25.5 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 429

Tekeller Kâr Eder

Yazının başlığını, “Ancak tekeller kâr eder” de
yapabilirdim.

Hemen kızmayın. Bakın açıklayayım. Tekel olmanın iki yolu
vardır. Adaletsiz yol ve adaletli yol. Adaletsiz yol, genellikle siyasî güce
dayanarak piyasadaki alanına başkasının girmesine engel olmaktır. Mesela hak
etmediği halde, torpille, rüşvetle ihale almaktır. Başka bir alanda kazandığı
para ile bir piyasada maliyetin altında satış yaparak rakipleri batırmak da
adaletsiz tekelciliktir. Hukuksuz tekelcilik, tıpkı dolandırıcılık, hırsızlık
gibi bir suçtur. Burada dolandırılan, parası çalınan bütün mecbur
müşterilerdir. Seçenek bırakılmadığı için mecbur müşteriler. Genellikle de
kamu. İşte rekabet kurulları, tekele karşı kanunlar bu suçu önlemek için
vardır.

Bunları lanetledikten sonra adaletli tekele gelelim.

Tekelin helali

Önce kısa bir ekonomi hatırlatması: Bir alanda kâr iyiyse,
oraya sermaye ve teşebbüs akar. İyi kâr ne demektir? Paranın bulunduğu güvenli
ve zahmetsiz yeri terk edip, riskli yatırıma karar verdirecek büyüklükteki kâr
“iyi” kârdır. Alana ilk giren başlangıçta rakipsizdir. Tekel konumundadır. Ve
kâr eder. İşte Cuma yazımda bid’atçılar dediğim, dünyanın inovasyon dediği şeyi
yapanlar hep bu cins tekellerle başladılar ve zengin oldular. Amazon’un Jeff
Bezos’u, Tesla’nın Elon Musk’ı, Google’ın Sergei Brin ve Larry Page’i ve
diğerleri…

Sonra ne olur? Sonra, icatçıların, bid’atçıların,
inovasyoncuların kârını gören başka girişimciler ve para o sahada yatırıma
başlar. Rekabet doğar. Fiyatlar aşağı çekilir. Kâr azalır. Nereye kadar?
İktisatçılar, risksiz yatırımın getirisine kadar geriler diyorlar. Mesela
devlet tahvili faizinin getirisine kadar. O noktada risk demek olan yatırım
yerine para tahvile veya aynı derecede güvenli görülen başka bir yere
kayacaktır. İşte on yılda bir dünyanın en zenginleri listesini, en büyük
şirketleri listesini değiştiren bu mekanizmadır. Bu anlattığım, 20. asrın
ikinci yarısının ve 21. asrın hikâyesidir.

Nefes nefese yenilik yarışı

Ender birkaç şirket, lider konumunu uzun yıllar koruyabildi.
Veya kuruluşundan yıllar sonra lider konuma yükseldi. Bunlar bir şekilde az
önce anlattığım mekanizmayı kırmayı başardılar. Intel bunlardan biridir.
1980’lerde hafıza çipi ve mikro-işlemci yapan bu şirket önce stratejik bir
kararla hafıza işinden çıktı. O alan hemen tamamen Tayvan’a bırakıldı. Bütün gücünü
mikro işlemcide yoğunlaştırdı ve “Intel inside” (İçerde Intel var) sloganının
hakkını verdi. Peki, arkadan gelenler. Arkadan gelenler yok muydu? Hem de nasıl
vardı. Intel, her yıl yepyeni bir teknoloji yenilemesiyle yarıştaki yerini
korudu. Nefes nefese… Hani sürekli devrim sloganı vardı ya. Bu
da sürekli inovasyon. Arkadan gelenler bir yana önünde Motorola vardı. Onu da
yeniliklerle geçti. Şirketin kurucusu ve efsane CEO’su Andrew S. Grove
hâtıralarında bu bitmeyen yarışı anlatıyor. Felsefeyi anlamak için kitabın
başlığını okumak yeterli: Sadece Paranoidler Hayatta Kalır. Intel
kırk yıldır koşuyor. Eski rakipleri yarışı bıraktı. Fakat AMD adlı bir başka
şirket onun da tekelini kırdı. O yüzden Intel’i artık liste başında
göremiyorsunuz.

Ya inovasyon, ya vasatlık

Evet, kâr tekelle; tekel, yenilikle elde ediliyor. Peki
sermaye? Bu güzel bir soru ve bu asrın yapısını anlatıyor. Bir zamanlar
mucitler, yatırımcı peşinde koşardı. Bugün kovalayanla kaçan yer değiştirdi.
Para, mucit arıyor. Silikon vadisine gidin. Teknoloji meraklısı gençlerin devam
ettikleri kahvelere sermayenin ajanları geliyor. “Unicorn” (Mitolojik tek
boynuzlu at) arıyorlar. Olağanüstü buluş arıyorlar. Kuluçka denilen, yeni
teşebbüslere çok ucuza ofis hizmeti veren merkezler var. Tohum sermayeyi
sağlayan, sonra diğer adımları destekleyen risk sermayesi şirketleri var.
Mucit, yönetim bilgisine sâhip olmayabilir. Sermayeyi sağlayan onun yanına bir
yönetim uzmanı katıyor. Hatta “melek” denilen, kendisi de bizzat şirkette
çalışmak isteyen yatırımcı tipi var.

Kâr tekeldedir. Kanunsuz kâr da, helal kâr da. Birincisi
hukuksuz ortamların, hırsız siyasîler sayesinde meydana gelir. Kamuyu soyar.
Ülkeyi fakirliğe mahkûm eder. Ve bir gün o siyasî iktidardan indiğinde, yanaşma
şirketler geri dönmemek üzere ortadan kaybolur. Çünkü hiç birinin başarısı
icada, inovasyona, yönetim ustalığına dayanmaz.

Helâl tekele, icatla, inovasyonla ulaşılır. İcat, yönetim
bilgisi ve yatırımla birleşince zenginlik doğar. Bu teşebbüsler uzun ömürlüdür.
Hayatları mucidin ömrünü aşar. Ülkelerine refah getirirler.

Ya inovasyon ya vasatlık. Ya inovasyon, yahut orta gelir
tuzağı.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (3)

     Hakikati, damdan
düşer gibi hemen sunmamak, hakikati göz önüne birden koymamak lâzım. Önce
temsil ve örneklerle hikâye yollu açıklamak gerek. Hakikat ve gerçeğe ulaşmakta
temsil yolunu seçmeli. Zaten temsil metot ve usûlü, aslında Kur’an’ın tercih
ettiği / seçtiği bir yol. Nitekim Kur’anı Kerim’de peygamberlerin kıssalarına
yer verildiğini herkes bilir.

     Bazen olur ki,
görmek duymaktan daha önemlidir. Mâlûm olduğu üzere, toplumda havas denilen
münevver, aydın ve bilginler sayıca azdır. Avam / halk ise çoğunluktadır. Avam
/ halk; çocuk hükmündedir. Çocuk ise, duyduğundan çok gördüğüne inanır. Bir
bakıma gördüğünü daha çabuk anlar. Gördükten sonra anlatılanı daha kolay
kavrar. Havas / aydınlar, anlatılanı görmese bile anlayış ve kavrayışlarında
eksiklik olmaz.

     Bundan ötürü,
kutsal kitaplar seslenişlerinde, öncelikle halkı göz önüne almışlar. Çünkü,
halka  hitaptan aydın tabaka anlar. Fakat
havasa / aydına hitaptan halk anlamayabilir. Burada tenezzülü İlâhî söz
konusudur. Yâni Allah, insanın seviyesine inmiş ve ona göre hitap etmiş. Geniş
kitleyi nazara almıştır. Bu üslûp insanlar için zordur. Çünkü anlayışı yüksek
kimselere karşı konuşmak kolay.

     Lâkin bir bakıma
çocuk hükmünde olan halkın seviyesine inerek, onun anlıyacağı tarz ve üslûpta
konuşmak çok zordur. Ama asıl maharet de budur. İşte İlâhî mesajlar bu zoru
başaran, harika metinlerdir. Büyük insanlar da, halkı irşat etmek, halka yol
göstermek için, aynı yolu seçmişler. Kutsal kitaplar temsil yolunu seçtikleri
gibi, onlar da temsil yoluna sık sık başvurmuşlardır.

     Nitekim mâneviyat
büyükleri eserlerinde, bu yolu izlemişler. Çünkü başta Kur’anı Kerîm olmak
üzere kütübü mukaddese, yâni kutsal kitaplar, İlâhî mesajları hep bu şekilde
vermişler. Kaldı ki, günümüzde bile her çeşit yayın ve neşriyatta, görselliğin
ne kadar önde ve geçerli olduğu hepimizce mâlûm. Kitap ve gazetelerin
inandırıcılıklarını resimlerle, fotoğraflarla takviye edip desteklemeleri,
bunun en büyük kanıtı. Televizyon ise bu hususta, inkârı kabil ve mümkün
olmayan bir etkinliktir.

     Demek ki, hakikat
ve gerçekleri çıplak ve soyut olarak kavramak zor. Gerçeklere bir kılıf
giydirmek lâzım. Hakikatleri görünür hâle getirmek icap eder. Hakikatleri, elle
dokunur duruma sokmak gerek. Çünkü eğitim ve öğretim dâvasının selâmeti, sonuç
alması buna bağlıdır.

     Üstelik bugünün
insanı, “Ben ancak, gördüğüme inanırım” hükmünün etkisi altındadır. Elbette, bu
sözün gerçekliği inkâr edilemez. Bununla beraber mutlak olmadığı da bir gerçek.
Çünkü bu söz her şeyi içermez. Zira bugün ilim bize kanıtlamıştır ki, biz var
olan her şeyi gözümüzle göremiyoruz. Hatta gözümüzle göremediklerimiz,
gördüklerimizden kat be kat fazladır. Kaldı ki, bir şeyin görülmemesi,
varlığının reddini gerektirmez. Tıpkı bir şeyin mahiyetini / içyüzünü
bilmememiz; varlığını inkâr etmemizi gerektirmediği gibi.

     Ama yine de, ilk
bakışta büyük haklılığı olan gözle görmek isteyişi, bir kenara atamayız.
Nitekim, ne kutsal kitaplar, ne de büyük yol göstericiler bu hususu göz ardı
etmemişler. Vizyon ve görmenin önemini, göz önünde bulundurmuşlar. Vizyon ve
görmeyi yol göstericilikte baş unsur olarak görmüşler. Vizyon ve görme hususunu
daima hesaba katmışlardır.

     Görmek ve
göstermenin yolu ise müşahhas / somut temsil ve örneklerden, mes’ele, problem
ve sorunları minyatür hâline getirmekten geçer. Nitekim çocuğa “Dünya
yuvarlaktır.” derken, çocuğa dünyanın yuvarlak olduğunu kavratmak isterken, ne
yaparız? Bir futbol topu büyüklüğündeki oval dünya atlasını getirir önüne
koyarız. İşte dünya budur deriz.

     Nasıl ki gölge
asıldan haber verir. Nasıl ki damla denizi gösterir. Nasıl ki parça bütünü
hatırlatır. İşte bu küre, bu top şeklindeki dünya atlası da, dünyadan haber
verir. Dünyayı gösterir. Velhasıl çocuğun dünyayı kavraması, zihninin dünyayı
kapsaması böylece sağlanmış olur. Büyük mürşit / yol gösterici zâtlar sözlerine
“Nefsimle beraber dinle.” diyerek başlar. Çünkü bu cümlede yâni “Nefsimle
beraber dinle.” ifadesinde, rehber olmanın en güzel yolu gösteriliyor. Bu
başlangıç sözünde, sözün en güzeli söyleniyor. Bir işte sonuç almanın en büyük,
en etkin yoluna işaret ediliyor. Bu hükümde; etkili olmanın, peşine takmanın en
sihirli, en büyüleyici rûhu nazara veriliyor.

 

Atatürk’e Ders Veren Hâkim

Son
yazımda vatana ihanetten yargılanan ABD’nin 3. Başkan Yardımcısının
hikayesini anlatmıştım. ABD’nin bağımsızlık savaşı kahramanlarından ve
kurucu babalardan
Aaron Burr ABD topraklarının bir bölümünde kendi
devletini kurmak için harekete geçtiği sırada tutuklanmıştı. ABD Başkanının
infaz edilmesi için yaptığı baskılara rağmen
Mahkeme, 1807 yılında
yapılan yargılama sonunda, dosya kapsamında “yeterli delil olmadığı”
gerekçesiyle beraat kararı vermişti.

Bu
olayın bir benzeri sayabileceğimiz bir yargılama da bizim tarihimizde 1935
yılında
yaşanmıştı.

Atatürk’e
karşı düzenlenen 11 suikast girişiminden en ciddisinin sorumluları yakalanır.

Yakalanan
ve suikasttan sorumlu tutulanlardan biri Millî Mücadele kahramanlarından Ali
Saib Ursavaş’tır.

Dönemin
Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet Başsavcısı ise Baha Arıkan’dır.

Dokunulmazlığı
kaldırılan Ali Saib’in yargılanması esnasında çok ağır bir baskı vardır. Adalet
Bakanı her duruşmadan sonra Gazi’ye dava hakkında bilgi vermektedir.

Ali
Saib iddiaları reddeder ve suçsuz olduğunu söyler.

****

Olayın
en önemli kısmını Elif Çakır’ın (Karar Gazetesi) köşe yazısından alıntı
yapalım:

Bir gün
Atatürk’ün yaveri Başsavcı Baha Arıkan’ı arar, Gazi’nin Karpiç
lokantasında kendisini beklediğini söyler. Başsavcı Karpiç’e gider, lokantaya
birazdan kopacak fırtınanın sessizliği hakimdir.

Atatürk
direk
t sorar:

Ali
Saib davasının sonu ne olacak?”

Başsavcı
Arıkan,

“Mahkemenin
kararını beklemek gerek”
 deyince Atatürk hiddetlenir ve “Mahkemenin
kararı ne demek? Mahkemeni de kapatırım, hakimleri de atarım, seni de atarım!”
 der.

Başsavcı
önce ne diyeceğini bilemez, heyecanlanır, kendisini toparlar ve Atatürk’e şöyle
der:

Mahkemeyi
de kapatabilirsiniz, hakimleri de beni de atarsınız efendim
. Ama
adınız tarihe Mustafa Kemal olarak geçmez.”

Görüyor
musunuz? Yıl 1935. Tek Parti Dönemi, bir başsavcı çıkıyor ve Atatürk’e bunları
söyleyebiliyor. “Buyurun efendim” demiyor, “dava sizin
hoşnut olacağınız şekilde sonuçlanır”
 demiyor.

İnsan
okurken nasıl da heyecanlanıyor değil mi?

Nitekim
dava sonuçlanıyor, Ali Saib beraat ediyor, mahkeme kararın temyiz
edilmesini kabul ediyor ve milletvekilliğinin devamı için Meclis’e tezkere
gönderiliyor.
(Kemal Arıburnu, Atatürk ve Çevresindekiler, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, 1994)

*************************

Sağlam
Temelleri bile Çökerttiler

ABD’de
Burr davası bugün emsal vaka olarak değerlendiriliyor. Bugün dahi ABD
vatandaşları Birleşik Devletlerin mahkemelerine güveniyorsa Burr
Davasının Hâkimi John Marshall’ın ve jürinin tavrının attığı temel
sayesindedir. ABD yargısının bağımsız ve tarafsız olması, onların bağımsız
yargı düzenine inancı ve
kendilerini sadece yasalarla bağlı
hissetmesinin sonucudur.

Atatürk
de
duygusal olarak bir milletvekilinin kendisine suikast olayına karışmasından
etkilenmiştir. “Suikastçı” olduğuna inandığı milletvekilini cezalandırmaları için
yargıya baskı yapmıştı.

Fakat
O’nun yaptığı baskıya direnen hukuk adamlarımızın olması Türkiye’nin şansı
idi. Kendisine hukuk ve adalet adına direnen yargı mensuplarına saygı duyan
Atatürk’ün devlet başkanımız olması da şansımızdı.

Başsavcı
Baha Arıkan
’ın ve mahkeme hakiminin bu davranışı göstermesinde,
Cumhuriyet dönemi öncesinden hukuk tarihimize geçen başka örnekler cesaret
vermiş olmalıdır.

Mesela,
Abdülhamit’in emrini dinlemeyerek, “Hürriyet Kahramanı” Namık Kemal
hakkında beraat kararı veren
Mahkeme Reisi Abdüllatif Suphi Paşa’nın manevi
mirası etkili olmuş olabilir.

Mahkemelerin
devlet başkanının beklentilerini karşılama endişesini taşımaksızın, elindeki
delillere, kanunlara ve vicdanlarına göre
karar vermesinin kolay olmadığını
bugün daha iyi anlıyoruz.

Birinci
Cumhurbaşkanımızın talimatına karşı tam bir hukuk adamı gibi davranan Başsavcı
Baha Arıkan
savcılarımız ve beraat kararı veren gibi hakimlerimizin
olması, uzun yıllar “Ankara’da hâkimler var” sözüne sebep oldu.

Bu
ve benzeri vakalar vatandaşlarımızın “adaletin kestiği parmak acımaz” ve
“adalet devletin temelidir”
sözlerine inancı yerleştirdi.

Bu
ne kutsal bir inanç, bu inancın yarattığı güven ne güzel duygudur.

Günümüzde
“Ankara’da hakimler var” sözüne inanan vatandaşlarımız ne kadar azaldı.

Yargı
bağımsızlığına böylesine güvenebilmeyi nicedir unuttuk. Bu güzel duyguyu
kuruttuk.

“Vicdanları
ile cüzdanları (ve korkuları) arasına sıkışmış”

olan yargı mensuplarından kaç tane Baha Arıkan çıkabilir?

Muhalif
gazetecilere ve siyasetçilere saldıran
, iktidar veya iktidar ortağı
partinin mensubu olduğu anlaşılan magandaların hiç cezalandırılmaması tesadüf
değil. Siyasi davalarda mahkemelerin sürekli iktidarın beklentilerini
karşılayan kararlar vermesi yargının siyasallaştığının işaretleri olarak
görülüyor.

Zaman
zaman AİHM standartlarında karar verilen Anayasa Mahkemesi kararlarının alt
mahkeme tarafından uygulanmaması
hukuk devletinin çöküş belirtileri olarak
algılanıyor.

Şimdi
de İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan çok zorlama ve sıradışı bir seçim
yöntemiyle önce Yargıtay hemen akabinde de Anayasa Mahkemesi üyeliğine
seçtirildi.
Bu operasyon yüksek yargının da “iktidara müzahir” veya
yandaş hale getirildiği
şeklinde değerlendiriliyor.

Kendi
içinden birini Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçerken, 107 Yargıtay üyesinin
kendilerine empoze edilen şahsa oy vermesi
bağımsız ve tarafsız yargıya
güveni dibe vurdurmuştur.

Türk İstiklal Marşı Milli Mutabakat Metnidir İslam Coğrafyasının Manifestosudur

İstiklal Marşı Yazarı Mehmet Akif Ersoy bir Osmanlı Cihan
Devleti vatandaşı ve bu medeniyet hareketinin bir ferdiydi. Bir cihan
devletinin hem ihtişamını görmüş bir âlim, hem çözülmesini yaşamış bir muzdarip
şair, bir sanatçı ve nihayet yeniden dirilişin bir oluşumu Türkiye
Cumhuriyeti’nin de entelektüel çıtası yüksek bir aydını, bir yurtseveriydi.

 

İsyan Bastıran Müellif

Dolayısıyla hem 19. Asrı, hem de 20. Asrı görmüş ve
yaşamıştı. Asya’nın tecrübeli aklıyla, Avrupa’nın taze fikirlerinin
farkındaydı. Hep kendisi oldu. Hiçbir zaman kimlik ödünç almadı. Olduğu gibi
göründü. İrfanı, imanı ve inancıyla ters düşmedi. Memleket severliği samimi,
ilkeli, pazarlıksız ve bütüncüldü. Bu vatana ve insanımıza ait her güzellik,
zenginlik ve değerler Akif’in şahsında ve eserlerinde mevcuttur. İşini her
zaman en iyi yapan dürüst bir insandı.

Arnavut bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, Türkçülerden
fazla Türklüğünü seven bir milliyetçiydi. Ata dedelerinin toprakları olan
Balkanlardaki parçalanmaları, göçleri, ihanetleri, yangınları ve katliamları
yüreği kanayarak yaşamıştı. İstanbul’un batılı müttefik devletlerce işgal
edildiğini görmüştü. Dört bir yandan kuşatılmış son vatan parçası Anadolu’nun
İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyanlar tarafından işgal edilmesi üzerine
başlayan İstiklal savaşımıza katılmıştı. Kara kışın ortasında İnebolu üzerinden
Kastamonu ve Ankara’ya ulaştı. Köy köy, kasaba kasaba dolaşarak halkı İstiklal
Mücadelesine davet etti. Camilerdeki vaazlarında, ev ve kahvelerdeki
sohbetlerinde halkı milli mücadeleye çağırarak onları yüreklendirdi. Hiçbir
zaman ümitsiz olmadı, hep ümit var idi. Güven verir ve itimat edilirdi. Konya’da
konuşmasıyla bu nedenle bir isyanı bastırdı. Bütün cephelere dağıtılan
Sebilürreşat Dergisindeki şiir ve yazıları da aynı etkiyi yapıyordu. Çünkü
Milletin ona inancı tamdı.

 

Neden Korkma?

Türk yurdu işgal edildiğinde, milletin istiklal ve istikbali
için bütün yürekler bir araya toplanmış, hep birlikte atıyordu. Şahsi ve indi
husumetler ayaklar altına alınmış, meydanda sadece kardeşlik, dostluk,
samimiyet bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Anadolu batılı işgal kuvvetlerine
karşı tek bir yumruk olmuştu. Milli mücadele böylece kazanıldı. Mehmet Akif
Ersoy Büyük Millet Meclisi’nin kurucu milletvekili olarak Burdur’dan mebus
seçildi. Maarif Bakanlığı teklifini aşırı mütevaziliğinden dolayı kabul etmedi.
İrşat Komisyonu Başkanlığına getirildi. Çünkü halkın, sokaktaki insanımızın
eğitimini çok önemsiyor, cehaletle mücadele edilmesi gerektiğine inanıyordu.

Yarışmaya katılan onlarca şiirden, İstiklal Marşı dizeleri beğenilmemişti.  Akif, İstiklal Marşımızı onca ısrarlara karşı
telif almamak üzere yazmayı kabul etti. Ortaya öyle bir metin çıkmıştı ki
TBMM’nde defalarca ayakta alkışlanarak okundu. “Korkma” diye başlıyordu. Bu bir ayetti “La Tahzen İnne Maal Asri Yüsran”. Kur’an Kerim’de Yüce Yaradan “
Üzülme, her zorlukta, birlikte bir kolaylık vardır. Kolaylık zorluğun içinde
saklıdır” diyordu İslam Peygamberine. Nebi, Hazreti Ebubekir ile birlikte
müşriklerden uzaklaşırken takip edilmiş, Hıra Mağarasında izine rastlanmıştı.
Tam bu sırada bir güvercin yumurtası üzerine oturmuş, bir örümcek de mağaranın
kapısına ağını sermişti. İz sürenlere ve müşriklere göre böylesi bir durumda İslam
Peygamberi ve Hazreti Ebubekir’in mağaraya girmelerinin imkânı yoktu! Akif “Korkma” derken buna vurgu yapıyordu. Bütün
yüreğiyle haykırıyordu. Ayrıca bilgisini, ilmini, birikimini, marifetini
sergiliyordu.

İstiklal Marşımızdaki tema milli bağımsızlığımız,
özgürlüğümüzdür. İnsanımızın ve ülkemizin temel düşünce ve kavramı bu marşta
yatmaktadır. Mesela bayrak, mesela hakkı savunmak, iman ve vatan duyarlılığı,
istikbale ümit ile bakmak, tarih şuuru ve fedakârlık. İşte bunun içindir ki en
zor şartlar altında çeşitli cephelerde onca savaştan çıkmasına, yılgın ve
yorgun olmasına rağmen, ümidini kaybetmeyen, yarınına güvenle bakan Türk
Milletinin neler yapabileceğini hatırlatıyor İstiklal Marşımızda Mehmet Akif
Ersoy.

 

Mazlum ve Mağdur Milletlerin
Marşı

Kor ateşin her zaman şafak şafak nasıl yakacağını göstermek mevcuttur
İstiklal Marşımızda. Emperyalist Batılı Efendilere ve hempalarına insan ve
medeniyet fotoğraflarını hatırlatmak vardır İstiklal Marşımızda. İstiklal
Marşı’nda mey’us olmaya karşı meydan okumak vardır, sömürgeci Avrupalı ülkelere
hürriyet ve “sömürüye hayır” dersi vermek vardır. İstiklal Marşı Milli
Mutabakat metnidir. Türk milletinin bir uzlaşma kitabesi örneğidir.

İstiklal Marşımız İslam Coğrafyasının aynı zamanda bir manifestosudur.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız İstanbul’da Mehmet
Akif Ersoy ve İstiklal Marşı Uluslararası Sempozyumu (10 Mart 2012) tertip
etmişti. Kahire Şems Ayn Üniversitesi’nden genç akademisyen dostumuz Doç. Dr.
Hazem Said Muhammet Montazir tebliğinde öyle bir husus hatırlattı ki hepimizin
tüyleri diken diken oldu, ayakta selamladık bu delikanlı akademisyeni. Şöyle
diyordu;

Türk İstiklal Marşı
sadece Türkiye’nin değil, bütün mağdur ve mazlum İslam coğrafyasının da İstiklal
Marşıdır. Benim de İstiklal Marşımdır. Belki siz unuttunuz ama bugün Mehmet
Akif Ersoy’un yazdığı bu İstiklal Marşında hala Mısır’da kullandığımız onlarca
kelime var, bunlarla günlük hayatımızda sürekli iç içeyiz. Birkaç örnek vermek
gerekirse, mesela istiklal, mesela hürriyet, mesela şafak, mesela şüheda,
mesela vatan, mesela millet.

İstiklal Marşı’nın kıtalarını kentlerimizin yönetimleri,
aydınları mesela Eskişehir, Edirne, Kütahya, Uşak, Yeşil Bursa, Güzel İzmir,
Balıkesir, Aydın ve İstanbul grafik ve resimlerle, kara kalemle çerçeveleyerek
her biri ayrı ayrı bilgi ve belge taşıyan kart postal yaptı, özel günleri öyle
kutladı. İstiklal Marşımızın 12 kıtasının konu edildiği son kart postal ise
“Yadigar-ı Misak-ı Milli” adıyla arşivlerimize girdi (Mehmet Rüyan Soydan
Arşivi).

 

Türkçeyi Yüceleştiren
Sanatçı

Taklitten uzak, yeniliğe açık, sosyal gözlemci, medeni
kalkınmacı, milleti için fedakâr Akif’in kullandığı Türkçe, dilimizi yüceltiyor
esasında. Dramalarında olsun (Meyhane, Kocakarı ve Ömer, Küfe, Hasta vs),
destanlarında olsun ( Çanakkale, Asım vs) Türkçenin en güzel örneklerini
bulabiliriz. Buna tasavvuf, sokak, üniversite dâhil 7 ayrı mekanda konuşulan
Türkçemiz dahildir. Bulabiliriz diyorum çünkü bu Türkçe ile Akif’in Başyazarı
olduğu önce Sıratımüstakim, sonra Sebilürreşat Dergileri aynı zamanda Yeni
Delhi, Bakü, Kazan, Kırım ve Balkanlarda da hem yazarlara ve hem de okuyuculara
sahipti. Hac Farizasını yerine getirmek üzere Mekke-Medine’ye doğru yola çıkan
aydınlar önce İstanbul’a gelerek Eyüp Sultan’ı ziyaret ediyor, ardından hemen
Cağaloğlu’ndaki Sebilürreşat Yazıhanesini. Sonra da güneye aşağıya doğru
iniyorlardı. Bu Hac yolculuğu aylarca sürüyordu. Eğer Akif’in Türkçesine
yeniden sahip çıkılsa Türk Dilini okuyan ve anlayanların sayısı da artacak.
Tercüme faaliyetleri hızlanacak. Bugün UNESCO raporlarına göre; değişik şive ve
lehçeye sahip olsalar da Türkçe konuşan insan sayısı 250 milyon, sıralamada da
5 veya 6.

 

İskenderiye’de İngilizlerin
Müslüman Esir Kampı

Her mısraı milletin hafızası olan İstiklal Marşı’nın Yazarı
dürüst, ihlaslı, merhametli, vefalı, dost canlısı, cömert, cesur, inançlı,
vatan sevgisi ile dolu, sır tutan, adil olan, itimat edilen, ilim, irfan ve
iman sahibi, birkaç doğu ve batı dilini bilen Mehmet Akif Ersoy bir sene sonra seçime
gidildiğinde ikinci dönem milletvekili olarak atanmadı! Üniversitedeki işine
son verildi. İşsiz, parasız kaldı, karısı İsmet Hanım astım hastası idi ve Akif
ayrıca sürekli tarassut altında takip ediliyordu. Kadim dostu Mısır Hidivi
Abbas Halim Paşa’nın daveti ile Kahire’ye gitti, (1925) Hilvan’a yerleşti, Türk
lobisi kurdu, üniversitede Türkçe öğretti talebelere. 11 yıl kaldı Mısır’da. Daha
önce de (1912 ve 1924) iki defa Mısır’a gitmişti. Kahire Üniversitesi’nde ilk
dersinde öğrencilerine şöyle diyordu;

-Sevgili Gençler.. Mısır’da 15 bin Osmanlı askerinin
tutulduğu bir esir kampı vardı. Adı İskenderiye Seydülbeşer Kuveysna Osmanlı
Usera-i Harbiye Kampı. 16. Tümen 48. Alay Osmanlı askerleri burada esirdi.
Kampın komutanı İngiliz. Hekimi Ermeni. Bir müddet sonra Ermeni Doktor, İngiliz
Komutana uluslararası arenada hiç dikkat çekmeyecek biçimde yağdan kıl çeker
gibi bu kampın esirlerini halledeceğini belirtiyor! Bit ve mikrop kırma
bahanesiyle krizol maddeli dezenfekte havuzu yapılıyor. Türk askerleri bu
havuzlara sokuluyor. Başını suya sokan askerin gözü kör oluyor. Bunu fark eden
diğer askerler havuzdan çıkmak isteseler de dipçiklerle yeniden başları suya
sokuluyor. 15 bin asker görme özürlü oluyor ve sonra serbest bırakılıyor!. Aç,
sefil, perişan bir vaziyette “Nereye giderseniz gidin!” deniliyor. Bu Milletlerarası
esir hukukuna aykırı bir husus. Bunu unutmayın. Ülkenizi ve insanlarınızı sevin
ve koruyun.

 

Akif Meselenin Peşini
Bırakmıyor! Arakan Müslümanları da Ne?

Mehmet Akif Ersoy ilk defa Mısır’a gittiği yıllarda
öğreniyor bu vahşeti. Milletvekili olarak parlamentoda görev yaptığı yıllarda
diğer mebus arkadaşları Faik Bey, Edirne Saylavı Şerif Bey ve kendisi meclise
bir araştırma önergesi veriyor (25 Mayıs 1921). Ancak İstiklal Savaşı ve yeni
kurulan bir cumhuriyetin kurumlarının henüz oturmaması dolayısıyla bu araştırma
önergesi kadük kalıyor.  Napolyon’un bu
katliamı bildiği halde seyirci kaldığı, İngiliz General Sir İan Hamilton’un
bölgedeki 135 bin kadar diğer esirleri de katarlarla Hindistan bölgesine Kalküta
ve Yangon’a gönderdiği biliniyor. O yıllarda Pakistan yok, Hindistan var ve
tamamen İngiliz işgali altında. Bölgeye İngilizlerce gönderilen 12 bin Osmanlı
askerin de şehit olduğu sanılıyor. 1500 askerimizin mezarı bulundu. Bunların
bir kısmı yavaş yavaş da olsa ortaya çıkarılıyor. Mektica’daki Türk
Şehitliğinde 700 mezar olduğu arşivlere girdi. Bu gelişmeleri esir Tabip
Binbaşı Necip Bey ortaya çıkarıyor. Bir mektup yazıyor. Mektuplar o dönemde
önce Londra’ya gidiyor, sonra Kızılhaç aracılığı ile İstanbul Kızılay’a,
buradan da eğer mümkünse ailesine ulaştırılıyor. Er Koşikavaklı İsmail de
Balkanlardaki evine yazdığı mektuba cevap gelmeyince şüphe üzerine olay ortaya
çıkıyor. Durumu İstanbul’a bir vesileyle bildiriyorlar. Merkezi hükumet böylece
durumdan haberdar oluyor. Bu mektuplar hala İstanbul’da devlet arşivinde
muhafaza ediliyor. Öte yandan başta Hindistan olmak üzere bölgeye getirilen
Osmanlı esirlerine İngiliz komutan “Artık ülkenize döndünüz. Ancak savaşlar
dolayısıyla her şey birbirine girdi. Aileler kayboldu. Sizler burada verilen
toprakları işleyin, ürünlerinizi bizler satın alacağız. Evlenin, çoluk çocuğu
kavuşun” diyorlar. Büyük bir bölümü de öyle yapıyor. İşte bunlar bugün yurtsuz
ve vatansız olarak yaşamalarını acılarla sürdüren Arakan-Nyanmar
Müslümanlarıdır. Nerede; merak ediyorum araştırmacılarımız, tarihçilerimiz,
sinemacılarımız, romancılarımız, öykü yazarlarımız?

 

Hasta Yatağında Ankara’dan
Ziyaretçileri Var

Bütün şiirlerinin ve çalışmalarının özeti olan İstiklal
Marşı’nı Akif Safahat kitabına almadı. “Bu milletin malıdır.” dedi ve Kahraman
Ordumuza ithaf etti.

“15 Gün daha vatanımdan uzakta gurbette kalsaydım,
çıldırabilirdim” diyen Sanatçı Mısır’dan 16 Haziran 1936 günü Türkiye’ye döndü.
İstanbul Karaköy rıhtımına yanaşan gemiden inen Akif’in sırtında uzun bir pardösü
ve başında bir fötr şapka vardı!. Dostları karşıladı, dostları yerleştirdi. Her
kesimden ziyaretçisi eksik olmuyordu.

Ankara hükumetine yakın önemli yazarlardan Hakkı Tarık Us ve
Ruşen Eşref Ünaydın bir müddet sonra Akif’i hasta yatağında ziyaret ediyorlar.
Hakkı Tarık Us diyor ki “Üstat, Gaziyle birlikte idim. Sizden sevgi ve
sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi. Ve hatta dikkat buyurun sözlerime “Kendilerine
hissi bir adavetim yoktur. Eğer olsaydı, Türkiye’ye dönmesine müsaade etmezdim.
İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım.” Bu sözler karşısında Akif heyecanlanıyor ve
Hakkı Tarık Us’a dönerek;

-Demek öyle.. Hakkı Bey hatırlar mısınız? Biz Gaziyle harp sahalarında
ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük. Meclis’te kendilerini sonuna kadar
destekledik. Bu böyle iken Gazi Hazretlerinin “adavet” kelimesini telaffuz
etmesine hayret ettim. Beni memlekete sokmayabilirlerdi. Lütfettiler.
Kendilerine minnettarım. 

Mehmet Akif biraz dinleniyor, derin bir nefes alıyor ve sonra
devam ediyor “İstiklal Marşına gelince onu kimse kaldıramaz! Nasıl kaldırılabilir
ki? Meclis’te ilk okunduğu gün Tunalı Hilmi hariç herkes ayakta dinledi.
Kendileri de dahil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Kimse de bir daha
İstiklal Marşı’nı yazamaz. Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı
yazdırmasın.”

 Ortalık biranda buz
kesiyor.

 

2021, On Yıl Öncesine
Benzememeli

Hamasetimiz, şehametimiz ve feragatimiz, gururumuz, yüksek
seciye ve fazilet sahibi, insan-ı kamil İstiklal Marşı yazarı Akif!.. Dilerim
2021 İstiklal Marşı’nın TBMM’nde kabulünün yüzüncü yıldönümü 2011 Mehmet Akif
Yılı’nda görülen hovardalığa, yalnızlığa, kısırlığa, bitmişliğe, yetersizliğe
benzemez; ulusal ve uluslararası boyutta ses getirecek, yansıması güçlü olacak,
her tarafta ve özellikle İstanbul’da İstiklal Marşı Yazarının hatıralarına
sahip çıkılacak, Safahat’ın dünya dillerine tercümesi katlanarak artacak,
dramaları sahnelenecek, Mehmet Akif Ersoy’un idealizmine ve karakterine uygun
nesillere yatırım yapılacak bir yıl olur.

Ders Kitapları ve Lisan Meselesi

0

Değerli
Cumhurbaşkanımız
, 18 yıl gecikmeyle de olsa, 20 Ocak 2021 tarihli
beyanatlarında lisan ile alakalı olarak ezcümle:

– “Diline sahip çıkmayan milletler tıpkı
kökleri kuruyan ağaçlar gibi esen rüzgârlar karşısında devrilmeye mahkûmdur.”

            – “Maalesef kültürümüzün taşıyıcısı
olan dilimizi ihmal ettik”

            – “Dilde sadeleştirme niyetiyle
çıkılan yolda Türkçemiz tarihin en büyük katliamına maruz bırakılmıştır”

            – “Şayet millet olarak bizim bir
kültür davamız varsa, öncelikle Türkçeden başlamamız gerekiyor”

            – “Kültür ve sanat adamlarımız başta
olmak üzere, bütün kalem ve kelam erbabından dilimize sahip çıkmalarını
istiyorum” demek suretiyle, harika tespitlerde bulunmuşlardır.

            Ancak muhterem Başkanımızın lisanımıza
bu kadar ehemmiyet veren konuşmasına mukabil, halen vazife yapmakta bulunan
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ise, 14 Eylül 2019 tarihli gazetelerde
yayımlanan beyanatında aynen, şu cümle yer almaktadır. Bu konuşmasında “60 bin özel gereksinimli bir bireyin hizmet
aldığından” bahsetmektedir
. Öğretmelerin amiri Milli Eğitim Bakanı olduğuna
göre, öğretmenler haliyle ve hiç şüphesiz, Milli Eğitim Bakanının dediğini
yapacaklar ve onun yolundan gideceklerdir.

            Ayrıca muhterem Cumhurbaşkanımız
daha önce Trump Tower’in açılış merasiminde; AVM’ler, mağazalar,
işyerleri, markalar ve lüks sitelerdeki yabancı isimlerden rahatsız olduğunu da
açıkça söylemişlerdi. Ancak buna rağmen, bu güne kadar bir tek AVM’ de, tek bir
sitede isim değişikliği olmadığını görmek bizi ziyadesiyle üzmektedir.

****

Ak Parti İktidarında Yerli ve Milli Olmayan Eğitim

AK PARTİ 19 yıldır iktidarda olduğu halde,Müslüman
Anadolu halkının kimyasına uymayan fen kitaplarının hemen her sayfasında, materyalist
ve ateist fikirlerin empoze edildiği görülmektedir. 2019 – 2020 eğitim öğretim
döneminde okutulan 3, 4 ve 5. sınıf fen kitaplarında, canlı varlıkların
yaratıcı olmaksızın kendiliğinden olduğu
, yaratıcı dememek için akıl ve
mantığı hiçe sayan ifadelere yer verildiği görülmektedir.

İlim adamlarının tanıtıldığı Fen 4. sınıf
kitabında,Türk-İslam alimlerinin hayatlarının olmadığı,
Mimar Sinan gibi
bir dehanın dahi yer almadığı tespit edilmiş bulunmaktadır.

Millî
Eğitim Bakanlığı ders kitaplarındaki materyalist bakış açısına son vermelidir.

Bir mühim mesele de şudur ki, okullarda
okutulan ders kitaplarında halen yaşam
koşullarından”
bahsedilmektedir. Bugün artık yaşam, amaç, neden, yanıt,
kanıt, tanık, olanak, olasılık, anımsamak,
önlem
gibi nesebi gayri
sahih kelimeler her tarafı işgal etmiş bulunmaktadır.

Bu ve buna benzer kelimelerin
yaygınlaşmasında maalesef devlet kurumu olan TRT ve okullarda öğretmenler
başı çekmektedir. 18 yıldır bu kurumlar, AK PARTİ Hükümetinin tayin ettiği
idareciler tarafından yönetilmektedir.
TRT kurumu ile ders kitaplarına
sahip çıkmak suretiyle, meseleyi esastan halletme imkânı yok mudur? Bu
kurumların düzelmesi için hangi partinin iktidara gelmesi beklenecektir?

Bu gün, devlet ricalinden çok azı hariç, sebep kelimesini kullanan neredeyse
kalmadı. Ağzını açan konuşmasına o
nedenle
diye başlamaktadır.  Ayrıca çok
calibi dikkattir ki, hâkimlerin yazdığı mahkeme kararları da aşırı derecede uydurma
olarak tabir edilen kelimeler ile yazılmaktadır.

****

Okullarda En Temel Dini Bilgiler Neden Öğretilemiyor?

Bir mesele daha var ki, yürekler acısı bir
durum arz etmektedir. O da şudur: Bundan birkaç gün önce internette bir sokak
röportajı seyrettim.  Röportajı yapan
karşısındaki muhatabına soruyor, Müslüman mısınız? Bu soruya muhatap olan ve en
az 25 – 30 yaşlarında olduğu tahmin edilen vatandaş, hiç tereddüt etmeden evet
Müslümanım diyor.  Verilen bu cevap
üzerine,“peki Öğle Namazı kaç rekâttır?” diye sorulduğunda ise alınan cevap 4 rekâttır
oluyor, Arkasından “gusül aptesti almayı biliyor musunuz?” sorusuna da “bilmediğini
ve bu güne kadar hiç gusül aptesti almadığını” söylüyor. Bu vatandaş muhtemelen
evli ve çoluk çocuk sahibi birisi olabilir. Hatta öyle ki, bazıları da bu arada
ateist olduklarını, hiçbir dini inançlarının olmadığını söylüyordu.

Bildiğim
kadarıyla Orta Öğretimde talebelere Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri
mecburi ders olarak okutulmaktadır. Mecburi olarak okutulan bu dersler, bir
talebeye temel bilgi olarak, Öğle Namazının kaç rekât olduğunu ve gusül abdestinin
nasıl alındığını öğretemiyorsa, başka hangi bilgileri öğretiyor, doğrusu çok merak
ediyorum.

****

 Netice itibariyle, lisanımızın yapısına uymayan
uydurma kelimeler güzel Türkçemizin ahengini bozmakta ve aynı zamanda da dede
ile torunu birbirini anlayamaz hale getirmektedir. Hâlbuki, Türkçemiz dünyanın
en güzel ve ahenkli lisanlarının başında gelmektedir. Üzülerek ifade edeyim ki,
Türkçe ’de yapılan lisan katliamı dünyanın başka hiçbir ülkesinde yapılmamıştır.

Değerli
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettikleri gibi, başta kültür ve
sanat adamlarımız olmak üzere, bütün kalem ve kelâm erbabının lisanımıza sahip
çıkması icap etmektedir.

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (2)

     Demek ki,
kardeşlerin birbiri üstündeki haklarından biri de, nasihat ve öğüt isteme
hakkıdır. Bu hak, tabii ve çok doğal bir haktır. Çünkü insan, yaratılıştan
medenî ve uygardır. Yani birbirine muhtaçtır. Toplu yaşamak zorundadır.
Birbirlerinden her konuda yararlanmak en doğal haklarıdır.

     Öyleyse hakkı
bilmekte, hakkı bulmakta ve hak için neler yapmak gerektiğini öğrenmekte
birbirlerine başvurmaktan asla çekinmez olmaları gerekir. Hakkı öğrenmek
hususunda başkalarına muhtaç olmak bizi utandırmamalı. Bunu bir izzeti nefis
meselesi yapmamalı. Çünkü öğrenme sırasında, her şeyimizi ayaklar altına
almaktan çekinmemeliyiz. Öğrenmenin önemi karşısında, başka her şey değerini
kaybeder.

     Nitekim büyük bir
âlime sorarlar: “İlminizi neye borçlusunuz?” Hiç çekinmeden cevap verir:
“İlmimi der, bilenlerin peşini asla bırakmaz oluşuma borçluyum. İlmimi onların
her türlü nazına katlanmaya borçluyum.” Yâni demek ister ki, ne yaparlarsa
yapsınlar, bilginlerin peşinden hiç ayrılmamak lâzım. İlim için, gerekirse
haysiyet, şeref ve izzetini ayaklar altına almaktan kat’a çekinmemek gerekir.
İlim konusunda bütün bunlara katlanmaya, büyükler zaten cevaz vermişler, caiz
görmüşler. Bu hususta her türlü eza ve cefa çekmeyi doğru bulmuşlardır.
Nitekim: “Hikmet, ilim ve fen mü’minin / inananın kaybolmuş malıdır. Nerede,
kimde ve ne zaman olursa olsun, hemen onu almalıdır.” meal ve anlamındaki
Peygamber buyruğu da, bir bakıma buna işaret ediyor.

     “Nasihat” deyince
“Bir dokun, bin âh dinle kâse-i fağfurdan.” misali neler gelmiyor ki akla. Yüce
Peygamberimizin “Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.” diye tekrar
tekrar, üzerine basa basa Dinin nasihatten, bir öğütten ibaret olduğunu
söylemesini hepimiz biliriz. Evet “Din nasihattir.” diyoruz. Nasihatten ise,
şunu anlamak istiyoruz: “Akla kapı açmak, ihtiyarı / istek ve tercihi eline
vermek.” Veciz ifadesiyle, insanı tehdit değil, insana teklif etmek. İnsanı
tenkit değil, insana tebliğde bulunmak.

      İnsan ise bir
bakıma “asker” hükmündedir. Çünkü “asker” sözcüğünü deşmeye başlarsak; bitip
tükenmez bir konu çıkar karşımıza. Sadece ana hatlariyle biraz değinelim yeter.
Askerde insan yer, içer, yatar, kalkar. Bazen de eğlenir. Ama kimse askere
yemek, içmek, yatmak, kalkmak ve eğlence için gitmez. Bütün bunlar tâlim
terbiye ve silâh eğitimi içindir. Kısaca, gerektiğinde vatan ve yurdun müdafaa
ve savunmasını yapabilecek kapasitede yetişmek içindir. Tıpkı yemek için
yaşamadığımız; yaşamak için yediğimiz gibi. Demek ki, askerin kışlada yemesi,
içmesi, yatması, uyuması; tâlim için gereken sıhhat ve kuvveti kazanmak
içindir. Askerde, asker akşam yatacağı yeri düşünmez. Ne yiyeceğini mes’ele /
problem etmez. Çünkü o, devletin işidir. Yersiz olarak bunları düşünüp de,
tâlimden geri kalan cezalandırılır.

     Askerliği
lâyıkıyla bitirenler oradan ayrıldığına biraz üzülse de, aslında sevinçleri
daha çoktur. Çünkü bütün sevdikleri dışarıda kışla hâricindedir. Onlara
kavuşacaklardır. Geride kalanlar da, daha sonra, nasılsa tezkere alıp
geleceklerdir.

     İşte dünya da, bir
kışladır. İnsan da bu kışlada askerdir. Günü gelince tezkere alacaktır. Ya
lâyıkıyla görevini yapmış olmanın sevinciyle, sevdiklerine kavuşacak veya
gereken şekilde davranmadığı için hapse atılacak, sevdiklerinden mahrum bırakılacak.
Ta ki askerliğin gereğini yapana kadar. Ancak ondan sonra salıverilecektir.

     Evet askerde kayıt
kuyut altında olduğumuz gibi, dünyada da, din denen bir çerçeve içinde kayıt
kuyut altındayız. Kışla nasıl ki, ücret yeri değil, vatana hizmet yeridir.
Dünya da ücret yeri değil, hizmet yeridir. Kışla nasıl ki devlete hizmet
yeridir. Dünya da insanın Allah’a kulluk edeceği bir kışla hükmündedir. Nasıl
ki askerde hizmet, tezkere alana kadar. İnsanın da kulluğu, teklif karşısında
kalışı, dünyadan ayrılana kadardır. Evet asker kışlada nasıl ki sadece
askerdir. İnsan da dünya kışlasında, sadece kuldur. Öyleyse kul gibi davranmak,
yani ibadet etmek, emir almak ve emri yerine getirmekle mükellef ve yükümlüdür.

     İşte “Lâ râhate
fi’d – dünya.” Yâni “Dünyada rahat yoktur.” denilmesinin bir hikmeti de budur.
Rahat yok deyip rahat edecek. Rahatlığı hizmette, kullukta ve emre âmâde
olmakta, yâni gerçek insan olmakta, sözde değil öz de insan olmakta bulacak.
Meseleyi böyle bilecektir.

Kezâ “Ömrümüz Bitse Bizim Bitmez Derdimiz”

Türk tasavvufuna farkında olmadan giren ve bilmeden çok katkı veren mutasavvıf Müslüm Gürses hazretleri bir
sözünde der ki:  “Ölüm herkesi bulacaktır ve toprak altında düz yatmak için üstünde dik
duracaksın.

            Tasavvufta
var olan iman iştiyakı, inşirah duygusu, belli zikir kalıpları üzerinden sağlanan konsantrasyon, bazı maddî motifler
üzerinden kazanılan manevî arınma
eğitimi gibi temel özellikleri bağrında barındıran Müslümcülük de başlangıçta koyu bir tarikat ve teo-politik
bir klan
hüviyetinde idi.

            O
zamanlar Müslümcü Hareket’in en çok
eleştirilen jilet–damar–acı üçgeni en çok mürit/müşteri toplayan
en bâriz farklılığıydı. Zira jilet, insanın
doğallığına vurulmuş bir darbe
olarak sakal da kesebilir insan da. Jilet
çekmek
aslında jiletin fonksiyonuna
bilinçsiz bir isyandır
. Uzayan kılların karşılığı olarak üretilen soğuk cismin uzayıp giden acıların sıcak karşılığına tahvil edilmesi
olayıdır.

            Jilet çekme seansı da bir güç gösterisi ve meydan okumadır. Teknolojiyi ve onun kapitalizmini küçümseme, onu farklı bir anlayışla yenme arzusudur.
Akan kan sizin bakışlarınızdaki korkudadır, damlayan bedende değil.
Bir kesiğin vereceği acı, ruhu ızdırap
cenderesine alınmış insanlar
için önemsizdir. Kendine jilet atan biri
zaten dünyaya tümden tekme atmış demektir
. Ve kendisine böyle davranan
birine feleğin kötülükleri ne yapabilir?!

            “Damar” ise Müslümcülük’te yüreğin ham borusudur. Damara hitap etmek yüreğe
hitap etmektir, kalbi titretmektir.
Kansa akıcılığı yani hayatı simgeler. Jilet
& damar kardeşliği Müslümcülüğün yaşamsal ünitesidir
. Hayatına son
verecek bir itikatsızlığa asla düşmez Müslümcü.
Ancak ‘Acı çekme özgürlüğü’ne,[1]Acıların bize umudu
buldurması
’na[2]
ve “Acılar ülkesinde yolcusuz yolları
bekleme
[3]
terapisine taliptir.

            İşbu
mevzu da nereden çıktı? Olay nasıl gelişti? diye televizyonunuzun ya da
telefonunuzun medya ayarlarıyla
oynamayınız ey halkım. Hâsılı kelâm; Türk
Milleti ritmini aramaktadır
. Ve bir müddet/mühlet daha arayacaktır.

            Çer-çöpten
ibaret piyasa müziğini
kastetmiyoruz. Millet sosyolojisi bazen
ırmaklar bulup akmak ister
. İşte o
dikey hareketlilik toplumsal ruhun
nabzıyla
buluştuğunda milletin
damarlarında
aynı duygu–düşünce–davranış
da müsellesen akmaya başlar.

            Toros Yaylalarındaki Karacaoğlan estetiği ve Türkmen
töreli Dadaloğlu delikanlılığı, Viyana önlerine yürüyen Mehterân
cesareti ve Cumhuriyet coşkusunun marşlarına yansıyan saflığı, zûlme karşı Pir Sultan Abdal kararlılığı ve millet sevgisindeki Âşık Veysel duyarlılığı ve
dahi 60-70-80’lerin karmaşasına arabesk
temelli halk isyankârlığı
işbunun tezahürlerindendir.

            Popüler kültür Türk’ün ritim bozukluğudur.
Pop müzik ve klip emperyalizmi Haçlı belâsı, Moğol istilâsı,
mezhep tasallutu, devşirme şiddeti, yokluğun yakıcılığı, cahilliğin cazibesi ve kardeş kavgasından daha hafif, daha masum
değildir.

            Mevzuya
mübareğin bir virdiyle şimdilik son verelim:

“Aşktan yüzümüz gülmedi diye

 Tanrıya bu
isyan bu sitem niye?

 Hepimize canı o
verdi ise

Kul günahkârsa Tanrı ne yapsın?”  [4]



[1]
Söz: H.Hüseyin KORKMAZGİL, müzik: Ahmet KAYA

[2]
Şiir: Mehmet Akif İNAN

[3]
Sözleri Havva YANBOLU’ya ait “Sevdiğim
Sensin
” şarkısından..

[4] Başlıktaki sözle birlikte
Ne Yapsın” adlı şarkının sözleri: Şakir
ASKAN

İki Mustafa’mız

Yunus Emre uzmanı, Arapça, Farsça
ve İngilizce kitap mütercimi, İmam-ı Gazali ve Abdülkadir Geylânî’nin
eserlerini asıllarından Türkçeye çeviren Yaman
Arıkan
, İki Mustafamız isimli son eserinde Hz. Muhammed
Mustafa (sav) Efendimizin Müslümanlığa ve bütün insanlara; Mustafa Kemal
Atatürk’ün Türk milletine yaptığı hizmetleri, çok farklı bir şekilde âdetâ
bilgileri zihinlere perçinlercesine anlatıyor.

Eserinde Kur’ân-ı Kerîm’den
müjdeler, Peygamber Efendimiz’den rûha ferahlık veren hadisler, öğütler var:

Muhakkak ki Allah, îmân edip iyi
işler yapanları içinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada altın
bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri ise ipektir.
(Hac,
23)

-Gerçekten müminler kurtuluşa
ermişlerdir.
(Müminûn, 23)

Peygamber Efendimizden:

-Bir Müslüman’ın hayırlı bir sözü öğrenip başkalarına da öğretmesi ve
onunla amel etmesi, o sözün gereğini bizzat kendisinin yapması gibidir ve bir
senelik ibâdetten hayırlıdır.

-Kim ki helâlinden rızkını kazanmak ve geçimini sağlamak için çalışıp
yorularak, yorgun sbir halde akşam yatağına girerse, Allh’ın affına râil olur.

İlim ön plânda tutuluyor. Yusuf
Has Hâcib Kutadgu Bilig isimli eserinde ‘ilim
güzel koku gibidir. Onu ne kadar gizleseniz de kokusunun yayılmasını
önleyemezsiniz
!’ diyor. İlim, milletleri köle olmaktan kurtaran, efendiliğe
yükselten güçtür.

Tavsiyelere riâyet edenlerin ebedî âlemdeki hayatları da
saadetle doludur:

Biz, insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu
zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütden kesilmesi otuz ay
sürer. Nihâyet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki:

-Rabbım! Bana ve ana babama verdiğin nîmete şükretmemi ve râzî olacağın
iyi işler yapmamı te’min et. Benim için de neslim için de iyiliği devam ettir.
Ben Sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım.

İşte, yapdıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını
bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine
verilen doğru bir sözdür
(Ahkaf Sûresi, âyet: 15-16).

-‘Rabbımız Allah’dır’ deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yokdur
ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennetlikdirler.  Dünyâ hayâtında işledikleri iyi şeylere
karşılık orada ebedî-dâimî kalacaklardır
(Ahkaf Sûresi, âyet: 13-14).

Allah’a ve peygamberlerine îmân edenler, işte onlar, Rableri yanında
sözü-özü doğru olanlar ve şehidlik mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları
ve nûrları vardır.
(Hadiîd Sûresi, âyet: 19)

Yaman Arıkan devam ediyor:
Cenâb-ı Allah, insanı yeryüzüne halife olarak tâyin ettikten sonra kabilelere
peygamberler gönderiyor. Son peygamber, bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed
Mustafa (sav) Efendimizdir.

Sayın Arıkan; Hâlik-i Zülcelâl
Hazretlerinin emirlerine, iki cihan serveri Peygamberimizin tavsiyelerine
rağmen ülkemizde din adına yapılan yanlış işleri de anlatıyor. Erbâbı, kimden,
kimlerden bahsedildiğini anlayacaktır.

İkinci Mustafa’mız Olmasaydı…’ başlıklı bölüm 303. sayfadan
başlıyor. Giriş bölümünde bâzı kişi ve kuruluşların Atatürk aleyhinde kanaat
oluşturmak için gıybet yaptığı, aleyhtar toplamak için çaba harcadıkları
anlatılıyor. Eserin müellifi Arıkan; maksadının ‘Atatürk’ü savunmak değil yalnızca saf, temiz ve mâsum insanlarımızın bu
olumsuz, lüzumsuz ve zararlı çabalara destek vermemesini, karşı çıkılmasını
temin etmektir.
’ diyor. Parantez içerisinde Atatürk’ün savunmaya ihtiyacı
olmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Uyarılarını Kur’â-ı Kerîm’den âyetler
ve Hadis-i Şeriflerle destekliyor:

Ey iman edenler! Zannın çoğundan
sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve
mahremlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın
!’ (Hucurat
12)

Hadisler:

Ölülerinizi hayırla
yâd ediniz
!                                                                                                                                          –Ölmüş gitmiş tanınmış kişiler aleyhinde
konuşmayınız. Sizin onlar aleyhinde söz söylemeniz onlara zarar vermez. Fakat
geride sevenleri vardır. Bu sebeple, onlar aleyhinde söz sarfetmekle gerideki
toplum arasında fitne-fesada ve nifak çıkmasına sebep olursunuz
.!

Müellif, eserinin sonraki
bölümlerinde ‘Atatürk olmasaydı ne
olacaktı
?’ Diye soruyor ve 18 adet cevap veriyor. (s: 308-309) Ayrıca Haçlı
Seferleri’nde ve 1915’ten 1922’ye kadar devam eden Anadolu’nun işgal gönlerinde
Yunanistan, Fransız, İtalyan, İngiliz askerlerinin yaptıkları vahşeti ve Rusya
destekli Ermeni çetelerinin tecâvüzleri ve yakma-yıkma olaylarını 13 maddede
açıklıyor. 

Yaman Arıkan; yalnızca şikâyet
edenlerin, moral bozmaktan başka bir işe yaramadıklarını bilmiş olmanın şuuru
ile dile getirdiği şikâyetlerle alâkalı çâre ve çözümleri 352. sayfadan 360.
Sayfaya kadar olan bölümde anlatmaya devam ediyor.  

İki Rüyâ’ başlıklı alâka çekici hâdiseler 361-366. sayfalarda
merakla okunuyor.

Ne yapdı, neler bırakdı’ başlıklı bölüm 367-386. sayfalarda.

387-480. sayfalar arasında yer
alan ‘İkinci Mustafa’mız Diyor ki’
başlıklı bölümden seçilen iki paragraf:

Türkiye dışında kalmış Türkler, ilkin
kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz, Türklük da’vâsını böyle
bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk Târihinde, Türk Dili’nin
kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal
ötesindeki Yâkut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmâl etmiyoruz.

***

Dîn, lüzûmlu bir müessesedir. Dinsiz
milletlerin devâmına imkân yokdur. Yalnız şurası var ki, dîn, Allah ile kul
arasındaki bağlılıkdır. Softa sınıfının dîn simsarlığına müsâade edilmemelidir.
Dînden mâddî menfaat te’min edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vazıyete
muhâlifiz ve buna müsâade etmiyoruz. Bu gibi din ticâreti yapan insanlar, saf
ve ma’sum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücâdele edeceğimiz
ve etdiğimiz bu kimselerdir.

İkinci Mustafa’mızın vefatı’ 481-487, ‘Son Sözümüz’ başlıklı bölüm ise 489-497. sayfalarda. Bu bölümde
Atatürk aleyhtârı faaliyetler takbih ediliyor ve yazar Cumhuriyet sevdâlılarına
çağrıda bulunuyor:

‘İkinci Mustafa’mız Mustafa Kemal’in askerleri!

Sizler devletimizin, ülkemizin ve millî değerlerimizin aslî sâhiplerisiniz.
Bir mânâda Türk vatanının, Türk Milleti’nin ve Türk millî değerlerinin
muhafızlarısınız. O halde; hassasiyetle, titizlikle kıskançlıkla değerlerinize
sâhip çıkınız. Aksi halde, değerleriniz kurda kuşa yem olur.’

13,5 X 21 santim ölçülerinde 528
sayfalık eser, Kasım 2020’de yayınlandı.

UYANIŞ YAYINEVİ

Ticârethâne
Sokağı Nu: 41 Tevfik Kuşoğlu İş Hanı Oda: 14 Sultanahmet, İstanbul.

Telefon:
0.212-527 39 49 e-posta:
Bilgehan@uyanis.com.tr  //  www.uyanis.com.tr   

 

YAMAN ARIKAN                                                                                                                                         1937
yılında Manisa’ya bağlı Salihli İlçesi’nin Gökeyüp Köyü’nde doğdu. İlkokulu
doğduğu köyde bitirdikten sonra, öğretmeninin harâretli ısrârları üzerine
babası onu şehre gönderip okutmak istedi. Ancak, mâlî imkânları elvermediği
için buna muvaffak olamadı. Küçük Yaman, babasının keçi sürüsünü gütmek üzere
çobanlığa başladı. Ne var ki, Gökeyüp’ün yeşil ve serin dağları ona âdetâ
zindan geliyordu.

Bir
şekilde kaçıp, şehirde tahsilini devam ettirmek için plânlar düşünmeğe
başladı. Bu maksatla tasarladığı bir plân gereğince, Salihli’nin pazarı olan
bir Çarşamba günü, gütmekte olduğu keçi sürüsünü dağda bırakarak şehre geldi.
Pazar için şehre gelmiş bulunan köylülerinden, 6 kişiden 10’ar liradan 60
lira borç para alarak İstanbul’un yolunu tuttu. Orada; yokluklar, zorluklar
ve sıkıntılar içinde, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulu’nda, liseyi de ülkemizin
seçkin liselerinden olan Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. Daha sonra İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girdi ve Filoloji Bölümünü bitirdi.

1967-1987
yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Bu arada
telif-tercüme, yirminin üzerinde esere imzâ attı. En kapsamlı çalışmasını ise
BİZİM YÛNUS üzerine yaptı. Hâlen ülke meseleleri hakkında çeşitli projeler
üzerinde çalışmaları devam ettirmektedir.

Yaman
Arıkan evli ve dört çocuk babasıdır. Arapça, Farsça ve İngilizce bilir.

Telif Eserleri:

Telifler:
*İslâm Ahlâk ve Fazîleti ,*Gençlere Dînî Bilgiler. *Türklük Gurûr ve
Şuûru.*Aklın Sesi veya Sağlıklı Çözüm. *Yayınlanmayan Mülâkaat veya Bâb-ı
Âlî’den Hâtıralar. *Unutamadıklarım. *İki Millî Mürşîd. *Azrâil’e Meydan
Okuyan İki Türk. *Millî Varlık ve Bekaamızın İki Temel Direği. *Ne Çabuk
Unuttunuz. *Yûnus Emre ve Deyişleri (7 cild) 

Tercümeler:

*Hak
Yolcusunun Düstûrları (Ahmed Er Rufâî). *Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir
Geylânî’nin Sohbetleri (Abdülkadir Geylânî). *Gafletten Kurtuluş – 2 Cild
(Ebülleys Semerkandî).*Müzekkin Nüfus 
(Eşrefoğlu Rûmî’den sâdeleşdirme).*İlâhî Nizâm (Gazâlî). *İlâhî Ahlâk
(Gazâlî). *Kırk Esas (Gazâlî). *Âbidler Yolu (Gazâlî). *Ârifler Yolu
(Gazâlî). *Ey Oğul (Gazâlî). *Ledün Risâlesi (Gazâlî). *Nûr Kandili (Gazâlî).
*Va’z Risâlesi (Gazâlî). *Mukaddes Merdivenler (Gazâlî). *Kıstâs-ı Müstakîm
(Gazâlî). *Kavâidü’l-Akaid (Gazâlî)

 

Peyâmi
Safâ’nın Server Bedî Külliyatından Bir Romanı:                                                               
KORKUYORUM

Server Bedi imzası, Peyâmi Safâ’nın daha
çok maişet kaygısı ile yazdığı eserlerin ikinci bir kimliğidir. Server Bedî,
Peyâmi Safâ’nın müstearıdır ama bâzen bu imzanın Peyâmi Safâ isminin önüne
geçtiği bile olmuştur. Peyâmi Safâ’nın Server Bedî müstearıyla yazdığı romanlar
adet itibarıyla Peyami Safa adıyla yazdığı romanlardan daha fazladır. Bazıları
maişet kaygısıyla, popüler roman tarzında yazılmış bu romanların yanında, edebî
değeri yüksek olan Cumbadan Rumbaya, Selma ve Gölgesi gibi eserlerde de bu
imzayı tercih ettiği görülür.

Korkuyorum, Cumhuriyet gazetesinde 6
Birinci teşrin 1937 ile 25 Birinci kanun 1937 târihleri arasında tefrika
edilmiştir. Bir korku, vehim, kuruntu üzerine kurulan roman, eserin kahramanı
Zehra’nın ‘Korkuyorum’ demesiyle
başlar. Karakter oluşturmada çok başarılı olan Peyâmi Safâ, olayları, romanın
bir diğer kahramanı olan Fâzıl’ın gözünden anlatır. Zehra, Sivrihisar’ın bir
köyünden çıkmış, besleme olarak birkaç ev dolaştıktan sonra tüccar olan
Fazıl’ın evine hizmetçi olarak gelmiştir. Fâzıl’ın eşi Şâziye, Zehra’yı kızı
gibi sever. Romanda Zehra üzerinden neredeyse bir Külkedisi masalı yaşanır.
Peyâmi Safâ; köylü, câhil, bakımsız bir kızın adım adım bir hanımefendiye
dönüşümünü çok başarılı bir şekilde anlatır. Evin hanımı Şâziye’nin ölümü ve Fâzıl’a
vasiyetinde Zehra’yı bırakmamasını söylemesi olayların gelişiminde belirleyici
rol oynar.

Bir zaman sonra Zehra’yı Fâzıl’ın eşi, evin
hanımı olarak görürüz. Zehra artık tam anlamıyla Batılı bir kadın olmuş, tenis
oynayan, roman okuyan, kuaföre, dâvetlere giden bir karaktere dönüşmüştür. Mutlu
mesut yaşarlarken Zehra köyüne gitmek ister. Köyden dönüşte Zehra, eşinden bahçeli
bir ev satın alınmasını ister. Kızıltoprak’ta bahçeli bir ev alınır. Bu
sıralarda Zehra’nın korkusu artar. Bir sabah Zehra’yı bahçedeki kuyunun başında
intihara meyilli bir hâlde bulurlar. Çağrılan doktor yurt dışı gezisinin iyi
gelebileceğini söyler.

Romanın ikinci kahramanlarından biri olan
evin hizmetçisi Rukiye, etrafta dedikoduların dolaştığını, Zehra’nın kocasını
aldattığını Fâzıl’a söyler. Bu arada evden çıkan ve iki gün sonra eve dönen
Zehra’nın etrafındaki kuşkular Fâzıl nazarında artmaya başlar. Böylece roman,
polisiye havasında ilerler. Romana sonradan dâhil olacak ve evin bahçıvanı
olarak kendine rol bulacak Ömer, romanın kilit isimlerinden biri olacaktır.
Korku, sır, bilinmeyenler Ömer’in Zehra’yla olan beklenmedik ve sürpriz
bağlantısı ile çözülecektir.

Korkuyorum da özellikle Fâzıl’ın olaylar
karşısındaki muhasebelerindeki iç konuşmaları, Peyâmi Safâ’nın öteden beri
ilgisinin olduğu tıp ilminin bâzı inceliklerini kullanması, özellikle Zehra
karakterinde görülen ve korkan bir insanın psikolojisini veren kısımlar, olayın
bir esrar üzerine kurulup romana polisiye bir hava verilmesi ve romanın son
sayfalarına kadar büyük bir merakla okuyucu tarafından okunmasını sağlayan
kurgu çok başarılıdır.

Şaban Özdemir’in notlandırarak yayına
hazırladığı roman 12 X 19,5 santim ölçülerinde 303 sayfa olarak Kasım 2020’de yayımlandı.
(Eserinden Söz’ünden özetlenerek iktibas edilmiştir.)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

TÜRKÇÜLÜK YAZILARI

1994-2000 yılları arasında Türk Dil Kurumu’nun
başkanlığını yapan Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü
Ahmet Bican
Ercilasun
, Türk dünyası ve kültürü
sevdalısı, Türk milliyetçiliği fikriyatının önderlerindendir. Kültür hayatımıza
kazandırdığı her biri yekdiğerinden değerli 20’den fazla eserin müellifidir.
Hizmetlerini bu eserlerle sınırlandırmamış, dergilerde, internet sitelerinde ve
özellikle Yeni Çağ gazetesindeki makaleleriyle, kendisi gibi şuurlu Türk
milliyetçilerinin yetişmesine üst seviyede hizmet etmiştir.

 

Prof. Dr. Ercilasun’un ‘Türkçülük Yazıları’ adı ile yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki
255 sayfalık eserinde her biri bugün yazılmış gibi tâzeliğini koruyan, Herbiri
zevk ve heyecanla okunan ufuk açıcı 117 adet seçme makalesi bulunuyor.

 

Makalelerden bâzılarının başlıkları: *Türkçülük.
*Türküm; Bu Ad Her Unvandan Üstündür. *Vatan Sevgisi. *Milliyetçilik Temel
İlkedir Vazgeçilemez. *Türk Olmak. *Ülkücülük ve Milliyetçilik, *Türk Adı, *Millî
Şuur, *Öremli Olan Türkçülüktür. *Türk Dünyası ve Türkiye. *Turan. *Atatürk ve
Milliyetçilik. *Ülkü ve Gerçeklik. *Türk Kime Derler? *Türk Birliği. *Türkçüler
Turancıdır. *Türk Milliyetçileri Neyi İhmal Etti? *Türklük, Cumhuriyet ve
Atatürk Unutturulamaz! *Bütünlüğü Korumak Her Türk’ün Görevidir. *Türk
Milliyetçileri ve Düşmanlar.

 

Prof Ercilasun, lise öğrencisi olduğu 1960 yılından
beri Türkçülük ülküsünün içindedir. Uçmağa varan her Türk milliyetçisi için
vefat yıldönümlerinde onları tanıtan ve hizmetlerini anlatan yazılar yazmak
suretiyle kadirşinaslığını ispat etmiştir. 

 

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

 Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110
İstanbul.  Telefon: 0.212- 520 72 53
Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta:
bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com 

 

Bir Fikir Adamının
Romanı:
ZİYA GÖKALP

 

Eser, objektif ve ilmî değerlendirmelerin yanı sıra,
yazarı
Mehmet
Emin Erişirgil
’in şahsî gözlemlerini de ihtiva
ediyor. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar’ın yayına hazırladığı
bu eser Ziya Gökalp hakkında yazılmış en önemli kitaplardan biridir.

 

Kitaptan alâka çekici bir paragraf:

 

Dilde yeni cereyan açmak kâfi değildi; her alanda ‘yeni bir hayat’ lâzımdı. Sultan İkinci Abdülhâmid
Han zamanında ve meşrutiyetin ilk yıllarında ‘yeni hayat’ sözünün sihirli bir mânâsı vardı. Aydınların gözünde bu
söz, başlı başına bir ufuk açıyordu. Sultan Abdülhâmid Han döneminin bilgili
geçinen gençlerine göre Yeni Hayat, Türkiye dışında yaşamaktan ibârettir. Çünkü
Türkiye’de yeni bir hayat doğamazdı. Fakat onların beklemedikleri bir zamanda
Meşrutiyet ilan edilince bu defa Yeni Hayat’ın doğduğunu zannettiler. Fakat bu
ümit çok sürmedi. Yıllarca susturulan basın, serbest oluverince eli kalem
tutanlar çıldırmışa döndüler, Meşrutiyet ilân edildiği zaman, Devlet-i
âliyye’ye nasıl minnet ve şükranlarını arz edeceklerini bilemediler. iki ay
geçmeden İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerine sövüp saymaya başladılar. Gayri
Müslim azınlıklar da ortalığın karışıklığından faydalanarak gizli emellerinin
gerçekleşmesi için harekete geçti. İşin garibi şuydu ki, Sultan Hâmid’in sürgüne
gönderdiği insanlar umdukları işlere getirilemeyince ‘Siyâsî Haksızlığa Uğrayanlar’ diye bir cemiyet kurdular.
Kendilerini sürgünden kurtaran Cemiyetin ileri gelenlerine atıp tutmakta
elebaşlığı yapmakla övünüyorlardı.

 

NOBEL AKADEMİK
YAYINCILIK EĞİTİM DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ:

Mithatpaşa
Caddesi Nu: 74/4 Kızılay Ankara. Telefon: 0.312-418 20 10 Belgegeçer: 0.312-418
30 20

e-posta:
nobel@nobelyayin.com   www.nobelyayin.com

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-KRONİK HASTALIK: İlyas Ceylan /
Akıl Fikir Yayınları.

2-BİR HÜZNÜN
MESNEVİSİ:

İlhâmi Çiçek / Ketebe Yayınevi.

Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (1)

– 1 –

     İkaz etmek /
uyarmak istenilen birine: “Ey kardeş!” hitabı ve sözüyle başlamalı. Çünkü böyle
sesleniş; iki kişi arasında köprü kurmaya yarar. Bu hitapla karşılaşan kimsenin
kalbi yumuşar. İki kişi arasında yakınlaşmayı sağlar. Bu hitapla seslenen,
karşısındakine: “Sana seslenmeye hakkım var. Çünkü biz kardeşiz..” demek ister.

     “Ey kardeş!”
seslenişi, karşısındakinden kendisini bir kardeş olarak kabul etmesini
istemektir. Aynı zamanda “Ey kardeş!” hitabı, hitap edenin, hitap ettiği
kimseyi kardeş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. “Ey kardeş!” tarzında
sesleniş, seslenene, seslenme hakkı verir.

     “Ey kardeş!”
şeklindeki sesleniş, iki tarafı da hukuk sahibi kılar. Bu durumda artık
seslenen seslendiği üzerinde hak sahibidir. Bunun gibi kendisine seslenilen de
seslenen üzerinde hak sahibidir.

     Çünkü
kardeştirler.

     Çünkü artık
kardeşlik hukuku içindedirler.

     Çünkü artık
birbirleriyle söyleşmeye, hakları vardır.

     Çünkü artık
birbirleriyle bilişmeye hakları vardır.

     Çünkü artık
birbirlerini sevmeye hakları vardır.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı söz konusudur.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı her şeyin üstündedir.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı hiçbir şeye feda edilmez.

     Evet, bu hitap
tarzı yani “Ey kardeş!” seslenişi, aynı zamanda bir âyetin de gereğinin yerine
getirilmesidir.

     Çünkü bizzat âyet
mealen: “Mü’minler / İnananlar, ancak kardeştir.” (Hucurât: 10) demiyor mu? O
hâlde kardeşler birbirlerine lâkayt / kayıtsız kalamazlar. Kardeşler
birbirlerine sırt çeviremezler.

     Bir göz hatırı
için, çok gözler sevilir. Öyleyse Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da
sevilir. Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da birbirlerini sevmekle mükellef
ve yükümlüdürler. Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da birbirlerini
kollamakla, birbirlerini yalnız bırakmamakla yükümlüdürler.

     Nitekim Yunus
Emre: “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü.” derken bu gerçeği çok güzel bir
şekilde ifade etmiştir. Çünkü Hz. Ali’nin cihanşümul / evrensel mesajından
şüphesiz haberdardı. Ne demişti Hz. Ali, tayin yerlerine uğurlarken yeni kadı,
hâkim ve yargıçlara: “Müslümanlara âdil / adaletli davranın. Çünkü onlar sizin
din kardeşleriniz. Müslüman olmayanlara da âdil davranın. Çünkü onlar da sizin
insan olarak kardeşlerinizdir.”

     Bir zamanlar,
İsrailoğulları Firavun ve kavminin zulmü altında inim inim inliyorlardı. Erkek
çocukları öldürülüyor, kadınları sağ bırakılıyordu. İsrailoğulları Mısır’da bu
çok kötü durumdayken Hz. Musa onlara bir vaatte bulunmuştu. Allah, düşmanlarını
helâk ederse kendilerine bir kitap getirecekti. Yüce Allah İsrailoğullarını
denizden geçirerek onları esenliğe çıkarmış, düşmanlarını da sulara garketmiş /
gömmüştü.

     Vakta ki, Hz.
Musa, kardeşi Hz. Harun’u yerine halef / vekil olarak bırakmış. Güzel hareket
etmesini, fesat ve bozgunculuk çıkaranlardan olmamasını hatırlatmış. Tâyin
edilen zamanda da istenen yere gelmişti. Böylece Yüce Rab, kelâmiyle onu
muradına erdirmişti.

     Ne yazık ki,
İsrailoğulları, Hz. Musa’nın arkasından; süs takılarının eritilmesiyle yapılan
ve içine girip çıkan hava akımından dolayı, böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı
heykelini put edinmişler, ona tapmaya başlamışlardı. Bu durumu Yüce Allah, Hz.
Musa’ya bildirmişti. Bundan dolayı Hz. Musa çok büyük bir öfkeyle geri dönmüş.
Gelir gelmez kavmine şu yolda seslenmişti:

     Sizi ben
şirk ve küfürden uzaklaştırmamış mıydım? Sizi ben tek Allah inancına bağlamamış
mıydım? Sizi ben Allah’a nasıl ibadet edileceği hakkında aydınlatmamış mıydım?
Bütün bunlara rağmen benim yokluğumda, benim ahdime riayet etmeyerek arkamdan
ne fena şeyler yaptınız, buzağıya taptınız!

 

– 2 –

     Sonra da Hz. Musa
levhaları yere bırakmış. Öfkeyle kardeşi Hz. Harun’un saçından sakalından
tutup, şiddetle sarsmaya başlamıştı. Bunun üzerine kardeşi, yumuşak bir sesle:

     -Ey anamın oğlu
(yani ey kardeşim)! dedi.

     Ona böyle
seslenmekle şefkat ve merhamet damarlarını kabartmıştı. Yani demek istemişti
ki:

     -Ey, anam gibi
merhametli olman gereken sevgili kardeşim. Gerçekten bu kavim, neredeyse beni
öldürecekti! Öyleyse bana, düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Beni o
zalimlerle bir tutma. Çünkü ben onlardan da, yaptıkları işlerden de uzağım.
Yaptıklarına katılmadım. Onları önlemeye çalıştım. Fakat ne çare, onlara söz
geçiremedim. Velhasıl onların hak ettikleri hesaba çekilmeyi, ben müstehak
olmuş / hak etmiş değilim.

     İşte Hz. Harun’un
kardeşine, kardeşçe davranması, kardeşçe seslenmesi; Hz. Musa’nın öfkesinin
sönmesine, dinmesine en büyük etken olmuştur. Hz. Harun’un kardeşliğe yakışır
şekildeki hitap tarzı, Hz. Musa’nın sâkinleşmesine yetmiştir.

Portreler – 1: Nihal Atsız ve Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan

İnsanoğlu ne tuhaf; sadece tuhaf
değil oldukça da vefasız desem fazla abartmış sayılmam herhalde. Çocukluk
çağından başlayarak, bizlerin yetişmesinde anne ve babalarımızın haricinde
büyük emekleri olan öğretmenlerimiz, gazetelerdeki köşe yazılarını ve
kitaplarını okuyup kişiliğimizi kazanmamızda bize yön veren yazar ve
düşünürlere karşı ilgisiz kalmak, vefasızlıktan da öte bir şey olsa gerektir.

Kocaeli Aydınlar Ocağımızın
değerli yazarlarından Sayın Oğuz Çetinoğlu, Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz
Türkkan’ın vefatının 11. Yılında bir vefa örneği olarak hem kendisini anıyor,
hem de son kitabının tanıtımını yapıyor. Yazının giriş bölümünden kısa bir
alıntı: “  Tanınmış Türk Milliyetçisi, 3 Mayıs 1944
Hâdiselerinin mağdurlarından Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Türkçülüğün Yeni
Esasları isimli kitabının ikinci cildine, alt isim olarak Hedefe Doğru
ibâresinin tercih edilmesini; “Birincinin adı ‘Yükselen Milliyetçilik’ idi,
ikincisi daha çok 21. Yüzyıl milliyetçiliğini anlattığı için, ‘Hedefe Doğru’
oldu” sözleriyle açıklıyor
.”(Oğuz Çetinoğlu)

Hâlbuki bizler daha henüz
gençliğimizin ilk çağlarında Nihal
Atsız’ın
“Bozkurtlar” ve Reha Oğuz Türkkan’nın “Tabutluktan Gurbete
kitaplarıyla tanıştık. Nihal Atsız’ın
“Bozkurtların Ölümü
” romanı, Tokat’ın en küçük ilçelerinden Artova Ortaokulu
kütüphanesinden rasgele seçip okuduğum ilk romandı.(O yıllarda Artova’da lise
yoktu, lisede okumak isteyenler, Tokat’a gitmek zorunda kalıyorlardı.)

Reha Oğuz Türkkan’ın “Tabutluktan Gurbete” isimli kitabını
ise, Turhal’da liseli yıllarda okumak kısmet oldu. Burada ifade etmek isterim
ki, gerek Nihal Atsız’ı gerekse Reha Oğuz Türkkan’ı bir köşe yazısına sığdırmanın
imkânsızlığının tabii ki idrâki içindeyim bu iki koca dev adam, ancak romanlara
sığar.

Reha Oğuz Türkkan: “Nihal Atsız ismini ilk defa Türkiye Büyük
Millet Meclisi kütüphanesinde Atsız Mecmua koleksiyonuyla tanıdım. O yıllarda
Türklük ve Türkçülükle Ziya Gökalp ve Atatürk’ten başka ilgilenen kimse yoktu.

Diyor ve devamla: “Mecmua koleksiyonunu
inceledikten sonra baktım güzel yazılar ve şiirler var tanımak istedim
kendisini. Şiirlerini, Ergenekon dergisinde yayınlamak istedim kabul etti
.”

Reha Oğuz, Atsız’la tanışmadan Fransa’ya Sorbonne Üniversitesi’ne tahsile
gider. Ancak 1944 Türkçülük hareketi
vesilesiyle tanırlar birbirlerini. O
arada Ergenekon dergisi bazı yazılar dolayısıyla kapatılır. Daha sonra, Nihal
Atsız’ın yazı ve şiirleri Reha Oğuz Türkkan’ın ağabeysinin çıkardığı “Bozkurt” dergisinde yayınlanmaya
başlar. Dergiye son yazısını gönderdiğinde zamanın içişleri bakanı Faik
Öztrak’ı hedef seçer Atsız: “Ey tek
ciğeri alınmış bakan! Sen kendini şahin sanıyorsun ama bir sürüngenin tekisin,
biz adamın gözünü çıkarırız
.” Diye bir sürü hakaret ve tehdit dolu yazısı
yayınlanır. Bu yazıdan sonra Bozkurt dergisi de kapatılır. Sonra dergi, araya
hatırlı adamlar girer tekrar yayın hayatına başlar. Reha Oğuz Türkkan, Atsız’a
gider ve ricada bulunur: “Yazıları önce
bana gönder biraz yumuşatayım sonra yayınlayalım
.” Dediğinde Atsız birden köpürür:
sen kim oluyorsun ki benim yazılarımı
denetliyorsun
” der ve bir daha Bozkurt dergisine yazı göndermez ve sonra: “Hesap öyle görülmez böyle görülür” başlığı
altında Reha Oğuz Türkkan’ı kasteden köşe yazısıyla daha önce kapatılmış olan Orhun Dergisini tekrar yayın hayatına
başlatır.

Nihal Atsız Orhun dergisinde Reha
Oğuz Türkkan’a “belaltı
vuruşlarıyla devam eder. Hele bir yazısında: Reha Oğuz Türkkan için: “Seni gidi Gürcü, Rum dölü, Yunan Tohumu, Selanik dönmesi, Arnavut p..i” gibi
hakaretlerde bulunur. Buna cevaben Reha Oğuz Türkkan: “Yahu bu kadar hakaret yeter zaten bu yazdıklarına kimse inanmıyor, söyle
ben bu saydıklarından hangisiyim
?” demek zorunda kalır.

Daha sonra Nihal Atsız’ın hocası Zeki Velidi Togan bu ikisini yan yana
getirir, barıştırır ve aralarındaki kavga son bulur.

Reha Oğuz Türkkan, yine de her
fırsatta Nihal Atsız’ın roman, şiir ve çıkardığı dergiler konusunda hakkını
vermekten kendini alamaz: “Biz,
genellikle dergi köşelerinde fikri yazılar yazarken, Atsız roman ve şiirleriyle
Türkçü gençlerin ruhuna hitap ederek etrafında toplamayı başardı
.” Der.

Gene tarihçi Murat Bardakçı: “Nihal Atsız’ın tarihçiliğini aşan bu güne
kadar başka kimse gelmedi.”

Reha Oğuz Türkkan hakkında bir
Amerikan enstitüsü onu: “Müslüman-Türk,
Fransız-Avrupa ve Anglo-Sakson, Amerikan gibi, tek kişide bulunması zor üç
kültürle yoğrulmuş olan Dr. Türkkan, gerçekte katıksız bir Türk’tür.
Rönesans’tan beri az görülen türde çok yönlü, fakat o yönlerinde derinliğe
varabilmiş başarılı bir şahsiyettir.”
Diye takdim etmiştir.(Alıntı: Oğuz
Çetinoğlu)

Faydalanılan Kaynaklar:

1-     
HT tv. Teke tek: https://www.youtube.com/watch?v=0WGx8RePTQ4

2-     
Oğuz Çetinoğlu: http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/11838