22.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 428

Genetik Miras ve Milli Ruh

Soğuk
iklimlerde yaşayan insanlar
, ılıman iklimlerde yaşayanlara
kıyasla, düşük sıcaklıklara daha dayanıklı oluyor. Bu uyumluluklarının sebebinin
genetik bir farklılık olabileceği öngörülüyor.

Çünkü
birisi soğuk iklimli bir yere yerleşip on yıllarca orada yaşasa bile, nesillerden
beri orada yaşayan insanlar kadar soğuğa direnç kazanamıyor. Araştırmacılar, Sibiryalıların
aynı toplulukta yaşayan ve oranın yerlisi olmayan Ruslarla
karşılaştırıldığında soğuğa daha iyi adapte olduklarını keşfettiler. 

Soğuk
iklimlerde yaşayan insanlar
daha yüksek bazal metabolik
hızlara
(yaklaşık %50 daha yüksek) sahiptir. Ayrıca vücutları titremeye
gerek duymadan
sıcaklığını daha iyi koruyabilir ve vücutlarında daha az;
yüzlerinde de daha fazla miktarda ter bezi bulunur.

Bu
tür adaptasyonlar sebebiyle, Avustralyalılar çok soğuk gecelerde barınak
veya kıyafet olmadan yerde uyuyabiliyorlar.

Tibetliler 4
bin metreyi aşan bir yükseklikte yaşıyorlar ve deniz seviyesine oranla %40 daha
az oksijen içeren havayı solumaya alışkınlar. Yüzyıllar içerisinde vücutları,
her nefeste daha fazla havayı solumayı mümkün kılan geniş göğüs kafesleri ve
daha büyük akciğer kapasiteleri
geliştirerek, bu düşük oksijenli
ortamda yaşamanın zorluklarını telafi etmiştir. 

Bu
bakımdan Everest gibi yüksek dağlara çıkan profesyonel dağcılar birçok
teknolojik destek ile hayatta kalmaya çalışırken, yüksek irtifalarda Tibetliler
ve Nepalliler
pek sıkıntı çekmiyorlar.

Bilim
insanları bu tür adaptasyonların kısa zamanda gerçekleşmediği, ortalama
100 nesilde oluştuğu
kanaatindeler.

****

İnsan
gözü havada görecek şekilde programlanmıştır. Su altında her şeyi
bulanık görürüz. Ancak Moken kabilesinin çocukları, denizin 22
metre altında bile
, tıpkı karada olduğu gibi gözlerini tamamen açıyor ve
karada gördükleri kadar net bir şekilde görebiliyorlar.

Mokenler yılın
sekiz ayını teknelerinde veya su üzerindeki evlerinde geçirir. Sadece okyanustan
toplanan yiyecek veya deniz kabuklarını takas ederek
ihtiyaçları olan şeyleri almak için karaya çıkarlar.

Her
gün, hiçbir modern teçhizat kullanmadan, bu işi yapan çocukların gözleri
suya daldıklarında şekil değiştirerek
su altında metrelerce mesafeyi bile
net olarak görebilme yeteneği kazanıyormuş.

Test
edildiğinde, Moken çocuklarının Avrupalı çocuklara göre iki kat daha net su
altı görüşüne sahip oldukları
görülmüş.

Ayrıca
Avrupalı çocukların gözleri tuzlu sudan tahriş olurken, Moken
çocuklarının 30 dalış sonrasında bile herhangi bir rahatsızlık yaşamadığı
tespit edilmiş.

*************************

RUHUMUZUN
MUTASYONU

İnsanoğlunun
hayatını sağlıklı ve verimli devam ettirebilmesi için coğrafya, iklim gibi
fiziksel şartlara uyum sağlama yeteneği olduğuna dair çok sayıda örnek var.

Vücudumuz
coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere uyum sağlamak
için bazen nesiller süren mutasyonlarla fiziksel değişime uğrar. Bu
değişim soğuk iklimden sıcak iklime geçtiğimizde, yüksek irtifadan sahillere
indiğimizde de kolayca kaybolmaz. Nesiller sonra bile bu genetik yapının
korunduğu görülür.

Oysaki
eğitim sonucu geliştirilmiş yetenekler kullanılmadığında bir süre sonra
unutulmaktadır.

Bu
uyum sağlama sadece bedenimizle mi alakalıdır? Ruhumuz da çevresel şartların
nesiller boyu süren etkisi ile kalıcı olarak şekillenmiş olabilir mi?

Yeniçağ
Gazetesi yazarı Arslan Bulut zaman zaman Gumilev adlı bir bilim
adamının kuramından (teorisinden) bahseder.

L.
N. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı. “Halkların
şekillenişi, yükselişi ve düşüşünü”
konu alan “etnogenez kuramının”
kurucusudur.

Bu
kurama göre, “milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime,
atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır…”

“Biyosfer
hava, su, üzerinde yaşadığımız toprak, dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren
elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor.
Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır.
Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.

Gumilev
kuramında, bu sürecin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasa
olduğunu ortaya koymaktadır.

****

Alev
Alatlı
Türkler ve Türkiye’yi diğer milletlerden ve ülkelerden
ayırır: “Düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir
kimliği vardır Türkiye’nin. Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar”
der.

Atatürk, “Yemin
ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevi kuvveti, bütün
milletlerin manevi kuvvetlerinin üstündedir” 
diyerek milli ruhumuzun
farkını kuvvetle vurgular.

Hakikaten
Türk Milletinin diğer milletlerin fertleriyle benzeşen birçok özellikleri
olduğu gibi bizi farklı kılan özelliklerimiz de olduğu muhakkaktır.
Tıpkı Japonları, İngilizleri, Hintlileri diğer milletlerden ayıran özellikler
olduğu gibi.

Milletimizin
ruhu

diğer milletlerden farklı olarak biyosferin veya yaşadığı binlerce yıllık
tecrübenin tesiriyle mutasyona uğramıştır. Millî ruhumuz bütün
olumsuz şartlarda hayatta kalmak üzere
programlanmıştır. Bu bakımdan diğer
milletlerden üstün bir özelliği vardır.

İçeriden
ve dışarıdan, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutanlar, her türlü propaganda
aracını kullanarak bu ruhu ele geçirme çabasındalar. Buna rağmen Millî Ruhun bu
saldırılara karşı direnebilmesi tesadüf değildir. Çünkü, Arslan Bulut’un cümlesiyle,
“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen görev bitmemiştir ve dünya
durdukça bitmeyecektir.”

Millî
Ruh
mutlaka
bu kutlu görevin farkına varacak, Türk’ün gücü şahlanacaktır. İnsanlık
ailesinin mutluluğu ve gelişmesine en yüksek katkıyı veren milletlerden biri
olacağız. O günler kesinlikle gelecektir.

Allah
bize de o günleri görmeyi nasip etsin.

DEVA Partisi Erken Seçime Katılabilir mi?

Yüksek
Seçim Kurumu (YSK), 26 Ocak 2021 tarihli kararında 1 Ocak 2021 tarihi
itibariyle seçime girme yeterliliğine sahip olan siyasi partiler listesini
güncelledi. Bu karar ve liste 30 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.
(1) Bu karara göre 1 Ocak 2021 tarihi itibariyle on yedi (17) siyasi parti
seçime girebiliyor. Ali Babacan’ın Genel Başkanlığını yaptığı Demokrasi ve
Atılım (DEVA) Partisi ile Ahmet Davutoğlu’nun Genel Başkanlığını yaptığı
Gelecek Partileri listede yer almıyorlar.

 

            Bu liste ister istemez akıllara Deva
ve Gelecek Partisi’nin olası bir erken seçime katılıp katılamayacakları
sorusunu akla getiriyor.

 

            Bilindiği üzere Siyasi Partiler
Kanunu’nun 36. maddesine göre siyasi partilerin bir seçime girebilmeleri için
şu iki koşuldan birini yerine getirmiş olmaları lazım;

a) İllerin en az yarısında oy verme
gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olmaları;

b) Ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
grup kurmaları.

 

            Birinci koşul bakımından kanun
hükmünün lâfzî yorumu biraz muallâk. Çünkü hükmün lâfzî yorumundan, seçimden
altı ay önce illerin yarısında teşkilatlanmış olmak ama büyük kongreyi daha
sonra mesela seçimden bir ay önce yapmak seçime girmek için yeterli anlamı da
çıkıyor, büyük kongreyi de seçimden en az altı ay önce yapmak gerektiği anlamı
da. Siyasi partiler bu altı aylık süreyi genelde büyük kongre tarihinden
itibaren hesaplıyorlar.

 

            Gelecek Partisi büyük kongresini 31
Ekim 2020 tarihinde, DEVA Partisi ise 28 Aralık 2020 tarihinde
gerçekleştirdiler. 2021 yılında bir erken seçim beklediğimizi ta iki sene önce
yazdığımız ve aynı zamanda Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adı kitabımızın
(Yazar burada kitabın reklamını yapmaktadır) 
başlangıç yazısı olan makalemizde ifade etmiştik. (2) Bahsettiğimiz bu
erken seçimin de Haziran ayında gerçekleşme ihtimali çok yüksek.

 

Erken seçim şayet tahmin ettiğimiz gibi
Haziran ayında gerçekleşecek olursa Gelecek Partisi yönünden bir sıkıntı çıkma
ihtimali görülmüyor. Ancak DEVA Partisi’nin seçime girip giremeyeceği
noktasında şiddetli tartışmalar yaşanacağını söyleyebiliriz. Çünkü DEVA Partisi
büyük kongresini az önce de ifade ettiğimiz gibi 28 Aralık 2020 tarihinde
gerçekleştirdi ve altı aylık süre için büyük kongre tarihi baz alınacak olursa
28 Haziran 2021 tarihinden önce yapılacak olan bir genel seçime DEVA
Partisi’nin katılıp katılamayacağı tartışması çok ciddi bir siyasi krize neden
olacaktır.

 

Bu noktada asıl problem DEVA Partisi’nin
28 Haziran 2021 tarihinden önce yapılacak olan bir seçime katılıp
katılamayacağı noktasındadır.

 

DEVA Partisi 28
Haziran 2021’den Önce Yapılacak Olan Bir Seçime Katılabilir mi?

 

            Bu soruya yekten “Evet katılabilir”
cevabımızı verip hukuki gerekçelerimizi de bu “Evet” cevabımızın üzerine inşa
edelim.

 

            İllerin en az yarısında oy verme
gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olma
şartı “NORMAL VAKTİNDE” yapılacak olan seçimler için geçerlidir. Erken seçimde
bu kural UYGULANMAZ!

            Siyasi partiler, kendilerini olağan
durumlara göre organize ederler. Olağanüstü durumlar siyasi partilerin
organizasyonlarını bozar. Erken seçim ise bir olağanüstü durumdur. Kendisini
“vaktinde” yapılacak olan seçime göre ayarlamış ve “vaktinde” yapılacak olan
bir seçime göre seçime katılma şartlarını yerine getirerek seçime girmeye hak
kazanmış bir siyasi partinin, öngörülemeyen ve tamamen karar vericinin keyfine
göre belirlenen bir erken seçim tarihini baz alarak seçime giremeyeceğini iddia
etmek hukuka da demokrasiye de uymaz.

 

            Türkiye’de genel seçimler beş yılda
bir yapıldığı için normal şartlar altında genel seçimlerin yapılması gereken
tarih 2 Temmuz 2023 tarihidir. Dolayısıyla bu tarihten altı ay önce yani 2 Ocak 2023 tarihi ve daha öncesinde
teşkilatlanmasını ve büyük kongresini gerçekleştiren bütün partiler seçime
girme yeterliliğini kazanmışlardır ve hangi tarihte yapılacak olursa olsun
herhangi bir “erken seçime” girebilirler.

 

            DEVA Partisi de 2 Ocak 2023
tarihinden en az altı ay önce teşkilatlanma ve büyük kongre şartını yerine
getirdiğinden seçime girmeye hak kazanmıştır ve değil Haziran ayında bugün bile
erken seçim yapılacak olsa DEVA Partisi bu erken seçime katılabilir.

 

            Kaldı ki YSK’nın yerleşik
uygulamaları da bu “altı ay kuralını” erken seçimlerde UYGULAMAMA yönündedir.

 

            Nitekim 10 Temmuz 2002’de kurulan
Genç Parti 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlere katılmıştı. Genç Parti bırakın
teşkilatlanma ve büyük kongre şartını yerine getirmeyi, kuruluş tarihi bile
seçime dört ay kala gerçekleşmişti. Ama buna rağmen YSK son derece doğru bir
karar vermiş ve altı ay kuralının erken seçimde uygulanamayacağını Genç
Parti’nin seçime girmesine müsaade ederek ortaya koymuştu. Başka örnekler de
var tabi.

 

            Et tekraru ahsen velev kane
yüzseksen! DEVA Partisi yarın için seçim yapılmasına karar verilecek olsa,
hukuken yarın yapılacak olan o seçime girmeye hak kazanmıştır.

 

 

(1)
https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/01/20210130-39.pdf

(2)
http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/9367

Yarın Artık Bugündür

Devletimizin bu günlerde Hukuk ve
Ekonomi konularında yapacağı reform çalışmalarını ilgiyle ve bazen de hayretle
izliyorum. Özellikle hükümetimizin diyemiyorum zira Türkiye Büyük Meclisinin ve
muhalefet partilerinin bu günkü sistemde hiçbir hükmü-şahsiyetleri kalmamıştır.
Tek adam ve onun atadığı bakan ve bürokratlarla yönetiliyoruz. Bakanlar,
valiler hukukçular ve medyanın gözü kulağı Cumhurbaşkanının üzerinde o ne derse
o oluyor, en hayati konular o konuşmadan haber olmuyor.

Şu bir senedir içinde cebelleştiğimiz
salgın hastalık sebebiyle kurulan ve bağımsız olarak çalışması gereken Bilim
Kurulu dahi Tek adamın direktifleriyle görüş bildiriyor. İlim eğer politikanın
vesayeti altında ise o ilimden ne ilim olur, nede ilimle iştigal edenlerden
ilim adamı diye söz edilir.

Yıllar önce okuyup ayrıca ilgiyle
dizi filmini izlediğim, Rahmetli Atilla
İlhan
’ın: “Yarın Artık Bugündür
eseri sanki bu günler için yazılmış bir eser. İstanbul’un bol ışıltılı ve dumanlı
bar ve pavyonlarında viskilerini yudumlayan aydın görünümlü insanların saatler
boyu Türk köylüsünü kurtarma konularını tartışırken hasbelkader yolu Anadolu’ya
düşen birinin karşılaştığı gerçekler, hiçte İstanbul’daki vatan kurtarma
tartışmalarına ve onların hayatlarına benzemiyordu.

Bugün Hükümetimizin, Ekonomi
Reformu adı altında tarım ürünlerinin fiyatını düşürmek için adlandırdığı: “Acil Eylem Planı” bana yukarıda
anlattığım olayları hatırlattı. Ne kadar cezbedici, şatafatlı kelimeler
kullanırsanız kullanın “masabaşı” çalışmalarınızdan, ayağınıza çarığı giyip
sahaya inmediğiniz müddetçe netice alamazsınız.

O saha:

Üreticinin ahırıdır,

Çiftçinin tarlasıdır.

Tarla dedim de hatırıma geldi.
Sayın Cumhurbaşkanının Polatlı da bir tarladaki traktör tanıtımında o temiz
mübarek topraklarda galoşla dolaşması toprağın değerini bilenlerce hayli
yadırganmıştı.

Demokratız ama Cumhuriyet Fakat

Bugün herhalde tembelliğime geldi, köşemi başkalarına
yazdıracağım. O kadar ki, sonda soracağım soru hâriç, kendi yorumlarımı
asgaride tutacağım. Konumuz Cumhuriyet, demokrasi, hürriyetler ve yasaklar.

 

Birincisi, Amerika’dan Tümgeneral Robert Spalding’in Görünmez
Savaş kitabından.  Başlığı ve aşağıdaki
parçayı ben çevirdim. Kitabın aslı, Stealth War: How China Took Over While
America’s Elite Slept, Portfolio yayınları2019. Çin hakkında dört ayrı
müellifin kitaplarını Millî Düşünce-Misak sitesinde yedi makaleyle
özetlemiştim. https://bit.ly/3pkB3jn

 

Demokrasi ve Hürriyet, Çin’in altını oyar

Spalding, ABD ve Batı temelden yanlış bir ekonomi teorisinin
kurbanıdır diyor: “Gizli el, kapitalist sihir inancı“. Bu inanca göre demokrasi
zenginlik getirir ve bunun tersi de doğrudur. Zenginlik demokrasi getirir.
Bunun için Çin zenginleştikçe daha hürriyetçi, daha demokrat olacak diye
beklemişler. Spalding, bu garipliğin, bir ülkede McDonald açılırsa demokrasi ve
barış gelir tezine kadar uzandığını söylüyor. (Daron Acemoğlu’nun fikirleriyle
karşılaştırınız.) Spalding devam ediyor:

 

“Hâlbuki Çin Komünist Partisi (ÇKP) bu konuda çok net ve
kararlıdır. ABD ve Batı’nın kurucu kavramları ÇKP’nin gözünde yaşamsal
tehditlerdir. O kadar ki 2013’te parti, bu düşüncesini yazıya döktü. “Doküman
9” adlı bir politika belgesinde, ÇKP şöyle diyor, “Evrensel değerler denilen
Batı tipi hürriyet, demokrasi ve insan haklarının evrensel ve ebedi olduğu
inancı ÇKP’nin temellerine saldırıdır… Batı tipi anayasaya dayanan demokrasiyi
yüceltme hatasına düşülmemelidir. Bu, mevcut liderliğin ve Çin karakterli
sosyalist yönetim sisteminin altını oyma teşebbüsüdür.”

 

İktidarı ve Çin’i desteklemek serbest                                                      

ÇKP’nin görüşlerinin hemen arkasından Doğu Perinçek’in 2
Temmuz 2020’da bir beyanından alıntı yapayım. Bunun haberi Aydınlık
Gazetesi’nde 2 Temmuz 2020’de yayımlandı. İnternet’ten de ulaşabilirsiniz:
https://bit.ly/3orIdRL Perinçek, Sayın Cumhurbaşkanımızın sosyal medyayı zaptu
rapt altına alma kararlarını desteklediğini söylüyor: “Vatana ihanet etmek,
terörü desteklemek gibi bir özgürlük yok. Amerika’nın uşağı, piyonu olmak gibi
özgürlükleri kesinlikle kabul etmiyoruz. Buna karşı milli devletin diktatörlük
uygulaması gerekir.” Neyin vatana ihanet, neyin terör olduğuna da her halde
diktatörlük karar verecektir. Anlaşılıyor ki bu dava hukukla aşılamayacakl.
Neyse durum vahim değil. ABD dışında bizi uşak veya piyon yapmak isteyen devlet
yok. Çin masum, Rusya masum, tıpkı bir zamanlar – Çin’le yollar ayrılana
kadar–  SSCB’nin masumiyeti gibi.

 

Sıra, RTÜK’ün Halk TV davasında mahkemeye gönderdiği
savunmaya geldi:

 

 “Medyanın iktidarın yıkılmasına sebep olabilecek, ekonomik
kararlara hükmedebilecek, daha açık ifade ile, istediğini başa getirebilecek
istediğini alaşağı edebilecek derecede önem arz ettiği bir durumda, her program
konuğunun medya kanalı ile istediğini söyleme özgürlüğünden bahsetmek asla
mümkün olmayacaktır.” https://bit.ly/2MnexYs

 

Siz, muhalefetin görevinin iktidarı alaşağı edip onun yerine
iktidara gelmek olduğunu mu sanıyordunuz? Anlaşılan, RTÜK’e göre, istediğini
söylemek, iktidarı alaşağı etmek isteyenlerin değil, sadece iktidarı yüceltmek
isteyenlerin hakkı. Birincilerde kanaat hürriyetinden bahsedilemez. Öyle ise,
muhalefet partilerine de, muhalif kanallara da izin vermemek gerek. Aslında
bunlar yok edilmeli. İktidarı yücelten muhalefet ve kanallar serbesttir.

 

Demokrasi, Cumhuriyet haram

Sırada Hizbüttahrir sitesinden Abdulkadim Zellum’dan iki
alıntı var. (Sayın Zellum şeyh imiş ve vefat etmiş. Kaddes Allahu sırrahu.
Fakat hükümleri duruyor.)

 

Yazının başlığı, “Demokrasi Küfür Nizamıdır- Onu Almak,
Tatbik Etmek ve Ona Davet Etmek Haramdır” Şu parça ana fikri özetliyor:

 

 “Kâfir Batının müslüman beldelerine götürüp pazarladığı
demokrasi bir küfür sistemidir ki onun uzaktan veya yakından İslâm’la bir
alâkası yoktur. Aynı anda İslâm ahkâmıyla küllî ve kısmî hususlarında tamamen
çelişir. Yine demokrasi, kendisinin geldiği kaynak, kendisinden fışkırdığı
akide, üzerine konduğu esas, getirdiği fikirler ve nizamlar bakımından da İslâm
ahkâmı ile çelişir.

 

“Bu nedenle demokrasiyi almak veya uygulamak veya ona
çağırmak, müslümanlara kesinlikle haramdır.” https://bit.ly/36fwMpP

 

Bu demokrasiydi. Peki, Şeyh Hazretleri Cumhuriyet hakkında
ne düşünürler? El cevap:

 

“İslâm’da Yönetim Nizamı- İslam’da Yönetim Şekli Cumhuriyet
Değildir

 

“İslâm’da yönetim nizamı kesinlikle cumhuriyet değildir.
Zira Cumhuriyet düzeninde sistem, egemenliğin halka ait olduğu demokrasi fikri
üzerine kurulmuştur. Buna göre, halkın bizzat kendisi yasama ve yönetim
hakkının sahibidir. Halk, yöneticiyi seçme, azletme, anayasa ve kanun yapma ya
da mevcut anayasa ve kanunları değiştirip kaldırma hakkına sahiptir.

 

 “Hâlbuki İslâmi yönetim nizamında İslâm akidesi ve şer’i
hükümler nizamın temelini oluştururlar. Bu nedenle İslâmi yönetim sisteminde
egemenlik halkın değil, şeriatındır.” https://bit.ly/3cbanO9

 

Kendi hikâyemizi yazma zamanı geldi

Son sözü bir devlet yetkilimiz söylesin. Sayın İbrahim
Kalın’ın, 30 Temmuz 2020 tarihli Tweet’i şöyle:

 

“Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz
elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı.

 

“Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.”

 

Tembel bir günümde, belki de bir biriyle pek ilgisi olmayan
alıntıları alt alta sıraladım. Sonda soracağım dediğim soru da şu: Sizce
yukarıda verdiğim alıntılar gerçekten bir biriyle ilgisiz mi, yoksa aralarında
bir uyum var mı?

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (5)

     Kur’anı Kerîmin
manevî ve işarî tefsirlerinde; klasik tefsirlerdeki sıralı tertip ve tanzim
görülmez. Yâni sûre ve âyet sırası tâkip edilmez. Zaman, zemin ve makam icabı
çeşitli âyetler mânevî ve işarî bir tarzda açıklanır. Âyetler, umumiyetle /
genellikle rivayet yollu değil, dirayet yollu izah edilir / açıklanır.

     Yapılan; âyet ve
hadislerin mâna, şerh ve açıklamalarından ibarettir. Fakat bizler geniş bilgi
sahibi değiliz.

     Bu yüzden
okuduklarımızın hangi âyet veya hadis karşılığı olduğunu tespit ve tâyin
edemeyiz. Ama bu çeşit eserlerdeki mânaların böyle olduğunu bilir ve kabul
ederiz.

     Manevî ve işarî
tefsirler; asrın fehmine, anlayışına ve yüksek seviyesine hitap edecek şekilde hazırlanmıştır.

     Bu zâtlar zaman ve
zemine göre, âyet ve hadisten anlaşılması gereken Allah’ın muradını, asrın
insanına aktarmakla görevlendirilmişlerdir. Bu mânayı Mehmed Âkif Ersoy çok
güzel bir şekilde ifade etmiştir:

 

                   
Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı,

                   
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı.

 

     Nitekim, meşhur
âlim Said Havva, bu hususta şöyle der:

     “Âyet ve hadisleri
yerli yerine oturtmak yâni âyet ve hadislerin bu asra bakan mânalarını bulup
çıkarmak, ancak Rabbanî âlimlerin yâni ilhama mazhar olan bilginlerin
harcıdır.”

     Öyleyse Kur’anı,
Kur’andan okuyacak, anlamını bu çeşit eserlerden edineceğiz.

     Gelelim sadede “Nefsimle
beraber dinle.” hitabında demek istenir ki: “Kim isterse benimle beraber
dinlesin.” Yine demek istenir ki:

     “İcbar / zorlama
yok. İsteyen beni dinleyebilir. Çünkü ben, akla kapı açıyor, isteği ele
veriyorum. Benim yaptığım tekliftir, tehdit değil. Benim yaptığım tebliğdir,
tenkit değil.”

     “Kim isterse
beraber dinlesin.” derken, bir bakıma “Lâ ikrahe fi’d – dîn.” / “Dinde zorlama
yoktur.” (Bakara: 256) meal ve anlamındaki âyeti de dikkate almamız öğütleniyor
gibidir.

     İnsan ihtiyar sahibidir.
Yâni seçme yeteneği vardır. İki şeyden birini seçebilendir. Kısaca insan,
tercih edebilendir. Tercih kabiliyeti ile yaratılmıştır. İnsan, muhtar yani
seçen ve seçici bir varlıktır. Ayrıca insana akıl da verilmiştir.

     Fakat aynı
zamanda, cüz’-i ihtiyarî / azıcık da olsa seçme, tercih etme imkân ve yeteneği
de yaratılışına konmuştur. İşte bu bakımdan insan, muhtar bir varlık yâni
ihtiyar sahibidir.

     İnsana akıl
verilmiş, ihtiyar / seçicilik bahşedilmiş. İnsan aklını kullanacak, istediğini
seçecek, tercih edecek. Çünkü insan, teklif için yaratılmış. İnsanın karşısına
her şey çift olarak çıkarılmış. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış vb. gibi.
Bütün bunlar insana sunulmuş, ona arz edilmiştir. Bütün bunlar insana teklif
edilmiş. Tercihiyle baş başa bırakılmış. İnsandan seçmesi talep edilmiştir.

     Kendisine doğru
yol da, eğri yol da gösterilmiş. Fakat ondan doğru yolu / sağ yolu / Kur’an
yolunu tercih etmesi istenmiş. Aynı zamanda, İlâhî teklif karşısında iradesini
gösterebilmesi , tercihini yapabilmesi için de, benliğine cüz’î irade ve cüz’î
ihtiyar denen istek ve arzu konmuştur.

     Bütün bunları
düşünürken, sadece isteme ve seçmenin insandan beklendiği, fakat yaratmanın
sadece ve sadece Allah’a ait olduğu da hatırlatılmıştır.

     Meselâ “Bismillah
her hayrın başıdır.” cümlesi, neler hatırlatmaz ki insan olan insana. Çünkü
insan, dünyada zıtlıklar arasında, bir tercih yapmak zorunda. Kısaca nefsi,
İlâhî istek karşısında; her an sınanmakta, sınava çekilmektedir.

     İşte bu
tercihlerinden dolayı, ömür boyu kazanacak veya kaybedecek. Ömür boyu artılar
ve eksiler alacak. Sonuçta artıları eksilerden fazla olması hâlinde, ebedî ve
sonsuz hayatı kazanacaktır.

     Kazanırsa ne büyük
bir kazanç. Allah göstermesin kaybettiği takdirde, ne büyük bir kayıp. İnsan,
işte böyle dünyalar kadar büyük bir hayat-memat / ölüm-kalım mes’elesiyle karşı
karşıyadır.

 – 2 –

     Ebediyyen varlığı
devam edecek olan insanın; ya sonsuz olarak zindanda kalması veya sonsuz bir
şekilde cennetin baş köşelerinde bütün sevdikleriyle birlikte yer alması söz
konusudur. Ne büyük saadet!

     “Ebedînin sâdık
dostu ebedî olacak.” ne gam be dostlar!. Ebedî olan Allah’ın sâdık dostu isek,
O‘nun emirleri doğrultusunda tercihlerimizi yaptı isek…Her hayrın başında
“Bismillah” diyorsak…O’nun mülkünde, O’nun adıyla hareket ediyorsak…Ne
mutlu bize. Çünkü tercihlerimizi O’ndan yana yaptığımız takdirde, inşallah
bizler de ebedî / sonsuz olarak var olacağız.

     Evet büyük bir
karşılıkla müjdeleniyor. Saptanamaz büyük bir kurtuluşla muştulanıyoruz. Ne
mutlu bizlere.

     Ne mutlu Ebedînin
sâdık dostu olanlara.

     Ne mutlu her
hayrın başında “Bismillah” diyenlere.

     Ne mutlu
tercihini, ebedî saadeti kazandıracak olan ebedî olan Zât’tan yana koyanlara.

     Evet bir daha
tekrarlıyor ve inanıyor ne kelime, adımız gibi biliyoruz ki:

     “Ebedînin sâdık
dostu ebedî olacak.”

    Yeter ki, her
hayrın başı “Bismillah” olsun.

    O’nun mülkünde,
O’nun izniyle hareket edilsin.

    Evet, gerçekten
“Bismillah her hayrın başıdır.”

    Ne mutlu her
hayırlı işe “Bismillah” ile başlayanlara.

Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Karaörs ile Dil konusunu Konuştuk

‘Türk Dili, Farsçadan da Arapçadan da Üstün ve Zengindir.’

Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Metin Karaörs;

Yerleşmiş
ve herkesin bilip kullandığı bir kelimenin yerine

yeniden
başka bir kelime uydurulup konulması zararlıdır
.’ Diyor.

 

 

GİRİŞ

 

İnsan
kalabalıklarını bir araya toplayan, onları millet hâline getiren kültürdür.
Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran 
özelliklerdir. Kültürün belli başlı unsurlarından biri dildir.  Dil, milleti oluşturan insanlar arasında
iletişimi sağlar. Sevinçlerin ve acıların paylaşılmasında kullanılan en
önemli araçtır. O araç bozulursa, 
insanlar arasında anlaşma zorlaşır. Kültürel çöküntü başlar ve sonunda
millet denilen topluluk dağılır.

 

Türk milletinin dili Türkçedir.
Türkçe, dünyanın en zengin, en mükemmel dillerinden biridir. Doğrusunu
söylemek gerekirse, Türkçe, güzelliğini ve zenginliğini kaybetme
eğilimindedir. Dil konusunda hassas olanlar, Türkçemiz için çalan alarm
zillerinden rahatsızdırlar. Bu kötüye gidişin durdurulması için gayret
göstermektedirler.

 

Dil, canlı ve dinamik bir
yapıya sâhiptir. Bu yapıyı geliştirecek olanlar; yazarlar, televizyon
ekranlarında ve sinemanın beyaz perdesinde ve de tiyatro sahnelerinde görev
üstlenen sanatkârlardır. Dilin güzellikleri, onlar aracılığı ile geniş
kütlelere  ulaştırılabilir. Bu gelişme,
dilin kendi kuralları içerisinde kolaya, bayağılığa ve bozulmalara yol
açmadan sağlanmalıdır. Günlük konuşmalarımızda uydurma kelimeler ve hatta
sesler kullanılması, önce güzel Türkçe’mizi, sonra kültürümüzü en sonunda da
millet olma özelliğimizi tehlikeye sokar.

 

Hız, özellikle gençlerimiz için
vazgeçilmez bir tutku. Hız tutkusu, otomobil kullanımında olduğu gibi
berâberinde tehlikeler getirmiyorsa, 
insanları; dikkatsiz, pratik ve rahat olmaya yönlendiriyor.  Güzelim ‘evet’
yerine ‘hı hı’, ‘hayır’ yerine ‘ııh’,  hayret ifâde eden ‘Allah – Allah’, ve ‘Demeyin, veya  ‘Ne
diyorsunuz ?’
gibi kelimeler yerine ‘vaavv’
gibi sesler çıkarmak,  ‘dondum kaldım’, veya ‘hayret ettim’ demek  yerine ‘çüş
oldum kafadan’
, ‘resmen oha oldum’  kelimelerini kullanmak… dilimizin son
zamanlarda karşı karşıya bulunduğu felâketlerdir.

 

Bu
çirkinliklerin bir kısmı kasıtlı olarak sergileniyor olsa bile büyük kısmı
tamamen bir özentiden ibârettir. Özentiler, işin nereye varacağını, nelere
sebebiyet vereceğini düşünmeyenlerin tercih ettiği zararlı bir rahata
yöneliştir. Bir kısım gençlerimiz de bu davranışlarla, ‘entel’ olunduğunu düşünmektedir.  Entel kelimesi
Fransızca’daki entelektüel kelimesinin
rahatlık, kolaylık olsun diye kısaltılmış şeklidir. Entelektüel; iyi tahsil yapmış, fikrî meselelere ilgi
duyan,
bilgili, kültürlü,
olaylardan ve gelişmelerden haberdar insan
anlamında bir kelimedir.
Kullandığı kelime sayısını çoğaltmak yerine azaltan, hatta kelime kullanmak
yerine;  kedi gibi, kuş  gibi bir takım sesler çıkaranlar
entelektüel de, entel de olamazlar.

 

Toplumda
lider olmuş insanlara bir bakınız: Onlar; kelime hazinesi zengin, düzgün ve
güzel konuşan kişilerdir. İnsanın düşünme derinliği ve düşüncelerini
karşısındakine anlatabilme yeteneği, kelime hazinesi ile genişler. Kelimeler
yalnızca isteklerimizi ileten araçlar değil, aynı zamanda
duygularımızı-düşüncelerimizi geniş ufuklara ulaştıran kanatlarımızdır.  Kullanmadığımız her kelime, güzel Türkçemizden
atılmış, kaybedilmiş hazinelerimizdir. ‘Allahaısmarladık’,
hoşça kal,  veya ‘güle-güle
ve benzeri güzel, kulağa hoş gelen, insanın içini ısıtan kelime ve deyimler
yerine; ‘bay-bay’ ve hatta onu da
uzun bularak ‘bay’ demekle,  ne çok kelimeyi ve deyimi sözlükten
attığımızı, Türkçemizi fakirleştirdiğimizi ve aynı zamanda
yabancılaştırdığımızı bilmeliyiz. Bu kötülüğün, bu dil cinâyetinin
sorumluluğunu üstlenmemeliyiz. Olabildiğince hürriyet ve ulaşılabildiğince
zenginlik isteyenlerin, kelimeleri lügatlere hapsedip kilit altına almaları,
kelime hazinemizi fakirleştirmeleri anlaşılması güç bir çelişkidir.

 

Sevindiricidir: Ülkemizde okuma
yazma bilenlerin oranı yükselmiştir. Üzücüdür: Okuyan ve yazanların sayısında
azalma var. Konuşmayı tercih eden ve seven bir millet olduğumuz söylenir. Bu
konuda da üzülmeyi gerektiren olumsuzluklar yaşıyoruz: Çok ve fakat az kelime
ile ve de yanlış kullanılan, söylenen kelimelerle konuşuyoruz.

 

Dilimizin zenginliğini;
yalnızca yazılı eserlere,  hikâye, şiir
ve roman gibi edebî metinlere hapsederek koruyamayız. Günlük konuşmalarımıza
aktarmalıyız. Olabildiğince çok kelime ile, güzel ve doğru konuşarak…
Argodan, yabancı ve uydurma kelimelerden arındırılmış temiz ve yaşayan bir
Türkçe ile konuşmanın zor olmadığını, üstelik çok da zevkli ve üstünlük
kazandıran bir özellik olduğunu bilirsek ve bildiklerimizi uygularsak;
hayatımız ve çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz daha da güzelleşecektir.

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Türkçenin zenginliğini ve üstünlüğünü
vurgulayan ilk kişinin Kaşgarlı Mahmud olduğu biliniyor. Kaşgarlı’yı
destekleyenlerden söz eder misiniz? Ne tür katkılarda bulunuldu?

Prof. Dr. Metin Karaörs:
Türkçenin zenginliğini ve Farsçadan üstünlüğünü anlatan bir şairimiz de 15 asrın
2 yarısı ve 16 asrın başında Herat’ta, bugünkü Özbekistan’da yaşamış olan Ali
Şir Nevayi’dir. 

Divanları ve Hamsesi şairin kudret ve hizmetini anlatmaya
yeterlidir. Bunun farkında olan Ali Şîr, şöyle seslenmektedir:

Cihanda Türk edebiyatı bayrağını kaldırmak suretiyle Türkleri tek bir
millet haline soktum. Hiç ordum olmadığı halde her tarafa yalnız divanlarımın
nüshalarını göndermek suretiyle Çin hududundan Tebriz’e kadar bütün Türk ve
Türkmen illerini fethettim. Sen kılıçsız yalnız kalemin ile Türk ülkelerini,
Türk milletinin kalbini fethedeceksin, onları tek bir millet yapacaksın. Türk
iklimleri sana aittir. Sen bu milletin sahip-kıranısın
.’

Nevâyi ‘Muhâkemetü’l-Lugateyn
adlı eserinin baş kısmında ‘İnsanın söz ve dil şerefiyle bütün yaratıklardan
üstün olduğunu belirttikten sonra Arapçanın zengin bir dil olduğunu ve Kur’an
ve hadis dili olarak saygı gösterilmesinin gerektiğini söylemiş, Acem dilini
ise Türkçe ile karşılaştırmıştır.  

Ancak mazlûm bolur ki
Türk Sârt’dın tîz-fehmrak ve bülend-idrâkrek ve hilkati sâfrak ve pâkrek mahluk
boluptur
.” (Öyle bilinir ki Türk, Sart’tan daha keskin zekâlı, daha üstün
anlayışlı, daha saf ve temiz yaratılışlıdır. “Ve Sart Türk’din te’akkül ve ‘ilmde dakîkrak ve kemâl ü fazl fikretide
‘amîkrak zuhûr kıluptur
.” (Sart ise zihin yorarak anlamada ve ilimde
Türk’ten daha ince, fazl, kemal ve tefekkürde daha derin
görünür.) “Ve bu hal Türkler’ning sıdk u
safâ ve tüz niyyetidin, ve Sartlar’nıng ilm ü fünûn ve hikmetidin zâhir durur
:”
(Bu hal Türklerin doğru, temiz ve dürüst niyetinden, Sartlar’ın ilminden,
fenninden, hikmetinden bellidir. Lakin her ikisinin dillerinde kusursuzluk ve
noksanlık bakımından farklar vardır.)  “Elfâz u ibâret vâz kılurda Türk Sârt’ka
fâyık kiliptür
.”  (Söz ve ibâre
vaazında Türk Sart’tan üstündür.)

Nevâyi; “Küçüğünden
büyüğüne kadar bütün Türklerin Farsçayı bildiğini, Fars dili ile şiirler yazdığını,
Farsların ise Türkçeyi bilmediğini, bilenlerinin de dillerinden Acem
olduklarının hemen anlaşıldığını
” belirtip, 100 tane fiil sayarak bunların
hiçbirisinin Farsçada olmadığına dikkat
çeker.

Türkçeyi lugat serveti bakımından Farsça ile karşılaştırarak
birçok kelime ve deyimlerin Farsçada olmadığını, Türkçeden alındığını
örneklerle belirtir. Münazara-mükâleme tarzı Farsçada yoktur. Faktitif
eklerinin ifade ettiği oldurma ve yaptırma şekilleri, ortaklaşa ekinin
fonksiyonları, Farsçada yoktur.-çı,-çi meslek yapma, -gaç,-geç ekleriyle
yapılan kelimeler, dik (gibi) edatının ifade şekilleri Farsçada yoktur. 

Türkçede böyle
incelikler ve yükseklikler çoktur.
” “Ve
hünersiz Türkning sitem-zarîf yigitleri âsânlıkka bola Fârssi elfâz bile nazm
ayturga meşgul
bolupturla.r” (Türk’ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel
sanarak Farsça şiir söylemeye özeniyorlar…Türk dilinin zenginliği bunca delillerle sabit olunca kendi öz dilleri dururken
başka dillerle şiir
söylememelidirler.)

 Türkçenin derinliklerine
dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin
süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, dokuz gökten daha yüksekti. Bu
hazinenin incileri, yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.

Bu âlemin gül
bahçelerine girdim. Gülleri, feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz
görmedik, el değmedik daha neler neler vardı
.”

  Türkçe sevgisinin
fışkırdığı bu sözlerinden sonra Türkçenin ihmal edilişini şu cümlelerle
hayıflanarak anlatmaktadır:

Ama bu mahzenin
yılanı kan dökücü ve güllerinin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve
dedim ki: Demek bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan
çekindikleri için Türkçeyi bırakıp gitmişler
.”

Bu yol yüksek himmet
istiyordu. Ben bu yoldan vazgeçmedim. Onun seyrine doyamadım. Bu yolda yürümekten
korkmadım ve yılmadım.Türkçenin fezâsında tabiatımın atını koşturdum. Heyâlimin
kuşunu kanatlandırdım.Vicdanım bu hazineden nihayetsiz kıyetli taşlar, la’ller,
inciler aldı.Gönlüm bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinden uçsuz bucaksız güzel
kokular kokladı
.”

Nevâyi, divanlarının ve bazı eserlerinin yukarıda tarif
edildiği şekilde Türkçenin güzelliklerini aksettirecek şekilde olduğunu
belirterek her divanının yazılış sebebi ve konusunu anlatarak, Türkçe
sevgisinin Farsçayı bilmeyişinden ileri gelmediğini şu şekilde belirtir:

Zannedilmesin ki
benim Türkçeyi övüşüm Türk olduğumdan ve tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından
ve Farsça bilmeyişimdendir. Aslında Fârisi’yi öğrenmekle hiç kimse benim kadar
gayret sarf etmemiş, bu dilin doğrusunu, yanlışını benim kadar öğrenmemiştir
.”

 “Türk ve Sart dillerinin keyfiyet ve hakikatlerini bu risalede toplayıp
yazdım ve ona Muhâkemetü’l-Lugateyn adını koydum. Öyle sanıyorum ki Türk
milletinin şâirlerine büyük haz kazandırdım. Kendi öz dillerinin nasıl bir dil
olduğunu öğrendiler. Acemce söyleyenlerin Türkçeyi küçümseyen sözlerinden
kurtuldular. Türk şâirleri benim bu gizli hakikati ortaya koymaktaki gayretimi
öğrenirlerse umarım ki beni hayır dua ile anacak ve ruhumu şâd edeceklerdir
.”

 

NİHAT SÂMİ
BANARLI DİYOR Kİ…

 

Sâhasının
mümtaz ve ehliyetli ismi, 14 Ağustos 1974 târihinde ebedî âleme
uğurladığımız  Nihad Sâmi Banarlı,
milletinin hizmetinde kalemini kılıç parıltısı ile câhilliğin Türk dilini
bozmaya-yozlaştırmaya çabalayanların üstüne-üstüne çalmış müstesna bir dil
uzmanımızdır.

 

 O’nun, ‘Türkçenin
Sırları
’ isimli kitabından alınan aşağıdaki makalesi, bugün yazılmış gibi
tâzedir. Zevkle okuyacağınıza inanıyorum.

 

O.Ç.

 

Yanlış
ve sapıtmış bir dil anlayışı içinde Türkçemizi baltalayanların göremedikleri
veya görmek istemedikleri büyük gerçek şudur ki, Türk milletinin hâkim millet
olduğu İslâm medeniyeti asırlarında o üstün duruma ulaşırken fethettiği
topraklar gibi, fethettiği kelimeler de vardır. Türklük, bu kelimeleri, tıpkı
yeni vatan toprakları gibi, kendi zevki, sanatı ve dehâsıyla işleyerek Türk
ve Türkçe yapmıştır. Yunus Emre, Türkçemizin çok sayıda kelimesini böylesine
millîleştiren bir lisan fâtihidir.

 

Meselâ,
Anadolu Türkçesi’nde türlü mânâ kazanıp Türkçeleşmiş bir garîb kelimesi
vardır. Bu kelime, Anadolu’daki zengin ve büyük hayâtına Yûnus’un şiiriyle
başlamıştır. İlk fetih asırlarında yeni vatana gelen Türkler, bir yerde vatan
tutup yerleşinceye kadar, türlü gurbet sızıları duyarlardı. Buna tasavvuf
felsefesinin ilâhî varlıktan gurbette oluş fikri de katılınca gerek gurbet
gerek garîb sözleri, daha birçok nüanslanyle Türkçede büyük hayat kazandılar.
Doğdukları veya vatan tuttukları yerlerden tam bir Allah aşkıyle ayrılıp
diyar diyar dolaşan ve her gittikleri yerde halka, Allah’a varma yolları
gösteren gezici dervişler ve abdallar da yeni yurdun garibleriydi. Yûnus
Emre’nin:

 

Aceb
şu yerde var m-ola

Şöyle
garîb bencileyin

Bağrı
başlu gözi yaşlu

Şöyle
garib bencileyin           .

 

dörtlüğüyle
başlayan şiirinde garibin çeşitli mânâ zenginlikleri vardır. Böylelikle
Türk’ün irfan ve gönül gücüyle fethedilmiş kelimelerden biri de bu garib’dir.
Türkçe’de: Gurbette kalmış, kimsesiz, zavallı, fakir, değişik, tuhaf,
yabancı, içe dokunan, tesirli, anlaşılmaz, Allah âşkı, derviş, meczub, v.b.
gibi mânâlar kazanmış bu garîb sözü, ayrıca garîblik, garibsemek, akşam
garipliği v.b. gibi kullanışlarla da Türkçeleşmiştir. Meşhur bir ilâhîsinde:

 

Taşdın
yine deli gönül

Sular
gibi çağlar mısın

Akdın
yine kanlı yaşım

Yollarımı
bağlar mısın

 

Nidem
elim ermez yâre

Bulunmaz
derdime çâre

Oldum
il’imden âvâre

Beni
bunda eğler misin

 

gibi
dörtüklerle, Türkçeye kuş dilini söyleten Yûnus Emre, Anadolu Türkçesi’nde
yeni yeni başlayan uzun hecelerin de hemen ilk şâiridir. Her dile çok sesli
mûsikîlerin büyük imkânlarını veren bu uzun heceyi dilde duymaya başlamak,
Türkçeye herşeyden çok Akdeniz ikliminin kazandırdığı üstün bir estetiktir.
Yukarıdaki mısrâların yâre, çâre, âvâre gibi kelimelerini hemen hemen bugünkü
sesleriyle kullandığı, Yûnus Emre’nin bilhassa aruzla seslendirilmiş
şiirlerinden bellidir. Bu seslendirişte Anadolu’da yine Yûnus’la başlayan
‘Türkçenin aruz’la anlaşması’ duyulur. Bu hâdise, Türkçenin, müzikal
tekâmülünde nota vazifesi görmüş bir vezinle büyük bir ses güzelilğine doğru
ilerlemesi târihinin de başlangıcı sayılabilir.

 

Yûnus
Emre Türkçesi, burada gösterilemeyecek kadar zengin, millî yüksek inanış ve
düşünüş çizgileriyle süslü ve güzel sesli varlığıyle, onu okuyan her Türk’te
büyük gurur uyandırır. Bu Türkçe, hâlis Türkçe hattâ beyaz Türkçe’dir. Fakat
aynı Türkçenin kuruluş ve yükselişi, hiçbir övünüşe, hiçbir gösterişe
tenezzül edilmeden, herhangi bir Türkçecilik propagandasına başvurulmadan,
büyük bir şâirin kendi Türk dili kültürüyle ve Türkçenin içinde oluşuyla
gerçekleşmiştir.

 

Bu
Türkçe anlayışında ne zara

Kuraklık Tehlikesine Karşı Güvencemiz: Yeraltı Suları

Dünyamızın
%70’i sularla kaplı olmasına rağmen bunların sadece %3 kadarı tatlı su rezervidir.
Bu %3’lük su miktarının %2’lik kısmı buzullar ve kutup bölgelerinde saklandığı
için, insanoğlunun erişebileceği tatlı su kaynakları %70 değerinin ancak %1’ine
karşılık gelmektedir.

 

Birçok
badireler atladığımız 2020 yılı, son aylarında da bizlere kuraklık tehlikesini göstererek,
giderayak yine yapacağını yapmış gibi görünüyor. Öyle ki, artık ana akım yayın
kuruluşlarının ana haber bültenlerinde günlük COVID-19 hasta sayısı tablosu
gibi büyükşehirlerin baraj doluluk oranları da verilmeye başlandı. Yaşadığımız
özellikle içme suyu sıkıntısı yaşama endişesi, neyse ki Ocak ayında yağan
yağışlarla bir nebze de olsa azaldı.

 

Kuraklık, bir bölgedeki nem miktarının geçici dengesizliğinden
kaynaklanan su kıtlığı olarak tanımlanmaktadır. Nem miktarının dengesizliğine
sebep olan etken genellikle bir mevsim veya zaman dilimindeki yağış miktarının
azalması veya dengesizliğidir. Tespit edilmesi oldukça zor olan kuraklık doğal
bir iklim olayıdır ve herhangi bir zamanda ve yerde meydana gelebilir. Ülkemizi
etkileyen diğer doğal afetlerden farklı olarak, kuraklığın genellikle yavaş
geliştiği ve çoğunlukla uzun bir dönemi kapsadığı görülmektedir. Yağışın belli
bir dönem için ortalamaların altına düştüğü Meteorolojik Kuraklık, bitki
ihtiyacını karşılayacak suyun toprakta bulunmadığı Tarımsal Kuraklık ve
uzun süreli meteorolojik kuraklıktan sonra göl, nehir ve yeraltı sularındaki
keskin düşüşlerin gözlendiği Hidrolojik Kuraklık olmak üzere üç başlıkta
incelenen kuraklık, su kıtlığından tarımsal rekolte düşüşlerine, elektrik
üretimi düşüşünden komşu ülkelerle su paylaşımı problemlerine kadar çok geniş
bir yelpazede insanlık için gerçekten de ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

 

Başlıklara bakıldığı zaman kuraklık tehlikesi doğal bir
afet olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Ancak özellikle göl, nehir ve yeraltı
suları seviyelerindeki keskin düşüşler olarak görülen Hidrolojik Kuraklığı hızlandıran
bir diğer etkenin, “insan” olduğu görülmektedir. Neden mi?

 

 

Yanı başımızdaki Sapanca Gölü’ne bakalım. Göl seviyesinin düşmesine
sebep olan etken sadece yağışların azalması mı? Sapanca Gölü’nü besleyen
derelerin üzerinde kaç tane “Doğal Kaynak Suyu” tesisi var? Bu tesisler acaba yeterince
denetleniyor mu? İzin verilen m3/saat değerine sadık kalıyorlar mı? Acaba
kaçak kuyularla yer altından fazla miktarda su çekip sözleşme kapasitelerinin
üzerinde mi su paketleyip, satıyorlar? Acaba göl kenarındaki çiftçiler kaçak
sulama yapıyorlar mı? Yapıyorlarsa bunun miktarı ne kadar? Benzer durum İznik
Gölü için de geçerli. Amerikan sermayesi olan Cargill fabrikası yeraltından ve
İznik Gölü’nden yılda kaç milyon metreküp su çekiyor? Kontrolsüz sulamanın boyutları
ne kadar? Tüm bu soruların cevaplarına küçük bir araştırma ile ulaşmak mümkün. Eminim
ulaşacağınız rakamlar sizi de endişeye sevk edecektir. Geçmiş yıllarda, Göller
Bölgesi’ndeki irili ufaklı birçok göl, tarım alanı yapılmak amacı ile bilinçli
olarak kurutulmadı mı? Arazilerinde sondaj açanların artık suyun daha
derinlerde olmasından şikâyetçi olduklarını duymuşsunuzdur. Su fakiri olan Konya
ovasında, son 22 yıldır ısrarla aşırı sulama isteyen tarımsal ürünlerin üretimine
devam etmenin yeraltı su seviyesini çok hızlı bir şekilde düşürdüğünü acaba
görmek mi istemiyoruz? Çimento üretiminde dünyada hatırı sayılır bir yerde olan
Türkiye’de, çimento üretirken kullanılan yeraltı suyu miktarının gelecekte
nelere mal olacağını bilmiyor muyuz?

 

Aslında her şeyi biliyoruz, her şeyin farkındayız. Doğa, son
yıllarda Konya Ovası’nda ki obruk oluşumu sayılarındaki artış ve kuruyan göller
ile imdat çığlıklarını bize duyurmaya çalışıyor ama nafile. Biz yine
bildiğimizi okuyoruz. Sahip olduğumuz kaynaklarımızı, yarınlarımızı ve gelecek nesillerimizi
düşünmeden günü kurtarma kaygısı ile hoyratça ve acımasızca tüketiyoruz.  

 

Yine de kuraklık tehlikesinin getireceği sorunlara karşı
tedbir almada henüz geç kalmış sayılmayız. Küresel ısınma, iklim değişikliği
gibi sebeplerle düzensiz hale gelen yağış rejiminin getirdiği Meteorolojik Kuraklık
tehlikesi ile birlikte karşılaşacağımız kısa ve belki uzun süreli su
kıtlıklarına karşı kendimizi güvende hissedebileceğimiz değer olarak yeraltı
sularını görmekteyiz. Dolayısıyla bu değerin korunmasında, özellikle tarım ve
sanayide yeraltı suları tüketiminin en aza indirilmesi birincil hedef olmalıdır.
Bunun için yapılacakların başında, yeraltından su çekmenin yerine alternatif
olarak tarım ve sanayide “gri su” (arıtılmış kentsel atık sular “gri su”, kanalizasyon
suları için ise “siyah su” tanımlaması yapılmaktadır) kullanımının arttırılması
gelmektedir. Günümüzde tüm Türkiye’de günlük yaklaşık 11 milyon metreküp kentsel
atık su arıtılmakta ancak bunun sadece %1.2’si (yaklaşık 130 bin metreküp) yeniden
kullanılmaktadır. Yukarıda ismini zikrettiğimiz Cargill isimli kuruluşun yeraltından
yılda 1 milyon 250 bin metreküp civarında su çektiği düşünüldüğünde, kuşkusuz kullanılan
gri su miktarının çok daha fazla arttırılmasının gerektiği görülmektedir. Tarım
ve sanayide gri su kullanımı ile ilgili zorlayıcı hükümler ve etkili
denetimler, tarımsal üretimde bölgenin iklim koşullarına uygun ürünlerin
seçilmesi (kurak bölgelerde, aşırı su isteyen ürünlerin ekiminin önüne
geçilmesi), bunun yanı sıra yağmur sularının depolanması, şu an gündemde olan
yeraltı barajlarının hızlıca yapımına başlanması da yer altı sularının
korunması için atılacak olan olumlu adımlardandır. Türkiye Acil Durum ve
Yönetimi Başkanlığı (AFAD) benzeri, su ile ilgili farklı kurum ve mevzuatların
bir araya getirildiği bir “Su Yönetimi Başkanlığı” kurulması ile bürokratik
karmaşanın en aza indirilebileceği gibi kısa ve uzun vadeli su yönetimi
politikaları daha sağlıklı belirlenebilecektir.

 

Unutmayalım ki, yeraltı suları ülkemiz için stratejik bir
öneme sahiptir ve uzun süreli Meteorolojik ve Tarımsal Kuraklık dönemlerinde ulusal
güvenlik meselesi haline gelecektir.  

 

Sağlıcakla kalın…

 

 

 

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Miller, S.A., Horvath, A. & Monteiro, P.J.M. Impacts of booming
concrete production on water resources worldwide. Nature Sustain 1, 69–76
(2018). https://doi.org/10.1038/s41893-017-0009-5

Tallaksen, Lena M., and Henny AJ Van Lanen,
eds. “Hydrological drought: processes and estimation methods for
streamflow and groundwater.” (2004).

TC Kalkınma
Bakanlığı On Birinci Kalkınma Planı (2019-2023) Su Kaynakları Yönetimi ve
Güvenliği Özel İhtisas Komisyon Raporu Ankara 2018

Turkey, Water along the food chain, Food
and Agriculture Organization of the United Nations Rome, 2016

Wanders, N., and Y. Wada. “Human
and climate impacts on the 21st century hydrological drought.” Journal
of Hydrology
 526 (2015): 208-220.

Enformatik Cehalet Çağı Üzerine

Yaşadığımız döneme “dijital çağ”, “enformasyon çağı”, “uzay çağı”
gibi isimler veriliyor. Her biri doğru olabilir. Ben de bir isim vermek
istiyorum: “Cehalet çağı”.

İzahını yapacağım. Önce Nasrettin Hocamızı hatırlayalım: Hoca,
hava alsın diye eşeğini dama çıkarır. Yeterince hava alan eşeğini bir müddet
sonra damdan indirmek ister. Fakat eşek inmez. Onu damda bırakır. Eşek damda
tepinip dururken yere düşer ve ölür. Akıbeti ibretle izleyen Hoca’nın ağzından
şu cümleler dökülür: “Eşeğin mertebesini yükseltirsen hem bulunduğu yere hem
kendine zarar verir.” der.

Eşek, bizim kültürümüzde, bir yönüyle cehaletin de simgesidir.
Şimdi sormak lazım: İnsanoğlunun ilerleme, gelişme, mutlu olma adına yaptıkları
hem bulunduğu dünyaya hem de kendine zarar vermekte midir, vermemekte midir?
Ben özellikle, yüzyılımız insanının, nerede son bulacağı bilinmeyen hedefe
varmak için verdiği uğraş sırasında kaybettiklerinin, kazandıklarından daha
fazla olduğunu düşünmekteyim. Ajan olarak üretildiğine inandığım korona virüsünün
verdiği zarar, doğanın tahribatı, yarınlar için daha güvensiz bir yaşam,
kaybedilen huzur ve mutluluklar, ötekileştirme ve öcüleştirme… birer kazanım
mıdır, mevcut kıymetlerin kaybı mıdır?

Gelinen endüstriyel, teknolojik, dijital seviyeyi inkâr etmek,
insanoğlunun emeğine karşı haksızlık olur, imkanlârımıza nankörlük yapmış
olurum. Sanki bir yerlerde yanlışlık var. Fiziki gelişmişlikle insani
gelişmişlik birlikte yürümüyor, belki ters ilerliyor. Bu tersliğin sebebi,
malumatfuruş cehalet.

Cehalet, hikmeti keşfedememiş veya kaybetmiş ülke insanlarının
anayasasının adıdır. Bir toplum ya da kişi fakir de olabilir zengin de.
Cahillerde, fakirlik bitmeyen şikâyete, zenginlik israfa yol açar. Özgürlük,
cahil toplumlarda anarşi üretir. Kişi, kurum veya yönetimlerin sahip olduğu
güç, çok kere baskıya, aşırı otoriteye yol açar. Dini düşünce ve hayat, cahil
insanda ifrat ve tefrit noktasındadır. Kendisi gibi düşünmeyen herkes ya kâfirdir
ya münafık, kendi inandığı değerlere inanlar ise kurtuluşa erenlerdir.

Yakın ve uzak çevremizde, dünya genelinde her gün böyle insanlarla
karşılaşıyor, böyle bir iklimi soluyoruz. Bu çağı “cehalet” diye adlandırmada,
şimdi, haksız mıyım?

Peki, cehaleti yenmiş, ilimle
bezenmiş, bilge insanların egemen olduğu bir toplum olunsa değişen ne olur?
Cahilin elinde hançer olan kılıç, bilgenin elinde neşter; ateş; bilgede meşale,
cahilin elinde yangına kibrit olur. İlim sahibiyse, fakir kanaatkârdır, zengin
veren eldir, infak edendir. Özgürlük, ilim erbabı için huzur ve selamet bahçesidir.
Güç, adaletin dinamosudur onların felsefelerinde. Dini anlayış ve yaşayışlarında
sapkınlık olmaz, farklılıklar ise güzelliği tamamlayan renk zenginliğidir ilmi
kendine referans kabul edenlerde.

Bilim insanı sıfatı taşıyanların, gıda üzerinde yaptıkları
çalışmalara bakıyorum, gıdanın hem besleme değerini düşürdüklerini hem tadını
kaçırdıklarını görüyorum; doğayı keşfetmek için yaptıklarına bakıyorum, doğanın
dengesini bozduklarını ve doğayı kirlettiklerini görüyorum, hayvanlar üzerine
yaptıkları çalışmalara bakıyorum eski etlerin ve sütlerin hem tadını hem
besleyiciliğini bulamıyorum. Evrenin varlık sebebi, yaratılmışların en
şereflisi olarak halk edilen insan üzerinde yapılan biyolojik, psikolojik,
genetik çalışmalara bakıyorum, insan orijininin bozulduğunu, insan benzeri yeni
insan türleri yaratılmak istendiğini görüyorum, dehşete kapılıyorum. İnsana,
hayvana, doğaya, bitkiye bir değer katmayan bu denli çalışmanın, emeğin ne saygınlığı
olabilir, diye düşünüyorum. “Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkündür.”
diyenlere hak veriyorum.

Bilginin üretilme, iletilme, kullanılma işine enformatik deniyor.
Bu isimle, bazı üniversitelerde, bilim dalları oluşturulduğunu, bölümler
açıldığını öğreniyoruz. İnsanlarımız, çok şey bilmek istiyor, bildiği her şeyi
hemen tüketiyor. Bir tüketim aracı olarak kullanıldığı için bilgi, insana bir
derinlik, bir yücelik de kazandıramıyor, bilakis insanın körlüğünü artırıyor,
idrakini küçültüyor, irfanını köstekliyor. Bu açıdan, içinde bulunduğumuz bu
yüzyıla “enformatik cehalet çağı” desek belki daha doğru olacaktır.

Bilgiye karşı olmak mümkün değil, bilgi kuvvettir. Sıkıntı,
bilginin kullanılma amacı ve biçimiyle ilgilidir.  Bilgi, insan içindir, insanın iyiliği
içindir. İnsana huzur getirmeyen bilgi, cehalet sermayesidir. Çağımız insanının
yanlışlığı, bilgiyi niçin ve nasıl kullanacağını bilmemesidir, daha doğrusu
bilgiyi yanlış amaç ve şekilde kullanmasıdır. Cehaletinin nedeni budur.

Ziya Paşa sözü, temsili istiare (alegorik anlatım) yoluyla, ne
güzel bağlamış:

Cânân gide rindân dağıla mey ola rizân

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde

(Sevgili gidecek, sarhoşlar dağılacak, şarap yere
akacak… Böyle gecenin seherinde hayır umulur

mu?)

Uygur Türkleri mi? Bana Atımı Getirin!

0

Bu
yazı, bir arkadaş gurubunda, Uygur Türklerinin yaşadığı zulüm karşısında “Siz
olsanız ne yapardınız?” sorusuna muhatap olduğumuzda çala klavye verdiğimiz
cevaptan doğdu. Yazıldığı anın sıcaklığını ve telefondan sosyal medya üslubunu
muhafaza ederek paylaşayım dedim:

         Maalesef
“Bana atımı getirin!” romantikliği ile olmuyor.
Duyduğumuz acı ve öfke hemen bir şey yapmalı dedirtse de hemen bir şey
yapılmıyor.

            Önce
ayakların yere sağlam basacak. Kendini ve mevkiini sağlam tutacaksın. Nasıl?
Liyakat sahibi kişilerce yönetilen, kurumsallaşmasını tamamlamış kurumların
olacak.

Hukukun
üstünlüğünü tesis etmiş olacaksın. Gürbüz ve dimağı açık nesiller yetiştiren
sağlık ve eğitim sistemin olacak.

Dışa
bağımlılığı en aza indirecek tarım, bilim, ticaret politikaların olacak. Hazinende
900 milyar dolar fazlan olacak.

Ayırt
etmeden, dünyanın her ülkesi ve milletiyle sanatsal, kültürel, sportif, ticari,
eğitim, askeri ilişkilerin olacak.

İlişki
kurmaya yarayan köprülerinin sayısı çok ve çeşitli olacak. Devlet politikaların
ve bu politikaları uygulayacak iyi donanımlı hariciye, istihbarat, propaganda,
anti propaganda, taarruz, savunma ekiplerin olacak.

            Daha uzamasın diye yazmıyorum.

Neticede
bunları yaptın mı, ayakta sağlam durabilir ve icabında yumruğunu
sallayabilirsin. Yoksa kendi savurduğun yumruk boşa düşer, belki de seni
devirir. Ciddiye alınmazsın en azından.

Doğu
Türkistan diyoruz; bugüne kadar oralarla bir bağ kurmuş muyuz? Öncelikle
belirttiğim çeşitlerde köprüler kurulmalı. O köprülerden bilinç, irade ve imkân
sunarsın. Ya bağlantın yoksa…

Kimi
(Çin’i) nasıl korkutabiliriz ki? Üzerine bastığı dalları sarsabiliyor musun? Kime
(Uygur’a) nasıl umut olabiliriz ki? Ayaklarının altından kayan dalları
tutabiliyor musun? Kendi bastığın dallar kırılıyor ve tutunacak dal arıyorsan, düşmana
korku, dosta güven nasıl veresin?

Kendi
romancın, senaristin, gazetecin olacak ki dünyaya propagandanı aktarabilesin. Atatürk’ün
kurduğu gibi paktlar kurar, geleceğe hazırlık yaparsın.

Eylem
yapmak için bile hazırlıklı olman gerek. Maça çıkmadan önce benliğini ve
vücudunu yetiştirip antrenman yapman gerek. Ha, deyince olmuyor. İlmek ilmek
örmek gerek.

Peki,
şu an ne yapmak gerek? Saydıklarımı yapma sırasına koymak gerek.

Bunları
yapabilecek ehil yöneticileri hazırlayıp, cesaretlendirmek gerek. Siyasette,
ticarette, akademide, bürokraside liyakatten başka kuş tanımamak gerek.

Kesinlikle
inanıyorum ki, bunları yapmaya başladığımızda fazla vakit almayacaktır. Çarpan
etkisiyle artarak, ciddi mesafeler alınacaktır.

İşbunu
bulduğumuz her fırsatta gündeme taşımak gerek.

Devlet
olarak ne imkânlara sahibiz bilemiyorum. Yukarıda saydığım köprülerden hangilerine,
ne ölçüde sahipsek; umut, eğitim, strateji, her tür malzeme (!) ve örgütlenme
araçlarını bu köprülerden ulaştırmak lazımdır.

Oradaki
toplumu, orada güçlendirecek ticari, ilmi, siyasi, askeri bağları akıllıca ama
gizli, ama açık, ama yarı açık kurmak gerek.

Bunlar
için de Devlet aklı gerek. Plan, mantık, güç, istikrar gerek. Atın yerine aklı önceleyerek…

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (4)

    – 1-

     “Nefsimle beraber
dinle.” hitabında peşinden sürüklemenin, harekete geçirici olmanın en tesirli /
en etkin gücü ortaya konuyor. Neler
hatırlatmıyor ki bu ses, bu hitap, bu çağrı insana. Önümüzde tarih canlanıyor.
Bu hitabın gönülleri nasıl tutuşturduğunun misalleri canlanıyor. Önümüzde şanlı
tarih resmi geçit yapıyor.

     “Nefsimle beraber
dinle.” seslenişi, yüksele yüksele bir haykırış oluyor. Tarihin somut
örnekleriyle zihnimiz dolup taşıyor. Bu çağrıda rehber oluşun, kumanda edişin,
eser ortaya koyuşun insanlarla bir ve beraber oluşun; kısaca “Nefsimle beraber
dinle.” hitabında İslâm Medeniyetini ortaya koyan hamurun mayası var.

     Bu sihirli sözde
neler saklı neler. “Nefsimle beraber dinle.” haykırışında İslâmın özü, sözü ve
rûhu saklı. Birkaç somut örnekle buna temas edelim. Çünkü bu sözün arkası bir
umman, bir okyanus. Onu lâyıkıyla açmaya ne bende güç var, ne de sizde okumaya
tâkat. En iyisi damla denizden haber verir hükmünce, bu söze kısaca değinelim.

     Evet “Nefsimle
beraber dinle.” çağrısında; önder olacak kişilere başarı yolları gösteriliyor.
Onlara demek isteniyor ki, yapılmasını istediğiniz işe, önce siz bizzat
başlayın. Sefere çıkmasını istediğiniz ordunun başında, önce siz bulunun.
Yapılmasını istediğiniz ibadeti, önce siz yapın. Uyulmasını istediğiniz emirler
için, önce siz, Allah’ın ve Peygamberin emirlerine uyun.

     Velhasıl her şeyde
önce ve önde siz olun. Her yerde önce ve önde siz yer alın. Her zaman önce ve
önde siz başı çekin. Bina yapılacaksa, ilk harcı siz koyun. Köprü kurulacaksa
ilk taşı siz taşıyın. Yardım yapılacaksa, cebinize ilk önce siz el atın.

     Nitekim Kuba
mescidinin yapımında Peygamberi zîşan efendimiz bir işçi gibi çalışmadı mı?
Rumeli Hisarı’nın inşasında, Fâtih Sultan Mehmed Han yapımına katılmadı mı?
Vezirleri bu işte başı çekmedi mi? Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinde,
kritik bir anda tek başına yürüyüşe geçmedi mi?

     Böyle önderlerin
başbuğluğunda hangi iş başarılmaz? Böyle rehberlerin arkasından kim gitmez?
İşte ancak böyle gecelerin sabahından hayır umulur.

     Çünkü “Nefsimle
beraber dinle.” diyen zâtlar: “Ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç
görüyorum.” demek istiyorlar. Çünkü:

     İnsan kendi
yapmadığı bir şey için, başkasına “Yap!” dese,

     İnsan kendi
uymadığı bir şey için, başkasına “Uy!” dese,

     İnsan kendi
istemediği bir şey için, başkasına “İste!” dese,

     Hiç, o iş yapılır
mı?

     Hiç, o şeye uyulur
mu?

     Hiç, o şey istenir
mi?

     Elbette insanın,
kendi yaptığını “Yap!” demeye hakkı var.

     Elbette insanın,
kendi uyduğuna “Uy!” demeye hakkı var.

     Elbette insanın,
kendi istediğini “iste!” demeye hakkı var.

     Yoksa ters
anlaşılır.

     Soğuk karşılanır.

     Karşı çıkılmasa
da, sonuç hayırlı olmaz.

     Ne diyordu mânevi
zatlar: “Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.”

     Demek istiyorlardı
ki: “Söylediklerim öncelikle benim kabul ettiğim, inandığım ve yaptığım
hususlardır. Kendi nefsim ise, sana söylediklerime çok daha muhtaç. Ben bunları
nefsime kabul ettirdim, nefsimi onlara inandırdım. Nefsime istediklerimi
yaptırdım. Bundan maddî – manevî faydalar gördüm.

     Nefsimin
yararlandığı, kabul ettiği gerçekleri; sen de kabul eder, sen de gerekeni
yerine getirirsen, benim gibi sen de, her iki dünyanı düzene sokmuş, sonsuz
hayattaki güzel yerini şimdiden almış olursun.

– 2 –

     “Neden başkası
için çırpınıyor, başkası için kendini paralıyorsun? Başkalarından sana ne be
adam?” Diyenlere ise, o büyük zâtlar derler ki: “İnsan kendisi için istediğini,
kardeşleri için

de istemeli. Kendisi için istemediğini kardeşleri için de
istememeli.” Çünkü, insan olmanın şartı bunu gerektirir.

     Çünkü İslâm’da
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” düşüncesi yok.

     Çünkü İslâm’da
“Adam sendecilik!” yok.

     Çünkü İslâm’da
“Gemisini kurtaran kaptan!” anlayışı yok.

     Çünkü İslâm’da “Senden başka düşünen yok
mu? Boş ver!” zihniyeti yok.

     Çünkü İslâm’da “El
için yanma nâra, yak çubuğunu bak safanı ara!” bencilliği yok.

     Çünkü İslâm
herkesi, herkesi düşünmeye yönlendiriyor.

     Çünkü İslâm
herkesi, herkese el uzatmaya sevk ediyor.

     Çünkü İslâm
herkesi, herkesle bir olmaya dâvet ediyor.

     Çünkü İslâm
herkesi, iri ve diri olmaya çağırıyor.

     Kısaca herkes;
İslâma, Kur’an’a, devlete, millete, vatana, bayrağa hizmette kendisinden başka
kimse yok bilecek.

     Herkes diyecek ki,
“Ben olmasam bu dâva çöker.” Herkes, kendisini dâvanın ana direği bilecek. “Ben
olmasam bu dâva söner.” diyecek. İşte ancak bu düşünce tarzı; herkesin dâvayı
omuzlamasını sağlar. Herkes, başkasının varlığından dolayı kendisine lüzum yok,
“Ben olmasam da olur.” derse, işte o zaman, o dâva  yürümez. O dâva ayaklar altında kalır.

     Demek ki dâvayı
herkes, kendisiyle var, kendisiyle ayakta, kendisiyle yürüyor bilecek. Aksi
takdirde, herkesin göstereceği ihmal, dâvanın yerlerde sürünmesi sonucunu
doğurur ki, bundan da herkes tamamen sorumlu olur.