biri olan Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, 1876-1913 yılları
arasında yaşamış, 37 yaşında iken beyin kanamasından vefat etmiştir. Eserin
ikinci cildinde 370 adet makalesinin bulunduğu, iki dönem milletvekilliği
yaptığı, Mülkiye ve Mühendis mekteplerinde öğretmen olarak vazife üstlendiği de
göz önünde bulundurulursa, velût bir yazar olduğu anlaşılır. Ayrıca Irak Mektupları, Dreyfüs Meselesi3 ve Hukuk-ı
Esâsiy
e isimli eserleri de bulunmaktadır.

Eserin birinci cildinde yer alan ve dikkat çeken makalelerden
bâzılarının günümüz Türkçesine çevrilmiş şekliyle başlıkları ve birer cümle ile
özeti:

*Terbiye ve Basının Vazifeleri: Gazetecilerin vazifelerini
yapmadıkları belirtiliyor ve neler yapılması gerektiği hatırlatılıyor.   *Gayrimüslim Vatandaşlarımız ve Seçimler:
Rum basınının ‘Osmanlı Devleti vatandaşı olan unsurların Türkleşmesinin mümkün
olmadığını’ iddia eden yazısının, bölücülüğe yol açacağına dikkat çekiliyor. *İngiltere, Rusya ve İran: İran Şahı’nın
vatandaşlarına kötü muamele ettiği, İngiltere ve Rusya’nın şah taraftarlığı
tenkit ediliyor.  *Bulgaristan Meselesi: Bulgaristan’ın Türkiye aleyhindeki tutumun
doğru tahlil edilmesi gerektiği belirtiliyor. *Türkiye ve Rusya: Türk-Rus savaşları hakkındadır.  *Vekillerin
Sorumluluğu
: Bakanların, basının sorularına cevap vermediğinden şikâyet
ediliyor, sorumlulukları hatırlatılıyor.  *Girit
Meselesi
: On seneden fazla bir zamandan beri Girit meselesinde gün be gün
kayıplar yaşandığı ve fakat tedbir alınmadığı yazılıyor.  *Protokole
Dâir
: Bulgaristan, Avusturya, Fransa ve Papalığın Osmanlı Devleti ile
ilişkilerindeki protokol hatâlarına dikkat çekiliyor. *Millî Hâkimiyet: Millî Hâkimiyet meselesinin Doğu ülkelerinde hiç
bilinmezken Fransa’da Montesqio, Jan Jack Rousso tarafından dünya meselesi
hâline getirilmiştir.  *Avrupa Ne Diyor, Biz Ne Söylüyoruz? Osmanlı
Devleti’nin son döneminde 4 defada toplam altı yıl dokuz ay yirmi gün
sadrazamlık yapmış olan Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa (1833-1913) hakkında… *Rus Çarı ve Alman Kayzer’i: Rusya’nın
Alman devlet başkanından beklentileri hakkında…  *Fransa
ve Biz
: Fransa, 1880 yılına kadar Osmanlı Devletini, Doğuda Fransa’nın
menfaatlerini koruyan bir güç olarak kabul ediyordu. Bu bakış açısını
değiştirmesinin sebep ve neticeleri hakkında…  *Milletvekillerinin
Seyahati
: Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, bâzı milletvekilleri ile gittiği
Fransa’yı ve İngiltere’yi anlatıyor. Sonraki birkaç makalede de bu seyahat
anlatılıyor.  *Feci Bir Komedi: Atina’daki askerî isyandan bahisle, bu hâdisenin
sebep ve neticeleri tahlil edilmezse ve tekrarı önlenemezse, Avrupa’da meydana
gelebilecek büyük bir zararla karşı karşıya kalacağımız belirtiliyor. *Boğazlar Meselesi: Rus Çarı ve İngiltere
Kralının İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile alakalı isteklerinin kesin bir
dille reddedilmesi gerektiği belirtiliyor. *İktisâdî
Siyâsetimiz
: Anadolu Demiryolunun işletmesi hakkında. *İran’da Karışıklıklar: İngilizler, Fransızlar, Almanlar İran’da iş
yapıyor. Komşusu Türkiye ise ilgisiz. *Mahmud
Şevket Paşa ve Almanya ile Münâsebetlerimiz
: Osmanlı Develiti’nin bir ülke
ile yaklaşması, diğer bir devletle ilişkilerinin bozulmasına sebebiyet veriyor.
*Ecnebilerle Münâsebetlerimiz:
Ecnebilerin hal ve hareketlerindeki hatâları hakkında. *Girit Konferansı: Rumca Gazeteler, Girit Meselesinin halledilmesi
için milletlerarası bir konferans tertib edileceğini yazarken, Hâriciye
Nezâretimiz böyle bir çalışmadan haberdar değil. Buna rağmen konferansın
toplanacağı kesindir. *İran İle
İlişkilerimiz
: İki milletin birbirinden nefret etme duygularını artıracak
hareketlerden kaçınması gerekir. *Balkan
İttifakı
: Balkan devletleri arasında alaşma yapılması, birlik oluşturulması
bölgenin huzur ve güvenliği için elzem ise de dar kafalı politikacıların
alışkanlıkları sebebiyle mümkün olamamaktadır. *Bir Hudut Meselesi: Osmanlılık ve hattâ bütün İslâm âlemi için
meşrûtî yönetim faydalıdır. Bugünün işi yarına bırakmamalı. *Yunanistan’da Durum: Yunanistan’da iç
siyâsî gelişmeler hakkında. *Rusya,
Avusturya ve Balkanlar
: Rusya ve Avusturya anlaşmazlığının sebebi Bosna-Hersek’tir.
*Mısır’daki Cinâyet: Süveyş Kanalı’na
ait imtiyaz süresinin uzatılması hakkında. *Avrupa
Basını
: Bütün devletlere: Artık lütfen bizi, şu elli beş seneden beri
soymaktan başka bir işe yaramayan himâyenizden af ve âzâde buyursanız… *Cülûs-ı Padişahî: Sultan Beşinci Mehmed
Reşad Han’ın Osmanlı tahtına oturması hakkında… *İran ve Fas: İan ve Fas’ta muhtemel değişiklikler hakkında tahminlerde
bulunuluyor. *Övülmeye Lâyık Bir
Yenilenme
: Osmanlı tahtının veliaht şehzâdesi Yusuf İzzeddin Efendi’nin Kral
Yedinci Edvard’ın ölümü vesilesiyle Londra seyahatinin isâbetli olduğu ve faydalar
sağlayacağı belirtiliyor. *Giritten
Arnavutluk’a
: Girit Meselesinin aldığı yeni şekil ve Arnavutluk’ta yaşanan
ayaklanma dolayısıyla Osmanlı hariciyesinin yara aldığı hakkında. *Rusya ve Almanya: Çok eski zamanlardan
bu yana ihtilafsız devam eden Rusya-Almanya ilişkilerinin İran sebebiyle
bozulacağı haber veriliyor. *Azınlıkların
Zorbalığı
: Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında çığırtkan azınlılıkların sessiz
çoğunluğu ezmeye çalıştığına dikkat çekiliyor. *Tımes ve Arabistan: İngiltere’de yayınlanan Times Gazetesi’nde,
Osmanlı askerlerinin Suudî Arabistan’da gerçekleştirdiği hârekâtın yanlış
yorumladığını izah ediyor. *Pire’deki
Vahşet
: Yunanistan’ın Liman şehri Pire’de meyhâne kabadayılarının
eşkıyalıkla ve korsanlıkta pek mâhir oldukları anlatılıyor. *Sir Edwvard Grey’in Nutku ve Konferans:
İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey’in İngiliz Avam Kamarası’nda irad ettiği
nutuk tahlil ediliyor ve başarılı bulunduğu belirtiliyor. *Harbiye Bütçesi Münâsebetiyle: Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kabul
edilen Harbiye bütçesinin 14.400.000 lira olduğu ve bu rakamın, 16.500.000 lira
geliri olan bütçe içinde fevkalâde dikkat çekici olduğu görüşü savunuluyor ve ‘ihtiyatsızlık’ olarak değerlendiriliyor.
İsmâil Hakkı Bey, sonraki makalede de Bahriye Bütçesini mercek altına alıyor ve
Osmanlı Bahriyesi hakkında görüş beyanında bulunuyor. *İngiltere ve Mısır: ABD’nin 32. Başkanı Franklin Roosvelt’in
gittiği yerde iz bırakan karizmatik bir lider olduğu belirtildikten sonra
Kahire’de yaptığı konuşma tahlil ediliyor. *Rum
Milletvekillerinin Meclis’i Terk Etmesi
: Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ında, Rum
milletvekillerinin çalışmaların engellenmesi taktikleri… *Bir Adım Daha: İsmâil Hakkı Bey’in dikkatle ve ısrarla tâkip ettiği
Girit Meselesi… *Bakanların Seyahati:
Seyahatle alâkalı haberlerin gerçeklerle aynı olmaması meselesi ele alınmış. *Son Notadan Sonra: Tekrar Girit meselesi…
*Türkler, Kürtler, Ermeniler: Makale
metninden bir cümle: ‘Bir memlekette muhtelif isti’dâd (kabiliyetler) muhtelif
tabiatlar, muhtelif mizaçlarla (tabiat, huy, karakter) yaratılmış anâsır
(unsurlar) ve akvâm (kabileler) bulunması ayn-ı saadettir. (saadet kaynağıdır) (Türklerin
genlerinde ırkçılık düşüncesinin bulunmadığının, yaratılanı ‘yaradan’dan
dolayı sevdiğimizin veciz bir şekilde ifâdesi… Husûsen fanatik Ermenilerin
tekrar tekrar okuyup ezberlemeleri gereken ve ‘biz ne büyük hatâ yaptık da Türkleri kendimize düşman belledik…’
diyerek dövünmelerine yol açabilecek bir berceste… O. Ç.)

Babanzâde İsmâil Hakkı Bey, tam
bir entelektüeldir. Sâdece Türklerin ve Osmanlı Devleti’nin ve çevre ülkelerin
iç ve dış siyaseti hakkında bilgi sâhibi olmakla iktifa etmiyor. Bütün dünya
milletleri ve siyâsetleri ile problemlerinin çözümleri konusunda kafa yoruyor,
isâbetli teşhisler koyabiliyor ve mâkul özümler teklif ediyor. Yabancı gazete
ve mecmuaları günü gününe tâkip eden bir mütefekkir…        

 

 

 

 

(1) TANİN GAZETESİ:

     Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevfik Fikret,
Hüseyin Kâzım Kadri tarafından İstanbul’da, 1 Ağustos 1908 – 14 Kasım 1947
târihleri arasında üç devrede toplam on yedi yıl yayınlanan günlük siyâsî
gazetedir. Birinci dönemde 31 Ekim 1918 târihine kadar 3550 sayı
neşredilmiştir.

     Tevfik Fikret, umduklarını bulamaması
sebebiyle 26 Aralık 1908 târihinde, Hüseyin Kâzım Kadri ise Serez mutasarrıflığına
tâyini dolayısıyla 1909 Şubat’ında gazeteden ayrıldı. Gazete, İttihat ve
Terakkî Cemiyeti’nin fikirlerini yaymakla vazifeli idi. Bununla birlikte
Hüseyin Cahit zaman zaman İttihat ve Terakkî’nin icraatını tenkit etmekten
çekinmedi.

     Başlangıçta ‘ittihâd-ı anâsır’
temelindeki Osmanlıcılık düşüncesinin, daha sonra hâkim millet / Türkçülük
fikrine dayalı idealin müdafaası yapıldı. 
Yazarları arasında, Prens Sabahaddin, Ali Kemal, Mizancı Murad, Rıza Nur
ve Lutfi Fikri gibi muhalif fikir adamı ve gazetecilerle, ayrıca Rum ve
Ermeni gazeteleriyle bâzen çok şiddetlenen tartışmaların yapıldığı gazetenin
yayımı bu tartışmalar yüzünden kesintilere uğramıştır. Gazete 31 Mart
Vak’ası’nda ilk ağır darbeye mâruz kalmış, isyancılar Tanin’in matbaa ve idârehânesini
tahrip ederek Meclis-i Meb’ûsan önünde Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye
mebusu Mehmed Aslan’ı öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Selânik’e kaçan Hüseyin
Cahit, Tanin’i ancak Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesinden sonra
çıkarabilmiştir. Gazete İttihat ve Terakkî’ye muhalefetin arttığı, Hürriyet
ve İtilâf Fırkası’nın teşkilâtlandığı 1911-1912 yıllarında Dîvân-ı Harb-i
Örfî tarafından veya ‘Büyük Kabine’ gibi İttihatçılar’a karşı hükümetlerce
sık sık kapatılmış, ancak her defasında ‘Cenin,
Senin, Renin ve Hak
’ gibi adlar altında yeniden çıkarılmıştır. Bu
kapatılışlardan birinde Viyana’ya kaçmak mecbûriyetinde kalan Hüseyin Cahit,
gazeteyi İttihatçılar’ın Bâb-ı Âli Baskını’nın ardından 31 Ocak 1913’te
tekrar neşredebilmiştir. Fakat bu târihten sonra artık iktidara tamamen el
koyan İttihat ve Terakkî’nin bazı icraatını eleştirdiğinden gazetecilikten de
çekilmek mecbûriyetinde kalmıştır.

     İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinin
kenkitlerinden vazgeçmesi yolundaki rica ve baskıları, ayrıca devleti tehdit
eden tehlikelerin gitgide büyümesi yüzünden Hüseyin Cahit’in Tanin’i 30 Ocak
1914’te İttihat ve Terakkî Fırkası’na devretmesiyle gazete fırkanın resmî
yayın organı haline gelmiştir. Bu yıllarda, Dünya Savaşı’nın şartları
içerisinde İttihat ve Terakkî liderlerinin fikir ve görüşlerini yansıtacak
biçimde ve silik bir gazete şeklinde çıkmıştır. İttihatçı liderlerin ülkeyi
Terk etmesinden bir gün önce de fırka, 31 Ekim 1918’de gazetenin yayımına son
vermiştir.

     Bu dönemde büyük yankı uyandıran başmakaleleriyle
yaygın bir şöhret kazanan Hüseyin Cahit’in yanı sıra gazete İkinci
Meşrutiyet’in birçok tanınmış kaleminin yer aldığı itibarlı bir yayın organı
olmuştur. Hüseyin Cahit’in ardından en çok yazı yazan ve dâimî yazar
kadrosunda bulunan Babanzâde İsmâil Hakkı, İsmâil Müştak (Mayakon), Muhiddin,
Falih Rıfkı (Atay), Ahmed Şerif ve Âsım (Us) gibi isimlerdir. Ayrıca Cenab
Şahabeddin, Hâlid Ziya (Uşaklıgil), Hâlide Edip (Adıvar), Aka Gündüz ve Fazıl
Ahmet (Aykaç) isimleri ilâve edilebilir.

     Tanin’in ikinci dönemi olan 14 Ekim 1922
– 16 Nisan 1925 târihleri arasında 903 sayı yayımlanmıştır. Malta sürgününün
ardından Türkiye’ye dönen Hüseyin Cahit, İtilâf devletlerinin işgalindeki
İstanbul’da Tanin adına izin alamadığı için gazeteyi başlangıçta Renin adıyla
çıkarmaya başlamış, 38. sayısında asıl adını kullanabilmiştir. Şubat 1924 –
Mayıs 1925 tarihlerinde ‘Le Tanine
adıyla Fransızca olarak da yayımlanmıştır. Bu devrede Tanin, kısmen İttihat
ve Terakkî kadrosunu toparlamak ve görüşlerini temsil etmek maksadıyla
neşredilmiştir. İttihatçı liderler, daha önce Avrupa’da yaptıkları
toplantılarda Hüseyin Cahit’ten böyle bir gazete çıkarmasını istemişlerdir.

      Hüseyin Cahit’in Mustafa Kemal ve
Ankara hükümetine karşı pervasız muhalefeti, gerek Lozan’a giden Türk
heyetine gerekse hükûmete yönelttiği tenkitler ve hilâfet konusundaki farklı
görüşleri yüzünden gazete kısa sürede rejimin istenmeyen bir yayını hâline
gelerek çeşitli baskılara mâruz kaldı, Hüseyin Cahit mahkemede yargılandı.
Beraat etti ise de Şeyh Said İsyanı yüzünden çıkarılan Takrîr-i Sükûn
Kanunu’ndan yeniden yargılandı Çorum’da müebbet sürgün cezâsına
çarptırıldı. 

     Gazete, 30 Ağustos 1943 – 14 Kasım 1947
târihleri arasındaki üçüncü devresinde 1512 sayı yayımlandı. Cumhuriyet Halk
Partisi saflarında politikaya dönen Hüseyin Cahit, gazeteyi daha iyi bir
şekle kavuşturmak için yayına ara verdiğini açıkladı ise de muvaffak olamadı.

 

 

 

 

 

 

(2) İKİNCİ MEŞRUTİYET

İttihat
ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyecek tek çârenin;
Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın
tahttan indirmesi’
olduğunu düşünüyordu. Cemiyet mensuplarınca hedefe
giden yol olarak Meşrutiyet’in ikinci defa ilân edilmesi kararlaştırıldı. 4
Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden izin alan Resne Komutanı Kolağası
Niyâzi Bey, 150 kişilik çetesiyle birlikte dağa çıktı. Bu devlete karşı bir
ayaklanma idi. Resneli Niyazi Bay, Maksadını şöyle açıklıyordu:  ‘Anayasa’nın
tekrar yürürlüğe konulmasını sağlamak.
  Resneli Niyâzi Bey’in
destekçileri artınca, Serez’den Yıldız Sarayı’na bir telgraf geldi.
Telgrafta:  ‘Bir saate kadar Yeni Anasaya’nın yürürlüğe konulduğu ilân edilmez
ise, Osmanlı Hânedânından pâdişah adayı olan zatın, pâdişahlığı ilân
edilecektir.
’ Sultan, 22 Temmuz’da Ferid Paşa’nın sadrâzamlıktan çekilmesini
sağlayıp Sait Paşa’yı tâyin etti. Sait Paşa kabineyi topladı ve pâdişahın
tâlimatı ile Meşrutiyet yönetimine geçildiği ilân edildi. Ancak, çok
geçmeden  otoritenin yerini  kargaşa aldı. O kargaşa; Birinci Dünya
Savaşı’nın sonuna,  Kurtuluş Savaşı’nın
ilk yıllarına kadar devam etti.
 

 

 

 

(3) DREYFÜS MESELESİ:

     1894 yılında Yahudi asıllı Yüzbaşı
Alfred Dreyfus’un casuslukla itham edilerek Fransa’da yargılandığı dâvâ ve bu
dâvâ ile alâkalı olarak gelişen olaylar, ‘Dreyfüs
Meselesi
’ olarak anılır. Fransa’daki Yahudi aleyhtarlığına rağmen
varlıklı bir ailenin ferdi olan Alfred Dreyfüs, bulunduğu rütbeye,
çalışkanlığı ve başarılarıyla yükselmişti.

     Fransa’da Genelkurmay Başkanlığı’nın
başlattığı duruşmalar önemli hukûkî tartışmalara sebep oldu ve 12 yıl devam
etti.

     Olay, Paris’teki Alman Elçiliğinde
hizmetçi olarak çalışan Fransız gizli servisine bağlı bir kadının çöp
sepetinde bulduğu imzasız bir mektubu merkeze göndermesiyle başladı. Alman
askerî ataşesine yazılan mektupta Fransa’ya ait bilgilerin verilmesi vaat
edilmektedir. Fransız Genelkurmayının başlattığı soruşturmada şüpheler
Yüzbaşı Alfred Dreyfus üstünde toplanır. Çünkü Yüzbaşı Dreyfus’un el yazısı,
mektuptaki yazıya benzemektedir.

     Dreyfus, 15 Ekim 1894’te tevkif edildi.
Bir ay süren hazırlık soruşturmasında aleyhine yeni delil bulunamamasına
rağmen suçlu görülerek mahkûm edildi ve cezasını çekmek üzere Şeytan Adası’na
gönderildi. 1896’da ortaya çıkan bir olay Dreyfus dâvâsını yeniden gündeme
getirdi. Alman Elçiliğinde çalışan hizmetli kadın, başka bir mektup bulmuştu.
Mektuptaki yazı, ilk bulduğu mektuptaki yazıya benziyordu. Yazının sâhibi
Easterhazy suçsuz bulundu. Fransa’nın dünyaca tanınmış yazarı Emile Zola da
müdâhil oldu: Gazetedeki köşesinde, ‘Suçluyorum
başlığı altında Fransız Genelkurmay Başkanlığını hedef alıyor, başkanı,
kamuoyunu yanıltmakla itham ediyordu. 

     Bu defa orduya hakaret ettiği
gerekçesiyle Zola aleyhinde dâvâ açıldı. Zola’nın mahkûmiyetiyle sonuçlanan
dâvâda avukatlar sözü hep Dreyfus olayına getirmişlerdi. Bu sebeple dâvâ
Dreyfus’u savunanlar açısından başarı olmuştur.

     1898 yılında hükümet değişikliği olunca
Dreyfus dâvâsı yeniden açıldı. Yazının Easterhazy’ye ait olduğu anlaşıldı. O
da suçu kabullendi, mahkûm oldu ve gönderildiği hapishânede intihar etti.

     Dreyfus dâvâsı yeniden açıldı ise de
tekrar suçlu bulundu.  1904 yılında
yeni bir dâvâ daha açıldı ve 1906 yılında Dreyfus beraat etti. Birinci dünya
savaşına katıldı, ülkesine hizmet etti, emekliye ayrıldıktan sonra 1935
yılında eceliyle öldü.

     Bu olay, Yahudilerin bir birlerini
desteklemelerine örnek teşkil etmesi açısından da dikkat çekmektedir.    

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (6)

“Bismillah her hayrın başıdır.” cümlesi bir, fakat pîr
cümledir. Anlat anlat bitmez. Söyle söyle tükenmez. Mânâ yüklü, anlam dolu, yer
kaldırmaz, gök götürmez, ağır mı ağır, büyük mü büyük, çok muazzam, çok
muhteşem bir anahtar sözcük.

     Çünkü ebedî saadet
kapısının tılsımı bu sözde saklı.

     Çünkü ebedî
mutluluk anahtarı bize, ancak bu sözü baş tâcı etmekle verilecek.

     Çünkü bu söz,
metot ve usûl gösterici, rotamızı çizici bir mâhiyet / içerik taşıyor.

     Çünkü “Bismillah
her hayrın başıdır.” sözü ebedî / sonsuz Saadet Sarayı’nın taç kapısı hükmünde.

     Çünkü, bu altın
söz “Efradını câmi, ağyarını mâni.” bir ifade. Âdeta söylenecek her şey
söylenmiş, lüzumsuz hiçbir şeye yer verilmemiş tek cümle.

     Hz. Mevlânâ der
ki: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.”

     İşte “Bismillah” deyişi, hem aynı dili
konuşanların, hem de aynı duyguları paylaşanların

 anlaşma vasıtası / aracıdır.

     Bunun içindir ki, “Bismillah” mübarek bir
kelime, tılsımlı bir söz, kalpleri birbirine açan altın bir anahtar. Nitekim
“Bismillah” lâfzı, Arz’dan Arş’a yükselerek kalpleri Allah’a rabteder / bağlar.  Arş’tan Arz’a inerek de kalbleri birbirine
kenetler.

     “Bismillah” kula, kul olduğunun bilincini
aşılar.

     “Bismillah” kulu, kul olduğuna bağlayan;
kutsal mı kutsal, kopmaz bir bağdır.

     “Bismillah” her işin başında, onunla
başlanması gereken bir kelime. Velhasıl:

     “Bismillah” bir intisap / bir mensubiyet /
bir aidiyet; başı boş olmadığımızın bir parolası.

     “Bismillah” sahipsiz bir mülk içinde
bulunmadığımızın remzi ve işareti.

     “Bismillah” mülk sahibinin, elimize
verdiği serbest dolaşım kartı.

     “Bismillah” kimliğimiz ve hüviyetimizin
vesikası / belgesi.

     “Bismillah” bağlılığımızın nişanesi.
Şahsiyetimizin göstergesi.

   “Bismillah” demek, her şeye “Mânâ-yı Harfî”
ile bakmak, yâni her şeyi başkasının mânasını gösteriyor diye düşünmektir. Her
şey, başkasının bilinmesine yarıyor, her şey Yaratana işaret ediyor diye
anlamaktır. Her şeye sırf “Kendi şahsı ve zâtı için” bakmamamız gerektiğinin de
veciz / özlü bir ifadesidir.

    Kısaca “Bismillah” demek, her şeye Allah
için, Allah adına bakmanın, bakıyor olmanın en özlü biçimde dile getirilişidir.

  “El mer’ü me’a men ehabbe.” / “Kişi, sevdiği
ile beraberdir.” Bu hadis-i şerif, bizleri düşündürmeli. “Bismillah” lâfzını
dilimizden eksik etmez olmalı. Böylece sevdiğimizle beraber olmanın yolunu
bulmuş. Sevdiğimizle beraber olmanın sırrına ermiş oluruz.

    Çünkü “Bismillah” demek, en büyük mahbub /
sevgili / en çok sevilen Allah ile bir ve beraber olmanın, en büyük delili /
kanıtıdır.

     “Bismillah, her hayrın başıdır.” deyişi
aslında bir tekliftir. Öyleyse her şeye bu sözle başlamalı. Hem zaten böyle
başlamak gerekir.

    Çünkü bu başlayışta aynı zamanda bir tebliğ
/ bir çağrı, buna uyup uymamakla karşılaşma, söylenmesinde, güzel bir karşılık
var. Söylenmez oluşunda ise, ceza söz konusu. Bu teklif karşısında “Ey insan,
sen bilirsin artık.” demek istenir.

      Fakat insan, bunu
söylemesi, söylediğinin de gereğini yapması için yaratıldı. Artık  kendi bileceği bir iş. İster söyler, ister
söylemez. Ama unutmasın ki, bu tercih / bu seçim, bu sınav sırrı için var
edilmiştir.

      Kaldı ki, en
şerefli yaratık olması da bu yüzden değil mi? Hem zaten insan olan insandan, bu
beklenir, bu bekleniyor. Zira bu teklif, mahlûkat içinde sadece insana
yapılıyor.

   Çünkü bu hükmü yerine getirmek, sadece insana
düşüyor. Bu söylem, ey insan sırf senden isteniyor. İşte bütün bunlardan ötürü,
mahlûkatın / yaratılmışların en şereflisi sensin. Anla artık bu sözü. Anla
artık bu sırrı / bu gizi.